Psi Psi Kopatım... Billah Yaparım!!

Bu aralar bir "nazar değme" takıntım var. Bir önceki yazımda da bahsetmiştim, Sezen Aksu konserinin yağmurla başlamasını da nazara bağlamıştım. :)

Yok ya, aslında nazar falan değil bu durum...Her türlü duyguyu çok uç noktalarda yaşıyorum bu aralar... Ufacık bir şeye çok sinirleniyorum, eskileri deşmeye daha meyilliyim, daha kıskanç olmaya başladım, daha çabuk duygulanıyorum, daha kolay gülüyorum, kısacası olumlu ya da olumsuz her şeyi çok daha çabuk ve yoğun yaşıyorum!

Bir de Haziran ayının başından beri "Amaan, ben şimdi iki hafta yazlığa gidiyorum, sonra bir hafta şu plan var, bilmemkimin düğünü geçtikten ve şu konseri atlattıktan sonra yaz bitti işte!!" diyorum. Ve buna rağmen hâlâ yaz bitmedi!! Aslında durup düşününce önümüzde hâlâ koca bir Ağustos ayı ve harika bir geçiş ayı olan Eylül var! Yani henüz bunalmama gerek yok, değil mi? Ama garip bir hesap kitap ve telaş içindeyim!

Bu sabah muhteşem bir konser sonrası muhteşem bir Pazar sabahına uyandım. Perdeyi çeker çekmez gördüğüm bulutlar bile moralimi bozamadı. Bir de kahvaltıyı hazırlamak için balkona çıktığımda masamızın yanındaki sineklikte bizi bekleyen ve upuzun geç kahvaltımız boyunca bize eşlik eden şu muhteşem güzelliği görünce keyfim iyice yerine geldi.

















Ama keyif bu, geldiği yerde durmuyor ki! Zaten keyfim olarak sembolize ettiğim bu güzel kelebek de kahvaltı bitiminde arıza çıkarmaya başladı. Israrla üzerime pike yapmaya başlayınca, birkaç çığlık ve el-kol hareketi eşliğinde kovdum kendisini. Sonra bir şekilde keyfimi kaçırmama neden olacak bir şeyler bulmayı da başardım! Spora gidip endorfin salgılayacakken huysuz huysuz evde dolanıp, ütü falan yaparak iyice kendimi bunalttım.

Bu keyifsiz Pazar'ın sonunda Ağustos ayı için hepinizi uyarıyorum:

Bakın, Ağustos benim en bayıldığım mevsim olan yaz mevsiminin son ayı! Ayrıca evlilik yıldönümümüzün olduğu güzide bir ayımız! Ve benim Ağustos ayı için kocamla baş başa yaptığım bir sürü plan var! ("Hiiii, söylemiş bulundum işte! Tüh! :)" )

Yani kıssadan hisse: Gözü kalanın gözünü Kill Bill'in gelini Uma Thurman'ın Daryl Hannah'a yaptığı şekilde şık bir hareketle oyup, aşağıdaki şekilde (bkz: Şekil 1-a) dolaşmasını sağlayabilecek bir potansiyelim olduğunu hissediyorum.

(Şekil 1-a):
















Hatta sadece oymakla da yetinmeyip, yere düşen gözün üstüne topuğumla basıp corklatırken kılımı bile kıpırdatmayacak kadar tehlikeli bir ruh hali içindeyim! Buradan Tarantino'ya sesleniyorum: Benim için uygun olabileceğini düşündüğü projelerinde, sırf sanata ve sinemaya katkım olsun diye hiçbir ücret talep etmeden oynarım! (Al işte, evrene mis gibi olumlu enerji yolluyorum... O "göz oyma" ya da "corklatma" olaylarına takılanlar kendi fesatlıklarına yansınlar. Benim tek derdim sanata katkı!!!)

Bu yazıya kelebek resmiyle ve güzel bir Pazar sabahı kahvaltısıyla başlayıp, yere düşen cılk gözün üstüne basarak, topuğuyla ezme temasıyla bitiren bir psikopatı da zor bulursunuz! Kıymetini bilin kendisinin! :)

Harbiye Açıkhava'daki Muhteşem İzmirli: Sezen Aksu

Dün gece Sezen Aksu'yu dinlemek için Harbiye Açıkhava'daydık. Konserle ilgili yorumlar az sonra...

(Bu arada bundan sonra birkaç gün sonra neler yapacağımdan asla söz etmeyeceğim. Aranızdan birilerinin nazarı değiyor çünkü!! Saat tam 21:00'de başlayan yağmuru, blogumu okuyan ve son bir-iki yazımda Cumartesi günü Sezen Aksu konserine gideceğimden bahsettiğimi yakalayan ve bu durum karşısında hasetinden çatlayıp kem gözleriyle bana negatif enerji gönderen birilerine bağlıyorum. Haksız mıyım ayol? On binlerce okurumun (!!) yüz tanesinden bile negatif enerji gelse olduğum yere yığılır kalırım! Blog sayfasına nazar boncuğu koyma gibi bir uygulamayı bilen varsa acil yardımlarını bekliyorum!!)

Neyse efendim, dediğim gibi saat 21:00'de konserin başlaması gerekirken yağmur başladı. Hem de ne yağmur!! İstanbul'un ayarsız sağanaklarından! Üstelik tam da yerlerimize yeni oturmuş ve ne güzel yerden bilet almışız diye konuşurken! Yanımda şalım vardı, hemen çantamdan çıkarıp İso'yla ikimizin başının üstüne örtüp, Medine fukaraları misali oturmaya başladık. Bir süre sonra şal yeterli olmayınca kendimizi üstü kapalı sütun altlarına attık. 15 dakika içinde muhteşem bir cep yağmurluğu satılmaya başlandı. Cebinize sığabilecek küçücük bir paketi açıyorsunuz, diz altına kadar inen ve kapşonlu muhteşem bir yağmurluğa yalnızca 5 YTL ödeyerek sahip oluyorsunuz. Sarı renkli birer yağmurluk kaptıktan sonra saat 21:30 gibi yağmurun şiddeti azalmaya başladı. Aynı anda sahnede de hareketlenme başladı ve üzerimizde Harbiye Açıkhava "Yağmurlu Geceler" Kreasyonumuzla (bkz: alttaki resim) yerlerimize geçtik. :)


Yağmurla birlikte geçen sene 30 Haziran'da düğünlerinin başlama saatinde Adana'da yağmur yağdırmayı başaran Ongun ve Dido çiftini ve dün gece açıkhava düğünü yapan tüm çiftleri bir kez daha saygıyla andık!! Bizimkiler çoktan travmayı atlattılar, ama dün geceki çiftlerin hâlâ "Tüh ya, ulen bizde şans olsa zaten..." ya da "Gitti o kadar para saydığımız güzelim masa süslemeleri!" dediklerine eminim. "Üzülmeyin gençler, havalar nasıl olursa olsun sizin havanız iyi olsun! Balayınız güzel geçsin! Hem yağmur berekettir canııımmm!"

İşte bu kadar iyi niyetli ve olumlu düşünme yanlısı olan (!) benim ve "Hafızmışım haberim yokmuş, bir saattir sahne arkasında Ettehiyyatü okuyorum" diyen Sezen Aksu'nun gönderdiği olumlu enerjiler ve dualar sayesinde havayı da düzelttik.

Sahneye ışıl ışıl kırmızı ve derin yırtmaçlı bir kostümle çıkan Sezen Aksu kesinlikle yanda gördüğünüz Jessica Rabbit'den daha seksi görünüyordu. Çünkü aralarında önemli bir fark vardı: O, fıkır fıkır bir İzmir kızıydı!

"Sen Ağlama" ile başlayan konserin ilk birkaç şarkılık bölümü tamamen nostaljik parçalardan oluşuyordu. Bir yandan ruhumuzu dinlendirirken bir yandan da yağmuru dindirmeyi başardı bu mucize kadın! Onno Tunç'u, Uzay Heparı'yı ve Aysel Gürel'i güzel eserleriyle ve Sezen Aksu yorumuyla andık. O harika ses, şarkılar, sözler, muhteşem yorum ve insanın kanını kaynatan o "muzır çocuk" hali, samimiyeti ve eğlenceli hikayeleriyle üç saatin nasıl geçtiğini anlamadık. Evet, yanlış duymadınız, arayla birlikte tam üç saat sürdü bu güzel konser! İkinci bölümünde yeni albümünden de birkaç parçaya yer veren Sezen Aksu'yu 'doymadan doyamadan' dinledik. Eskilerle yenileri, slowlarla hareketli parçaları çok güzel harmanlanmış bir repertuar halinde bizlere sunan Sezen Aksu'ya bayılmamak mümkün değildi.

(Örneğin, ben sırf bu "harmanlama hatası" ya da "harmanlayamama" yüzünden bu sene Goran Bregovic'i protesto ediyorum, ama kimsenin bundan haberi yok! :) 5 sene boyunca sektirmeden gittiğim Goran Bregovic konserlerine bu sene gitmiyorum! Sırf 2006 yazında verdikleri "Kalbim Hoşgörüye Açık" temalı o "emprovize ilahiler demeti" olarak algıladığım konserlerinden dolayı bu sene 5 Ağustos'taki konserlerine gitmeyeceğim işte! Geçen sene yüzü tutmadı zaten keratanın buralara gelmeye, bu sene de geldi ama ben protesto ediyorum! Ağzımızı açıp iki saat boyunca bakındığımız, "In the Death Car" ya da "Kalaşnikof"tan vazgeçtim en azından bir "Maki Maki" ya da "Ausencia" çalsa diye beklediğimiz o 2006 yazını unutmuş değilim! Ama yine de gitmek isteyenler için tarihi vermiş olayım (o kadar hatrı var ne de olsa): 5 Ağustos'ta Harbiye Açıkhava'da Goran Bregovic, onu tanıdığımız eserleriyle karşımızda olacak!)

İkinci bölümde rengarenk ve uçuşan çok şık bir yaz elbisesiyle karşımızdaydı Sezen Aksu. Ben de dayanamadım ve gizlice de olsa bir iki poz çekeyim dedim! Çünkü konser alanına fotoğraf makinesi sokmak yasaktı, ama benim çantama bakmadılar. :) Ben de bu durumu suiistimal etmeyi düşünmüyordum, ama her üç kişiden birinin cep telefonlarındaki kameralarla konseri görüntülediklerini görünce bu ortamın "o kadar da ilkeli davranmama gerek olmayan bir ortam" olduğuna karar verdim. (Muhakeme yeteneğim olağanüstüdür!) İşte dev orkestra, piyanonun başında Ozan Doğulu ve rengarenk kıyafetiyle Sezen Aksu! Diğer resimde ise kendisini dev ekranda görüyoruz! Gizli saklı ve uzak mesafeden ancak bu kadarını çekebildim. Daha net olanlarını birkaç gün içinde gazetelerde görürsünüz!



















Biz Sezen Aksu'ya bayıldık. Zaten bayılıyorduk, ama dün gece bizi bir kat daha mest etti. Şarkılarıyla mest olurken, Cihan Okan ile birlikte yaptıkları Hint filmi enstantanesine, anne-babasıyla ilgili hikayelerine, Burhan Abi'nin "Anaaaeeaam!" feryatlarını taklit etmesine de tam anlamıyla "koptuk" diyebilirim.

Konserin başında tek beklentisinin "bizlere iyi gelmek" olduğunu belirtmişti ve "bunu yapabilirsem ne mutlu bana" demişti. Ben bizim adımıza bunu fazlasıyla yaptığını ve 'bize iyi değil, "çok çok iyi" geldiğini' söyleyebilirim.

Bizden önceki ve sonraki onlarca nesile hitap eden ve daima edecek olan Sezen Aksu'ya 30 yaş grubunu temsilen binlerce teşekkür gönderiyorum.

Seneye yine görüşmek üzere! O zamana kadar da iPod'umda buluşuruz! :)

Favori Knorr Ürünlerim

Sezen Aksu konseri öncesi tembel işi bir yemek yedikten sonra karşınızdayım. Yemeğimiz Knorr'un Fesleğenli Makarna Sosu ile yapılmış burgu makarna! Üzerine biraz ceviz ve pul biber ilave edince daha da bayılıyorum. Bu arada Knorr'un bazı ürünlerine gerçekten bayılıyorum.

Makarna sosları, beşamel sos karışımı, pilav harçları, çabuk çorbaları ve yöresel çorbalar en favorilerim. Denemenizi kesinlikle önerdiğim ürünler ise:


1) Fesleğenli Makarna Sosu - erimiş peynir ve fesleğen tadını yoğun bir şekilde alabiliyorsunuz.















2) Beşamel sos

3) Yöresel çorbalardan Alaca ve Tutmaç. (Normal tek kupalık çorbaları da çok güzel bu arada!)



4) Meyhane Pilav Harcı

Daha önce salata sosu karışımlarını da çok memnun kalarak kullanmıştım (ama genelde salatada kendi karışımlarımı kullanmayı tercih ederim). Ayrıca sebzeli yemek çeşnilerini de çok severek kullananları biliyorum.

Yani kısacası seni seviyorum Knorr!! :) Ve seninle ilgili yenilikleri yakında takip ediyorum. (Ona göre yani, ama aklında olsun, şöyle tek bir poşet karışımını suyla ya da sütle karıştırarak ortaya "Tas Kebabı" veya "Tepsi Köftesi" falan gibi şık bir yemek çıkarmamızı sağlarsan sana daha da minnettar kalacağım!! :) )




İmza: İmge'nin İçindeki Tembel ve Üşengeç Kadın

Kadıköy'deyiz...

Annem ve babam dün akşam Adana'ya döndüler. Buradaki son günlerinde Kadıköy ve Bağdat Caddesi'ni gezdik. (Şimdi annem okurken "Tövbe tövbe, ne demek son gün!" diye içinden geçiriyor, babam da otomatik olarak "Sonsuzlukta son yoktur!" diyordur.) :)

Neyse, Kadıköy'ün çarşı içini, Beşiktaş ve Taksim karışımına bir tutam Mısır Çarşısı'nın yanındaki açık yiyecek pazarı bölümü eklenmiş hali gibi görüyorum. Babam vapurla ulaşım için, annem de Bağdat Caddesi'ndeki Pabetland'ı görmek için karşıya geçmek istediler. Böylece planımız ortaya çıkmış oldu. Kahvaltıdan sonra 12:15 vapuruna attık kendimizi...

















Caddedeki Pabetland ile ilgili hayal kırıklığına uğradığımızı söylemem gerekiyor. Nerede o eskiden Maslak'ta bulunan devasa Pabetland! O güzelim mutfak eşyaları, dekoratif objeler, mobilyalar arasında kendimizi kaybetmiştik. Burası ise onun onda biri büyüklüğünde ve yalnızca birkaç çeşit mobilya ve süs eşyasının bulunduğu küçücük bir mağazaydı! Ama oradaki görevliden müjdeyi aldık! Avrupa Yakası'na büyük bir Pabetland açılacakmış. Şu an yer belirleme çalışmaları yapılıyormuş.

Caddede biraz alışveriş yaptıktan sonra Kadıköy'e döndük. Burada daha fazla zaman geçirmek istiyorduk. Önce Baylan Pastanesi'nde bir mola verdik.

















1923 yılında kurulan Baylan Pastanesi'nin öyküsünü ve "baylan" kelimesinin sözlük anlamını merak edenler aşağıdaki resme bakabilirler. Pastane hakkında daha detaylı bilgi almak isteyenler ise web sitesine buyursunlar lütfen...

















Babam bir adet Baylan'ın meşhur Kup Griye'sinden söyledi. Galiba en risksiz ve doğru seçim buydu! Ben, annemle birlikte bölüşmek üzere elmalı pie ile kahve söyledim. Tatlı konusunda aramızdaki en hevesli kişi olan annem ise Cola Zero söyledi!!! (Hımm, bu işte bir terslik var sanki!) Elbette, o elmalı pie'dan birkaç çatal almak annemi kesmeyince kendisiyle bölüşmemiz şartıyla bir tane armutlu pie isteyeceğini söyledi. "Tamam, destek atarız sana," dedik ve siparişi verdik. Uzun bir süre bekledikten sonra yanımızdan geçen garsonu durdurduk ve siparişimizin ne olduğunu sorduk. Mırıl mırıl ağzında bir şeyler gevelermişçesine konuşan garsonun 'armutlu pie kalmadı' mesajını vermek istediğini anlayabildim. Ama annemin psikolojisi o hevesli bekleyiş sonucunda bu cevabı duymaya hazır değildi. Garsonun yanında bana dönerek "Ne diyor İmge?" diye sordu. :) Garsonun yaptığı açıklama ona Çince kadar uzak gelmişti. :) Bu travmayı çabuk atlatabilmesi için hemen bir elmalı pie daha söyledik. Bu arada Kup Griye'yi zaten biliyor olabilirsiniz, ama elmalı pie'ın da çok lezzetli olduğunu belirteyim.



















Annem de bir doz tatlısını aldıktan sonra Kadıköy sokaklarında dolaşmaya devam ettik. Onun bayıldığı tabak-çanak, havlu, masa örtüsü, paspas, tencere-tava ve kurulama bezi alışverişi turuna çıktık. Bu sırada aklıma bazı sorular takıldı, ama bu soruları annemle paylaşmama rağmen net cevaplar alamadım: "Anneler neden sürekli olarak kurulama bezi ve masa örtüsü almaya bayılırlar? Bunun bir sınırı yok mudur? Yoksa kurulama bezi ve masa örtüsü sözkonusu olduğunda asla yeterli sayıya ulaşılamaz mı?" Bu arada babamın gözü ara sokaklardaki midye dolma/tava, balık, kokoreç falan yapılan yerlerdeydi. Bir süre sonra bizi kendi halimize bırakıp, orada takılmaya devam etti. En sonunda kendimizi akşam 17:15 vapuruna atarak Beşiktaş'a döndük.

Bu arada dönmeden önce Uçan Kaz Norton'u da havlu aldığımız dükkanın karşısındaki çeşme başında su içerken gördük. (Bu arada kazın orijinal adı Martin'miş, Türkçe adı Morton'a dönüştürülmüş, ama ben birçoğumuzun ve benim çocukluğumuzdan aklımızda kalan adı olan Norton'u kullanmak istedim. Bu nostaljik karakteri görünce gözleriniz doldu mu? :))

Anti-aging Saati

Daha önceki yazılarımdan birinde Eminönü’ne bayıldığımdan bahsetmişimdir. Çevireceğim kitapları almak ve teslim etmek için Cağaloğlu’na gidip gelirken Eminönü’nün ara sokaklarını dolaşmazsam olmaz. O aralar takı tasarımına sardıysam incik-boncuk alışverişi; Kahve Dünyası’ndan içi kahveli drajeler; mutfak eşyaları bölümünden İso’yla bana ehli keyif (hadi annemle babama da alayım, yazlığa giderken götürürüm); anneanneme masa örtüsü alayım; kayınvalidem şu pullu şeritlere bayılır; “misafir terliği alsam mı?”; Vakko’nun ve Atalar’ın indirim mağazalarına da bir uğrayayım; Mısır Çarşısı’ndan safran ya da zahter almayı unutmayayım; kapının önündeki paspası yenileyeyim; “yılbaşını bizimkilerle kutlayacağız, herkese yanar döner bir Noel Baba şapkası mı alsam?” derken duruma göre birkaç saat boyunca kendimi kaybettiğim olur orada... Hele bir de annemi arayıp, “Annoşum, Eminönü’ndeyim, buradan istediğin bir şey var mı?” diye sorduysam yandık!! Çünkü cevap genellikle şöyle olur: “Aaaa, Zeynep’e bir gecelik, Ömer’e pijama takımı, kızı 1 yaşına girdi, ona da çocuk elbisesi bakabilirsin, Recep’in de kızı olduğu için ona da bir pijama ve bebek tulumu alabilirsin, deden de Eğirdir’deki ev için bahçe terlikleri istiyordu: 40–41 numara, bir de geçen sefer baktığımız şu banyo paspaslarına ve nevresim takımlarına bakabilirsin, bir de Kurukahveci Mehmet Efendi’den taze kahve getirebilirsin, bir de…”

“Hem ağlarım hem giderim” hesabı ben de Eminönü’nde başıma gelecekleri “hem bilirim hem giderim.”

















Yalnızca canım kocacım bu duruma son derece net ve temkinli yaklaşır. “İso’cum, yarın Eminönü’ne gidiyorum, istediğin bir şey var mı?” sorusunun cevabı bellidir. “YOK!!”

Neden mi? Çünkü Eminönü dediğimde hâlâ yaklaşık beş sene öncesinin travmasını yaşıyor İso’cum! O zamanlar yeni iş değişikliği yaptığı için ofisine bir hediye almak istiyordum ve yine Eminönü’nde dolaştığım bir gündü. Hanlardan birinde o sıralarda dekorasyon dergilerinde gördüğüm ve Mudo Concept’te satılanlara çok benzer bir saat gözüme çarptı (Mudo Concept'e bayılırım bu arada). Hemen hevesle saati kocacım için hediye paketi yaptırdım. Akşam paketi kendisine verdim, heyecanla açtı ve çok beğendi. Buraya kadar her şey normal, değil mi? Peki, ya saatin pillerini taktıktan sonra ne oldu dersiniz?

Kocam ilk başlarda hediyeyi alan taraf olarak kibarlığı elden bırakmadığı için hiçbir şey söyleyemedi. Ama bir şeylerin ters gittiği çok belliydi!

En sonunda şöyle dedi: “Anti-aging saati aldın demek? Zamanı tersine çevirmek fikri gerçekten güzelmiş!” Yüzümün kıpkırmızı halini ve “veremediğim” tepkilerimi kocamdan dinlemenizi tavsiye ederim. Zira kendisi hâlâ bu hediyemden dolayı benimle dalga geçer. :) Evet, tahmin ettiğiniz üzere saat geriye doğru gidiyordu! Yani pili taktığımızda saat 20.00 ise aradan bir saat geçtikten sonra saat 19.00 olmuştu! Ağlamak istiyordum sayın seyirciler, ama kocam karşımda karnını tutarak güldüğü için ağlayamıyordum. Ve bu saat şu an bile ibret-i alem olsun diye görebildiğim bir mesafede duruyor!

Bir de dalga konusu oldum. Geçenlerde kardeşim İhsan’ın ve benim olduğum bir ortamda İhsan’a dönerek şöyle dedi: “Abi, sen yine iş değiştirdin bak, İmge de Eminönü’ne gidip duruyor bu aralar, dikkat et bence, sana Sony yerine Cony marka herhangi bir şey alırsa bittin demektir!

Birkaç gün önce Nişantaşı’nda annem ve babamla birlikte Mudo Concept’i gezerken İso’cumun yeni ofisi için masa saatlerine de baktım. Bence özellikli bir şey yoktu. Çünkü aralarında benim yıllar önce Eminönü’nden aldığım gibi enteresan bir tanesine rastlamadım! :)

Ver Elini Miniatürk... Rahmi Koç Müzesi...Pierre Loti... Ve Ortaköy...

Bu Pazar kahvaltısından (daha doğrusu brunch'ından) sonra annem ve babam için farklı bir rota çizdik. Daha doğrusu onlar rotayı belirlediler, biz de kendi çapımızda ulaşım ve danışmanlık hizmeti verdik. İlk olarak eşimin aylardır içinde çalışılan yeni ofisini görmek istediler. Oradan arabaya atladık; bizimkiler mini elbise, şort&tişört, şapkalar ve sandaletleriyle birlikte çocuklar gibi şen bir şekilde el ele tutuşarak Miniatürk'ü görmek istediklerini söylediler. ("Tüh ya, o hallerinin de fotoğrafını çekecektim!")

İhsan ve ben Miniatürk'ü görmüştük. O yüzden onları oraya bıraktıktan sonra biz de kendimizi Rahmi Koç Müzesi'nin cafesine attık. Cafe du Levant'da oturarak, Haliç kıyısında sohbet eşliğinde kahvelerimizi yudumladık. Çok şirin bir cafe görünümündeydi, ama masaların üzerindeki dümdüz ve açık renkli salaş kebapçı örtülerini ve getirdikleri korkunç kahveyi kendilerine yakıştıramadım. Ama "sıfır" da vermiyorum. Müze çıkışı oturulup bir şeyler içilebilir.

Neyse, Miniatürk gezileri bittiğinde annemle babamı almaya gittik. Tıpkı bizim gibi onlar da burayı beğenmişlerdi. İstanbul'da yaşayanların ve turistik amaçlı gelen herkesin burayı görmesini öneriyorum. Niye tuhaf tuhaf bakıyorsunuz bana? Amsterdam'a gittiğinizde koştura koştura Maturadam'ı gezmiyor musunuz sanki? :) Benim Miniatürk'teki favorilerim Galata Kulesi ve Mardin'in Taş Evleri olmuştu. Aslında oradaki eserlerin %90'ını beğenmiştim diye hatırlıyorum, ama hâlâ ilk aklıma gelenler bunlar oluyor. Aşağıdaki resimler Miniatürk'ün web sitesinden alınmıştır. Sakın "kendiniz neden resim çekmediniz" diye sormaya kalkmayın, feci bozuşuruz!! Çünkü hem annemin hem de benim makinelerimizin şarjı ilk fotoğraflarımızla birlikte bitti!!



















Oradan çıktıktan sonra buraya kadar gelmişken bir "uykuluk" yemeden dönmeyelim dedik. Erkekler birer porsiyon aldılar, biz kadınlar ise onlardan bol bol tırtıkladık! :) Sonra Pierre Loti'deki şu meşhur çay bahçesinde çaylarımızı içtik. (Aşağıdaki resim için de Google sağ olsun! "Tüh, ne güzel pozlar yakalamıştım! Tüh, şu Aziyade Konağını da çekerdik!" diyerek gezindiğim için İhsan'dan önce "uyarı" sonra ise "kınama" cezası aldım. Neredeyse "uzaklaştırma" cezası alabileceğim bir noktaya gelene kadar şikayet ettikten sonra susmaya karar verdim!) Oradan da Dido&Ongun ikilisiyle buluşmak üzere Ortaköy'e gittik.















Ortaköy'de de biraz gezinip, bir şeyler atıştırdıktan sonra evlere dağıldık. Evde Cem Yılmaz'ın son DVD'sini izledik. Çok keyifliydi. (Aslında itiraf ediyorum: ilki kadar gülemedim ve çok uzundu (3 saat)! Bu yorumumla bir sonraki oyununun malzemelerinden biri olabilirim, ama belki de o kadar gezdikten sonra saat 22:00 civarı izlemeye başladığımız için bana öyle gelmiştir! :) )

İki küçük not:

1) Bu kadar yer gezdik, ama trafikle ilgili bir kez bile şikayet etmedik. Yollar bomboştu ve biz İstanbul'un yaz sezonundaki bu haline bayıldığımıza karar verdik.

2) "Tüh ya, sinir oldum işte, şu fotoğrafların daha güzellerini çekerdim ben!!"

Fua Cafe'den Çengelköy'e

Maçka Parkı'nda bir yer daha keşfettik. Fua Cafe ağaçlar arasındaki terası, manzarası, altta armut koltuklarla dolu bahçe katı, geniş ve ferah iç mekanı, kaliteli servisi ve güleryüzlü garsonlarıyla gitmenizi önerebileceğim bir yer oldu. Annem ve babamın bu seferki İstanbul'a gelişlerinin ilk gününde Nişantaşı alışveriş turu öncesinde burada bir mola vermeye karar verdik. Ongun da öğle tatilinde bize katıldı. İşte bizim çekirdek aile! :)



















Fua Cafe'nin resimleri için buraya tıklayabilirsiniz. Bu arada 26 Temmuz Cumartesi günü saat 18:00'de mangalda sucuk keyfi varmış. Sezen Aksu konseri öncesinde gitsek mi İso'cum? (Tartıya çıkmaya korkar bir haldeyim, ama aklım hala yemekte!) :) Bu arada Fua Cafe'nin Göztepe'de de bir şubesi varmış. Anadolu Yakası'ndakilere duyurulur.

Neyse, Cuma günü Ongun işine döndükten sonra biz de alışveriş turumuza başladık. Nişantaşı kesmeyince üzerine bir de Şişli Cevahir'i bitirdik. Çok bayıldığım bir alışveriş merkezi olmamakla birlikte içinde kocaman bir Kahve Dünyası'nı barındırdığı için bile gidilebilir bir yer olduğunu düşünüyorum. Çikolata çeşmesini izlemek bile benim için bir terapi!






















Burada da bir dinlenme molası verdikten sonra yemek için karşıya geçtik. Dido&Ongun'un yeni taşındıkları Çengelköy'deki evlerine yemeğe davetliyiz. Gelin hanım da pek marifetli çıktı maşallah! :) İşte yorucu bir günün sonunda bizi bekleyen muhteşem sofra...

















Ellerinize sağlık gençler! :)

Uçurtma Avcısı - 2. Baskı (Bu kez film!)

Tatilde okuduğum kitaplar arasındaki favorimin ve hatta tüm zamanların favorisi olabilecek kadar etkilendiğim kitabın Uçurtma Avcısı olduğunu daha önceki yazılarımdan birinde söylemiştim. O yazıda kitabın konusundan bahsetmiş ve filminin de çekilmiş olduğunu belirtmiştim. Yazıyı hatırlamak isteyenleriniz buraya lütfen...

Bayılarak okuduğum bu etkileyici kitabın filmini de bayılarak izledim. Filmin kitapla son derece uyumlu gittiğini düşünüyorum. Yönetmen Finding Neverland filmini de yönetmiş olan Marc Forster. Karakter seçimleri cuk oturmuş diyebilirim. Tam da kafamda canlandırdığım tipleri ve ortamları gördüm. Hasan, kitaptaki kadar olmasa da beni yine ağlatmayı başardı. Çocuk oyuncularla ilgili tip seçimlerinden sonraki ilk favorim Baba karakteri oldu! Homayoun Ershadi baba rolüne çok yakışmıştı.


















Film ile ilgili tek olumsuz eleştirim, kitapta detaylı bir şekilde anlatılan Sohrab'ın suskunluğunun ve güvensizlik hissinin nedeninin filmde iyi anlatılamamış olması olacak! Emir ve Sohrab'ın Taliban'ın elinden kaçış sahneleri de kitaptaki kadar inandırıcı olamamış malesef! Ama son bölüm ile ilgili bu detaylar dışında filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bence çok başarılı bir uyarlama olmuş ve izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bizim gibi sinemalarda neler olup bittiğini yakından takip eden bir çift nasıl olup da bu filmi kaçırmış inanılır gibi değil! Ayrıca neden bu tür filmlerin tanıtımları ya da haklarında yazılmış eleştiri yazıları ve yorumlar gözümüze çarpmayacak kadar az olur? Bir de kitabı okuyanlar ve/veya filmi izleyenleriniz için bir tartışma sorusu: Emir'in vicdanı rahatlamış mıdır dersiniz?

Kitap Okuyor Muyuz?

Dün Beşiktaş Barbaros Bulvarı'ndaki Yorum Kitabevi'nin önünde çok güzel bir ayaklı pano görmüştüm. Bugün üşenmeyip resmini çekmek için yola düştüm. İstanbul'da olanlar dün gece başlayan ve bugün devam eden şiddetli rüzgarı biliyorlardır. Bugün bir de her yanı sel götürecek kadar çok yağmur yağınca panoyu kaldırmışlar. Ama aynı yazıyı kitabevinin camına yapıştırmışlar. İçler acısı durumumuzu sizlerle de paylaşmak ve Yorum Kitabevi'ne buradan da teşekkür etmek istedim.

















Evet, sizce okumaya yeterince zaman ayırıyor muyuz? Ve en son hangi kitabı bitirdiniz?

Ben kendi adıma cevaplarımı vereyim. Birinci soruya "evet" diyor ve ikinci soruya ise Artemis Yayınları'ndan çıkan Kraliçenin Soytarısı cevabını veriyorum.

Philippa Gregory'nin akıcı anlatımıyla yine kolaylıkla bitiveren bu 700 sayfadan sonra elimde olmayarak kitabı Boleyn Kızı ile karşılaştırdım ve galiba Boleyn Kızı'nı daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Ama bu kitaba da haksızlık etmek istemem, çünkü gerçekten keyifle okuduğum bir roman oldu. Anne Boleyn ve Henry'nin kızları Elizabeth ile Henry'nin diğer kızı Kraliçe Mary arasında yaşanan taht mücadelesini ve o dönemin İngiliz saraylarında yaşanan entrikaları bir "muhbir soytarı"nın ağzından dinlemek isterseniz Kraliçenin Soytarısı'na buyrun! Sanırım Philippa Gregory'nin bir sonraki kitabı Elizabeth'in hüküm sürdüğü dönemdeki saray ortamında geçecek. Ne dersiniz?

Sigara Yasağı

İçtiğim dönemlerde sigara içilmeyen bir restoran ya da barda oturabileceğimi hayal bile edemezdim! Düşünsenize, yemek yiyeceksiniz, içki içeceksiniz, saatlerce oturup sohbet edeceksiniz ve sigaranızı içemeyeceksiniz. O zamanlar bunun düşüncesi bile tam bir kabus gibi gelirdi bana. Hatta bunun da bir tür ayrımcılık olduğuna inananlardandım. Zaten sigarayı bırakma düşüncesi de kabus gibi gelirdi. "Sigaradan "zevk" alıyorduk! İçkinin yanında çok iyi gidiyordu! Tiryakiydik işte, ne yapalım!" Şimdi ise elime yeniden sigara aldığımı düşünmek kabus gibi geliyor! (Bu arada sigarayı bırakırken destek aldığım "Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu" adlı kitap ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz.) Artık her tiryakinin bu bağımlılıktan kolaylıkla kurtulabileceğini düşünen bir insan olarak bu yeni yasanın da uygulanmasının son derece yararlı olduğuna inanıyorum.

Alışveriş merkezlerinin, taksilerin, restoranların ve pek çok kapalı alanın temiz havaya kavuştuğunu görmek beni gerçekten mutlu ediyor. Hatta bir zamanlar yanımızdaki içmeyen insanları ne kadar rahatsız etmişiz diye düşünüyorum. Ayrıca bu yasağın yürürlüğe girmesiyle birlikte ceza korkusu olduğunda kanunlara ne de güzel uyulduğunu da görmüş oluyoruz! O gün Beşiktaş'ta gittiğim bir güzellik salonunda bile yeni düzenlemeler yapıldığını gördüm. Balkon, sigara içilebilecek tek alan olarak ayrılmış ve kapalı odaların hepsinde sigara yasaklanmıştı. Yetkililerin büyük küçük birçok işletmeye denetim amaçlı ziyaretler düzenlediklerini öğrendim. Yani bir restoran da, bir doktor muayenehanesi de, bir taksi şoförü de bu konuya son derece dikkat etmek zorunda! Çünkü biliyorsunuz, işyeri sahibi sigara içilmesine izin verdiği için sigarayı içenden çok daha fazla ceza ödüyor! (Sigara içen 5,000gibi bir rakam öderken, işyeri sahibine 60,000 YTL ceza veriliyormuş.)

Benim en hoşuma giden ceza ise "sokağa izmarit atmaya" verilen 25 YTL'lik ceza oldu. Gittiğim salonda Beşiktaş'ta birkaç kez bu kuralın uygulandığını da öğrendim. Düşünecek olursak, bence bu çok aşağılayıcı bir yasa! Yani sigara izmaritini yere atmak zaten yapılmaması gereken bir eylemdir. Sokağa herhangi bir çöp atmak da öyle! Aslında bu uygulama sigara yasağı kategorisinden çıkartılıp, "sokağa çöp atmak" gibi geniş bir kapsamda uygulansa daha da iyi olabilir! İnsanların bazı şeyleri yalnızca ceza korkusuyla öğrenmek durumunda kalmaları çok üzücü! Ama en azından zorunlu da olsa bir şeyler öğreniyor oldukları gerçeği de biraz olsun sevindirici geliyor bana!

Hem bu yasalar insanlarımız için zihin jimnastiği de olacaktır! Pratik zekalı bir millet olarak her duruma uygun son derece yaratıcı çözümler üreteceğimize eminim. Bakın, çoktan çalışmalara başlamışız bile! :)

'Çok Çok' Çoook Güzeldi!

Cumartesi akşamı uzun zamandır denenecekler listemde duran Çok Çok adlı restorana gittik. Bizim için muhteşem bir keşif oldu!

Olabildiğince doğal ve organik ürünlerin kullanıldığı, çoğu Tayland'dan getirtilen malzemeleriyle ve Tayland'ın ünlü şeflerinden Bayan Nuch'un hazırladığı olağanüstü güzel mönüsüyle Çok Çok'a bayıldık. Çok Çok'un kış döneminde DOT Oyunları'na veya Pera Müzesi'nde bir sergiye gitmeden önce yemek yemek için sık sık uğrayabileceğimiz yerlerden biri olacağı belli oldu! Aslına bakarsanız kışın daha da keyifli bir mekan olabilir.

Uzakdoğu esintileri taşıyan dekorasyonun mimarı ödüllü bir Singapurlu mimar olan Kay Ngee Tan'a aitmiş. Asma kattaki otantik minderlere uzanarak da yemeğinizi yiyebiliyorsunuz, ama biz 'o kadar rahata alışırsak bir daha yerimizden kalkamayız' diye düşünerek alt katı tercih ettik. (Çok Çok'un web sitesinden aldığım resimlerde restoranın genel görünümünü ve üst kattaki minderli bölümü görebilirsiniz.)





















Bu arada hepsini tavsiye edebileceğimiz bizim seçimlerimizi de sizinle paylaşayım. Başlangıç olarak yer fıstığı sosuyla servis edilen dana satay (sağdaki) ve tatlı-acı sos ile gelen kızartılmış kalamar (soldaki) aldık. İkisini de tavsiye ediyoruz. Soslar çok lezzetliydi ve hayatımda gördüğüm en mide dostu kızartmayı yedim diyebilirim.






















Ana yemek olarak, ben istiridye soslu biftek söyledim. Her zamanki gibi tek parça bir biftek beklerken sulu yemek şeklinde gelen tabağa bir kez daha şaşırdım. Öğrenemedim bu mutfağı hâlâ! :) Yanında buharda pişmiş pirinç pilavı ile birlikte gelen bu yemek de çok başarılıydı. Ama sanki kocamın istediği karidesli kızarmış noodle, benim yemeğimi solladı gibi geldi bana! İhsan'ın yüzündeki ifadeden 'şu fotoğrafı bir an önce çek de tabağıma yumulayım' mesajını alabiliyorsunuzdur.




















Güleryüzlü hizmet ve muhteşem yemekleriyle yüzümüzü ve midemizi güldüren Çok Çok'u kesinlikle tavsiye ediyoruz. Yemek sonrası şirin bir demlikte ikram ettikleri yasemin çayı ve birer lokmalık ananaslı kurabiyecikler de çok zarif bir kapanış oldu.

Web sitesine tıklamaya üşenenleriniz için Çok Çok'un adres ve rezervasyon bilgileri aşağıdadır:

Adres: 51 Meşrutiyet Caddesi, Tepebaşı/Beyoğlu
Tel: 292 64 96
Online rezervasyon: info@cokcok.com.tr

Rahatlatıcı çaylarımızı da içtiğimiz bu kapanıştan sonra bizi uğurlarlarken evimize döneceğimizi düşünmüş olabilirler, ama son derece büyük bir yanılgıya düştüklerini söylemem gerek! Çünkü beş dakika içinde birer Martini Rosso içmek üzere çoktan 360'a tırmanmıştık! :) Donmasaydık gecemiz devam edebilirdi, ama çok esintili olduğu için birer kadehten sonra kendimizi eve attık.

Bu arada Martini Rosso'yu tanır mısınız? Yok, bir içki çeşidi olduğunu elbette biliyorsunuz. Size onun farklı bir yönünü daha tanıtayım o zaman: Martini Rosso, aynı zamanda kocamın yaklaşık dokuz sene önce beni tavlarken kullandığı bir içkidir! O zaman bu haftasonu için araya giren tatil ve iş gezilerinden dolayı uzun zamandır özlediğimiz o baş başa, romantik ve dolu dolu haftasonunu yaşadık diyebilir miyiz? Kesinlikle diyebiliriz! :)

Dikkat PMS!

Dikkatli okurlarım yazılarımdan birinde yılda 12 kez "kriz geçirme" özelliğim olduğundan bahsettiğimi hatırlayacaklardır. Bu krizler kimi zaman cinnet geçirme şeklinde, kimi zaman ise dengesiz ruh halleri olarak ortaya çıkabilirler. Her ikisi de evdeki olumlu enerjiyi yok etme anlamında aynı derecede etkilidir. Ama en azından yalnız olmadığımı bilmek güzel! Dünya üzerindeki milyonlarca kadının her ay yaşadığı bu problemin adını biliyorsunuz: PMS (âdet öncesi sendromu)!

PMS'nin her ayın 2-3 gününü mahvettiğini düşünürsek, her yılın yaklaşık bir aylık döneminde tehlikeli birer psikopat misali ortalıkta dolaştığımız gerçeği ortaya çıkıyor!

Şimdi gelin hep birlikte gülelim bu ağlanacak halimize! :) (her karikatürün altında Türkçe mealini bulacaksınız!)






















(ONDAN) KORKUN!
HEM DE ÇOK KORKUN!























KORUYUCU BAŞLIK TAKMANIZ ZORUNLUDUR!
PMS BÖLGESİ






















Kadının kitabı: PMS ile Baş Etmenin Yolları
Erkeğin kitabı: Kayık Yapma Kılavuzu

















"PMS Restoranımıza hoşgeldiniz. Bugünkü spesiyalimiz Hershey Bar'lı lazanyadır. M&M çorbası ve sıcak tatlı soslu Snickers püresi ile servis edilir." (Cinnet geçirmeyenlerinize de tatlı krizleri tanıdık gelecektir.. :) )

















Kamyonun üzerinde: "EYALET POLİSİ - PMS ÖZEL TİMİ" (böyle bir departman oluşurulması hiç de fena fikir değil aslında!)

"Etrafınız sarıldı, Bayan. Kocanızın testislerini bırakın ve kavgasız gürültüsüz dışarı çıkın!"























"İyiyim. Senden nefret ediyorum. Seni seviyorum. Dondurma istiyorum. Yanıma gelsene. Git başımdan! Portakal?"

Hah, işte ilk iki resim dışında bir de bu sonuncusu bana en yakın olanı! Dengesiz ruh hali! Bu karikatürde de bir eksik var gerçi ve onunla ilgili herhangi bir şeye rastlamadım. (Acaba "yalnız değilim" derken bu konuyu atlamış mıyım?) Gülerken ağlamak! İso'cum, sinirli olduğumda değil, bir şeylere kahkahalarla gülerken ağlamaya başladığımda "Benim okumam gereken birkaç dosya var" der ve arkasına bakmadan yanımdan uzaklaşır. Demek ki benim durumumda tehlike çanları biraz farklı çalıyor! :)

Aşağıda ormanların kralı da olsa, PMS yaşayan bir dişiye bulaşmamanın en akıllıca hareket olduğunu bilen bir erkek aslan görüyorsunuz:















Neyse! Zorlukları var elbet, ama bir kez daha dünyaya gelecek olsam, yine kadın olarak gelmeyi isterdim! Benim tekrar gelişime kadar bilim adamları da PMS için sakinleştirici bitki çaylarından daha güzel çözümler bulurlar herhalde!

Hepimiz Bir Gün "Ata" Olacağız!

Bundan nesiller sonrasını düşünün. Torunlarınızın torunlarının konuşurken kullandıkları atasözleri neler olacak? Elbette, sizin şu anda kullandığınız "bilgelik dolu" sözlerden o günlere ulaşabilenler! İşte birkaç yıl önce bu konuyu ben&eşim ve Müge&Recep ikilisinden oluşan bir rakı sofrasında ortaya atmış ve ileride kullanılacak bir atasözünün sahibi olmak istediğimden bahsetmiştim! (Vardır böyle anlamsız isteklerim benim! Ya da gizli bir şöhret arzusu mu desem? Ama atasözleri anonim olduklarına göre o da değil! Neyse!)

O gece masamızdaki pastırmadan yola çıkarak "potansiyel" bir atasözü bulduk. "Pastırmayı ye, çemeninden uzak dur!" Daha sonra Recep'in "bence emir kipinde söylemeyelim, çocuklara ağır gelmesin" yorumuna hepimizin onay vermesiyle birlikte ileride sık sık duyacağınız "Pastırmayı yiyelim, çemeninden uzak duralım!" atasözünü ortaya çıkarmış olduk! Size düşen görev ise bunu bol bol kullanmak, tanıtımını yapmak ve bundan böyle kültür miraslarımızdan sayılan bu atasözünü kendinizden sonraki nesillere aktararak yaşamasını sağlamak olacaktır. (Bu konuda başarılı faaliyetler gösterenlere süpriz ödüllerim olacaktır. Hepinizi izliyorum!) :)

Şimdi "aşırıya kaçmamayı" öğütleyen bu atasözünü kullanabileceğiniz birkaç durum örneği vereyim sizlere:

* Baba, erkek arkadaşlarıyla birlikte Bodrum'a, Çeşme'ye, İbiza'ya veya Amsterdam'a tatile giden, 18 yaşında genç bir delikanlı olan oğluna "Evladım, pastırmayı ye, çemeninden uzak dur!" diyebilir. Buradan şunu anlıyoruz: "Ne yaparsan yap ama 'alkol komasına girip, ölme' ve döndüğünde 'AIDS/Hepatit oldum' ya da 'yanımdaki beyi tanıştırayım: benden hamile kalan 16 yaşındaki lolitanın babası' dememek için korunmayı unutma!"

* İkinci olarak, 16 yaşında babasından ilk kez arkadaşlarıyla gece matinesine gitmek için izin alan bir genç kızın "Temel İçgüdü" filmini seçmesiyle ilgili söylenebilir! Olay bundan 14 sene öncesinin Adana'sında yaşandığı için genç kız henüz sinemadayken, babası onun göz göre göre bu filme gittiğini çoktan öğrenmiş ve "pastırmayı yiyip, çemenini de afiyetle götürdüğü" için kızına birkaç haftasonu dışarı çıkmama cezası vermiştir! (Oysa kızı tanıyorum; bunu yalnızca kültür-sanat aşkından ve birazcık da "merak"ından yapmıştır!) :)

* Bu atasözü diyet yapanlar için de kullanılabilir. "Tamam, pastırmayı ye, ama çemeninden uzak dur," derken diyet yapan arkadaşınıza "tamam, kuş kadar yiyerek yaşamını sürdürüyor olabilirsin, ama sakın bulimik falan olma!" demek istiyorsunuzdur.

Bunlar aklıma ilk etapta gelen birkaç örnektir. Ancak gördüğünüz üzere bu müstakbel atasözümüzün kullanım alanı oldukça geniştir ve birçok konuya ve duruma uyarlanabilir. Siz yeter ki bu sözü geniş kitlelere duyurmak konusunda desteğinizi esirgemeyin benden.

2,200 yılında insanların kulaklarımı çınlatacaklarını hissediyorum. "Vay be, şu atasözleri de ne kadar doğru gerçekten! Eee, kolay değil, deneyim konuşmuş!" diyecekler bu atasözünü kullanırken. İşte o sırada kulaklarımdan geriye kalan tek parçalar olan "örs, çekiç ve üzengi" titreşime geçerek birbirlerine çarpacak, çene kemiğim hafifçe iki yana doğru esneyecek ve kalan dişlerimi göstererek toprağın altında gururla sırıtıyor olacağım!




Not: Pastırmanın çemenini de yemek istediğiniz ve yiyebileceğiniz durumlar vardır. Bu durumları anlayabilmek için yalnızca aklınızı kullanmanız gerekir. Doğru yer/zaman/ortam olduğuna inandığınız sürece afiyet olsun! Elinize yüzünüze bulaştırırsanız da bu güzide atasözümüze konu olursunuz, haberiniz olsun! :)

Allah Hepimizi Aptallardan Korusun!

("Amin" dediğinizi duyar gibiyim! :) )

Annemin telefonda anlattığı bir fıkrayla yazımıza başlayalım:

Adamın lastiği tam tımarhanenin önünde patlamış, kaldırıma ancak yanaşabilmiş. Sonraki işlem malum... Kriko, stepne, bijon anahtarı derken talihsizlik sonucu söktüğü 4 adet bijon yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, bijonlar görünür gibi değil.

Talihsiz sürücü bir sağına bakar, bir soluna bakar, çaresizlik içinde kaderiyle başbaşa kaldırıma çöker. Olayı en başından beri tımarhanenin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli, çaresiz adamın halini bir süre daha acıyarak izledikten sonra seslenir:

- Heey! Aptaal! Sen ne yapıyorsun orada öyle?
- Sorma birader, lastik patladı ve değiştirirken bijonlari mazgala düşürdüm.
- Düşündüğün şeye bak! Sök öbür lastiklerden birer tane. Hepsi 3 bijonlu olsun. Seni, lastikçiye kadar idare eder.

Adam bir lastiklere bakar bir de deliye ve hemen işe girişir. Herşeyi tamamlayıp bagaj kapağını kapatan sürücünün aklı, deliye takılır. Arabasına binmeden evvel döner dikkatli dikkatli adama bakar. Akıl hastanesindeki adama seslenir:

- Senin ne işin var tımarhanede? diye sorar
- Kardeşim, ben deliyim, aptal değilim ki!













Sonra şu aptallık durumu ile ilgili tanım niteliğindeki açıklamalara bir göz atayım dedim. Berkeley Üniversitesi ordinaryus profesörüyken, 2000 yılında hayata veda eden ünlü ekonomi ve nüfus tarihçisi, İtalyan asıllı Carlo Cipolla'nın yaptığı sınıflandırma ve tanımlar hoşuma gitti:

İnsanlar dörde ayrılır: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar.

• Yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanlara saflar,
• Yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanlara zekiler,
• Yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenlere haydutlar diyoruz.
Aptal bir insan ise, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişidir."

Aptal olmayanların, her zaman aptallığın zarar verme potansiyelini küçümsediklerine değinen Carlo Cipolla, aptallığın "en tehlikeli insanlık durumu" olduğunu söylüyor.

Ben de hem kitlesel hem de bireysel anlamda en tehlikeli grubu "kafasında huni ile gezmeyen" bu aptal grubunun oluşturduğunu düşünüyorum. Aptallık, kişinin kendisi tarafından kabul görmediği için tedavisi olmayan bir durumdur ve onların da normal yaşam koşullarında ve sosyal ortamlarda hayatlarını sürdürmeleri beklenir. Ancak düşünme, algılama, anlama ve anlatma, uygulama yetenekleri kıt olduğundan dolayı bir aptal ile bir yerlere varmanız zordur. Sizin de dengelerinizi kısa süreliğine alt üst edebilir.

Ayrıca aptallık parayla pulla olmadığı için de yaygın olabilir. Bedava sirke baldan tatlıdır mantığıyla insanın üzerine yapıştırdığı ve sonra da çıkarmaya üşendiği için öylece kalakalmış bir durum olabilir. Kronik bir durumdur. Ve en çok aptal ile birlikte yaşayanları olumsuz etkiler. (Elbette, onlar da yavaş yavaş aptallaşmaya başlamamışlar ve hâlâ o kişinin aptal olduğunu görebiliyorlarsa...) Çünkü aptallık bulaşıcı bir hastalık gibi yayılabilir!

Bu yüzden aptallardan uzak durun. Haydut grubunu zaten gözünden tanırsınız, saflardan uzak dursanız da durmasanız da olur, ama aptallardan kesinlikle uzak durun! "Ne kadar uğraşırsan uğraş, karşındakinin algılama kapasitesi kadar anlaşılırsın" diyen o ulu bilge kişinin bu sözünü de asla unutmayın!

Örneğin, aşağıdaki bakkaldan iki ekmek ve bir permatik almayı başarsanız bile bir süreliğine eski "siz"den eser kalmayacaktır. O yüzden bırakın, bazı şeyler de "başaramadıklarınız listesi"nde kalsın! :)




















Ola ki bir an için bunu başaramadınız, uzun süre bir aptal ile baş başa kaldınız, konuştunuz, ona dert anlatmaya çalıştınız diyelim. O zaman farkına vardığınız anda "salaklık ettim" diyerek hemen uzaklaşın. "Salaklık etmek" her insanın başına gelebilecek kısa süreli bir akıl tutulması halidir, o yüzden korkmayın! Aptalın olduğu ortamdan uzaklaşarak bir bitki çayı için veya açık havada spor yapın. Beyninize oksijen gitmesi, durumu daha çabuk atlatmanıza olanak tanıyacaktır. Üzerine biraz da kafa yormanızı gerektirecek bir doz kitap, tartışma programı, oyun veya bulmaca alırsanız eski formunuza kavuştuğunuzu göreceksiniz!

Not: Yazar, çok akıllı veya zeki olduğu iddiasıyla bu yazıyı yazmamıştır. Kendisi kimi zaman zeki, kimi zaman haydut (!), kimi zaman da saf kategorisine girebilen normal bir insandır. Bazen "salaklık ettiği" de olur. Ama "aptal" olmadığı konusunda iddialıdır! :)

İlginç Tasarımlar

E-posta olarak bana ulaşan tasarımlar arasından hoşuma giden ve en ilginç bulduklarımı sizlerle de paylaşmak istedim.

İlki "romantik şemsiye":
















Ayakkabılarınız dolaplarınızı doldurup taşırıyorsa, onları burada saklayabilirsiniz:











Portakal soymaya üşenenler için:


















Ofisinizdeki çalışma masanız ve not defteriniz aşağıdaki gibi olsun ister misiniz?


























"Uçan halı"da oturup film izlemek sizce nasıl olurdu?

















Ya da scrabble oturma grubuna ne dersiniz?
















Böyle yaratıcı çalışmaları görmek sizi de mutlu etmiyor mu?

Salata Korkusu!!

Radyo On'da program yapan arkadaşım Vahit, Cuma akşamki programında bir erkek dergisinde bizlerle ilgili olarak yayınlanmış bir konuya değindi ve foyalarımızı ortaya çıkardı. Ne yapalım artık, hep kadın dergileri erkekleri mercek altına alacak değil ya! Bu kez de onlar bizi incelemişler. Konu şu: ikili ilişkilerde (özellikle başlangıç aşamalarında) kadınların yaşadıkları korkular!

Ne yalan söyleyeyim, bunların arasında birkaç tanesi bana tanıdık geldi. Örneğin, kadınlara “sağlıklı görünüyorsun” dendiğinde genellikle bunu “kilo almışsın” olarak algılarlarmış. Veya “kilo vermişsin” dediğinizde “hımm, önceden kilolu görünüyordum demek ki!” diye düşünme eğilimleri varmış. Kilo takıntıları aslında kilo ile değil, “gram” ile ölçülürmüş! Bu arada "bir kadın, aldığı 1 kilo 250 gram yüzünden bunalıma girebilir, ama aslında bir erkeğin bir gün az yediğinde kilosunun tartıda bu oranda eksik çıkması mümkündür!" diyen Vahit, bunu söyledikten sonra bizimle dalga geçercesine güldü, kızlar! Ve ben bu alaylı gülüşü çevremdeki erkeklerin pek çoğundan tanıyorum!!

Kadınlar birlikte oldukları erkeklerin eski sevgililerini kıskanırlar (sanki erkekler kıskanmazlar!!), ama sanıldığı gibi güzel olanlardan çok çirkin olanlara deli olurlarmış (hah, işte kadın farkı!)! Bunun nedeni, birlikte oldukları erkeğin standartlarının düşük olduğunu düşünmeleri ve kendilerinin de yeterince güzel olmayabilecekleri fikrinin akıllarına yerleşmiş olmasıdır. Benim için güzel ya da çirkin fark etmez! Ben kraliçeysem kralımın eski sevgilisi olduğunu bildiğim birilerinin sözel/sanal/düşsel vs varlığı bile boyunlarının vurulması için geçerli bir sebeptir! :) Eski sevgiliyle muhatap olanlar için de aynı şey geçerlidir! Herhangi bir sebeple boyunlarını vurduramadıklarımı da krallığımızın ücra köşelerine sürdürür ve karanlık zindanlara hapsederek unuturum!

Neyse! En keyifli kısım ise yine kilo ile ilgili görünebilir ama aslında değil. Kadınlar erkek arkadaşlarıyla birlikte yedikleri ilk yemekler sırasında salata ısmarlamaktan çekinirlermiş. Sürekli diyet yapan biri gibi görünmek istemezlermiş. Ancak bunun tam aksine bol kalorili, dolgun tabakları da ısmarlayamazlarmış. Bu kez de obur görünmekten korkarlarmış. Bu nedenle dergide erkeklere en dolu ve kalori açısından zengin tabağı ısmarlamaları tavsiye ediliyor. Böylelikle kadın da ne yerse yesin kendini rahat hissedecekmiş! :)

Ben rejimdeyken de normal zamanda da genellikle salata ısmarlamayanlardanım. Çünkü hiçbir salata benim için yemek kategorisine giremez ve salata yemek çok üşendiricidir. Ayrıca ilk buluşmalarda sakın salata söylemeyin! Neden mi?

İhsan’la ilk değil, ama ikinci ya da üçüncü buluşmamız… Yani çok başlardayız… 1999 yılı… Ankara’dayız… (Hafta sonları Bilkent’te sinemaya gittiğimiz, şekerli mısır yediğimiz, bowling oynadığımız ilk günlerimiz…) Bir gün yine Ankuva’da Roll House’dayız ve bowling öncesi yemek yiyoruz. Neden bilmem ama salata ısmarlayacağım tutmuş! (Bu son oldu zaten!) Söylediğim salata da malzemesi en bol olanlardan. Ama asıl problem, salatamın koca bir çanak boyutlarında kıtır yufka sepetinin içinde gelmiş olmasıydı!! (aşağıdaki resimdeki yufka sepetlerinin oldukça büyük bir boyunu düşünün!) Ben bayılırım öyle kıtır şeylere! O yüzden salatama başlamadan önce çiçek gibi açmış olan kıtır yufka sepetimin kenarlarından küçük parçalar kopararak yemeye başladım. Bu arada şimdiki eşimle o zamanlar çiçeği burnunda sevgilileriz ve karşılıklı olarak karizmayı dağıtmamanın önemli olduğu günlerdeyiz. Riskli her türlü konudan uzak, şık sohbetler eşliğinde yemekler yediğimiz, komik olmayan esprilerimize bile güldüğümüz günler bunlar… Karşılıklı anlatılan hikâyelerde “abartılan bir şeyler” olduğunu hissettiğimizde bile bunu birbirimizin yüzüne vurmadan ve hatta “Hadi leen!” demeden ya da “Yuh! Oha! Çüşş” gibi nidalar kullanmadan büyük bir ilgiyle dünyanın en ilginç hikayesini dinliyormuşuz gibi bir ifadeyle birbirimize baktığımız zamanlar…






















İşte bu da o akşamlardan biri. Ama o da ne?! Çatalım bıçağım masada dururken ve ben İhsan’a bir şeyler anlatırken, masanın her yerine, kucağıma ve hatta ayakkabılarımın üzerine bile saçılarak dökülen bir şeyler olduğunu fark ediyorum! İhsan’ın yüzündeki ifadeden de dalga geçmek ve hatta patlayarak gülmek istediğini, ama kendini zor tuttuğunu anlayabiliyorum. Ve sonunda cesaretimi toplayıp önüme baktığımda önümdeki salatanın sosundan dolayı tabanı yumuşayan kıtır yufka sepetinin tam ortadan ikiye ayrıldığını ve içindeki salata yığınının kontrolsüz bir şekilde her yere dağılmış olduğunu görüyorum! Garson masayı ve yerleri temizlerken hiç de sevgi dolu gözlerle bakmıyor bana. Koca salatanın yalnızca kıtır sepetinin bir kısmını yemişim, ama sanki bir kuzu çevirmeyi kucaklamışım gibi üstüm başım yağ içinde kıpkırmızı bir suratla oturuyorum!

Anlayacağınız kadın korkuları arasında eski sevgiliymiş, kilo almakmış, güzelliğini kaybetmekmiş vız gelir bana! Ben tek bir korku tanırım, o da Salata Korkusu'dur! Kendi başınızayken ne yaparsanız yapın, ama (potansiyel) sevgilinizle başbaşa yemek yerken salatalardan uzak durun! Tecrübe konuşuyor! :)