Farklı Bir Sahil Yürüyüşü...

Geçtiğimiz iki hafta boyunca hasta olduğum günler de dahil olmak üzere her akşam annemle birlikte bir saat hızlı tempolu yürüyüş yaptık. Tek bir gün hariç! O gün spor ayakkabılarımızı giymeden, ağır aheste yürümek ve üzerinden defalarca geçtiğimiz yerlere turist gözüyle bakarak fotoğraflar çekmek üzere yola çıktık. Mersin sahillerinden karelerle karşınızdayım. Yol boyunca sıralanmış olan yiyecek stantlarının bazılarından seçmeler:



























Gördüğünüz gibi son derece büyük tehlikelerle dolu bir sahil şeridimiz var! Ayrıca bunların dışında daha resmini çekemediğim bir dolu sıkma&ayrancı, dürümcü, balıkçı (yukarıda gördüğünüz de balıkçı tekneleri zaten), künefeci, dondurmacı falan da vardı. Yine akşam üzerleri yol boyunca sıralanan köylü kadınların sattıkları sebze ve meyvelerin güzelliğine ve tazeliğine hayran kalabilirsiniz! İnanmayacaksınız ama, Mersin'den İstanbul'a bamya ve taze fasulye bile getirdim! :) Dün tüm gün onları ayıklayıp, şok haşlayıp, poşetlere koyup, derin dondurucuya atmakla uğraştım, ama değdi! (Yaa, senede bir iki kez ortaya çıksa da hamarat ve domestik bir yönüm de vardır benim! :))

Yürüyüş yaptığımız sahil şeridi boyunca çektiğimiz fotoğraflardan hoşuma giden birkaç doğa karesini de aşağıda görebilirsiniz. En alttaki resimde gördüğünüz begonviller her yeri sarmışlardı ve capcanlı renk tonlarıyla süper görünüyorlardı!























Yürüyüş bitti. Eve geldik. Geçenlerde okuduğum Kız Kardeşim İçin adlı kitaptan öğrendiğim "Tanrı'yı güldürmek istiyorsanız, ona planlarınızdan bahsedin!" atasözünü benimsemiş olmamıza rağmen pek akıllanmamıştık. İlk hafta yaptığımız planların birçoğunu uygulayamamış olsak da hemen şevkle ertesi günün planını yapmaya başladık:

Annem - Yarın sabah 6:00'da kalkıp yürüyüş yapacak mıyız? (Her gün ısrarla bu planı yapmamıza rağmen 9:30'dan önce kalktığımız olmadı!)
Ben - Kesin yapalım, üstüne de denize girelim bir saat!
Annem - Süper! Sonra kahvaltı yaparız, öğlen güneşinde de evde 1-2 saat kestiririz.
Ben - Akşam ağırlık çalışması öncesinde deniz bisikleti de mi yapsak?
Annem - Yapalım valla! Ama Tanrı'ya planımızdan bahsetmeyelim!!! (İşte benim annem!) :)

Sadece Su!

Hazır köpek sevgimden söz etmişken 15 gündür biriken maillerimin arasında gördüğüm ve dikkatimi çeken bir konuya da değinmek istedim.

Yaz sıcaklarının artık fazlasıyla kendini hissettirdiği şu günlerde her gün onlarca sokak hayvanının susuzluktan öldüğünü biliyor muydunuz? İşte Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yasam Hakkı Derneği'nin (BGD) hazırladığı bu broşürler bu probleme parmak basıyor:























Yalnızca evinizin önüne bir tas su koyarak bir canlının hayatını kurtarabilirsiniz. Bu da hiç de az şey değildir!

Ayrıca bu broşürlerden alarak komşularınıza, iş ve arkadaş çevrenize dağıtmak isterseniz BGD'nin ofisine uğrayabilirsiniz. İletişim bilgileri aşağıdadır:

BGD Ofis:
Adres: Bahariye Caddesi, Dr.İhsan Ünlüer Sokak 14/2 Kadıköy
(Bahariye Cad. üzerinde adliyenin sırasındaki kilisenin yanındaki sokağa girince soldan 3. demir kapılı apartman)
Tel: 0216 449 90 52, Gulay Hanım

Ve Bu Yazın Kurbanı..:)

Her gittiğim yerde olduğu gibi yazlıkta da yine bir köpek buldum. Dişi olmasına rağmen adını Thomas koymuşlar. :) O yüzden biraz bunalımda olduğunu gözlediğim ve adını duyduğunda başını bile çevirme zahmetine katlanmayan bu sevimli köpeciği genellikle "küçüüükk, ablacıım, maymuun ya da salaaaak" gibi klasik sevgi sözcüklerimle sevdim. Son gün resmini de çektim. Uyuşamadığımız tek konu o oldu! Benim gibi her gördüğü objektife poz verenlerden olmadığı gibi fotoğraf makinesini görünce benim şezlongtan uzaklaştı!



















Kumsaldan dönerken de beni takip edip bizim bloğun içine girerek beni çağırmak için havladığı, daha sonra ise hemen balkonumuzun önündeki çimlere yatarak aşağı inmemi beklediği görülmüştür! :)

Benim İçin Yazlık Demek...

Daha önce de bahsetmiştim. 20 yıldan uzun süredir aynı yazlık sitedeyiz. Çoğu kişi için hiçbir özelliği olmayan, sıradan, sıkıcı bir yer olabilir. Ama her sene bir ya da 2 hafta orada geçirdiğim zaman bana o kadar iyi geliyor ki! Çünkü orada sade bir yaşamın insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini anlıyorsunuz.

Tüm günü bikini, parmak arası terlik ve şortla geçirip, akşam da şort ve tişörte terfi ediyorum. Yanımda bulunsun diye götürdüğüm bir sürü kıyafet, makyaj malzemesi, takı&toka (sanki İstanbul'da çok takarmışım gibi!), ayakkabıyı falan olduğu gibi geri getiriyorum. Her sene bıkmadan aynı şeyi yapıyorum. Giderek gelişme gösterdiğim kesin, ama hala tek bir küçük bavulla gitmeyi öğrenemedim. :)

Neyse, ihtiyacım olan tek şey deniz ve güneş... Ve bunlara uzun mesafeler kat ederek ulaşmamalıyım. Sahil hemen birkaç adım mesafede olmalı.. Gösterişli ve süslü 'beach'ler istemiyorum! Bangır bangır müzik duymak istemiyorum! Ya da kocaman evlerde klimalı oturmayı da istemiyorum! Ama balkonda tatlı bir esintinin ortasında oturduğumda karşımda uçsuz bucaksız bir deniz manzarası görmek istiyorum. Denizin sesini duyarak şezlongta uzanıp kitap okumak istiyorum. İşte benim yazlık anlayışım bu! Ve küçücük sitemizin içindeki bu iki odalı evimizin balkonunun manzarasını da hiçbir şeye değişmem. Merak etmeyin, mehtaba karşı kadeh tokuştururken sizleri de anmayı unutmadım..:)



















Ve işte size bir uzmanlık sorusu: "Bizim balkon hangisidir?" (İpucu: Türkiye-Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan ve Almanya maçları sırasında oradaydık!) :)

Latife Sultan Yatçılık

Geçen sene annem, babam, İhsan ve ben Taşucu'ndan başlayıp Tisan Koyu'na kadar giden tekne turuna katılmıştık. Bu sene annemin arkadaş grubunun katılacağını öğrenince biz de onlarla birlikte gitmeye karar verdik. Aralarında benim de bir arkadaşımın bulunduğu sekiz kişilik bir ekip olarak Latife Sultan teknelerinden birinden yerimizi ayırttık. Yola çıkıyoruz...:)

















Mola verilen her koy birbirinden güzeldi. Ama bizim favorilerimiz yine Barbaros Koyu ve Tisan oldu. Dana Adası'nın o turkuazımsı renk denizi de muhteşemdi. İlk resim Dana Adası'na, ikincisi ise Tisan'a ait:



















Koylarda en az 45 dakika yüzme molası verdikten sonra ön güvertede sohbet ederek ve güneşlenerek yolumuza devam ettik. Son girdiğimiz koy olan Boğsak'ta yüzerken biraz kendimizi kaybetmişiz. O kadar uzaklaşmışız ki kalkış düdüğünü duyduktan sonra hızlıca yüzmemize rağmen ancak 15 dakika sonra tekneye ulaşabildik! Az kalsın denizin ortasında kalacak ve bir korku filmine konu olacaktık! (Gerçi bizim filmin kahramanı köpek balığı yerine Carettalar olacağı için türü de korku olmayabilirdi! :) ) Bu arada ayarlayabiliyorsanız bu turlara bizim yaptığımız gibi hafta arası katılmaya çalışın. Çünkü hafta sonu fazlasıyla kalabalık olabiliyor! İşte ekibimizden görüntüler:























Kankalar için çay vakti! :)

















Latife Sultan teknelerinden yer ayırtmak için web sitelerindeki iletişim bölümünde yer alan rezervasyon numaralarını kullanabilirsiniz. Yolunuz oralara düşerse, bir gününüzü sabah 10:00'da başlayıp, akşam 18:00'de biten bu tekne tutuna ayırmanızı tavsiye ederim.

Önemli Uyarı: Yol boyunca birkaç kez Fatih Ürek'ten "Hadi Hadi" şarkısını dinlemeye ve şarkıyı duyar duymaz göbek atmak üzere yerinden fırlayan yurdum insanını görmeye hazırlıklı olun! İlk başta göze ve kulağa hasar verecekmiş gibi gelse de kalıcı bir etki bırakmıyor! Hatta tekneden inerken ben bile hafif hafif kıvırtarak yürürken bir yandan da şarkıyı mırıldandığımı fark ettim!

Nice Senelere Canlarım!!!






















Dido&Onguş, ilk seneniz kutlu olsun, şekerler! Onuncu, yirminci, ellinci senenizi de kutlamak dileğiyle... (Elliden sonrası için bir şey diyemiyorum. Artık kadeh değil, en fazla baston tokuştururuz gibi geliyor bana! :)) Yeni eve taşındığınız şu günlerde kendinizi bir kez daha yeni evliler gibi hissediyor musunuz bakalım? Yeni evinizin de size mutluluk ve uğur getirmesini diliyorum.

Ayrıca bu akşam Boğaz'a karşı kadeh tokuşturacağınızı biliyorum. Saat 21:00'de tam karşı kıyıda atılacak olan havai fişekler benden ve eniştenizden size birinci yıldönümü armağanıdır! Haberiniz olsun! :))

Radyo On (100.5) - Vahit - Dinleyin!

Önceki yazıyı okuyanların kafalarında oluşan "Bu kız nereden ünlü oluyormuş? Niye havalara girdi bu hatun?" falan gibi sorulara yanıt vermenin zamanı geldi.

14 Haziran'da tatile çıkmamdan bir gün önce ve tatilimin ilk günü olan 16 Haziran Babalar Günü'nde radyolarda blog sayfamdan söz edildi!! Tamam, abarttım, tek bir radyoda benden söz edildi, ama o bile kendimi acayip havalı hissetmeme neden oldu! :) Hatta programı Adana'da dinleyip, Mersin'e yazlığa gittiğimde hayranlarımın beni sitenin girişinde karşılamalarını, beni hiç tanımayanların bile yanıma gelerek imza istemelerini ya da "aaa, baksana, o değil mi, ayol?" diye beni göstererek yanındakileri dürtmelerini bekledim.

Tüm bunlar olmayınca yazlık grubunun dinlememiş olabileceği aklıma geldi. Çünkü Radyo On (100.5), Ankara radyolarından biri. Ayrıca dünyanın her yerinden Internet üzerinden de dinlenebiliyor, ama yazlıklarda Internet bağlantısı olanlar çok az olduğu için kaçırmış olabilirler diye düşündüm.

Neyse, şaka bir yana, ODTÜ İşletme'den aynı dönem arkadaşım olan Vahit'in Radyo On'da program yaptığını öğrendiğimden bu yana Cuma akşamları (20:00-23:00) ve Cumartesi-Pazar öğlen saatlerinde (11:00-13:00) Vahit'in Romantik ve Yaramaz programını kaçırmamaya çalışıyorum. Vahit'le konuşmalarımız sırasında onun da benim blog yazılarımı kaçırmamaya çalıştığını zaten öğrenmiştim. :) Ama bir gün gelip de kendi programında İmgeleme'ye detaylı bir şekilde yer vereceğini hiç düşünmemiştim.

Ama o haftaki Cuma ve Pazar günü yayınlarında blogumdan övgüyle söz eden Vahit, Balkonumdaki Mucize yazımı da başından sonuna kadar okudu! Bir de arkasından Ezginin Günlüğü'nden Sardunya şarkısını çaldı (ve ben o şarkıyı bulamıyorum. "Vahit, beni duyuyorsan, o şarkının mp3'ünü gönderir misin bana?" Neyse buradan duymasa da Facebook'tan yakalarım ben kendisini!! :)).

Ağustos ayından itibaren programlarına bir süre ara vereceğini bildiğim Vahit'e bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. "O zamana kadar kulağım sende olacak, ama lütfen kendini fazla özletme!!" :)

ŞOK ŞOK ŞOK... FLAŞ FLAŞ FLAŞ...

AKDENİZ SAHİLLERİNDE DOLAŞAN KAMERALARIMIZIN OBJEKTİFİNE BİLİN BAKALIM BU KEZ HANGİ ÜNLÜMÜZ TAKILDI? EVET, TA KENDİSİ!! 2 HAFTADIR KENDİSİNDEN HABER ALINAMAYAN, YAZILARINA ARA VEREN VE SESİ SOLUĞU ÇIKMAYAN ÜNLÜ BLOG YAZARI İMGE TAN'I DENİZDE YAKALADIK. ŞOK ŞOK ŞOK!! BİZDEN KAÇMAZ!!




















EVET, BU KIVIRCIK SAÇLAR, BU GÜNEŞLE BARIŞIK BRONZ TEN, BU "BEN BİR AKDENİZ KIZIYIM" TAVRI BAŞKASINA AİT OLAMAZ DİYE DÜŞÜNEREK İMGE VE YANINDAKİ KIVIRCIK SAÇLI BAYANIN SÜRDÜĞÜ DENİZ BİSİKLETİNE DOĞRU YAKLAŞTIK. DURUMU FARK EDEN İMGE HANIM, MİYOP GÖZLERİNDEN DOLAYI ÖNCE BİZİ TANIMADI.

















ANCAK DAHA SONRA YANINA YAKLAŞAN TEKNENİN İÇİNDE KAMERAMAN ARKADAŞLARIMIZ OLDUĞUNU ANLADI VE HER ZAMANKİ GÜZEL GÜLÜŞÜ (!) VE SEMPATİK TAVRIYLA BİZLERE EL SALLADI! SONRADAN ANNESİ OLDUĞUNU ÖĞRENDİĞİMİZ YANINDAKİ BAYANIN DA SICAKKANLI BİRİ OLDUĞU HER HALİNDEN BELLİYDİ.


















BİZLERİ BU KADAR UZUN SÜRE YAZILARINDAN MAHRUM ETTİĞİ İÇİN KENDİSİNE SİTEM EDEN ARKADAŞLARIMIZA "ÇOCUKLAR (:)) ÇOK YORULMUŞTUM, AİLEMLE BİRLİKTE SAKİN BİR TATİL GEÇİRMEYE İHTİYACIM VARDI, AMA MERAK ETMEYİN, DÖNÜŞÜM MUHTEŞEM OLACAK!" DEDİ. "KIYIYA VARDIĞIMIZDA RESİM ÇEKMENİZE İZİN VERECEĞİM. ŞİMDİ LÜTFEN BENİ ANNEMLE BAŞ BAŞA BIRAKIR MISINIZ?" DİYEN İMGE HANIM'IN YANINDAN AYRILDIK. DÖNDÜĞÜNDE İSE BİZİ KIRMAYAN İMGE TAN VE ANNESİ, BİR GECE ÖNCE OYNANAN TÜRKİYE-HIRVATİSTAN MAÇI ŞEREFİNE EL ELE TUTUŞARAK MİLLİ TAKIMIMIZIN ZAFERİNİ ADETA TÜM DÜNYAYA HAYKIRIRCASINA KAMERALARIMIZA POZ VERDİLER!!

















NOT: BU ARADA KENDİLERİNE SAHİLDEKİ EN BERBAT DENİZ BİSİKLETİNİN DENK GELDİĞİ DE GÖZÜMÜZDEN KAÇMADI. İMGE HANIM, SARI VEYA BEYAZ YUNUS ŞEKLİNDEKİ DENİZ BİSİKLETLETLERİNDEN BİRİNE BİNMEYİ İSTEDİĞİNİ, AMA DOLU OLDUĞU İÇİN MEVCUT OLANAKLARLA YETİNMEK ZORUNDA KALDIKLARINI BELİRTTİ. GÖREVLİ ÇOCUĞUN "YETER Kİ SEN İSTE İMGE ABLA, SANA JET SKI GETİREYİM!" ISRARLARI KARŞISINDA, "KENDİNE GEL YAVRUCUM, YALNIZCA İKİ PEDAL ÇEVİRMEK İSTİYORUM, ABARTMAYA GEREK YOK!" DİYEN İMGE TAN, BU MUTEVAZI HALİYLE BİR KEZ DAHA GÖNÜLLERİMİZDE TAHT KURDU!

DÜN GECE İSTANBUL'A DÖNEN İMGE HANIM'A HOŞGELDİN DİYOR, TATİL YAZILARINI SABIRSIZLIKLA BEKLİYORUZ!

Önümüzdeki İki Hafta

Bir süre sesim soluğum çıkmazsa panik yapmayın, polisi ve hastaneleri aramayın, benim için endişe edip tırnaklarınızı yemeyin, ben ve yazılarım olmadan hayatın ne kadar anlamsız ve boş olduğunu görerek intihara kalkışmayın, "sensiz Internet olmaz olsun" diyip kendinizi sevdiğiniz diğer sitelerden mahrum etmeyin (bu arada arada bir buraya uğrayıp eski yazılarıma falan bakabilirsiniz, ben yokken de kapı sizlere açık olacak, unutmayın! :) )... Kısacası benden ayrı kalmanızın zor olacağını biliyorum ama lütfen dayanmaya çalışın! Çünkü ben tatile gidiyoruuuumm! Hiişşştt, kıskanmayın da lütfen! Zaten daha kimseler bilmeden bile nazar değdi, boğazım ağrıyarak uyandım bu sabah!! (Basbayağı bu dengesiz havalarda kendimi koruyamadığım için oldu ama "nazar değdi" demek işime geliyor. Sorumluluğu at başkalarına, için rahat olsun mantığı!) Ama gerçekten bana olumlu enerji göndermenize ihtiyacım var! Tatilin tadını çıkarabilmek için sağlıklı olmam gerek!

Gitmeden önce sizler için yine benzersiz bir hizmet sunacağım. Bu iki hafta İstanbul'da olsaydım neler yapardım ve sizlere yazardım öğrenmek ister misiniz?

İşte başlıyoruz:

1) 12-15 Haziran tarihleri arasında (yani bu haftasonu) Fransız Sokağı Etkinlik Meydanı'nda fotoğraf merakları Saint Michel Fransız Lisesi Fotoğraf Kulübü'ne dayanan amatör ve profesyonel fotoğrafçıların 60 adet fotoğrafı sergilenecek.

2) 27 Haziran Cuma akşamı Mirkelam Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde sahne alıyor! Biz de bu akşam gitmeyi planlıyorduk ama bu kadar halsizken gece 00:30'da orada olmayı kaldıramayacağımı fark ettim. Neyse ki, Mirkelam Temmuz ayında da program yapmaya devam edecekmiş. Biletleri hem Biletix'ten hem de Hayal Kahvesi'nden konser girişinde alabilirsiniz.

3) 21-22 Haziran'da Efes Pilsen One Love Festival var! Biletler ve program detayı Biletix'te!

4) Daha önce yazmıştım: 18 Haziran'da Nevizade'de Yeni Rakı Sokak Şenlikleri var! O yazıya gitmek için buraya tıklayınız.

5) 20 Haziran'da Studio Live'da Gypsy Weekend! Burada olsaydım, buna gitmek ister, ama muhtemelen Essporto'nun 3. yaşgünü partisine Sapphire'e giderdim! Gördüğünüz gibi, yalnızca eylemlerim değil, hayallerim de çelişkilerle dolu! :)

6)
27-28 Haziran'da Sezen Aksu Turkcell Kuruçeşme Arena'da sahne alıyor! Bu sene canlı performansını izlemeye kararlı olduğum bir isim de Sezen Aksu! Çok sevmeme rağmen konserlerine hiç gitmemiştim. Temmuz'da Harbiye Açıkhava'da vereceği konserlerden birine gitmek şart oldu!

7) MFÖ, 18 Haziran'da Kuruçeşme Arena'da konser veriyormuş. Ama siz 22 Haziran'da Ankara'da ODTÜ Vişnelik Tesislerinde verecekleri konsere gidin. Çünkü Ankara'da MFÖ dinlemek başkadır! Değil mi İso'cum? :))

8) Evde oturmak isteyenler için zaten TV'de izlenecek seçenekler belli: Alın tuzlu fıstığınızı, cipsinizi, biranızı, geçin Euro 2008'in başına! Bir de yan taraftaki linklerden National Geographic'in günlük yayın akışına bakıp, kafanıza göre bir belgesel seçebilirsiniz ve Cumartesileri Mahşer-i Cümbüş'ü izlemeyi de unutmayın!

9) Pazar günleri doğayla başbaşa, açıkhavada ve aktif bir gün geçirmek isterseniz Nestravel'in günübirlik turlarına katılabilirsiniz. Ya da bizim genellikle güzel havalarda yaptığımızı yapıp, Belgrad Ormanları'nda yürüyüş ve ardından taze sıkılmış portakal suyunuzu içerek güne başlayabilirsiniz!

Yüzlerce gece ve gündüz etkinliğinin, festivalin, serginin, konserin ve gezilecek yerin olduğu güzel İstanbul'da benim bu iki hafta içinde yapmak isteyebileceklerimi sizlerle paylaştım! Giderseniz benim yerime de tadını çıkarın!

Sizi şimdiden özledim! (Gözlerimde yaşlarla...) Siz de beni özleyin olur mu? :)

Not: Mersin'den istediğiniz bir şey varsa buraya yazabilirsiniz. Geldiğimde bakıp, "Kusura bakma ya, şimdi gördüm yorumunu, bilsem alırdım, neyse artık bir dahaki sefere" diye cevap yazarım..:)

Haydi bakalım, yolcu yolunda gerek!
Görüşmek üzere...

Sığınağa Giderken... Mandalina... Bon Jovi...:)

Yaşlanıyor muyum ne? Aklıma sık sık eskiler geliyor! Ya da mesela bir arkadaşımla sohbet ederken "bizim zamanımızda böyle miydi?" ya da "eskiden ne güzel... yapardık" falan gibi cümleler kullandığımı fark ediyorum.

Neyse! Şimdi size savaş zamanlarından bahsedeceğim... Yaa, savaş da görmüşlüğümüz var şu kısacık ömrümüzde.. :) Körfez Savaşı'ndan bahsediyorum! O zamanlar çekirdek aile olarak Adana'da yaşıyoruz. Adana, İncirlik Üssü'nden dolayı en tehlike hattındaki şehirlerden biri sayılıyor. Malum Saddam'ın kimyasal silah kullanma tehdidiyle karşı karşıyayız! Kebap ve şalgam suyuyla zihni açılan Adanalının aklına kimyasal silaha karşı çözüm olarak pencerelerin ve kapıların aralıklarını koli bantlarıyla kapatmak geliyor! Evet, yanlış duymadınız! Çılgınlar gibi koli bandı satılıyor ve herkes evinin dışarıyla bağlantılı olabilecek deliklerini, çatlaklarını, vs bu bantlarla kapatıyor. Koli bantları, "Saddam Bandı" olarak satışa sunuluyor! Ailecek bu çılgın furyaya kapılmamış olduğumuz için kendimizi yıllar sonra tebrik ediyorum. Ama o yıllardan kalma bir alışkanlık olarak hâlâ koli bandına "Saddam bandı" diyorum. Bunun da normal olmadığını yıllar önce eşimin henüz eşim olmadığı zamanlarda ( :) ) duyduğunda kahkahalara boğulma tepkisinden anlamıştım!

Konumuza dönelim. Bu dönemlerdeki ikinci furya da apartmanlardaki sığınak düzenlemeleriydi. Siren sesi duyulduğunda apartmanın sığınağına inilecekti. Ama gelin görün ki sığınak denilen yerler aslında yıllardır apartmanların kalorifer daireliğini yapmış, herhangi bir "sığınma" durumuna uygun olmadığı gibi apartmanın en tehlikeli bölgesiyim diye bas bas bağıran yerlerdi! Yani normal bir sığınağa benzeyen tek özelliği apartmanın bodrum katında olmasıydı. :)

İşte yine o savaş günlerinden birinde bir akşam Adana'da siren sesleri yankılandığını duyduk. Beklenen an gelmişti. Apartman olarak sığınağımıza ineceğiz. Bornozuyla ve saçı köpüklü inenler, uykudan uyanmış gelenler, pijama-terlik teşrif edenler, bütün apartman sakinleri oradayız. Şimdi size bizim hane halkının yanına neler alarak aşağı indiğinden bahsediyorum. Sıkı durun!

Babam - "Ya saçmalamayın, oturun oturduğunuz yerde, olur mu hiç öyle şey! Hem olsa bile sığınak daha tehlikeli!" diyerek evden çıkmadı. Babamın genel tavrına uygun bir yaklaşımdı aslında bu: teorik olarak en doğru olanı soğukkanlı bir biçimde yapmak! (Zira Adana'daki deprem sırasında da Ongun ve ben merdivenler altımızdan kayarcasına hareket ederken panik halinde aşağıya inmeye çalışırken babam, annemi de yanına alıp evin sağlam bir kolonunun altında durmayı tercih etmişti. (hahaha.. belki de bizden kurtulmayı istemişlerdi! Düşünsenize kafa seslerini: "İşte beklediğimiz fırsat, bizim salaklar gidiyorlar, nihohohaayyt!") Bize "durun!" diyene kadar Ongun'la birlikte çoktan aşağı inmiştik, ama sonradan görüyoruz ki aslında en tehlikeli olanı yapmışız. Bir de merdivenlerde ezilmesek bile indiğimiz yer blokların altıydı!) Off, yine konuyu dağıttım, hemen toparlıyorum:

Ongun - Evdeki el feneri ve radyonun çalışıp çalışmadığını ve pillerini kontrol etti. Onları ve yedek pilleri aldı. Sığınakta da radyoyu haberlere ayarladı! O absürd ortamın en mantıklı ikinci davranış ödülünü veriyorum kendisine! (gerçi yaş/davranış oranı bakımından değerlendirildiğinde birinci de olabilirdi ama şımartmak istemedim kendisini!) :)

Annem - Sığınak soğuk olur diye üzerimize hırkalar aldı, evin anahtarını aldı (babam evde olmasına rağmen!) ve işte şimdi asıl bomba geliyor... Bizler için Mandalina aldı!! Geriye dönüp bakınca anneliğin bana bu kadar uzak gelmesinin sebebi bu mu diye düşünmeden edemiyorum.:) İnsan sığınağa giderken bile çocuklarına biraz daha C vitamini yedirebilmeyi düşünecek kadar kendinden geçmiş olabilir mi? Bu nedenle anneme en absürd ikinci davranış ödülünü veriyorum!

Ve assolistiniz geliyor...

İmge - Yanıma ellerimle hazırladığım Bon Jovi defterimi alıp, kendimden emin ve vakur adımlarla sığınağa indim! (Yıllar sonra 30 yaşımda ebedi aşkımla buluştum da..:))


(Dalga geçmeyin Bon Jovi defterimle! O dönemler şimdiki gibi dergi bolluğu yoktu. Blue Jean takip edilirdi. Bir de Adana'da Vali'nin Evinin köşesinde Rolling Stones falan gibi yabancı dergileri satan küçük bir dükkan vardı. Diğerlerine göre çok pahalıydı o dergiler o zamanlar, sürekli almazdım, ama Bon Jovi haberi varsa mutlaka alırdım. İşte bu dergilerdeki tüm haberlerin ve resimlerin toplandığı bir Bon Jovi defterim vardı benim! Sıkı bir çalışma, takip ve emek ürünüydü yani!) Bu fazlasıyla romantik ve teatral sığınağa inişime en absürd davranış ödülünü veriyorum!

Yaklaşık yarım saat orada geçirdikten sonra, havasızlıktan ve ayakta dikilip durmaktan sıkıldığımız için "Saddam atsa atardı şimdiye kadar bir şeyler," diyerek apartman halkı olarak tehlikenin geçtiğine karar verip evlerimize çıktık. Bu durumda alaylı bir şekilde sırıtarak bize kapıyı açan babama da elbette en mantıklı davranış ödülünü vermem gerekiyor! :)

Bu Yazarla Tanıştınız Mı?

Pazartesi günü çok güzel bir hediye aldım. Alışveriş dönüşü kapımın önünde beni bekleyen bir koli ve içinde dört adet gıcır kitap! Bir yazar, çizer ve şair olan ve kendisine dönem dönem çeviri desteği verdiğim arkadaşım Aşkın Güngör'ün yayınlanan son kitapları kapımda beni bekliyordu. Hem de yazarının imzasıyla birlikte..:)

Kitap okumaya bayılan biri olarak imzalanmış halde kapıma kadar gelen bu hediyeye elbette çok çok bayıldığımı tahmin etmişsinizdir. Hatta uzun bir öykü kıvamında olan Olağanüstü Mucizeler romanını bitirdim bile... Şimdi de Geceyle Gelen adlı kitabındaki öyküleri okuyorum. Bazıları bana göre fazla fantastik (:)) olsa da (bilimkurgu ve fantastik edebiyat ile aram yoktur pek..) aralarında çok hoşuma gidenleri de çıkmıyor değil. En kısa zamanda İnkılap Yayınları'ndan çıkan Mesih'in Klonu'nu da okuyacağım, ama bilimkurgu roman olan Gohor konusunda kendime güvenemiyorum pek! Bitirme sözü vermiyorum, ama okumayı deneyeceğim ilk bilimkurgu roman olacağını söyleyebilirim..:) Eee, ne demişler: "yazının var olduğu bir dünyada her şey mümkündür." Hatta kimbilir, belki o kadar severim ki bu bilimkurgu jargonunu Aşkın Güngör'ün romanlarını İngilizceye çevirmeye falan kalkarım!! :) Bu arada daha eskilerden Aykolik ve Sevgili Salak da kendisinin sevdiğim romanlarındandır.

Aşkın Güngör ve eserleri ile ilgili detaylı bilgiye yazarın web sitesinden ulaşabilirsiniz. (Sitenin İngilizcesi de benim eserimdir bu arada, "site hakkında" bölümüne tıklayarak benim adımı da görebilirsiniz. Göreceksiniz de ne olacak gerçi? Şurada Aşkın Güngör tanıtımı yapayım ve teşekkür edeyim derken bile kendimi araya sıkıştırdığıma inanamıyorum!! Siz kınamadan ben kendimi kınıyorum! :))





















Yazarın (muhteşem kolaj çalışmamda gördüğünüz :)) kitaplarını İdefix'ten de alabilirsiniz. (Sevgili SalakIdefix'te bulamadığım için ona ayrı link verdim)

Eline sağlık Aşkın Güngör! "Aşkla ve Yazıyla" dolu uzun yıllar boyunca bizlerle birlikte olman dileğiyle!

Dünyanın En Tehlikeli Uyuşturucusu

Dün gece bir korku filmi mi yoksa belgesel mi izledim bilemiyorum...National Geographic'te "Dünyanın En Tehlikeli Uyuşturucusu" adlı belgesel tüylerimi diken diken etti.

ABD'de son derece yaygın olan metamfetamin adlı bir uyuşturucudan ve etkilerinden bahsedilen programdaki vaka örnekleri korkunçtu! Kokainden 3,5 kat daha sert ve daha ucuz olan bu uyuşturucu, diğer uyuşturucu türlerinin aksine büyük şehirler dışında kırsal nüfusta da çok yaygın bir şekilde kullanılıyormuş. Ucuz olduğu için "fukara kokaini" denilen metamfetaminin çeyrek gramı 12 saat etkili oluyormuş ve bu bir dozun fiyatı yaklaşık 25 dolarmış.

ABD'de hayatlarında en az bir kez "meth" (genellikle kısaltılmış adı kullanılıyor) kullandıklarını belirtenlerin sayısı 12 milyon civarındaymış. Dünya çapında ise 26 milyon kişinin bu uyuşturucuyu kullandıkları tahmin ediliyormuş.

Japonlar, yaklaşık 100 yıl önce bu uyuşturucunun etkilerinin farkına varmışlar ve II. Dünya Savaşı sırasında askerlerin uykusuzluk ve açlık sıkıntısı çekmemeleri için onlara meth vermişler. Çünkü normalin çok üstünde bir enerji veren, nabzı fazlasıyla artıran, aşırı hareketlilik sağlayan, açlık hissi duymayı engelleyen çok güçlü bir madde olduğu biliniyormuş. Hâlâ Bangkok ve Tayland gibi yerlerde taksiciler, genelev kadınları ve inşaat işçileri arasında "Yaba" adıyla yaygın olarak kullanılan bir madde olduğu söyleniyor. (Uyanık ve enerjik kalarak daha fazla mesai yapmanın ve para kazanmanın önemli olduğu mesleklerde ve rekabet koşullarında yaygın!)

Ancak bu uyuşturucu yavaş yavaş fiziksel olduğu gibi zihinsel de yıkıma yol açıyor. Çok kısa bir süre içinde yanılsama ve halüsinasyonlar görülüyor ve paranoya hali başlıyormuş. Fiziksel etkileri ise inanılmaz.. Dişçiler arasında "meth ağzı" olarak bilinen diş dökülmeleri ve çürümeler ve cildin altında böcekler ya da başka kıpırdanmalar olduğunu düşünerek cildini kazıyanlar en yaygın vakalar arasındaymış.. (bkz. aşağıdaki resimler) Ayrıca ilk dozlarda beyindeki dopamin salgılanmasını kontrol eden merkeze doğrudan etki ederek normalin çok üstünde bir mutluluk ve zevk hissi yaratıyormuş. Ama bu durum normalin çok dışında olduğu için bir süre sonra beyin bu algıları kapatıyor, ama kullanıcı aynı zevk hissini almak için sürekli dozu artırmaya devam ediyormuş. Ve artık o zevk ve mutluluk hissini asla yaşayamadığı gibi hem anormal bir mutsuzluk ve depresyon yaşamaya başlıyor hem de bağımlılığın pençesine düşmüş oluyormuş!!













Bu uyuşturucu maddeyi soğuk algınlığı ilaçları, pillerdeki lityum, vs gibi maddelerin bileşimiyle evde yapmak da çok kolay olduğu için Amerika'da bir yıl içinde yaklaşık 35,000 tane "meth lab" (meth laboratuvarı) basılmış. Ancak daha sonra çok sıkı denetimler ve yaptırımlar sayesinde bunların sayısı %30 oranında azaltılabilmiş. Yine de Meksika önemli bir kaynak olmaya devam ediyormuş!

Liseliler arasında çok yaygın olan bu uyuşturucuyu her yıl 500,000 gencin denediği söyleniyor. Bağımlılık yapma özelliği çok yüksek olan bu maddeye tedaviden sonra bile yeniden dönenlerin oranı ise %92!!

ABD'nin Montana eyaletinde bu sorunun çözümü amacıyla kurulan Montana Meth Project'in geniş çaplı çalışmaları sayesinde 2005 yılından bu yana gençlerin Meth kullanımında %45'lik, yetişkinlerin kullanım oranlarında ise %72'lik bir düşüş olduğu gözlenmiş. Gördüğünüz üzere Montana Meth Project'in yazılı ve görsel medya ilanları da gerçekten çok çarpıcı! Daha fazlasını web sitelerinde bulabilirsiniz.













Çok önemli bir problemle ilgili hazırlanan bu son derece çarpıcı belgeseli yakalarsanız, mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Etkilenmemek mümkün değil! İnsanın kendine verebileceği zararın da sınırı yok galiba! Çok yazık! :(

Pink Martini yine geliyormuş!!

Daha önceki yazılarımdan birinde Pink Martini'yi TİM'de canlı canlı izlediğimizi ve bayıldığımızı yazmıştım. Hatırlamak isteyenleriniz için buraya buyrun.

İşte bu müthiş grup bu yaz da Türkiye'ye geliyormuş. Grup, 5 Temmuz saat 23.30’da Çeşme Babylon Alaçatı’da, 6 Temmuz saat 21.00’de “15. Uluslararası Istanbul Caz Festivali” kapsamında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde ve 15 Temmuz saat 21.00’de de “12. Uluslararası Magusa Kültür ve Sanat Festivali” kapsamında, Salamis Antik Tiyatrosu’nda (KKTC)sahne alacakmış.

Biletler Biletix'te! Acele etmenizi öneririm, çünkü yalnızca bir gün İstanbul'da olacaklar. Şimdiden iyi eğlenceler!

Kız Kardeşim İçin

Uzun zamandır bu kadar etkilenerek, üzülerek ve son bölümlerde birkaç kez ağlayarak okuduğum nadir kitaplardan biri oldu Kız Kardeşim İçin... Jodi Picoult, duygusal ve etik yönden son derece tartışmaya açık bir konuyu çok cesur ve açık bir yaklaşımla ele almış. Yaklaşık 450 sayfalık bu kitap gözünüzü korkutmasın, çünkü aldığınızda elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici bir konusu, kolay okunmasını sağlayan anlatım dili ve (bence) güzel çevirisiyle bir anda bitiveriyor. Ama midenize bir yumruk oturmuş gibi bir his bırakarak!


Kitabın konusu şöyle: Lösemi hastası bir çocuğu olan Fitzgerald ailesi, bu çocuklarını kurtarabilmek adına onunla tam doku uyumu olan "özel üretim" bir bebek daha yapmaya karar verirler. Anna, böylece ortaya çıkar ve 13 yaşına dek ablasına defalarca kan ve ilik verir, sayısız iğne vurulur, bir dolu operasyon geçirir. O ana kadar bu rolünü hiç sorgulamaz. Annesi ve babası da onu ve sorunlu ağabeyi Jesse'i ikinci plana atmış, maddi ve manevi tüm enerjilerini lösemi hastası olan Kate'e vermişlerdir. Anna, bir avukat tutarak ailesine karşı dava açar. Artık bedeninin üzerinde kullanım hakkını elde etmek istemektedir.


Sizce kim haklı? Sırf lösemi hastası çocuklarını kurtarmak için "özel üretim" bir bebek doğuran, bu çocuğun bedeninden sürekli bir şeyler talep eden, diğer çocuklarına yeterince ilgi gösteremeyip lösemili kızlarını dünyanın merkezine yerleştiren Sara ve Brian çifti mi? Yoksa 13 yaşına kadar hasta olmadığı halde sayısız operasyon geçiren, evde görünmez olduğunu düşünen, sürekli Kate'in yedeği muamelesi gördüğü için o ortamda sıkışıp kalan ve her zaman bir kurtarıcı olması beklenen 13 yaşındaki Anna mı? İşte davanın tarafları bunlar!

Kitabın sonu ise çok sarsıcı ve üzücü bir şekilde bitiyor! Öyle böyle değil! Birkaç gün kendinize gelemeyebilirsiniz. Kitabın içinde bir yerde şöyle bir atasözünün bahsi geçiyordu: "Tanrı'yı güldürmek istiyorsanız, ona planlarınızdan bahsedin!" Bu atasözünün kitabın sonu için de uygun olduğunu düşünüyorum!

Kız Kardeşim İçin adlı romanı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Bu arada benden duymuş olun: kitabın filmi de 2009'da gösterime girecekmiş ve Cameron Diaz anneyi (Sara) ve Alec Baldwin ise Anna'nın avukatı Campbell'i canlandıracakmış!

OFM

Şimdiye kadar size hiç bahsetmedim, ama benim bir şirketim var aslında. Başkanı ve CEO'su benim. Yardımcı Başkan ve ABD Operasyonları Müdürü ise New Jersey'de yaşıyor. Şu an kendisi ufak bir operasyon geçirdiği için faaliyetlerini evden yürütüyor.. :)

Vizyonumuz "Herkesin istediği süre boyunca istediği özelliklerde bir aileye sahip olmasını sağlamak." :) Misyonumuz ise "ihtiyacı olan herkese anında istediği süreliğine bir ana, baba,kardeş, çocuk, köpek, vs. bulmak." :) Bir nevi çöpçatanlık şirketi gibi çalışıyoruz. Arz ve talep listelerimiz var ve uygun eşleştirmeleri yapıyoruz! Şirketimizin adı OFM - Outsourcing Family Members!! (Bir çevirmen olarak size bunu havalı bir isim olarak çeviremeyeceğim. "Outsourcing" kavramını duymuşsunuzdur - "dış kaynak kullanımı" anlamına gelir. Anlayacağınız aile üyeleri ile ilgili dış kaynaklardan yararlanmanın gerektiği durumlarda bizim şirket devreye giriyor.)

Durumu örneklerle açıklarsam daha iyi olacak. Mesela tek çocuk olmaktan sıkılmış, 20 yaşlarında, üniversite öğrencisi bir genç kızımız bize başvurarak "hep bir ablam olsun istemişimdir, bana 1-2 haftalığına bir abla bulun" diyor. Onun için bir talep formu oluşturuyoruz. Sonra arz formlarına bakıyoruz, uygun bir aday var mı diye... Aaaa, birileri görümcesini 1-2 haftalığına kiralamak istediğini belirtmiş! 25 yaşında ve üniversiteyi hala bitirememiş olan bu görümceyi dertli arz sahibinin elinden alıyor ve 2 haftalığına abla arayan müşterimizin yanına yerleştiriyoruz! Örnekle anlatınca daha anlaşılır oldu değil mi?

Şimdi bunu ailenin her üyesi için uyarlayabileceğinizi düşünün. Çocuk vızıltısından bunalmış ve yalnızca 2 günlüğüne kafanızı dinlemek istiyor olabilirsiniz. Bize başvurun. Çocuğunuzu onunla çok iyi ilgilenecek ve çocuk mıncıklamak için yanıp tutuşan bir ailenin yanına yerleştirelim. :) Kayınvalideniz canınızı mı sıktı? Onu bir süreliğine annesiz büyümüş bir müşterimize göndermeye ne dersiniz? Köpek almak istiyorsunuz, ama bakamam diye korkuyorsunuz, o zaman ne duruyorsunuz, hemen bize gelin, istediğiniz cins köpeği sizin için bulalım! Yolda görseniz tanımayacağınız halalarınız, dayılarınız, teyzeleriniz mi var? Hemen bir arz formu yazıp bize gönderin, onları kapıdan alıp, gerçekten ihtiyaç duyulacak bir yere yerleştirelim..:) Kocanız veya sevgiliniz sizi sinir mi ediyor? Birkaç gün gözüm görmesin mi diyorsunuz? Merak etmeyin, onlar için de uygun evlerimiz var. (Bayanlar gözünüz arkada kalmasın, biz iki bayan yönetici olarak kocalarınızı veya sevgililerinizi koca ya da sevgili arayan başka bayanlara göndermiyoruz prensip olarak!! Onları genellikle tek başlarına yaşayan huysuz ihtiyarların yanına torun olarak yerleştiriyoruz!! :)) ) Nasıl fikir ama? Haydi, akraba listenizi gözden geçirin bakalım.. Başvurularınızı bekliyorum...

Bakın mesela elime yeni ulaşan bir arz formundaki özellikleri okuyorum: "30 yaşında, üniversite mezunu, kararma özelliği olan (!), sürekli şımartılmak isteyen, ilgi bekleyen, yılda 12 kez sinir krizi geçiren ( :) ), dırdır ve şikayet edebilen, saçma senaryolar üretebilen, yaz aylarında sık sık "kilo aldım mı?" diye sorabilen canım eşime iyi bakacak orta yaşlarda bir aile arıyorum! Haziran sonunda 2 hafta kafamı dinlemek istiyorum! Ama sevgili karım da bunalmasın, o yüzden deniz tatili yapabileceği bir yerde yaşayan bir aile olursa sevinirim..." (imge başını kaşıyarak düşünüyor: hımm, bu özellikler çok tanıdık geldi bana ama dur bakalım..) "Temmuz başında karımı yeniden yanımda isterim. İmza: İhsa...."

-"Neeee?!! İHSAAAAANNNNNNN!!!"


Dün gece "Meyhanede"ydik! :)

Uzun zamandır methini duyduğum Getronagan Sahnesi'nde Oda Tiyatrosu oyuncuları tarafından sergilenen "Meyhanede" adlı oyuna dün akşam gidebildim. Hem de kocamla gitmek üzere bilet almışken, uzun zamandır görüşme planları yaptığımız, ta kolej yıllarından bir arkadaşımla gittim.. Neye niyet, neye kısmet! Bir kahve içmek için Nişantaşı'nda falan mı buluşsak derken, gidip Meyhanede rakı tokuşturduk Müge'yle..:) Ama kocalarımızı evlerde maçlarıyla baş başa bırakıp, kız kıza dışarı çıkmanın tadı başka oluyormuş! İkimize de iyi geldi ve bundan sonra da bunu arada bir de olsa tekrarlamaya karar verdik.























Oyuna gelince... Aslında hâlâ oyun derken sanki yanlış bir şey söylüyormuşum gibi geliyor, çünkü aslında izlediğimiz şey bence bir "tiyatro oyunu" değildi! Kapılar açıldığında bildiğiniz bir meyhaneye girdik. Masaları, üzerindeki masa örtüleri, çalgıcıları, mezeleri ve garsonlarıyla bir meyhanedeydik. Masamızı gösterdiler, yerimize oturduk, rakı siparişimizi verdik ve oyuncu-yapımı ( :) )mezelerimize yumulduk! Müge, her ne kadar masalarımızdaki Mest Rakı'nın tanıtım kartlarını görünce Mest içeceği için umutlansa da oyunun sponsoru olan Yeni Rakı'larımız geldi. Kadehlerimizi tokuşturup, yaklaşık 20 dakika falan sohbet ettiğimizde bir tiyatro oyununa geldiğimizi iyice unuttuk diyebilirim. Hani aynı ortam açıkhavada olsa, kendinizi Nevizade'de sanarsınız.

Sonra yavaş yavaş Ermeni Meyhaneciyi, "tieeeyyyyttt" diye nara atarak içeri dalan külhanbeyi, evden kovulup meyhaneye sığınmış bir adamı, bir yosmayı, kendisini deli gibi kıskanan bir adamın metresi olmaktan bıkmış bir kadını, külhanbeyinin iki çocuğuyla öylece bıraktığı karısını, diğer müdavimleri ve geçerken uğrayanları tanımaya başlıyorsunuz. Her birinin ayrı hikayesini dinliyor, ardından bir şarkı dinliyor ve ölmüşlere içiyoruz. İşte böyle bir ortamda yaklaşık iki saatin nasıl geçtiğini anlayamadan oyun bitiyor. Oyunun başladığını nasıl anlamadıysak, bittiğini de anlamıyoruz. Oyuncular masalarımızın arasında dolaşıyorlar, bizlerle sohbet ediyorlar, hatta bazı masalar biz kalkarken içmeye devam ediyor. "Acaba zengin kalkışı mı yaptık?" diye düşünüyoruz hatta..:))

Dediğim gibi bir tiyatro oyunu diyemem, ama değişik bir fikir ve görüp, keyifli zaman geçirebileceğiniz, gittiğiniz için mutlu olacağınız değişik bir ortam! Ayrıca meyhaneye gelen yeniyetme külhanbeylerden biri Alex, canı sıkılıp dertleşmeye gelen kadınlardan biri de Neslihan Yargıcı... Hani arada onları da görmüş oluyorsunuz.. Alex'i Müge'yle ortak çalışmamız sonucunda çıkardık, ama Neslihan Yargıcı'yı en son adı söylenene kadar tanıyamadık. (Ya çok değişmiş ya da hep gözlükle gördüğümüz için, ama bana Demet Şener'in yıllar sonraki hali olabilirmiş gibi geldi..:)) Favorimiz de kesinlikle Ermeni Meyhaneci rolündeki Ararat Mor oldu!

Kimsenin kimseyi hor görmediği, herkesin "biz" diyebildiği, Türk-Kürt-Ermeni-Laz-Çerkez gibi farklı kültürlerden insanların aynı ortamda sohbet edip, aynı esprilere gülüp, kadeh tokuşturabildikleri eski İstanbul'un meyhanelerinden birindeydik dün gece... Ve bize çok iyi geldi. Görmenizi tavsiye ederim.

Biletler için Ticketturk'e buyrun!

İğne Deliği Fotoğrafları Sergisi

İstanbul Modern'e gitmişken başka bir süreli sergiyi daha gezmenizi öneririm. Bu da bir fotoğraf sergisi, ama "iğne deliği tekniği" ile çekilmişler. 67 fotoğraftan oluşan bu sergi de 24 Ağustos'a kadar gezilebilecek.

İğne deliği tekniği, fotoğraf makinesinin en ilkel hali sayılan ve Camera Obscura prensibi ile çalışan bir teknik. Aslında çok basit bir ilkeye dayanıyor. Kutuya açılan iğne deliğinin karşısına bir fotoğraf filmi ya da kağıdı konuyor ve kutu, fotoğraf çekmek için hazırlanıyor. Bu sergideki fotoğrafları çeken 33 genç fotoğrafçı da üzerine delik açılmış bir konserve kutusunu kullanarak, bu delikten sızan ışıkla çok ilginç görüntüler çıkarmayı başarabilmişler.

Fotoğraflar, Adana'nın liselerinden birindeki edebiyat öğretmeninin önderliğinde kurulan fotoğraf atölyesine katılan öğrencilerin eserleri. O yüzden görüntüler bana çok tanıdık geldi. Mersin'deki Cennet ve Cehennem, Soli Antik Kenti, Adana'dan Büyük Saat, Taş Köprü, Tarsus'un eski evleri, Hatay'daki bir kilise gibi hepsi birbirinden güzel 67 fotoğrafı görmenizi öneririm. Yaratıcılık olduktan sonra basit bir teknikle de etkileyici eserler üretilebileceğini göreceksiniz.

Sergi hakkında detaylı bilgiyi İstanbul Modern'in web sayfasında Fotoğraf Sergisi bölümüne tıklayarak edinebilirsiniz.

Yorulursanız, İstanbul Modern Cafe'nin muhteşem bir manzaraya bakan masalarından birine oturabilir, keyfinize göre sıcacık kahvenizi ya da buz gibi biranızı yudumlayarak hâlâ güzel olan ve içinde birçok güzelliği barındıran bu şehirde yaşadığınız için şükredebilirsiniz!

Tasarım Kentleri

Bugün İstanbul Modern'de 23 Nisan'da açılan Tasarım Kentleri sergisini gezdim. Sergi, 10 Ağustos'a kadar devam edecek. İstanbul Modern ve Londra Tasarım Müzesi işbirliğiyle gerçekleştirilen bu sergi, 5 Eylül 2008-14 Ocak 2009 tarihleri arasında ise Londra Tasarım Müzesi'nde yer alacak.












Tasarım Kentleri sergisinde, 1851'den günümüze kadar tasarım tarihini değiştiren ünlü tasarımcıların eserlerine yer veriyor. Tasarım tarihi, Londra, Viyana, Paris, Dessau (Almanya'nın bir kenti), Los Angeles, Milano ve Tokyo gibi önemli kentlerin tasarımın gelişimindeki belirleyici konumları açısından ele alınıyor. Endüstriyel tasarımdan mobilyalara, modadan otomotive kadar çeşitli alanlarda 64 tasarımcının 109 eserini görebilirsiniz.

Sergide ya da müzenin herhangi bir yerinde fotoğraf çekilmesi yasak. O yüzden sizlere en beğendiğim eserleri gösteremiyorum. Ama ben galiba en çok Milano ve Los Angeles bölümlerini beğendim. Kırmızı Valentine Daktilo (1969), Çay Servis Takımı (Londra 1850ler), depolama üniteleri, ilk Sony'ler (bu arada 1985 model Sony Handycam'ler falan müzelik olmuş, biz hala genciz diye geçiniyoruz!) ve Ford-Thunderbird favorilerim oldular.

Tasarıma ilgi duyuyorsanız görmenizi tavsiye ederim. Yine de gitmeden önce İstanbul Modern'in web sitesine girip, süreli sergiler bölümünden Tasarım Kentleri'ne bir göz atarak, sizi neyin beklediğini öğrenmenizde yarar var.

Giza'nın Büyük Piramidi (Keops)

Yaklaşık 4500 yaşında... 6 futbol sahası büüklüğünde bir taban alanına sahip... Sanayi Devrimi'ne kadar insan eliyle yapılmış diğer tüm taş binalardan daha yüksek... Büyük bir matematik ve mühendislik dehası olan ve Firavun Khufu'nun kendi için yaptırdığı Giza Piramitleri'nin en büyüğünden (Keops) bahsediyorum. National Geographic "Antik Mega Yapılar" kuşağından öğrendiklerimle karşınızdayım..:)

Mısırlılar için piramitler yarı Tanrı sayılan Firavun'un ve halkının ölümsüzlüğünü, ruhlarının öteki dünyada huzura kavuşmasını ve kurtuluşlarını simgeliyor. Bu nedenle bir Firavun adına yaptırılacak bir piramidin inşaatının, o Firavun ölmeden önce tamamlanması gerekiyor.

Piramit geleneği Büyük Piramit'i yaptıran Khufu'dan yaklaşık 100 yıl önce başlamış. İmhotep, eskiden kullanılan dörtgen biçimindeki mezar bloklarının üst üste yerleştirilmesiyle birlikte ilk "basamaklı piramidi" oluşturmuş ve bundan sonra firavunu sonsuzluğa taşıması için üçgen biçimli bu yapıların kullanılmasına karar verilmiştir. Daha sonra Mısır'a ilk hükmeden ailelerden olan Khufu'nun ailesi bu geleneği sürdürmüştür. Babası, kendisi için ilk kez gerçek bir piramit yaptırmış ve ardından gelenler ise hep bir öncekinden daha büyük bir yapıya imza atmak istemişlerdir.

Khufu, M.Ö. 2551 yılında tahta geçer geçmez, gelmiş geçmiş en büyük piramidin inşaatını başlatmıştır. Yaklaşık 2-2,5 ton ağırlığında 2 milyondan fazla kireçtaşı bloğu kullanılmış. Kumluk arazi olduğu için bu piramit kireçtaşı zemini olan bir platonun üzerine inşa edilerek akıllıca bir iş yapılmış. Böylelikle taş ocağına yakın bir inşaat alanında çalışılmış. Bu taş ocağından 2.76 milyon metreküp taş çıkarılmış! Ve işçiler bunları ellerindeki ilkel aletlerle yapmışlar!















İnşaatta yaralanma, uzuv kaybı ve ölümlerin sayısı yüksekmiş. Yaralanan işçileri ise bizzat firavunun doktorları tedavi ediyorlarmış. Bu arada bu işçiler köleler değil, devlete olan vergi borçlarını ödemek için piramitlerin inşaatında çalışmayı kabul eden köylü halkmış.

İnşaatın yaklaşık 20 yıl sürdüğü tahmin ediliyor. Yapımında ise on binlerce insanın çalıştığı düşünülüyor! Bu on binlerce insan nerede kaldılar, ne yiyip ne içtiler dersiniz? Yapılan arkeolojik kazılar sonucunda Giza kenti yakınlarında Khufu'nun burada çalışan işçiler ve aileleri için yaptırdığı bir köy ortaya çıkarılmış. Bu çorak arazide yiyecek bulma sorununu ise Khufu'nun memurları Nil kıyısındaki kasabalardan vergi olarak topladıkları gıda maddelerini işçilere getirmek suretiyle çözmüşler. İnşaatın yapımında çalışanların on katı kadar insanın da bürokrasi ve kayıt işlerinde çalıştıkları düşünülüyor. Hangi ekibin hangi bloklardan sorumlu olduğu, nereye ne kadar ödeme yapıldığı ve nereden hangi malzemenin geleceği gibi konular bu destek elemanları tarafından organize ediliyormuş.

Bu arada Firavunun hazinelerinin mezar haydutlarına karşı korunması da son derece önemli bir konuymuş. Bu yüzden defin odasının ilk olarak ancak emekleyerek geçilebilecek ve 756 metrelik bir tünel ile ulaşılan, yerin altında bir oda olması planlanmış. Ancak burada Khufu'nun annesinin lahdi duruyormuş ve bu oda haydutlarca yağmalanmış. Rahipler ancak boş lahdi kurtarabilmişler. Bu yüzden Khufu, defin odasının başka bir yere yapılmasını emretmiş.

Ayrıca defin odasının daha sağlam olması için kireçtaşı değil, granit kullanılmasını emretmiş! Giza'da granit olmadığı için 900 km uzaklıktaki Aswan şehrinden granit getirtilmiş. Sert taşlar ve bakır el aletleri kullanan işçiler, sonsuz bir sabırla bu granitleri kesmişler. Defin odasının yalnızca tavanının ağırlığı 400 ton ediyormuş!

Sarmal bir rampa ile piramit yükseldikçe taşları daha yukarılara taşıyan işçiler en sonunda kapak taşını koyarak yapıyı tamamlamışlar.

Khufu, M.Ö. 2528'de ölmüş. Rahipler tarafından piramidinin Ölüm Tapınağı'nda mumyalanarak yeniden doğuşa hazırlanmış. İnanışa göre bedenin ruhuyla yeniden birleşeceği zamana kadar bozulmadan kalması önemli. Beyin ve diğer organlar da sodyum karbonatlı bir karışım ile yıkanıp, "kanapus" adı verilen mühürlü kaplara konuluyorlar. Yalnızca duygu ve düşünce merkesi olan kalp, bedende kalıyor.

Odaların doğu ve batısında birer baca bulunuyormuş. Önceleri bunların havalandırma bacaları oldukları düşünülmüş. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar bunların Orion Yıldızı ve Kutup Yıldızı ile mükemmel bir açı oluşturduğunu ortaya koymuşlar. Bu yıldızlar, Firavunun sonraki yaşamı için astronomi bakımından büyük bir önem taşıyormuş!


















Büyük bir tutku! Muhteşem bir geometri, matematik, astronomi ve mühendislik dehası! Sonsuz bir azim, sabır ve emek! İnsan ruhunun ölüme karşı meydan okuması için yaratılmış kocaman bir sembol!

Anlatmakla da olmaz, televizyondan izlemekle de... Bence orayı da gidip görmek lazım! :)

İnci mi, Yoksa Burç Lebon mu?

Geçenlerde takip ettiğim bloglardan birinde (Mutfak Faresi - gezindiğim yerler listesinden bakıp, tıklayabilirsiniz) Burç Lebon'un profiterolünün methini duymuş ve deneyeceklerim listesine almıştım. Bugün bu güzel havada Beyoğlu pasaj turu yapmak için çıktığımda Burç Lebon'a da uğradım. Asla eksik kalmamam gerek! Hem de Cengiz Semercioğlu'nun da İnci Pastanesi'nden daha güzel profiterolü var diye yazdığını duymuştum... O zaman benim de denemem ve fikrimi söylemem gerek. Veee işte söylüyorum: Ben de oyumu Burç Lebon'dan yana kullanıyorum! Zaten İnci'nin profiterolünün ne özelliği olduğunu ve insanların neden bayıla bayıla yediklerini hiç anlayamamışımdır! Kremasında süt olduğundan bile emin değilim!

Bu klasik eski tip pastanelere benzeyen küçük dükkanın web sitesinden ürünleri ve yeri hakkında bilgi alabilirsiniz. Tarifi çok kolay aslında. Richmond Otel ve Leb-i Derya'ya inen Kumbaracı Yokuşu'nu bir iki adım geçince önünüze çıkacak.

Bu arada ben neden bunu denenecekler listeme koymuştum? Profiterol sevmem ki? Yalnızca merak mıydı? Hımm, şimdi hatırladım! Kocam profiterole bayılır..:) Zaten ben de ona paket yaptırdım. Dönüş yolunda da kendime Mado'dan dondurma aldım! Eve gelince kahvem eşliğinde kocamın paketinden bir kaşık alıp, lezzet testimi de tamamladım ve sizleri bilgilendirmek için buraya geldim..:)

Burç Lebon'un profiterolünü gönül rahatlığıyla deneyebilirsiniz.

Havalı (!) Bir Yemek! :)

Galata Kulesi yüksekliğinde, gökyüzünde asılı olarak kahvaltı, yemek, toplantı, vs yapmak ister misiniz? "Aman Tanrım, ne muhteşem bir deneyim!" diyenleriniz çıkabilir, ama bana "hayalgücünü sınırlamamak" yerine biraz "hayalgücünün suyunu çıkarmak" gibi geldi bu fikir..:)

Yurtdışında birçok ülkede verilen bu hizmet artık Türkiye'de de mevcut. İlgilenenler ve maksimum 22 kişi kapasiteli yemek masasında yer ayırtmak isteyenler bu linke tıklayabilirler.






















Benim bu fikri neden o kadar beğenmediğimi soracak olursanız hemen söyleyeyim:

Birinci ve en önemli neden, o kadar tantana sonrasında hazırlanıldı, kalkıldı, ortadaki üç kişilik boşlukta duran aşçı ve garson hizmet etmeye başladı, ilk kadehinizi içtiniz ve beklenen an geldi!! Evet, ihtiyaç molası vermeniz gerekiyor! Ayrıca adı üstünde ihtiyaç bu! Yani karşılanması zorunlu ve sayısı belli değil! Ayrıca masada yalnızca siz de yoksunuz! Vinç, tuvalet için tüm masayı 1 dakika içinde aşağı indirebiliyormuş. Masada yalnızca benim için en az 3 kez inileceğini, diğer insanlar için de birer kez inileceğini düşünürsek, yaklaşık 20 kez in-çık yapıyoruz. Demek ki neymiş? Havada yemek değil, asansörde yemek yiyecekmişiz! :)

İkinci neden, arabada emniyet kemeri kullanılmasına karşı değilim, ama yemek yerken emniyet kemeriyle oturduğumu düşünemiyorum!! En son mama sandalyesinde falan o kadar sıkıntı içinde ve zaptedilmiş durumda oturmuşumdur heralde...

Üçüncü ve son neden ise, teknede deniz tutanlar olabileceği gibi havadayken de yükseklik korkusu olanlar, aşağıya bakıp başı dönenler, midesi bulananlar, vs gibi pek çok çeşitli insan olabileceğini düşünüyorum. Hiç düşündünüz mü, ya siz keyifle yemeğinizi yerken önünüz, arkanız, sağınız, solunuz yediğinden çok çıkaran insanlarla dolu olursa? Peki, ya siz onlardan biri olursanız?

Ayrıca bunun doğal bir durum olmadığı şurdan belli: Yaşam boyu havada uçan kuşlar bile yemek yerken bir ağaç dalına ya da başka bir yere konuyorlar!














İlla ki güzel manzara görmek istiyorum diyorsanız, çıkın Galata Kulesi'ne, Rumeli Hisarüstü'ne, Ulus Parkı'na... İstanbul'da binlerce yerden doyumsuz bir manzarayı izleyebilirsiniz. Yemek de yemek istiyorum derseniz buyrun Vogue'a, 360'a, Leb-i Derya'ya, Litera'ya... Valla, şunun yerine beni Kapadokya'da falan yapıldığı gibi İstanbul'un üzerinde balonla gezdirseler bin kat tercih ederim. Ama elbette, zevkler tartışılmaz!

Siz bakmayın bana, "Gökyüzünde Yemek" yemek isterseniz,

Rezervasyon ve bilgi almak için: bilgi@gokyuzundeyemek.com adresine mail atabilir veya 0-212-244 82 64 nolu telefonu arayabilirsiniz.