Hoşgeldin 2009!

















Kar yağmış... Her yer bembeyaz... Kardan adamımız hazır... Kocaman çam ağacı süslenmiş... Evin tüm ışıkları yanıyor.. Belli ki içerisi kalabalık.. Kalabalık bir aile ya da arkadaş grubu masanın başında yeni yıl şerefine kadeh kaldırıyor... Bu yılbaşı resminde eksik olan bir şey yok mu sizce? Var değil mi?

Sahi Noel Baba nerede?

İşte İmgeleme'den size dev bir hizmet daha. Ama Noel Baba'ya ulaşamadığım için Noel Abla'yı getiriyorum huzurlarınıza. Umarım sorun olmaz, çünkü Noelliği öğrenmek için çok çalıştı kendisi..:)

Buraya buyrun lütfen!

Hepinize sağlık ve mutluluk dolu bir yıl diliyorum. Kahkahanız bol olsun! 2009 hepimize uğur getirsin!

Avustralya

İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce, Kuzey Avustralya'da Lady Sarah Ashley (Nicole Kidman) isimli bir İngiliz aristokrata, ölen kocasından çok büyük bir çiftlik miras kalır. Artık buranın idaresinden sorumludur. Ancak diğer toprak baronları ile yarışamayacağını gören Sarah Ashley, sığırları güdecek birini bulması gerektiğini görür. Bu nedenle Drover'la (Hugh Jackman) işbirliği yapacaktır. Koca bir sığır sürüsünün ülkede bu konuda tekel sayılan Cartney'in sürüsünden önce limandaki gemiye yüklenmesi gerekmektedir. Zorlu bir yolculuk başlar. Nefesinizi tutarak izlediğiniz bu yolculuğun bittiği an ise kahramanlarımız kendilerini savaşın acımasız ve vahşi yönünün içinde bulurlar. Bu ana mücadeleler içinde bir de hiçbir yere ait olmayan, "krem renkli" küçük bir Aborjin çocuğun hikayesinden yola çıkılarak anlatılan Aborjinlerin çektikleri sıkıntıları da içiniz burkularak izleyebilirsiniz.

Uzun bir film. Ben sıkılmadan izledim, ama herkese göre olmayan bir uzunlukta olabilir. Hatta bir iki kez filmin bittiği gibi bir havaya kapılıyorsunuz, ama aslında devam ediyor. Görüntüler tek kelimeyle muhteşem! Sadece onlar için bile izlenebilir bence. Bir aşk ya da macera filmi değil, ama ikisinden de biraz var. Macera kısmı Western filmler tadında bir maceradan ibaret. Tahmin edebileceğiniz üzere Nicole Kidman'e bir İngiliz leydisi olmak çok yakışmış. Hugh Jackman de kesinlikle sığır gütmeli!! Mazallah, leydiye eşlik edeyim diye saçı sakalı kesip, takım elbise giydiğinde gözlerime inanamadım. O taş gibi yakışıklı adam gitmiş, yerine Bahçevan filmindeki Zeki Müren gelmişti adeta!! Bu arada "creamy" de süper şeker bir çocuktu. Kesinlikle çok başarılı bir seçim olduğunu söylemem gerek.










Kimilerine göre gereksiz uzun, fazla klişelerle dolu, Titanik ya da Rüzgar Gibi Geçti olma sevdasıyla yapılmış, fazla özenti olabilir. Hepsine az da olsa katılıyorum, ama tüm bunlar filmi sıkılmadan ve hatta keyifle izlememe engel olmadı diyebilirim. Yapacak daha iyi bir işiniz yoksa, bu güzel iki oyuncuyu, Avustralya'dan güzel görüntüleri ya da sonlara doğru bilgisayar destekli etkileyici efektlerden oluşan savaş sahnelerini izlemek isterseniz bu filme gitmenizi öneririm.

A.R.O.G

Pazar günü önce spora gittik, ardından Kanyon Sosa'da sağlıklı bir yemek yedik ve onun ardından da Cinebonus'ta sinema keyfi yaptık. Sinemada bayıldığım Segafredo sıcak çikolatadan aldım, ama ne yazık ki eski tadını alamadım! Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi lezzetli ve kaliteli ürünlerin lezzet ve kalitelerinin de bir sonu var galiba! Cem Yılmaz hariç! :)

Neyse, çok eleştirilen film A.R.O.G'dayız! G.O.R.A gezegenindeki maceradan Arif'e kin besleyen Komutan Logar onu zaman makinesiyle bir milyon yıl öncesine gönderiyor. Arif, Ceku Balınının (:) ) Komutan Logar'ın eline düşmemesi için taş devri insanlarını bir an önce geliştirip, kendi çağına yetişmeye çalışıyor.

Ben filme bayıldım. Cem Yılmaz'ın iyi işler yapan, üretken, çalışkan ve çok zeki bir adam olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu filminin de tüm bu özelliklerinin bir ürünü olduğu açıkça görülüyor. İnce espriler var. Düzeyli diyalogların ve esprilerin olduğu bir film. Görsel efektler ve animasyonlar abartılı olabilir, ama onlar bile komikti bana göre. Bir de bu filmde, Cem Yılmaz'ın her zamanki "mesaj kaygısız" halinden biraz daha farklı bir durum söz konusu. Açık ya da kapalı pek çok mesaj veriliyor ve hepsi de günümüzde en sık şikayet ettiğimiz konularla ilgili. Eğitimin önemi, çalışmanın önemi, çalışma ve sanata verilen önem ile medeniyetlerin gelişebileceği, tarihte yapılan hataların bugünü etkilediği gibi bugün yapılan hataların ise geleceği, yani çocuklarımızın dünyasını etkileyeceği gibi anlayana pek çok irili ufaklı mesaj var filmde.

Film hakkında daha fazla bilgi almak için filmin web sitesini ziyaret edebilirsiniz.






















Dediğim gibi ben bu filmi çok beğendim. Kesinlikle görmenizi de tavsiye ediyorum. Eleştiriler olduğunu duymuştum. Zaten Cem Yılmaz gibi başarılı bir adamın her adımının eleştirilmesine alıştık. Devrim Arabaları'ndan çıkardığımız dersi hatırlayalım: "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz!" Cem Yılmaz'ın da meyve veren ağaç olarak taşlanıyor olabileceğini düşünmüştüm. Bir de her zamanki gibi Cem Yılmaz filmine giden seyircilerin, Cem Yılmaz'ın sahne şovlarında olduğu gibi her dakika gülme beklentisiyle gidip, doğal olarak daha az gülünce hayal kırıklığına uğrayarak filmden çıkmış olabileceklerini de düşünmüştüm. Ne olursa olsun, filmi önyargısız izlemeye çalıştım. İzledikten sonra da umarım ağır eleştirilerin nedeni bu düşündüğüm nedenlerdir diye içimden geçirdim. Çünkü eğer artık Recep İvedik dışındaki filmlere gülemiyorsak, o zaman durum daha vahim demektir!

Bu arada eleştirilerin mutlaka olması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca herhangi bir sanat eseri ile ilgili o eseri gören insan sayısı kadar farklı yorum yapılabileceğini de biliyorum. Ama A.R.O.G gibi bir filmin çok ağır ve saldırgan eleştirilere maruz kalmasını ve "asla izlenmemeli" denmesini ben de asla kabul etmiyorum! Ben Cem Yılmaz'ın imzasına güveniyorum. Bundan sonrasında da ortaya uçuk kaçık, sıradışı, alışılmadık ölçüde sert, değişik işler çıkarabilir. Ama beni hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyorum. Ortaya koyduğu eserlerin onun aklını ve zekasını yansıtacağından emin oluyorum. Dolayısıyla "şu filmi daha güzeldi", "bu şovunda biraz fazla müstehcen espri vardı", "şu rolde abartıya kaçmış" gibi yorumlar elbette olacak (ben de yapıyorum), ama benim son ve genel yorumum her zaman olumlu oluyor ve yanılmıyorum. Tıpkı bu sefer de yanılmadığım gibi...

Ellerine sağlık Cem Yılmaz! Kazandığın paralar da helal olsun! Umarım senin gibi güzel işler yapanlar hak ettikleri gibi güzel paralar kazanırlar ve kaliteli işler çıkarmaya devam ederler.

Not: Hokkabaz da çalıntı olduğu iddia edilen ve çok eleştirilen bir Cem Yılmaz projesiydi ve ben onu da çok beğenmiştim. Cem Yılmaz o filmden sonra da pek çok projesiyle her zaman buradaydı. Peki ya eleştirenler neredeler?

Cumartesi Kahvaltısı!

Meşhur "Pazar kahvaltısı" konseptini bu hafta değiştirdik ve "Cumartesi kahvaltısı"na çevirdik. Bu Cumartesi bir zamanlar bir bankacıyken çalıştığım kurumsal şubedeki iş arkadaşlarımla yıllar sonra buluştuk. Hem de yıllardır bir yolu bulunup da ayarlanamayan büyük buluşma, bu kez o kadar kolay ayarlandı ki... Bir bayram kutlama mailleşmesi sonrasında bir haftasonu birlikte kahvaltı yapmaya karar verildi, herkes için uygun olan gün, saat ve yer kararlaştırıldı ve herkes de katıldı. Bingo! İstersek yapabileceğimizi görmüş olduk! :)

Sekiz kişilik ekibimizde havadisler boldu. Çoğunu -aralarda tesadüfen yolda/tiyatroda falan gördüğümü saymazsak- beş senedir görmüyordum. Hatta ben şubedeyken ayrılanlarla yedi senedir falan görüşmemişiz. Tabi ki öyle olunca havadis de bol oluyor. Neyse ki buluşmanın güzel havadisleri boldu! Bebişler, terfiler, evlilikler, tatiller, vs... Otuzlu yaşlarda sekiz hatun buluşursa elbette biraz Sex and The City ve biraz da Desperate Housewives sohbetleri de döndü. Onlar bir müddet hedefler, gerçekleştirilenler, performans primleri, ikramiyelerden falan bahsettiler; ben bu ortamdan kopalı uzun zaman olduğu için seyirci kalmayı tercih ettim. Onlar ne tür kitaplar çevirdiğimi dinlerken bu daldan dala portföyümü yorumsuz dinlediler. :) Gülüşmelerle kesilen heyecanlı hikayeler ve sohbetlerle dolu yaklaşık iki buçuk saat geçirdikten sonra arayı bu kadar uzatmamak üzere vedalaştık. Cumartesi sabahı dokuzda kalkmak ne kadar zor gelmiş olsa da bu buluşmanın bana kesinlikle iyi geldiğini söylemeliyim.

İşte şu an hiçbiri o şubede olmasa da beş yıl önce birlikte çalıştığım şube arkadaşlarımın büyük bir kısmı:

















Bu arada kahvaltı mekanı da Bağdat Caddesi'ndeki Midpoint'tir. Midpoint'i çok sevdiğimden ve şimdiye kadar hiçbir şubesinden mutsuz ayrılmadığımdan daha önceki yazılarımdan birinde de bahsetmiş olabilirim. Bahsetmediysem de burada söylemiş olayım. Bu kez de aynısı oldu. Hatta kahvaltı tabaklarına bayıldım diyebilirim. Sahanda gelen menemen ve sucuklu yumurtalar da çok güzel görünüyordu. Fiyatlar çok makul. Ayrıca erkekler varsa durum değişebilir, ama bir kahvaltı tabağını ve yumurtalı bir tabağı iki bayanın bölüşebileceğini ve gayet de yeterli geleceğini düşünüyorum. Midpoint'le ilgili tek eleştirim çay konusunda olacak. Kahvaltıda çay benim için vazgeçilmezdir. Ayrıca iyi demlenmiş olmalı ve ajda bardakta sunulmalıdır. Dolayısıyla her şeye tam not veriyorum, ama demsiz, ılık ve fincanda gelen çayları sınıfta bıraktım! Yine de önemli olan keyfimizdi ve o da gayet yerindeydi!

Sürmanşet

Cuma akşamı İstanbul Halk Tiyatrosu tarafından BKM sahnesinde sergilenen Sürmanşet adlı oyunu izledik. Cumartesi günü de Gazanfer Özcan Tiyatrosu'nun oyununu izleyecektik, ama hafta başında telefon ederek Gazanfer Bey'in rahatsızlığından dolayı oyunun iptal edildiği haberini aldık. Bilenler bilir, bu aralar hastalık gibi şeyler duyduğumda aklıma hemen en kötü seçenekler geliyor. O yüzden bu telefon sonrasında da çok üzülmüştüm. Neyse ki Amerikan Hastanesi'nde tedavi gören Gazanfer Özcan'ın durumu iyiymiş. Google sağolsun diyor ve usta tiyatrocunun bir an önce bomba gibi bir dönüş yapmasını diliyorum.

Dönelim Cuma akşamki oyuna... Sinan Tuzcu`nun yazdığı ve Arif Akkaya`nın yönettiği Sürmanşet oyununda Erkan Can, Dolunay Soysert, Tardu Flordun, Ceyda Düvenci ve Beste Bereket oynuyor. Oyunun dekor ve ışık tasarımını ise Cem Yılmazer gerçekleştiriyor.

Konu güzeldi... Polis-mafya-devlet üçgeni içinde dönen dolaplardan biri ele alınmış. Çevrilen dolaplar bir garsonun, bir habercinin, bakanın oğlunun sevgilisinin ve "makam sevdalısı" bir polisin hayatını darmaduman ederken, kirli işleri olan bakanın oğlunun elini kolunu sallayarak işlemi tamamlayıp yurtdışına kaçması çok manidardı.

Dekor ve müzikler güzeldi... Sezen Aksu, Ceza, Mercan Dede ve Hayko Cepkin müzikleri ve ışıklandırma oyuna etkileyici bir hava katmıştı.

Oyuncular iyiydi... Özellikle Yeşim rolündeki Dolunay Soysert ve Engin Değirmen rolündeki Tardu Flordun çok başarılılardı. Zaten en zor iki rolün de onların canlandırdıkları karakterler olduklarını düşünüyorum. Tardu Flordun'a arıza adam rolünün çok yakıştığını düşündüm. Ama zaten çok beğendiğim Dolunay Soysert'e bir kez daha hayran oldum. Cesur sanatçılara bayılıyorum; yapılmamışı yapanlara, kalıplara bağlı kalmayanlara, değişiklikten korkmayanlara... Dolunay Soysert'i fahişe, köylü kadın, cici ve kentli kadın rollerinin hepsinde izledim ve hepsinde de çok başarılı buldum. Bilmeyenler için oyunun yazarı Sinan Tuzcu'nun da bu cesur oyuncunun cesur eşi olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.

Her şey iyi hoş da genel olarak oyun hakkında düşündüklerime gelirsek, ayrı ayrı bakınca birçok yönünü beğendiğim bu oyunu favori oyunlarım listesine alamadığımı söyleyebilirim. Sıkılmadan izliyorsunuz. Zaten sadece bu oyuncuların canlı performanslarını izlemek bile sıkılmamanızı sağlayacaktır. Ama bir şeyler eksikti. Bunun nedeninin "too many cooks spoil the soup"* atasözündeki nedenden mi, yoksa DOT'un son derece büyük bir başarıyla sergilediği In-Yer-Face ** akımı oyunlarının her babayiğidin harcı olmamasından mı kaynaklandığını bilemiyorum. Belki müziğin ve görsel/işitsel efektlerin fazlaca kullanılması, bu oyunun benim gözümde bir tiyatro oyunundan çok bir "şov" olarak algılanmasına neden olmuştur. Belki de çözemediğim bambaşka başka bir nedenden dolayı bu oyun favorilerim listesine girememiştir. Ama yine de izlemeye değer bulduklarım ve kesinlikle sıkılmadan ve hatta oyuncuları keyifle izleyeceğinizi garanti edebileceğim bir oyun olduğunu söylemem gerek. Yani kısacası görmenizi tavsiye ediyorum.

Biletler ve oyun tarihleri Biletix'de...


Dipnotlar:

* "işin içine çok sayıda aşçı girdi mi, çorbanın tadı mahvolur" gibi çevirebileceğimiz yabancı bir atasözü. Anlamı gayet açık, değil mi?

** In-Yer-Face , 1990'larda İngiltere'deki tiyatro yazarlığında ortaya çıkan şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren oyunlar yazma eğilimine, akımın gözlemcisi olan yazarlar tarafından takılmış bir isimdir.

Benim İçin Mutluluk...

Kıymet'ten pası aldım. Benim için mutluluğun ne(ler) olduğunu yazmamı istemiş. Hemen başlıyorum:

* Elbette aldığım her nefes, attığım her adım, iyi ya da kötü gördüğüm/algıladığım/duyduğum/hissettiğim her şeydir... Şu buz gibi günlerde evimden içeri girer girmez her yerimi saran sıcaklıktır... Keyifle yediklerim ve içtiklerimdir... Yani kısacası var oldukları için her an şükretmem gereken (ama malesef çok nadir anlarda aklıma gelen) sahip olduğum bir sürü şeydir.

* Yanında rahatlıkla gülebildiğim ve ağlayabildiğim, bir şeyler (pardon çok şeyler, hatta her şeyi) konuşabildiğim, fikir alabildiğim, keyifli/keyifsiz anları paylaşabildiğim, yanında sarhoş olabildiğim (ama "tüh ulen, ne yaptım ben!" diye düşünmediğim), karizma falan düşünmeden komik durumlara düşebildiğim, saçmalayabildiğim, yanında gülme/sinir/yeme krizi gibi bilimum krizler geçirebildiğim, özgür hissedebildiğim, güçlü ve zayıf yönlerimi ortaya çıkarabildiğim (ama karşımdakinin bu sırada benimle ilgili bir SWOT analizi yapmadığını bildiğim!), yani kısacası yanında rahatlıkla kendim olabildiğim kişilerdir mutluluk...

* Seyahat etmektir mutluluk... Hiç bilmediğim uzak ve yakın yerlere gitmek; bildiğim yerlere tekrar gitmek; çok uzak diyarların hayallerini kurmak...

* Güneşli hava ve masmavi gökyüzüdür benim için mutluluk... Yağmur, kar ya da kasvetli havalar yalnızca bazı ruh hallerinde hoşuma giden dekorlar olabilirler benim için.. Ama güneşli havanın her türlü ruh halimi mutluluğa çevirebilme özelliği vardır benim gibi güneş enerjisiyle çalışan biri için...

* Deniz kenarında, üstünde, altında, kıyısında, içinde olmaktır... Bu Boğaz'da yürüyüş yapmak da olabilir, Güney sahillerinde kumsalda tembel tembel uzanmak da... Trafikteyken bile Boğaz Köprüsü'nün üzerindeysem durum değişir mesela... O manzara sevimsiz trafiği unutturur insana...

* Okumak ve yazmaktır... Tiyatroya, konsere, sinemaya, sergiye, kısacası ruhumu besleyen aktivitelere zaman ayırmaktır...

* Spor yapmaktır...

* Zayıf olmaktır (ruhen değil bedenen..:) ) mutluluk... (Yahu benim mutluluğum değil mi, size göre saçma olabilir, beni incecik olmak inanılmaz mutlu eder mesela.. Anlayacağınız üzere şu an mutsuzum!!!)

* İyilik yapıp, denize atmaktır mutluluk...

* Huzurlu uyunabilen uykulardır mutluluk...

* Evcil hayvanlarla haşır neşir olmaktır...

* Nutella kavanozuna ya da puding tenceresine parmağınla dalmaktır...

* Akşam eşinle birlikte oturduğun ve Zeki Müren şarkılarının eşlik ettiği bir rakı&balık sofrasından sabaha karşı dörtte kalkmaktır... Yapılan sohbetin her dakikası, dinlenen her şarkı, keyifle içilen her yudumdur mutluluk...

* Hayal panoma bakmaktır mutluluk... Bir zaman gerçekleşeceğinden emin olduğum, ama şimdilik hayal olan seyahatleri planlamak, hayali evler ve yazlıklar döşemek, hayalimdeki işleri ve ileride evimizin bir üyesi olacak altın sarısı Golden Retriever'a isim düşünmektir..

* Hayattan olumlu beklentilerimdir mutluluk...

Şu kasvetli havada, ailemden çok iyi haberler almadığım, iş-güç anlamında beklenti uyuşmazlığı yaşadığım, kış mevsiminin pisboğazlılığı teşvik eden ruh hali içinde her geçen gün biraz daha kilo aldığımı hissettiğim, üyesi olduğum spor merkezinde bir ay boyunca en sevdiğim tae-bo dersinin yapılmayacağını öğrenerek dün itibariyle yıkıldığım bu mutsuz dönemimde beni mutlu eden şeyleri yazmak çok keyifli geldi...O yüzden Kıymet'e teşekkür ediyorum.

Ben de pası Mutfak Faresi Özlem'e atıyorum. Özlem, sen nelerden mutlu oluyorsun bakalım?

Hayat Bir Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?

Ekteki yazı mail yoluyla gelen yazılardan biri ve çok hoşuma gittiği için sizlerle de paylaşmak istedim. Hayatı aşağıdaki gibi öğretecek anne-babaların ve eğitimcilerin çoğalması ve hayatı böyle öğrenen yeni nesillerin yetişmesi dileğiyle...

Bu arada kendi anneme ve babama da teşekkürlerimi göndereyim buradan. Artık değerlendirebilecek yaşlara geldiğime göre aşağıdakilerin önemli bir kısmını bize vermeye çalışmış olduklarını da görebiliyorum. Ne kadarını öğrenebilip, uygulayabildiğimiz ise elbette başkalarının takdiridir!

İşte benim çok hoşuma giden o yazı:

HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI?

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:

Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını...

Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.

Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.

Kitaplardan keyif almasını.

Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp da kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.

Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar,bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona. Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.

Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret,başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı. ...

Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat. Hayatı sorgulamayı öğret ona...

Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.

Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı...
'İstemiyorum','hayır' demeyi öğret ona, istediğinde ise 'istiyorum' demeyi.

Sevdiğinde ise'seni seviyorum' diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı ....Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını.

İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret... Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. . Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...


Aylin Kotil, Cumhuriyet Gazetesi

Image Black Light Theatre

9-11 Ocak arası TİM'de sahne alacak olan Prag'ın ünlü "Image Black Light Theatre" grubunun "Işıkların Dansı" adlı gösterilerinin biletlerini Biletix ve TİM gişesinden alabilirsiniz. Bonus kartı olanlara %20 indirim de var! Kaçırırsanız üzülürsünüz diye önceden haber verme hizmetimi devreye soktum. Şimdiden iyi seyirler! (11 Ocak'ta da izlenimlerimi yazarım.)
















Not: TİM gişesinden telefonla bilet alınamadığını öğrendim. Yani gişeden satış yalnızca fiziken gişeye giderek gerçekleştirebileceğiniz bir şeymiş. Bu durum bana çok saçma geldi. O yüzden de ne yazık ki biletleri Biletix'ten almak zorunda kaldık.

Kibrit Kutusu

Kasım ayında Ankara'ya gidişimde Kıymet'le buluştuğumuzdan ve kendisinin bana hediye ettiği Kibrit Kutusu adlı kitaptan sizlere bu yazımda bahsetmiştim. O keyifli sohbetimiz sırasında Kıymet'in eşinin yazma hobisinden (buna hobi demek doğru mu bilmiyorum aslında, daha çok yarı-profesyonel, hatta profesyonel ve tutkuyla yapılan bir uğraş da denebilir) ve yayınlanan ve henüz yayınlanmamış romanlarından da bahsetmiştik. İşte Kıymet'in hediyesi olan bu Kibrit Kutusu romanı da eşi A.Kadir B.'nin 2008 yılında Pentagram bünyesinde yayınlanan romanlarından biri.



Dün sabah başladığım romanı akşam spor yaparken, sonra uyumadan önce okuyarak neredeyse yarısını bitirmiştim. Bugün de İstanbul'da kar yağışı olacağını duyunca evden çıkmamanın iyi olacağını düşündüm. Öncelikle kayınvalidemin hediyelerinden biri olan yeşil polar eşofmanlarımı giydim. (Kışın en soğuk günlerinde giyilmek üzere tasarlanmış, insanı kayak kıyafetleri gibi iki katı gösteren, ama battaniyeye sarınmış gibi yumuşacık ve sıcacık bir his uyandıran bayıldığım kışlık ev giysilerimden biridir kendisi. :)) Salonda camın yanındaki koltuğa oturdum. Ayaklarımı uzatabileceğim daha alçak taburemsi bir şeyi de önüme koydum. Ev ve cep telefonumu ve suyumu yanıma aldım. Kahvemi yapıp, yanına da iki parça çikolatamı ve Kibrit Kutusu'nu alıp koltuğa yerleştim. Anlayacağınız saatler boyu kalkmamak üzere yerleştim yerime. Gerçekten de öyle oldu. Yerimden kalktığımda da kitabı bitirmiştim!

Böylelikle polisiye roman tarzında çok keyif alarak okuduğum ikinci kitapla da tanışmış oldum. (İlki için bakınız: Ahmet Ümit - Bir Beyoğlu Rapsodisi) İnsanın adeta bir detektif misali kendi geçmişinin peşine düşerek çevresine, ailesine, dostlarına, düşmanlarına, çocukluğuna, işine, meraklarına ve daha birçok şeye dair ipuçları bulma ve kendini öğrenebilme çabasını da anlatan kitabın bu anlamda psikolojik bir yönünün de olduğunu düşünüyorum. Hatta kitabı okurken çoğu zaman insanın kendisine ve çevresine bu kadar "dışarıdan" bakabilmesinin nasıl bir duygu olabileceğini düşünürken buldum kendimi. Sonra da bu konuyu fazla düşünmemeye karar verdim! Mazallah, dışarıdan bakayım derken Sabri gibi olmak da aklıma geldi birden! :))

Merak etmeye başladınız mı bakayım? Durun daha kibrit kutularındaki gizeme bile gelmedik! Kutuların üstündeki bacaklar sizce kime ait? Ya da önce "kutunun üstünde neden kadın bacağı resimleri var?" diye mi sormalıyız? Bu kimin fikri olabilir sizce? Bu fikri ortaya atan kişi kimden etkilenmiştir? Ya da sadece "kimden" diye sormak doğru mudur? Belki de bu fikir onun geçmişinden ya da ta derinlerde bir yerlerde gizli kalan bir şeylerden ortaya çıkmıştır. Fikrin kaynağını bulduktan sonra da bacakların sahibesini öğrenmek için sayfalar arasındaki yolculuğunuza hız kesmeden devam edebilirsiniz. Yolunuz reklamcılar, ajanlar, emekli komiserler, travestiler/fahişeler (!), iş adamları/kadınları, anneanneler ve babaanneler gibi bir dolu değişik insanla kesişecek. Şirketlere, hastanelere, Ankara'ya, İstanbul'a, mola tesislerine, mezarlıklara ve değişik evlere uğrayacaksınız. Hatta sandalda rakı balık sefası bile yapacaksınız. :) O yüzden bir an önce yola çıkmanızı tavsiye ediyorum.

Kitabı almak için A.Kadir B'nin üstte linkini verdiğim web sitesindeki "Bitiş" bölümünü ya da idefix'i kullanabilirsiniz.

Bu arada ben bir yandan kar izleyip, bir yandan da kitabımı okumayı planlamıştım. Ama dekorum eksik kaldı ne yazık ki, çünkü burada kar falan yağmadı bugün! Kapanışı yaparken meteorolojiyi de bizi kar konusunda kandırdığı için buradan kınamak istiyorum! :)

Sarımsak Ezme Sorunsalı

Bugün itibariyle evimizden tahminen onuncu sarımsak ezicinin cenazesi çıkınca bu konuyu burada dile getirmeye karar verdim. Hani bir sakız reklamı vardı (markayı hatırlamıyorum), adamın biri çıkıp "Yetkililere duyurulur, kaybolmayan sakız istiyoruz!" diyordu. Ben de aynı şekilde buradan yetkililere duyurmak istiyorum, "Tabanı ya da sapı elimde kalmayan sarımsak ezici istiyorum!"

















Yukarıdaki resimde gördüğünüz iki türün de envai çeşidini denedim. Sağdaki türde en az dört kez üst sapın sarımsak haznesinin bitim noktasından kopup elimde kaldığına şahit oldum. Daha sonra soldakilere adeta birer kurtarıcı misali atladım. Zaten bu merdane misali çevirerek sarımsağı ezip, alttaki delikli tabandan dışarıya çıkaracak aletin neresi elimde kalabilirdi ki? Ama yaklaşık iki ay kullandıktan sonra ilk merdane sarımsak ezicimi çöpe gömdüğümde (!) bu tatlı rüya da sona erdi. Ondan sonra da her iki ayda bir sarımsak ezici değiştirmeye devam ettim. Bunun neresi elimde kalıyor diye soracak olursanız, tabanı efendim! Evet, doğru duydunuz. Önce delikli tabandan ufak bir çatırdama sesiz geliyor, o sırada ben "Hımm, bu ses sarımsaktan gelmiş olamaz" diye düşünerek aletin alt kısmına bakıyorum ve tabanın ortadan çatladığını görüyorum!

Ve ben son sarımsak ezicimden de ayrılmanın acısını yaşadığım şu günlerde yetkililere bir kez daha sesleniyorum, "Tabanı ya da sapı elimde kalmayan sarımsak ezici istiyorum!"

Muhteşem Bir Oyun: 444

Yer: Beyoğlu'nda bir oda tiyatrosu. Bu kez DOT değil. İlk kez gittiğim Oyuncular Tiyatro Kahve'nin salonu. Yani İstiklal Caddesi'ndeki Rebul Eczanesi'nin üstündeyiz. Giriş ise yandaki Rumeli Pasajı'ndan.

444 adlı oyunu sergileyen ekibin adı Altıdan Sonra Tiyatro. Altıdan Sonra Tiyatro ekibi, 1999 yılında çoğunluğu İTÜ'den mezun ve tamamı üniversite yıllarında tiyatro ile ilgilenmiş olan mimar ve mühendislerin bir araya gelerek kurduğu bir grupmuş. Önce hobi olarak, sonra yarı profesyonel sürdürdükleri bu girişimleri artık birçok ödüle layık görülmüş ve son derece güzel oyunlar çıkarmayı başarmış profesyonel bir işe dönüşmüş denebilir.

Yiğit Sertdemir'in yazdığı ve yanda gördüğünüz en iyi oyun yazarı ödülünü aldığı 444, iki kişilik bir oyun. Oyundan çıktığımızda "Vay be, gerçekten süper bir konuymuş, oyun yazarı ödüllerini hak etmiş, bunu yazan kişi kesin genç olmalı. Hatta hâlâ umudu olan, bilinçli ve idealist bir genç olmalı. Eve gidince Yiğit Sertdemir araştırılacak" yorumunu yaptım. Eve geldim, bir de baktım ki oyun yazarı oyun boyunca karşımızda durmuş da haberimiz yokmuş. Yiğit Sertdemir, oyunu yazdığı gibi aynı zamanda çağrı merkezinde yeni işe başlayan çömez elemanı da oynuyor. Çağrı merkezinin eski elemanlarından, artık baygınlık geçirme aşamalarını yaşayan kadın çalışanı ise Gülhan Kadim oynuyor.

Bu çağrı merkezi aslında bir "Hatırlatma Merkezi'nin" şikayet bölümü. Gelen şikayetler de "Doktor randevumu niye hatırlatmadınız?" türünden şikayetler oluyor haliyle. Peki ya, farklı şikayetler gelmeye başlarsa? Ya bir anda işler karman çorman olursa? Ya insanlar hem "evim yanıyor" hem "çilingir istiyorum" hem de "babam öldü" diye Hatırlatma Merkezi'nin çağrı merkezinin gece vardiyasında çalışan kendi halindeki bu iki elemanı aramaya başlarlarsa? Ya her zamanki rutin ve durağan gece vardiyasında bir kaos yaşanırsa? Bu işin altında nasıl bir iş olabilir sizce?

Yiğit Sertdemir'in de bir röportajında belirttiği üzere insanlar (özellikle de 30'lu yaşlarını süren nesil olan bizler) günden güne daha bilinçsiz ve hafızasız bir yaşam sürüyorlar. En gerekli şeyleri bile akıllarında tutamayan bu insanların yaşadığı bir toplumda "toplumsal hafıza" diye bir kavramın varlığını sürdürebilmesi mümkün müdür? Yiğit Sertdemir, bu oyunla toplumsal hafızanın önemine, neleri unutmamamız gerekmiş olmasına rağmen çoktan unutup gittiğimize, insanın kendi rahatlık alanından çıkmadan ve sistemin bir parçası olarak yaşamaya çalışarak sürdürdüğü yaşamının anlamsızlığına dikkat çekiyor. Ama dikkatimizi çekerken başımıza vurarak, gözümüze sokarak mesajını vermiyor. 1 saat 20 dakikalık bu tek perdelik oyunun yaklaşık bir saatlik kısmında gülerek, eğlenerek bir çağrı merkezinde yaşanabilecek konuşmaları ve iki çalışanın kendi aralarında yaptıkları gündelik sohbetleri izliyorsunuz. Oyunculuklar o kadar doğal ki... Gülerek izlediğiniz bu oyunda varılan sonuç ise gerçekten "Vay be, helal olsun!" dedirtecek cinsten! Yani sizi bilemem, ama ben öyle dedim. Ve 444'ün mutlaka görmenizi tavsiye ettiğim bir oyun olduğunu da altını çizerek belirtmek istiyorum!

Altıdan Sonra Tiyatro web sitesi için buraya buyrun. (Burada kullandığım resimler de bu web sitesinden alınmıştır.) Orada detaylı bilgiler bulunuyor. Ama ben yine de tıklamaya üşenenler için bilet fiyatlarının 20 YTL olduğunu ve rezervasyon için (212) 245 13 14 no'lu telefonu aramanız gerektiğini hatırlatayım. Oyun için gittiğinizde ise ödemenizi yapıp oyuna girebiliyorsunuz. Yani telefonda kredi kartı bilgilerinizi vermeniz de gerekmiyor.

Yandaki oyun afişinde gördüğünüz farenin de oyunda yer alan üçüncü oyuncu olduğunu söyleyeyim. Gerçi kendisine fare denmesinden pek hoşlanmıyor; o yüzden az önce kendisini bir fare olarak tanıtarak yaptığım saygısızlıktan dolayı Filifu'dan özür diliyorum! :)

Bir an önce yerinizi ayırtıp, bu muhteşem üçlüyle tanışmanız dileğiyle...

Budapeşte Çigan Orkestrası

Birkaç ay önceki yazılarımdan birinde dünyanın en ünlü ve en büyük çigan senfoni orkestrasının konser vermek üzere 3 günlüğüne İstanbul'a geleceklerinden bahsetmiştim. Biz biletlerimizi aldık, siz de alın demiştim. Sözümü dinleyip bilet alanlar el kaldırsınlar bakalım! Peki, o zaman dövünmeye başlayabilirsiniz, çünkü muhteşem bir konser kaçırdınız! Yine de bir daha gelirlerse kaçırmamanız için bu yazıyı yazmak istedim.

Bu kez 19-20-21 Aralık (yani bugün son konserlerini veriyorlar) tarihlerinde TİM'de konser vermek üzere İstanbul'a gelen bu 100 yaylı çalgıdan oluşan Budapeşte Çigan Senfoni Orkestrası, dün gece bize muhteşem saatler yaşattı. Macar rapsodilerinden Strauss valslerine ve Katibim türküsüne kadar pek çok parçayı çalan bu orkestranın performansına tek kelimeyle bayıldık.

Bu topluluk ilk kez 1985’te Macaristan’ın en ünlü Çigan solisti Sandor Jaroka’nın cenazesinde bir araya gelmiş. Cenaze töreni sonrasında doğaçlama olarak birlikte çalmaya başlayan Macar Çigan müzisyenlerden bu orkestra doğmuş. Macaristan’ın en iyi müzisyenleri bu orkestrada yer alıyorlarmış. Bu muhteşem orkestrada 60 keman, 10 viyolonsel, 10 çello, 10 kontrabas, 10 klarnet ve 6 çembolin bulunuyor.

















Yılın 307 gününde konser veren gurubun turneye çıktığı ülkeler arasında, İrlanda Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Hollanda, Macaristan, İtalya, Japonya, Monako, Portekiz, Romanya, Rusya ve İsviçre bulunuyormuş.

Bir sonraki gelişlerini kaçırmamanızı ve bu orkestranın yollarını gözlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Şahsen bize çok iyi geldiler.

Not:

1) Resimleri Budapeşte Çigan Orkestrası'nın web sitesinden aldım. Detaylı bilgi almak isteyenler de bu siteyi inceleyebilirler.

2) Üstteki resimde en üstte ve alttakinde ise önde duran o iki müzisyeni izlerken (dinlerken değil, izlerken! yanlış yazmadım yani!) yüzünüze bir tebessüm yayılmasına engel olamıyorsunuz. Hatta o kadar ki ben orkestra ile ilgili ürünlerin satıldığı standda ve web sitelerindeki alışveriş bölümünde bu iki primanın bebeklerinin satılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü onlar gerçek bir "tip"ler! Yetkililere duyurulur: Ben Sandor Buffo Rigo ve Joszef Lendvai Csocsi'nin bebeklerinden istiyorum. Hatta evlat edinme yerine "dede edinme" gibi bir durum olsaydı, yeleğinden taşan göbeği, pembe yanakları ve sakalları ile aralarından bir tanesini (Csocsi) dede edinmek için ilk başvuranlardan olabilirdim. Bu kadar sempatik ve salona muhteşem bir enerji yayan iki tip zor bulunur gerçekten de!

3) Budapeşte Çigan Orkestrası ile ilgili bilgi almak için Internet'e baktığınızda Türkiye'de çıkan her haberin aynı olduğunu görüyorsunuz. Tanınmış bir orkestra ülkenize konser vermeye geliyor, ama büyük yayın kuruluşları da dahil çıkan tek haber muhtemelen herkese gönderilmiş bir basın bülteninden ibaret!! Csocsi ve Rigo'nun adlarını bulmak, diğer ön plana çıkan müzisyenlerin kimler olduklarını ve geçmişlerini öğrenmek, grubun geçmişini ve gelecek programlarını öğrenmek yalnızca yabancı sitelerden yapılmamalı diye düşünüyorum. Bir medya organı da basın bülteni yayınlamak yerine orkestranın belli başlı müzisyenleriyle röportaj yapsa ya da halkla/basınla ilişkiler sorumlusundan birebir bilgi alsa hiç de fena olmazmış!

4)
Notlar bölümü neredeyse yazı kadar uzun oldu, ama son olarak TİM'den de bahsetmek istedim. İstanbul Gösteri Merkezi'ne ne kadar stres içinde gidiyorsam, TİM'e de o kadar rahat gidiyorum. Yerinizi gösteren görevliler, sahne büyüklüğü, eğimi ve rahatlığı, vestiyeri, büfesi ve her şeyiyle TİM'i seviyorum! :)

Kapanışı Amsterdam Evleriyle Yapıyorum!

Amsterdam'ın eğlence hayatı ve özgürlükler şehri olarak tanınmasına neden olan diğer birtakım çılgın yönlerinin yanı sıra kültür, sanat, spor, mimari gibi başka birçok özelliğinin olduğundan da bahsetmiştim. Benim en hoşuma giden yönü ise şehrin son derece estetik mimari dokusu oldu.

Bu şirin, masal evlerine benzeyen, birbirlerine bitişik nizam dizilmiş, az katlı evlerin bir özelliği daha bulunuyor. Bu evlerin çoğu kancalı! Nasıl mı? Başınızı kaldırıp üçgen çatıların önünden uzanan çıkıntıya bakın. Gördünüz mü kancaları?

















Çatıda gördüğünüz bu kancalar evlere mobilya ya da başka büyük eşyaları taşımak için kullanılıyorlar. "Kapıları yok mu bu evlerin?" dediğinizi duyar gibi oldum. Hemen cevap vereyim. Evlerin kapıları var, ama binalar zaten daracık olduğu için kapılar da ona uygun şekilde yarım kapı genişliğinde. Bakınız bir kapı örneği:




Gördüğünüz gibi iki mağazanın arasındaki bu daracık kapı, apartmanın giriş kapısı oluyor. Neredeyse evlerin pencerelerinin bile yarısı kadar! Peki, evlerin ve dolayısıyla da kapıların neden bu kadar dar yapıldığını merak ediyor musunuz? Bunun nedeni Amsterdam'daki binaların taban alanlarına göre vergilendirilmesiymiş.






Yani az vergi vermek için daracık evleri, küçücük kapıları, tek kişinin geçebileceği merdivenleri yapmışlar. Sonra bir bakmışlar ki eşyaları içeri sokamıyorlar. Hemen binaların tepesine kancayı takıp eşyalarını kapıdan değil bacadan sokmanın yolunu bulmuşlar! Güzel sistem! Hatta kullanıldığına da bizzat şahit oldum! Kocaman çuvalımsı bir şeyin içinde atılacak inşaat malzemeleri gibi bir şeyler indirdiklerini gördüm, ama o sırada ellerim çok üşüdüğü için kendilerini eldivenden çıkarıp olay anının fotoğrafını çekmeyi gözüm yemedi! :)

Bir gezi yazısı dizisinin daha böylece sonuna geldik mi? Geldik. Bundan sonraki gezi yazısı ne zaman olur bilmiyorum. (Bu ay içinde Karayipler seyahati kazanacağım için Mart ortalarında size "egzotik ada" yazıları yazabilirim. :) ) O zamana kadar daldan dala konularla bir arada olmaya devam!

Blogspot'u Attım! :) imgeleme.com oldum!

Dikkat dikkat! Bu bir bilgilendirme yazısıdır! Bundan sonra hayranı olduğunuz bu blog sayfasına www.imgeleme.com yazarak da ulaşabilirsiniz. Denediniz mi? :)

Gördüğünüz gibi her şey aynı! İçerik anlamında değişen hiçbir şey yok, ama web adresimi değiştirdim. Eski adresimi kullanmak isteyenler de aynı şekilde devam edebilirler. Ama mesela bloguma o kadar bayılıyorsunuz ki onun her yerde tanıtımını yapmak istiyorsunuz diyelim; ya da yaptığım bir kitap, restoran, vs önerisini kaynak göstererek arkadaşlarınıza söyleyeceksiniz... İşte o zaman şöyle diyorsunuz: "Imgeleme.com'a bayılıyorum!" ya da "İmge yine bir restorana gidip, muhteşem bir yemek götürmüş. Ortam da süper görünüyor. Resimler imgeleme.com'da!" Başka bir örnek daha vereyim: "Bu bayramda nereye gitsem acaba?" diyen arkadaşınıza "Sen hâlâ imgeleme.com'un gezi sayfalarına bakmadın mı?" diyebilir, üstüne bir "cık cık cık" yapıp, onu mahcup edebilirsiniz. Örneklerle açıklamak her zaman daha etkilidir ve bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Anlayacağınız söyle(n)mesi daha kolay ve daha akılda kalır olduğu için böyle bir değişikliğe gittim.

Blogumdaki bir içerik yeniliği de sağ sütunda Blog Arşivi'nin altındaki arama kutucuğudur. Google Arama'yı kaldırdım, yerine İmgeleme sayfaları içinde arama yapabileceğiniz bu kutucuğu koydum. Yani bir nevi İmgeleme Nostalji bölümü burası! Blogumdaki yazı sayısı 300'ü geçince ve ben bile aradıklarımı zor bulmaya başlayınca duruma müdahale etmek istedim. Örneklerle açıklayalım: "Prag" yazın İmge'nin geçen sene yazdığı Prag yazısı karşınıza gelsin! Aklınıza "bu kız spor salonundaki kötü kokularla/aptallarla/sardunyasıyla ilgili bir yazı yazmıştı, neydi o, neydi?" diye kendinizi yiyip bitirmeyin. "Koku/aptal/sardunya" yazın karşınıza istediğiniz yazım gelsin. :)

Değer yaratmaya devam eden imgeleme.com, dev kadrosuyla (bu ben oluyorum, çaktırmayın!) ve her geçen gün yenilenen hizmetleriyle karşınızda!

Beni tıklamaya devam edin..:)

Not: Verdiği teknik destekten dolayı kardeşceğizime teşekkürlerimi sunarım!

Amsterdam'ın Bisikletleri

Amsterdam gezisi ile ilgili genel notlar yazısını yazmamaya karar verdim, çünkü aklıma gelen her şeyi yazılarımda detaylı bir şekilde anlatmışım zaten. Ama hiç bahsetmediğim iki Amsterdam klasiği daha kalmış. Kapanış öncesi onlara da değinmeden geçmeyeyim istedim.

İşte onlardan ilki geliyor: bisikletler! Her yerdeler... Kaldırımlarda, köşe başlarında, köprü üstlerinde, meydanlarda, orada burada... (İki bisiklet arası dilek tutuyorum!)

















Amsterdam, küçük, düz ve her yerde mutlaka bisikletliler için ayrılmış yollarıyla bisikletle her yere ulaşımın ve bisiklet sürmenin çok kolay olduğu bir şehir. Şehirde 1 milyona yakın bisiklet varmış. Bisikletlerin üzerinde de her çeşit insan var. Topuklu ayakkabılı kadınlar, alışveriş yapıp aldıklarını bisikletinin önündeki sepete yerleştirmiş kızlar, takım elbiseli bir iş adamı, bisikletinin sepetine bebeğini ya da köpeğini yerleştirmiş kadınlar, sohbet ederek yan yana giden üç-beş bisikletli genç, bisikletiyle giderken köpeğini de sabah koşusuna çıkarmış olan bir adam, yan yana bisiklet süren yaşlı bir çift... İşte birkaç örnek:






















Daha fazlası için de bu siteye bakmanızı öneririm. Sitenin sahibi 73 dakikada 82 bisikletli fotoğrafı çekmiş ve hepsi de tamamen Amsterdam bisikletlilerini yansıtan görüntüler.

İso'cum tüm bisikletlerin ne kadar alelade olduklarına dikkat çekmişti. Ben de her zamanki gibi gazı alıp "Bizde olsa..." diye konuşmaya başlamış ve bir süre susmamıştım. "Adamlar için işlevselliği önemli tabi, bizde olsa bisiklet süsleri satılırdı kesin! Üzerlerindeki aksesuarlardan bu genç kız bisikleti, bu kokoş hatun bisikleti, bu iş adamı bisikleti, bu gariban bisileti diye şıp diye anlardık!" Ya da şöyle konuşmalar da olabilirdi, "Biliyor musun, bilmem kim bisikletini altın tozuna batırtmış ayol!" ya da "Tekerlerine Swarovski taşlar taktırmış." Ama bu furya çabuk biterdi bizde, çünkü pedal çevirmek bir emektir ve biz "zaten işte/okulda yoruluyorum, atlar arabaya/taksiye giderim" derdik. Bisiklet trafiği düzenlemelerine ve kazalara hiç girmiyorum bile, dikkat ederseniz uzatmamak için yalnızca işin gösterişçi zihniyet boyutunda kalıyorum!

Ben bunları düşünedurayım, aslında bu gösterişsiz bisikletlerin tek bir sebebi varmış: Amsterdam'da bisiklet hırsızlığı inanılmaz boyutlardaymış! Sırıtıyor muyum ne? Tabi ki hırsızlığı desteklediğimden değil, ama dışarıdan baktığımızda her şeyin mükemmel işliyormuş gibi göründüğü ve imrendiğimiz bir Avrupa şehrinde de düzensizlik, kuralsızlık, kanunsuzluk adına bir şeylerin olması bir tür "yalnız değiliz" hissi yarattı galiba. Hiç sırıtmamam gerektiğini biliyorum; aslında o kadar yalnızız ki!!

Volendam & Marken Adası

Dört günlük Amsterdam gezimizin son gününde bavullarımızı otelin emanet odasına bırakıp kendimizi Central Station'a atıyoruz. Uçağımız gece 23:50'de. Dolayısıyla bugün de koca bir gezi günümüz var. Amsterdam'ı bitirdik, yakın çevreye el atmaya karar verdik. Tur rehberi olarak genellikle tur acentelerinin de götürdükleri Volendam & Marken turunu yaptırmayı düşünüyorum kocam ve benden oluşan iki kişilik ekibimize...

Tren istasyonunun (Central Station) hemen yanında otobüs garı bulunuyor. Buradan şehirler arası otobüsler kalkıyor. Hollanda'nın tamamının yüzölçümü Konya kadar olduğu için şehirler arası yolculuklar da haliyle çok uzun sürmüyor. 6 Eur karşılığında tüm gün kullanabileceğimiz biletleri alarak Nubar Terziyan'a benzeyen şeker mi şeker bir şoför amcanın otobüsüne biniyoruz.

Volendam, şirin mi şirin bir balıkçı köyü. Huzur dolu, butik bir kasaba. Evleri, restoranları, barları, süs eşyaları satılan dükkanları son derece zevkli. Ayrıca bu dükkanlardan alabileceğiniz Hollanda bebekleri, tahta ayakkabılar, yerel kostümler, süs eşyaları gibi şeylerin fiyatları da Amsterdam'a göre daha makul.






















Balıkçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğu bu şirin kasabaya gidip de deniz ürünlerinden yapılan sandviçleri ve ayak üstü atıştırmalıklarından yemesek olmaz. 3-5 Euro arasında fiyatları olan bu meşhur deniz ürünlerinden denemek isteyenlere aşağıdaki Snoek's Fish büfesini öneriyorum. Yalnız yerken etrafınıza bakınmayıp, yemeğinize odaklanın, çünkü etrafınızdaki envai çeşit kuştan bir tanesi elinizdekini kapabilir.



















Volendam'da dolaşmayı bitirdikten sonra Marken Adası'na kalkan teknelerin iskelesini öğrenmek üzere Tourism Info'ya gidiyor ve kışın tekne seferlerinin yapılmadığını öğreniyoruz. Tamam, panik yapmayın! Ada dediğime de bakmayın. Marken'i ana karaya bağlayan yol sayesinde adaya karayoluyla da ulaşmak mümkün. Ayrıca günlük biletlerimiz bu adaya gidişi ve buradan doğrudan Amsterdam'a otobüsle dönüşü de kapsıyor. Yani tur şirketlerinin kişi başı 50 Euro'ya yaptırdıkları turu, ben kişi başı 6 Euro'ya yaptırıyor ve aradaki farkları da rehber bahşişi olarak kapıyorum.:)

Marken Adası'nda yarım saat geçirmeniz yetecektir. Volendam'ın da küçüğü ve daha da sakini. Aynı tarz şirin evler. Ama kış döneminde terk edilmiş ada görüntüsünde. Herkes evini yılbaşı süsleriyle süsleme telaşında. Limana yakın tek bir bar açık ve onlar da bir yandan yolu buraya düşen bu iki yabancıya bakarlarken bir yandan da etrafı süslüyorlar. Ve bu iki yabancının bir bira molası verme zamanları geldiği için açık olan bu barın tek müşterisi oluyorlar. Marken'de deniz yükseldiğinde evler su altında kalmasın diye evlerin hepsi direkler üzerine kurulu. Buradan görüntüler de aşağıda:






















Saat 15:30 civarı artık yeterince huzur dolduğumuza karar vererek dönüşe geçiyoruz. Amsterdam otobüsüne atladığımız gibi kendimizi yine curcunanın tam ortasında buluyoruz. Biraz şehrin sokaklarında turluyor, mağazalara bakıyoruz. Sonra otele gidip Volendam'dan aldığımız ganimetleri bavullara yerleştiriyoruz. sonra da ilk gece otelimiz yakınında diye bavulları bıraktıktan sonra birer bira içmek için gittiğimiz Aran Irish Pub'a gidiyor ve bir gezinin daha kapanışını yapıyoruz.

"Tribal" Amsterdam

Amsterdam'a giden herkese sorulan iki soru büyük ihtimalle şunlar olacaktır: "Red Light nasıl bir yer?" ve "Coffee shop'a gidip bir şeyler denedin mi?" Birinci soruya cevabımı iki yazı önce vermiştim. İkinci sorunun cevabı da "Hayır!" Üstelik gitmeden önce de çok cesur bir şekilde havalara girip, "madem sebil, o zaman mushroom da denerim, kek de yerim, onu da yaparım, bunu da yaparım.." diye atıp tutan ben, orada tam bir ödlek tavuğa dönüştüm.

Öncelikle gördüğüm kadarıyla bu coffee shop denilen ortamları anlatayım. Genellikle o ana kadar hayatlarındaki en büyük eksikliğin "marihuana denememiş olmak" olduğunu düşünen meraklı turist kalabalıklarıyla dolu yerler. Kahve satılıyor, ama kahve içmek için tercih edebileceğiniz yerler değiller! Hemen hemen hiçbirinde içki satılmıyor. Ortama, sokakta yürürken de yanınızdan geçen her iki kişiden birinden aldığınız o berbat ot kokusu hakim. Beyninizi neyle uyuşturmak istediğinize içeride kabin gibi ayrı bir bölümde duran bir görevliden aldığınız mönüden yapacağınız seçimle karar veriyorsunuz. Görevli size "Merhaba, hangi ottan kaç gram almak istersiniz? Nasıl bir yolculuk olsun? Uzun, kısa, sert, yumuşak, hı?" diye soruyor, sonra başka bir bölümden sarma kağıtları, konileri, envai çeşit tüttürme aletinin olduğu bölümden suç aletinizi ( :)) seçiyor, alkolsüz içeceğinizi alıp masanıza oturuyorsunuz. Ya da "space cake" adı verilen bir keki yiyip, etkilerinin ortaya çıkmasını bekliyorsunuz. Sonra da artık aldığınız şeyin etkisine göre bir ya da birkaç saat başka alemlere dalıyorsunuz.

















Bir kere ben "çakma cesur" bir tipimdir. Siz benim sözlerime değil, uygulamalarıma bakacaksınız. Tatil köyünde bisikletleri gözüm tutmadığı için bisiklet turuna katılmama ya da su kaydırağı veya kayak yapmaya asla yanaşmama ya da Prag'da Absinthe denememe ya da Ayşe Arman'ın Türküm ve Evliyim yazısına bayılma nedenim de budur! Bunlar aklıma gelen ilk örnekler ve üzerinde düşünsem daha pek çoklarını bulabilirim. Hatta kocam bu son geziden sonra bana "İmge Teyze, n'olur bu haftasonu içmeye gidelim, söz veriyorum iki kadehten fazla içmeyeceğim" falan diyerek dalga geçmeye başladı. :)

Bir de geziler sırasında acayip programlı ve planlıyımdır. Yapılacak her şeyin saati bellidir. Eğlence ve dinlence molalarının bile! Sabah 9:00 yerine 9:30'da programa başlarsak bunalıma girebilirim mesela! Hal böyle olunca benim zaten rahat bir coffee shop deneyimi yaşamam mümkün olamazdı! Olmadı da! Düşünsenize birkaç saat başka alemlerde gezip gelmişim, bir kendime geliyorum ki farklı bir ülkedeyim, ama ülkeyi gezmek yerine beynimin keşfedilmemiş kıvrımlarında yolculuk yapıyorum! Cık! Hiç bana göre değil!

Ama itiraf ediyorum, space cake adı verilen o çikolatalı keklere "acaba?" diye bakmadım dersem yalan olur. Sonra paketin üzerindeki uyarıyı okuduğumda ise arkama bakmadan uzaklaştım. (İçeriğinde ne olduğunu yazdıktan sonra deneyimsiz marihuana kullanıcıların keki yememesini tavsiye etmişler, olacaklardan dolayı sorumluluk falan da kabul etmeyiz demişler! Bunu okur okumaz anında oradan uzaklaşıp bir porsiyon sıcak çikolata soslu waffle götürüp, dumansız ve keksiz kafayla otelimize gitmeyi tercih ettim!)

Bu arada coffee shop'lar Amsterdam sınırları içindeki en arıza tiplerle de karşılaşabileceğiniz yerler olduğu için Leidseplein gibi merkezi yerlerde olanları tercih etmenizin iyi olacağını duymuştum. Bunu da ufak bir turist notu olarak aklınıza yazabilirsiniz.

















Bir de yukarıda gördüğünüz "smart shop" adı verilen dükkanlar var. Kafanızı iyi yapan sihirli mantarları da buradan alabiliyorsunuz. İçeride mantar dışında bir sürü ilaç çeşidi de var. Açıkçası buradaki ürünler bana coffee shop'lardakinden daha da korkutucu geldikleri için ne yazık ki bu konuda da sizlerle deneyimlerimi paylaşamayacağım. Ama çiçek pazarının yanındaki bu mağazada duran ve son derece düzgün görünen kadının gelen bir gruba huşu içinde mantarı nasıl yemeleri gerektiğini anlattığını duyduğumda bir an için aklıma balıkçım geldi. Hani onun "Abla, ben sana bunları dilim dilim hazırlattım, una bulayıp, tavaya atıyorsun, yanına da şuradan roka vereyim mi" demesi gibi... Kadın da adeta mantar sote tarifi veriyor gibi bir edayla buzdolabından çıkardıktan ne kadar süre sonrasına kadar tüketilmesi, ne kadar çiğnenmesi, öncesinde ve sonrasında ne yapılması gerektiği türünden yararlı bilgiler anlatıp, hatta sonrasında da neler yaşayacaklarını tarif etmeye başladı! Cık! Bu da bana göre değil!

Kusura bakmayın, size tribal anılar yazamadım! Ben bir Irish Pub'a oturup, geleni geçeni izleyip, 3-5 bira içip, sonra da buraya gelip binaları, kanalları, müzeleri, restoranları yazmayı seviyorum. Hem zaten benim "trip" falan yaşamama gerek de yok! Ben zaten zihnen sürekli tripten tribe koşuyorum ve bundan gayet keyif alıyorum. :)

Amsterdam Yeme-İçme

Gezi yazısı dizilerimin sonlarına doğru mutlaka bir yeme-içme yazısı da yazmayı adet haline getirdim galiba.

Öncelikle sizlere Hollanda mutfağı adına çok ilginç tavsiyelerde bulunamayacağım, çünkü anladığım kadarıyla öyle çok özellikli bir mufakları ya da özel yemekleri yok. Ama Amsterdam bence yeme-içme konusunda inanılmaz bir çeşitliliğe sahip! İnsan steakhouse'lar, Meksika, Endonezya, Hint ve İtalyan mutfakları, Irish Pub'lar, pancake dükkanları arasında kendini kaybediyor. Bu iyi haberdi! Gelelim kötü habere: Amsterdam şu ana kadar yeme-içme için en fazla para harcadığımız yer oldu diyebilirim, çünkü bu şehirde yemek ve içmek oldukça pahalı!

Bir bira cenneti olan Hollanda'da, ülkenin kendi biraları dışında (Heineken, Amstel, Grolsch, vs.) her barda onlarca çeşit bira bulmanız mümkün. İşlek meydanlar ve caddelerde bir dolu Irish Pub veya küçük şirin barlar bulmak mümkün. Büyük bira fiyatı 5 Euro ve bu rakam kendi markaları için de diğer markalar için de geçerli. Otelimize çok yakın ve Hard Rock Cafe'ye komşu olan Aran Irish Pub'ın resmini de eklemek istedim. Burası hem ilk gecemizde gece saatin 2'sinde hem de son gecemizde havaalanına gitmeden önceki son bir saat bizi misafir ederek Amsterdam'da hatırlayacağımız yerlerden biri oldu.






















İlk gecemizde steak yemek istedik ve Leidseplein'e çıkan sokaktaki steakhouse'lardan adına başka yerlerde de en çok rastladığımız Rancho's Steakhouse'u seçtik. Çok başarılı bulduğumuzu söyleyemeyeceğim. Demek ki çok şubeli olmasına pek de aldanmamak gerekiyormuş! İkinci gece birçok yerde gözümüze çarpan Endonezya restoranlarından birini denemeye karar verdik. Gitmeden önce Internet araştırmalarımda yine işlek bir cadde olan Utrechtsestraat üzerindeki Tempo Doeloe adlı restoranın adını almıştım. Burayı bulduk, ama ortamı bize sıcak gelmediği için iki yanındaki Tujuh Maret adlı restorana oturduk. Bingo! Bu kez içgüdülerimiz bize başarılı bir seçim yaptırmış. Burayı kesinlikle tavsiye ediyorum. Hatta pilav, tavuk ve et yemeği çeşitlerinden denemelik miktarlarda bulunan karma tabaklar mevcut ve biz de onlardan söyledik. Yemekler ve servis çok başarılı, ortam da çok sıcaktı. (Adres: Utrechtsestratt 73, Tel: (020) 427 9865)

















Üçüncü akşam Hard Rock Cafe'nin üst katında nehre bakan bir masaya kurulduk ve bir porsiyon kaburga (gördüğünüz üzere porsiyonlar oldukça büyük!) ve bir porsiyon da nachos eşliğinde biralarımızı içtik ve her gezinin son akşamında olduğu gibi patlamanın eşiğine geldik! Herhangi bir Hard Rock Cafe'ye yolunuz düşerse, kaburga (Hickory Smoked Bar-B-Que Ribs olarak geçiyor mönüde) yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hard Rock Cafe - Amsterdam'a ulaşmak, bilgi almak, resimlerini görmek için buraya buyrun.

















Tatlı zamanı!! Amsterdam'da hiçbir restoranda tatlı yemedik! Çünkü gözümüz hep o sokak büfelerinde satılan sıcak çikolata soslu pancake ya da waffle'lardaydı. Porsiyonu 5 Euro civarında olan bu sokak tatlıları inanılmaz güzeldi! Ayrıca iki kişi bir porsiyonu bölüşebilirsiniz. Kesinlikle yeterli olacaktır.

















Evet, yine şuursuzca yiyip içtiğimiz bir gezinin sonuna geldik. Gezilerde, tatillerde, bayram ve seyranlarda şuurlu yemek yiyenlere koca bir "Aferin" yolluyor, bizler gibi şuursuz bonusgillere ise "bir sonraki geziye kadar sebzeden, meyveden ve spordan ayrılmayın, diyette kalın" diyoruz... :)

Kıpkırmızı Amsterdam: Red Light District

Evet, beklenen an geldi! Red Light District'teyiz!

Burada sadece içinde kırmızı ışıklar yanan ve kadınların camlardan dışarıdan bakanlara "gel gel" yaptığı genelevler yok. Bir sürü coffeshop, sex-shop, erotik müze, gay barlar ve seks şovlarının yapıldığı klüpler de bulunuyor. Ayrıca burası Amsterdam'ın en ünlü meydanı olan Dam Square'e yürüme mesafesinde bir bölge. Ara sokaklarında dolaşırken önünüze eski bir Budist tapınağı ve Old Church (Eski Kilise) çıkıyor. Ya da hemen yanında aşağıdaki gibi bir dükkan vitrini:

















Bu arada bence "genelevler" olarak adlandırılan o kırmızı odacıkların adının farklı bir şey olması gerekiyor. Çünkü kadınların yarı çıplak camda durdukları bu evler, bildiğimiz anlamda bir genelev görüntüsünden çok bana "fantezi odacıkları" gibi geldi. (Bildiğim genelev neyse! :) ) Yani içerik aynı olabilir, ama sunumun çok daha iç gıcıklayıcı, hayal gücünü uyandıran ve kışkırtan bir görüntüsü olduğunu düşünüyorum. Elimin hamuruyla bu işe karışmak istemem ve büyük olasılıkla çok kadınsı bir yaklaşımla içeriğin de aynı oranda hüsran yaratıcı olabileceğini düşünmüyor değilim hani (bir adımlık odalar, tek kişilik yatağımsı bir şey, perde kapandıktan sonra dışarıdan geçenlerin gürültüsü, hoop, 15-20 dakika sonra perdenin açılması ve dışarı kışkışlanma)! Neyse efendim, kimsenin hayallerini yıkmak istemediğim için hemen görüntülere geçiyorum.



















Kırmızı vitrinlere baka baka ilerlerken önümüze daha önceden adını not ettiğim Casa Rosso çıkıyor. Burası bir zincir ve aynı isme sahip pek çok seks shop olduğu gibi dünyanın en başarılı erotik şovlarından birini sergiledikleri bir sahneleri de bulunuyor bu sokakta. Kişi başı 30 EUR vererek bu erotik (hatta pornoya yakın) şovu izleyebiliyorsunuz. Buranın en iyilerden biri olduğunu duymama rağmen bir yere daha fiyat sormak istediğim için karşı kıyıdaki başka bir kulübe gidiyoruz. Kulübün önündeki adama şovun içeriğini sorduğumuzda adam, "...three couples are fucking on stage..." (yani Türkçe meali şudur ki: "...sahnede üç çift d...şüyorlar.") diye anlatmaya başlıyor. Tamam, biliyoruz, ama bu kadar açık olmak yerine "sevişecekler" falan deseydi keşke diye düşünüyor, adama kıpkırmızı yüzlerimizle teşekkür ederek, Amsterdam'ın kırmızı sokağında yürümeye devam ediyoruz. Siz siz olun Red Light'ta ekonomi yapmaya kalkmayın! Neler duyacağınız konusunda hiçbir garanti veremem! Ayrıca fiyatlar da aynı. O yüzden Casa Rosso'dan biletlerinizi alın ve 6 mini gösteriden oluşan bu başarılı şovu izleyin. Buradan kendisini özellikle çok başarılı bulduğum Black Diamond'a (Kara Elmas) da saygılarımı sunuyorum! :)

















2007 yılı içinde alınan bir kararla Red Light District'teki genelevlerin sayısının 400'lerden 200'lere, coffeeshopların sayısının ise 70'lerden 30'lara düşürülmesine karar verilmiş. Kapatılan evlerin yerlerine birtakım mağazalar, galeriler, restoranlar açılması planlanıyormuş. Bunun nedeni ise şehrin bu kadar merkezi bir bölgesinin yalnızca seks ve uyuşturucu ile anılmasından duyulan rahatsızlıkmış. Ayrıca bu kadar merkezi bir bölgedeki seks ve uyuşturucu ticareti kaynaklı organize suç oranlarını azaltmayı hedefliyorlarmış. Bunun yavaş yavaş hayata geçirileceğini okumuştum. O yüzden bizim gördüğümüz hali hangi aşamaydı bilemiyorum.

Amsterdam içişlerine karışmak istemem, ama ben olsam bu sokaktaki kontrolleri artırır, ama sokağa dokunmazdım! Çünkü zaten orada restoranlar, coffeeshoplar, genelevler, mağazalar, alışveriş yerleri ve ibadet yerleri hep birlikte yıllar boyunca bir arada varlıklarını sürdürebilmeleriyle büyük bir başarıya imza atıyorlar. Kontrol dışı bir şeyler varsa, kontrolü artırmak gerek diye düşünüyorum. Kolay mı bakalım Taksim Meydanı, Sultanahmet Cami, Tarlabaşı ya da Karaköy'ü bir araya getirip, sokaklarına da binlerce "kafası dumanlı" insanı (erkek ve kadın) salmak; aralara da erotik kulüpler, muzır oyuncaklar ve filmler satan dükkanlar yerleştirmek? Bence bunları azaltmak değil, aynı şekilde sürdürebilmek büyük bir başarı olsa gerek.

Neyse, benden bu kadar! Avrupalı'nın özgürlüğü Türk'ün elinin ayarını kaçırırmış. :)

Not:

* "Kadınlık onuru" falan gibi feminist saldırılarla üstüme gelirseniz, savunmaya geçer ve "dünyanın en eski mesleği", "arz-talep" ve "turizm başarısı" gibi klişelerle bu farklı konsepti savunmaya kalkarım! Başarılı olurum ya da olmam, önemli değil, ama ben bunun başarılı bir konsept olduğunu düşünüyorum.

* İmgeleme ekibi olarak sizlere kadın gözüyle Red Light notlarını sunduk. Kadının kocasının gözlerinin ve zihninin ( :) ) neler görmüş olabileceği konusunda bir fikrimiz yoktur! Kadın kocasının kendisini rahat hissetmesi için gezerken kendisine fazla yakın durmamış, gözlerinin hangi yönlere kaydığını takip etmemiştir. Aslında bu bilinçli bir çaba da değildir! Çünkü o sırada kadının kendisi gözleri ve ağzı açık kırmızı vitrinlere bakmaktadır!

Rembrandt'ın Konuğu Olduk

Yaşamdan Dakikalar programının bir bölümünde Sunay Akın'ın "Amsterdam'a giden herkes Van Gogh Müzesi'ni görür, ama en az onun kadar ünlü Rembrandt'ın müzeye dönüştürülen evini görmeden gelir" gibi bir şeyler dediği aklımda kalmış. O yüzden gezi programımıza hemen Rembrandthuis'i (Rembrandt'ın Evi) de ekledim.

Her gün 10:00 ile 17:00 saatleri arasında ziyarete açık olan müzeye gitmek için 9 numaralı tramvayı kullanabilirsiniz. Waterlooplein durağında inerek müzeye gidebilirsiniz.

Burası Rembrandt'ın 1639 ile 1658 yılları arasında yaşamış olduğu evi. Mutfağını, misafir odalarını, çalışma odasını, dünyanın değişik yerlerinden aldığı eşyaları (Venedik camından süs eşyaları, kaplumbağa kabukları, küçük çekmeceli dolaplar, denizden çıkan her şey ( :)), vs.) görebiliyorsunuz.

















Müzeye çevrilen bu evde elbette Rembrandt'ın ve diğer sanatçıların tablolarını da görebiliyorsunuz. O dönem hemen hemen her ressam aynı zamanda bir nevi sanat simsarı gibi de çalışıyormuş. Rembrandt da öyle. O yüzden kendisinin başka sanatçıların eserlerinden oluşan koleksiyonundan kalanları görebiliyoruz.

Benim en ilgimi çeken şeylerden biri ise "box-bed" (kutu yatak) adı verilen aşağıdaki yataklar oldu.

















Rembrandt'ın ve hizmetçisinin yatakları böyle dolap gibiydi. Kapağı kapatıp, bu kâbus ortamda uyudukları yetmiyormuş gibi bir de içerisi o kadar kısaydı ki... "Tam da Allah Allah, burada nasıl yatılır yahu, çapraz bile yatılsa cüce olmak gerek bu yatağa sığmak için" diye düşünürken tele-rehberimiz imdadımıza yetişti. İnsanlar o dönemlerde kanın beyinlerine hücum etmesinden korktukları için tamamen uzanmadan uyurlarmış. Yani arkanıza bolca yastık koyup, ayaklarınızı uzatıp uyuduğunuzu düşünün. Bizim televizyon izleme pozisyonumuzda her gece uyuyorlarmış, inanabiliyor musunuz? Bir de o dolabın içine girip!!

O dönemlerde yaşıyor olsaydım kesinlikle dönemin en nevrotik kadını olurdum! Psikologum da en yakın dostum olurdu! (Ama başka yatma biçimi bilinmediği için sorunumuzu çözemeden dostluğumuzu sürdürürdük herhalde!)

Yaşasın şimdiki zaman! Yaşasın uçak pozisyonunda uyunan uykular! :)

Heineken Dünyasına Yolculuk

Amsterdam'a giden herkese bu keyifli dünyada yolculuk yapmalarını öneriyorum. Bir zamanlar Heineken bira fabrikası olan bu pek de özellikli görünmeyen binanın içi çok keyifli...

















Biz kişi başı 10 Euro ödemiştik, ama biletler 10 Aralık'tan itibaren 15 Euro oldu. Bu tura size ikram edecekleri 2 bira (küçük bardak) dahil. Bu binanın içinde neler göreceğinize gelince...

Önce Heineken'ın doğuş hikayesini öğreneceksiniz. Heineken, bir aile şirketi. Gerard Adriaan Heineken tarafından 15 Şubat 1864 tarihinde kurulmuş. O tarihten bu yana sürekli gelişim göstermiş ve pek çok ödül kazanmış bir firma. Ödülleri, şişelerin değişimlerini, reklamlarını, aile ve fabrikaya ait eski fotoğrafları gördükten sonra Heineken'ın yapımında kullanılan dört temel maddeyi görüyoruz:

















Heineken'ın %95'i sudan oluşuyor. Daha sonra bu su ve arpa birleşiyor, kaynatılıyor ve başka işlemlerden geçiriliyor. Sonra biranın o hafif acımtırak tadını ve rengini veren şerbetçiotu ekleniyor. En son olarak da mayalanma süreci başlıyor. Bir zamanlar bunların hepsinin yapıldığı tarihi bira yapım atölyesindeyiz:

















(Canım bira çektiği için bir Efes kapıp geldim sevgili okurlarım. Eee, n'apalım, Türkiye'ye döndüğümüze göre dolabımızda her an hazır ve nazır bulunan bira markası olan Efes'e de geçiş yaptık anında!)

Biranın yapıldığı yeri de gördükten sonra atların olduğu bir alana geliyoruz. Bir zamanlar barlara biraları at arabalarıyla götürdükleri için bu emektar atları için de şu an ziyarete açık olan bu eski fabrikada yer ayırmayı unutmamış Heineken! Ona koca bir "Aferin" vererek yolumuza devam ediyoruz.

Şimdi sırada Heineken olmak var! :) Evet, doğru duydunuz, sizi bir odaya alarak biranın yapım, şişeleme ve dağıtım aşamalarını dört boyutlu izletiyorlar. Önünüzdeki barlara sıkı tutunun, heyecanlı bir yolculuk başlıyor!Unutmayın, artık siz bir Heineken'sınız! Dolayısıyla çalkalanacak, kaynatılacak, karıştırılacak ve barlara doğru tıngır mıngır bir yolculuğa çıkacaksınız.

Bundan sonra birçok yaratıcı aktivite bölümü bulunuyor. Dev ekranlar, oyunlar, video gösterimleri, Heineken Galeri ve World Bar'da bira yudumlama...






















Hadi bakalım, şimdi iş zamanı. Kendi Heineken'ınızı şişeleme zamanı geldi. Eksik kalmayız tabi ki! İşte bizim Heineken'ımız! Altta imzamıza dikkat lütfen: "brewed by IMGE & IHSAN":)







Ve içimden geldi, gitmeden sizinle feci bir maymunluğumuzu paylaşmak istiyorum. İşte kocam ve ben teknede Amsterdam türküsü (!) eşliğinde dans ediyoruz. Ah Heineken ah, ne hallere düşürdün bizi!! :) (Not: Bu videoyu 2 ay boyunca bu linkten izleyebilirsiniz, sonra siliniyormuş.)

Şerefinize!!

Rijksmuseum

İkinci günümüze Rijksmuseum'da başlıyoruz. (Yeme-içme ve eğlence bölümlerini günlük kültür turu etkinliklerimizi bitirdikten sonraki yazılarda yazacağım.) Daha önce de belirttiğim gibi Rijksmuseum, Amsterdam'ın Louvre'u sayılıyor. Giriş ücreti 10 Euro ve o da müzelerin bulunduğu meydanda, yani Museumplein'de bulunuyor. Amsterdam Card ile bu müzeye de ücretsiz girebiliyorsunuz. Her gün sabah 09:00 ile akşam 18:00 arası ziyarete açık olan bu müzeyi Cuma akşamları saat 20:30'a kadar gezebilirsiniz. Fotoğraf çekmek yasak!

Müzenin ana binasının büyük bir bölümünde restorasyon çalışması devam ettiği için şu an "Masterpieces (Başyapıtlar)" adı altında sergilenen kalıcı koleksiyonu Philips Wing bölümünde görebiliyorsunuz. Rembrandt ve öğrencilerinin eserlerine de geniş yer verilen bu müzede Altın Çağ'ın en önemli yapıtlarından bazıları sergileniyor.

Bu arada bizim orada bulunduğumuz sırada 10 numaralı salonda 1965 doğumlu İngiliz sanatçı Damien Hirst'in "For the Love of God" (Tanrı Aşkına) çalışması sergileniyordu. Hirst, Young British Artists olarak anılan grubun en önemli sanatçılarındanmış. Kapkaranlık bir odada üzerindeki 8,601 elmas ile ışıl ışıl yanan bu muhteşem kafatasını da görme şansımız oldu. Bu eser, 1800lü yıllarda yaşamış yaklaşık 35 yaşlarında bir erkeğin kafatasının birebir platin kalıbının üzerine yerleştirilmiş elmaslardan oluşuyor. Alındaki elmas ise 52.4 karat! Eserin isim annesi ise Hirst'in annesiymiş! Hirst, annesine bir kafatasının üzerine binlerce elmas yerleştirmeyi planladığını söylediğinde annesinin ağzından bu sözcükler dökülmüş. Bu mantıkla yola çıkarak, demek ki Hirst'in yaptığını ben yapmaya kalksam, eserimin adı en iyi ihtimalle "Kafatasından başka üzerinde çalışacak bir şey bulamadın mı?" olacakmış. :) Bu arada bu eserin değerinin ise 51 milyon £ olduğunu belirteyim! (Resmi BBC'nin sayfasından aldım. Galiba eserin tanıtımı ile ilgili 2007'de çıkmış bir haberdi.)

Neyse, 10. odada bunu gördükten sonra 11. odada da Hirst'in Rijksmuseum koleksiyonundan seçtiği yapıtları görüyorsunuz. 12. odada Rembrandt'ın meşhur The Night Watch tablosunu da gördükten sonra müzenin dükkanını gezip bir Heineken Deneyimi yaşamak üzere yolumuza devam ediyoruz.

Kuzeyin Venedik'i: Amsterdam

Yüzlerce kanal ve köprünün oluşturduğu Amsterdam için Kuzeyin Venedik'i dendiğini de duymuşsunuzdur. Bence de çok doğru bir tanımlama. Çok farklı şehirler belki (zaten birinin Akdenizli, diğerinin Kuzeyli olması yeterli bir farklılık değil mi?), ama kanal ve köprü yapılanmaları açısından gerçekten de büyük benzerlikler gösteriyorlar.

Kanal turu yaptıran birçok firma bulunuyor. Biz Amsterdam Card ile ücretsiz olarak binebileceğimiz iki firmadan birini seçtik. Hard Rock Cafe'nin hemen önünde Blue Boat Company'ye ait bilet gişesini görebilirsiniz. 75 dakika süren bu turun biletlerini buradan alıyorsunuz. (Kişi başı 12 Euro)

















Akşam üzeri 16:30'da başladığımız turumuzda sonlara doğru hava kararmaya başladı. O yüzden yarı aydınlık yarı da ışıklı gece turu yapmış olduk ve ikisinin de çok keyifli olduğunu söyleyebilirim. En alttaki fotoğraf bence bir sanat eseri! (Benim olduğum fotoğraflar dışında tüm fotoğraflar da bana aittir bu arada, tebrik etmek isteyen olursa diye belirtmek istedim..:) )



















Amsterdam'a gittiğinizde kanal turunu mutlaka yapmanızı öneriyorum. Kanallar, köprüler, muhteşem mimari, 17. yüzyıldan kalma çatı süslemeleri, "houseboat"lar (yani kanal evleri veya yüzen evler de diyebiliriz), eski liman, vs gibi birçok güzelliği suların üzerinden görmek de ayrı bir keyif...

Arkitera'dan bir alıntı: Kanalların temel görevi, topraklar deniz seviyesinin altında kaldığı için su baskınlarından toprağı korumak. Çünkü yağan yağmurların da denize boşaltılması gerekiyor. Kanallardaki su düzenli olarak denize pompalanıyor, karşılığında oksijenli deniz suyu kanallara boşaltılıyor. Kurak ülkelerin tersine Hollanda’da amaç toprağı kurutmak...


Amsterdam'daki yüzlerce köprü arasında en büyüğü de dokuz adet kemeri olan Magere Brug (yani Skinny Bridge). İşte şehrin en güzel köprülerinden biri olarak ön plana çıkan bu köprünün gece görüntüsü:

















Bu arada "houseboat" kavramını daha iyi anlayabilmeniz için aşağıdaki resme bakabilirsiniz. Gördüğünüz üzere bu resim teknede çekilmedi, ama resimlerim arasında arkamda nehrin için sağlı sollu sıralanmış olan kanal evlerini en iyi görebileceğiniz fotoğraf budur. Suyun üzerine kurulmuş karavan tarzında yaşama alanları olan bu evlerin de normal evler gibi her türlü konforu (ısınma, elektrik, su, vs) mevcut. Bu evler konut vergisi ödemek istemeyenlerin tercihiymiş.

















Ben binaları ve evlerin içinden görünen dekorasyon detaylarını izlemeye bayılırım. Amsterdam da benim için Prag'dan sonra kafam hep havada gezdiğim yerlerden biri oldu diyebilirim. Bunu yürürken yapmanızı önermiyorum, ama tekne gezisinde mutlaka o binaları ve evlerin içlerini inceleyin. Ben bu şehrin binalarını inanılmaz estetik bulduğum gibi içlerinden görünen o loş aydınlatmalara, şirin kısa dantel perdelere, boydan boya kütüphanelere, duvarlardaki sarı sıcak tonlar üzerine asılmış tablolara veya duvar süslerine de bayıldım. Bu zevkli şehrin zevkli insanlarına hayran olurken aklıma koskoca denizin geçtiği İstanbul Boğazı'ndaki zevksizlikler geldi! Ama hemen kovdum onları aklımdan. Gezilerin en güzel yanı kaçmak ve uzaklaşmak değil mi zaten...

Van Gogh Müzesi

Eylül sonunda Viyana'dayken Van Gogh Müzesi eserleri de orada bulunan Albertina Müzesi'nde sergileniyordu. Yaklaşık iki ay sonra yerinde gezeriz diye düşünerek, gitmemiştik. İşte şimdi Aralık ayında Amsterdam'dayız ve Van Gogh Müzesi'ne geldik.

Burası Vincent Van Gogh'un eserlerinden oluşan dünyadaki en büyük koleksiyonu barındıran yer. İçeride 200'den fazla tablo bulunuyor. Üç katlı müzenin üçüncü katında diğer 19. yüzyıl ressamlarının ve heykeltraşlarının eserlerine yer verilmiş. İkinci katta ise restorasyon araştırmaları ve kağıt üzerinde çalışmalar gibi konularla ilgili eğitsel sunumlara yer verilmiş. Tahmin edebileceğiniz üzere müzenin kalbi aslında birinci katta atıyor.

Birinci katta, Van Gogh'un tablolarının kronolojik bir düzen içinde sergilendiğini görüyoruz. Böylelikle ressamın sanatsal anlamda gelişimini de görme şansımız oluyor. Ben şahsen ressamın bu ünlü ressamın 1888-1889 yılları arasındaki çalışmalarını (en çok "The Yellow House", en az "Sunflowers" olmak üzere) ve epilepsi hastalığının ortaya çıkmasından sonra Saint-Remy akıl hastanesinde kaldığı dönemlerde ortaya çıkardığı eserlerini en çok beğendim. İlk dönemlerine ait meşhur "Potato Eaters" tablosunu göremedik, çünkü uzunca bir süredir New York Metropolitan Müzesi'nde sergileniyormuş. (İso'cum orada gördüğümüzü iddia ediyor, ama ben hatırlayamadım)

















1853-1890 yılları arasında yaşayan ünlü ressam Van Gogh'un ölüm hikayesi son derece hazin. Hastaneden çıkmış olmasına rağmen hastalığı devam ediyor. Tabloları beğeni toplamaya başlamasına rağmen sürekli mutsuz, kazandığı parayla geçimini sağlayamadığı için ağabeyi Theo ona bakıyor, geleceğini göremiyor ve Theo'ya yük olduğunu düşünerek 27 Temmuz 1980 yılında intihar ediyor.

Şimdi gelelim ziyaret ile ilgili genel notlar bölümüne. Müze her gün 10:00 ile 18:00 saatleri arasında ziyarete açık. Cuma günleri ise 22:00'ye kadar ziyaret edilebiliyor. Amsterdam Card ile ücretsiz girebildiğiniz müzeyi kartınız yoksa 12,5 Euro karşılığında gezebiliyorsunuz. Elbette içeride fotoğraf çekilmesi yasak.

Yukarıdaki resim müzenin dışında çekildi. "The Yellow House" tablosunun önüne oturmuşum, ama asıl amacım Van Gogh'un en beğendiğim tablosunun yanında resim çektirmiş olmaktı. Ortadaki tablonun adı "Almond Blossoms". (Hayalimdeki evlerimden birinin salonundaki yeri bile hazır aklımda. :) O eve sahip olduktan sonra ilk iş bu tablonun güzel bir reprodüksiyonunu bulmak olacak.) Bu muhteşem tablonun hikayesi de şöyle:

Van Gogh, Saint-Remy'de yattığı sırada uzun bir süreyi bunalımda ve durağan bir şekilde geçiriyor. O döneme ait resimleri de oldukça sıradan ve kendini tekrar eder tarzda. Bu sıralarda ağabeyi Theo'nun bir oğlu olduğunu ve adını Vincent koyduklarını öğrenince bu tabloyu yapıyor. Bunu ağabeyine hediye ediyor. Tablo alım-satımı yapan (ve Van Gogh'un tablolarının satışını da yapan) ağabeyi ve eşi ise bu tabloyu satmayıp, bu değerli hediyeyi evlerinin baş köşesine yerleştiriyorlar.

İmge'nin bu hikayeyi dinleyince gözleri dolar gibi olsa da, silkinip kendine geliyor, kocasının yanına giderek şımarıyor: "İso'cum ileride ....'teki evimize bu tabloyu alırız değil mi? Hani şu krem rengi oturma takımı ve koyu ahşap rengi ağırlıklı salonumuzda şöminenin üstüne koymayı planlıyorum da.." Kocası ise Amsterdam'daki ilk gününün sonlarına yaklaşırken hâlâ bir Red Light hatunu veya coffeshop görememiş olduğuna hayıflanırken bir yandan da karısının bu İmgeleme olayının bir sınırı olup olmadığını düşünüyor. İşin tehlikeli boyutlara gittiğinin farkında, ama şu dört günlük tatilde kimsenin canı sıkılmasın diye "Alırız canım, sen merak etme!" diyor..:) Bu hikaye burada bitiyor ve İmge ile kocası kanallarda tekne turu yapmak üzere müzeden ayrılıyorlar.