Önümüzdeki Günlerde Neler Yapabilirsiniz?

Dün akşam Kenter Tiyatrosu'nda İstanbul Devlet Tiyatroları'nın güzel bir oyununu izledik. Oyunla ilgili yazımı daha sonra yazacağım. Ama tiyatronun içindeki afişlerden anladığım kadarıyla Şubat ayımız yine dopdolu geçecek gibi duruyor. Size de hemen haber vermek istedim: Çok güzel oyunlar geliyor!













9-10 Şubat'ta AST'ın Ölüm ve Kız adlı oyunu geliyormuş. Ankara Sanat oyunlarını üniversitedeyken hiç kaçırmadığımı ve çok sevdiğimi sizlere daha önce de söylemişimdir. Bu oyunun da biletlerini (henüz göremedim ama) almaya çalışacağım. Oyunu izleyenler varsa, görüşlerinizi bekliyorum.

39 Basamak adlı oyunu da ilk kez dünkü tiyatrodaki afişinden öğrenmiş oldum. Ama Hakan Gerçek, Okan Yalabık, Demet Evgar ve Bülent Şakrak'tan oluşan oyuncu kadrosuyla kesinlikle güzel bir oyun olacağını düşünüyorum. Bilet alınacak, ama az önce gördüğüm kadarıyla Şubat ayında bilet satışı yapılan dört günün yerleri hoşuma gitmediği için şimdilik takipteyim.

Hakan Gerçek'in tiyatrosu olan Tiyatro Gerçek'in sunduğu tek kişilik oyun Van Gogh ise eminim çok güzel olacaktır, ama fazlasıyla özel bir ilgi gerektiren bir konu olduğu için herkese tavsiye edilebilir mi bilmiyorum. O yüzden yalnızca Hakan Gerçek ve Van Gogh hayranlarına duyurulur! :)






















Victoria oyununu duymuşsunuzdur. Yıldız Kenter'in Türkçe'ye uyarladığı ve yönettiği Defne Halman ve Engin Hepileri'nin oynadığı bu muhteşem oyun da Şubat ayının bazı günlerinde Kenter Tiyatrosu'nda sahne alacak. Ben 13 Şubat için biletlerimizi aldım bile. Hem de ikinci sıradan! Siz de Mybilet'i ziyaret ederek, tüm bu oyunların biletlerini alabilirsiniz. Mybilet'e girmişken geçen sene izleyip bayıldığımız Duru tiyatro'nun Aşk Her Yerde adlı oyununa da bilet alabilirsiniz.

Bir de sergi haberim var. Bedri Baykam'ın 4-D'leri Taksim Piramid Sanat'ta sizleri bekliyor. Rüya etkisi yaratan bu 4 boyutlu eserleri görmek de ilginizi çekebilir. Bu sergi 1 Mart'a kadar devam edecek.















Bu arada unutmadan size bir tiyatro hatırlatması daha yapayım. Cihan Ünal ve Nevra Serezli'nin oynadıkları Altı Haftada Altı Dans Dersi de oynamaya başladı. Biletlerini yalnızca telefonu düşürebildiğiniz zamanlarda telefona bakmaktan baygınlık geçirmiş olduğunu tahmin ettiğim gönülsüz bir kadın sesiyle konuşarak alabilirsiniz. Ama ben Şubat ayı için bilet alamadım, çünkü her oyunu mutlaka ilk 5 sırada izlemeliyim gibi bir takıntım var. O yüzden geç olsun da güç olmasın mantığıyla bu oyunu izlemeyi Mart ayına bıraktım. "Benim için önemli değil, daha arkadan da izlerim" diyenler de elini çabuk tutsun derim, çünkü en iyi ihtimalle 13. sırada yer vardı Şubat ayının oyun günlerinde! Tiyatro İstanbul Gişe Tel: 0212 216 40 70

Bu arada Victoria oyununun ve şimdiye kadar pek çok oyunun sponsorluğunu yapmış olan Efes Pilsen geleceğin Türkiye'si için ve daha güzel bir hayat yaşamak için perdeler kapanmasın diye çalışmalarına devam ediyor. Victoria broşürünün arkasında yer alan Efes Pilsen'in notunu da sizlerle paylaşarak kapanışı yapmak istedim.

"Hayatımızı değerli kılan tüm güzelliklerin yıllardır arkasında olmaktan, 33 yıldır sporu, 21 yıldır sinemayı ve müziği, 17 yıldır tiyatroyu ve 14 yıldır arkeolojiyi aralıksız desteklemekten, kültür mirasımıza sahip çıkmaktan gurur duyuyoruz!

Aslında hayatı dolduruyoruz."


Teşekkürler Efes Pilsen! İşte bunun şerefine bugün MeGusta'da seni içeceğiz! :)

Ziplenmiş ve Zimlenmiş Deterjanlar!!

Bugünlerde en gıcık olduğum şeylerden biri. Canım 9 kiloluk deterjanım tamamen bitene kadar yenisini almamaya direndim. Neden? Belki yine aynısından bulabilirim, bir market köşesinde beni bekleyen bir 9 kiloluk paket duruyordur diye düşünerek! Çünkü bütün markalar sözleşmiş gibi aynı anda 9 kiloluğun yerini tutan 6 kiloluk paketlere geçiş yaptılar. Zaten hepsi bu 6 kiloluk sıkıştırılmış paketlere geçmese de fark etmezdi, çünkü deterjanımı kolay kolay değiştirmem! Dolayısıyla beni ilgilendiren tek bir deterjan var ve o da illa ki Ariel olacak! (ve mümkünse Dağ Esintisi)

Ama Ariel'e de gıcık oldum işte! 9 kiloluk paketler de kalsaydı olmaz mıydı sanki? Bugün o daha kuvvetli olduğu ve 2 ölçek yerine 1,5 ölçek kullanırsak aynı etkiyi alacağımız iddia edilen ve içine mavi noktacıklara ilave olarak kırmızı abuk subuk parçacıklar da eklenmiş olan deterjanı ilk kez deniyorum. Eskiden çamaşırlarımı asarken reklamlardaki kadınlar gibi onları koklayıp kendimden geçerdim. Şimdi ise aynı kokuyu alamıyor gibiyim! Psikolojik de olabilir, grip olduğumdan da olabilir, ama ben 9 kiloluk deterjanımla 40 yıkama yapmak istiyorum, 6 kilolukla değil! Zaten acaip kıl oldum o bücüre! Hayatta 40 yıkama falan yapamaz bu! Ben o güzel kokuya ulaşmak için daha bol kepçe davranarak muhtemelen 35, bilemedin 30, en kötü ihtimalle 25 ya da 20 yıkamada garanti bitiririm kendisini. Tasarruf bunun neresinde? Kandırılıyor muyum ne?!

Solda aslan kral eski paketi, sağda ise yeni yetme bücürü görüyorsunuz:






















Bir de deterjan reklamlarında da sizce de işin suyu çıkmış durumda değil mi? Yine Ariel'in Pro-Zim 7 teknolojisiyle üretilen deterjanından örnek verelim. Gösterilen laboratuvar, beyaz önlüklü bilim adamları, tuhaf terimlerle falan sanırsınız NASA'nın üslerinden birindeyiz. Eskiden dere kenarına inip sabunla çitileme yaparak ya da dümdüz deterjanlarla merdaneli makinalarda çamaşırlarını yıkayan ve sakız gibi bembeyaz yapan kadınlarımız bu reklamları gördüklerinde en iyi ihtimalle gülüyorlardır diye düşünüyorum. Hem de ağızlarıyla değil!


Neyse, bunu da geçtim. Teknoloji ilerledi ve reklamın çok önemli olduğu günümüz dünyasında havalı görüntüler ve isimlerin de büyük önemi var, işler böyle yürüyor, falan filan... Peki saçı başı bilim uğruna ağartmış o koskoca bilim adamının bembeyaz kumaş parçasını paslı bisiklete sürmesinde tuhaf bir şeyler yok mu sizce de? O NASA üssü gibi görünen ve ileri teknoloji üreten laboratuvarda "pas tozu" falan yerine kocaman bir paslı bisiklet duruyor ve bizim bilim adamı da eğilmiş bisikletin üzerindeki pasları bezle siliyor!


Ama sonrasındaki iddia daha da garip! Bu kumaş önceden Ariel ile yıkandığı için üzerine sadece su bile tutsan leke çıkabiliyor! Çünkü Ariel kumaşın yıpranmışlığını gidermiş ve yenilenen ve güçlenen kumaş da lekeyi daha az tutarmış! Bir de bunu da grafiklerle anlatıyor bilim adamımız. Önce tel tel olmuş bir kumaş ipi görüyoruz, sonra Ariel'le yıkanan bu ipin o tel tel hali yok oluyor ve sağlıklı tek bir ip haline dönüşüyor. (Hani şu yıpranmış saç tellerindeki durum söz konusu!) Anlayacağınız lekeyi tutan da o saçaklanmış dokuymuş. Ariel de o saçakları yok ettiğine göre çamaşırlarınız artık leke tutmayacakmış. O zaman "anne, kazağım tiftik tiftik olmuş!" ya da "karıcım, pantolonum erpimiş, ne yapsak acaba?" diyen ev ahalisine vereceğiniz cevap belli. "Bekle hayatım, ben şunu bir Ariel'le yıkayıp geleyim de yepyeni olsun!!"

Bunun tek bir adı var: Palavra! Ve dünyanın tüm bilimadamları toplansalar ve bir deterjanın çamaşırların yıpranan dokularını onardığını test edip onaylasalar da inanmayı reddediyorum! (Dodi keseciğini anlatan bilim adamı (!) bile daha ikna edici bence!)

Bu palavrayı en sevdiğim markalardan birinin reklamlarında kullanmasına fazlasıyla gıcık oldum. Ama bücür boyuna ve inandırıcılıktan uzak reklamına rağmen Ariel'e bir süre daha devam edeceğim. (Sevdiklerimden hemen vazgeçmem!) Hatta belki yeniden şu 9 kiloluk paketleri ve Zim'siz teknolojileri kullandığımız o mutlu günlere geri döneriz. Kim bilir!

P&G, duy sesimi! :)

Devam Niteliğinde İki Kitap

Geçtiğimiz günlerde bitirdiğim iki kitaptan bahsetmek istiyorum. Ama tavsiye edemeyeceğim, çünkü bunlar aslında biraz da devam niteliğinde sayılabilecek kitaplar. O nedenle ilk olarak seleflerinin okunmasını öneririm. (Neden Arapça kökenli bir kelime kullandıysam?!)

Neyse, efendim, ilk kitabımız Ayşe Kulin'in Umut - Hayat Akan Bir Sudur adlı romanı. Üçlemenin ilk romanı olan Veda - Eski Şehirde Bir Konak adlı kitabını okuduktan sonra Umut'u okumanız gerekiyor, çünkü Umut, Veda'nın kaldığı yerden devam ediyor. Umut romanında da Ayşe Kulin'in sürükleyici ve keyifle okunan tarzını bulabilirsiniz. Dolayısıyla Ayşe Kulin'in tarzını sevenlere ve Veda'yı okumuş olanlara tavsiye edebileceğim bir kitap. İlk roman Ayşe Kulin'in annesinin doğumuyla bitmişti, bu roman ise yazarın kendisinin doğumuna kadar uzanıyor. Bir de fazlasıyla yer verilen ve dikkat çekici/reyting artırıcı özelliğe sahip olan Türk-Ermeni aşkı da biraz havada kalmış gibi görünebilir. Sabahat ile Aram'ın aşkına da üçlemenin son kitabında daha detaylı yer verileceğini düşünüyorum. Serinin son kitabının adı ise Hüsran olacakmış. Bilginize..

İkinci kitap önerim ise New York Times'ın çoksatanlar listesinden Bakirenin Aşığı adlı kitap olacak. Philippa Gregory'nin Boleyn Kızı ve Kraliçenin Soytarısı adlı kitaplarından sonra çıkardığı ve İngiltere sarayında Kraliçe Elizabeth döneminin ilk ve belki de en çalkantılı yıllarını anlatan keyifli bir roman. Bu kitap aslında diğerlerinin devamı sayılmaz, ama öncesinde diğer kitapları okumuş olmanın İngiliz sarayındaki temel oyuncuları tanımak açısından büyük yararı olacağını söyleyebilirim. Diğer iki romanda göze çarpan aynı keyifli üslup bu yaklaşık 650 sayfalık romanı da bir çırpıda okuyup bitirmenize yardımcı oluyor. Ayrıca Elizabeth filmini izleyip, yeterince açık ve anlaşılır bulmamış biri olarak bende filmi yeniden izleme isteği de uyandırdı diyebilirim. Robert Dudley ile aralarındaki ölümsüz ve imkansız aşkı, Robert'ın karısından kurtulmak için düzenledikleri entrikaları, arkadan tam bir Boleyn kızı olarak yetişmekte olan kurnaz Laetita'yı daha bilinçli gözlerle görmeyi istediğimi düşündüm. (Hımm, not edildi, DVD'si alınacak!) Ben dönem kitaplarını ve filmlerini çok severim. O yüzden bu kitaptan da çok keyif aldım. Benzer zevklere sahipsek, kesinlikle okumanızı tavsiye edebileceğim bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Philippa Gregory de favori yazarlarım arasına girmek üzere, az kaldı! Sayesinde İngiltere Sarayı'nın 1500lü yılları üzerinde de uzmanlığımı almak üzereyim. :)

Yaşamak İçin 3 Yılımız Kalmış; Tadını Çıkarmaya Bakacakmışız!

Önce New York Post Gazetesi'nin manşete taşıdığı habere bakalım:

"Maya Takvimi, İncil ve Tevrat baz alınarak yapılan hesaplamaların tümü 2012'de dünyanın sonu geleceğini gösteriyor."

21 Aralık 2012 tarihinin dünyanın sonu olduğunu öğrenen 53 yaşındaki Belçikalı Patrick Geryl işini gücünü bırakıp, bu konuda Maya Takvimi, İncil ve Tevrat'tan edindiği verilerle kitaplar yazmış. Ayrıca kendisine 20 kişilik bir "kıyametten kurtulma timi" kuran Geryl, Afrika'da büyük bir arazi alarak burada sığınak inşa etmeye başlamış. İnsanlara da şunu öneriyormuş: "En iyisi işi bırakıp tatile çıkmanız. Ben her yıl 6 defa tatile çıkıyorum..."


* Öncelikle üç yılımız kaldıysa bence de tamamını tatile çıkarak geçirmemiz en mantıklısı. Bütün birikimleri, malı, mülkü nakde çevir ve Evliya Çelebi modunda at kendini yollara. Ama yine de kontrollü harca ki Aralık 2012'ye kadar elinde para kalsın. Zira işi gücü olmayan bir seyyah olacağın için para diye kapısını çalabileceğin bir yer olmayacaktır. Demek ki neymiş? Rahmi Koç falan değilsek, üç yılımız bile kalsa para konusunda bir sorumluluk bilincine sahip olmamız gerekiyormuş! Bir de 2012'de dünyanın sonu gelmezse boş gezenin boş kalfalarından oluşan koca bir ordu ile "İlk hedefimiz Patrick Geryl. İleri!" diyerek bu Belçikalı arkadaşın üzerine yürüyormuşuz.

* İkinci olarak, bu durumdan Maya Takvimi'nde, İncil'de ve Tevrat'ta bahsedildiği yazıyor. Yani Kuran'da böyle bir bilgi yok! O zaman "Hamdolsun, Kıyamet bizi teğet geçebilir!"

* Son üç yılımız kaldıysa haz etmediğiniz arkadaş, akraba, eş ve dostlarınızı iyice ayıklayarak, bu kısa zamanınızı iyi değerlendirin. Sinirinizi zıplatacak kişilerden uzak durun. Değerli zamanınızın bir dakikasını bile onlarla ya da onları düşünerek harcamayın. (Düşünüyorum da ben zaten son bir-iki senedir farkında olarak ya da olmayarak bunu yapıyorum galiba! Kıyameti hissettim mi ne?)

* Bırakın İstanbul'da, Ankara'da, Bodrum'da ev ya da arsa fiyatlarını araştırmayı. Afrika'daki emlakçılarla iletişim kurun! Görmüyor musunuz kıyametten kurtulma timi çoktan oraya mitili atmış bile. Herhalde Geryl'e göre göktaşı dünyayı yok edip, manyetik dengesini değiştirecek, ama Afrika'yı teğet geçecek!

* Sigaraya başlayın, alkol tüketiminizi artırın, diyeti boşverin, haberleri izlemeyin! Üç yılımız kaldıysa sağlığın lafı mı olur aramızda canım! Ama sakın ola bir yerinizi falan kırmayın. Kırıkların tam anlamıyla iyileşmesi en az üç ay sürdüğü için ömrünüzün on ikide birini alçıda geçirmiş olursunuz! Aman dikkat!

* Korneanız olması gerektiğinden inceyse bile lazer ameliyatı olun ve gözlüksüz ve lenssiz görmenin tadını çıkarın. Nasılsa, uygun göz yapısına sahip olmayan gözlerin ameliyat edilmesi halinde yaşanabilecek olası komplikasyonlar genellikle on yıl sonra falan ortaya çıkıyormuş! (İnce korneam aklıma geldi, hüzünlendim ben yine! Korneam ince olacağına bacaklarımın üst kısımları ince olsaydı ya!)

* Tıpkı eski günlerdeki gibi gönlünüzce güneşlenin! Koruma faktörlü kremleri kullanmadığımız, onun yerine havuç yağı/kakao yağı/bebe yağı gibi koruyucu etkisi olmayan bilimum yağları sürerek saatlerce güneşin altında kaldığımız o günlerdeki gibi. Ne cildimizde leke olurdu, ne melanomu bilirdik o zamanlar! Ancak havuzdan denizden çıkmadığımız için kulak problemlerimiz eksik olmazdı. Eee, günde yüz defa bombalama, ters, düz, balıklama, el ele tutuşarak, uçarak, dans ederek, vs her türlü atlama çeşidini denerdik. O kadar da olsun artık!

* Öldürmeyi(sakatlamayı ya da dövmeyi) planladığınız birileri varsa bir süre daha dişinizi sıkın! Kısacık ömrünüzü hapislerde çürütmek istemezsiniz değil mi? O yüzden öldürülecekler listenizi hazırlayın ve 20 Aralık 2012 günü hepsini sıradan geçirin. Benim listemin ilk sırasını iki kişi paylaşıyor. Bir tanesi gün içinde, sabahın köründe ya da gece yarısından sonra topuklu ayakkabılarla defalarca tepemizde koşturup duran üst kattaki komşumuzun kızı. Gerçi onu öldürmeyip, ayaklarını da kesebilirim! (Dün üç boyutlu korku filmi İz'i izleyince aklıma böyle tuhaf fikirler üşüştü galiba!) Diğer kişi ise gizli bilgidir! Ona daha özel bir muamele yapacağımdır!

* Üstteki maddeyle ilgili olarak sizi haklamak isteyebilecek kişilerin de olabileceğini unutmayın! Kendinizi sağlama alarak sona bir ay kala, yani 21 Kasım 2012'den itibaren gezip tozmayı bırakın ve kalan paranızla bir(kaç) koruma tutun. Yatarken bile yanınızda olmalarına dikkat edin! Yatağınızdaki düşman filmini aklınızdan çıkarmayın. (2012'de dünyanın sonu gelmezse 1. maddeye bakıyor ve son satırında yazan eylemi gerçekleştiriyoruz.)

* Bu arada şu an bebek bekleyenler için çok üzgünüm. Eğer gerçekten kıyamete üç yıl kaldıysa ömürlerini çocuk bakmakla tüketecekler! :)

* Son olarak, bu safsataya inanıyorsanız yaşamınızı akciğer kanseri adayı, obez bir evsiz olarak sokaklarda sürdürmeye veya hapiste geçirmeye kendinizi hazırlamaya başlayın! Bari gezdiğiniz gördüğünüz yerleri web sayfalarınıza yazın da yaşama bir katkınız ve 2012 sonrası yaşamına devam edecek olan bizlere bir faydanız olsun. :)

Yine Bir Kadın ve Bir Erkek: Bavul Hikayesi

Çok bilinen, defalarca işlenmiş, hemen hemen her yönü konuşulup tartışılmış bir konuyla ilgili bir sanat eseri ortaya çıkarmak çok zor olsa gerek. Kadın-erkek ilişkileri, birbirlerinden çok farklı olmaları, birbirlerini tamamladıkları yönler, fikir çatışmaları, sevişmeleri, kavgaları, becerileri/beceriksizlikleri kitaplarda, oyunlarda, filmlerde, şarkılarda defalarca işlenmiştir. Ama bunların arasından hoşunuza gidenlerin sayısı sınırlıdır. Demek ki neymiş? Konu değil, işleniş biçimi önemliymiş! Ya da konunun işleniş biçimi de en az konu kadar önemliymiş!

Elbette öyle. Duygularını gösteremeyen, sabit fikirli, kapalı ve katı görünen alışılmış baba karakteri Çetin Tekindor ve Çağan Irmak ile birleştiğinde bizi darmaduman etmedi mi? Aşk şarkıları dendiğinde aklımıza ilk olarak eski şarkılar mı geliyor, yoksa "sevgilimi koluma takarım, Bebek'te üç beş tur atarım" şarkısını mı dinliyorsunuz? Anna Karenina neden klasikler kategorisinde? Ya da günümüzde son derece yaygın olan "ilişki özürlülüğü" durumuna alışık olsak da neden Issız Adam'dan bu kadar etkilendik? (Çağan Irmak'tan ikinci örnek oldu, torpil geçtim kendisine..) Kadın ve erkek ile ilgili binlerce komik diyalog örneği arasından neden bir önceki yazımda bahsettiğim 1 Kadın 1 Erkek dizisindekilere bayıldım?

Örnekler çoğaltılabilir. Peki, ben neden bu örnekleri verdim? Çünkü dün İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Bavul Hikayesi adlı oyununu izledik Şişli Cevahir Sahnesi'nde... Konu çok bilindik bir konu: Uzun süreli bir birliktelik yaşayan kadın ile erkeğin çatışma noktaları, içine girdikleri monoton süreç, bundan kurtulmak için kendilerine göre buldukları çözümler ve yaşadıkları değişimler... O zaman benzer bir konuya sahip olan Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler oyununa bayılmış olmam, ama Bavul Hikayesi'nde "bitse de gitsek" diye düşünmemin ve içimin sıkılmasının nedeni ne olabilir sizce?

Evet, boşa yapmadım o uzun girişi. Bilindik bir konunun keyifsiz bir anlatımına şahit olduk dün akşam. Oyunda dekor, oyunculuklar, müzik, sahnelerin kopukluğu ve belki de farkına varamadığım başka şeyler beni rahatsız etti. Dediğim gibi keyifle değil, hatta sıkılarak izledim diyebilirim. Gerekli gereksiz her sahnede kullanılan bavul beni sinir etti. Kadının elinde bavuluyla evi terk edeceğini söylediği ilk sahnenin aslında son sahne olduğunu ve sonraki sahnelerde başa dönüldüğünü ve adım adım o sahneye gelineceğini düşünmüştüm, ama oyun kopuk başka sahnelerle devam etti. Işıl Dayıoğlu ve Nişan Şirinyan'ın oyunculuklarını da pek doğal bulmadım.

Sonuç olarak, tiyatro konusunda sayı bakımından verimli, ama içerik bakımından biraz vasat bir haftasonu geçirdiğimi söyleyebilirim. Olsun, pişman değilim! Hatta uslanmam, yine yaparım! :)

1 Kadın 1 Erkek

"1 Kadın 1 Erkek" programını izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Kadın-erkek diyalogları ancak bu kadar keyifli anlatılabilir herhalde! Arada denk geldikçe baktığım bir programdı. Dün akşam da yine Disko Kralı reklama girdiğinde kanallar arasında gezinirken karşımıza çıktı ve yine takılıp kaldık. Demet Evgar ve Emre Karayel zaten çok başarılı bulduğum tiyatroculardır. Bu ufak skeçlerden oluşan dizide de mimikler ve hareketler süper. Dün yine çok güldük bu ikiliye.

İzlemek isteyenler için: 1 Kadın 1 Erkek Digitürk Turkmax (23) kanalında Perşembe akşamları 23:45'te yayınlanıyor. Program listesinde Pazartesi ve Cumartesi de aynı saatlerde izleyebileceğimiz yazıyor, ama onlar tekrar bölümler olsa gerek.









Ya da hazır Youtube açıkken (ve kapalıyken de açık tutma yollarını artık öğrenmişken) tıklayın ve bu keyifli mini skeçleri buradan izleyin. (Link açılmazsa Youtube'daki arama kutucuğuna 1 Kadın 1 Erkek yazabilirsiniz.)

Abuk subuk "izdivaç" programlarının, kadın programlarının, yabancı gelinler ve eski kaynanaların cirit attıkları kanalların, parmağını fırıl fırıl döndüren şovmenin akıllı sarışınlarla birlikte yaptığı yarışmaların, iki kelimeyi bir araya getirmekten aciz ama yıllardır prime time'da halay çekerek talk show yapan tiplerin işgalindeki televizyon dünyasında böyle kaliteli yapımları görmek ilaç gibi geliyor doğrusu! Keşke sayıları daha fazla olsa, izlenebilirlikleri artsa, insanlar kalite diye bir şeyin de var olduğunu yeniden hatırlasalar diyorum. Elbette bu her şeyden önce bir zihniyet değişimidir. Dolayısıyla medya patronlarının da bir süreliğine ceplerinden çok toplumun iyiliğini düşünmelerini gerektireceği için benim imgeleyip durduğum, ama gerçekleşme olasılığı zayıf olan şeylerden biri olarak kalmaya da devam edecektir.

Neyse, keyfimizi kaçırmayalım. Ve kahkahalarla gülmeye hazır olalım. :)

Tiyatro Z: TempOdyssey - Küçük Genny Efsanesi

Dün yeni bir tiyatro ekibi keşfettik: Tiyatro Z. DOT benzeri bir oluşum olan Tiyatro Z'nin yeni oyunu TempOdyssey – Küçük Genny Efsanesi'ni izledik. Açıkçası ben DOT oyunlarında olduğu gibi etkilenmiş ve hatta feleğim şaşmış bir şekilde çıkmayı bekliyordum, ama oyunu çok da beğendiğimi söyleyemem.













Aslında oyunun konusu ilginç. Ama konunun anlatılış biçimi bana hitap etmedi diyebilirim! Aşağıda oyunun konusu ile ilgili kısa bir açıklama bulunuyor. Bunu Tiyatro Z'nin web sitesinden aldım. Siz de tıklayarak oyundan yaklaşık beş dakikalık bir bölümü izleyebilir ve bir fikir edinebilirsiniz.

Geçici işlerde çalışan Genny'nin yeni başladığı bir işyerinde ilk ve son gününü izleriz. Bir bomba fabrikasında resepsiyonist olarak çalışmaya başlayan Genny'nin geçmişiyle geleceği çarpışırken sonuçlar patlama etkisi yaratacaktır. Telefonu kullanmayı öğrenmekle dinlenme odası arasında gidip gelirken yaşadığı geriye dönüşlerde Georgia eyaletindeki çocukluğunu ve onun neden bu kadar kaçık, duygusal olarak izole olmuş, asosyal bir insan haline geldiğinin gerekçelerini izleriz.


Oyunla ilgili diğer bilgiler:

Yazar: Dan Dietz
Türkçeye Çeviren: Murat Şevki Çoban - Bengi Heval ÖZ
Yönetmen: Cem Kenar
Oyuncular:
Genny - Bengi Heval Öz (oyunun başından sonuna kadar her sahnede vardı; çok yoruldu, emeğine sağlık!)
Ölü Çocuk - Nuri Karadeniz (favorim oldu)
Torpilli Adam, Bilim Adamı - Umut Tabak (bilim adamı rolüyle beni güldürdü doğrusu!)
Baba - Nebil Sayın
Son Gün Kızı, Fran, Anne - Derya Aslan

Tiyatro Z'ye gitmeyi düşünenler için notlar:

1) İşinize en çok yarayacak şey aşağıdaki ulaşım planı olacaktır. Galata Kulesi'ne gittikten sonra yürüyerek ulaşabilirsiniz. (Yeri hiç hoşuma gitmedi diyebilirim! Ara sokaklarda tiyatroyu ararken her an Ağır Roman tarzı bir filme konu olabiliriz diye düşündüm!)



















2) Yanınıza bir şal alın, çünkü salon çok soğuk. Saat 3'ten sonra kaloriferleri yakıyorlarmış, dolayısıyla oturduğunuz yerde sarkıt ve dikitleriniz oluşabilir! Yanınıza birkaç tane minder de alabilirsiniz, çünkü sandalyeler arka arkaya hiçbir eğim olmadan sıralanmış olduğu için kendinizi biraz yükseltmeniz mantıklı olabilir!

3) Ne olursa olsun genç ve farklı tiyatro oluşumlarını desteklemeyi unutmayın!

4) İlgilenenler Tiyatro Z'nin oyunculuk kursları ve şan dersleri programları ile ilgili bilgi almak için web sitesine bakabilirler. (Ayrıca burada kullandığım resimleri de web sitelerinden aldım.)

Ahmet Güneştekin - İksir

Dün Gizem'le birlikte klasik Ortaköy yürüyüşlerimizden birini yapıp, bir Mado molası verip, dönüşte de Çırağan Sarayı'nda muhteşem bir sergiyi gezdik. Bir önceki günün güneşli havasında evde oturup da dünkü yağmurlu havada şemsiyelerimizle savaş halinde yürümemizin nedenini sakın sormayın! Bu konuda hassasum! :)

Ahmet Güneştekin'in İksir adlı sergisini 3 Şubat'a kadar Çırağan Sarayı'nda gezebilirsiniz.






















Ahmet Güneştekin, eserlerine Mezopotamya, Yunan ve Anadolu efsanelerini aktarmaktan hoşlanan ressamlarımızdan biri. İksir sergisinde de insanoğlunun ölümsüzlük arzusu işlenmiş. Gılgamış destanından bu yana destanlara konu olan "ölümsüzlük" olgusu bu serginin de ana temasını oluşturuyor. Şahmaran, Medusa, Zümrüd-ü Anka gibi efsane kahramanları tuvaline alan Ahmet Güneştekin'in ölümsüzlüğe bakış açısını şahsen çok etkileyici buldum.
























1997 yılında Beyoğlu'nda ilk atölyesini kuran Ahmet Güneştekin ve eserleri hakkında daha detaylı bilgiye sanatçının web sitesinden ulaşabilirsiniz. Ressam hakkında bilgi alırken en hoşuma giden çalışmalarından biri de "Ustalarla Güneşin İzinde" adıyla 2008 yılında hayata geçirdiği 81 il-81 sanatçı-81 sergi projesi oldu. Bu proje kapsamında çağdaş Türk sanatının ustalarını eserleriyle beraber Anadolu'ya taşıyarak tarihi mekanlarda sergiler açan (ve hâlâ devam eden) sanatçıyı bu muhteşem fikrinden ötürü de tebrik ediyorum. 3 Şubat'a kadar sergilenmeye devam edecek olan bu harika tabloları görmek için Çırağan Sarayı'na uğramanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Notlar:

1) Sergiye de adını veren İksir adlı tablonun fotoğrafını çekmeyi unuttuğum için kendimi kınıyorum! (web sitesinde de bulamadım)

2) Kırmızı, mavi, gri ve kahve tonlarındaki tablolar dört elementi mi temsil ediyor diye düşündük Gizoş'la! Ama mor ve yeşil rengin hakim olduğu tablolar da çoktu; bu noktada tıkandık!

3) Web sitesinde ya da sergi broşürlerinde tabloların hepsinde yer alan (ve ortaya doğru rengi açıldığı için bana içten dışa bir patlamayı andıran) o dairenin anlamını da bulamadım. Serginin teması ölümsüzlük olduğu için onun da "yaşam"ı simgeleyebileceğini düşündük, ama konu modern sanat olunca düşüncelerimin doğruluğundan ve anlamlılığından pek emin olamıyorum! :)

Wagamama'yı Affettim! :)

Yaklaşık iki hafta kadar önce Wagamama'ya gıcık olduğumu yazmıştım. Konuyu yazmamıştım gerçi, ama Taksim'deki Wagamama'nın çalışanlarının tavırları, bilgi eksiksiklikleri ve bilgilendirme konusundaki gönülsüzlükleri (!) beni sinir etmişti. Buyrunuz buradan hatırlayınız!

Bu arada Wagamama'nın yemekleriyle ilgili kesinlikle herhangi bir sorun yaşamadığımı da bir kez daha hatırlatayım. Hiçbir kişiye ya da kuruma haksızlık yapmak istemem!

Şikayetimi ilgili yerlere ilettiğimi ve tatmin edici bir yanıt alırsam sizlerle paylaşacağımı yazmışım. İşte o yüzden buradayım. Wagamama'nın genel müdürünün bizzat yazdığı özür ve açıklama e-maili çok hoşuma gitti. Yemek ve hizmet kalitesine çok güvendiğim Wagamama'nın bu konudaki ilgili ve nazik yaklaşımını da bir kez daha takdir ettim. Ve Wagamama protestomu bitirdim! Galiba hayatımdaki en kısa protesto oldu! :)

Bu arada bana bir hediye çeki de göndermişler. Hediye çekimi Kanyon'daki Wagamama'da kullanmak üzere saklıyorum.

Ancak bir derdim var ki sormayın gitsin! Kime yemek ısmarlasam diye kara kara düşünüyorum? Beyza'cım önümüzdeki hafta bir öğle yemeği için Kanyon'a gelmek ister misin? Senoş, sana olan bira borcumu noodle ve şarap olarak mı ödesem? Mutfak Faresi Özlem, şu tanışma buluşmasını Kanyon Wagamama'da mı yapsak? Bana buradan ya da istediğiniz başka bir şekilde ses verin bakayım. Sizlerden ses çıkmazsa hediye çekimi annoşumun bir dahaki İstanbul çıkartması için saklayacağım, haberiniz olsun!

Yaşasın noodle kardeşliği! :)

Biri İstanbul'dan Diğeri Ankara'dan İki Yaratıcı İsim

Geçtiğimiz on günün benim için pek keyifli geçtiğini söyleyemeyeceğim. Ama yaşadığım keyifsiz durumları paylaşmak niyetinde de değilim. Hem herkesin derdinin kendine yettiği şu dönemde kendimle ilgili bunalımlı yazılar yazmayı istemiyorum, hem de sıkıntılı konulardan bahsederek bunları tekrar tekrar yaşamayı ve büyütmeyi istemiyorum. Yine de son günlerde "her şeyin başı (fiziksel ve ruhsal) sağlık" sözünün önemini bir kez daha kesin ve net bir şekilde anladığımı belirteyim.

Neyse, gelelim yeni keşfettiğim yaratıcı isimlere. Birincisi City's Alışveriş Merkezi'nin beşinci katında yer alan Toprak Sanat Galerisi'nde halen devam etmekte olan Karma Sergide de eserleri bulunan Canan Berber. (Aşağıda eklediklerim dışında bu linke tıklayarak sergilenen eserlerin bazılarını görebilirsiniz.) Resimlerinde Hitit gelinleri,elma, nar ve balık temalarının yanı sıra taşlar, pullar ve birçok değişik malzemeleri kullanan Canan Berber'in eserlerine bayıldım! Yolunuz düşerse mutlaka görmenizi tavsiye ediyorum. Bu arada sergide İsmail Acar'ın tabloları da yer alıyor. Bu karma sergideki ikinci favorim ise Sibel Kurt oldu.
























İkinci isim ise Ankara'dan Aynur Demir. Yağlıboya, suluboya, kağıt hamuru, rölyef ve boyutlu resim sanatı alanlarında eğitimler de veren Aynur Demir, aynı zamanda Arı Okullarında resim öğretmenliği de yapıyormuş. Eserlerinin bir kısmı şu an "mini bir sergi" halinde 365 AVM'nin alt katında sergileniyor. Ankaralılara duyurulur! Aynur Demir ve benim çok hoşuma giden eserleri hakkında bilgi almak için sanatçının web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Benim beğendiklerimden bazıları:























İlk resimdeki gelincikler ve çiçekler tablodan dışarı fırlamış durumdalar. Kağıt hamuru tekniği o olsa gerek diye düşündüm ve çok beğendim. Gelincikler dışında da çiçekli manzara resmi örneklerini ve Aynur Demir'in diğer eserlerini web sayfasındaki Galeri bölümünden görebilir ve sipariş ve eğitimler hakkında bilgi almak için de İletişim bölümüne göz atabilirsiniz. Bu arada nazarlık figürüne çok bayılmasam da bu sergideki nazarlıklı resimleri de çok beğendim. (Bunlara da göz atmanızı öneriyorum.)

Şimdi izninizle uyumaya gidiyorum. (Bu aralar gecem ve gündüzüm birbirine karıştığı için yaşam saatlerim de biraz değişti haliyle!) Ama siz bu güzel havayı değerlendirin ve kendinizi dışarı atın derim. Yolunuz düşerse bu sergileri de görmeyi ihmal etmeyin! İyi gezmeler!

Reklamlarla Devam Edelim...

Beğendiğim reklamlardan bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim. Nike ve Google reklamları zaten oldukça kendilerini belli ediyorlar! Sol üstteki ürün ise tırnak yemeyi önleyici şu acı jellerden birinin reklamı. Poşete yakışmış bence... Sol altta köpekbalıklarının arasında güvenle yüzen kadın ise tahmin edebileceğiniz üzere bir tampon reklamının başrol oyuncusudur. :)






















Altta Örümcek Adamı bile mahvetmiş bir böcek ilacının reklamını görüyorsunuz:






















Bu da diş beyazlatan Orbit..:)






















Reklamın yaratıcılık işi olduğu su götürmez. Bu vesileyle "Bizi süslenip püslenmekten önde tutan annelerimiz" ifadesinden daha yaratıcı, anlamlı ve etkili bir ifade bulamamış olan Bellona'yı da buradan kınıyorum!

Doğum Kontrolünün Önemi! :)

video


(Aylar önce gelen bir maildi, video yayınlayamıyorum diye bloguma koymamıştım. Bu kez başardım galiba!)

Bu reklam, (hangi dönem ve kim tarafından olduğunu bilmiyorum ama) Avrupa'da yılın en iyi reklamı seçilmiş. Bence hak etmiş! :)

Zengin Olmanızı İstiyorum!

Öncelikle hemen havamı atayım: Karşınızda Donald Trump'ın çevirmeni duruyor!! :) Uzun zamandır şu kitap bir yayınlansın da hava atayım diye beklemiştim ve sonunda beklediğim an geldi! Robert Kiyosaki doğal olarak güme gitti, ama ne yapalım Donald Trump gibi bir dolar milyarderinin yanında Kiyosaki gibi bir milyonerciğin geri planda kalması normaldir elbet!

Şaka bir yana, gerçekten de milyonlarca ve hatta milyarlarca doların sahibi olan ve pek çok alandaki faaliyetlerini başarıyla yöneten bu ünlü iş adamları neden zengin olmamızı istiyor olabilirler? İşte bu sorunun yanıtının ikisinin ortaklaşa yazdığı "Zengin Olmanızı İstiyoruz" adlı bu kitaptan öğrenebileceksiniz. Taze taze Alfa Yayınları'ndan çıkan ve çevirisini benim yaptığım bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Parasal sorunların para ile değil finansal eğitim ile çözülebileceğine inanan bu iki başarılı iş adamının eğitmen yönünden öğrenebileceğimiz pek çok şey bulunuyor. Günümüzde tüm dünyayı etkisi altına almış olan finansal problemlere karşı yetki devretme zihniyeti ile hiçbir şey yapılamayacağından bahsedilen kitapta insanların devletin/ailelerinin/işverenlerinin kendilerine bakmasını beklememeleri gerektiği vurgulanıyor. Kısacası herkesin hayatlarının finansal kontrolünü ele almalarının önemini ve yollarını anlatarak insanlara balık tutmayı öğretmeye çalışan iki rol modeli var karşınızda!

Özellikle günümüz koşullarında herkesi ilgilendirdiğini düşündüğüm bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Zengin olmak, bugünün dünyasında her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır. Bu sayede problemin bir parçası olmak yerine çözümün bir parçası olabilirsiniz. Bu sayede emekliliğinizde devletin size ödemesini umduğunuz sosyal sigortaya, işyerinizden almayı beklediğiniz emeklilik ikramiyesine, ailenize veya herhangi bir kişi ya da kuruma muhtaç olmadan yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Sizce de tüm bunları sağlayacak bir finansal bilinci kazanmaya değmez mi?

Barselona Barselona

Pazartesi akşamı Woody Allen'ın hem yazıp hem yönettiği son filmi olan Barselona Barselona'yı izledim. En kötü ihtimalle Scarlett Johansson ve Penelope Cruz'u görür, biraz da çirkin kralımı izlerim diye düşünmüştüm. Filme geçmeden önce hemen belirteyim: daha önceki bir yazımda çirkin kral olarak tanımladığım Javier Bardem gayet yakışıklı bir adam olmuş! Feci şekilde en favori aktörlerimden biri olma yolunda ilerliyor.



Açıkçası pek bir beklentim olmadan gittiğim bu filme bayıldım! Hem de çok bayıldım. İnanılmaz keyifli bir film. Barselona'dan muhteşem görüntüler eşliğinde çok farklı üç kadın ve bir de erkek karakteri ile karşı karşıyayız. Elbette çeşitli aşk çokgenleri var yine, ama bir aşk filmi değil. Gülüyorsunuz, ama bir komedi değil. Duygusal ya da romantik komedi falan hiç değil. Filmde hepsinden biraz var.

Karakterler ve psikolojileri detaylı bir şekilde incelenmiş ve hepsi de rollerine cuk oturmuşlardı. Özellikle Juan Antonio rolüyle Javier Bardem'in ve eski karısı Maria Elena rolüyle Penelope Cruz'un yerine başka birilerinin oynadığını düşünemiyorum.

Aşağıdaki resimde gördüğünüz iki Amerikalı kızımız yaz tatilini geçirmek üzere iki aylığına Barselona'ya geliyorlar. Sarışın olan Cristina daha açık fikirli, daha bir şeyler denemeye açık ve istekli, sanat meraklısı, özgür ruhlu biri... Diğer kızımız Vicky ise daha kontrollü, planlı, uçarılıktan uzak, Katalan kimliğini araştırmaya gelmiş, aklı başında (!) ve nişanlı...










Juan Antonio, tam bir özgür ruh ve ressam. Maria Elena, Juan Antonio'nun arıza eski karısı! Çok yaratıcı bir kadın, ama gerçek bir arıza! Juan Antonio ile de "ne senle ne de sensiz" türünden hastalıklı bir birbirlerinden kopamama durumları var.















Peki, bu dörtlü bir araya gelirse ne olur dersiniz? "Asla bir araya gelmezler, ne alaka!" diyorsanız bir kez daha düşünün. Zaten bu filmde "asla" diye bir şey yok. Bu dört insan kendi arayışları içinde bir şekilde değişik kombinasyonlarla birlikte olabiliyorlar ve hiçbirini de yadırgamıyorsunuz. Birbirlerini besledikleri ve hırpaladıkları/baskıladıkları/gelişmelerini engelleyen yönlerini görüyorsunuz. Arayışların sonsuz olduğunu ve denemekle de bitmeyeceğini görüyorsunuz. Her arayışın ardında yatan psikolojik nedeni/eksikliği görüyor ve her karaktere pek çok bakımdan hak veriyorsunuz. Tüm bunları izlerken bir de Barselona'nın güzellikleri, Gaudi, şarap kadehleri, tablolar ve keyifli doğa manzaraları size eşlik ediyor. Daha ne olsun!

Bu keyifli filmin sonunda bende şöyle bir hissiyat ortaya çıkıyor:

Ruhu doyurmanın imkanı yok... Olmasın da zaten.. Tıka basa doymasın asla... Yeter ki güzel beslensin ve hiçbir zaman aç kalmasın...

Işıkların Dansı

Dün gece TİM'deydik. Prag'ın meşhur Black Light Theater (Kara Tiyatro) ekibinin "Işıkların Dansı" adlı gösterisini izlemeye gittik. Takipçilerim daha önce size bu etkinliği bu sayfalardan duyurduğumu hatırlayacaklardır.

Kara Tiyatro, aslında eskiden beri var olan bir teknikmiş. Tamamen kapkara olan tiyatro sahnesinin yalnızca istenen yerleri siyah ışıklarla aydınlatılıyor. Aydınlatmak da değil aslında... Işığın çarptığı yerlerde fosforlu yansımalar görüyoruz. Diskolarda beyaz tişörtünüz parlamasını sağlayan ya da iskelet adam şovlarındaki türden bir aydınlatma da diyebiliriz. Bu gösteride de dansçılar fosforlu boyalarla renklendirilmiş giysileriyle şov yapıyorlar. Sergiledikleri hareketlerin fosforlu yansımaları da karanlığın içinde büyülü bir ortam yaratıyor.

Grubun temelleri ilk olarak 1989 yılında Alexandar Cihar ve Eva Asterova tarafından atılıyor. Birçok farklı sanat dalını harmanlayabilecekleri bir tiyatro hayal eden ikili, 1990 yılında devlet desteğiyle Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da, bu gösteriyi sahneye koymaya başlıyor. İlk gösterileri, besteci Zdenek’in müziği eşliğinde gerçekleşen ‘Caz Pantomim Öyküleri’ pantomim ve cazı başarıyla birleştiriyor. Bu yıllardan itibaren Türkiye, İtalya, Belçika, Macaristan ve Kore gibi dünyanın dört bir köşesinden ülkeler de dahil olmak üzere çeşitli yerlerde toplam 6000’in üzerinde gösteri sergiliyorlar.

Şu ana kadar bahsettiklerim grupla ilgili tanıtım yazılarında da karşılaşabileceğiniz birtakım bilgilerdir. Hakkında çok fazla olumlu eleştiri duyduğum ve kaçırılmaması gerektiği söylenen gösteri ile ilgili benim düşüncelerime gelince:

Açıkçası ben dün izlediğim gösterinin övüldüğü kadar gösterişli bir şov olduğunu düşünmüyorum. Ortada müthiş bir emek, çalışma, yaratıcılık, vs, pek çok şey olabilir, ama çok da bayılarak izlemediğimi itiraf etmeliyim. Son birkaç bölüm dışındaki bölümlerin son derece basit olduğunu bile düşündüm. En beğendiğim gösteriler rengarenk halkalı ve yarım adamlı sahnelerdi:


















Size bir itirafta bulunayım mı? O karanlık ortam, tuhaf fosforlu figürler, hareketli geometrik/mozaik desenler tedirginlik hissetmeme neden oldu diyebilirim. Kendimi psikolojik denek gibi hissettiğim de oldu. Sanki bir anda sahneyi durduran psikologum "karanlığın içinden ilk çıkan cisim sana neyi çağrıştırdı?" diye soracak gibi geldi! Ya da ne bileyim bazen de dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaylıların kapattığı bir salondayız ve bize gönderdikleri ışınlarla hakkımızda veri topluyorlar gibi hissettim! Kısacası hayal gücüm çalıştı çalışmasına da pek hayırlı yönde çalışamadı.

Ama ne olursa olsun siz benim ne dediğime bakmayın. Büyük olasılıkla bu kadar methedilen bir gösteride benim gözden kaçırdığım bir şeyler vardır. O yüzden bir dahaki gelişlerinde dünyaca ünlü bu gösteriyi izleyin ve kendi fikrinizi oluşturun.

Image Black Light Theater ile ilgili daha detaylı bilgiyi web sitelerinden alabilirsiniz. Buradaki fotoğraflar ve video görüntülerine bakarak gösteri ile ilgili daha fazla fikir edinebilirsiniz. (Tahmin edebileceğiniz gibi ben de resimlerimi buradan aldım.)

Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde Mirkelam Sefası

Daha önce Kıymet'ten ve başka birçok kişiden ya da web sayfalarındaki yorumlardan Mirkelam'ın sahnesinin çok keyifli olduğunu duymuştum. O yüzden gidilecekler listeme almıştım. Kısmet dün akşamaymış. Akşam dediysem gece yarısına!

Mirkelam, her Cuma gecesi saat 00:30'dan itibaren Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde sahne alıyor. Biletleri Biletix'ten alma şansınız var, ama elbette oradan almanızı tavsiye etmiyorum. Girişte kapıdan alabilirsiniz. Fiyatı 30 TL (bir yerli içki dahil)!

Mirkelam fanatiği değilimdir, ama şarkılarının çoğunu da severim. Eskileri de yenileri de... Açıkçası tüm olumlu yorumlara rağmen canlı performansının iyi olmayabileceğini düşündüğüm bir isimdi, ama yorumların çok doğru olduğunu gördüm. Çünkü Mirkelam iki saat boyunca eskilerden yenilerden, hızlı ya da yavaş pek çok şarkısını seslendirdiği o sahneye çok yakışıyordu! Çok keyifli bir gece geçirmemizi sağladı. "Unutulmaz", "Her Gece", "Aşkımsın", "Elma Değil, Ayva", "Asuman", "Tavla", "Hatıralar", "Kokoreç" gibi hit olmuş şarkılarının yanı sıra yeni albümünden de birkaç parça seslendirdi ve Hayal Kahvesi'ni coşturdu. Dokuz sekizliklerle de kapanışı yaptı..:)

















Bu arada Tarkan, Kenan Doğulu, Teoman, ve pek çok başka isimle ilgili düşündüğüm bir şeyin Mirkelam için de geçerli olduğunu gördüm. Bence bir erkeğin en yakışıklı olduğu dönem kesinlikle 35 ile 45 yaşları arası olsa gerek! Mirkelam, çok yakışıklı bulduğum erkeklerden biri değildir, ama şu anda ilk çıktığı dönemlerden çok daha yakışıklı olduğunu düşünüyorum. Neyse, konuyu dağıtmayalım lütfen!

Uzun zamandır gitmemiş olduğumu fark ettiğim Hayal Kahvesi'nde ise her şey aynıydı. Tuhaf bir şekilde oraya bir sempatim vardır benim. Çalışanlarını, çalan müzikleri, 1992'den beri var oluşunu (bu aynı hizmet kalitesini koruduğu anlamına gelir ve pek nadiren rastlanan bir durumdur!) ve ortamını severim. Ama tabi ki olumsuz sayılabilecek yönleri de var ve bunların en başında mekanın küçüklüğü geliyor! O kadar ufacık bir yerde elinde içkinle rahat rahat bir sanatçıyı izlemek mümkün değil. Bir yandan içkine, bir yandan çantana sahip ol, başını sağa sola uzatarak "Hadi Yine İyisin Tayfun" misali sanatçıyı görmeye çalış (sesini duymak yetmez bana, illa ki görmem gerek, hem de en net yerden!), oranı buranı yakabilecek sigaralara karşı savunmada ol ve saniyede yirmi kez omzuna dokunup, geçmek için izin isteyen garsonlar ve tuvalete gitmeye çalışan insanlara yer açmaya çalış!! Çok zor iş! Bir kez daha ortama adapte olmayı başarabilen multi fonksiyonel yapımı takdir ettim diyebilirim. Bu arada tam da Mirkelam'ın yeni şarkılarından Mutlu Olmak İstiyorum şarkısında kendimi tuvaletlere doğru hareket eden akıntıya bırakarak ihtiyaç molası verdiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Bu durum çekim yasasına falan boş vermiş şu anki ruh halime pek bir uygun düştü sanki! Mutlu olmak istemiyor muyum ne? Neyse, iyiyim ben böyle. Hatta dokunmazsanız ısırmam da! :)

Ortamla ilgili bu "küçük" eleştirime rağmen 'çağırdığınız anda gelirim' diyebileceğim etkinliklere bir yenisini daha eklemiş durumdayım! Yani "Hazırlan, Mirkelam'a gidiyoruz" dediğiniz anda hazırım!

(Çağrıldığım anda hazır ve nazır olurum dediğim bir diğer etkinlik için bkz: Artiste Terasse - Zeynep&Murat)

O zaman son olarak ne yapıyoruz? Buradan Mirkelam'a kocaman bir teşekkür ve sevgilerimizi gönderiyoruz! Yeniden görüşmek dileğiyle!!

Vibratör İhtiyacı Nasıl Doğmuş Olabilir?

Hiç bir yürüyen penis ile karşılaştınız mı? Mutlaka karşılaşmışsınızdır, ama belki de onun "o" olduğunun farkında değilsinizdir.

Örneğin, bir üniversite kampusunda, iş yerinde, spor merkezinde, barda, tatil köyünde, orada, burada, yer fark etmez, ama onu mutlaka tanırsınız. Sadece kendiyle, görünümüyle, üzerine yönelen bakışlarla ilgilidir. İki soru soracak olsanız kekeler belki ama dış görünüşünü kurtaran edeleli kasları, erkeksiliği, havası, karizması sayesinde küçük, orta, büyük bütün dağları o yaratmıştır adeta! Kadınlarla sevişmez, ama yatar; onlara ilgi göstermez, ama peşinden koşturur; arkadaşlarına onu sevdiğinden değil nasıl "adam ettiğinden" (ya da başka şeylerden!) bahseder; jestler yapmaz, ama ayağını yıkatır, falan filan... Her kesimden, her eğitim seviyesinden, her ülkeden, bölgeden farklı örnekler çıkabilir.

Ya da karanlıkta bir parktan geçerken sahip olamadığı ama sahibi olduğu köpeği havlayarak üstünüze atladığında ve bir anda ortaya çıkan bu gürültülü karaltının ödünüzü kopardığını ve “lütfen” siz geçene kadar tasmasından tutmasını söylediğinizde, eğer karşınızdakinden “laga luga yapma, yemeğimi yiyorum, görmüyor musun? Hem bir şey yapmaz zararsızdır!” gibi bir tepki alıyorsanız bilin ki o da bir yürüyen penistir. Hem de o yürüyen insan penisi değil, ayı penisidir!! Sahibini görünce köpeği suçlayamazsınız… Zaten başını okşadığınızda o da sizin paçalarınızı koklayıp, sizi daha fazla rahatsız etmez. İçinizden köpeğn bu yürüyen penisi ıslah etmesini dileyerek, yolunuza devam edersiniz.

Bunun bir sürü örneği vardır. Sahilde yürüyüş yaparken size omuz atarak geçip, üstüne bir de size küfrediyor olabilir. Bir içki sofrasında eski/yeni sevgilisine veya karısına nasıl “erkek gibi” davrandığından bahsediyor olabilir. (Bu cinsi kabaran göğüs bölgesinden tanırsınız!) Sahilde şezlongun üzerinde sere serpe güneşlenirken ve yanında yerde oturan başı örtülü karısı olmasına rağmen etraftaki bikinili kadınlara salyalar akıtarak bakıyor olabilir. Yiğidi öldürür ve hakkını da vermez, çünkü bildiği tek yiğit kendisidir! Atar, tutar, ama icraat sıfırdır! “Elinin hamuruyla erkek işine karışıp, başarısız olan kadın” hikâyelerine bayılır. Yanındaki kadının bir restoranda, turda, tatilde, sinemada, orada, burada gelen hesap, sunulan hizmet ya da herhangi bir şeyle ilgili bilgi alma, soru sorma, eleştirme hakkı olmadığını düşünür, çünkü “yanında bir erkek varken, böyle bir densizliği yapacak bir kadın olamaz, olmamalıdır!” “Yat aşağı!” diyen bu zihniyettir. “Karı dırdırından” şikayet eden zihniyet budur. “Yedi tokadı, oturdu yerine” diye büyük işler başarmış edasıyla böbürlenen zihniyet de budur. Yani kodu mu oturtur!

Doğal olarak ona ters düşen veya karşı gelen her tür davranış, yürüyen penisin tadını tuzunu kaçırır ve havasını indirir. Havalı bir penis için de olabilecek en kötü şeyin ne olduğu da tahmin edersiniz: İnmek! :)

İşte o yüzden eminim egosu anlamsız derecede ön planda olan kadınlar da erkekler de vardır, ama yine de yürüyen östrojenler yürüyen testosteronlar kadar korkunç olamaz. Çünkü yürüyen penislerde sürekli bir dik durma kaygısı vardır ve bu durum üzerlerinde feci bir baskı yaratıyor olabilir! Hayatlarının her alanında bu türle çok sık karşılaştığını düşünen ve buna “illallah” diyen kadın cinsi de vibratöre ihtiyaç duymuş olabilir. Sonuçta cinsellik temel bir ihtiyaç olduğuna göre kadınlar da “yürümeyeninden” istiyorum diyerek bir çözüm üretmiş olabilirler.

Bu belgesel tadındaki gözleme dayalı araştırmamı daha detaylı incelemeler yapmaları üzere bilim dünyasına adıyorum. Günümüzde sayıları giderek artan bu tür hakkında bir şeyler yazmak uzun zamandır aklımdaydı ve birkaç gün önce parkta karşılaştığım yürüyen penis de beni harekete geçiren ilham kaynağım oldu. Kendisine sevgilerimi (!) gönderiyor ve bundan sonrasında da birebir muhatap olduğum ilk ve son yürüyen penisin kendisi olmasını ümit ediyorum.

Son olarak tavsiye: Yürüyen penis gördüğünüzde uzaklaşın! (Havasını söndürerek uzaklaşabiliyorsanız en keyiflisi budur elbette, ama kendinizi riske atmayın! Sadece kaçmanın daha faydalı olabileceği durumlar genellikle daha fazladır!)


* Bu arada görsel bulamam diyordum, ama "walking penis" diye search yapıp wikimedia.org'dan bulabildim. :)) Hımm, küresel bir soruna temas etmişim demek ki! Bir de resimdeki pek bir sevimli, o anlamda konuya uygun olmadı, ama n'apalım artık! :)

Wagamama Benim İçin Bitmiştir!

Dün akşam itibariyle Wagamama'yı kara listeme almış bulunmaktayım. Olumsuz şeyleri tekrar tekrar yazmak ve konuşmak daha fazla olumsuzluk getireceği için konuyu burada detaylıca yazmıyorum. Yalnızca "positive eating & positive living" felsefesiyle yola çıkan Wagamama'nın "negative" çalışanları dün gecemin gayet olumsuz başlamasına neden oldular. Gerekli yerlere şikayetlerimi detaylı bir şekilde yazdım. Tatmin edici yanıtlar gelirse, sizlerle de paylaşırım, ama çok beklenmedik bir şey olmadığı sürece beni bundan sonra Wagamama'larda göremeyeceğinizi burada da yazayım dedim!

Neyse ki, Mirkelam keyfimi yerine getirdi! Az sonra!!! :)

(Not: Yalnızca bu yazıyı okuyanlar yanlış bir fikre kapılmasınlar diye bu notu ekliyorum. Bugün (21 Ocak) itibariyle Wagamama'yı affettiğimi bilgilerinize sunarım! )

Shakira'lık Favorim Oldu!

İkinci parti resimlerimi sizlerle paylaşıp, bu çılgınlığa hemen bir son veriyorum..:) Benim böyle takıntılı bir şekilde başına oturup, gece-gündüz oynadığım veya denediğim oyunlar ya da programlar olduğunu bilenler bunu da dünden beri bir takıntı haline getirerek tüm seçenekleri denediğimi ve bir müddet (hatta belki de sonsuza kadar!) bu siteye uğramayacağımı anlamışlardır! Hemen hemen her türlü dişinin bedenine yüzümü yapıştırdıktan sonra Shakira olmanın bana pek bir yakıştığını düşündüm (Bkz: ilk dört resim). Daha sonraki favorilerim ise sırasıyla Britney Spears ve dansöz oldu.



























Mr.& Mrs. Smith olarak da fena olmadık hani..:)






















Monica Belluci ve Giselle Bündchen'in yüzüne kendi yüzümü hiçbir şekilde oturtmayı başaramadım. Bu nedenle hafif bir yıkım geçirdim diyebilirim. Giselle'in vücuduna kendi yüzmü yerleştirip, hayal panoma asmayı düşünüyordum çünkü! (Anlayacağınız hayal olarak dahi kadının vücudunun yanına bile yaklaşamadım!) Bir de her şeyi denedim ama Paris Hilton'ların yanına bile yaklaşmadım. Eğlenirken bile birtakım prensiplerim vardır. Aptal sarışınlardan itinayla uzak durulur! :)

Ünlü Olmak Zor İşmiş!! :))

Valla çekimden çekime koşturuyorum sevgili dostlarım... Dergiler sıraya girdiler, katalog ve takvim çekimleri vardı malum yılbaşı öncesi, afişler, billboardlar derken başımı kaşıyacak zamanım kalmadı.. Ünlü olmak zor iş gerçekten de... :) Bakalım bu binbir emekle ortaya çıkarılan çalışmaları beğenecek misiniz?


















Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama bunları yapmak için gitmeniz gereken adres burası. İster dergiye kapak, ister reklam yıldızı, ister film afişinde, isterseniz Burhan Abi gibi Mona Lisa tablosunun içinde (hem de Mona Lisa'nın kendisi olarak (!)), her nerede olmak istiyorsanız onu seçin ve resminizi yükleyin. Çok kolay ve eğlenceli! Yeni sanal oyuncağımı sizlere de tavsiye ediyorum! Keyfiniz bol olsun!