Santralistanbul - 3 Sergi Birden

Bugün aktivite arkadaşlarımdan Müge'yle birlikte Santralistanbul'u keşfettik. Osmanlı Devleti'nin ilk elektrik santrali olan Silahtarağa Elektrik Santrali, Bilgi Üniversitesi tarafından korunarak Santralistanbul'a dönüştürülmüş. Çok da iyi olmuş doğrusu! Kocaman bir alan, üniversite kampüsünün içi, kampüs kafeleri, öğrenciler ve Asmalımescit'teki Otto'nun bir şubesi ile birlikte cıvıl cıvıl ve kültür-sanat dolu bir ortam gözlemledik.

Kent Sokakları sergisini gezmek için gitmiştik, ama Müge'yle en son yaz başında görüştüğümüz için yemek ve sohbet faslını sergi öncesinde yapalım dedik. Otto'da oturduk. Pizzası güzel görünüyordu ve Müge'den tam not aldı. Ben de kahve ve elmalı tart istedim. kötü değildi, ama kesinlikle daha güzel elmalı tartlar yemişimdir! Servis elemanları biraz şaşkınlardı, ama genel olarak olumlu not verdik Otto'ya! Üniversite içinde böyle bir ortamın olmasının da çok keyifli olduğunu düşündük. Bu arada Otto'nun denizanası şeklindeki dev aydınlatmalarına dikkat edin ve tuvaletlerini görmeyi unutmayın! Ciddiyim! Aşağıda gördüğünüz üzere buzdolabı kapağından pembe kapıları ve çamaşır makinesinden lavabosuyla süper şeker bir tuvaletti! :)

















Neyse, elbette tuvalet görmek için gitmedik oralara kadar... Kent Sokakları sergisi Galeri 1'deydi. Bu sergi bende biraz hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. Fotoğraflarda Atina sokaklarını yansıtan görüntüler görmeyi bekliyordum, ama daha çok farklı coğrafyalardan ve kültürlerden gelen insanların (göçmenlerin) hikayelerini ve kente bakışlarını Yunan öğrencilerin gözünden gördük demek daha doğru olur. Bir tür beklenti uyuşmazlığı yaşadık diyebiliriz. Serginin adının da farklı beklentiler içine girmemizde etkili olduğunu düşünüyorum. "Eee, hani nerede Atina sokakları?" :)

Bu galeri bizi kesmediği için hemen Ana Galeri'ye gittik. İşte şimdi oldu; burası tam bize göre! Burada iki farklı sergi bulunuyor: "Gerilimli Sınırlar" ve İngiliz fotoğrafçı Martin Parr'ın "Assorted Cocktail" adlı sergileri.

Her şeyden biraz karışık ya da çeşitlemeler olarak da tanımlayabileceğimiz Assorted Cocktail'de "Bıkkın Çiftler", "Son Tatil", "Meksika" gibi değişik ve çeşitli başlıklar altında 156 fotoğraf sergileniyor. Bu bölüm gerçekten çok ilgi çekici fotoğraflardan oluşuyordu. Aşağıda birkaç örnek görebilirsiniz:























"Gerilimli Sınırlar" ise birbirine derinden bağlı olan "bölge" ve "baskınlık" temaları üzerine hazırlanmış bir sergi çalışmasıydı. Serginin tanıtım broşüründen bir alıntı:

"İyelik zamirlerinin (benim, senin, onun, bizim, sizin, onların) kullanımı, ben ve ötekiler ayrımıyla ortaya konan meşru bir bölgesel davranış sinyalidir. Hepimiz, ötekiyle ilgili gerilimin, onunla ilgili yüzleşmenin kendisinden çok daha şiddetli olduğu o belli belirsiz anları biliriz. "Gerilimli Sınırlar", tanımlanarak sahip çıkılmış bölgenin, buyurgan bir yanı olup olmadığını sorgulamaktadır."

Buyrun bakalım size serginin en gerilimli fotoğrafını da sunarak yazımın sonuna geliyorum. Korkmayın, serginin genelini yansıtmayan bir fotoğraftır! Rahat rahat gidebilirsiniz yani.. :)






















Bu arada Santralistanbul'un çok uzak ve gidişin çok zor olduğunu düşünürdüm, ama hiç de öyle olmadığını gördüm. Taksim AKM'nin önünden yarım saatte bir Santralistanbul'a ücretsiz servisler kalkıyor ve yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla buraya ulaşabiliyorsunuz. Arabayla gidecekler için de web sitelerinde kroki bulunuyor.

Alakasız bir not: Geçen hafta Müge'yle Masumiyet Müzesi'ni keşfetme kararı vermiştik. Sonradan öğrendik ki müze 1,5 yıl sonra açılacakmış! Orhan Pamuk okumaya tövbe etmiş olabilirim, ama müzeyi gezebilirim diye düşünmüştüm. Şimdi müzenin açılışı ile ilgili doğru düzgün bir bilgilendirme bile yapılmayışını bahane ederek şu sessiz protestolarımdan birini gerçekleştirsem ve hem kitabı okumayı hem de müzeyi gezmeyi reddetsem mi diye düşünüyorum. Neyse, daha 1,5 yılım var düşünmek için... Kararımı mutlaka sizlere bildiririm. :) Neye niyet neye kısmet! Masumiyet Müzesi diye başladık, Santralistanbul'u keşfettik. Fena mı oldu derseniz, bence süper oldu! Görmenizi tavsiye ederim.

Beşiktaş'tan Bir Knorr Manzarası

Daha önce Coca Cola'nın reklamlarına bayıldığımdan bahsetmiştim. Bayram, Avrupa Kupası, vs gibi özel durumlarla ilgili olanlar da ayrıca favorim. Mesela Ramazan Bayramı ile ilgili Coca Cola reklamlarını hep gözlerim dolarak izlerim. (Evet, kabul ediyorum, yaşlanıyorum!! Eskiden annem reklam filminde ağladı diye kendisiyle dalga geçerdim!) Bu seneki reklama da bayıldım! Hani şu trafik sıkışıyor, birileri örtüyü açıyor, birileri yemekleri çıkarıyor,fırıncı pideleri dağıtıyor ve tabi ki Coca Cola'lar geliyor ve insanlar hep birlikte iftar açıyorlar. Hadi yine iyisiniz, bu aralar Youtube açık olduğu için buradan izleyebilirsiniz.

Ramazan ile ilgili duygu ve inanç sömürüsüne girmeden güzel reklam yapan bir diğer şirketin de Knorr markasıyla Unilever olduğunu düşünüyorum. (Türk şirketlerden ise Sütaş açık ara önde!) Birçok yerdeki otobüs duraklarında da buna benzer Knorr çorba reklamlarını görmüştüm. Ama Beşiktaş'taki görüntü kesinlikle süper! Sizce de öyle değil mi?















Bu arada bugün çok keyifli bir gün geçirdim. O yüzden hatta kalın, daha anlatacaklarım var! :)

Alkol-severler İçin Yararlı Bilgiler :)

Öncelikle ünlü İngiliz dergisi Food and Travel artık Türkiye'de! Ben şimdiden abone oldum bile; yeme-içme-seyahat ile ilgilenen herkese bu dergiyi tavsiye ediyorum. Eylül sayısında gördüğüm iki haberi de hemen sizlerle paylaşmak istedim. Tesadüf eseri iki haber de alkollü içkilerle ilgili (ya da "algıda seçicilik" sonucunda koca dergide bu iki haberi yakalamış olabilir miyim acaba?)!


İlk olarak Yunanistan'ın ünlü uzosu Ouzo Plomari'nin artık Türkiye'de de bulunabileceğini uzo-severlere müjdeleyeyim. Isidoros Arvanitis tarafından 1896 yılında Lesbos Adası'nda kurulan Ouzo Plomari adlı küçük şirket, 1994'e kadar yerel bir marka olarak kalmış. 1994'ten itibaren ise dünya piyasasına sürülmeye başlanmış. Bu sayfada genellikle denediğim ürünler hakkında yazıyorum. Her ne kadar rakı kadar bayılmasam da uzoyu severim. Milenyuma Atina'da girdiğimiz 2000 yılındaki yaklaşık 1 haftalık Yunanistan tatilimizde de bol bol ve çeşit çeşit uzo içmiştik. Ouzo 7 ve Mini markaları da fena değildi diye hatırlıyorum, ama Plomari'ye bayılmıştık. Ben şişesini de çok sevmiş ve yıllarca zeytinyağı şişesi olarak kullanmıştım. Hâla evimde boş bir tane Plomari şişesi de duruyor! Plomari'yi bT Satış Paz. ve Tic A.Ş. Türkiye'ye getiriyor. Yakında marketlerde göreceğimizi (hatta belki de görüyoruzdur, henüz bakmadım) umuyorum.

İkincisi ise İstanbul içinde 24 saat online hizmet sunan İçki Sepeti adlı şirket. Yemek Sepeti'nden sonra İçki Sepeti'nin de güzel bir fikir olduğunu düşünüyorum ve kendilerine başarılar diliyorum! (Yakında müşterileri de oluruz gibi geliyor bana!:)) Bu web sitesinden alkollü ve alkolsüz içeceklerin yanı sıra çerez, puro, çikolata, vs gibi ürünler de sipariş edebiliyorsunuz. Internet erişiminiz yoksa 444 40 60 no'lu telefondan sipariş verebilirsiniz. Hipermarket fiyatlarıyla hizmet veren siteden alışveriş yaparken alt limitinizin 30 YTL olması gerektiğini unutmayın. Eviniz hangi semtte olursa olsun, siparişiniz yarım saat içinde kapıda!

Not: Bu yazımın 18+ kategorisi için bir yazı olduğunu belirtmeme gerek yoktur herhalde! Ayrıca içki reklamlarının sonunda yazan "Drink Responsibly" ifadesinin anlamını da bildiğinizi düşünüyorum. Bilmeyenler için bir kez daha söyleyeyim: "Ağzınızla için, (başka bir yerinizle) değil!" (Çevirmenimiz burada birebir çeviri yapmamış, kendini tutamayarak olaya kendi yorumunu katmıştır!)

MAMMA MIA!

Şimdi Ekim ayının ortasında "gittim, gördüm, şöyleydi, böyleydi" diye yazarım, Biletix'e girersiniz, bakarsınız oyunun son 2-3 günü, bilet bulamazsınız, bunalıma girersiniz diye şimdiden haber vereyim dedim! Gerçi Nisan ayından bu yana bir dolu yerde afişleri vardı ve Biletix'te de biletleri satışa çıkarılmıştı, ama hâlâ hiç de geç kalmış değilsiniz!













Sahnelenmeye başlandığından bu yana tüm dünyada yaklaşık 30 milyon kişinin izlediği tahmin edilen bu ünlü müzikal Garanti Bankası'nın sponsorluğunda, BKM ve İKSV'nin organizasyonu ile Ekim ayında İstanbul'da olacak. MAMMA MIA! İstanbul Gösteri Merkezi'nde sahnelenecek. 1999 yılından bu yana, 170’den fazla şehirde gösteri yapan, gittiği her yerde manşetlerden inmeyen MAMMA MIA!, her akşam yaklaşık 17.000 seyirci karşısına çıkıyor. MAMMA MIA!, Broadway’de tüm zamanların en çok hasılat yapan gösterisi unvanını elinde bulunduruyor.

ABBA'nın müzikleri eşliğinde düğün hazırlığı yapan bir genç kızın babasını bulma hikayesini izleyeceğiz 7-18 Ekim tarihleri arasında... Ben şimdiden çok heyecanlıyım! İzledikten sonra elbette yorumlarımı sizlerle paylaşacağım, ama yaklaşık bir ay kala hepinize bir hatırlatma daha yapmak istedim.

Not: Garanti Bankası'nın kredi kartlarından herhangi birine sahip olanlar bu gösterinin biletlerini %20 indirimli alabiliyorlar!

LÖSEV'e Kolay Destek: Faturalı hatlardan 3406'ya Boş Mesaj Atıyoruz!

LÖSEV yaz tatili sonrasında yeni dönem etkinliklerine tam gaz başladı. (Gerçi ben yaz dönemi etkinliklerine katılamamış olsam da gelen e-maillerden ve telefonlardan onların pek tatil rehavetine kapılmadıklarını anlayabiliyordum.)

Daha çok lösemili çocuğu hayata bağlayabilmek için projeler üretmeye devam eden LÖSEV, çocukların tedavileri için kaynak yaratmak adına 10. hizmet yılında da pek çok farklı yöntem bulmuş. Vereceğiniz desteklerle sağlanan bu kaynaklar, çocuklar için inşaatına başlanan Hastane, İlik Bankası, Sağlık-Eğitim Komplekslerine Dönüşecek.

LÖSEV'in web sayfasından neler yapabileceğinizle ilgili genel bilgiler almanız mümkün. Ancak aklınızda olması açısından benim de belirtmek istediğim birkaç nokta var:

* Öncelikle Ramazan ayı boyunca içinde çeşitli gıdaların olduğu Yardım Kolisi seçeneklerinden birini seçip, lösemili çocukları sevindirebilirsiniz.

* LÖSEV 2009 Takvimlerinden satın alabilirsiniz. Annelerin ve lösemiyi yenmiş gençlerin el emeği ürünlerinden alarak hasta çocukların tedavilerine destek olabilirsiniz.

* Giyilebilir durumdaki giyeceklerinizi vakfa götürebilirsiniz. Bu giysiler kolilere bölüştürülüp, çocuklara ve ailelerine gönderiliyorlar.

* Son olarak ARTIK KISA MESAJ YOLLAYARAK DA LÖSEMİLİ ÇOCUKLARA DESTEK OLABİLİRSİNİZ!

KISA MESAJLA BAĞIŞ İÇİN AVEA / TURKCELL / VODAFONE FATURALI HATLARDAN 3406 ‘YA BOŞ MESAJ YOLLAYARAK LÖSEV’E 10 YTL BAĞIŞLAYABİLİRSİNİZ.(KENDİ TARİFENİZ ÜZERİNDEN 10 YTL + 2 SMS OLARAK ÜCRETLENDİRİLECEKTİR)

Güzel şeyler yapalım, güzelleşelim! Takvim isteyenler de kuyruğa girsinler ve isim yazdırsınlar lütfen, ona göre bir koşu dernekten alıp geleyim 2009 takvimlerini! :)

Not: 2009 takvimi mi!?! İnanamıyorum! Yeni yıla ait takvim satışları başladığına göre bir yılı daha devirdik! Bir yıl bu kadar hızlı geçtiğine göre onu sağlıklı ve keyifli geçirmiş olmalıyız. Bu yılı bizler kadar şanslı geçirmeyip, her dakikasını bir yıl gibi yaşamış olan bu çocuklar ve aileleri için yapacağımız maddi/manevi ufacık bir şeyin çok büyük farklar yaratacağını unutmayalım! Bu arada 115. çocuğun tedavisi tamamlanmış, darısı 1,115. çocuğa!

Sağlıklı günler dileğiyle...

Shoe Art İstanbul

Sanat Ayaklanıyor!! Sanat sokaklara taşıyor! İstanbul'da bir açıkhava sergisi daha 1 Eylül'de başladı. 30 Ekim'e kadar da karşınıza dev ayakkabılar çıkmaya devam edebilir. Shoe Art İstanbul Açıkhava Sergisi'nin ana sponsoru Hotiç!

Tasarımcılar, sanatçılar ve ünlüler tarafından tasarlanan 150 adet dev ayakkabı heykeli ve 10 tane de motosiklet ayakkabı Ekim ayının sonuna kadar İstanbul'un en canlı ve yoğun bölgelerinde karşımıza çıkacak. Ben Metrocity ve Kanyon'dakilere bayılmıştım. Bugün Nişantaşı'na giderken de yanıma makinemi aldım ve bir sürü muhteşem ayakkabıyla karşılaştım. Bazılarını sizlerle paylaşmak istedim.

Bu arada bu ayakkabı heykelleri, sergi bittikten sonra Antik A.Ş.'nin düzenleyeceği bir müzayede ile satışa çıkarılacak ve müzayede geliri de TEMA Vakfı'na ve Türk Kalp Vakfı'na bağışlanacakmış. Yaşasın, bu aralar çok keyifli şeyler görüyor ve duyuyorum! Bu da onlardan biri işte! Yaratıcılık ve sosyal sorumluluk bir arada! Daha ne olsun!

Hepsine bayıldım, ama tek tek resimleri koymak çok yer kaplayacağından dolayı bazılarını aşağıdaki şekilde grupladım. Alttaki üçlüde en üstteki kırmızı ayakkabı Kanyon'un önünde bulunuyor. Etrafındaki cam bölmeye kullanılabilecek durumdaki ayakkabılarınızı yardım amaçlı atabilirsiniz. Soldaki ayakkabı Nilüfer Tarkan'ın Vetrina sponsorluğundaki "Love is Everywhere" adlı çalışması. Çok şirin, değil mi? O da Kanyon'un içinde duruyor. Sağ alttaki ise Nişantaşı Starbucks'ın önünde ve Emel Acar /Işıl Artvinli'nin "Pisi Mademoiselle" adlı ayakkabısı! Kuyruğunu yerim ben onun..:)




















Evet, spor ayakkabılar olmadan olmaz. Buyrun bakalım Kanyon'un önünden bir Converse ve Metrocity'nin önünden bir Docker's bot ile karşınızdayız.










Gelelim aşağıdaki dörtlüye... Üstteki ikisi Kanyon'da, alttakiler ise Nişantaşı'nda duran bu ayakkabılar arasında Kanyon'dakiler açık arayla favorim oldu. Üstte sağdaki ayakkabı Hakan Köylüoğlu'nun Magnum sponsorluğundaki "Chocolate Possession" adlı çalışması ağzımı sulandırdı diyebilirim..:) Fil ve Melek'e de bayıldım. Filin yanından geçerken size kulaklarını sallarsa şaşırmayın.:)


















Aşağıdaki ilk ayakkabı, Step Halı'nın "kırmızı halı"sı! Çok şık olmuş değil mi? İkinci ayakkabı ise Joy FM yaratıcı ekibinin şirin çalışması. Bu ayakkabıların her ikisi de Nişantaşı'ndalar. Joy FM ayakkabısı Abdi İpekçi'nin Top Shop girişinde, diğeri ise ondan birkaç mağaza sonra Abdi İpekçi Caddesi üzerinde duruyor.



















Evet, yemek yerken yaptığım gibi resimleri koyarken de galiba en sona en sevdiklerimi bırakmışım. İlki "Aç Tırtıl" adlı çalışma ve Metrocity'nin önünde duruyor. Esra Kizir Gökçen'in tasarımı ve kendisini haftada en az üç kez görmekten çok mutluyum. :) İkincisi ise Melih Aşanlı'nın ana sponsor Hotiç'in sponsorluğunda tasarladığı "Kadın" adlı ayakkabısı. Buna tek kelimeyle bayıldım diyebilirim. Son derece estetik bir görüntü!



















Peki, soruyorum size şimdi, bu kadar ayakkabı gördükten sonra insanın dayanamayıp bir veya belki de iki ayakkabı alması normal değil midir? İtiraf ediyorum ben de aldım! Hem de bir tanesi buradakilerden birine benziyor! Var mı tahmininiz? :)

Pazar Keyfi: Hıdiv Kasrı - Mudo Concept - Fishvar

Yaklaşık iki haftadır uyanık olduğum her saati bilgisayar başında çeviri yaparak geçirmek suretiyle bir Zombie'ye dönüşmek üzereydim! Sabah 8:00 kalkış, gece 12:30 yatış, yaklaşık 1 saat gün boyu toplam yemek molası, 1 saat gazete + mail okuma, 1,5 saat de telefon konuşmaları ve oyalanma payları, gündelik işler desem günde 12 saate yakın bilgisayar başında oturuyorum demektir. Gerçi haftada 3 gün spor için dışarı çıkmayı ihmal etmedim, ama yine de bünyem pes etti! Bugün bilgisayarı akşama kadar açmamaya karar verdim. Geç Pazar kahvaltımızı yaptıktan sonra attık kendimizi dışarılara...

Önce uzun zamandır görmek istediğim Hıdiv Kasrı'na gittik. Burayı "lale zamanı"nda görmek istiyordum aslında. Laleleri görmek için oldukça geç kaldığımı biliyordum, ama asıl burayı görmek için geç kalmışım! Hıdiv Kasrı 1907 yılında Mısır'ın son hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından İtalyan mimar Delfo Seminati'ye yaptırılmış. Dönemin mimari modasına uygun olarak art nouveau tarzında yapılmış. Bu yapı hakkında daha fazla bilgi için Vikipedi'ye buyrun. Ben binadan çok kasrın içinde bulunduğu Çubuklu Korusu'na bayıldım. Koyu yeşil bir ortam, bakımlı çiçek öbekleri, tertemiz yürüyüş parkuru ve banklar, muhteşem manzarası ve muhtemelen Ramazan'dan dolayı fazla kalabalık olmayan bu koru, bahar aylarında doğayla baş başa zaman geçirmek için ideal bir yermiş! Tavsiye ediyorum.


















Buradan çıktıktan sonra eşimin ofisi için birkaç şey bakmak üzere Maslak Mudo Concept'e gittik. Orayı ve Mudo Garage'ı da didikledikten sonra yavaş yavaş karnımız acıkmaya başladı. Bizim için Pazar günü balık günüdür. Ama henüz eve dönmeye hazır değiliz. Biz de o zaman dışarıda yiyelim balığımızı dedik. Önce Arnavutköy'e Adem Baba'ya gitmeyi düşündük. Sonra İstinye sahile çok yakın olduğumuz aklımıza geldi ve Fishvar'a gitmeye karar verdik. Burası Pazar günleri alkolsüz balık sefası yapmak isteyenlere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir yer. Her zaman taze balıkları, mide dostu ara sıcakları, muhteşem salataları, temiz ortamı, buz gibi içecekleri, güleryüzlü garsonları ve makul fiyatlarıyla hem midenize hem de ruhunuza iyi gelecek bir yer olduğunu söyleyebilirim. Terasında oturduğunuzda ise karşınızda böyle bir manzara göreceksiniz:

















Fishvar'ın ismi dışında her şeyini çok beğendiğimi bir kez daha belirterek, daha detaylı bilgi almak, mönüyü incelemek ve resim galerisini görmek isteyenleriniz için web sitesini veriyorum.

Bu arada İstinye sahilinde ve İstinye Park'ın önünden geçen yol boyunca daha iç kısımlarda dikkatimi çeken bir hoşluk da sokak lambalarına asılmış rengarenk çiçekler oldu. Fishvar'da oturduğumuz yerden çektiğim, yolun iki yanında gördüğünüz bu çiçeklerden her sokak lambasında vardı. Ve asıl ilginç olan taşlanmamış, kırılmamış, çiçekleri koparılmamış ve solmamış olmalarıydı!















Bu güzel şehrin her köşesinde böyle güzellikler görmek ve bunları el birliğiyle koruyarak yaşadığımız ortamı her geçen gün daha da güzelleştirmek dileğiyle...

Zorunlu Seyahat Sigortası

Yurtdışı seyahatlerinizde zorunlu seyahat sigortası yaptırmanız gerektiğini biliyorsunuzdur. Yurtdışında bulunduğunuz sürece başınıza herhangi bir sağlık sorunu gelmesi halinde bunun sigorta şirketi tarafından karşılanmasını sağlayan kısa süreli bir sigortadır bu. Örneğin, 1 haftalık bir turistik gezi için yaklaşık 15-20 EURO gibi bir ücret karşılığında seyahat sigortası yaptırabilirsiniz.

Ama şimdi sıkı durun! Eğer burada özel sağlık sigortanız varsa, yurtdışına çıkarken seyahat sigortası yaptırmanız gerekmiyormuş! Ben de bunu kendi sigorta şirketimden yeni öğrendim sayılır. Zaten mevcut sağlık sigortanız, yurtdışında başınıza gelebilecek sağlık sorunlarını da kapsar nitelikteymiş.

Dolayısıyla yurtdışına çıkarken yalnızca sigorta şirketinizden buna dair bir yazı almanız yeterli oluyor! Bu yazıda sağlık sigortanızın türü, kapsamı ve geçerlilik tarihi ve Schengen ülkeleri ve ABD dahil olmak üzere tüm dünyada geçerli olduğu belirtiliyor. Böylelikle yanınıza bunu almanız yeterli oluyor!

Nasıl bilgi ama?
Hadi o zaman, güle güle kullanın bu değerli bilgiyi bakalım.:)
Sağlıklı ve keyifli yolculuklar!

50 Yıl Sonra Facebook Hesabınız Nasıl Görünecek?

Merak ediyor musunuz? O zaman aşağıdaki resme tıklayın ve görün..:)














Bu aralar yazı yazmaya zamanım yok. Ama Facebook sayesinde yirmi yıl sonra görüşmeye başladığımız bir arkadaşımdan gelen bu maile çok güldüm. Sizlerle de paylaşmak istedim.

Sizi bilmem, ama ben o yaşlarda Facebook'ta kalıp da karizmamı dağıtamam valla! :)

"Mustafa" Geliyor! 29 Ekim'de Sinemalarda...

Cuma akşamı sinemada fragmanını gördüm. Fragmanı bile tüylerimin diken diken olmasına ve gözlerimin dolmasına yetti. Duyduk duymadık demeyin, muhteşem olacağını düşündüğüm bir yapım geliyor!

Bir Can Dündar belgeseli... Müzikler Goran Bregovic'ten... Atatürk'ün Selanik yıllarından başlayıp, Dolmabahçe'de son bulan öyküsünü 29 Ekim'de muhteşem müzikler eşliğinde bir belgesel film olarak sinemalarda izleyebileceğiz.

"Mustafa" adlı filmin afişinde aşağıdaki satırlar yazıyor:

"Babasını kaybedip evsiz kalınca, çalı çırpıdan bir yuva yaptı kendine...

Yarın, toprağını kaybeden halkına, çöken çınarın dallarından yepyeni bir yurt kuracaktı..."























Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı filmin adının neden "Mustafa" olduğunu, Can Dündar resmi web sitesinde şöyle anlatıyor; "Kemal ve Atatürk onun sonradan edindiği isimler çünkü… Mustafa'da biz, onun en yalın haline ulaşmaya çalıştık. Onu sadece annesinin çağırdığı isimle hatırlamak ve hatırlatmak istedik."

Fragmanı izlemek isteyenler buraya lütfen! (Hoparlörünüzün sesini açın ki Goran Bregovic'in müziği de içinize işlesin...)

Off, Eylül ayının bitmesini hiç istemem, ama artık bir an önce 29 Ekim olsun istiyorum!

Not: Umarım hayallerimi yıkacak bir yapım değildir. Çünkü fragmanda duyduğum "kargaları kovalama" cümlesi de beni nedense çok rahatsız etti. Klişeleri ve basmakalıp ifadeleri eğitim sistemimiz sayesinde zaten yıllarca ezberledik. Artık -her zamankinden daha çok- asker, devrimci, özgürlükçü, eğitimci, stratejist, çevreci ve daha binlerce yönü olan "insan" Atatürk ile ilgili her şeyi öğrenmeli, bu tür eserleri okumalı ve izlemeliyiz diye düşünüyorum. Yine de bu yapım ile ilgili çok heyecanlıyım!

İtalya Hakkında Genel Notlar - (Son)

Ne çok yazı yazmışım İtalya gezisi hakkında! Kendimi tutmasam daha bir sürü yazı da yazabilirdim aslında. (Evet, bu kendimi tutmuş halimdi!) Şimdi kapanışı yaparken, İtalya ile ilgili aklımda en çok kalan notlardan oluşan bir yazı yazmak istiyorum.

* İtalya, sigarayı bırakalı yaklaşık 9 ay olmasına ve bu süre içinde bir kez bile içmeyi aklıma getirmemiş olmama rağmen canımın sigara istediği bir yer oldu! Yollarda, meydanlarda, restoranların açık bölümlerinde hemen herkes fosur fosur sigara içiyordu. Sigara yasağının faydalı bir uygulama olduğunu böylelikle bir kez daha anlamış olduk. Yasaklandıkça "görmek" de azalacak ve tahrik unsuru ortadan kalkacak demektir.

* Etraf izmarit ve şarap,bira şişesinden geçilmiyordu. Sokaklar ve meydanların çok temiz olduklarını söyleyemeyeceğim. Bakınız bir köprü altı!

















* Her yerde buz gibi soğuk ve lezzetli sular akan çeşmelere rastlamak mümkündü ve o sıcakta bunun kadar güzel bir şey olamazdı! Çeşme gördüğümüzde çölde vaha görmüş gibi saldırıyorduk!

* Roma'nın sıcağı anormal bir sıcaktı! Adana'nın sıcağına alışkın olan ben bile Roma'da baygınlık geçirdim diyebilirim. Sabahı ve akşamı süperdi, ama gündüz 11:00 ile 16.00 arası sürekli dev bir saunanın içinde yürüyor gibiydik.

* Büyük araba ve cip görmedik diyebilirim. Hep küçük arabalar ve motosiklet kullanan insanlar vardı. Bunun küresel ısınma ile ilgili bilinçli bir zihniyete sahip olmaktan çok park yeri azlığı, şehrin sokaklarının ve altyapısının müsait olmaması ile ilgili olduğunu sanıyorum. Ama en azından bu da bir bilinç, değil mi?

* Restoranlarla ilgili yazımda da belirttiğim üzere bir tane bile "Restaurant" tabelası görmedik. "Ristorante", "Pizzeria" ve "Trattoria" tabelaları vardı. Metro istasyonundaki İngilizce olan tek cümle "Welcome to Rome! Please, respect it!" ("Roma'ya hoşgeldiniz! Lütfen buna saygı gösterin!) gibi bir cümleydi. Bizim gibi "Welcome, Wilkkommen,.." ile başlayıp Çince'sine kadar her dilde yazan, ama bir "Hoş Geldiniz" yazmayan turistik yerler benzeri mekanlara rastlayamıyordunuz. Kültürü korumanın önemli bir parçasının dili korumak ve dile saygı göstermek olduğunu görüyorsunuz. İster istemez kendi diliniz ve zengin kültürünüz ile ilgili içler acısı durumu düşünüyorsunuz ve içiniz cız ediyor! Boşa giden ya da değerlendirilmeyen koca bir potansiyel!!

* Dil kadar tarihi korumanın önemini de son derece iyi kavramış İtalyanlar. Yılda 70 milyon turisti nasıl çekebileceklerini çok iyi biliyorlar ve bunu el birliğiyle koruyorlar. Binalar adeta eskilikleriyle gurur duyuyorlar. O tarihi doku, meydanlara, sokaklara, köprülere inanılmaz bir estetik katıyor! "Bana ne kardeşim, benim evim değil mi? İstediğim tabloyu asarım!" demeden, evlerine izinsiz tek bir çivi çakmadan yaşamaktan gurur duyan zihniyetteki insanların ülkesi burası. "Ya da balkonuma istediğim çiçeği ekerim, istediğim renk panjur yaptırırım," demek yerine yaşadığı yerin tarihsel dokusuna yaptığı bilinçli katkıdan dolayı mutlu olan ve bunun ödülünü de fazlasıyla alan insanların ülkesi burası. İtalyanlar, bu açıdan biz Türklere benzemiyor bence! Sahip olunan kültürel ve tarihsel zenginlikler bakımından iki ülke de yarışabilir, ama bunların doğru kullanımı ve değerlendirilmesi açısından ne yazık ki kendi ülkemin çok daha gerilerde olduğunu bir kez daha fark ettim.

* Obez İtalyan görmedim! Hem de o kadar makarnaya ve pizzaya rağmen! Belki de tatil dönemi olduğundan dolayı pek İtalyan göremediğim içindir. Ama genellikle fit, yanık tenli, orta boylu tipler gördüm! Uzun boylu ve yapılı erkek modeli yerine neredeyse Tom Cruise ebatlarında tipler vardı ortalarda. (Etrafımın Josh Holloway'lerle dolu olduğunu görmeyi beklemiyordum elbette! Ama İtalya maçlarını izleme nedenlerim olan bir Maldini, bir Totti ya da en azından şehla bakışlı bir Toni görürüm diyordum! Ama nafile! Gözümü dört açmama rağmen kayda değer bir şeyler göremedim!) Ama polisler yakışıklılardı. Hani insanın karakolluk olası geliyordu! :)

*
Bu arada İtalya 2009 yılının Nisan ayından itibaren "kitle turizmi" yerine "agri-turizm" konseptine dönecekmiş. Bu kapsamda günlük şehir vergileri çıkacakmış! 'Yani az para harcayan büyük gruplar yerine çok para kazandıran "butik gruplar" ülkeme gelsin' düşüncesini uygulamaya geçireceklermiş! Böylelikle kazancı artırıp, ülkelerinin "tükenme" oranını azaltacakları akıllı bir stratejiyi yürürlüğe sokacaklarmış. Güney sahillerimizde günlük 10 EUR'ya turistleri yediren, içiren ve eğlendiren HD'cilere duyurulur! Bizim gibi uygun fiyatlarla İtalya'nın pek çok yerini görmek isteyenlere de duyurulur. Nisan'a kadar böyle genel bir tur ayarlamanız akıllıca olabilir! :)

İtalya ile ilgili aklıma gelenler bunlardı. Genel olarak gezdiğim yerlerin hepsini çok sevdim, ama benim en favori üç kentim: Venedik, Siena ve Floransa oldu.

Yeni gezilerde buluşmak üzere! :)

ETS Hâlâ Farklı Mı?!!

Venedik-Floransa-Roma turuna ETS ile gittiğimizi yazmıştım. Bizden bir hafta önce Jolly Tur ile ve bir hafta sonra da Pronto Tour ile giden arkadaşlarımdan duyduğuma göre aynı tür uygulamalar her tur şirketi için geçerliymiş. Yani bizim gibi mutlaka ufacık detaylar da olsa bir ETS farkı vardır diye düşünerek ETS ile gitmeyin! Tarih olarak başka tur şirketleri bize daha çok uymasına rağmen ısrarla (!) ETS'yi seçtik, ama şimdi dönüp bakınca bunu yapmaya gerek olmadığını görüyorum.

Önce "ısrarla ETS'yi seçmenin" ne demek olduğunu anlatayım isterseniz.

Internet'ten istediğimiz tura ve tarihine karar verip Beşiktaş'taki acenteye saat 19:30'da gittik. Daha önce telefonda saat 20:00'de kapandıklarını öğrenmiştim. Büyük olasılıkla oradaki arkadaşın acelesi vardı ve bir an önce "dükkanı kapatıp, çıkmak" istiyordu ki bizim gibi kararlı bir çifte bile satış yapmayı beceremedi! İncelememiz için programı vermek istedi, her şeyi bildiğimizi görünce ekstra tur listesini vermeye kalkıştı, o da olmadı vize için gereken evrak listesini öğrenip, yarın bize dönmeye karar verdi. Ödemeyi yapalım diyince, yarın konuşuruz o zaman falan diyip bizi gönderdi. :) Satış eğitimlerinde "vaka çalışması" olarak incelenmesi gereken bir arkadaştı! "Şu tarihteki şu turu almaya geldik" diyip, hiçbir şey alamadan çıktık! O da saat 20:00 olmadan dükkanı kapatıp, içi rahat bir şekilde çıktı!

Call center'da anlaşabildiğimiz bir satış elemanıyla son aşamaya kadar geldik, ama vize için gereken evrakları Kızıltoprak merkez ofisine götürmem gerektiğini söyleyince işler değişti. "Buradaki bana yakın başka bir ofisinize bırakayım, onlar merkezinize ulaştırsınlar" gibi kolay çözümlere hiç açık olmadıklarını gördüm! Spor için sık sık gittiğim Metrocity'deki ETS'yi aradım. Telefonumu aldılar ve bir gün boyunca dönmediler. En sonunda Nişantaşı City'sdeki ETS'de birileri bizimle ilgilenebildiler. Hangi turu istediğimiz konusunda netleştik. Mail order ile ödemeyi yaptık. Sadece benim için vize gerektiğini, evrakları bırakmam gereken tarihi saptadık. Ve eşimin yoğunluğundan dolayı bundan sonra her türlü konuda benim cep telefonum ve ev telefonumdan haberleşmemiz gerektiğini söyledik. Zaten formlarda da bu numaralar yazıyordu. Ama onlar yaklaşık yirmi defa vize evraklarının içine koyduğumuz eşimin kartvizitindeki telefondan onu aradılar! Hatta tur dönüşü "her şey yolunda mı?" diye yine eşimi aramışlar. Eşim de eleştirilerimiz olduğunu ve bu konuyu benle görüşmelerini söylemiş. Ama hala arayan yok! İşlerine gelen şeyi nasıl da doğru anlıyorlar, değil mi?

Neyse, biz yine de turu alabildiğimiz için bile mutluyduk! ETS en azından merkezi otellerde kalacağımızı formlarda belirtmişti, ekstra turların listesini vermişlerdi elimize, vs.

Öncelikle Montecatini'deki otel rezervasyonlarında problem çıktı. Oradaki anlaşmalı rehber sayesinde birkaç kişi ikinci bir otele yerleştirildi. Oteller de hiç güzel değildi. Roma'da Termini'ye 15 km mesafede bir otelde kalacağımız belirtilmişti. Ayrıca ETS City'sdeki Cenk Bey'le otelin önünden kalkan otobüslerle Termini'ye çok rahat ulaşım olduğu konusunda da teyitleşmiştik. Ama otelimiz oradaki yerel bir havaalanına yakındı!! Bizim TEM otoyolunun üzerinde kamyon ve otobüslerin mola yeri gibi bir yerde kaldığımızı düşünün! Her gün otelden kişibaşı 5 EUR vererek "shuttle" kullanıp Metro durağına gidiyorduk ve Metro'nun son durağından binip merkezde inmemiz ise 20 dakika sürüyordu. Yani şehre ulaşım yarım saat sürüyor ve metroya gidiş geliş her gün 20 EUR'ya patlıyordu! (20 EUR'ya 3 günlük Roma Pass alınabildiğini hatırlatırım!)

ETS ile giderken en azından bu konularda saçma sapan şeyler yaşamayız diye düşünmüştük, ama maalesef dünyanın en abuk yerinde konaklattılar bizi! Bize verdikleri dökümanlarda yazılan tarifle alakası olmayan bir yerdi! Üstelik merkezde çok uygun fiyatlı otelleri ben bile Internet'ten bulabiliyorsam, bir tur şirketinin rahatça ayarlayabilmesi gerekir diye düşünüyorum!!

Bir konu da ekstra turlarla ilgili. (Bu konuda diğer tur şirketleri de aynısını yapmışlar.) Biz kendimiz gezdiğimiz için sorun olmadı, ama kendi başına gezmeyi göze alamayanlar için son derece bağlayıcı ve yanlış bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, verilen listelerde ayrı ayrı turları seçebiliyor gibi olmamız gerekiyor. Yani Pisa 30 EUR, Siena 30 EUR, Murano & Burano Adaları 30 EUR, Napoli 70 EUR, vs gibi. Ama bizimle yapılan konuşma şu şekildeydi:

"Arkadaşlar tatil döneminde buraya geldiniz, her yer kapalı olacak, toplu taşıma doğru düzgün çalışmayacak, zaten hırsızlar paranızı çalmak için sizi bekliyorlar, Murano & Burano'yu görmeye gerek yok, Verona Garda Gölü'ne de gerek yok, biz size şöyle bir paket yaptık, toplamı 250 EUR ediyor ama size süper de indirim yaptık, buyrun 220 EUR'ya paketimizi alın!"

Herkes sıraya girip, paketi aldılar. Kendimiz gezmek için bir dolu bilgiyle giden bizler bile bir an şüpheye düştük. Issız kasabalarda sürüden ayrılacağız da kurt kapacakmış gibi bir hisse kapıldık ilk gecemizde! Ama durum hiç de öyle değildi! Her yer cıvıl cıvıl, toplu taşıma her yere işliyor, istediğimiz her yere de gidebildik. En çok sinirime dokunan nokta ise verilen listeden istediğiniz bir turu paranızı ödeyerek yapamıyor olmanızdı! Yani "ben Verona Garda Gölü'nü görmek istiyorum, buyrun 30 EUR" deseniz bile "biz gerek görmedik, o turu yapmıyoruz" diyebilmeleriydi. Ama elimize tutuşturdukları çarşaf çarşaf listelerde "seç, beğen, al" istediğin yere götürelim diyorlar!

Neyse, sonuçta "ETS farkı" diye bir şeyin kalmamış olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Benim mantığıma göre başlangıçtaki aksiliklere rağmen ETS ile gitmeyi tercih ediyorsam, bu tür sevimsiz detayları yaşamamalıydım. Sonuçta promosyonlu tur yapın diye ETS'ye biz yalvarmadık. Promosyonlu tura 50 EUR daha ekleselerdi, "ETS farkı" olarak o fiyatı da vermeye razıydık. Ama tek vasıtayla 15 dakikada merkeze ulaşabileceğimiz bir otelde konaklayacağız diye gidip, her gün 1 saat ve 20 EUR harcayarak Roma merkeze ulaştığımız bir mola tesisinde kaldığımız anda benim için ETS bitmiştir!

Bu arada 12 Ağustos'tan beri hâlâ City's ETS'den Pisa turunun yol üstünde mi, yoksa Floransa'daki ikinci günümüzde mi yapılacağı konusunda haber bekliyorum!! :)) ETS'nin İtalya turları ile ilgili bilgi almak isteyenler bana ulaşabilirler. Ben daha hızlı ve doğru cevaplarla size dönerim!

Roma'da Yeme-İçme

Öncelikle hep birlikte hatırlıyoruz. Vatikan Müzesi'nden çıkar çıkmaz Vatican Cafe'ye gitmek yok!! :)

Roma'daki ilk günümüzde tur sonrası şehir dışında sayılabilen otelimize yerleştikten sonra kendimizi yeniden şehre attık. Dolayısıyla Termini İstasyonu'nda indiğimizde saat 21:00'e geliyordu. Hiç riske girmeden kendimizi oraya çok yakın olduğunu Roma Rehberi'nden bildiğimiz Pastarito'ya attık. Porsiyonların neredeyse iki kişilik kadar büyük olduğunu duymuştuk, ama o gün açlıktan ölmek üzereydik ve birer porsiyon makarna söyledik. Aşağıda gördüğünüz koca porsiyonları da afiyetle yedik. Pastarito'yu kesinlikle tavsiye ediyorum. Şaraplarını beğenmedik, ama makarna bir harikaydı! (Adres: via Gioberti, 25 00185)

















Trastevere'de pizza yememiz gerektiğini son günden bir önceki akşam öğrendik. Hemen son günümüzün öğle yemeği için oraya gittik, ama hayal kırıklığına uğradık. Çünkü neredeyse tüm restoranlar 3 ile 7 arası kapalılardı. Açık olanlar ise pizza fırınlarını akşam açtıklarını söylediler. Dolayısıyla orada da muhteşem bir beyaz şarap eşliğinde harika makarnalar yedik. Hislerime güvenirim, eğer siz de bana güveniyorsanız, Roma'ya gittiğinizde Ristorante Griglieria Pizzeria'ya akşam yemeği için gidin ve pizza yiyin. Kesinlikle güzel bir yemek olacağından eminim. (Adres: Via Cardinale Merry del Val, 16 b 00153 Trastevere)






















Campo di Fiori'de Saby's restoranın pizzasını, lazanyasını ve kırmızı ev şaraplarını öneriyorum. Hemen meydana gelir gelmez görebileceğiniz bir köşede olduğu için adres vermeme gerek yok diye düşünüyorum. Bu meydanda ayrıca akşam üzeri dışarıya atılan masalarda içkinizi yudumlayabileceğiniz Taverna del Campo'yu da öneririm. Bu arada bizim gibi Montecatini'de kalanlara da yine harika pizzası, şarabı, parmesan peyniri ve makarnası olan Pizzeria Trattoria Il Vicolo'yu tavsiye ediyorum.(Adres: Via Bovio N:1/A 510156)

Bizim restoranlar konusunda hiç şikayetimiz olmadı. Pizza ve makarnalara genellikle bayıldık. Bu arada benim gibi tuzlu yiyen bir insan, bir kez bile gelen yemeğin üzerine tuz ekmedi! Yani İtalyanlarla tuz konusunda da anlaştık diyebilirim. Şimdiden hazırlıklı olun, bir tane bile "Restaurant" tabelası görmeyeceksiniz. Ya "Ristorante" ya da "Trattoria" tabelalarıyla karşılaşacaksınız. Hem de en turistik yerlerde bile! Kendi ülkesinin turistik bölgelerinde bir tane bile Türkçe tabela göremeyen biz Türklere bu durum garip gelebilir diye belirtmek istedim!!

Bu arada hemen her restoranda içtiğimiz ev şarapları süperdi. Ama meşhur Chianti şarapları konusunda çok anlaşamadığımızı hemen belirteyim. Şaraptan iyi anladığımı söyleyemem, herhangi bir iddiam yok, herkes bayılarak içtiğine göre eminim çok kaliteli de bir şaraptır ve biz de birkaç kez içtik (ve hatta iki şişe de aldık). Ama yine Toscana bölgesi şaraplarından biri olan Montepulciano benim favorim oldu. Giderseniz mutlaka deneyin. Ben bayıldım bu tada!






















Roma'nın dondurmasının da meşhur olduğunu biliyorsunuz. Oradaki dondurmalardan sonra bizim buralarda Roma dondurması diye satılan şeyleri ancak "şey" olarak tanımlayabileceğimizi düşünüyorum. (Bu arada Floransa ve Siena'daki dondurmalar da süperdi!) Birçok değişik yerden değişik aromalı dondurmayı denedik, ama Roma'da en çok Blue Ice'tan dondurma yedik!
Kesinlikle tavsiye ediyorum. Blue Ice bir dondurma zinciri. O yüzden pek çok meydanda ve yerde karşınıza mutlaka çıkacaktır.



















Bu arada meraklıları için Roma'da bir Hard Rock Cafe olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Via Vittorio Veneto Caddesi üzerinde yemek yediğimiz bir akşamı da Hard Rock Cafe'de sonlandırdık. Burası çok şık bir cadde, restoranlardaki fiyatlar normalin biraz daha üzerinde. (Ama hiçbir yerde bizde olduğu gibi çok uçuk fiyatlarla karşılaşmıyorsunuz, hesabınız az çok belli yani.) Burada yemek yemeyi düşünüyorsanız, pizza veya makarna yerine deniz ürünleri veya et tercih etmenizi öneririm. Dediğim gibi geceyi erken bitirmek istemeyenlerdenseniz çıkışta Hard Rock Cafe'ye gidebilirsiniz.





















İyi bir haberim daha var. Hard Rock Cafe'nin çok yakınında Barberini metro durağı var! Yani son metronun son dakikasına kadar içmeye devam edebilirsiniz! Yabancı bir yerde bundan daha büyük bir rahatlık olabilir mi? :)

Hayvanat Bahçesindeyiz...

Önceki yazımda bahsettiğim Galleria Borghese'in bulunduğu o kocaman parkın bir bölümünde de hayvanat bahçesi bulunuyor. Roma'da geçirdiğimiz dört gün boyunca ayak basmadığımız yer kalmadığı gibi, hayvanat bahçesine gidecek vaktimiz bile oldu. Çocuklar gibi şendik o gün!! :)

















Bir hayvanat bahçesine en son ne zaman gittiğimi hatırlamıyordum bile. Çocukluğumda olmalı! Yani en az yirmi yıl önce!! O yüzden çok keyifli geldi bana. National Geographic sponsorluğundaki Roma Hayvanat Bahçesi'nin girişi kişibaşı 10 EURo. Sürüngenler için ayrılan özel bölümü de görmek isterseniz 2,5 EURO daha ödemeniz gerekiyor. Roma Pass sahiplerine uygulanan %20'lik indirimle birlikte 10 EUR'ya ikisini birlikte de görebilirsiniz.

Kafeslerde değil, kendilerine ayrılan özel doğal gezinti alanlarında yaşayan yüzlerce hayvandan bazıları:



























"Kaplan burada, aslan nerede?" diyorsanız, paşanın keyfinin yerine gelip ortalıkta iki tur atması için çok bekledik, ama nafile... Sıcaktan mayışmış bir halde bezgin Bekir modunda pinekliyordu beyefendi! Ormanların Kralı ya bizimki! National Geographic'te izliyoruz krallığını gerçi! Avlanmayı, çocuklara bakmayı, korumayı, kovalamayı dişi aslana yaptır, ama adın kral olsun! Oh, ne güzel! Diğer hayvanlar kesin o koca yeleli kafasından korkuyorlar! "Bir aslanın yelesini kesip yeniden doğal ortamına bıraksak ne olur acaba?" diye psikopatça bir düşünce geçiyor aklımdan.

Bu düşünceyi hemen uzaklaştırıp, benim favori hayvanımın yanına doğru ilerliyoruz. Reptile House yani Sürüngen Evi'ne gidiyoruz. Iguanalar, kertenkeleler, yılanlar ve bir sürü sürüngen çeşidi arasındayız:























Benim favorim ise kesinlikle timsahlar.

Bu sinsi ve vahşi hayvanın belgeselini izlemeye de bayılırım. Dere kenarından su içen küçücük bir antilobun burnunun dibindeki suyun içinde olabilir, ama suyun üzerinde tek bir kıpırtıya neden olmadan öylece doğru zamanı bekleyebilir. Sonra da tek bir hamlede kendi boyu kadar yukarı sıçrayarak o antilopçuğu adeta etsiz tavuk kanat yermiş gibi afiyetle mideye indirebilir. (Burada timsahla aramda empati kurarak, onun antilop yerken aldığı zevkin neye benzediğini çok iyi anladığımı anlatmaya çalışıyorum! Bu arada benim de etsiz tavuk kanat yerken neye benzediğim hakkında bir fikir sahibi olmuşsunuzdur herhalde! :) ) İlk hamlede yakalayamazsa avının kaçma şansı yüksektir. Çünkü timsahın vücudu az önce yaptığı o sıçrama hareketiyle birlikte bol bol laktik asit salgılamış ve onu bir süre hareketsiz kalarak beklemek zorunda bırakmıştır.



















Sıçrayışlarını görmeyi çok isterdim, ama bizimkiler de az önce bir antilop götürmüş ve fazlasıyla laktik asit salgılamış gibi yatıyorlardı. O kadar hareketsizlerdi ki maket olabileceklerini bile düşündük. :) Yaşadığım diğer bir hayal kırıklığı ise bir Nil timsahı görmeyi beklerken Amerikalı timsah görmüş olmamdı! Hiç Nil'den gelen ile Amerika'dan gelen timsah bir olur mu yahu!!

Ama yine de her iki resimde de yüzümdeki mutlu ifadeden timsah görmekten ne denli keyif aldığımı anlayabilirsiniz. "Ne yapayım ama, (şimdi yüzüme Avrupa Yakası'ndaki İzzet ifadesi takınarak devam ediyorum) timsahları Seviyorum Uleeeen!!" :))

Galleria Borghese

Yemyeşil ve kocaman bir park alanının içindeki bir villadayız. Burası Borghese ailesine ait bir yapı ve yine bu aileden olan Kardinal Scipione Borghese'nin özel koleksiyonunu barındıran muhteşem bir müzeye dönüştürülmüş. Burayı gezmek için rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim. Gerçi biz yaptırmadan gitmemize rağmen 45 dakika sonrası için bilet alabildik. Ama rezervasyon yaptırmak işinizi kolaylaştıracaktır.

















Roma'daki en bayıldığım yerler arasında yer alan bu müzeye fotoğraf makinelerinizi ve çantalarınızı sokamıyorsunuz. Aslında o an buna üzülmüştüm, ama bir yandan da bunun bir avantaj olabileceği aklıma geldi. Kısıtlı zamanınız olduğunu göz önüne alırsak, bazen kendinizi fotoğraf çekmeye kaptırdığınızda o eserleri doyasıya izlemek için yeterince vakit ayıramayabiliyorsunuz. O yüzden çantasız ve makinesiz müzeye girmenin de süper bir şey olabileceğini gördüm.

Roma'ya gidenlere müze olarak mutlaka görmelerini tavsiye ettiğim iki müzeden biri oldu Galleria Borghese. Muhteşem Bernini heykellerine hayran kaldık! Tablo koleksiyonu da bir o kadar güzeldi! Alın size iki Bernini heykeli resmi:






















İlk heykelin adı "Daphne ve Apollo". Doğru bildiniz, Yunan mitolojisinden karakterler bunlar. Bernini bu heykele 24 yaşındayken başlamış ve 1622-25 yılları arasında tamamlamış. İkinci heykel ise Pluto and Proserpina (1621-22). Resimlerden anlaşılıyor mu bilmiyorum, ama bu gördüğümüz heykeller sanki mermer değil de canlı dokular kadar gerçekçilerdi. İkinci heykelde Pluto'nun elinin Proserpina'nın bacağında durduğu yerdeki içe çökük duran kısma bakar mısınız? Gerçek bir kadın bacağının yumuşaklığı hissi uyandırmıyor mu? Yüzlerdeki ifadeler, gözyaşları, vücut kıvrımları, kaslar, parmaklar, saçlar... Heykelden çok tablolardan hoşlanan bendeniz buradaki heykellere tek kelimeyle hayran oldum!

Bu arada muhteşem tablolarla da gözümüz ve gönlümüz doydu diyebilirim. Aşağıdaki iki eser de bu muhteşem koleksiyonun ufacık bir parçası sayılabilirler. İlki Titian'ın 1514 yılında yaptığı "Sacred and Profane Love" ("Kutsal ve Kutsal Olmayan Aşk" diye çevirebiliriz bence). İkincisi ise Correggio'nun 1531'de yaptığı başyapıt sayılan tablolarından biri. Adı Danäe.




















Fotoğraf makinemi almadan bu resimleri nereden bulduğuma gelince, buyrun siz de Galleria Borghese'in web sayfasını inceleyin. Ama bence yolunuz oralara düşerse mutlaka gidip bu muhteşem müzeyi gezin. Hatta içinde yer aldığı o huzur dolu, yemyeşil parkta oturun, gelip geçenleri izleyin, bu zengin ailenin sizi de manen ne kadar zenginleştirdiğini düşünün! Huşu içinde belli bir süre geçirdikten sonra bir turist olduğunuzu hatırlayın ve çeşmeden suyunuzu doldurduğunuz gibi yeniden yollara düşün. :)






















Bu arada şehrin uzak sayılabilecek bir noktası olan Galleria Borghese'e otobüsle gelmeniz en iyisi. Ama dönerken parkın içinde ve çok şık sokaklarda yaklaşık yirmi dakikalık keyifli bir yürüyüş yaparak İspanyol Merdivenleri'ne kadar inebilirsiniz. Biz öyle yaptık. İşte İso'cum cebinde su şişesiyle yürümeye başlamış bile..:)