Franz Collection

Dekoratif eşyaların satıldığı mağazaların bazılarında gözüme çarpıyorlardı. Hayran hayran izliyordum kendilerini. Ama açıkçası ismine cismine bakmak da aklıma gelmemişti. Bugün yine bir yerde gördüm. Zürafa serisinden muhteşem bir parçaydı. Adına bakıp webden araştırmak da bugün onu görünce aklıma geldi.
















Meğer bu bayıldığım mutfak ve süs eşyaları serisinin markası Franz Collection'mış. Doğu felsefesinin bilgeliği ve doğa temalarını kullanan Çin porseleni Franz Collection, insanların bu alanlardaki farkındalıklarını da uyandırmayı hedefliyormuş. Yeni çıkan serileri maymunlar:



















Bu resimleri de buradan aldım. Siz de ürünleri hem Franz Collection'ın web sitesinden hem de bu sayfalardan daha detaylı inceleyebilirsiniz.






















Bunları ve daha fazlasını bilgisayarımdaki "Dekorasyon" dosyamın altına bir dosya olarak kaydettim. Güzellikler paylaşılmak içindir; dolayısıyla sizlerle de paylaşmak istedim. Bence bunların hepsi birer sanat eseri! Ben şahsen hiçbirine hayır demem! (Bana hediye almak için yanıp tutuşan birileri varsa, bu vesileyle onlara da yardımcı oluyorum gördüğünüz gibi..:) ) Özellikle de şu zürafalı, maymunlu ve lilyumlu vazolara ve tavuskuşu tabağa ve web sitelerindeki her şeye!!

Şanslı Olunur mu, yoksa Şanslı Doğulur mu?

Çevirisini yaptığım ve okumanızı kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap daha Alfa Kitap tarafından bu ay yayınlandı. Kitabın yazarı Dr. Richard Wiseman, Londra Üniversitesi'nin psikoloji bölümünü bitirip, Edinburgh Üniversitesi'nde psikoloji doktorasını tamamlamış. Şu an Hertfordshire Üniversitesi'nin Psikoloji Departmanı'nda oluşturulan bir araştırma biriminin başkanlığını yürütüyor. Burada mucizeler, sezgiler, yalan söyleme, hayaletler ve sihir psikolojileri gibi pek çok sıradışı konu üzerinde araştırmalar yapıyor. Birçok bilimsel yayını bulunan Richard Wiseman'ın Times, Daily Telegraph ve Guardian gazetelerinde çalışmalarıyla ilgili çok sayıda makalesi yayınlanmış. Geniş çaplı araştırmalarının ve deney çalışmalarının birçoğunu da Daily Telegraph ve BBC'nin bilim programı Tomorrow's World (Yarının Dünyası) ile işbirliği içinde yürütmüştür.

Gelelim bu kitaba...Siz hâlâ mutlu yaşamlar süren, önlerine bir sürü güzel fırsatlar çıkan, harika işler ve eşler bulan, hayallerini gerçekleştirmeyi başaran insanların doğuştan şanslı insanlar olduklarını mı düşünüyorsunuz? Ya da "ah benim kara bahtım, kör talihim, nerde bende o şans! Peh, peh,peh..." diye söylenenlerden misiniz? Bazı insanların işlerinin sürekli iyi veya sürekli kötü gitmesi rastlantısal bir durum mudur? Şans fırsatlarınızı çoğaltmanız mümkün müdür? Şanssız olduklarını düşünen insanlar şanslarını ve yaşamlarını değiştirmek için bir şeyler yapabilirler mi dersiniz? Kitabı okumuş biri olarak bu sorunun yanıtı "Evet!" gibi geliyor bana...

İşte bu kitapta bu soruların ve şansla ilgili aklınıza takılabilecek pek çok sorunun yanıtını bulacaksınız. Dr. Richard Wiseman (ve elbette çevirmeni İmge Tan :) ) şansınızı ve dolayısıyla yaşamınızı değiştirecek dört bilimsel ilke ile karşınızda!! Hemen "Şans" kitabınızı alın, Şans Günlüğü'nüzü hazırlayın ve Şans Okulu'na kaydolmuş olun. Sonra uygulamaya geçin. Sonra da benim gibi doğumgününüzde Karayipler Seyahati kazanmanın hayallerini kurmaya başlayın! :)

Bol Şans!

2008 Ankara Kuşatması Ganimetleri :)

İlk gün Çıkrıkçılar Yokuşu'nda pirinç ve bakır eşyalar satan dükkanları dolaştığımızdan daha önce de bahsetmiştim. İşte orada gözüme bir balık çarptı. Ben balık figürüne bayılırım. Balığı yemeye de bayılırım. Burcuma da bayılırım. :) Neyse, konuyu dağıtmayalım. Bundan sonra yiyeceğimiz balıkları aşağıdaki servis tabağıyla sofraya getireceğim. İşte ele geçirdiğim ilk ganimet:












Sonra süs eşyaları satan başka bir dükkanda da şu pirinç üzerine süslemelerle yapılmış şirineleri gördüm ve onlara da atladım:



















Bir de Esat'tan Tunalı'ya inerken yol üstündeki Jumbo mağazasında görüp, bayıldığım şu Lady'yi kapıp getirdim İstanbul'a... Kadın figürleri (özellikle daha uzun olanlar) çok yaygın olarak ortaya çıktıkları için açıkçası artık pek değişik ve ilginç gelmiyorlardı. Ama benim Lady'm hepsinden farklı. Saçının lüleleri, elbisesinin kıvrımları, şapkasındaki güller, kol ağızları ve popo çıkıntısının şirinliği ile üzerindeki fiyonguyla salonumun bir köşesindeki yerini aldı bile...






















Bu kısacık Ankara yolculuğunda fena şeyler kapmamışım değil mi? Bakır ve pirinç süs eşyaları, saksılıklar, mutfak gereçleri, antikalar, halı ve örtülere ilgi duyanların Ankara'ya gittiklerinde Çıkrıkçılar Yokuşu'na gitmelerini ve buradaki dükkanları keşfetmelerini mutlaka öneriyorum.

Bu arada oradaki dükkan sahiplerinden biriyle sohbet ederken bu kadar güzel restore edilmiş ve turistik bir yerde neden hiç turist olmadığının yanıtını da öğrendik. Tur şirketleri gruplara Ankara Kalesi'ni gezdirip, alışveriş için onları Nevşehir'e götürüyorlarmış. Dolayısıyla burası ne yazık ki turist kaynamasını bekleyebileceğiniz, ama hiç de öyle olmayan bir yer. Ama sizler İmgeleme okuru yerli turistler olarak buraya mutlaka gidin, alışveriş yaparken pazarlık yapın ve ele geçirdiğiniz her ganimette beni hatırlayın. :)

Big Chefs'teki "Kıymet"li Buluşma! :)

Birbirimizi bloglarımızdan takip ettiğimiz ve Ankara'da yaşayan Kıymet ile Filistin Caddesi'ndeki Big Chefs'te buluşmaya karar verdik. Bu kısacık ve telaşlı Ankara seyahatimde böyle bir buluşma için zaman ayırabileceğimden emin değildim, ama bir-iki saatlik bir boşluğum olacağını anlar anlamaz Kıymet'i aradım ve iyi ki de aramışım. Oradaki dört günümün belki de en keyifli saatlerini geçirdik o hoş ortamda... Hatta bana adeta bir terapi seansı kadar iyi geldiğini söyleyebilirim.

Bloglarını düzenli olarak okuduğunuz kişilerin tarzları, sevdikleri ve sevmedikleri şeyler, bazı konularda fikirleri, dış görünüşleri hakkında zaten önemli ölçüde fikir sahibi oluyorsunuz. Dolayısıyla gerçek anlamda ilk karşılaşmanızda karşınızdaki kişiyi az-çok (hatta 'çok'a yakın) tanıyor gibi hissediyorsunuz. Ama satırlardan yansıyan hoşluğun, içtenliğin, doğallığın, saygının, güzelliğin ve keyfin ne kadar "gerçek" olduğunu sanal ortamın dışında görmenin keyfi de bir başka oluyormuş. Kıymet'le buluşmamızın ilk anlarında bunları hissettim.

Ama her şey bu kadarla kalmadı. "Bir saatlik bir kaçamak görüşme" olarak başladığımız buluşmamız üç saat sürdü! Ve buna rağmen tadı damadığımda kaldı diyebilirim. Hal böyle olunca önceleri "blogdaş" olarak nitelendirdiğim, ama artık "Ankaralı dostlar" listeme aldığım Kıymet'in çok farklı yönlerini de tanıma fırsatını bulabildim. Her insanın ayrı bir roman olduğu konusundaki düşüncelerim bir kez daha pekişti ve ben o akşam okumaya başladığım romanı çok etkileyici buldum.






















Kıymet'in beni misafir ettiği Big Chefs'ten de biraz bahsetmeden geçmeyeyim. Ortam ve dekorasyon çok sıcaktı. Bu arada yazın bahçesinde hizmet verdiğini ve brunch için de tercih edilen bir yer olduğunu öğrendim. Servis ve yemekler çok başarılıydı. Gerçi biz sadece peynir tabağı ve ızgara sebze tabağı eşliğinde Kıymet'in önerisi üzerine Şili şaraplarımızı (çok lezzetliydi) içtik, ama yemeklerinin ve tatlılarının hepsinin çok lezzetli olduğunu Ankaralı gelinimiz (:) ) Dido'dan da duymuştum. Üzerine getirdikleri "öksüz doyuran" kahvenin sunumu da bir harikaydı. Kahvenin getirildiği tepsi, çikolata kaşığı (hem de sütlü çikolatadan), çiçeği ve kurabiyesi ile çok hoş görünüyordu. Kısacası Big Chefs benim çok hoşuma gitti. Yetkililere acilen İstanbul'da da bir şube açmaları için buradan sesleniyorum.

Fotoğraf makinelerini yanından ayırmayan blogger'lar olarak bu güzel akşamda çektiğimiz ikişer pozu sizlere bir kolaj halinde sunuyorum. Kıymet'e bir kez de buradan çok çok teşekkür ediyorum. Hem zaman ayırdığı için, hem keyifli sohbeti için, hem beni Big Chefs ile tanıştırdığı için, hem de eşinin yazmış olduğu "Kibrit Kutusu" adlı kitap hediyem için... Onun da bu güzel Cuma akşamından benim gibi çok keyif almış olduğunu okumak da beni ayrıca mutlu etti.

En kısa zamanda ev sahipliği yapmayı umduğum ikinci buluşmamızı gerçekleştirmeyi diliyor ve içinden deniz geçen bu şehirden kendisine, sevgili oğulcuğuna ve eşine sevgilerimi ve selamlarımı gönderiyorum.

Ankara'daki İkinci Keyifli Günüm

Cuma sabahı kayınvalidemde kahvaltıyla güne başladım. Dolayısıyla o günün kötü geçmesi zaten mümkün değildi. :) İso'cumun kahvaltı düşkünlüğünün de aileden geldiğini sanıyorum. Keyifli bir kahvaltı ve sohbet faslı sonrasında süslenme zamanı geldi. Nasıl ki Adana'da mutlaka uğradığım Kuaför İsmail varsa, Ankara'da da kayınvalidemin kuaförü Tuana var. Orada Hacı'nın ellerine saçlarımı teslim ettim. Gülizar'a da ellerimi... Ve yine her zamanki gibi çok memnun ayrıldım oradan. Bir de bu kez yüzük parmağımın tırnağında ufacık bir papatyayla... Ufacık tefecik, ama bayıldım ben ona doğrusu! Küçük şeylerle mutlu olabiliyorum galiba! :)

















Sonra kayınvalidemle birlikte Tunalı'ya indik ve annemlerle buluştuk. Aslında önünden geçerken vitrini daima beni cezbeden ve içerisi de çok hoş görünen Elizinn'i denemek istiyorduk. Ama içeride çeşit çeşit kadın grupları "gün yaptıkları" için yer yoktu! Ve öğrendiğime göre bu uygulama Ankara'da kadınlar arasında çok yaygınmış. Artık evde toplanıp, çeşit çeşit yemek hazırlamak, misafir ağırlamak yerine bu tür pastane veya kafelerdeki açık büfe günlerde bir araya geliniyormuş. "Gün" konseptini yalnızca uzaktan tanımama rağmen (çünkü annem de öyle gün yapmaya falan hiçbir zaman meraklı olmadı) bana çok mantıklı ve keyifli geldi.

Elizinn'in vitrinine Türk filmlerinde vitrindeki tavuk çevirmeleri yalanarak izleyen boynu bükükler misali baktıktan sonra Tunus Caddesi'ndeki Zeynel'e oturmaya karar verdik. Orada biraz dinlenme ve sohbet molası verdikten sonra biraz Tunalı'daki mağazaları dolaştık.

















Sonra annelerden ayrıldım. Ama benim günüm burada bitmedi. Akşamüstü saat 17:00'de merak içinde beklediğim bir buluşmaya gitmek üzere yoluma devam ettim. Herkes evlerine dağılırken, ben Big Chefs'e doğru yürümeye başladım.

Çıkrıkçılar Yokuşu

Yakınlarım Ankara'yı çok sevdiğimi bilirler. Ankara'nın benim için yeri hep ayrı olmuştur. İlkokul öncesi dönemlerde haftalarca sıkılmadan anneannemin yanında kaldığım, onun düğmeleriyle oynadığım, namaz kılarken sırtına atlayıp, eğilip kalkarken eğlendiğim, dedeme her gün Damak kare çikolata aldırdığım, Kuğulu Park'ta gezdiğim, Ankara simidi ve döneri yediğim keyifli bir yerdi. Üniversiteye kadar olan dönemde sömestre tatillerinin vazgeçilmeziydi. Üniversiteyi okuduğum yerdi. Dört yıl boyunca tiyatrolarını, konserlerini, sinemalarını, kafelerini, barlarını, kitapçılarını, karını ve kışını, arkadaşlıklarını ve aşkı keşfettiğim, yaşamayı düşündüğüm bir yerdi. İnsan kendisi için böyle bir anlama sahip olan bir yerden nasıl keyif almaz?

Ama üniversite sonrasında apar topar kendimi İstanbul'da buldum ve geliş o geliş... Hâlâ Ankara'yı çok severim, ama İstanbul'da yaşamaktan çok mutluyum. Son gidişimde Ankara'yı hiç tanımadığımı fark ettim. Benim gibi kültür ve keşif turları yapmaktan hoşlanan birine hiç yakışmayacak şekilde Eski Ankara'yı, Kale'yi (yemek için değil, gezmek için), belli başlı müzelerini, yeni açılan alışveriş merkezlerini, "in" mekanlarını, yakın çevreyi (örn: Beypazarı) hiç bilmediğimi anladım. Aslında 1999 yılında üniversite mezuniyetinden bu yana neredeyse 10 yıla yakın bir zaman geçti ve ben bu süre içinde yalnızca 3-4 günlük kaçamaklarla Ankara'ya gidip, o zamanı da akraba ziyaretleriyle geçirdiğim için bu durum oldukça anlaşılabilir. Bir de benim kendimi "oralı" hissetmem için toplu ulaşım ile şehri gezebilecek bilgiye sahip olmam gerekir ki, Ankara için artık bu da geçerli değil. ODTÜ dolmuşları hâlâ Güven Park'tan mı kalkıyor, onu bile bilmiyorum.

Neyse, sonuçta karar verilmiştir! Artık her gidişte şehri tanımak adına geziler düzenlenip, bilinmedik yerler keşfedilecektir. Ve aslında bu seferki Ankara seyahatimde de farkında olmadan bunu yapmış olduk. Annem Çıkrıkçılar Yokuşu'na gidip, içine saksı oturtabileceği pirinç ya da bakır dekoratif, büyük kaplardan almak istiyordu. Keyifli geçirdiğimiz ilk günün sabahında kendimizi Eski Ankara'da bulduk.














Samanpazarı, İstanbul'un Eminönü'nü andıran sokaklarının dışında resimlerde gördüğünüz gibi restore edilmiş Eski Ankara evlerinden de oluşuyor. Bu evlerin hemen hemen hepsi de bakırcılar, pirinççiler, ferforje atölyeleri, antikacılar, halı&kilimciler gibi gezmesi çok keyifli dükkanlara ev sahipliği yapıyorlar. Aşağıdaki resimde gördüğünüz dükkan, isminden de anlaşılacağı üzere bir antikacıdır. :)






















Yokuşu biraz daha tırmanmaya devam ederek Ankara Kalesi'ne kadar devam edebilirsiniz, ama bu kez o kadar abartacak kadar zamanımız olmadığından, bunu bir sonraki gezi programına aldım. Aşağıdaki resimde en arkada Kale'nin bir kısmını görebilirsiniz.

















Oraya kadar çıktıktan sonra arkanızı dönüp baktığınızda da tepeden Ankara'yı göreceksiniz:

















Bu arada Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne de çok yakınız, ama onu da bir sonraki gelişime saklıyorum. Biliyorsunuz, bu kez gezmek ikinci planda kaldı. Ama bu bile keyifli bir değişiklik oldu. Bir de evim için şirin şeyler aldım, ama Ankara ganimetleri ile ilgili başka bir yazıda onlardan bahsetmeyi düşünüyorum.

Öğleden sonrayı ve akşamüstünü anneannemizle geçirdikten sonra akşam tiyatroya gittik. 13. Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında Şinasi Sahnesi'nde oynayan Yaşamın Kıyısında adlı oyunu izlemeye... Kaydadeğer bir oyun değildi ve hatta sıkıldık diyebilirim. Ama yine de keyif alabileceğimiz bir şeyler vardı: Babam!
















Uzak gözlüğünü unuttuğu için annemin numaralı güneş gözlüğüyle oyunu izleyen babamı bu görüntüsüyle kızlar grubu (ben, annem ve yengem) olarak kınadık ve "tiyatro sapığı" ilan ettik. :) Özellikle de bu resimde görüldüğü üzere arka koltuktan sessizce öndeki iki bayana yaklaşma şekli bizi oyundan daha fazla eğlendirdi diyebilirim.

Babama not: Şekerim, gülmeye ihtiyacımız var biliyorsun, ben de seni kurban seçtim bu kez... Biraz karizmanı dağıtmış olabilirim, ama sorun değildir umarım. Öpüyorum! :)

Kırık Dökük bir Ankara

Çarşamba'dan beri Ankara'daydım. Gezinin keyifli kısımlarını yazacağım diye oturdum, ama içimden gelmediğini fark ettim. Aslında hep beraber orada toplanmamızın sebebi anneannemi görmekti. Anneannem son altı yıldır ne yazık ki sevimsiz bir hastalıkla mücadele ediyor. İlaçlarıyla birlikte sürdürdüğü bu mücadeleden önceleri galip çıkar gibi olmuştu. Hatta bundan iki sene önce "acaba tahliller yanlış mıydı?" dediğimiz ve hastalığının tamamen gerilediği bir dönem olmuştu.

Ama son dönemlerde bu korkunç hastalığı iyice atağa geçti. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve hâlâ yardımlarla da olsa yürüyebildiğine ve "elden ayaktan düşmediğine" şükreden canım anneanneme haince saldırmaya başladı. Tedavi yöntemleri ve ilaçlar etkilerini yitirmeye başladılar. Anneannem de giderek halsizleşmeye...

Ankara öncesi duyduğumuz haber bizi çok korkutmuştu. Bizden iki gün önce korkunç bir kalça ağrısıyla saatlerce acı çektiğini öğrenmiştik. İliklerinde dolaşan bu berbat hastalığın kemiklerine de ulaşmış olabileceği fikri hepimizi altüst etmişti. Çünkü bunun olması durumunda yaşanacaklar çok daha vahimdi! Ama neyse ki korkulan olmadı. Bunun zorlanmaya bağlı bir ağrı olduğu ve ağrı kesici ilaçlarla kontrol altına alındığı anlaşıldı. Gittiğimizde de anneannemi son iki senedir olduğu gibi yine halsiz gördük, ama hepimiz yine de bu duruma çok mutluyduk. Çok daha kötüsü olabilirdi...

İlk iki günü keyifli geçirdik. O da ilk geldiğimizde "Ben sizi böyle mi karşılardım!" diye üzülerek, takma dişlerini çıkardığında "tam nene oldum artık!" diye hayıflanarak, yarı duyup yarı duymadan salonda bizlerin sohbetine eşlik ederken çocuklarının ve torunlarının arasında olmaktan duyduğu mutlulukla bizlerin yanında oturmaya devam etti. Kendisinin kahvaltı yapıp yapmadığını hatırlamamasına rağmen "İmge, börekten yedi mi?" diye yardımcısına sormayı unutmadı! "İyi ki geldiniz, siz gidince ev bomboş olacak şimdi" diye günde sayısını hatırlamadığım kez tekrarlamasına rağmen evde durup, başını beklememiz içine sinmediği için "Hadi, dışarı çıksanıza, ne oturuyorsunuz, gidin, gezin benim yerime de" diye bizi alışverişe uğurladı. Ayağa kalkacak hali olmamasına rağmen hem annemle babam giderken hem de ben giderken "bastonum" dediği yardımcısıyla birlikte salon penceresine gelerek el salladı ve arkamızdan su döktürdü. Görünüşte her şey aynıydı...Eskisi gibiydi... Ama eskiden biz ona daha çok sarılır, öperdik sanki... O da aynı sevgiyle karşılık verirdi. Artık durum değişmişti. Biz onun zayıf bedenini incitmeden, narin bir şekilde ona sarılmaya çalışıyorduk, ama bu kadarı ona yetmiyor gibiydi.. Kollarını boynumuza doluyor, başını göğsümüze yaslıyor, ellerimizi tutup, bırakmak istemiyor ve öpüyordu. "Siz bana bakıyorsunuz, ben çocuk oldum artık" diyip, resmen kendini bize sevdiriyordu.

Bizim canımıza minnet tabi... Canım küçük kadınımı sevdim, öptüm, okşadım bol bol... Buruş buruş olmuş ellerine kremler sürerek, ona masaj yaptım, bir dahaki gelişimde birlikte çektirdiğimiz resimlerden getireceğimi söyleyip, onları büfesine koyması için söz aldım, ona baharda İstanbul'a gelme hayalleri kurdurdum. Hatta bir an ben bile o hayallere inanmaya başladım. Ta ki Cumartesi akşamı salonda bizlerle konuşurken, kendi farkında olmasa da burnundan bir damla kan gelene kadar.. Akabinde yapılan kan tahlili sonucunda en son kan verilmesinden bu yana sadece 10 gün geçmiş olmasına rağmen kan değerlerinin 2-3 ay içinde gelebileceği bir seviyeye düşmüş olduğunu öğrenene kadar... Bu hafta içinde yeniden kan verilmesi gerekeceğini öğrenene kadar.. Yani aklımıza getirmemeye çalıştığımız, ama sözde "beklenen" sonu aklımıza getirene kadar! Bu beklenen sonun ne kadar sürede gerçekleşeceğini bilemeyiz elbette. Belki üç ay, belki üç sene sonra.. Belki bir, belki üç, belki de beş vakte kadar.. Ne fark eder! Henüz ufak da olsa sinyalleri görmeye başlamak o kadar can acıtıyor ki!

Cumartesi günü kaçan keyfimi bir türlü yerine getiremedim. Sürekli anneannemle ilgili kareler geçiyor gözlerimin önünden. Görünüşte her şey aynı durumdayken bırakıp, döndük hepimiz evlerimize, ama içimizdeki o his bize her şeyin aynı olmadığını söylüyor. Bu kırık dökük Ankara gezisinden geriye kalbimdeki ağırlık, gözlerimdeki yanma ve bir de üç sene küçük kadınımla birlikte yaşadığım evin penceresinden "güle güle" demek için uzanmış cılız bir el görüntüsü kaldı bana... Bir de "beklenen son" diye bir şeyin olmadığı, yalnızca "son" diye bir şeyin olabileceği ve o "son"a da hazırlıklı olmanın mümkün olmadığı gerçeğini ne yazık ki adeta dayak yemişçesine öğrenmek durumunda kalmanın acısı...

Güneşin Oğlu

"Polis" filminin ekibini görünce çok heyecanlanmıştım. Üstelik Onur Ünlü bu kez bu "fantastik mavra" yapımla bizi güldürecekti. Hem de benim için tüm zamanların en favori erkek oyuncusu Haluk Bilginer ve Özgü Namal oynuyordu. Geçen haftaki aşırı doz sanat yüklemesine rağmen dün akşam da Güneşin Oğlu adlı filme gittik. Ama sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu!

Film, güneşin oğlu olduğunu öğrenen ve ruhu çevresindeki insanların bedenlerine girip girip çıkan Fikri Bey’in (Köksal Engür) hikayesini anlatıyor. Üstelik bu Fikri Bey, hayatı boyunca bir mucizenin gerçekleşmesini beklemiş! Ancak başına gelen bu mucize onu pek mutlu etmemiş olacak ki, yana yakıla yeniden "gerçeğe" dönebilmeye çalışıyor!

İlginç olabilecek bu konu çok daha ilginç anlatılabilirdi diye düşünüyorum. İlk yarıda tam mucizenin ne olduğunu anlayıp, biraz olsun gülmeye başlamışken, ikinci yarıda tempo düştü ve film, komik olmaktan çıkıp, oldukça sıkıcı bir hal almaya başladı. Onur Ünlü filmin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili şunları söylemiş: "28 Temmuz'u 29 Temmuz'a bağlayan gece, bu filmle ilgili en ufak birşey bilmiyordum. 29 Temmuz gecesi bir fikir düştü aklıma, yazmaya başladım. 6 Ağustos'ta ise senaryo bitmişti. 10 günde oyuncu seçimini yaptım. 5 Eylül'de çekime başladık, bir gün mola verdik ve 15 Eylül'de de çekimler bitti." Aslında bu iyi bir şey! Çünkü daha fazla zaman ve emek harcayarak ortaya bu filmi çıkarmış olsalardı daha yazık olurdu!













Yine de böyle projelerle ilgili (özellikle tiyatro konusunda) övgü konusunda cömertimdir, ama olumsuz eleştiri yaparken daha dikkatli davranmaya çalışırım. Ne olursa olsun bir emek harcanmıştır ve ne yazık ki en büyük tiyatrocularımızın bile televizyon ve sinema sektöründe iş yaparak para kazanmaları gerekir! O yüzden bu yazıyı burada bitiriyorum.

Ama bir konuya daha değinmeden geçemeyeceğim. Filmde geçen "saçmalık seyirci sayısı ile doğru orantılıdır" sözü ile kime ve neye gönderme yapılmış ve neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulmuştur? Bence de doğru bir söz olmakla birlikte böylesine kaliteli bir ekibin ortaya koyduğu bir filmde bu tür bir mesaja gerek var mıydı bilemiyorum!

Testosteron






Afişte gördüğünüz bu yedi erkeğin bozulan bir nikah sonrasında bir araya geldikleri bir restoranda yaşanan "erkekçe" hesaplaşmayı izlemeye hazır olun!








Bir mikrobiyolog, bir kuş bilimci, bir baterist, bir gazeteci, bir avukat, bir garson ve bir de "kart zampara" olarak tarif edebileceğimiz bir baba var sahnede... Birbirilerinden çok farklı karakterlere sahip olan bu yedi kişinin önemli bir ortak özellikleri var: ERKEK olmaları! Ve hep birlikte erkek olmanın aslında pek de kolay olmadığını yaşayarak öğrenmek durumunda kalıyorlar! Nasıl mı?

Elbette bu kadar erkeğin olduğu bir ortamda bol bol "kadın" konuşmaları yapılıyor. Hepsi de "anneleri ve eşleri hariç" diğer tüm kadınları yatağa atabilecekleri potansiyel av olarak görüyorlar! Ama sohbet ilerledikçe aslında futbolun bile kadınlar sayesinde ortaya çıktığı sonucuna varıyorlar! Dertlenince "şeker yiyen" kuş bilimcinin bu davranışı hiç de "erkekçe" görünmüyor, ama babası Stavros içki içişiyle, sert tavırlarıyla sapına kadar "erkek"! Ya da mesela telefonda eşine henüz birkaç aylık olan oğlunun gazını çıkarıp çıkarmadığını sormak hiç "erkekçe" bir davranış değil, o yüzden kesinlikle gizli yapılmalı! Çirkin kadın olmadığına, az votka olduğuna inanıyorlar! Kafa göz yarmak konusunda üstlerine yok! Bir bilim adamı olan mikrobiyolog her ne kadar boyun önemli olmadığını bilimsel örneklerle açıklasa da grup bundan tatmin olmuyor ve bir ebat yarışına giriliyor. Boyun önemli olup olmadığını bir güzel görüyorlar! :) (aşağıdaki resmi buradan aldım)







Bu oyunda bizlere dayatılan bu "erkek" imajının tek sorumlusunun "Testosteron" olduğunu öğreniyoruz. Ve bunu öğrenirken o kadar çok gülüyoruz ki çene kaslarımız ağrıyor. Sadece siyah takım elbiseli erkeklerden oluşan bir oyuncu kadrosundan bu kadar keyifli bir iş çıkacağını hiç düşünmemiştim açıkçası.

Oyuncular muhteşemler. Baba Stavros rolündeki Metin Coşkun'a bayıldım. Emre Karayel (baterist Fistach) her zamanki gibi çok başarılıydı. Kuş bilimci damat (!) Kornel'e (Fırat Tanış) bayıldım. Bu arada kendisinin ses tonunun inanılmaz derecede Haluk Bilginer'i andırdığını düşünüyorum. Garson Tytus'un (Tuna Kırlı) tavırlarına bittim. Avrupa Yakası'nın "seviyorum uleeeennnn"i Timur Acar, avukat Janis rolüyle çok başarıydı. Mikrobiyolog Robal (İnan Ural Torun) ve magazin gazetecisi Trtyn (Mert Fırat) de harika bir performans sergilediler.

Erkek dünyasının keyifli bir anlatımla sahnelendiği bu muhteşem oyunu mutlaka izleyin! Oyun Atölyesi gişesinden biletleri alabilir ve programı öğrenebilirsiniz. Tel: 0 216 345 39 39

Ankara'dakiler sıkı durun!! Testosteron, 28 ve 29 Kasım'da 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali kapsamında Şinasi Sahnesi'nde sergilenecekmiş! Biletler Mybilet'te!

İyi seyirler...

Kürklü Merkür - Fütürist Bir Masal

Meğer biz daha önce sert içerikli oyun falan izlememişiz... Bundan önceki DOT oyunlarını cesur, sert içerikli, insanı olduğu yere mıhlayıp, ağzı açık bırakan oyunlar olarak tanımlamıştım. Buna göre Kürklü Merkür'ü nasıl anlatabileceğimi bilemiyorum doğrusu!!

Böyle bir oyun olamaz! 2 saat 20 dakika boyunca tek perde oynanan ve her sahnesi şiddet, gerilim, küfürlü metinler ve sertlik dolu, sizi adeta bunalıma sürükleyen, ama iliklerinize kadar etkileyen bir oyun... Ve muhteşem oyunculuklar... Hem de ana rollerden yan rollere kadar tüm oyuncuların sergiledikleri oyunculuk gerçekten çok takdir edilesi. Oyunun yönetmeni aynı zamanda DOT'un kurucusu da olan cesur tiyatrocu Murat Daltaban. Yazarı In-Yer-Face akımının önemli yazarlarından biri olan Philip Ridley. Vikipedi'den aldığım tanıma göre, In-Yer-Face , 1990'larda İngiltere'deki tiyatro yazarlığında ortaya çıkan şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren oyunlar yazma eğilimine, akımın gözlemcisi olan yazarlar tarafından takılmış bir isimdir. Ve bu akıma ait oyunlar da Türkiye'de ilk kez ve galiba sadece DOT'ta sergilenmiş ve sergilenmektedir.













Daha önce pek çok DOT oyunu izlediğimi ve hepsine de bayıldığımı söylemiştim. "Fütürist masal" tanımlaması beni korkutsa da bu oyuna da gitmeye bu sezon kararlıydım ve iyi ki de gitmişim diyorum. Kürklü Merkür'ün, bir ağabey (Serkan Altunorak) ile belleksiz kardeşi (Rıza Kocaoğlu) etrafında gelişen bir hikayesi var. Bu arada Rıza Kocaoğlu, 2008 Afife Jale En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü de almış.

Kim bilir kaç on/yüz yıl sonrasında bir zamandayız... Hafızası olmayan, uyuşturulmuş kayıp gençler sistemin bir parçası olarak hayatta kalmaya çalışıyorlar... Bu sisteme kelebek (!) ticareti ve güçlülerin sapkın fantezilerinin gerçekleştirildiği partiler de dahil... Bu son derece kokuşmuş ve berbat gelecek simülasyonunda (hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde) erkeklerin egemenliği göze çarpıyor!!
















Oyun İngiltere'de ilk sergilenişiyle birlikte büyük yankı uyandırmış ve eleştirilere maruz kalmış. On yıl boyunca Philip Ridley'in yayıncılığını yapan Faber and Faber oyun metnini basmayı reddetmiş. Her oynanışında, sahnede sergilenen şiddet ve tehdit ortamından etkilenen seyircilerin bir kısmının, oyunu terk ettiği görülmüş. Ama hep kapalı gişe oynamaya da devam etmiş.

Biz DOT'un her oyununa kendi rızamızla gidip, gerilerek çıkmaya alışkın bir çiftiz. Hepsinden de çok keyif aldık şimdiye kadar. İzledikten sonra bu oyuna emek veren tüm ekibin çok büyük bir cesaret gösterdiği ve kesinlikle çok başarılı bir iş çıkarmış olduğunu düşünüyorum. Hepsinin ellerine sağlık ve iyi ki böyle farklı ve cesur işler yapan insanlar var!

Not: Biz bu haftayı kapatırken tamamen altüst olmuş durumdayız. Haftaya İso'cumun deyimiyle "2 saatte 18 kelime edilen" 3 Maymun filmiyle başladık; Issız Adam'la jöle kıvamına geldik ve şaraplar eşliğinde Ayla Dikmen dinlediğimiz koca bir Cumartesi öğleden sonrasının ardından yine İso'cumun ifadesiyle "2 saatte 3,500 küfür duyduğumuz" bu şiddetli fütürist masalı izledik; Pazar gününü ise 18+ "Testosteron" adlı oyuna giderek kapattık!! Bu aşırı doz yüklemesi sonucunda kahkahalar atarken bir anda donup uzaklara dalma veya gülerken kavga etmeye başlama veya komik bir şeyler izlerken ağlama veya güzel bir manzaraya bakarken küfrederek hislerimizi anlatma gibi duygusal dengesizlikler yaşadığımız oluyor... Ama önümüzdeki hafta hiçbir şey izlemeyerek bu semptomları hafifleteceğimizi umuyoruz! Siz de sanatsız kalmayın, ama bizden daha dengeli bir yol izlemeye çalışın sevgili okurlarım..:)

İstanbul Culinary Institute

Dün 11:00'den 14:00'e kadar mutfaktaydım. Hem de öyle böyle değil, pizzalar, foccacia'lar, napoletana'lar, neler neler yaptım bir görseniz şaşardınız. Öyle domestik bir günümde olduğumdan falan değil. Zaten en domestik günümde de olsam pizza hamuru açmak yerine yemeksepeti.com'dan pizza söylemeyi tercih ederdim herhalde! Benimki bir nevi zorunluluktu diyelim. Nasıl mı?

Bu ay Food&Travel dergisinde Çok Çok adlı mekanla ilgili yazdığım bir yazı yayınlandı. (Bu yazıyı hatırlamak isteyenler buraya lütfen.) Bu yazımın karşılığında İstanbul Culinary Institute'dan bir günlük İtalyan mutfağı kursu kazandığımı öğrendim. İşte dünkü çeşit çeşit yemeklerin sebebi buydu. Menüyü öğrenmek ister misiniz? O zaman buyrun bakalım...

(Antipasto di frittti misti) Karışık kızartma
(Pasta cresciuta alla napoletana) Napoli usulü büyümüş hamur
(Pizza ai frutti di mare) Deniz mahsüllü pizza
(Focaccia alla tarantina) Taranto usulü focaccia


Bu da her şey bittikten sonra yemeğe geçmeden önce menümüzün fotoğrafıdır:
















Istanbul Culinary Institute, Türk mutfağını araştırmak, öğretmek, Türkiye’de ve dünyada tanıtıp geliştirmek üzere kurulmuş bir eğitim ve üretim merkezi. Yeri çok kolay, Pera Müzesi'nin hemen yanında... Pera Müzesi'ni bilmeyenler için daha anlaşılır bir tarifle Beyoğlu'nda yürüyerek Odakule'ye kadar geldiniz, Odakule'nin içinden geçip şimdiki Marmara Otel'i (eski Mercure Otel) karşınızda gördünüz, sola dönerseniz Pera Müzesi'ni, sağa dönerseniz ise Istanbul Culinary Institute'u göreceksiniz. Bu merkezde bir yemek okulu, bir uygulama restoranı (enstitü), şarap ve kahve barları ve okulun kendi ürünlerinin satıldığı bir gurme satış reyonu da bulunuyor. Burada profesyonel programlar olduğu gibi daha kısa süreli, değişik kültürleri ve mutfakları tanıtan amatör yemek kursları da veriliyor. Amatör programlar hakkında detaylı bilgiyi, menüyü ve fiyatları buradan öğrenebilirsiniz.

İşte benim dün katıldığım program da Kasım ayı programları içinde gördüğünüz 3 günlük İtalyan Mutfak Kültürü programının son günüydü. Aslında Cuma akşamki menüyü öğrenmeyi istemiştim, ama ona yer olmadığı için Cumartesi sabahını seçtim. Toplam yedi kişiydik ve 2 tane de İtalyan şefimiz vardı. İkili gruplar halinde son günün menüsünü hazırlayıp, beyaz şaraplar eşliğinde afiyetle yedik. Öyle havalı havalı her şeyi ben hazırlamışım gibi konuştuğuma bakmayın. Ben ve Sercan eşleştik ve Sercan'ın profesyonel bir aşçı olduğunu anlamam pek de uzun sürmedi. Şefler "şimdi mantarları doğrayın" dediğinde herkes dönüp de mantarı ve bıcağı eline alana kadar Sercan seri hareketlerle mantarları incecik dilimler halinde doğramış ve diğer sebzelere falan geçmiş oluyordu. Dolayısıyla bana aşçı yardımcılığı ve getir-götür işleri düştü daha çok... Bu durumun benim gibi yemek yapmaya çok da bayılmayan ve "turist" olarak orada bulunan birinin nasıl da işine geldiğini anlatamam! :)

Zaten ben işin farklı boyutlarına bayıldım. Turuncu önlüklerimizi takmak, etrafı feci şekilde dağıtarak ve tonlarca tabak çanak kirleterek yemek yapıp, bunları kim toplayacak diye düşünmemek, çeşitli hamurları mıncıklamak, kızarmış adaçayı yaprağının tadına bakmak, yakışıklı İtalyan şeflerimizin o sevimli aksanlı, ama çok iyi Türkçeleriyle anlattıkları tarifleri dinlemek ve en sonunda da verilen emekler karşılığında ortaya çıkan sofrayı görmek ve buna kadeh kaldırmak bence süperdi!

















İşte yukarıda dünkü keyifli ekibimizi görüyorsunuz. (fotoğraf çeken bir kişimiz eksik tabi) Sağ arkadakiler de İtalyan şeflerimiz Michelangelo de Lauretis ve Giacomo Danielli ...

Yemek yapmaya meraklıysanız, İstanbul Culinary Institute programlarını incelemenizi kesinlikle öneririm. Mutlaka kendinize uygun bir program bulacağınızı ve çok eğleneceğinizi düşünüyorum.

Ben de bu keyifli gün için hem Food&Travel dergisine hem de İstanbul Culinary Institute'a çok teşekkür ediyorum. Hatta içimden geldi, bir teşekkür de armağanın konusu olduğu için Çok Çok'a gitsin.

Keyifli yemekler...

Issız Adam - Çağan Irmak'tan Muhteşem Bir Film Daha...

Bayıldım... Bayıldım... Tek kelimeyle bayıldım...

Beklenti yüksek olduğunda sonuç genellikle hayal kırıklığı olur ya hani... Bu sefer çok farklı oldu! Çağan Irmak'tan yine çok güzel bir şeyler bekliyordum, ama muhteşem bir filmle karşılaştım. Günümüzde elinizi sallasanız buna benzer bir hikayeyi yaşamış birilerine çarpmanız mümkünken, böylesi bir anlatımla bizi alt üst edebilmek ancak Çağan Irmak'ın işi olabilirdi zaten!!

Tavsiye üzerine filmi Beyoğlu'nda izlemeye karar verdik. Hiç bilmeden de filmin son sahnesinin çekildiği Atlas Sineması'nı seçmişiz izlemek için. Hikaye tamamen Beyoğlu'nun (ağırlıklı olarak Galatasaray ve Tünel tarafının) tanıdık ara sokaklarında, Leblon restoranda ve sahaflarında geçiyor. Mekan seçimleri çok başarılı... Filmi Beyoğlu'nda (hatta mümkünse Atlas'ta) izlemenizi tavsiye ediyorum.

Mekanlar güzel, hikaye güzel, oyuncular muhteşem, müzik seçimleri harika.. Hatta bu yazıyı yazarken arka fonda Ayla Dikmen'den "Anlamazdın" ve Semiramis Pekkan'ın "Bana Yalan Söylediler" şarkılarını dönüşümlü olarak dinliyorum ve tüylerim hala diken diken oluyor.

Bu arada oyuncular oynadıkları karakterlere cuk oturmuşlar. Cemal Hünal'i daha önce hiç izlememiştim ve çok başarılı buldum. Melis Birkan'ın ise o doğallığına bayıldım. Hatta şimdi geriye doğru düşününce bu rolü yalnızca o canlandırabilirmiş diye düşünüyorum. Her ikisi de hikayeyi yaşadılar ve yaşattılar! Bana da her zamanki gibi oturup hüngür hüngür ağlamak düştü. Bir de bu Çağan Irmak filmlerinde sessiz sedasız iki damla gözyaşı döküp, kalkıp gidemiyorum maalesef. Adeta yüzümü yıkamış gibi yanaklar falan sırılsıklam, gözler kıpkırmızı ve küçülmüş, kirpikler ıslak, burun kızarmış, makyaj varsa akmış, yani kısacası dağılmış bir halde çıkıyorum sinemadan. Dün de bu gelenek bozulmadı... Bir de İhsan'a dönüp, "evde olsam öyle bir ağlayacağım ki" dediğimde İhsan'ın "bu yeterince ağlamamış halin mi?" diye şaşırma tepkisi verdiğini gördüğümde kendimi frenlemeye çalıştım. Ama gerçekten de ilk yarıda çok keyifli başlayan bu aşk (!) hikayesi adeta bir yumruk gibi midenize oturuyor, içinize işliyor ve çok acıtıyor.

Konuyu ve filmi uzun uzun anlatmak anlamsız.. Gazetelerde ve sinema sitelerinde benzer cümlelerle anlatılmış zaten. Bir yanda 30'lu yaşlarda, kariyer sahibi, bağlanmaktan korkan, kalabalıklar içinde yalnız olan ve aslında son derece büyük bir duygusal boşluk içinde olmasına rağmen bunun farkında olmayan ve sürdürdüğü o çılgın hayatın dolu ve anlamlı olduğuna inanan Alper (Cemal Hünal) var... Diğer yanda 20’lerinin sonunda, kariyer sahibi, İstanbul’da kendi ayaklarının üzerinde duran, hayal kırıklıkları ve aşk acıları da dahil pek çok şey yaşamış ve bundan sonra da yaşamaktan korkmayan, doğal, güçlü ve zeki bir genç kadın olan Ada var... İşte bu ikisinin karşılaşması hem onları hem de sizi dağıtacak! Benden söylemesi!

(UYARI: Aşağıdaki paragraf filmi izlemeyenler için sakıncalıdır, çünkü flmden sahneler içerir!)

Aklımda kalan vurucu sahneler: Ada’nın Alper’e alıştığı şekilde hoyrat, tüketircesine ve alelacele değil de tamamen hissederek, dokunuşların tadını çıkararak, hız ve sayı odaklı (!) olmadan sevişmeyi öğrettiği sahne… Alper’in ayrılmak istediğini söylediğinde Ada’nın verdiği tepkiler ve ona söylediği şu sözler: “karların üzerinde donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor şimdi, ama aslında öldüğünün farkında bile değilsin.” Ve elbette son sahnedeki yıllar sonraki karşılaşma muhteşemdi! Bakışların seslendirilmesi, Ada’nın tokasının diş fırçasının durduğu bardağın düşüp kırılmasıyla ortaya çıkması, Ada’nın saçlarını kestirmiş olması, Alper’in o darmaduman hali ve en son bir o tarafa bir diğer tarafa gidişinin gösterilerek filmin bitmesi..

Offf, yine gözlerim doluyor benim. Gidip duş almam gerek, ama ben hâlâ burada yazı yazıp eski şarkıları falan dinliyorum... (saçlarıma feci bir yağ kokusu sindi, çünkü bugün gündüz İtalyan Mutfağı yemek kursundaydım. Onu da bir sonraki yazımda anlatacağım.)






















Not: Çıkışta Leblon'u bulup, birer kadeh şarap içelim demiştik ve dağılmış olmamıza rağmen Leblon'u bulduk. Ama şarabımızı burada içmedik, çünkü bu mekan gece 11'den sonra daha yüksek müzik çalan, ayakta dans edilen bir bar ortamına dönüşmüştü. Başka bir zaman yemeğe gitmek üzere kartlarını aldık ve hayalimizdeki Leblon yok olmadan oradan uzaklaştık. Onun yerine tüneldeki K.V'ye oturduk. Birer kadeh şarap ve ağlak ifadelerimiz eşliğinde biraz daha film kritiği yapıp, evimize döndük.

Bir Çağan Irmak darbesi daha yedik. Ama pişman değiliz, yine olsa yaparız! Tüm ekibin ellerine sağlık diyorum.

Bir an önce izlemeniz ve dağılmanız dileğiyle... (Valla kötü bir şey demedim!) :)

İstanbul Kadeh Kaldırıyor!!

Siz de durmayın, kaldırın kadehlerinizi bakalım!

Dün İstanbul Modern'de öğle yemeği yerken Müge'den ve gelen şarap menüsünden öğrendim böyle bir "şarap günleri" uygulaması olduğunu. Aralarında Aija, 360, Borsa İstinye Park, Changa, Da Mario, İstanbul Modern, Masa, Mikla, Müzedechanga, Sunset, Şans, Vogue ve Wanna'nın bulunduğu İstanbul'un 13 restoranında şişe açtırmanız gerekmeden istediğiniz şaraptan bir kadeh alarak tadabiliyorsunuz. Bu etkinlik ile ilgili haberi ve web sitesi bilgilerini aşağıda görebilirsiniz:


















"5 – 16 Kasım 2008 tarihleri arasında birbirinden özel şaraplar, İstanbul’da kadehlere doluyor.

Doluca, bu yıl 3.sünü düzenlediği İstanbul Kadeh Kaldırıyor’da şarapseverleri, özenle seçilen ve artan şarap seçenekleriyle ve İstanbul’un en seçkin mekanlarıyla buluşturuyor. Bu yıl, Türkiye’den ve dünyadan 60’a yakın farklı şarap bir kez daha kadehlere doluyor. İstanbul’un en gözde restoranlarındaki buluşma, eşsiz lezzetler eşliğinde ve bu 12 güne özel fiyatlarla gerçekleşiyor.

Dilediğiniz şarapları, şişe açtırma zorunluluğu olmaksızın, dilediğiniz lezzetlerle birlikte kadehte tadabilirsiniz. Bunun için Rezervasyon ve Bilgi Merkezi’ni aramanız yeterli. Tel: (0212) 327 27 19 "


Unutmayın, bu Pazar kadeh kaldırmak için son gün!!

Şerefe!

İstanbul Modern - 2,5 Sergi Birden..:)

Dün İstanbul Modern'deydik. "Suyun Bir Arada Tuttuğu" adlı fotoğraf sergisini görmeye gitmiştik. Ama ayrıca "Şimdiki Zaman Geçmiş Zaman" adı altında İstanbul Bienali'nde son 20 yıldır sergilenen eserlerden 50 adetlik bir seçki hazılrandığını da duyduğumuz için 2 sergiyi birden gezeriz diyorduk. Bu arada gittiğimizde "İnsan Halleri" adlı bir fotoğraf sergisi daha olduğunu gördük ve onu da gezdik. Peki neden 3 sergi değil de 2,5 sergi diye sorarsanız, Bienal eserlerinin tamamını gezmeyi yüreğimiz ve ruhumuz kaldırmadı diyebilirim.

Açıkçası ben merakla görmeyi beklediğim Suyun Bir Arada Tuttuğu sergisinden umduğum kadar keyif alamadım. 37 sanatçının 122 eserinden oluşan bu Verbund Koleksiyonu eserleri 2007 yılında Viyana'da sergilendikten sonra ilk kez Avusturya dışında bir yerde sergileniyormuş.“Performans” ve “Mekanlar ve Yerler” adlı iki temayla çağdaş sanatta 1970’lerden bugüne uzanan kesişim hatlarını ortaya koyuyor. Bunlar arasında bence ilgi çekici olanlardan bir tanesi Türk sanatçı Nil Yalter’in kadın bedenini fetişleştiren göbek dansı videosu ve Fred Sandback’in mekanların fiziksel gerçekliğine vurgu yapan ip enstalasyonlarıydı. Bu sergiyi görmek istiyorsanız 11 Ocak'a kadar zamanınız olduğunu hatırlatırım.

İnsan Halleri sergisi ise Sıtkı Kösemen, Ergün Turan ve Süreyya Yılmaz Dernek'in toplam 52 adet fotoğrafından oluşan bir sergi ve küratörlüğü Engin Özendes yapmış. Uzun bir koridorun bir duvarında "ölü taklidi" yapan, diğerinde ise Beyoğlu'nda bir panonun önünde kendi hikayelerini bize aktarırcasına bakan çeşit çeşit insanın fotoğraflarını göreceksiniz. Sıtkı Kösemen de gazetelerin her gün cinayet haberleriyle dolu olduğunu söyleyerek, fotoğraflarındaki kişilerin ölü taklidi yaparak poz verirken bir çeşit protesto gösterisi gerçekleştirdiğini belirtmiş. İnsan Halleri sergisinde karşılaşabileceğiniz fotoğraflar aşağıdaki gibi olacaktır. (Resimleri arkitera.com'dan aldım.) Bu sergi ise 25 Ocak'a kadar ziyarete açık olacak.

















Gelelim 20 yıllık bienal tarihinin küratörler tarafından en beğenilen yapıtlarından oluşan "Şimdiki Zaman Geçmiş Zaman" sergisine... 42 sanatçının 50 yapıtını bir araya getiren serginin eş küratörlüğünü David Elliot ve Rosa Martinez üstlenmiş. 1987 yılından bugüne çağdaş sanatın gelişimini ortaya koyan bu sergiyi 2 Aralık'a kadar gezebilirsiniz.

Ama bu sergi bizi biraz korkuttu diyebilirim ve yalnızca birkaç eseri görebildik. İstanbul Modern'in restoranına oturduğumuzda ise kulağımızda hâlâ bir çocuk korosunun söylediği şarkı, çöp arabasının tıkırtısı ve eşit aralıklarla duyulan köpek havlaması geliyordu. (Aslında bu sergiyi bir kez daha ve belki de audio guide ile gezmek gerekebilir diye düşünüyorum. O yüzden çok küçük bir kısmını gördüğümüz bu sergi hakkında fazla yorum yapmasam iyi olacak) Ama buradan Müge'ye bir şarkı göndermek istiyorum: (olabildiğince incecik sesle ve 'magical' dışında her sözcük uzatılarak söylenecek) :)

Find me..
In a magical world...
In a magical world...
In a magical world...


Not:
1) İstanbul Modern'de fotoğraf çekmek yasak. Ama benim en nefret ettiğim uygulamalardan biri olan fotoğraf makinelerine el koymak falan yok. Medeni bir şekilde girişte "içeride fotoğraf çekmenin yasak" olduğunu söylüyorlar ve bunun yeterli olabileceğini de görebiliyoruz.

2) Hal böyle olunca sergiler dışında da fotoğraf çekmeyi unuttuk. Müge, en sevdiği manzaranın birkaç resmini çekebildi, ben de kalkarken en sevdiği manzaraya karşı Müge'nin resmini çekecektim, ama tamamen unuttuk. Ayrıca İstanbul Modern'in keyifli restoranında yediğimiz leziz yemekleri de fotoğraflamayı unuttum. Dolayısıyla bu hafta her yere makinemi taşıdım, ama hiç kullanmadım! Haftaya bunun acısını çıkarmam gerekiyor bence.

Sağlıklı, Ama Biraz Şaşkın (:) ) Bir Mutfak: Sosa

Bugün öğle yemeğinde İş Kuleleri'nde ODTÜ'den arkadaşım Beyza ile buluştuk. İso'cum bugünün planını sorduğunda ona İş Kuleleri'ne gideceğimi söyleyince bana biraz bozulmuş olabilir. Çünkü yaklaşık üç sene orada çalışıp, "bir öğlen yemeğe gelsene bana" diye defalarca söylemiş olmasına rağmen bir kere bile gitmemiştim. Sefacı yanımın fazlasıyla ağır bastığı durumlardan biridir bu öğle yemeği buluşmaları. Çünkü ben sabah 9-9:30 arası kalkan, sonra 10-10:30 arası kahvaltısını yapan (hatta 11'e kadar çay içmeye devam eden!) sonra 12 gibi kahve ve bir parça çikolata molası veren ve bu güne başlama ritüelinde üzerinde kesinlikle en rahat ev kıyafetleri olması gereken bir hatunum. Dolayısıyla 12-12:30 gibi öğle yemeği için buluşmak benim bünyede arızaya (ya da kendi teşhisim doğrultusunda "tein eksikliği sendromuna") neden oluyor. Ya da acaba tüm bu upuzun açıklamanın yerine, asıl neden İso'yu zaten o akşam görecek olmam olabilir mi dersiniz? Valla sebebi ne olursa olsun, bugünkü buluşma çok keyifliydi.

Sosa'ya oturmayı tercih ettik. Merak ediyordum, ama daha önce Sosa'yı denememiştim. Kanyon'da falan da sağlıklı mutfak yerine daha "tehlikeli cazibelere" yönelme eğilimimiz olduğu için ona sıra gelmemiş herhalde. Ama bu aralar yediklerime dikkat etme modunda olduğum için sağlıklı mutfağıyla ünlü Sosa'ya oturduk.

Burayı kesinlikle tavsiye ediyorum. Beyza ızgara somon istedi. Ben de ufak tabaklardan erik ekşili bulgur salatası ve ızgara sebze tabağı aldım. Porsiyon büyüklükleri çok iyiydi. Yemekler çok lezzetliydi. Bu arada Sosa'da ana malzemelerin tamamının yapımında organik gıdalar kullanılıyormuş. Izgara sebzenin yanında gelen yoğurdun tadı da hâlâ damağımda diyebilirim. Ayrıca fiyat-kalite karşılaştırması açısından da Sosa benden tam not aldı diyebilirim. Menüleri de buradan inceleyebilirsiniz.

Ufak bir eleştirim olmazsa olmaz! Gerçi ufak mı, değil mi, sürekli çekilir mi bilmiyorum ve biz eğlendik, ama herkese o kadar eğlenceli geliyor mudur tartışılır. Sosa ekibi biraz şaşkındı! Hatta biraz değil, çok şaşkınlardı! Yanlış gelen siparişler (bu bizim başımıza gelmedi), ikimize tek bardak getirip, ikinciyi istediğimizde masadaki tek bardağı da alıp gitmeye kalkmalar, kahve istemediğim halde iki farklı garson tarafından bana getirilen Türk kahveleri bugün gözlediklerimiz şaşkınlıklardan bazılarıydı. Beyza'dan duyduğuma göre genel durum da böyleymiş. Zamanında gelen güzel bir yemek yiyebiliyorsam, bu tür şaşkınlıklara güler geçerim. O yüzden benim için takılmaya değmeyecek bir noktaydı, ama haftada ya da ayda birkaç kez aynı durumu yaşasam tepem atar mıydı bilemiyorum.

Sonuç olarak, siz son paragrafı dikkate almayın ve Sosa'nın güzel yemeklerini mutlaka deneyin! Yanınızda fotoğraf makinesi olmasına rağmen de o güzel yemeklerin fotoğrafını çekmek aklınıza gelmesin ve Sosa'nın web sitesinden aldığınız resmi blogunuza koyun!

Not: Yarın İstanbul Modern'deyiz. Takipte kalın...:)

3 Maymun

Dün akşam G-Mall'daydık. Mustafa için gittiğimizde (yani 2 hafta öncesi bile değil) her yer alt katta açılacak olan MAC spor merkezinin inşaat karmaşasıyla kaplıydı. Hatta "uzun bir süre buraya gelmesek iyi olur" diye düşünmüştük. Ama yine de hafta arası mümkün olan en yakın sinemaya gitmek adına yine G-Mall'daydık. Spor merkezi tamamlanmış ve derlenip toparlanmış bir G-Mall vardı karşımızda. Tıpkı eski günlerdeki gibi.. Ve Pazartesi akşamı olmasına rağmen hiç de fena olmayan bir kalabalık bulunuyordu. MAC de dışarıdan çok şık ve ferah görünüyordu, ama hiç ısrar etmeyin, Essporto'yu hiçbir yere değişmem! :)

Neyse, konumuz Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi "3 Maymun". Kısa ve net bir biçimde fikrimi soracak olursanız ben beğendim. Ama açıkça söylemem gerekirse, herkese izlemesini tavsiye edebileceğim bir film değil. Özellikle de James Bond izlemek için yanıp tutuşan erkek seyirciler kendilerini ısrar üzerine bu filmde bulduklarında orta şiddette bir travma geçirebiliyorlar! :)

Çok durağan, kasvetli ve karanlık bir film olduğuna dair eleştiriler okumuştum. Bunlara katılıyorum, ama o içeriğin içimize işleyecek şekilde verilebilmesi için o durağanlığa, kasvete ve karanlığa ihtiyaç duyulmuş olması normaldir diye düşünüyorum. Temel olarak hepsi de birbirine 3 Maymunu oynayan üç kişilik bir aile ve bir de patron ile birlikte toplam dört oyuncu arasında geçen bu filmde haliyle oyunculuklar son derece ön planda. Tüm oyuncuları başarılı buldum. Sanki bir film karakteri değilmişlercesine doğaldı her tavır ve hareketleri...Yavuz Bingöl'ün oyunculuğunu beğeneceğimi hiç düşünmezdim, ama onu da çok başarılı bulduğumu ve rolüne çok yakıştırdığımı söyleyebilirim.

Filmde çok etkilendiğim sahnelerden birincisi karı-koca arasındaki "üç maymunluk" olayın sessiz bir şiddetle açığa çıktığı ve kabullenmenin başlangıcı olan, Eyüp (Yavuz Bingöl) ve Hacer'in (Hatice Aslan) yatak odasında geçen sahneleri oldu. İkincisi ise anne-oğul arasındaki "üç maymunluk" olayın yaşandığı anda İsmail'in (Ahmet Rıfat Sungar) durumu ve daha sonra annesiyle yaşadıklarıydı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek hiçbir şey olmamış ya da değişmemiş gibi görünen, ama kocaman depremlerin yaşandığı ve taşların tamamen yerinden oynadığı bir hikaye! Dışarıdan bakınca sıradan insanların sıradan hikayeleri belki.. Ama bence sırlarla, üzüntülerle, korkularla, güven yıkıntıları, hayal kırıklıkları, öfkeler ve vicdan azaplarıyla dolu, duygusal yoğunluğu çok yüksek olan ve içinize bir yumruk misali oturan bir hikaye izleyeceksiniz.

Bu arada o sudan çıkıp, Eyüp'e ve İsmail'e iki kez görünen hayalet velet de tüylerimi ürpertmedi değil! Zaten o velet filmle ilgili eleştirilerimden biri olacak, çünkü o ölen küçük çocuğun hikayesinin yeterince açık anlatılmadığını ve biraz havada kalmış olduğunu düşündüm. Yine de sanki baba ve oğulun bu olayla ilgili hem ölen çocuğa hem de anneye karşı bir vicdan azabı ve suçluluk da duyduklarını hissettim. Herhalde yalnızca "Dur bir de korkutayım şunları" diye filme eklenmiş bir unsur değildir! Bence filmdeki başka bir korku filmi unsuru da Yıldız Tilbe'nin bir şarkısı melodisiyle çalan Hacer'in cep telefonuydu!! "Haayıııır, o sesi duymak istemiyoruuum!!"

Ama başka da bir eleştirim yok. Sadece Nuri Bilge Ceylan'ın "yalnız ve güzel ülkemize" daha nice güzel ödüller getirmesini ve başarılarının devamını diliyor ve "ellerine sağlık" diyorum.

Daylife

Dünkü programıma kaldığım yerden devam ediyorum, çünkü şahsi 10 Kasım etkinliklerim sonrasında Gizem'in de uyanmasıyla birlikte onunla Valikonağı ile Rumeli Caddesi'nin kesiştiği köşede buluşmaya karar verdik. Aklımda bir yer daha vardı. Görmek istiyordum, ama aslında emin de değildim nasıl bir yer çıkacağından.

Evet, istikamet Amerikan Hastanesi! Yok canım, Allah korusun, hasta falan değiliz! Sanat galerisine gidiyoruz. Yanlış duymadınız, hastaneye ait bir sanat galerisi açılmış. Ana giriş kapısının hemen solunda "Operation Room" (yani Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi) girişi bulunuyor. Şu an ise 31 Aralık'a kadar sürecek Sandra Mann'ın Daylife adlı fotoğraf sergisi var.















İşte böyle yukarıdaki gibi gündelik yaşama ait fotoğraflar göreceksiniz! :) Şaka bir yana, 1970 doğumlu sanatçının fotoğraflarının ilginçliği kadar ergen bir genç kız olan "Marie Therese'nin Odası" adlı enstelasyonu da oldukça değişik ve ilgi çekici. Bu karmakarışık odada genç kızın defterleri, star posterleri, oyuncakları, mektupları, müzik seti, vs gibi pek çok obje bulunuyor. Aşağıdaki gibi içeriden bangır bangır müzik yükseleceğini tahmin edebileceğiniz tam bir çekilmez ergen odası! (Resim istanbul.com sitesinden alınmıştır. Hatta hastaneye ait bir galeri olduğu da ilk kez buradan öğrenilmiştir..:))









Buradan çıkışta Gizem'le Starbucks'ta oturup uzunca bir süre memleket meseleleri konuşulmuş ve ardından da dedikodu yapılmıştır. Bu seans yazarınıza çok iyi gelmiştir. Ama artık eve gidip hazırlanması gerekmektedir. Çünkü daha 3 Maymun'a gidecektir.

Şişli Atatürk Müzesi'ndeydim...

Bu haftayı sosyalleşme ve kendimi dışarı atma haftası ilan etmiştim. Yaklaşık 3 haftadır uyanık olduğum her saati bilgisayar başında geçirmek zorunda kaldığım için baygınlık geçirdim. Yarın temizlikçi kadınla sosyalleşip (geçen hafta beni sattığı için şiddetli bir sosyalleşme seansı olacağını düşünüyorum!) spora gitmeyi, Çarşamba ODTÜ'den beri görüşmediğim bir arkadaşımla öğle yemeği, Perşembe TAC'den bir arkadaşımla İstanbul Modern ve öğle yemeği ve haftasonu planlarım şimdiden hazır. Ama Pazartesi günüm boş kaldı!! Olamaz!!

Bana çok yakın oturan yürüyüş ve yakın çevre alışveriş turları arkadaşımı aradım öğlene doğru... Baktım Gizem'den ses soluk yok, attım kendimi dışarıya... Tek başıma da olsam dışarı çıkmalıyım bu hafta!! Nişantaşı'na yürüdüm.. Remzi Kitap'a uğramayı düşündüm. (Aydın Doğan'ın D&R'ı protesto edilenler listemde hâlâ!) Lise yıllarında (galiba kütüphaneden alarak) okuduğum, ama bir kez daha okumak istediğim Lord Kinross'un "Atatürk" adlı kitabını almak istiyordum. (Aldım da... Okuduktan sonra yorumlarımı sizlerle paylaşacağım.)Rumeli Caddesi'nin neredeyse sonuna kadar gitmişken Şişli'deki Atatürk Müzesi'ne gitmeye karar verdim (daha önce hiç görmemiştim).

Burası Aralık 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında Mustafa Kemal Atatürk'ün Milli Mücadele Çalışmalarını yürütürken kiracı olarak kaldığı ev... (Osmanbey Metro İstasyonu'ndan Şişli-Mecidiyeköy yönüne dönüp, yaklaşık 5 dakika yürüdükten sonra sağınızda görebilirsiniz. Adres: Halaskargazi cd. No:250 Osmanbey, Tel: 233 08 95)

Bu bina 1928'de İstanbul Belediyesi tarafından alınıp, 1942'de İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından Atatürk İnkılabı Müzesi olarak ziyarete açılmış. 1962 sonrasında çeşitli nedenlerle (yangın, restorasyon,vs.) kısa süreli aralıklarla kullanıma kapalı kalan müzenin en son restore edilip, yeniden açıldığı
tarih 1991 olmuş.

Bu küçücük iki katlı müzede neler göreceğinize gelince:

- Atatürk'ün yaşamına, Kurtuluş Savaşı'na, Erzurum ve Sivas Kongrelerine, TBMM'nin açılışına dair tarihi bilgilerin ve fotoğrafların olduğu panolar...

- Ressam İbrahim Çallı ve Zeki Kocamemi tarafından yapılmış yağlı boya Atatürk tabloları...

- Her zaman çok şık ve zarif olan Ata'mızın üniforması, frak takımı, armasını veya adının baş harflerini taşıyan mendilleri, yazlık ayakkabıları, kalpağı, şapkası, geceliği, çizmeleri gibi çeşitli giysileri... Sağ üst köşede duran süveteri tanıdınız mı?






















- Ve Atatürk'e ait çeşitli objeler göreceksiniz. Bunların arasında bana göre en ilgi çekici olanlardan bazıları: Atatürk'e ait termos, Amerikan Başkanı Roosevelt'in kendisine hediye ettiği müzik dolabı, altın ve gümüş kaplama değişik sigara tablaları, Nutuk'un 1927 tarihli ilk baskısı, 1 Kasım 1922'de Meclis'te saltanatın kaldırılışı sırasında kullanılan kalemler, Atatürk'ün yazdığı ve çevirisini yaptığı kimi kitaplar, takma dişleri, Anıtkabir'den getirilen bir kavanoz toprak, geniş bir Atatürk pul koleksiyonu...

















Plansız sokağa çıkmış olmama rağmen 10 Kasım etkinlikleri gerçekleştirmiş oldum. Bu küçücük müzeciğe gidip, görmenizi öneririm. (Ama yine de büyük beklentilerle gitmeyin, çünkü gerçekten burası bir müzecik!)

Ulu Önder Atatürk'ümüzü Sonsuz Sevgi, Saygı ve Minnetle Anıyoruz!






"Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."

Mustafa Kemal Atatürk








O zaman gelin bu kez Atatürk'ü ilkelerini bir kez daha hatırlayarak analım. Her ilkenin önce tanımını, daha sonra ise Atatürk'ün bu ilkelerini tanımlayan kendi ifadelerinden bazılarını okuyacağız. (Bu açıklamaları blogumun sağ sütununda yer alan "Gezindiğim Sayfalar" bölümünün en başında da göreceğiniz, çok güzel hazırlanmış bir site olan Atatürk sayfasından alarak, harmanladım. Daha fazla bilgi için lütfen burayı tıklayınız.)

CUMHURİYETÇİLİK:

Atatürk devrimleri arasında siyasi bir devrim niteliğindedir. Çok uluslu bir İmparatorluktan Türkiye ulus devletine geçiş gerçekleştirilmiş. Böylece modern Türkiye'nin ulusal kimliği kazandırılmıştır. Kemalizm, Türkiye için yalnızca Cumhuriyet rejimini tanımaktadır. Atatürk bunun yolunu, kısaca halkın kendi kendisini idaresi, yani demokrasi demek olan Cumhuriyet’te görmüştür.

Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... (1925)

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun adı Cumhuriyet’tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)



MİLLİYETÇİLİK:

Atatürk devrimleri ayrıca milliyetçi bir devrim idi. Bu milliyetçilik ırkçı bir yapıda değildir; yurtseverlikle sınırlıdır. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesidir. Bu milliyetçilik, tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılıdır; sosyal içeriklidir; yalnızca emperyalizm karşıtı olmayıp, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine, gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır ve nihayet bu milliyetçilik Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlatları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)



HALKÇILIK:

Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Cumhuriyet Devrimi ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşır. Bu devrim seçkin bir grup tarafından genel olarak halka yönelik bir biçimde gerçekleştirilmişti. Başta İsviçre Medeni Kanunu olmak üzere, Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konulmasıyla birlikte kadınların statüsünde köklü değişiklikler olmuş, 1934 yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını almışlardır. Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye'nin gerçek yöneticilerinin köylüler olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan çok bir hedef niteliğindedir. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir bireyin, ailenin, sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul etmemek demektir. Halkçılık, Türk vatandaşlığı olarak ifade edilen bir fikre dayanır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri, halkın daha fazla çalışması için gerekli psikolojik teşviki sağlar, birlik fikrinin ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olur.

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)



DEVLETÇİLİK:

Mustafa Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesinin de devletin ülkenin genel ekonomik faaliyetlerini düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği alanlara veya özel sektörün yetersiz kaldığı alanlara veya ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara yine devletin girmesi gerektiği anlamında yorumlanmaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. ( 1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)



LAİKLİK:

Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına gelmez ayrıca eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması anlamını taşır. Laiklik, düşünce özgürlüğü ve kuruluşların dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız olmaları anlamına geliyor. Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Laiklik ilkesi akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir. Osmanlı döneminde matbaanın geciktirilmesinde olduğu gibi dinin yenilikler karşısında nasıl tutucu bir silah haline geldiğini yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucuları açısından dinin din dışı sivil yapı üzerinde yaratabileceği baskıları önlemenin bir aracıdır. Atatürk'ün laiklik ilkesi Tanrı karşıtı bir ilke değildi. Bu akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilke idi. Bu ilke aydınlanmış İslam'ın değil, çağdaşlığa karşı olan Müslümanlığın karşısındaydı.

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)



DEVRİMCİLİK:

Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de reformculuk veya devrimcilikti. Bu ilkenin anlamı Türkiye'nin devrimler yaptığı ve geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlar ile değiştirmiş olduğu idi. Geleneksel kavramların iptal edildiği ve modern kavramların benimsendiği anlamına geliyordu. Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınmalarının çok ötesine geçti.

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)



Kapanışı da özellikle bu dönemlerde her gün en az bir doz okumamız gerektiğini düşündüğüm Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ile yapalım.

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Huzur içinde uyumana devam et, Ata'm! Senin de dediğin gibi, “Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.” Her ne kadar bu aralar diğer örnekleri daha fazla görüyor gibi olsak da senin bizlere verdiğin bu muhteşem hediyenin farkında olan, onun değerini çok iyi anlayan ve ona her şeyden fazla önem veren kocaman bir Türk halkı var burada. Ve biz her geçen gün seni daha fazla anlayarak ve severek anmaya devam ediyoruz!

Korku Toplumundan Bir Korku Filmi Örneği

76 yaşındaki yazar (!) Hüseyin Üzmez'in, 14 yaşında bir kıza ‘cinsel tacizde’ bulunduğu iddiasıyla tutuklu yargılandığı davada tahliye edilmesi konusunda avukatların yaptığı itiraz Bursa 4'üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.









Bu olayın gündeme yerleştiği ilk günden beri geçenlerde Hıncal Uluç'un da köşesinde okuduğum o hikâye geliyor aklıma sürekli.

"İngiliz yargıç, gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama 7 yıl 7 gün hapis verince, araştıran gazeteciler sormuşlar:

“Adam kıza elini bile süremedi. Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de, adamı yakaladılar. Bu 7 yıl, 7 gün çok değil mi?”

Yargıcın yanıtı şu olmuş:
Kızı korkutmanın karşılığı 7 gündür. 7 yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanin cezasıdır.”"


Bir Avrupa şehrine gittiğimde çoğu zaman iki şeye hayran kalırım. 1) Ulaşım 2) Kadınların istedikleri saatlerde, istedikleri kıyafetlerle, istedikleri yerlerde rahatça dolaşabilme özgürlüğü ve rahatlığı. O kadın sarhoş olabilir; gecenin yarısında başka bir şehirden gelmiş, minicik şortuyla tren garında bavuluyla elindeki haritayı inceleyip gideceği yeri bulmaya çalışıyor olabilir; minicik elbisesi, topuklu ayakkabıları, parfüm kokusu yayılan saçlarıyla bir partiye gidiyor olabilir... (hepsi bizzat görülmüş örneklerdir) Ve o kadar doğal ve rahattır ki... (zaten öyle olmalıdır, çünkü o bir kadın olarak değil bir insan olarak görülür başkaları tarafından, ama maalesef bizim gözümüze ilginç bir olaymış gibi takılır bu durum!)

Bizim güzel ülkemizde de insanlar tek başına ya da grup halindeki kadınlara bakıp da, "bu kadın(lar)ın ne işi var ..... (burada, bu saatte, bu kıyafette, vs. vs)" demedikleri zaman, medeniyet anlamında bir aşama daha kaydetmiş olacağımızı düşünüyorum. Zaten bizim tam gaz bu yönde ilerliyor olmamız gerekiyordu, ama uzun zamandır rotamızı şaşırmış gibiyiz.





Ama bunu gerçekleştirmek büyük ölçüde işleyen bir hukuk sistemine de bağlı değil mi sizce? Elbette, yalnızca ilgili kanunların var olmasıyla da iş bitmiyor, yaptırımlar caydırıcı olmalı ve en önemlisi de uygulanmalı! İngiltere'de uygulanmış olan yukarıdaki ceza ne kadar imrendirici! Ondan sonra sıkıysa bir Hüseyin Üzmez vakası yaşansın bakalım İngiltere'de!



Rotamızı şaşırmış gibiyiz demiştim ya hani, Allah daha fazla şaşırtmasın! Yoksa etraf sapıklarla ve onların beyinlerini aldırmış sırıtkan karıları gibi kadınlarla dolabilir! Bu korkunç yaratıklar çevreye verdikleri zararın bilincinde olmayıp en az 3 tane de Chucky doğururlar. Ondan sonra Freddy'ler, Jigsaw'lar falan halt etmiş, yaşanan her hikaye korku filmi olur mazallah!

Benim keyifli blogumu bile ne hale getirdiniz yahu!! Hakikaten korkulur sizden!

Karnında ya da Kucağında Bebeği Olanlara Duyurulur! :)

Taze taze iki kitabım daha yayınlandı, hemen sizlere haber vereyim dedim. İlgilenebileceğini düşündüğüm bir sürü kişi hemen aklıma geldi bile... Eee, bir 30 yaş grubu kadını olarak etrafım kucağında ya da karnında bebek taşıyan arkadaşlarla çoktan doldu! :)

İlk kitabımız Bebek Masajı. Masajın iyileştirici ve rahatlatıcı bir etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama bu yararların yalnızca yetişkinler için geçerli olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü masajın bebekler ve çocuklar üzerinde de son derece yararlı etkileri bulunuyor. Kolik gibi yaygın görülen çocuk rahatsızlıklarının giderilmesine yardımcı olan tedavi edici özelliğinin yanı sıra anne-baba ile çocuk arasında güven oluşumu ve bağ kurma açısından da masajın yararları son derece fazla. Son derece basit uygulamalarla bebeğinize masaj yapmayı öğrenmek isterseniz, Dr. Alan Heath ve Nicki Bainbridge adında bir sağlık uzmanı ve danışman çocuk psikologu tarafından yazılmış ve çevirisi benim tarafımdan yapılmış bu kitabı alabilirsiniz.

İkinci kitabım ise henüz fiziksel olarak bebeğiyle karşılaşmamış olan ama bebek yapmayı düşünen veya heyecanlı bir bekleyiş içinde olan anne adaylarının ilgisini çekecektir: Hamilelik Güncesi. Dr. Miriam Stoppard tarafından yazılan bu keyifli kitap da hamileliğin öncesi, hafta hafta 9 aylık dönemi, sonrası, hamilelik sırasında karşılaşılabilecek durumlar, bebeğinizin her geçen ay nasıl bir gelişim gösterdiği gibi her anne adayının ilgisini çekebilecek konuları anlaşılır ve sıkmayan bir dille anlatıyor. Kitabın her sayfasında kendi yaşadıklarınızı da not edebileceğiniz bölümler bulunuyor. Adı üzerinde, o bir günce! Sizin "Hamilelik Günceniz" olmak için tasarlanmış bir kitap!

Evet, hamileler ve bebeklerine masaj yapmak için yanıp tutuşanlar toplanın! Kitapçılarda kuyruklar oluşturarak bu muhteşem kitapları alın! Ben de geliyorum yanınıza. Birkaç kitap imzalarım sizin için, o da benim havam olur! :)

Not: Resimleri mavi battaniyemi fon yaparak kitapların resmini çekmeye üşendiğim için Hepsiburada.com sayfasından aldım. Siz de oraya gidip kitapları alabilirsiniz.

"Türkiye'de Hiçbir Başarı Cezasız Kalmaz!"

Dün spordan çıktıktan sonra eşimle "Devrim Arabaları" filmini izlemek üzere Kanyon'da buluştuk. Filme geçmeden önce Kanyon'un koridorlarının bölüm bölüm camlarla kapatılmış olmasına bayıldım diyebilirim. O anormal esinti ve insanın içine işleyen buz gibi soğuk gitmiş. Artık gerçekten sarınıp sarmalanıp, ayazda gezmiyor, bir alışveriş merkezinin içinde geziyormuşsunuz gibi rahat edebiliyorsunuz.

Her neyse, konumuz Tolga Örnek'in muhteşem filmi Devrim Arabaları. Bence son zamanlarda Türkiye'de sinema adına süper işler yapılıyor. Sizce de öyle değil mi?

Tolga Örnek, bu filmde amacının, “projenin üzerine yapıştırılan ‘başarısız’ damgasını silmek ve gecikmiş bir takdir duygusu yaşatmak” olduğunu söylemiş. Gerçekten de aslında filmde 23 tane Türk mühendisin yaklaşık 4 ay gibi bir sürede inanılmaz bir azim, inanç ve emek sarf ederek ortaya çıkardıkları mucizenin öyküsü anlatılıyor. Ne yazık ki, çok basit bir ihmal yüzünden de devletin içindeki ve medyadaki "köstekçilerin" eline koz geçmiş oluyor ve bu muhteşem mucize yalnızca gerçekleştirildiği haliyle kalakalıyor. Bu arada filmde halkın güvensizlik ve inançsızlık duygusu (ve bunun nasıl el birliği ile yaratıldığı), devletin içindeki köstekçilerin kendi çıkarları adına gelişim ve ilerlemeye nasıl engel oldukları, ama idealist ve inançlı bir ekibin birlik olarak çalıştıklarında nasıl bir başarıya ulaşabilecekleri çok güzel bir şekilde aktarılmış.

Aslında azimli ve inançlı bir çalışma sonrasında neler yapılabileceğini gösteren bir film olmasına karşın benim aklımda kalan cümle maalesef başlıktaki umutsuz ve olumsuz cümle oldu. Muhteşem bir oyunculuk sergileyen Selçuk Yöntem'in 24 yaşındaki şevkli ve çömez mühendis Necip'e söylediği "Türkiye'de Hiçbir Başarı Cezasız Kalmaz, Evlat!" cümlesi...

Oyuncuların hepsi birbirinden muhteşemdi bu arada. Zaten ağırlıklı olarak usta tiyatroculardan oluşan harika bir kadro vardı. Haluk Bilginer (rolü kısacık da olsa o bir Haluk Bilginer!), Taner Birsel, Uğur Polat (pek bi gıcık roldeydi, ama kesinlikle ikinci favorim oldu), Vahide Gördüm, Halit Ergenç, Sait Genay ilk aklıma gelen isimler oluyor.

Necip gibi çiçeği burnunda bir mühendisin şevkli, umut dolu, inançlı ve azimli olması çok doğal! Ama Latif (Selçuk Yöntem) ve Gündüz'e (Taner Birsel) ne dersiniz! Yaşadıkları onca hayal kırıklığı, onca köstek, engel, imkansızlık ve boşa harcanan çabanın sonunda hâlâ bu kadar idealist, inançlı ve ülkesi için bir şeyler yapmak için gözleri parlayan bu başarılı ve her türlü zorluğa göğüs germeye hazır mühendislerin de yalnızca birer film kahramanı olmadıklarını ümit ediyorum.

Gerçi Atatürk'ün isteği üzerine kurulan ve faal bir şekilde işleyen (yaklaşık 130 tane de dünya standartlarında uçak üretmiş) Türkiye'nin ilk ve tek uçak fabrikasının da destek yerine benzeri engellerle karşılaşarak kapatılıp, traktör fabrikasına çevrildiği ülkemizde belki de böyle idealist ve inançlı mühendisler bundan sonra yalnızca filmlerde karşımıza çıkmaya devam edeceklerdir.

"Aferin" delisi olan ve başarının takdir edilmesinin son derece önemli olduğunu düşünen ben, bu filmde bir kat daha fazla üzülmüş olabilirim. Mucize sayılabilecek başarı öyküleri nasıl da takdir görmeden, unutulup gitmişler. Ne kadar yazık!