Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Biraya Dair

Pazar sabahı uyandık. Pazar sabahı derken öğleni kastettiğimi artık biliyorsunuzdur. Kahvaltımızı bile yapmadan oyumuzu kullanmaya gittik. Muhtarımızla tokalaştık, İstanbul için içimizden geçen adayın kazanmasını dileyerek oyumuzu verdik, sonra gazetelerimizi ve simitlerimizi aldık, evimize gelip kahvaltımızı yaptık. İso'cum çaylar eşliğinde kâh PSP oynayıp kâh gazetelere dalarken ben de evdeki ufak tefek birkaç işi hallettim. Sonra İso'cumun başına dikilip, onu Beyoğlu'na götürme planımı kendisine açıkladım. Kızılkayalar hamburger ve İtalyan dondurmasıyla kendisini kandırdım ve kocamı Pazar günü evden çıkarmayı başardım. Hem de asıl amacımız bir sergi gezmekti. İso'cumun sergi gezmek için evdeki Pazar sefasını bırakıp dışarı çıkması için serginin oldukça ilginç bir konusu olmalıdır. Eh, Efes Pilsen sponsorluğunda Garajistanbul'da sergilenen "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Biraya Dair" sergisinin de konusu kocamın ilgisini çekecek kadar ilginçti! :)






















Araştırmacı yazar Mert Sandalcı'nın 20 yıllık çalışmasının ürünü olan koleksiyonuna sahip çıkan Efes Pilsen'in sponsorluğundaki bu sergideki eserler Osmanlı’da içki tüketiminin şer’i kurallarla yasaklanmaya ve denetilmeye çalışılmadığını ortaya koyuyor. Geçmişin sosyal hayatında biranın yerinin yeniden keşfedilmesini sağlarken, biranın sosyal hayatta hep var olduğunu belgeliyor. Osmanlı'nın, katı kuralların egemen olduğu bir imparatorluk olmadığı gibi, Avrupalı yaşam biçiminden izler barındıran bir devlet olduğuna ve hatta Cumhuriyet sonrası bazı uygulamaların Osmanlı’daki serbestliğin gerisinde olduğuna işaret ediyor.

Sekiz bin yıllık bir geçmişe sahip olan biranın Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar olan dönemde toplumsal hayattaki yerini belgeleyen bu koleksiyonda birbirinden ilginç objeler, belgeler ve fotoğraflar göreceksiniz. Osmanlı'da birahaneler var mıydı? Bomonti semtinin adı bira üreticisi Bomonti ailesinden mi geliyor? Ankara Bira Fabrikası'nın kuruluşu ve Tekel birasının meşhur onlu kasaları ile ilgili resimleri görmek ister misiniz? Osmanlı bira bahçelerinde biranın hangi kupalarda içildiğini merak ediyor musunuz?



















O zaman İstanbullular 19 Nisan'a kadar Garajistanbul'da; Ankaralılar 23 Nisan-5 Mayıs arası Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde; İzmirliler ise 13 Mayıs-31 Mayıs arası Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi'nde biranın sosyal tarihinin bir dönemini kapsayan keyifli bir yolculuğa çıkabilirler.

Hatta üstüne de kocaman bir Arjantin bardakta buz gibi bir bira içip keyiflerine keyif katabilirler. Bence sakıncası yok! Şerefe! :)

Güneşi Gördüm

Cuma akşamı Güneşi Gördüm filmini izlediğimizden bahsetmiştim. Şimdi de biraz filmden bahsedeyim. Hatta önce filmi izlemeden önce beğeneceğim konusunda biraz şüpheli olduğumdan da bahsedeyim. Çünkü Mahsun Kırmızıgül'ün yazıp yönettiği Beyaz Melek filmi ile ilgili de çok fazla övgü duymuş ve filmde rol alan onca usta tiyatro oyuncusuna rağmen hiç etkilenemeden izlemiştim. Emeğe saygı ve oyuncuları göz önüne alarak bile on üzerinden beş verebileceğim bir film olurdu. Her sahnesi "haydi bakalım hep birlikte ağlıyoruz" der gibi bir niyetle çekilmiş, her hikayede "Anadolu insanının ailesine sahip çıkması, ama büyük şehirlerde yaşayanların anne babalarını yük olarak görmeleri" vurgulanmış, fazla mesaj ve duygu sömürüsü dolu gelmişti. Hem de anneannemi kaybettikten sonra izlemiş olmama rağmen etkilenmemiştim! O yüzden bu filmde de "hepimiz kardeşiz" ve "yaşasın barış" mesajlarının biraz da göz yaşartıcı unsurlarla süslenerek "Daaan! Daaan!" diye üstümüze fırlatılacağını düşünüyordum. Ama film zevkine biraz olsun güvendiğim insanlardan da olumlu eleştiriler duyunca gitmeye karar verdik.
















Ben Mahsun Kırmızıgül'ün yazıp, yönetip, oynadığı bu ikinci filmini çok beğendim. Hem de çok! Mahsun Kırmızıgül'ün kendini böylesine geliştirebilmiş olmasına da şapka çıkartmak gerektiğini düşünüyorum. (Yıllarca iki kelimeyi bir araya getiremeden talk şovlar yaparak, 'imparator'luk kuran türkücü ağabeyleri de keşke onun bu gelişiminden biraz olsun feyz almış olsalardı. Eminim hem kendi hem de toplumun yararına olurdu!)

Bu filmde kalabalık bir Doğulu ailenin öyküsü anlatılıyor. "Kürt sorununu" ele alan bir film gibi lanse edilmesine rağmen aslında pek çok sorunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir film olduğunu düşünüyorum. Elbette, bunların başında yıllardır kardeşin kardeşi vurduğu Doğu'daki topraklarımızda yaşanan sorunlar geliyor. Erkek egemen kültürün hakim olduğu bol mayınlı ve bol acılı yaşamlar... Her iki tarafa da objektif bakış ve teslim edilen haklar... Bunun dışında kadın olmak ile ilgili sorunlar ele alınmış. Erkek çocuk doğuramayan kadının üstüne kuma getirilebilecek kadın olması, çocuk denilen yaşlarda yapılan akraba evlilikleri, bilinçsizce doğurulan sayısız çocuk (kimi sağlıklı, kimi sakat, kimi o topraklarda yaşarken sakat kalan!), eğitim ve pek çok sosyal olanaktan yoksun bir yaşam ve ne yazık ki doğal olarak pek de insanca sürdürülemeyen bir yaşam mücadelesi... Söyler misiniz, buradaki çocukların kaderini kim yazıyor? Öte yandan farklı cinsel kimliklere bakış açımızı da sorgulatıyor film. Böylesine acıların sertleştirdiği erkek egemen bir kültürden "yumuşak çocuk" çıkabilir mi dersiniz? İzin var mı kendini kadın gibi hisseden ve algılayan bir erkeğin bunu açık açık yaşamasına? Peki, yaşarsa ne olur? Bu arada devlet ana tamam da "devlet baba" ne işe yarar? Sadece "bu köy boşaltılacak" demek midir onun görevi? Yabancı devlet babalar da bizimki gibi midir, yoksa o babalar çocuklarına "insan" gibi davranır mı?

Birçok konuyu ele alan Mahsun Kırmızıgül'ün eleştirilebileceği en önemli nokta da bu olabilir gibi geliyor bana. Hani sanki bir film yapayım, her şeyi anlatayım, sonra da dükkanı kapatıp gideyim gibi bir durum! Ama yanlış anlaşılmasın, ben bunların anlatılış tarzını da beğendim. Hem de her alanda ayrımcılığa karşı duran yaklaşımını çok beğendim. Bir kere Beyaz Melek'te nasıl ağlatılmak için çaba harcanmış gibi geldiyse, burada da hiç öyle bir çaba harcanmamış gibi hissettim ve birkaç yerde de çok duygulanıp ağladım.

İşin tekniğinden anlamam, ama çekimler çok etkileyiciydi. 180 kişilik Prag Filmharmonic Orkestrası'nın yaptığı müzikler süperdi. Oyuncular çok başarılılardı. Altan Erkekli, Şerif Sezer, Menderes Samancılar, Demet Evgar (her zamanki gibi favorimdi) ve Emre Kınay yine harika bir oyunculuk sergilemişlerdi. Yine de oyunculuklar açısından ilk favorim Demet Evgar, ikinci favorim ise gay kardeş rolündeki Cemal Toktaş oldu. Yani oyum genç nesilden yana bu kez! :) Mahsun'un ise senaryo yazarı ve yönetmen kimliğinin oyuncu kimliğinin kesinlikle önüne geçtiğini düşünüyorum.

Film icabı diyip geçemeyeceğiniz bir film bu... Bir arkadaşım da "anlatılan her şey o kadar gerçek ki, insanın içini acıtıyor" demişti. İzledikten sonra ona çok hak verdim. Filmdeki bir şeyler benim de içimi acıttı. (İlla ki bir mesaj çıkaracaksak) bu filmin vermek istediği mesajı en güzel filmde bahsi geçen Cahit Sıtkı Tarancı'nın Memleket İsterim şiiri verecektir. Ben de filmin yapımında emeği geçen tüm ekibi canı gönülden kutluyor ve sizi bu güzel şiirler baş başa bırakıyorum. Hangimiz böyle bir memleketin özlemini duymuyoruz aslında?

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Haftasonundan Notlar...

Cuma akşamı için planlarımız son anda değişince doğaçlama bir program yaparak Astoria'daki Cinebonus'ta Güneşi Gördüm'ü izlemeye karar verdik. Ama öncesinde yemek için oturacak bir yer bulmalıydık. Önce Okko'yu düşündük. Sonradan Cuma akşamı yemeği için dev bir süpermarketin içindeymiş gibi bir ortamda yemek yerine daha kafe/restoran havasında bir ortam seçelim dedik. (Meğer Okko'nun da üst katı varmış ve gayet restoran havasındaymış! Biz bu bilgiyi sonradan öğrendiğimiz için yararlanamadık. Bari sizler tepe tepe kullanın.:) )

Bu arada bizim seçimimiz de çok güzeldi. Hemen girişte yer alan Cafe Clementine'e oturduk. Hem ortamına, hem servisine, hem yemeklerine, hem de canlı müziğine bayıldım. Evet, canlı müzik de vardı ve çok keyifli bir üçlüydü. Hatta eminim sinema biletlerini almamış olsaydık geceye orada devam ederdik. Ama gece 22:00 matinesine biletlerimiz hazırdı. O yüzden mönüsü son derece zengin, fiyatları makul ve sundukları hizmetin tam karşılığı olan, dekorasyonu güzel bu keyifli mekanda yaklaşık iki saat geçirdik. Tadı damağımızda kaldı!

















Filmi ayrıca yazacağım için o bölümü geçiyor ve Cumartesi gecesine geliyorum. Hangibar.com'dan davetiye kazandığımı söylemiştim. Balkan Fiesta - Serkan Çağrı & Rumeli Band konserine davetiye. Bence keyifli, çünkü Balkan müziklerini çok severim ve acayip bizim müziklere benzer... Hem üzüntüsü hem coşkusu benzer... Boşu boşuna gitmedik Harbiye Açıkhava Konserleri'nde Goran Bregovic'e beş sene boyunca... Ya da iPod'u boşa doldurmadık onlarla.. Spor yaparken de en sık dinlediğim müzikler onlardır, çünkü çok neşeli bir enerji verdiklerini düşünüyorum. O yüzden bu konsere de çok gitmek ve dinlemek istiyordum...Yaptım da.. Maça rağmen bana eşlik edecek birilerini buldum ve en azından ilk yarıyı dinledim.. Kocam da bu arada bana birkaç adım mesafede, Ekvator'da birasını içerek maçı izliyordu.

















Konser güzeldi, tavsiye ederim. Grup şarkı aralarında biraz fazla konuşuyordu gibi geldi bana ve solistin Nurhan Damcıoğlu'nun 30'lu yaşlardaki versiyonu olduğunu düşündüm (tamam, o kadar değil belki, ama kesinlikle andırıyordu), ama yine de güzeldi. Keyifli bir grupla ya da sevgilinizle/kocanızla gidip elinize biralarınızı alıp Serkan Çağrı'nın klarnetiyle coşabilirsiniz. Giderseniz beni de çağırın, tamamını izleyelim birlikte, olur mu? Mirkelam'a giderseniz de çağırın ama unutmayın! Bu iki konsere tekrar gitsem iyi olacak gibi geldi bana!

Neyse, benden ayrılmayın, daha anlatacaklarım var..:)

Siz Oy Kullanmazsanız... Kim Kullanacak?

Seçimden bir gün önce bugünkü Cumhuriyet Gazetesi'nin fotoğrafını yorumsuz koymak istedim. Yarın vereceğimiz oyların vatanımıza, milletimize, yaşadığımız şehirlere, semtlere, köylere, yani kısacası bizlere faydası olması dileğiyle...

Earth Hour






















WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından organize edilen bir etkinlik olan Earth Hour'un bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. Bu kez çok daha geniş katılımlı olması planlanan bu farkındalık eylemine 62 ülkeden 74 şehrin katılacağı kesinleşmiş.

Katılan her şehir kendi yerel saatine göre saat 20:30 ile 21:30 arasında bir saat boyunca elektriklerini söndürecek. Sadece gereksiz aydınlatmaları söndürerek bile karbon salınımını azaltmanın ve iklim değişikliği için birşeyler yapmanın mümkün olduğunu küresel bir mesajla anlatan Earth Hour (Dünya Saati) eylemine 2007 yılında sadece Sydney'de 2.200.000 kişi katılmış ve şehrin enerji harcaması bir saatliğine %10.2 kadar azalmış. 2008’de ise Türkiye dahil dünyadan 50 milyon insan katılmış. Bu yıl 28 Mart Cumartesi günü saat 20:30’da düzenlenecek etkinlikte ise dünyanın en uzun oteli olan Burj Dubai, Toronto’da bulunan CN kulesi, Sidney Opera Binası, Roma’da bulunan İtalya Cumhurbaşkanlığı gibi bir çok ünlü ve tarihi bina ışıklarını kapatacak.

Türkiye’den de çok sayıda şehrin, her türlü kuruluşun ve bireyin katılması için çalışan WWF-Türkiye maillerinizi ve telefonlarınızı bekliyor. İletişim için buraya lütfen.

İmge'nin Notu: Türkiye-İspanya maçı saat 21:00'de sandığım için sizlere de son yarım saat ışıklarınızı açmadan televizyonunuzu açıp maçı izleme izni verecektim. Ama maç 23:00'teymiş! Bu durumda lütfen eyleme su katmayın ve bir zahmet bir saatcik elektriksiz, televizyonsun, mumlar eşliğinde oturuverin. (Aaa, bilgisayar da kapanacak değil mi? Bak, bunu hiç düşünmemiştim! Neyse, artık kapatacağız elbette!)

Olan benim Hangibar'dan Studio Live'daki Balkan Fiesta gecesi için kazandığım davetiyelere oldu! İso'cum hayatta maçı bırakıp gelmez oralara şimdi! Hımm, bu bahaneyle buradan da seslenmiş olayım: Benimle saat 22:00'de başlayacak Balkan Fiesta gecesine gelmek isteyen var mı? :)

Bolluca Çocuk Köyü ve Koruncuklar

Sizlere daha önce Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nın çalışmaları kapsamında kurulan Bolluca Çocuk Köyü projesinden bahsedeceğimi yazmıştım.

Bolluca Çocuk Köyü, korunmaya muhtaç çocuklara daha kaliteli ve kapsamlı hizmet götürerek bu çocukları topluma kazandırmak amacıyla hayata geçirilen geniş kapsamlı bir sosyal sorumluluk projesi. 0-6 yaş arası kimsesiz veya yarı yetim, ruhen ve bedenen özürlü olmayan, yardıma muhtaç çocuklar alınmakta ve çocuklar hayatlarını kendi başlarına idame edebilecek duruma gelinceye kadar (yüksek tahsil dahil) vakfın güvencesi altında, Bolluca Çocuk Köyü bünyesinde yaşayabiliyorlar. Bu proje ile ilgili yürütülen çalışmaları, çocuk köyünün yapılanmasını, verilen eğitimleri ve daha pek çok bilgiyi zaten web sitelerinden alabilirsiniz.

Bu yazıyı hem bu vakfı bilmeyenlerin haberdar olması hem de web sitelerinde yer almayan ancak bana e-posta yoluyla gelen ve gelirleri bu vakfa giden birtakım etkinliklerle ilgili bilgi vermek amacıyla yazıyorum. Bunlardan ilk maddeyi zaten biliyorsunuz (konuyla ilgili ilk yazımda bahsetmiştim).

1) Sinem&Didem Balık kardeşlerin 3 Nisan Cuma günü MKM'de verecekleri konseri unutmayın!

2) 17-19 Nisan tarihleri arasında Eskişehir'e bir kültür gezisi düzenleniyor. Frigya vadisi, Midas şehri, Porsuk Çayı gibi pek çok yerin görüleceği bu gezi ile ilgili detaylı bilgi almak ve isminizi yazdırmak üzere Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nı aramanız gerekiyor. (Tel:212-267 22 70)

3) 21 Nisan'da Lütfi Kırdar'da saat 21:00'de başlayacak olan Nilüfer konseri de Koruncuklar yararına düzenleniyor. 30-40-60-100-125 TL'den satışa sunulan biletler Vakıf Merkezinden veya Biletix'ten temin edilebilir.







Etkinlikler dışında neler yapılabilir derseniz:

4) Avea ve Vodafone hatlarınızdan 4717'ye boş mesaj göndererek 10 TL bağış yapabilirsiniz.

5) "Çocuklarımızı Korumak Geleceğimizi Korumaktır" kampanyasına katılabilirsiniz (Bir yıl boyunca ayda 50 YTL ile bir çocuğun gıda-eğitim ve sağlık giderlerine katkı payı ödeyebilrsiniz). Bir yıl boyunca değil, sadece 1/2/3 ya da ne bileyim 6 aylık katkıda bulunmak istiyorum derseniz o da mümkün. 212-274 95 45 no'lu telefondan daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

6) Ve hepsinden önemlisi yaptığımız ufacık katkıların kocaman ve muhteşem sonuçlar doğuracağını ve hepimizin mutlaka yapabileceği bir şeyler olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayabiliriz!

Yapabiliriz, değil mi?

Haftanın Hoşuma Gidenleri

Hatırlarsanız "Gıcık Olduklarım" kategorisinin üçüncü yazısını yazarken hoşuma giden şeyler de oluyor demiştim. Şimdi gelin onlara bir göz atalım:

* Haftanın en hoşuma gidenleri listesinde ilk sıraya bir hastaneyi yerleştireceğim. Hiçbirimizin hastaneye işinin düşmemesini diliyor, ama yine de yılda bir kez kendi rızanızla gidip check-up yaptırmayı da unutmamanızı öneriyorum. Çoğumuzun özel sağlık sigortaları kapsamında yılda bir kez ücretsiz check-up hakkı olduğunu da hatırlatayım. Biz iki senedir bu hizmet için İstanbul Cerrahi Hastanesi'ni tercih ediyoruz. Çalışanlarının hepsi de o kadar ilgili ve güleryüzlü bir yaklaşımla sizi karşılayıp, her aşamada size eşlik edip, yönlendiriyorlar ki aslında bir hastaneye gelmiş olduğunuzu unutuyorsunuz. Bir tek kalp için EKG çekildiği sırada yine oldukça güleryüzlü olan doktor hanımın söylediği bir cümleden sonra biraz irkildim, ama ardından gelen açıklama ile ne demek istediğini anlayınca içim rahat etti. Üzerime kablolar falan yapıştırmaları için uzandığımda doktor hanım bana "İmge hanım şimdiye kadar gelen yüzlerce kişi arasında herhalde bir tek siz sedyeye bu kadar yakıştınız!" dedi. Gülümseyerek ve yüzünde hoş bir ifadeyle söylediği için "sedyeye yakışmak" ifadesinin bende çağrıştırdığı kadar kötü bir anlamı olmadığını fark ettim, ama yine de açıklama bekleyen gözlerle kendisine bakmış olmalıyım ki doktor devam etti, "sedyeler daracık olduğu için üzerine her uzanan adeta yanlardan taşıyor. Demek sizin gibi ince ve zarif olmak gerekiyormuş." İşte o andaki yüz ifademi herhalde tahmin ediyorsunuzdur. Tabi odadan nasıl kabararak çıktığımı da! Hani sanki hastane odasından değil de beni 'top model' seçen bir yarışmanın favorisi olarak gösteren jüri üyelerinin bulunduğu salondan çıkmış gibiydim. O sırada farklı bir alemde olduğum için İso'cuma da yeterince destek olamadım. Malum göğüs nahiyesindeki tüylü (!) tabakanın üzerine yapışacak bantların ve onları nasıl çıkarabileceğinin paniğini yaşıyordu kendisi. :)



* Hoşuma gidenler serisinin ikinci sırasında Yves Rocher'in Luminelle serisi geliyor. Bronz pudrasından ve dudak parlatıcısından son derece memnun olduğumu söylemeliyim. Web sitelerinden diğer ürün çeşitlerini de öğrenebilirsiniz. Bu arada doğumgünü promosyonum sırasında aldığım Gestes d'Institut peeling kremini de severek kullandığımı söyleyeyim.




* Son olarak da son derece yaratıcı bir üstdönüşüm fikrini sizlerle paylaşmak istedim. Bu ayın Maison Francaise dergisinde gördüğüm ve bayıldığım bu fikrin yaratıcısı Mimar Gülnur Özdağlar. pet şişeleri ısıtıp, eritip, delip yeniden biçimlendirerek negatifi pozitife dönüştürmeyi başaran Gülnur Özdağlar, geridönüşüme değil üstdönüşüme inandığını belirtiyor.

















O pet şişelerden o kadar şık tasarımlar yaratmış ki hayran olmamak mümkün değil. Kaseler, düğmeler, avizeler, takılar, vs gibi bir zamanlar pet şişe olan bu değişik objeleri görmek isteyenler buraya lütfen.

Demek ki neymiş? Gözümüze, gönlümüze, ruhumuza, bedenimize iyi gelen şeyler de oluyormuş hayatta! Onları görünce takdir ve teşekkürlerimizi sunmak da bizlere düşüyormuş. Benim de bu hafta içimden yukarıdaki üçlüye takdir ve teşekkürlerimi yollamak geldi. Eksilmeyin çoğalın inşallah! :)

Cuma Akşamı U2 Konserindeydik

Daha önce size bahsetmiştim. Mars Entertainment Group ve Gnctrkcll işbirliğiyle U2 Türkiye'ye geliyor demiştim. Ve geldiler...Hatta bir haftadır buradalar! Hangi salonlarda izleyebileceğinizi görmek için Mars Sinema sayfasına bakabilirsiniz.

Evet, üç boyutlu gözlüklerinizi takın bakalım...










Koltuğunuza yaslanın ve Bono önünüze gelsin, elini size doğru uzatarak ve hatta gözlerinizin içine bakarak şarkı söylesin. Edge yanınızda gitar çalsın, Larry de önünüzde bateri şov yapsın. Arada bir küçük harflerle şarkılara eşlik edebilirsiniz, ayağınızla ritim tutabilirsiniz, sevgilinizi öpebilirsiniz, ama lütfen mısır yemeyin. Konser izliyorsunuz yahu! Stadyumları tıklım tıklım dolduran yüz binlerce insan arasından hangisinin mısır yediğini görüyorsunuz? Sinema salonunda olabilirsiniz, ama Pavlov'un deneği gibi davranmaya da gerek yok. O konser havasını feci bozan bir durum olduğunu düşünüyorum (ki yanımızda ikinci yarı boyunca kova mısırını çatır çutur yiyen bir garip insanoğlu oturduğu için eminim de diyebilirim!).

U2 severler için muhteşem bir deneyim olacağını söylemeliyim. Bence Türkiye'de oldukları bu keyifli haftaları kaçırmayın. Yine de muhalif yanım devreye girecek ve bu 3D olayı ile ilgili ufacık bir eksi yorum yapmadan duramayacağım. Üç boyutlu film izlemek benim gözlerimi inanılmaz yoruyor. Bir de bazı şeylerin orantısız bir şekilde büyük ya da küçük göründüğü sahnelerde o havanın kaçtığını düşünüyorum. Ne bileyim tam da son derece gerçekçi ebatlarda Bono'yu görürken Bono'nun kafası büyüklüğünde bir seyirci elini de aynı hizada görmek biraz algılarımı bozuyor. Ama bunlar aslında gerçekten ufak detaylar, yani Bon Jovi gelince yine gözlüğümü takıp salona kurulacağım. ("Bon Jovi 3D mi geliyor yoksa?" diye heyecanlandığınızı görür gibiyim. Şimdilik öyle bir şey yok, ama ben evrene gerçekçi ve kesin bir mesaj göndererek gelecekmiş gibi davranıyorum! İstersem olur! Hişşş, çaktırmayın! Hatta siz de bu isteğinizi yollayın evrene! Bakarsınız üç boyutlusunu değil, bir kez daha kendisini çekeriz Türkiye'ye!)

Konser öncesinde de biraz yaramazlık yapıp, kalorili ama keyifli atıştırmalıklar yiyip, biramızı içebiliriz. O zaman Num Num'a buyurmalısınız. Bu arada söylemeyi unutmuşum, biz U2'yu G-Mall'da izledik. Orada da sinema öncesi Num Num'a oturmak bizim için neredeyse bir klasik olmuştur. Genellikle sinema saatini beklerken bir iki tane bira içeriz, ama bu kez biraz acıkmıştık. Önden koca bir "combo plate" (resimde gördüğünüz karışık atıştırmalık tabağı), arkasından da İso'cuma bir pizza söyledik. Yemekler ve servis her zamanki gibi çok lezzetli ve başarılıydı. Servis elemanları ise her zamankinden de fazla ilgili, güleryüzlü ve içtenlerdi.












Güzel yemekler, buz gibi biralar ve muhteşem görüntüler eşliğinde bir müzik ziyafetiyle bir Cuma akşamının daha sonuna geldik. Daha önce hem gündüzü hem de gecesi bu kadar dolu bir Cuma yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama bana gerçekten de çok iyi geldiğini söyleyebilirim.

Gerçi hafta sonunun kalanını evde geçirmek de çok iyi gelecek gibi! Eşofmanları çekip, gazetelere ve kitaplara gömülüp, bir o koltukta bir bu yatakta uzanıp, çay, kahve, şarap eşliğinde sohbetler edip, ara sıra bilgisayar başına gelip, telefon konuşmaları yapıp, İso'cumla birlikte evin her köşesine doyduğumuz bir hafta sonu geçirmeyi istedim galiba! Evet, evet istiyorum bunu! İso'cum dünden razı olduğuna göre bu sakin planı Cumartesi sabahından itibaren uygulanmak üzere hemen devreye sokuyoruz. Kapımıza da "Lütfen rahatsız etmeyiniz!" yazısı assak mı acaba? :)

Beyoğlu'nda Güzel Bir Cuma...

Müge'yle haftanın başlarında konuşup, Cuma günü için Beyoğlu'nu didikleme planı yapmıştık. Sonra havalar berbat olunca "acaba gitmesek mi?" diye düşünmüş, ama Perşembe günü hiçbir hava koşulunun bizi engelemesine izin vermeyeceğiz demiş ve hatta gaza gelerek "kar yağsa güzel olur aslında" gibi konuşmalar bile yapmıştık. Tüm bunlara hiç de gerek yokmuş, çünkü dün hava muhteşemdi. Yaşasın, şanslı günümüzdeyiz!

Müge, beni evden aldı, Beyoğlu'na gittik, Galatasaray yakınlarında Garajistanbul'un otoparkına arabayı bıraktık. Litera'nın önünden geçip İstiklal Caddesi'ne çıkarken önce İngilizce ve dinozorlu çocuk kitapları bulmak için Homer Kitabevi'ne uğradık. :) İçeride çok bayıldığım katalog kitaplardan ne çok varmış meğer! Fotoğraf ve gezi ile ilgili olanlara daldım ben de bir süre. Uzun uzun vakit geçirilebilecek ve bir sürü kitap inceleyebileceğiniz bir yer. Issız Adam'ın ilk tanışma sahnesinin de çekildiği kitapçıdır kendisi. Otoparka yakınken dinozorlu kitapları arabaya bırakalım diye yeniden aşağıya indik ve o sırada Issız Adam'da Ada'nın çalıştığı butiği ve birlikte müzik dinlemeye gittikleri 45'lik adlı küçük barı da gördük. Aklınızda olsun, o butikte çocuk kostümleri satımıyor. Cıvıl cıvıl, çok şeker etekler, bol pantolonlar, takılar ve bluzlar var. Ankara'da Tadım Pizza'nın olduğu pasajdaki Tıytıl tarzı bir yer. Yani Dido'cum sen de bayılırsın oraya! Nisan ayında yazlık giysiler gelecekmiş! Meraklılara duyurulur!

Yeniden caddeye çıkıp Tünel tarafına doğru yürümeye devam ettik. Bu arada yol boyu sanki yıllar öncesinden donup kalmış gibi görünen eski dükkanlara bir kez daha hayranlıkla bakakaldık. Eski bir korseci dükkanı, kumaşçı, haritacı, vs gibi yıllara direnen butik dükkanların önünden geçtik. Dönüşte hiç de Beyoğlu planımızda olmamasına rağmen Bershka'ya girelim dedik ve böylelikle Beyoğlu'nun en arıza kadınıyla tanışmış olduk. Bershka Beyoğlu'nun terbiyesiz mağaza müdür az kalsın bizi düşünce suçundan dolayı güvenlik eşliğinde mağazadan attırıyordu! :) Suçumuz da Müge'nin sevimli bir jest olsun diye hem kendisine hem de kuzenine almayı düşündüğü tişörtlerle resim çektirmeyi ve bu resmi de bastırıp yurtdışında yaşayan kuzenine yollamayı sadece düşünmesiydi! Ama nasıl bir ruh hastasıyla karşılaşacağımızı henüz bilmiyorduk! Elimize makineyi aldığımız anda başımızda bitip, mahalle kavgasında gibi car car bağırıp çağırıp, fotoğraf çekemeyeceğimizi söyleyip (ki insan gibi söylese de anlayabilecek potansiyele sahibiz çok şükür!), zaten önceden de resim çekmiş olduğumuzu iddia edip, güvenliği çağırıp makineden o resmi sildireceği tehdidini savurup, bizi de zıvanadan çıkartan o kadın da günümüze ayrı bir renk kattı. Siz siz olun Beyoğlu Bershka'ya girmeden önce iki kez düşünün! Elimize aldığımız kaç parça şeyi olduğu gibi fırlatıp, sinir içinde uzaklaştık oradan! İşsizliğin kol gezdiği ülkemizde ve dünyada "bunun" (bazı insan formları için "bu" denilebiliyormuş demek ki!) gibi densizlere "Ben mağaza müdürüyüm!!", diye bağırarak ortada fol yok yumurta yokken müşteriye saygısızlık yapma ve suçlu yerine koyma hakkını veren Bershka'yı da bu vesileyle kınıyorum! (Çalışanların kalitesinin kurumsal kaliteyi de belirlediğini düşünen biri olarak bundan böyle Bershka'ya da kafamda bir soru işareti ile bakacağım!)

Neyse, efendim, biraz kendimize gelelim diye House Cafe'ye oturduk. Oradaki sohbet faslı biraz uzun sürdü. Hazır konu dengesizlerden açılmışken başkalarıyla yaşadığımız türlü dengesizlik hikayeleri de aklımıza geldi! Anlayacağınız laf lafı açtı ve çenemiz pek durmadı. Çıkışta bir sergi molası verdik. YKY'nin buram buram kitap kokan (kitap kokusunu bilirsiniz, değil mi?) kitabevi bölümünü gezdikten sonra Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde 13 Mart'ta açılan "Zamanın Görünen Yüzü: Saatler” sergisini dolaştık. Sergi tanıtım yazısından alıntı yapıyor ve sizleri gördüğümüz saatlerin bazılarıyla baş başa bırakıyorum:



"Türkiye’nin önemli müze ve özel koleksiyonlarındaki eserlerden derlenerek hazırlanan sergi; insanoğlunun günü, saat dilimlerine ayıran matematiksel sistemi ve bunu hesaplayan “obje”yi bulmasından 1950’li yıllara kadar geçen tarihi süreci anlatıyor. Bu tarihi süreç içinde saatler; işlevsellikleri, mekanik kurguları, dönemlerinin tarihi atmosferi göz önünde bulundurularak ve haklarında ayrıntılı bilgiler verilerek sergileniyor. Güneş saati, kum saati, silindirik saatler, kule saatleri, gemici saatleri, camii ve meydan saatleri ele alınan eserlerden bazıları."


















Sergi çıkışında Ada Kitabevi'nde biraz zaman geçirdik. Aznavur Pasajı'nda bir tur attık. Sonra Suriye Pasajı'ndaki Bay Retro'yu didikledik. Üstüne Cremeria Milano adlı meşhur İtalyan dondurmacısında birer top tiramisulu dondurmamızı yedik ve zaten akşamı ettiğimizin farkına vararak dönüşe geçtik. Trafikte henüz artmamış olduğundan saat 17:30 gibi eve döndüm. Bir arkadaşımın babası ile ilgili üzücü bir hastalık haberi aldım ve bir kez daha şunun farkına vardım ki hayattan keyif almak için çok zengin, çok güzel ya da çok herhangi bir şey olmak değil, yalnızca çok sağlıklı olmak yetiyor.

Sağlıklı olduktan sonra hayatımızdaki mutluluğu ve keyfi yaratmak bize kalıyor. Evet, belki bu da çok kolay bir şey değil, ama en azından böylesi bir dünyayı oluşturmak için katlanılan zorluklar hastalık sürecinde yaşanılan zorluklarla karşılaştırılamayacak kadar hafif ve hatta keyifli bile olabilirler. O yüzden en başta şu an ailesinin yanında olan o arkadaşımın babasına sonra da hepimize sağlık dolu günler diliyorum. Geri kalan her şeyin üstesinden bir şekilde geliriz nasılsa!

Gıcık Olduklarım #3

* Bu aralar gıcık olduğum şeylerin başında AKP tarafından cep telefonuma gelen mesajlar geliyor. Hiç ilgimi çekmemesine rağmen Beşiktaş Belediye Başkan adaylarını adım adım takip ediyoruz sayelerinde. "Telefonumu nereden buldular?" sorusuna hiç girmiyorum! Ama çifter çifter gelen bu mesajları gördükçe tepki olarak mıdır nedir Beşiktaş Belediye Başkanımız Sayın İsmail Ünal'dan gelen kutlama, etkinlik bildirme, bilgilendirme ve "kar mesajlarına" bile bayılır oldum. Kar mesajını bilmeyenler için hemen söyleyeyim. Biz bu sene kar yağıp yağmayacağını meteorolojiden değil İsmail Ünal'dan öğrendik. Çünkü en ufak bir damla düşse ya da kar potansiyeli olsa cebimize "Beşiktaş Belediyesi kar ekiplerimiz çalışmalarına ara yollarda bile sabaha kadar devam edecektir," türünden bir mesaj geliyordu. Mesela City's AVM'de izlediğimiz Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'nin çıkışında sadece hafifçe ıslanmış yollardan yürüyerek evimize dönerken de böyle bir mesaj alıp, biraz da dalga geçmiştik. Meğer o üç saatlik film boyunca kar yağmış da erimiş bile! İsmail Ünal yine haklıymış! Aaahh, aahh! Ne güzel mesajlarmış onlar meğer! Bir daha asla şikayet etmeyeceğim onlardan!

(Not: Ongun'un da tam da bu konuyla ilgili yazmış olduğu yazıyı gördüm ve sizleri bilgilendirmek için ek bir not düşmek istedim. Adalet ve Kalkınma Partisi Beşiktaş İlçe Başkanlığı'nı arayarak cep telefonu numaranızı bu sms veritabanından sildirebiliyormuşsunuz. Az önce kendilerini aradım, bakalım işe yarayacak mı? Tel: 0212-2694949)

* Üye olduğum spor merkezindeki saygısızlara gıcık oluyorum. Adamın biri derse giriyor, hem hareketleri abuk subuk yapıyor hem de en önde duran iki kadının tam ortasından hafif hafif yaklaşarak onların da önüne geçmeye çalışıyor! Kadının biri dersin ortasında çıkıyor, ama minderini, havlusunu, boş su şişesini falan olduğu yerde bırakıyor. Ardından toplayacak uşakları falan da yok, ama ne düşünüyor bilmiyorum! Aynı şekilde soyunma odalarında adım başı kirli havluları koyabileceğimiz sepetler olmasına rağmen herkes dolabının önündeki bankta soyunup, giyiniyor ve havlularını, boş poşetlerini, bitmiş saç kremi kutularını, saç tellerini (!), vs. olduğu gibi bırakıp arkasına bakmadan gidiyor. Ya da buhar banyosuna duş almadan girebiliyor. Ya da duş (!) alması gerektiğini unutup enikonu banyo yapıyor. Ya da güneşlenme alanlarının üzerinde gofret ambalajları, boş içecek kutuları, okuduğu gazeteleri rüzgarda dağılmaya ve uçuşmaya bırakıp gidiyor! İnsanlar bu kadar saygısız olmayı nereden ve nasıl öğreniyorlar merak ediyorum, çünkü bu kadar "normal"in dışında davranışları öğrenmek de bir çaba ister!

* Gıcık olduklarım listesinde son sıraya da yanındaki insanlar için "Bu" diye hitap edenleri yerleştiriyorum. Yanında duran çocuğundan bahsederken "Bu da sınavlara hazırlanıyor" ya da ne bileyim eşinden, dostundan söz ederken "Bu da kursa yazıldı bugün" diyen insanlara o "bu" dediği şeyin canlı bir varlık olduğunu ve bir adının olduğunu hatırlatıp, üstüne iki de tokat patlatmak istiyorum. (Tamam, tokat biraz ağır oldu, kabul ediyorum! :) ) İnsanlar için "bu" kelimesinin kullanılabileceği tek bir yer vardır, o da ilkokuldaki Türkçe derslerinde işaret sıfatlarını öğrendiğimiz zamandır! O kadar! Nokta!

(Neyse, gerilmeyelim arkadaşlar, hoşuma giden şeyler de oluyor bu hayatta, onları da en kısa zamanda yazacağım.. Ama şimdi bir arkadaşımla sözleştiğimiz üzere Beyoğlu'nu didiklemeye gitmem gerek. :) )

Yazıyoor!! Yazıyooooor!!! :)

Duyduk duymadık demeyin, Habertürk'te yazıyoooorr!! :)

Gazetede imgeleme.com hakkında küçücük bir kutucuk yazı çıkınca bu kadar tantana yapıyorsam ileride kitleleri yönlendiren (!) bir yazar olduğumda ne yapacağım bilemem artık! Habertürk'ün Editoryal sayfasında blog tanıtımları yapıldığını görmüş ve bu Pazartesi günü ben de eksik kalmayıp blogumu mail atmıştım. Haftasonu dışında gazete alma alışkanlığımız olmamasına rağmen bugün Migros alışverişi için çıktığımda bir şeyler beni dürttü ve Habertürk'ün o sayfasına bakayım dedim. Bingo! İşte ben!

Şimdi hemen gelecek planlarımı yapmaya başladım. Mevcut imzamı değiştirip, kendime artistik bir imza bulacağım. Sonra Cem Yılmaz'ın dalga geçtiği şu ünlü cenazesinde takılan "kocaman ünlü gözlüklerinden" alacağım. imgeleme.com fan club kurma çalışmalarına başlıyorum. Güzel bir slogan da bulayım kendime! Bir de Gaziantep'te seçimlerde başkan adaylarını desteklemek üzere ortaya çıkan şakşakçı Alkış Grubu'yla görüşeyim. imgeleme.com için davul zurna eşliğinde söylenecek bir marş yazıp, omuzlarında taşısınlar beni! Sonra bir de imgeleme.com yazan tişört, şapka ve eşofman altları yaptırmam gerek! Off, çok iş var yapılacak, elim ayağım dolandı yahu! :)

Neyse efendim, güldük, eğlendik, hayatımıza farklı bir renk kattık, kendi kendimize hindiler gibi kabardık! Şimdi İmgeleme yapmayı bırakıp, elimizdeki 300 sayfalık kitap çevirisine odaklanıyoruz. Ayy, yine de önce bir keyif kahvesi içip, iki parça çikolatamızı yiyelim de serotonin seviyemiz tavan yapsın!

Altı Haftada Altı Dans Dersi

Gencay Gürün’ün Genel Sanat Yönetmenliğini yaptığı Tiyatro İstanbul’un bu sezon oyunu Altı Haftada Altı Dans Dersi için haftalar öncesinden biletimiz hazırdı. İkinci sırada oturuyorduk. Cihan Ünal ve Nevra Serezli gibi iki muhteşem ustayı izlemek için süper bir yerdi.

Profilo AVM'deki Tiyatro İstanbul'u çok seviyorum. Yerini, sahnesini, Gencay Gürün etkisini, oyuncularını ve sahneledikleri oyunları bayılarak izliyorum. Galiba iki sezon önce oynayan Dönmedolap (Cihan Ünal-Berna Laçin) adlı oyunu da tüm zamanların en beğendiğim oyunları listeme almıştım. Aynı şekilde Cumartesi akşamı izlediğimiz Altı Haftada Altı Dans Dersi 'ni de aynı listeye yerleştiriyorum.


















Richard Alfieri’nin yazdığı ve Yücel Erten’in Türkçeleştirdiği oyunda Nevra Serezli yaşlı, zor ve huysuz görünen bir kadını, Cihan Ünal ise ona dans dersi vermek için evine gelen daha genç, zor ve huysuz görünen bir dans hocasını canlandırıyor. İkisinin de bu zor ve huysuz karakterlerinin altından neler neler çıkıyor? Korkular, yalnızlıklar, acılar, üzüntüler... Yaşanan büyük aşklar, sevgiler, güzellikler... Ardından gelen büyük kayıplar, yeri doldurulamaz boşluklar, acılar... Bir kez daha korkular ve yalnızlıklar... Ama bunların ortaya çıkması için önce dostluk ve güven gerek değil mi? Yaşlı ve aksi Bayan Lilly ile kaba ve hırçın (üstelik bir de gay!) dans hocası Michael arasında bir dostluk kurulabilir mi dersiniz? İşin o kısmını mutlaka izleyip görmenizi tavsiye ediyorum. Ama gülerken ya da boğazınızda oluşan düğümleri düşünürken pür dikkat dinlemeye de devam etmeyi unutmayın. İki karakter arasında yaşama dair o kadar güzel konuşmalar geçiyor ki...

Her iki oyuncu da çok başarılı olmasına rağmen Cihan Ünal'a bu oyundaki rolüyle bayıldım. Alışılmışın çok dışında bir Cihan Ünal var sahnede! Klasik sakalı, aristokrat ve oturaklı havası gitmiş. Yerine at kuyruğu yaptığı saçları, cesur (!) kıyafetleri ve kıvrak figürleriyle gay bir dans hocası gelmiş. İnanılmaz başarılıydı! (Ve ayrıca bence çok genç ve yakışıklı görünüyordu.) Ayrıca Cihan Ünal oyunun yönetmenliğini de üstlenmiş. Her iki oyuncunun da danslı performanslarını gördükten sonra altmışlı yaşlarda olduklarına inanmak o kadar zor ki! Bunun da iş ve yaşam disipliniyle ilgili olduğunu düşünüyor ve ikisine de "helal olsun" diyorum.

Bu arada dekora bayıldım. Hayalimdeki yazlık evden görmeyi istediğim deniz görüntüsü yansıtılmıştı Lilly'nin yerlere kadar uzanan salon camlarının önüne... Her dans dersine özel seçilen kıyafetler çok güzeldi. Nevra Serezli'nin vals dersi için giydiği lila rengi tuvaletini çok beğendiğimi ve kendisine çok yakıştığını söylemeliyim. Bu arada Cihan Ünal'ın kıyafetlerini Faruk Saraç tasarlamış.

Neredeyse tüm dünyada 20 ayrı ülkede oynanmakta olan ve en çok izlenen oyunlar arasında ilk sırada yer alan bu muhteşem oyunu lütfen kaçırmayın! Yaşadığımız şehirde böyle oyuncuların sahneledikleri bu kadar güzel bir oyunun olması kesinlikle bir şans ve biz çok şanslıyız. Siz de şanslı olduğunuzun farkına varmak istiyorsanız hemen biletinizi alın.

Biletler için Tiyatro İstanbul Gişe Tel: (0212) 216 40 70
Gün seçmek için de programa göz atabilirsiniz.

Bu güzel yapımda emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler!

Opera Twins: Sinem & Didem Balık

















Bütün detaylar resimde mevcuttur. Sinem&Didem Balık kardeşlerin 3 Nisan Cumagünü MKM'de verecekleri muhteşem konsere bilet alarak hem kendinize bir müzik ziyafeti çekebilir hem de Koruncuklara destek olabilirsiniz! Sizlere daha rahat bir zamanımda vakfın çalışmaları kapsamında kurulan Bolluca Çocuk Köyü projesinden de bahsedeceğim.

Güzel işler de yapılıyor ülkemizde... Siz de el verin, hayata tutunsunlar!

Tüm geliri Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'na kalacak olan konserin biletleri için buraya lütfen!

Özledim...

Sevdiği biri ölünce, insanın içinde kırk bir tane mum yanarmış. Sonraki her gün bir mum söner, kırkıncı gün son kalan mum ise ömür boyu yanarmış.


O kırk birinci mum yanarken içimizi de ömür boyu yakmaya da devam eder mi dersiniz? Yoksa yanmasının tek amacı artık farklı bir dünyadan bizleri izleyen o çok sevdiğimiz insanı ömür boyu unutmamamızı sağlamak mıdır?

Bir yerlerden aklımda kalmış olan bu mini hikayenin kaynağını bilmemekle birlikte emin olduğum tek bir şey var: Gideni unutmak mümkün değil! Ve giderek azalacak olsa da her hatırladığınızda içinizde oluşan o hüzünlü sızıyı da yok etmek mümkün değil!

Anneannem aramızdan ayrılalı tam kırk gün oldu. Bu akşam Ankara'da, onun evinde, onun için dualar okunacak. Ben de İstanbul'dan ona dualarımı göndereceğim. Belki de onu topluca son anışımız olacak bu... Ama kendi içimizdeki anmalar asla son bulmayacak.

Bu kırk gün içinde aklıma geldiği o kadar çok an oldu ki! Neler mi? Örneğin, galiba geçen haftaki kandilde elim telefona bir türlü gitmeyince onun yokluğunu bir kez daha hatırladım. Her kandilde onu mutlaka arardım. Aramamı beklemez sanardım, ama beklermiş meğer! Cenaze için Ankara'da toplandığımızda annemin kuzenlerinden biri söylemişti. Her kandilde ve bayramda "İmge arar bugün," dermiş onlara da gururla. (Ben de her doğumgününde onun aramasını beklerdim. Çünkü anneannem beni asla unutmazdı! Bu sene o telefonun gelmemesinin eksikliğini nasıl hissettim bilemezsiniz.)

Uzun zamandan sonra ilk kez canımız bira isteyip de üst üste lıkır lıkır bir sürü şişe bira devirdiğimiz bir gece anneannem aklıma geldi. O olsa "Ne o öyle, şehriye çorbası gibi bira mı içilirmiş?" derdi, kendimize zarar verdiğimiz için bize kızarak. "Anneanne yaa, şehriye çorbası ne alaka? Bira böyle içilir işte.. Sana da vereyim mi bir bardak?" dediğimde başını iki yana sallayarak güler "Tövbe tövbe.." derdi.

İso'cumun vitrinde görüp beğenip bana aldığı bir süet yeleği görür görmez anneannem aklıma geldi. Neden mi? Çünkü yelek tam bir süs yeleği! Yani giymelik değil, aksesuar olarak kullanılacak bir şey. İki yanda incecik ve uzun iki şerit ve arkasında da küçücük bir kumaş parçası! Yani anneannemin gördüğünde, "Yazık yazık, buna mı para verdiniz?" diyeceği ve iki yandan tutarak önüm kapanıyor mu diye çekiştirip, konrol edeceği türden bir giysi formu. Yelek diyince doğal olarak anneannemin aklına süeter gibi insanın bedeninin üst ön ve arka kısmını kaplayan, kolsuz ve önden düğmeli bir şey gelirdi. Yani sadece o türden bir yeleğe verilen bir paraya acımazdı! Ya da mesela eski görünümlü soluk renkli kotlar ya da giysilere verilen paraya da acırdı! Bir de hiç anlayamadığı bir iç çamaşırı vardı. O da g-string'di! Anneannemi az çok anladığınıza göre bunu da neden çamaşırdan saymadığını tahmin edersiniz herhalde. Anneanneciğime göre g-string bir külot türü değil, ancak bir "kapak" olabilirdi! :)

Başka nasıl ve ne şekilde aklıma geldi derseniz, her akşam portakalımı yerken aklıma geliyor diyebilirim. Portakalın kabuklarını da kemirme gibi bir huyum olduğundan daha önce bahsetmiş olabilirim. Bilerek kalın kabuklu portakallar alırım ki içindeki o beyaz kısmı da kemireyim. Üniversitede anneannemlerde kaldığım üç yıl boyunca anneannem o kabukları kimseler görmesin diye nasıl saklayacağını bilemezdi! Apartmanın kapıcısı çöpleri toplarken bizim bıraktığımız çöp torbasında kemirilen portakal kabuklarını görüp de "bu kızı aç bırakıyorlar herhalde" diye düşünmesin diye kabuklar başka bir poşete sarılıp öyle atılırdı. :)

Herhangi birine "Üşeniyorum.." dediğim anlarda aklıma geliyor küçük kadın. Ona "üşeniyorum" dediğim her seferinde "Üşenenin oğlu kızı olmazmış!" derdi. Hiç yorum yapmadan ona bakıp sırıttığımda ise "pek üzülmedin galiba buna" derdi.

İlk aklıma gelen örnekler bunlar olmasına rağmen hemen hemen her gün aklıma geldiğini düşününce birlikte sandığımdan da çok şey paylaşmış ve konuşmuş olduğumuzu fark ediyorum. Rüyamda hasta halini görüp hıçkırarak uyandığım ve bana o acı çeken günlerini hatırlatan tek bir gün dışında hep beni gülümseten ve içimi ısıtan anları anımsıyorum. Aramızdaki ilişki açısından bir tane bile kötü hatırladığım hikayemiz olmadığı için şükrediyorum. Hatta bunun bir ilişki açısından ne kadar önemli bir lütuf olduğunu fark ediyorum. Onun torunu olduğum için daha da mutlu oluyorum.

Kırkıncı mum da söndü, Küçük Kadın! Kırk birinci ise içimi aydınlatmaya ve ısıtmaya sonsuza dek devam edecek! Yeniden kavuşacağımız o güne kadar huzur içinde uyumana devam et, şekerparem...

İsmet Baba

Beşiktaş'tan akşam 19:05 vapuruna biniyorsunuz. On dakika sonra Kuzguncuk İskelesi'nde iniyorsunuz. Solunuzda Boğaz Köprüsü'nü sağınızda ise köhne, denize çökmek üzere gibi duran salaş bir meyhane görüyorsunuz. İşte o küçük ve keyifli balık lokantası İsmet Baba!

















Bir zamanlar çok sık giderdik buraya, ama daha sonra uzun bir ara vermiş olduğumuzu fark ettim. Gerçi kocacım arada bir kaç kez gitmişti, ama ben gitmeyeli en az beş sene olmuş. Ve değişen hiçbir şey yok. Kendine ait bir havası olan ve onu koruyabilen yerleri çok severim. İşte İsmet Baba da öyle bir yer.

1951 yılında Üsküdarlı manav İsmet Dökmecier'in Yalı Gazinosu olarak kurduğu ve o dönemlerde hem kahvehane hem de meyhane olarak hizmet veren bu mekanı şu an 3. nesil işletiyor. 1970'li yılların başından itibaren İsmet Baba adıyla ve tamamen restoran olarak hizmet vermeye devam ediyorlar. Nazım Hikmet'in de Türkiye'den ayrılmadan önce uğradığı ve sevdiği mekanlardan biri olduğuna dair bir rivayet de bulunuyor.

Deniz kenarındaki masalardan birini kapmanız için rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Sağ olsun, Ongun hafta başında yerimizi ayırtmıştı. Dido'nun da gelmesiyle birlikte masamız tamamlanınca leziz mezelerden birkaç tanesini ortaya söyledik. Ara sıcak olarak tereyağda karidesi kesinlikle denemenizi tavsiye ederim. Çok lezzetliydi. Mezeler ve ara sıcaklarla doyma noktasına gelince balığımızı da her zamanki gibi ayrı ayrı değil ortaya söyledik. Tüm bunların yanında bir büyük rakımızı devirdik. Kocam ve Ongun üzerine cila olarak birer bira içmeye karar verdiler, ben cila olarak bir kadeh daha rakı aldım (masanın genel kararına uyup Yeşil Efe içtikten sonra bu sefer Yeni Rakı içtim), Didem de tatlı cilasını yaptı. Her yiğidin cilası farklıdır! Üstüne nane likörüyle birlikte gelen kahvelerimizi de içtik. Bol bol sohbet edildi. Hem uzun zamandır görüşmediğimiz için hem de konuşacak çok önemli konular olduğu için! Yani kısacası keyif gecelerimizden biriydi diyebilirim.


















O kadar uzun süre kapalı ortamda oturup, yiyip içtikten sonra dışarı çıktığımızda taptaze bir hava bizi karşıladı. Çok hafif yağan bir yağmur ve insanı üşütmeyen serinlikte bir hava. Dido&Ongun Çengelköy'e evlerine dönerken biz de taksiye atlamak üzereydik ki bu güzel havada yürümenin daha keyifli olacağını düşündüm. İso'cum da aynı fikirde olunca yaklaşık on beş dakika geceleyin bomboş olan o dümdüz güzergahtan Üsküdar'a kadar yürüdük. Sevgilimle aynı şemsiyenin altında, yağmurlu bir havada ve çakırkeyif bir kafayla pek bir romantik görünüyorduk valla! :)

Çok da iyi geldi bu yürüyüş. Beşiktaş'a geçip, on dakika yürüyerek eve gelince tamamen açılmıştık. Bu kadar açılmışken biraz da evde devam edelim dedik tabi. Siz bize bakmayın sakın! "Drink Responsibly" diye boşa demiyorlar! Başım hâlâ ağrıyor! Her zamanki gibi pişmanım, ama bir daha olsa yine yaparım!

City's: Paşa ve Bir Çığlık Yükseliyor İçimde

Yolunuz Nişantaşı'na düşerse ve City's AVM'nin yakınlarındaysanız görebileceğiniz iki sergiden bahsetmek istiyorum. Biri sinema katına çıkmadan önce, alışveriş merkezinin son katında uzun zamandır devam eden ve bu haftasonu bitecek olan İsmail Acar'ın sergisi. Ressam, "Paşa" temalı sergisinde geleneksel form çeşitlemelerine (nar, gül, lale, İstanbul, sultan ve harem, vs) yer vermiş. İsmail Acar'ın narlarını görmenizi gerçekten tavsiye ederim. Adeta bir fotoğraf kadar doğal ve gerçekçi resimlerdi! (Bu arada bu katta fotoğraf çekmek yasaktı, o yüzden size narları gösteremeyeceğim.)

İkinci sergi ise Canan Güldal'ın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde açılan ve 28 Mart'a kadar devam edecek olan mini sergisi. Canan Güldal, serginin açıklama kısmından okuduğumuz kadarıyla resimlerinde "kadın" temasının baskın olduğunu söylemiş. İlk bakışta suskun, daha dikkatli bakıldığında ise ayakları yere sağlam basan kadınlar göreceğimizi belirtmiş. Karşılarına çıkan tüm olumsuzluklara rağmen yılgınlığa kapılmayan ve boyun eğmeyen kadınlar...Bedenleriyle barışık, hayat üzerine kafa yoran, kendi doğaları üzerine düşünen, sorgulayan, düşler kuran kadınlar... Kendi dünyalarında sessiz bir çığlığı büyüten kadınlar..

















Yine Canan Güldal'ın tabloları ve dolayısıyla kadınlarıyla ilgili yaptığı açıklamalardan alıntı yaparak devam edeceğim. "Her kadın bir diğerinin yalnızlığına dokunmalıdır, dokunabilmelidir. Bunu başardıklarında, büyüttükleri o sessiz çığlık, önlerine dikilen tüm engelleri dümdüz edip geçen bir çığa dönüşecektir çünkü."

Ne kadar güzel ve doğru bir ifade, değil mi? Ne yazık ki, biz kadınların en büyük eksikliklerinin bunu yapamamak olduğunu düşünüyorum. Genel olarak EQ'su daha yüksek, algıları ve hisleri kuvvetli, anlayışlı ve duyarlı kadın cinsinin kendi hemcinsleriyle arasındaki dayanışmanın ve paylaşımın inanılmaz zayıf olduğunu görüyorum. Kadınların pek çok yönden erkeklerden üstün özelliklere sahip olduklarını düşünsem de bu noktada da kendi hemcinslerimi eleştirmeden geçemeyeceğim. Erkeklerin de birbirlerine destek olma, koruma, kollama, yardım anlamında -kimi zaman yüzeysel olsa bile- bizlerden daha başarılı olduklarını düşünüyorum. Kadınlar, manevi anlamda kendilerini bunu yapmayı öğrenecek kadar zenginleştiremedikleri sürece sessiz çığlıklar atan taraf olmaları da çok şaşırtıcı olmayacaktır. Kadının kadına destek olmayı acilen öğrenmesi gerekir!

29 Mart'a Ne Kaldı?

Birkaç gün önce telefonum çaldı. Arayan numara hiç de beklenmedik bir numara değil. Annem arıyor. Günde birkaç kez olduğu gibi!! :)



-Söyle bakalım Annoş..
-İmge, babanla bana İstanbul için uçak bileti almıştın ya hani Internet'ten..
-Evet?
-Benimkinin rezervasyon kodunu söyler misin?
-Hayrola?
-Değiştirmeye gidiyorum şimdi. Babanınki hafta arası zaten ama benimkini fark etmeden seçimin olduğu güne almışız!


İşte benim annem! Hep birlikte kendisine kocaman bir "Aferin" yolluyoruz. :)


Evet, anneme iki gün geç kavuşacağım, ama bu kez şikayetçi değilim. Gerçekten de birkaç ay öncesinden webden ucuz bilet yakalayıp bilet almıştım annemle babam için. Sonradan seçim tarihleri gündeme gelince bilet tarihlerini tam da o tarihlere denk getirmeyi başardığımızı fark ettik. Zaten bizim geliş-gidişlerimizde uçak biletlerimiz en az birkaç defa değişmezse olmaz!

Bilinçli vatandaşlar olarak 29 Mart'ta en önemli sorumluluklarımızdan biri olan oy kullanma sorumluluğumuzu yerine getireceğiz. Buna vatandaşlık görevi demiyorum, çünkü "görev" kelimesi sıkıcı bir zorunluluğu çağrıştırıyor. Sorumluluk kelimesini de mi beğenmediniz? O zaman 'birkaç yılda bir gerçekleştirilen sandık şenlikleri'ne davetlisiniz diyelim. Çeşitli parti liderlerine ya da genel olarak sisteme ne kadar sinirlensek ve "bu memleket adam olmaz kardeşim" desek de asla "benim oyumdan ne olacak ki! Boş veeerrr!" demeden 29 Mart Pazar günü tıpış tıpış sandıklarımıza gideceğiz. Çünkü hem hepimizin oyları teker teker çok değerli, hem de oy vermezsek yukarıda bahsettiğim gibi özgürce atıp tutamayız! Buna hakkımız olmaz! Valla, sizi bilemem, ama ben eleştirme hakkımdan asla vazgeçmem!

Oy kullanacağı yeri hâlâ öğrenmemiş olanlar buraya bakabilirler. Zaten muhtarlıklardan da yerel seçimlerde oy kullanacağınız yer ve sandık bilgilerinin olduğu kağıtlar gelmeye başladı.

Talep etme, destekleme, eleştirme ve sorgulama haklarınızdan vazgeçmeyin. Asla "boşver" demeyin. Ve hiçbir zaman umudunuzu kaybetmeyin. Unutmayın: Karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu andır! Ve bir oy çok şey değiştirir, o da sizin oyunuz olabilir!

Güzel ülkemizle övündüğümüz, çalıştığımız, başardığımız ve uzun zamandır yitirdiğimiz kendimize güven duygusunu yeniden kazanarak dimdik ayakta durduğumuz aydınlık günler görmek dileğiyle...

Not: Bu yazıyı yazarken yaşadığımız metroköyde yağmur yağdığı için iki defa elektrik gidip geldi ve voltajlar sapıttığı için ekranıp kararıp kararmama arasında bocaladı ve ötmeye başladı! Yine de umudumuzu kaybetmeyelim! Ama Bedaş'tan nefret etmeye aynen devam!

(Resmi Sabah'tan aldım.)

ODTÜ Evrim'e Sahip Çıkıyor!

ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu (ODTÜ BiyoGen) ve ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği tarafından 13 Mart Cuma günü gerçekleştirilecek eylemde Darwin’in Doğumunun 200. Yılında, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’nin EVRİM sayısını sansürleyenlere “EVRİM”li kapak fotoğrafı verilecek!

Hem de ODTÜ'mün meşhur DEVRİM yazan stadyumunun D'sinde buluşulup, EVRİM'e sahip çıkılacak! Muhteşem bir eylem, değil mi? Yoksa sadece benim mi tüylerim diken diken oluyor böyle şeyler duyduğumda?






ODTÜ, bilimsel dergilerin ısmarlama kapaklarla çıkarılmasına tahammül edemeyerek ısmarlama kapak öyle değil böyle olur demiş:



ODTÜ, her zamanki gibi ne dediyse çok doğru demiş diyorum. 13 Mart'ta fiziken orada olmasam da kalben DEVRİM yazan stadyumumuzda olacağım. Eylemle ilgili detaylı web sayfası için buraya buyrun!

Size daha önce hiç okulumla gurur duyduğumu söylemiş miydim?

Defalarca mı?

Olsun, bir kez daha söylüyorum işte:

ODTÜ'yle gurur duyuyorum!

39 Basamak

Cuma akşamı Kenter Tiyatrosu'ndaydık. 39 Basamak adlı gerilim komedisi oyunu izledik. Gerilimin komedisinin absürdlüğü ortaya çıkardığını düşünüyorum. O yüzden bence işin gerilim kısmı kaybolup, komedi kısmı daha ön plana çıkıyor.


Oyunun konusunu sponsoru olan Efes Pilsen'in sayfasından aldığım haliyle kısaca aktarayım: "Oyunda Richard Hannay'nin (Hakan Gerçek), can sıkıntısını dağıtmak üzere bir tiyatro oyununa gitmesi ve orada Annabella'yla (Demet Evgar) tanışarak kendini Londra'dan İskoçya'ya uzanan çok komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveninin ortasında bulması konu ediliyor."



İzlediğim en keyifli oyun olduğunu söyleyemeyeceğim, ama çok beğendiğim oyuncuları yine muhteşem oyunculuklarıyla izlemek için bile gittiğime değdi. Demet Evgar'a zaten bayılırım. Bu oyunda da son derece başarılı olduğunu düşünüyorum. Hakan Gerçek ve Okan Yalabık da daha önce oyunculuklarını izlediğim ve çok beğendiğim iki isim olarak bu oyunda da süperlerdi. Zaten Bülent Şakrak ve Okan Yalabık'ın yan rollerdeki performansları süperdi! Rüzgarda yuvarlanan dikenli bir çalılığı oynamanın ne denli zor bir şey olduğunu kabul edersiniz, değil mi?

Mehmet Birkiye'nin kendi yorumuyla sahneye koyduğu 39 Basamak'ın biletleri için MyBilet'e tıklamanız gerekiyor. Oyuna bayılmayabilirsiniz, ama muhteşem dörtlünün her birinin oyunculuklarına şapka çıkaracağınıza eminim!

İyi seyirler..

Havalar Nasıl Olursa Olsun, Yeter Ki Keyfimiz Yerinde Olsun!

Havalar malum berbat! Hatta artık güneş görememekten dolayı hafiften kafayı sıyırmak üzereyim. Artık yeterince suyumuz olduğuna ve barajlar dolduğuna göre şu yağmurlu ve kapalı havanın önümüzdeki Ekim ayına kadar gelmemek üzere bizi terk etmesini istiyorum! Ağaçlar çiçeklenmeye başladığına, saatlerin alınma zamanı yaklaştığına ve ruh hallerimiz de bahar moduna geçtiğine göre artık pırıl pırıl bir gökyüzü ve ince giysilerle kendimizi dışarılara atma zamanımız da gelmiş olmalı... Her zamanki gibi ilk olarak işin ince giysiler bölümünü uygulamaya geçirdiğimiz için sezonun ilk hastalığına da merhaba demiş olduk geçen hafta. Kocam yaklaşık üç gününü dağılmış bir şekilde geçirdikten sonra dün kendini biraz iyi hissedince arkadaşlarımızla bunu kutlayalım dedik. :)

Müge&Recep, Üsküdar'dan motorla Beşiktaş'a geçtiler, biz de yürüyerek iskeleye geldik ve Beer Port'ta buluştuk. Aslında Beer Port'un arka taraflarında sessiz sakin bir masaya oturalım diye ilerleyerek kendimizi Wine Port'ta bulduk. Sonuçta ikisi de aynı yer, ama Wine Port'ta Beer Port'ta olan her şey varken, Beer Port'ta şarap mönüsü yokmuş. O yüzden aklınızda olsun: Masanızda hem şarap hem de bira içilecekse Wine Port tarafında oturmanız gerekiyor.

















Bir şeyler atıştırıp, fazla abartmadan içkimizi içer ve makul bir zamanda kalkarız diye düşünerek ve herkes için kolay bir yer olduğundan dolayı burayı seçtik. Ama biz kızlar birer şişe şarap devirirken erkeklerin kaçar tane 70'lik bira içtiklerini de sayamadık! N'apalım ama! Geceyi birlikte geçirdiğiniz kişiler çok sevdiğiniz ve uzun zamandır görmediğiniz dostlarınız olunca yapılan sohbetler ve içilen içkiler de ayrı bir keyifli oluyor. Beer Port ve Wine Port, Beşiktaş İskelesi'ndeki Hanedan Restoran'ın altındaki merkezi konumlarıyla, bira yanında iyi giden atıştırmalık tabakları, ortamı ve makul fiyatlarıyla benim sevdiğim yerlerdendir. Özellikle de sıcak yaz günlerinde akşamüstü buz gibi bir bira molası için ideal bir yer olduğunu düşünüyorum.

Dün gece böyle geçince bu sabaha da haliyle pek erken başlayamadık. Öğlene doğru Yaşamdan Dakikalar'ın yetişebildiğimiz bölümü eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra havaya inat yürüyüşe çıktık. Ortaköy'e kadar gidip, o muhteşem manzarayı seyredip, dünyanın en güzel şehrinde yaşadığımıza bir kez daha karar verip, Balık Pazarı'ndan akşam yiyeceğimiz balığımızı alıp geldik. Puslu bir gökyüzü, usul usul yağan yağmur ve gökyüzüyle aynı soluk ve grimsi tonlarda bir deniz vardı karşımızda.. Yine de çok güzeldi!

















Bu arada Beşiktaş Belediye Başkanımız İsmail Ünal da karanfillerle Kadınlar Günü'mü kutladı. Daha ne olsun! Tabi ki keyfim yerinde..:)

Not:

1) Dağıtılan karanfilleri görür görmez arkadaşlarımdan birinin kulaklarını çınlattım! (Müügeee, çınladı mı kulakların bakayım?)

2) Bu yazıda iki tane Müge'den bahsedilmiştir. Cumartesi gecesi birlikte içtiğimiz Müge ile kulaklarını çınlattığım Müge tamamen farklı kişilerdir. Karışıklık olmasın diye bunu da not düşeyim dedim.

Uzun Bir Aradan Sonra Eminönü...

Beşiktaş İskelesi'ndeyim. Artık Eminönü'ne gidiş-gelişlerimi Boğaz Hattı seferlerine göre ayarlıyorum. Böylelikle o korkunç trafiğe girmeme gerek kalmıyor. Bana en uygun vapur saatleri ise 12:45'te Beşiktaş'tan kalkış ile 15:25'te Eminönü'nden Beşiktaş'a dönüş oluyor. Vapurla Eminönü'ne gidiş sadece 15 dakika sürüyor. Süper değil mi? Eğer işiniz daha da uzayacaksa saat 17:00 civarında ve sonrasında da vapurlar var. Aklınızda olsun! Beşiktaş İskelesi'nin yapılışından günümüze kadarki öyküsünü de ikinci resimde bulacaksınız.























Bu arada Kavaklar ile Eminönü arasında çalışan Boğaz Hattı artık yukarıda resmini gördüğünüz klasik Beşiktaş İskelesi'nden değil, sağında yer alan Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi'nden kalkıyormuş. Bu iskeleden ise yine eskiden olduğu gibi Kadıköy vapurları kalkacakmış. İşte kendi vapurumu beklerken görüntülediğim bir tanesi kalkmak üzere..

















Eminönü'nde iner inmez Galata Kulesi'nin karşı kıyıdan görüntüsüne bir kez daha bayılıyorum. Bundan 8-9 sene önce, bu kuleye çıktığımı hatırlıyorum. Aynı şekilde Topkapı Sarayı'nı da o dönemlerde gezmiştim. İkisini de bir kez daha gezmek ve bol bol fotoğraflarını çekmek istediğimi fark ediyorum. İstanbul Arkeoloji Müzesi de hâlâ programım arasında var zaten. Acaba geçen bayram tatilinde Dido&Ongun ikilisinin yaptığını mı yapsak? Bir Müze Kart alıp, gezdiğimiz ama yeniden görmek istediğimiz ve hiç görmediğimiz müzelerden oluşan karma bir kültür programı mı ayarlasak?

















Neyse, önce iş! Yayınevine uğruyorum. Çevirisini yapacağım kitabımı alıyorum. Biraz sohbet edip yaklaşık kırk dakika orada zaman geçirdikten sonra Mısır Çarşısı'na gidiyorum. Klasik durağım Malatya Pazarı'ndan eksik baharatları, tatlı ve salatalarda bol bol tükettiğimiz cevizi, şarabımıza eşlik eden peynir tabaklarımızdan eksik olmayan kuru kayısı ve üzümü alıyorum. Tabi bir de dışını yiyip, içini attığım soyalı fıstıklardan! :) Sonra çarşının çıkışındaki peynircilerden birindeki eski kaşarın tadını beğeniyorum. Ondan da bir parça alıyorum. O sırada tezgahlardaki salata malzemelerinin tazeliği gözüme çarpıyor. Roka ve atom salatalarımı da aldıktan sonra saatin 15:00'e yaklaştığını görüyorum. Bu da Kahve Dünyası'na oturmak için zamanım olduğu anlamına geliyor. Yayınevinden çeviri için aldığım kitap dışında incelemek üzere de bir kitap almıştım. Sıcak kakaomu içerken o kitaba da biraz göz atıyorum. (O kitapla ilgili ilk intibam: Shyamalan'ın Village'ını andırıyor gibi!)

















Yarım saatlik mola sonrasında dönüşe geçme zamanı geldi. 15:25 vapuruna biniyorum. Vapurun kalkmasına daha 15 dakika var. O sırada vapurdan da birkaç fotoğraf çekmeye karar veriyorum. Buradaki karmaşıklığa ve curcunaya o kadar bayılıyorum ki!

















Vapurun kalkmasına birkaç dakika kala çok keyifli ve kalabalık bir İtalyan grup çoluk çocuk vapura biniyorlar. Bol kahkahalar, mimikler ve jestler eşliğinde yapılan yüksek sesli sohbetler, vapurun büfesinden çay ve kağıt helva alışları, çocukların canavar taklidi yaparak birbirlerine saldırışları... Elimde değil, gözlerimi bu keyifli gruptan ayıramıyorum. Yüzüme de koca bir gülümseme yerleşiyor. Bu gamsız tasasız halleri, kadın, erkek, çoluk çocuk duygularını dışa vurabilme ve kendilerini rahatça ifade edebilme konusundaki ustalıkları çok hoşuma gidiyor. Bu görüntünün nedeninin tamamen kültürel farklılıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını düşünüyorum. Ya da "turist olmak" ile ilgili bir şey olabilir mi diye düşünüyorum! İso'cumla birlikte ellerimizde haritalar ve ayağımızda botlarımızda yabancı bir ülkede kendi keşiflerimizi yaparken biz de bu kadar keyifli görünüyor muyuz diye düşünüyorum. En sonunda gamsız-tasasız görüntünün turist olmak ile, duyguları özgürce ifade edebilme yetisinin ise kültür ve yetiştirilme tarzları ile alakalı olduğuna karar veriyorum. O sırada Beşiktaş kalmasın!" sesini duyuyorum. Vay be, gelmişiz bile! Ne çabuk!

Notlar:

1) Midye dolma sevenler için bir önerim olacak. Bu gidişimde uğramadım, ama her gidişimde mutlaka Namlı Şarküteri'nin midye dolmasından üç dört tane götürürüm ve size de şiddetle tavsiye ediyorum. Benim hayatımda yediğim en lezzetli midye dolmaların onlar olduklarını söyleyebilirim.

2) Bu arada Karaköy'den geçerken de Namlı Gurme'yi gördüm. Buranın kahvaltı yapmak için çok popüler bir yer olduğunu duymuştum. Görüntüsü de süper görünüyordu. Denenebilir!

3) Çok sevdiğim İstanbul Modern'in vapurdan görüntüsü karşısında bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar zevksiz, döküntü ve hatta depo gibi görünen çirkin bir yapının çok önemli müzelerimizden biri olması biraz ironik değil mi? İçinde sanat barındıran bir yerin dış görünüşü de biraz olsun estetik olmalı diye düşünerek buradan yetkililere seslenmiş olayım. Birileri acil olarak İstanbul Modern'in binasına el atsın lütfen!!

Açık Havada Yürüyüş + Balık = Serotonin

Bugün Kolyekolik ile birlikte Eminönü'ne gidecektik, ama benim oralardaki işim son anda iptal olunca onu yalnız bırakmış oldum. Zaten bu aralar bir türlü Eminönü'ne birlikte gitme planımızı gerçekleştiremiyoruz. Neyse!

Uzun zaman sonra ilk kez güneşi gördüğümüz bu güzel İstanbul gününü evde ve bilgisayar başında geçirmek istemediğim için Gizoş'u aradım. Her zamanki gibi öğlen 12:30 gibi hazırlandık ve 13:00'de Rumeli Hisarı'ndaydık.

















Sadece poz vermek için oturdum, yoksa yürüyüşümüze yeni başlıyoruz. Klasik yürüyüş güzergahlarımızdan biri olan Hisar-Beşiktaş arası yaklaşık 8 kilometrelik yolumuzun başlangıç noktasındayız. Rumeli Hisarı'nı geçip en güzel manzaralı mezarlıklardan birinin önünden geçerken gözüme Atilla İlhan'ın mezarı takılıyor. Daha önce defalarca önünden geçmiş olmamıza rağmen en ön sırada ve en görünür konumda duran bu mezarı hiç fark etmemişim. Büyük ustaya huzurlu uykular dileyerek yolumuza devam ediyoruz...














Sırada Atiye Sokak'taki şubesi kapandığında çok üzüldüğümüz ve biralarını çok sevdiğimiz Taps var. Bir ara Beyoğlu'nda da şube açmıştı, ama sonradan o da yok oldu. Bizim Taps keyfimiz de bir şekilde söndü. Bebek Koru Kahvesi'nin yanındaki (eskiden galiba Mey diye bir yerdi) iki katlı binada hizmet veren bu Taps'e hiç gelmedim. Gelirsem de o eski Taps havasını bulamayacağım gibi bir his var içimde. O yüzden bakkallardan Taps biralarını almaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Bu arada Bebek'in en anlam veremediğim mekanlarından biri de Bebek Koru Kahvesi'dir. Hani şu ünlüler hep orada görüntülenirler ya! Şahsen yolun diğer tarafında, yol seviyesinin aşağısında ve önüne arabalar park edince görünmez ve etrafı göremez olduğum bir kafede oturacağıma sahildeki banklardan birinde oturmayı tercih ederim. Ya da ne bileyim Pako Kliniği'nin önündeki, içinde ördeklerin salındığı parktaki banklara da oturabilirim! Neden kimsenin aklına "bu kadar güzel bir semtte araba izlemek için buraya oturmaya geldik, hımm, bu işte bir yanlışlık olmalı!" gibi bir düşünce gelmez ki! (Anlam veremediğim diğer yerler için bkz. Beymen Brasserie ve benzeri Nişantaşı kaldırım kafeleri!)

Bebek'le ilgili son bir konuya daha değinmeden geçemeyeceğim. Hisar'dan Bebek'e doğru gelirken Meşhur Bebek Badem Ezmesi'ne gelmeden önce önünüze çıkmasını beklediğiniz ve adeta bir klasik haline gelmiş olan waffle'cı Ab'bas yok olmuş. "Abbas zaten çok iş yapıyor, yanındaki Güneş'ten waffle alayım" diye düşündüğüm Güneş ise aynen duruyor. Abbas'ın yerine başka bir yer açılıyor. Bu görüntü Güneş'i destekleyen beni bile derinden yaraladı. Hatta gözümden bir damla yaş akmak üzereydi ki birkaç adım ilerideki benim aklımda nedense hep Roma Dondurmacısı olarak yer etmiş olan Mini'ye gelmeden önce küçük bir dükkanın üzerindeki tabelayı görünce "Yaşasın, Abbas!" diye bir çığlık atıverdim! Bu sevinç nidama karşı gülerek tepki veren dükkan sahibiyle birbirimize sarılıp mutluluk dansı yapacak durumdaydım neredeyse... O yüzden Abbas'ı yerinde göremeyenler endişelenmeyin! Birkaç adım sonra kendisini göreceksiniz. (Fark ettim ki aşina olduğum isimlerin, mekanların ve tatların izini kaybettiğimde çok üzülüyorum. Bu bir yaşlanma belirtisi olabilir mi sizce?)

















Genellikle Ortaköy'de kahve molası verirdik, ama bu kez kahvaltımızı sabah erken yapmış olduğumuz için ve saat de neredeyse 14:30 olduğu için acıkmaya başladık gibi! Önce Ortaköy'den yükselen kumbir, midye tava, gözleme kokuları bizi cezbeder gibi olduysa da bu bol oksijenli güne sağlıklı bir yemekle devam etme kararı verdik. Aklıma Beşiktaş Balık Pazarı geldi. Buradaki restoranların bazıları öğle mönüleri oluşturdular. Balık, salata ve koladan oluşan bu sağlıklı mönülerin fiyatları da çok uygun. Balıklar ve salata malzemeleri taptaze! Bizim sürekli balık aldığımız ve yenilenen Balık Pazarı'nın dışında kalan balıkçımızın da tezgahlarının hemen yanında Çarşı Balık adında bir balıkçı açtıklarını öğrenmiştik. Kardeşim ve kocam öğlen balık yemek için Babalık'a gitmeyi tercih ediyorlardı ve oradan da gayet memnunlardı, ama bugün bizim balıkçının yerini denemek istedim. Gizem'le birlikte Çarşı Balık'a oturduk. Slogan süper değil mi? Gözler aldanır, ama mide asla! Gördüğünüz mönünün fiyatı ise sadece 11 TL. Beşiktaş'ta çalışanların böylesine sağlıklı bir mönü ve uygun fiyat kombinasyonundan haftada en az iki kez yararlanmaları gerektiğini düşünüyorum.














Çarşı Balık'ta yediğimiz her şey çok lezzetliydi, ama yeni açılan bir yer olmasına rağmen müşteriye ilgi konusunda kendilerini sınıfta bırakıyorum. Hatta sanki "öğle servisini kapatmıştık ne güzel.. saatin üçünde nereden çıktı bunlar?" der gibi bir havada feci zorlanarak hizmet ettiler. Önümüze hesabı koyup, yarım ağızla çay içer miyiz diye sordular. Ve suratsızlardı! (Ki ben suratsız insanın hizmet sektöründe değil evinde oturması gerektiğine inanıyorum!)

Dolayısıyla aynı mönü Babalık'ta 15 TL olmasına rağmen güleryüzlü hizmet, gözünüzün içine bakan garsonlar ve ardından gelen kahve ve sıcak helva ikramını göz önünde bulundurarak bir sonraki tercihimin yine orası olacağını düşünüyorum. Bu Pazar bizim balıkçıdan balık alırken kendisine de şikayetlerimi birebir ileteceğim zaten. Define Büfe'deki korsan kılıklı ve hafif arıza dönercinin Babalık'a geçtiğini görünce Babalık'tan da biraz ürkmüştüm gerçi, ama n'apalım artık, arıza da olsa güleryüzlü ve içten bir hizmet sunması önemli! :)

Not: Bu arada az önce bu Define Büfe'deki arıza adamla ilgili Ekşi Sözlük'te bir kayıt vardır mutlaka diye düşünerek baktım ve adının Kunt olduğunu öğrendim! Özellikle 13 ve 14 no'lu entry'leri okuyunca adamın yüzü de gözünüzün önüne gelecektir! :)

3 Boyutlu U2 Konseri!

Mars Entertainment Group ve Gnctrkcll işbirliğiyle gerçekleştirilen muhteşem bir etkinlik hakkında sizleri bilgilendirmek istedim. U2’nun gerçek konser deneyimini yaşatmak için baştan sona dijital 3 boyutlu olarak çekilmiş 85 dakikalık konser kaydı U2 3D İstanbul, Ankara ve İzmir'de yer alan 8 Cinebonus sinemasında REAL D 3D teknolojisi ile 13 Mart itibariyle gösterime girecek.

Grubun Vertigo konser turu kapsamında Güney Amerika’da, Meksiko City, Sao Paulo, Santiago ve Buenos Aires’te gerçekleşen 7 stadyum konserinde dijital 3 boyutlu kameralar ile yapılan çekimleri izleyeceğiz. Konser coşkusunun tam ortasında olduğumuzu hissedeceğiz. Muhteşem bir deneyim değil mi? Bir U2 aşığı olan kocam ve onun kadar hayran olmasam da U2 sever olan ben gözlüklerimizi takarak U2 konserine gideceğimiz günü iple çekiyoruz.

Ayrıca buradan aynı şeyin Bon Jovi için de yapılması talebinde bulunmak istiyorum. Yıllar önce Türkiye'ye geldikleri sene aile engeline takılmış bir ergen olarak (:)) canlı performanslarını izleyememiştim. Yazın yeniden Türkiye'ye gelecekleri haberini almıştık, ama sonradan iptal olduğunu öğrendik. Birkaç ay önce bari Studio Live'da Londralı grup Bon Jovi Tribute Band'i izlemeye gidelim dedik, ama "çakma Jon Bon Jovi" feciydi! Zaten rahatsızlanıp sahneden inince yerine "Haydi bakalım hep birlikte Always diyelim mi?!" falan gibi sunum cümleleriyle Bon Jovi şarkılarını söylemeye çalışan iyi niyetli, ama son derece başarısız bir rockçı sahneye çıkınca hemen oradan uzaklaşmıştık! O yüzden ben de en az 3 boyutlu bir Bon Jovi deneyimi yaşamak istiyorum!! Duyurulur!

2 Film Birden: Milyoner ve Hayallerin Peşinde

Bu hafta beklediğim iki film birden vizyona girdi. Birincisi şu meşhur Slumdog Millionare yani nam-ı diğer Çaylak Milyoner; diğeri ise Hayallerin Peşinde olarak Türkçeleştirilmiş Revolutionary Road.

Öncelikle iki filmin de beklediğim kadar iyi çıkmadığını söyleyeyim.

Milyoner ile başlayalım. Fakir bir Hintli çaycı olan Jamal'in bilgi yarışmasında (kim 500 milyar ister formatı) tüm soruları bilerek büyük ödülü kazanmasını konu alan filmin bence en etkili bölümü Jamal'in aslında bu yarışmayı "yaşadığı hayat" sayesinde kazanmış olması mesajıydı. Geri kalan bölümü bana göre biraz Yeşilçam ve Bollywood karışımı gibiydi. Abartılı olduğunu düşündüğüm pek çok şey vardı. Ve bende "fakir Hindistan'ı kullanalım da insanların duygu dünyasını biraz kaşıyalım" gibi bir his uyandırdı. Yani bu hikayeyi o sefalete, Hintli çocukların yaşam mücadelesine, Hindistan'da yaşanan dini ve etnik çatışmalara karşı çok duyarlı ve içtenlikle üzülen bir gözün aktardığını hissetmedim. Aksine bana sanki bu hikayeye gözlerde yanıp sönen dolar işaretleriyle ve ödül hesaplarıyla yaklaşılmış gibi geldi! Özetle yeterince samimi bulmadığımı söyleyebilirim. (Bir de merak ettiğim bir nokta: "yoksul Hintliler kendi aralarında İngilizce mi konuşuyorlar?!")
















Sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film olduğunu düşünüyorum, ama Oscar'ları silip süpürecek kadar muhteşem bir film olduğunu hiç düşünmüyorum! Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'ni daha fazla sevmiştim. Reader ve Milk'i de izledikten sonra kendi Oscar ödüllerimi dağıtacağım. Benden ayrılmayın! :)

İkinci film Revolutionary Road'da ise Titanik'ten sonra ilk kez bir araya gelen Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio bulunuyor. Filmin yönetmeni Kate Winslet'in kocası Sam Mendes. Filmin sonunu biraz abartılı bulmama rağmen genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Ama İso'cuma fenalıklar geçirttiği için nispeten temkinli yorumlar yapmaya çalışacağım. Filmde 1950'li yıllarda "standartlara" göre mutlu bir yaşam süren 30lu yaşlarında evli ve çocuklu genç bir çiftin yaşadıkları ilişki çıkmazı anlatılıyor. "Dayatılan yaşam mı, yoksa istediğimiz ve bizi gerçekten mutlu edecek yaşam mı" sorusu irdeleniyor. Filmden pek umut dolu bir sonuç da çıkmadığı için içiniz sıkılıyor haliyle!








Ama oyunculuklar süper. (Zaten ben özellikle Kate Winslet'e bayılırım ve henüz Reader'ı izlememiş olsam da Oscar'ı da hak ettiğine çok eminim.) Dönemin giyim-kuşamı, yaşam tarzları ve saç modelleri, vs gibi kostüm ve dekor seçimleri çok başarılı. Ve ilişki içinde "devrim" niteliğinde köklü değişiklikler yaşanacaksa, buna en çok inanan ve bu süreci tetikleyen itici gücün "kadın " olacağı fikrini ön plana çıkardığı için de bence son derece gerçekçi ve akılcı bir film. Rehavetten kurtulmak adına ilk adımı atma cesareti bence çok takdir edilesi bir özelliktir. Sonuçta bir şeyler önce denenmelidir! Değil mi? Kate Winslet, bu cesareti sergileyen kadın rolüne çok yakışmış. Leonardo'yu ise ne zaman bir "ufaklık" değil de gerçek bir yetişkin erkek olarak görmeye başlayacağımı bilemiyorum. Çocuğun oyunculuğuna diyecek bir şeyim yok, ama benim gözler onu böyle görüyor işte, n'aparsınız! :)