Kısacık (Ya Da Upuzun) Bir Mola!

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Hiçbir şey yazmak da! Aslında çok şey yazmak istiyor, ama o yazmak istediklerim için zaten burayı kullanamadığıma göre bir süreliğine kaçıyorum buralardan... Artık günler mi, haftalar mı, aylar mı olur bilmem! (aylar geçmeden fiziken ve ruhen keyfim yerine gelir herhalde..hatta bu sürenin günlerle sınırlı kalmasını umut edelim.)

Neyse, keşke blogdan kaçarken bilgisayardan da bir süre uzaklaşabilseydim, ama yaklaşık bir ay daha bilgisayara yapışmış halde olacağım. Çünkü tamamlamam gereken bir çeviri var. O arada ya daha da soğurum bilgisayardan ya da eli mahkum yeniden yakınlaşırız birbirimize.. :) Görelim bakalım, hangisi olacak?!

Yeniden görüşene dek, hoşçakalın!

Keyifli Fotoğraflara Eşlik Eden Anlamlı Sözler

Bu kez yazı yok, ama sizlere çeviri hizmeti sunacağım. :) Aşağıdaki resimler spordan tanıdığım çok şeker bir arkadaşımdan mail ile geldi. Daha pek çoğu vardı, ama aralarından en sevdiğim birkaç tanesini seçip, buraya koymak istedim. Resimler zaten her şeyi anlatıyor, üzerinde İngilizce sözler de yazıyor, ben de her birinin üstüne Türkçesini yazıyorum, ee, daha n'olsun! Bakın bakalım, siz de beğenecek misiniz?

Dünya için yalnızca bir insan olabilirsiniz; ama tek bir insanın dünyası olabilirsiniz.






















Aileler çikolatalı kekler gibidir...
İçlerindeki birkaç tane kaçıkla (fındıkla) birlikte genellikle tatlıdırlar.
(Anlayacağınız üzere burada eşseslilik olayıyla yapılmış bir mizah mevcut!)






















Dostlar, kelimelere gereksinim duymadan konuşabilirler.






















Yaşlanmak kaçınılmazdır, büyümek ise opsiyonel...






















Bir dost bulan, hazine bulmuş sayılır.

Haziran Programına SSM'yi Eklemelisiniz

Türk resim sanatının 1860 ile 1930 yılları arasındaki 70 yıllık serüvenini görmek istiyorsanız, Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde (SSM) 30 Haziran'a kadar devam edecek olan "Batı'ya Yolculuk" adlı sergiyi kaçırmamanızı öneririm. Sergide Şeker Ahmet Paşa'dan Osman Hamdi Bey'e, İbrahim Çallı'dan Feyhaman Duran'a kadar pek çok sanatçımızın 150'ye yakın resmi bulunuyor. Hepsi 19. yüzyılda doğmuş olan bu sanatçılar aracılığıyla o dönemin sanat anlayışı ve bakış açısına ışık tutulan bu keyifli sergide Paris'te ilk Türk ressam kuşağına hocalık yapan Jean-Leon Gerome ve Gustave Boulanger gibi isimlerin de yapıtları yer alıyor.

Küratörlüğünü Ferit Edgü'nün yaptığı bu sergide benim en bayıldıklarımı soracak olursanız, Osman Hamdi Bey yine ilk sıradaki yerini koruyor diyebilirim. Tüm tablolarını beğenmeme rağmen Arzuhalci ve Silah Taciri adlı tablolarına ayrıca bayıldığımı da söyleyebilirim. (Bu resimde kendisini ve oğlunu resmettiği düşünülüyor) Kaplumbağa Terbiyecisi'nin de aslının Pera Müzesi'nde olduğunu biliyorsunuz. Ama elbette buradaki versiyonu da aslı, çünkü oryantalist resim sanatında sanatçının aynı tablodan birkaç tane yaptığı olurmuş. (Ben de ilk kez öğrendim, ama amaç, detaylarda ustalaşmakmış.) Neyse, kendi kültürünü Batılı tarzla anlatmayı seçen, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'i kültürümüze katkılarından dolayı büyük bir minnetle anıyor ve devam ediyorum.

İç mekan ressamı olan Şevket Dağ'ın Ayasofya'nın içini çizdiği tabloları süperdi(bkz. alttaki 3. resim). Ağırlıklı olarak manzara resimleri yapmış olan Hoca Ali Rıza'nın 1900'lü yılların başındaki İstanbul tablolarına bakmak karşılaştırmalar yapabilmek bakımından çok keyifliydi. (bkz. alttaki 1. resim) Nazmi Ziya Güran'ın 1935 yılında yaptığı Taksim Meydanı tablosuna bakarsanız, yine acıklı bir karşılaştırma yapabilirsiniz. O kadar şık ve modern insanlarla dolu bir Taksim görmeyeli kaç yıl olmuştur dersiniz? (bkz. alttaki 2. resim) İbrahim Çallı ve natürmort sevmememe rağmen Şeker Ahmet Paşa'nın tablolarına da bol bol zaman ayırdım. Bir de yine çok beğendiğim ve kayınvalidemin sürekli görebileyim diye bana kitap ayracını aldığı Ahmet Ziya Akbulut'un Lehimci tablosuna bir kez daha hayran oldum.


























Üç galeri katının yaklaşık 1,5 katı bu sergiye geri kalan 1,5 katı ise Lizbon - Bir Başka Şehirden Hatıralar adlı sergiye ayrılmış durumda. Dolayısıyla bu tablolar biter bitmez 14 Temmuz'a kadar devam edecek olan Lizbon sergisi başlıyor ve üzerinizde biraz dumur etkisi yaratıyor. Bu sergide 19. ve 20. yüzyılların Portekizli sanatçılarının Avrupa'nın en batısında yer alan Lizbon'a dair eserleri aracılığıyla coğrafi bakımdan uzaklıklarına rağmen fiziki anlamda birbirlerine tıpatıp benzeyen Avrupa'nın en doğusundaki İstanbul buluşturulmuş. Lizbon'un İstanbul'u anımsatan yüzüne ağırlık verilmiş. Gitmişken bu sergiyi de görmelisiniz. (Portekiz'i görenler için daha keyifli olabilir diye düşünüyorum.)

Ama ufak bir kişisel not olarak eklemeliyim: Girer girmez bir alt kata inip Batı'ya Yolculuk sergisini gezmeye başlıyorsunuz. Sonra bir kat daha aşağı inip, serginin kalan yarısını ve Lizbon segisinin yarısını geziyorsunuz. En alt katta da Lizbon sergisini bitirip yeniden üç kat yukarı çıkarak müzeyi terk ediyorsunuz. Dolayısıyla bence önce 1,5. kata ( :) ) inin, yani Lizbon sergisinden başlayın. Sonraysa Batı'ya Yolculuk'un tadını çıkarın.

Gözünüzün ve gönlünüzün açılması dileğiyle...

(Not: Sergilerde fotoğraf çekmenize izin verilmiyor. Dolayısıyla resimler müzenin web sayfasından aldım.)

1 Kitap 1 Film

Bir İnci Aral kitabı bitirdim geçen hafta... İnci Aral'ın Yeşil, Mor ve Safran Sarı üçlemesinden önce yazmış olduğu Taş ve Ten adlı kitabını ben biraz gecikmeyle okumuş oldum. İnci Aral sevenler bu kitabı seveceklerdir diye düşünüyorum. Üçlemenin kitapları ya da çok uzun yıllar önce okuduğum Ölü Erkek Kuşlar kadar sürükleyen, tempolu bir kitap değil bu seferki. Belki de kadın baş karakterimiz Ulya'nın ellisine yaklaşmış, huzurlu ve sanatla dopdolu, ama belki de ruhsal anlamda yalnız ve bomboş bir yaşam sürüyor olması kitabın temposunu da etkilemiş olabilir. Yaşamındaki arızaların, kayıpların ve üzüntülerin de etkisiyle şekillenmiş olan durgun olgunluğuyla tanımlayabileceğimiz Ulya'nın iç dünyasının yeni sergisi için gittiği dört günlük bir Almanya gezisinde altüst olması mümkün müdür? O dört gün içinde yaşadığı (ya da belki de yaşamadığı) şey, üniversiteden mezun olduktan sonraki yıllar boyunca yaşadıklarıyla aynı nitelikte ve etkide olabilir mi? Taş ve Ten birbirlerine son derece zıtlardır. Biri yumuşacık diğeri çok sert. Bu iki öğeyi bir araya getirenin zaman olduğunu söylemiş İnci Aral ve ister taş üzerinde ister ten üzerinde olsun zamanın biriktirdiklerini romanın ana teması yapmış. Çok da güzel yapmış. Ben keyif alarak okudum. (Ama bu kez pek objektif yorum yapmıyor olabilirim, çünkü ben İnci Aral'ı çok severim.) Size de keyifli okumalar!

Bahsedeceğim film ise Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar! Aslında hiç bizim bayıldığımız bir tarz olmamakla birlikte "kafa yormadan, gülüp eğlenip, biter bitmez unutmaya başlayıp, hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz ve üzerimizde hiçbir iz ya da ağırlık bırakmayacak" bir şeyler izlemeyi istediğimiz için seçtiğimiz bir film oldu. Bu keyifli ve bomboş tatil gününde tüm gün tembellik yapıp, akşamüstü şarabımızı açıp bu "light" filmi izledik. İzlemesek de olurdu, ama hoşça vakit geçirttiğini de söyleyebilirim. Gigi'den baygınlık geçirdim. Anna (Scarlett Johansson) her zamanki gibi doğal haliyle içinden seksilik akan bir kadın rolünde, ama ben nedense onu bir türlü seksi bulamıyorum! Üstüne üstlük bir de yuva yıkmaya çalışıyor burada edepsiz!! :) Kimin yuvasını mı Ben ile Janine'in (Jennifer Connelly). Ben rolündeki Bradley Cooper da pek bir yakışıklıymış valla, duyduk duymadık demeyin. Bir de Neil rolündeki Ben Affleck var filmde, Beth'i canlandıran Jennifer Aniston ile birlikteler. En doğru temellere dayanan, zorlayıcı olmayan ve keyifli ilişki de onlarınki gibi görünüyor. Bu arada Mary rolündeki sanal aşk avcısı Drew Barrymore da çok şekerdi. Yazmakla bitmez bu filmin oyuncuları. Hepsi birbirinden ünlü, genç, güzel ve yakışıklı tipler. Yalnızca onlar için bile izlenebilecek bir film. İlişki hikayelerinden ders çıkarmaya falan takmayın kafanızı. İlişkilerin kitabı ya da kuralı olduğuna inanmıyorum. Planlı, programlı, hedefe yönelik davranışların yalnızca iş hayatında yararlı olabileceğini düşünüyorum. Parmağa yüzük takmanın bir hedef olamayacağına hep inanmışımdır ve hâlâ inanıyorum. Ama aynı şekilde parmağa takılan yüzüğün bir öcü de olmadığına inanıyorum. Yüzük olsun olmasın bence zorlamadan ve zorlanmadan yürütülen, sevgiyle, saygıyla, içtenlikle, dostlukla, dayanışmayla, güvenle beslenen bir ilişki her şeye değerdir. Vay be, filmden ders çıkarmaya ne gerek var, siz başınız sıkışınca bana da gelebilirsiniz bence..:) Neyse, şimdiden iyi seyirler!

Callisto

Şimdiye kadar yirmi tane kitap çevirdim. Zaten çevireceğim kitapları kendim seçtiğim için genellikle hepsinden çok keyif aldım. Ama yine de aralarından birini favori seçmem gerekirse yanda gördüğünüz bu Callisto adlı romanı seçerdim. Muhteşem bir yazar, Kirkus Reviews tarafından Forrest Gump'tan beri Amerika'nın en iyi portresi olarak tanımlanan müthiş bir Odell Deefus karakteri ve keyifli bir anlatım dili ile süper bir kara mizah hikayesi okumak istiyorsanız Callisto'yu almanızı öneririm. Callisto, hikayemizin geçtiği küçük bir Amerikan kasabası. Arabası bozulduğu için bu küçücük kasabaya yolu düşen, akıl yaşı küçük Odell'in kültürler çatışması, milliyetçilik, dinsel ayrılıklar gibi konularla ne gibi bir alakası olabileceğini merak ediyor musunuz?

Dediğim gibi ben çok keyif alarak çevirdim bu kitabı. Odell Deefus'un yaşadığı olaylar içimi burktu, boğazımı düğümledi ve müthiş bir acıma, üzülme hissiyle doldurdu içimi. Onun yaşadıklarını bir yana bırakıp, bu zavallı karaktere yaşatılanları düşününce ise inanılmaz bir öfke ve isyan duydum. Sonra içinde bu kadar korkak ve güvensiz yaşadığımız devasa sisteme bakınca, kimin daha zavallı olduğunu düşünmeden edemedim. Kitap bir "yanlışlıklar komedyası" olarak sunuluyor, ama ben galiba fazlasıyla işin içine girdiğim için bu hikayeden fazla etkilendim. Dolayısıyla ben olsam bu kitabı "yanlışlıklar tragedyası" olarak lanse ederdim diye düşünüyorum. Şayet Odell'in hikayesine kendi gözlüğünüzden bakacak olursanız, düşüncelerinizi benimle paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Çünkü merak ediyorum: bakalım bu hikaye sizi nereden vuracak?

Bu arada kitabı açınca ilk sayfada yazar Torsten Krol'un adını göreceksiniz. Altında da yazar hakkında bilgileri görmeniz gerekiyor, ama yazarımız biraz gizemli ve hakkında hiçbir şey bilinmiyor. O zaman siz de hemen aşağısında yer alan çevirmen İmge Tan hakkında bilgileri okuyuverin canım! Ne de olsa çevirmen, yazar yarısıdır derler! :) (Tamam, itiraf ediyorum, şu anda uydurdum bu lafı, ama fena da olmadı sanki.. Yazarın dörtte biri olmaya da razıyım ben bu arada! Ya da hiç kıyaslamaya girmeyelim, ama yazardan bana bir doz yetenek bulaşmış olma ihtimali bile bana çok keyif veriyor. Ve adımın o yazarla aynı sayfada yer alması...)

Callisto taze çıktı, hemen kitapçılara koşun ve soğumadan alın! Umarım en az benim kadar beğenirsiniz.

Önüm Arkam Sağım Solum Klişe!

Bu aralar izlediğim iki filmden bahsetmeden geçmeyeyim. Bana göre ikisi de sıkılmadan ve hatta keyifle izleyebileceğiniz, ama izlemezseniz de çok şey kaçırmayacağınız filmler. (Galiba en son söylemem gereken şeyi en başta söyledim!)

(Dikkat: Filmler hakkında bir sürü şey söyleyebilirim, söylemeyedebilirim, garanti veremem! Bunu bilerek okumaya devam ediniz!)

Gran Torino ile başlayayım. Clint Eastwood'un yazıp, yönetip, oynadığı bu filmde Kore Savaşı gazisi olan huysuz ve sert ihtiyar Walt Kowalski'nin hikayesi anlatılıyor. (Kowalski o kadar huysuz bir karakter ki, İso'cum filmi izlerken "İmge, bu adam senin yaşlılığın işte, iyi izle!" dedi. :)) Kore Savaşı'nda bulunmuş olmasının da etkisiyle Uzakdoğululara karşı ırkçı sayılabilecek kadar sert bir tutumla ve önyargıyla yaklaşan Kowalski, bu nefret ettiği "çekik gözlülerden" biri olan yan komşusu aile sayesinde onların yaşadıkları zorluklara tanıklık ediyor. Eşini yeni kaybetmiş ve çocukları ve torunlarıyla iletişimi yok denecek kadar az olan bu huysuz ihtiyar ile çetelere rağmen hem var olma hem de adam olma savaşı veren çekik gözlü genç dostları arasında doğan yakınlık ve süpriz (!) sonucunu izleyeceksiniz.

78 yaşındaki Clint Eastwood'un oyunculuğuna diyecek yok, ama o abartılı ses tonu beni bitirdi ve birçok yerde konsantrasyonumu bozdu diyebilirim. Bence fazla klişelerle dolu (rahip, hayırsız evlat, çeteler, vs gibi) ve duygu sömürüsüne kaçmaya meyilli (hatta kaçan) bir filmdi. Düşük tempolu olmasına rağmen sıkılmadan izlenebiliyordu. Ama bu bir Clint Eatwood filmi değil de X'in filmi olsaydı, abartılı bulacağım pek çok noktadan dolayı ilk yarım saatinde çoktan kapatmış olurdum diye düşünüyorum. Yine de büyük ustanın vedasıdır. Sırf bu yüzden bile izlemenizi önerebilirim. Bir de süpriz son için kullandığım ünlem işaretinden anlayacağınız üzere sonu hiç de süpriz değildir!

İkinci film ise Kehanet adıyla Türkçeye çevrilen Knowing. Dünyanın sonuna dair birtakım kehanetler olduğu anlaşılan, üzerinde bir dolu rakam yazılı olan bir kağıt parçasından yola çıkılan filmde başrolde Nicholas Cage var. Onun dışında felaketler var, uzaylılar var, onlarla iletişim kurabilen küçük çocuklar var, "dünyanın sonu" var, yani Hollywoodvari ne ararsanız var. Ama izlemesi gerçekten keyifli bir film. Çok etkileyici sahneleri var; görsel efektler son derece başarılı. Bence uçak kazası ve metronun raydan çıkış sahneleri muhteşemdi! Elbette final sahnesi de öyle! Bu anlamda sinemada izlenmesi çok daha keyifli olabilecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Bu arada Nicholas Cage hayranlarından özür diliyorum, ama ben bu adamın yüzündeki ifadeden hiç hoşlanmıyorum. Değişmeyen donuk ve ölü bakışlar ve aşağıya doğru sarkık dudaklarıyla o üzgün ifadesinin bu kadar aksiyon ve heyecan dolu bir filme hiç gitmediğini de belirtmem gerekiyor. Nicholas Cage'in en sevdiğim filmi 8 Milimetre'dir. Zaten yüzündeki o sirke satıcı ifadesinin kendisine en yakıştığı film de odur, çünkü oradaki rolü itibariyle yüzünün sürekli ekşimiş ve mutsuz bir halde olması çok normaldir.

Neyse, sonuç itibariyle başta da dediğim gibi iki filmi de izleseniz de olur izlemeseniz de... Karar sizin. Oyunculara olan hayranlık derecenize göre benden daha fazla keyif alarak izleyebilir veya benden daha fazla eleştirebilirsiniz. Sıkılmadan, patlamış mısırınızla, kolanızla izleyebilirsiniz, ama en beğendiğiniz filmler listenize almazsınız. Benden söylemesi...

İyi seyirler.

Siz Vazgeçerseniz, Onlar da Vazgeçerler!



Videonun linki de budur.

Vazgeçmeyelim! Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirelim ve attığımız her adımda eskisinden daha tasarruflu ve duyarlı olmaya çalışalım. Küresel ısınmaya karşı alınabilecek bireysel önlemleri bir kez daha hatırlayalım:


* Standart ampulünüzü tasarruf ampulü ile değiştirin, yılda 75 kilogram (kg) karbondioksit tasarrufu sağlayın.

* Daha az araba kullanın. Daha sık yürüyün, bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanın. Araba kullanmadığınız her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf edeceksiniz.

* Otomobilinizin hava ve yakıt filtrelerinin her zaman temiz olmasına dikkat edin. Çok tozlu ortamlara yaptığınız yolculuklardan sonra mutlaka filtrelerinizi temizletin. Kirli filtreler fazla yakıt harcanmasına yol açar.

* Geri dönüşüme katkıda bulunun. Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda 1200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

* Lastiklerinizi kontrol edin. Düzgün şişirilmiş lastiklerle litre başına aldığınız yol yüzde 3 oranında artacak. Her 4 litre benzin tasarrufu 10 kg. karbondioksiti atmosferden uzak tutar.

* Daha az sıcak su kullanın. Suyu ısıtmak için çok fazla enerji kullanmak gerekiyor. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysilerinizi soğuk su ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.

* Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının. Çöpünüzü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.

* Su ısıtıcınızı ayarlayın. Isıtıcınızı kışın 2 derece aşağı, yazın 2 derece yukarı ayarlayın. Bu basit ayarlamayla yılda 1000 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

* Elektronik cihazları tamamen kapatın. Evde ortalama 8 saat stand by konumunda bırakılan TV, DVD, müzik seti gibi elektronik cihazlar, yılda 450 kg karbon gazının atmosfere yayılması anlamına geliyor.

* Her yıl en azından bir ağaç dikin. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emiyor.

Strawberrynet ve İz TV

Sizlere birbirleriyle alakasız iki tavsiyem olacak:

Birincisi daha çok bayanları ilgilendiriyor, çünkü binlerce çeşit kozmetik ürününü çok uygun fiyatlarla (duty-free fiyatları gibi) alabileceğiniz Strawberrynet adlı online alışveriş sitesi. Uzun zamandır hizmet veren, Ekşi Sözlük'te hakkında bir dolu yorum olan ve deneyen insanlardan da hep olumlu görüşler aldığım Strawberrynet'i geçen hafta denedim. Siparişimin bir hafta ilâ on gün içinde elime ulaşağı söyleniyordu. 1 Mayıs'ta verdiğim siparişlerim ta Hong Kong'lardan evime kadar üç iş gününde geldi (6 Mayıs). Hepsi güzelce sarılmış, köpüklerin içine yerleştirilmiş, içinde promosyon olarak gönderdikleri rujum ve bundan sonraki alışverişlerimde indirimli alışveriş yapabileceğimi anlatan bir mektup ile birlikte... Üstelik kargo ücreti de yok! Herkese tavsiye ediyorum. Yurtdışına çıkmadan free shop alışverişi yapmanın tadını çıkarın.






















İkinci önerim ise İz TV olacak. Muhteşem belgeseller yayınlayan İz Tv'yi, Digitürk'ün 18 no'lu kanalında bulabilirsiniz. Coşkun Aral'ın Türkiye Notları, Nasuh Mahruki'yle En, Yaşamın İzinden Portreler, Yaşayan Mekanlar ve İstanbul Dile Gelse gibi süper program serileri yayınlayan İz Tv'yi izlemenizi öneririm. Yaşayan Mekanlar'da Mısır Apartmanı, Yaşamın İzinden Portreler'de ise Zülfü Livaneli ile ilgili çok keyifli belgeseller izledim. Ayrıca İstanbul Dile Gelse serisi kapsamında da İstanbul'un Nişantaşı ve Tophane semtleriyle ilgili bölümleri yakalayabildim. Sıkılmayacağınız bir içerik ve uzunlukla sunulan programları sayesinde ülkemizden ve şehrinizden izler yakalayabileceğiniz bu keyifli kanalı takip edebilirsiniz.

Galata Moda Akaretler ve Pastarito

Cumartesi akşamı bizim oralardaydık. Yani dışarıdaydık, ama eve çok yakın olduğumuz için kendimizi evimizde hissettik. :)

TAC'den arkadaşım Müge ve eşiyle birlikte Akaretler'deki Pastarito'da yemek yeme planı yapmıştık. Ama biz kızlar biraz daha erken buluşmaya ve yemek öncesinde son iki yıldır Sıraevler'de kurulan Galata Moda stantlarını gezmeye karar verdik. Galata Moda'nın Galata'da yapılan orijinal versiyonunu bilmiyorum, ama bu konuda bilirkişi olan Müge'ye göre buradakiyle ilgisi olmayan, daha şenlikli, cıvıl cıvıl ve festival havasında görünen ve daha derli toplu bir yerleşimi olan bir etkinlikmiş. Burada kaldırımların geniş yerlerine kurulmuş ve birbirlerinden kopuk birkaç stanttan bir moda festivali havası yayılmadığını söyleyebilirim. 6-10 Mayıs tarihleri arasında yapılan Galata Moda Akaretler'i kaçırdığınıza üzülmeyin. Ama Haziran başında Galata'da yapılacak olanı kaçırmayın!







Bu arada süper bir elbise beğendim ve sokak ortasında kurulan kabinlerde elbiseyi denedim. Ama ne yazık ki bel bölgesinde potluk yaptığı için alamadım. Tadilatı da kendileri yapmadıklarını söyleyen stant görevlileri, "biraz göbeğiniz olsa o boşluğu doldururdu" gibi bir yorum yaptılar!! (O kadar da besleyip, büyüttüm oysa göbişimi, ama yetmemiş demek ki!) Bir elbiseye girmek için de daha fazla kilo alamam valla! Ama makarna yedikten sonra gelip elbiseyi denemeyi ciddi ciddi düşünmedim değil. Tabi gecenin yarımında restorandan çıkınca biraz geç kalmış olduk. Bu arada hem öncesinde Müge'yle dalga geçtiğimiz durum olan sokak ortasında soyunup giyinme rezaletini yaşamış, hem elbiseyi alamamış, hem de Pastarito'da yediklerimiz sonrasında göbeğimi büyütmüş oldum! Sonuç: Net Zarar!

Neyse, saat 20:30 gibi kocalarımız da bizlere katıldı ve Akaretler'deki Pastarito'da buluştuk. Roma'daki Pastarito'yu denemiş biri olarak sizlere bir karşılaştırma sunabilmeyi çok isterdim, ama iki restoran arasında yalnızca isim benzerliği var! Geri kalan her şey farklı.

Orası daha fast-food restoranlarına benzer bir havadayken buradaki Pastarito oldukça şık bir mekan. Zaten Sıraevler'de başka türlüsünün olmasını beklemezsiniz. Biz, yeni açılan kış bahçesinde oturduk. Burası tamamen açılıp, yazlık bir mekan haline geldiğinde çok daha keyifli bir ortam olacağına eminim. Servis biraz yavaştı. Ayrıca ısrarla anlaşılmayan birtakım isteklerimiz oldu (bkz. İso ve carpaccio tabağı, Hakan ve bir türlü gelmeyen macchiato'su). :) Ancak yemekler gayet lezzetliydi. Buranın özellikle makarnalarıyla ünlü bir İtalyan restoranı olduğunu biliyorsunuzdur. Şahsen kendi söylediğim Siciliana adlı kızarmış patlıcan, mozzarella, domates, acı biber, kekik ve sarımsak soslu makarnadan acayip memnun kaldığımı söyleyebilirim. Masanın geri kalanı da yemeklerinden oldukça memnun görünüyorlardı. Fiyatlara gelince... Artık hemen hemen her yerde bir makarnaya yaklaşık 20 TL ödendiği düşünülürse, buradaki makarna ve pizza çeşitlerinin de 20-30 TL arası değişen fiyatlara sahip olmasını makul olarak değerlendirebiliriz. 70 TL'ye güzel bir şarap açtırabilirsiniz. (Ama 250 TL'ye de şarap var, haberiniz olsun yani..) Üstüne kahveler 7-8 TL. Ancak Roma ile hiç karşılaştırılamayacak özelliklerden biri de bu fiyat konusu, çünkü orada iki kat büyüklükteki tabaklara bu fiyatların yarısını ödüyordunuz. Şarap da genelde sudan ucuz oluyordu. Neyse... Roma değil, İstanbul piyasasındayız, hesabımızı da ona göre yapmamız gerekiyor.

Yemeğin üstüne gelen meyve tabağı, kahveler, kurabiye kavanozu, limoncello'lar, çaylar falan derken sohbetimiz de uzadıkça uzadı. Gerçi masada dönen sohbet zaman zaman bir iş toplantısını andırıyordu, ama neyse! :) Bir ara garsonların baheçedeki sandalyeleri ters çevirdiklerini gördük, sonra müzik kesildi ve en son ışıklar sonuna kadar açıldığında saatin yarım olduğunu ve bizim dışımızda kimseciklerin kalmadığını fark ettik. Hımm, bize de "gidin artık" demek istiyor olabilirler. "Ee, gidelim bari!" diyerek kalktık.

Keyifli bir geceyi daha sona erdirirken, ertesi sabah kalkıp Belgrad Ormanları'nda yürüyüş yapmayı planlıyorduk ki Disko Kralı'na takılıp sabaha karşı yatınca her zamanki gibi planlarımız suya düştü. Olsun, biz de balkonda kahvaltımızı yapıp, akşam spora gideriz artık!

Kapanışı yaparken Pastarito'nun adres ve telefonunu da vereyim. Bu arada unutmayın: Wings kartınız varsa, Pastarito'da gittiğiniz saatlere bağlı olarak %10 ya da %20 indiriminiz de var demektir!

Adres: Süleyman Seba Cad. No: 2 Akaretler
Tel: (0212) 236 67 00 (5 hat)

Manga'dan Süper Bir Şarkı

Muhtemelen çoktan dinlemişsinizdir, ama ben yine de bayıldığım ve bu aralar sürekli dinlediğim bu Manga şarkısını buraya koymak ve sözlerine de bir kez daha dikkat çekmek istedim. Artık elimizi salladığımızda bu şarkıda bahsedilen gibi bir tipe çarpmak mümkün! Siz de benim gibi bu gereksiz yaşam formlarını gördüğünüzde sinir oluyor ve onları oldukları yerde bir böcek gibi çıtırdatarak ezmek ya da ayaklarından tutup, sallaya sallaya çevirip, duvara fırlatmak istiyorsanız bu şarkıya bayılacaksınız! Gördüğünüz üzere haftaya pek sakin ve sevgi dolu başladım, bakalım bu haftadan hayır gelecek mi? :)

Karşınızda Manga'nın yaklaşık bir ay önce piyasaya çıkan Şehr-i Hüzün albümünden Dünyanın Sonuna Doğmuşum adlı parçası:

Naber bak, bende dert yok tasa yok
Mutluyum artık bir beynim yok
Dikmişim ekrana gözlerimi
Başka da bir ihtiyacım yok

Kişisel neyim kaldı ki bir iletim olsun
Tıklana tıklana her şeyim ortada
Atın ölümü arpadan olsun
Her yiğit gibi benimki de meydanda

Tıklama konusu ayrı bir dava
Mahkemelerde görülüyor hala
Namusu bacak arasında ararım
Dişi sinek bile görsem laf atarım


Çakma makma, üçe beşe bakmam
Önüm, arkam, sağım solum markam
Bana pastamı verin, ekmeğe gerek yok
Ben tüketmeden var olamam

Ayna ayna hadi söyle benden daha gamsızı var mı?
Ayna ayna hadi söyle benden daha arsızı var mı?


Dünyanın sonuna doğmuşum
Ya da ölmüşüm de haberim yok

İyi bilirdik derler elbet ardımdan
Bundan büyük bir yalan yok
Yok, bundan büyük yalan yok

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın
Dedikodu yapar, keyfime bakarım
Ağzımda sakız, elimde çanta
Fink atarım kaldırımlarda


Bağlanmaya sonuna kadar karşıyım
Ama dizilerimden beni ayırmayın
Değişir dünyam bir tuşla uzaktan
Elimdeki kumandam hayatıma kumandan

Yeni bir kart verdi bugün bankam
Puanlarım artık en büyük kankam
Olmasa da cebimde beş kuruş para
Cebimdeki telefon on numara


"Allah allah gizli numara.
Kim acaba? Alo?"

Bak kızım, yedi kocalı hürmüz gibi dolan
Ama ailemizin kızı gibi davran,
Seni alacak biri de bulunur elbet
En kolay parayı hep sen kazan


Ayna ayna hadi söyle benden daha gamsızı var mı?
Ayna ayna hadi söyle benden daha arsızı var mı?

Dünyanın sonuna doğmuşum
Ya da ölmüşüm de haberim yok
İyi bilirdik derler elbet ardımdan
Bundan büyük bir yalan yok
Yok, bundan büyük yalan yok

Sıkıldım çok, her dakika düşünmekten, üzülmekten
Artık yok, kalmadı gücüm düşmekten, yenilmekten
Pişmanım erken vazgeçmekten, kendimden
Bu alem geçmiş kendinden
Ne gelir elden
?

YAY! Hareketi

Sansüre Sansür adlı oluşumun başlattığı yeni hareketi hepinize duyurmak istedim.









Yay! Hareketi, adı üstünde, yaymaktan geliyor. Sanal ortamda, gerçek hayatta, elimizden geldiğince tepkimizi yaymak anlamını içeriyor. Bu doğrultuda bugün Internet'e sansür karşısında tepkinizi göstermezseniz, yarın hayatınıza sansür uygulanacağını vurgulayan etkileyici poster ve videolar hazırlanmış. 11 Mayıs, yani bugün itibariyle videolar ve bannerlar bloglar ve diğer web sayfaları aracılığıyla sanal ortamda yayılırken, Sansüre Sansür ekibi gerçek hayatta da boş durmuyor ve şöyle diyorlar: "Tepkimizi Internet'ten çıkarıp, dışarıda da göstermek için poster ve sticker gibi malzemelerimizden faydalanacağız. Amaç belli: Sansür, her yerde karşınıza çıkabilir."
















Yani yukarıdaki gibi bir posteri bir restoranın girişinde görürseniz ve "o restorana erişimin yasak olduğu" yazıyorsa şaşırmayın! Siz en iyisi YAY! Hareketi'ni Sansüre Sansür'cülerin ağzından okuyun ve sanal ya da gerçek dünyada neler yapabileceğinize kendiniz karar verin. Örnek olarak hazırlanmış görsel ve videoları görün. Kendi fikirlerinizi paylaşın. Halihazırda paylaşılmış olan fikirlerden benimsediklerinizi uygulamaya geçirin. Kısacası YAYmaya bir an önce başlayın!

“Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır.”

Heinrich Heine

“Sansür, bir toplumun kendine olan güvensizliğini yansıtır ve otoriter rejimlerin belirgin bir özelliğidir.”

Potter Stewart

Unutmayın, sansüre karşı çıkmak, yaşamınıza sahip çıkmaktır!

Farklı Bir Anneler Günü Hediyesi

Eminim annenizin yeterince bluzu, elbisesi, ayakkabısı, çantası, parfümü, takısı,vs vardır. Eminim onunla bir dolu yere yemeğe, brunch'a, geziye, gezmeye, tozmaya da gitmişsinizdir. Zaten annenizi sadece bir gün değil her gün hatırladığınız için hediye ya da etkinlik planlarını da yılın sadece bir günü yapmıyorsunuzdur. O zaman bu yıl farklı bir şey yaparak anneniz adına koruncukları sevindirmeye ne dersiniz? Eminim anneniz de buna bayılacaktır!






















İçinizden ayrıca annenize de hediyeler almak geliyorsa, durmayın onu da yapın. Ama özellikle böyle günlerde sizin kadar şanslı olmayanlara da sihirli değneğinizle dokunmayı unutmayın. Bu sihirli değneğin maddi ya da manevi yapısına, nereye dokunacağına, harcayacağınız zaman, para ve çaba miktarına kendiniz karar verin. Herkesin sihirli değneği farklıdır, ama hepsi de çok etkilidir. Siz de bu tür özel günleri sihirli değneğinizi unuttuğunuz yerden çıkarıp, ışıl ışıl parıldatmak için bir fırsat olarak görebilirsiniz.

Bu naçizane öneriden sonra da tüm "gerçek anne"lerin anneler gününü kutluyorum. Tırnak içine aldığım bu gerçek anne kavramı, anneliğin çocuk doğurmaktan ibaret olmadığını; ömür boyu sürecek bir sevgi ve sabır işi olduğunu; nihai hedefinin de "insan yetiştirmek" olduğunu bilen ve uygulamaya da geçirebilen anneleri kapsamaktadır.

Kendi gerçek annelerimin (önce annem, sonra kayınvalidem ve bizi yukarıdan bir yerlerden izleyen anneannem) de hem Anneler Günü'nü kutluyor hem de gerçekliklerinden dolayı onlara teşekkür ediyorum.

Dubb Hint Restoranı

En son müzeyi gezdiğimizden ve sonrasında da karnımızın acıktığından bahsetmiştim diye hatırlıyorum. İşte kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hint mutfağını sevenlere duyurulur!! Sultanahmet'te Yerebatan Sarnıcı'nın hemen arkasında bir dolu pub, cafe ve restoranın bulunduğu cadde üzerinde muhteşem bir Hint restoranı bulunuyor: Dubb!

Sultanahmet'e gitme ve müzeyi gezme planı benden çıkmıştı. Ama kocam oralara gideceğimizi duyar duymaz yemek işini kendisine bırakmamı söyledi. Tek yapmam gereken acıkınca acıktığımı söylemek olacaktı. Çok kolay değil mi? :)

Veee beklenen an geldi: "İso, acıktım!"

Yorgun argın ve aç bir şekilde kendimizi Dubb'a attık. Önce kötü haberi vereyim: dört kat merdiven çıkmanız gerekiyor! Ama iyi haber: her anlamda buna kesinlikle değdiğini görüyorsunuz. Çıkarken restoranın iç atmosferini de görme şansınız oluyor ve kışın ya da akşamları da çok sıcak bir ortama sahip olabileceğini tahmin ediyorsunuz. En sonunda terasa çıktığınızda ise süper bir manzara karşınızda. Ayasofya'ya ve denize karşı oturuyorsunuz.

















Ve önünüze muhteşem bir menü geliyor. Bence istediğinizi söyleyebilirsiniz. Hintli aşçı Vinod Kumar Chouhan tarafından hazırlanan yemeklerin hepsi de harika görünüyorlar. 1998'de açılan bu restoranda bazı yemekler "tandori" adı verilen kilden bir tandırda Hint usulü pişiriliyor. Biz karışık kebap, sade ve sarımsaklı nan (Hintlilere özel ekmek), kashmiri pulao (bademli, üzümlü, safranlı pilav) ve panner mumtaj (peynirli geleneksel Hint karisi) söyledik. İçecek olarak Hindistan'a özel yoğurtlu soğuk içecek lassiyi önermişlerdi, ancak bizi buz gibi birer bira keseceğini düşünerek bunu bir sonraki sefere bıraktık. Yemeklerin lezzeti, sunumu, servis hızı, porsiyon büyüklükleri, servis elemanlarının güleryüzü, ortam, manzara... kısacası her şeyiyle on puan veriyorum Dubb'a! Elbette, bu güzel keşiften dolayı bir on puan da kocama gidiyor!

Bu arada Dubb'a mail atarak bu isim seçiminin anlamını ve nedenini sordum. Gelen maildeki açıklamayı ve güzel Türkçe kullanımını da aynen ekliyorum:

"Dubb" İngilizce'de ki "Dubbing" kelimesinden gelen; derleme, toplama, bir araya getirme anlamında bir kelimedir. Bu ismi seçmemizin nedeni ise restoranımızın her katında Asya'nın çeşitli bölgelerinden mimari örnekler olmasıdır.


Yolunuz Sultanahmet'e düştüğünde, Dubb'a da mutlaka uğramanızı öneririm. Hatta mümkünse yolunuzu Sultanahmet'e ve Dubb'a düşürün... Tel: 0-212-513 73 08

Afiyet olsun!

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Pazar günü uzun zamandır gezmeyi planladığımız İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne gitmeye karar verdik. Bu arada Antakya'da çıkarttırdığımız geçici Müze Kart'larımızın gerçeklerini de almış olduk. Yani artık 2010 yılının Nisan sonuna kadar Türkiye sınırları içindeki her müzeyi ve turistik yeri istediğimiz kadar gezme hakkına sahibiz. Bir kez daha şiddetle tavsiye ediyorum.

Sultanahmet'te gezmediğimiz tek yer bu müzeydi ve katıldığımız bir kültür turunda son derece bilgili bir rehberimizin de gezmemizi tavsiye ettiği bu müzeyi çok merak ediyorduk. Ancak cıvıl cıvıl, turistlerle dolu Sultanahmet Meydanı'na vardığımızda aslında fark etmediğimiz pek çok müze, çeşme ve başka yapılar da olduğunu fark ettik. Ya da ne bileyim Topkapı Sarayı'nı ve Yerebatan Sarnıcı'nı on yıl önce gezmiş olduğumuzu hatırladık. Zaman kalmadığı için Topkapı Sarayı Müzesi'ni gezmemiştik bile... Müze ve tarihi mekan turları dışında Sultanahmet'te kendimizi bir kez daha farklı bir ülkenin turistik bir bölgesindeymiş gibi hissettik. Şirin restoranlar, teraslar ve pub'ların çok keyifli göründüğüne karar vererek, bu bölgeyi yeniden ve detaylıca ele alma kararı aldık. O yüzden bu bahar ve yaz haftasonlarında "İmge, Sultanahmet'ten bildiriyor" durumuna hazırlıklı olun! :)

















Müzenin ana binasının dış görünüşü yukarıdaki gibi. Bunun dışında avlunun etrafındaki binalarda çini eserleri ve şark eserleri müzeleri de var. Biz ana binadan başlıyoruz. Zaten beklemiyoruz, ama yine de kapıdaki görevliyle şansımızı bir deneyelim: "Müze planı gibi bir broşür var mı?" Elbette yok, çünkü Türkiye'deyiz! Bu kadar devasa bir müzenin bile planı ya da bir tanıtım broşürü bulunmuyor. Ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey tarafından 1891 yılında kurulan bu müzede ilk önce Arkaik Çağdan Roma Devrine kadar uzanan çağlar boyunca değişik kültürlere ait heykelleri görüyorsunuz. Beni ilgilendirenler her zaman olduğu gibi Hellenistik dönem Yunan ve Roma sanatı oluyor. En çok da meşhur mitolojik kahramanlar: Olympos Tanrıları!



















Sonra değişik dönemlerden değişik kalıntılar, objeler, amforalar, sikkeler, vs gibi pek çok eserin sergilendiği bir dolu salonu geziyorsunuz. Buralarda yer alan açıklamalar hiç de fena sayılmaz. İstanbul'un değişik semtlerine ait bölümler ve oralardan çıkmış eserlerin sergilendiği bölüm çok ilgi çekici. Mesela aşağıdaki resimde Haliç'e girişi engellemek için koyulan zincirler ve Galata Kulesi'nin 14. yüzyıldan kalma çanını göreceksiniz. Bu arada yanınızdan geçen güvenlik görevlilerinin konuşmalarına kulaklarınızı tıkamanızı öneririm. Yoksa "Abi, şu çanı eskiciye satmaya kalksan 5 lira bile vermezler, ama tarihi eser işte.." falan gibi sözler duyabilirsiniz mazallah! :)

















Müzenin en ilgi çekici diğer bir bölümü ise farklı dönemlere ait pek çok lahdin bulunduğu son salonlar. Burada hepsi birbirinden sanat eseri olan lahitler arasında belki de en gösterişli olanlarından biri İskender Lahdi'ydi (aşağıdaki ilk resim). Ama hepsinin böyle aşağıda gördüğünüz gibi korunaklı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Dokunmak elbette yasak, ama dokunmayan da yok gibi bir şey. Güvenlik görevlilerine sorduğumuzda, hepsinin kapatılmasının ya da önüne bir set çekilmesinin gezilecek alanı daraltacağı gibi bir yanıt aldık. İnsanların ellerinden geçen asidite ile eserler yavaş yavaş yıpranıyor, ama olsun, gezi alanımız bol! İleride gezecek bir şey kalırsa tabi!

















Hızlı gezmiş ve ilgimizi çekmeyen bölümleri atlamış olmamıza rağmen iki saatten fazla bir zaman harcadığımızı fark ediyoruz. O yüzden çinileri boşverip, şark eserlerinin sergilendiği binaya gidiyoruz. Buradaki eserler arasında bence en ilgi çekici olanı dünyanın ilk yazılı anlaşması sayılan Kadeş Antlaşması'nın parçası ve en ilginç bölüm ise bir mumyanın ve kanop (mumyalanan bedenin çıkarılan iç organlarının saklandığı vazo) adı verilen vazoların olduğu bölüm. Burada mumyalama sürecinin anlatıldığı bir yazı da bulunuyor. İlginizi çekebileceğini düşünerek onu da aşağıya ekliyorum:

















Pazar kahvaltısı yerine birer tabak Nesfit yiyerek çıktık, önce Eminönü, sonra tramvayla Sultanahmet'e geldik, saatlerdir müze geziyoruz, o zaman sırada ne var? Tabi ki yemek! Muhteşem bir keşifle karşınızda olacağım. Az sonra!

Fikret & Filiz Otyam Sergisi

13 Nisan’da açılan ve 12 Mayıs’a kadar devam edecek olan Fikret Otyam Boyalarla 65 Yıl ve Filiz Otyam Dokumada 30 Yıl sergilerini Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi'nde görebilirsiniz.

Fikret Otyam’ın resimlerinde hayvan ve insan yüzleri yansıtılıyor. Özellikle de Anadolu kadını. 83 yaşında ve Cumhuriyet Gazetesi'nden emekli eski bir gazeteci olan Fikret Otyam'ın resimlerindeki Anadolu kadınının kapkara, hüzünlü gözlerine ve giysilerine hayran oldum. Dokuma ve fotoğraf ustası Filiz Otyam ise hem doğrudan yapılmış dokumalarını hem de dokumalar ile keçeyi karıştırıp yere serilebilecek ya da tablo gibi duvara asılabilecek eserlerini sunuyor. Bu dokuma eserlerin sayısı oldukça az. Beş ya da altı taneydi diyebilirim.

















Bu arada sergi otelin saray bölümündeki salonlardan birinde sergilendiği için 24 saat açık, ama yine de gittiğinizde koca otelde yer yokmuş gibi sergi salonunda panel yapıldığını falan görürseniz şaşırmayın! Biz gördük! O yüzden resimlerin bir kısmını da uzaktan gördük! Açıkçası koskoca Çırağan Sarayı'nda böyle bir şeyin yapılmasını hem sergisi yapılan sanatçılara hem de sergiyi gezmeye gelenlere bir saygısızlık olarak görüyorum. O yüzden isterseniz, siz yine de gitmeden bir arayın: 0212 - 259 03 73 Ne olur ne olmaz!

Antakya Hakkında Genel Notlar

* Kısacık ama dopdolu bir gezi sonrasında Antakya'nın çok şirin ve küçücük bir güney kenti olduğunu söyleyebilirim. Antakya ve İskenderun, "refüjlerinde palmiye ağacı olan şehirler güzeldir" tezime uygun çıktılar. Şehir merkezinden görünen dağlar ve yamaçlarındaki evler de şehre güzel bir arka fon oluşturmuşlar. Hem doğasının güzelliği, hem kültürel ve tarihi miras anlamındaki zenginliği, hem de geniş mutfak kültürüyle Antakya'nın çok özel bir şehir olduğunu düşünüyorum. Doğal güzellik demişken bir konuda hayal kırıklığına uğradığımı da belirtmeden geçmeyeyim. Asi Nehri'ni daha güzel bekliyordum, ama çamurlu rengi ve hiç de asi olmayan duruşuyla kendisine "bunu görmemiş olayım" muamelesi yapmaya karar verdim.

















* Antakya'nın insanı süper! Ama gerçekten süper! Çok dozunda bir sıcaklık ve cana yakınlık içinde size yaklaşıyorlar. (Zira ben her cana yakını sevmem! Ama buradaki insanlar için içinizden "Ne bu samimiyet!" diye geçirerek, onlara kuşkuyla yaklaşmıyorsunuz.) Esnaf çok bilgili ve size her anlamda yardımcı olmaya ve bilgi vermeye çalışıyorlar. Kentlerinin tanıtımını güzel yapmak konusunda istekliler. Çok düzgün bir Türkçe'yle konuşuyorlar. Çok açık görüşlü ve kültürlü insanlar. Tek kelimeyle "bayıldım"!

* Yemek hakkında zaten önceki yazılarımda bir şeylerden bahsettim, ama bir kez daha özet geçecek olursam burada Nedim Usta'da humus, cevizli biber, fava; Harbiye'de Antakya'nın muhteşem mezeleri eşliğinde tavuk ve istediğiniz yerde künefe yemeden dönmeyin derim. :)

* Size bir de otel tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Bizim gibi kültür turu amaçlı gidiyorsanız, şehir merkezinde üç yıldır hizmet veren, tertemiz, kocaman ve konforlu odaları olan, dört yıldızlı Narin Hotel'de konaklamanızı öneririm. Birçok yere yürüme mesafesinde olan bu merkezi otelden biz çok memnun kaldık. Detaylı bilgi için otelin web sayfasına buyrunuz.

















Bir sonraki gezimizde buluşmak üzere... Sağlıklı ve keyifli kalın!

İskenderun Nostaljisi

Samandağ'ı beğenmediğimiz için annem ve babamdan gelen İskenderun'a gidip orada balık yeme önerisine balıklama atladık. Böylece yaklaşık 25 yıl sonra ilk kez İskenderun'u da görmüş olacaktım. Önce İskenderun'da daha çok yazlıkların bulunduğu bölge olan Arsuz'un meşhur balık lokantalarından Şirinyer Restoran'a gittik. Burası deniz kıyısında, her daim taptaze balık yiyebileceğiniz keyifli bir mekan. (Adres: Akdeniz Cad. No:117 Karaağaç Beldesi, Telefon: (326)641-3050)

Yemek sonrası nostalji turu yaptık. Benim şu ana kadarki yaşamımın dört ile altı yaş arasındaki iki yıllık dönemi İskenderun'da geçti. Çocukluğuma ait çok fazla şey hatırlamamama rağmen İskenderun'la ilgili hatırladığım çok net görüntüler vardır. Giriş katındaki evimizin parmaklıklı balkonu, yan komşumuzun çocuklarıyla oynadığımız apartmanın arkasındaki boşluk alan, o apartmandaki kapıcımızın bisikletteki hali, evimizin vestiyeri (muhtemelen gördüğüm bir rüyadan dolayı: o vestiyer üzerinde kocaman, kıpkırmızı, ışıklı gibi parlayan bir hamamböceği görerek uyanmıştım bir keresinde), Ongun'la birlikte arkasında kocaman çuvalla şişe, ot, çöp taşıyan sakallı ve hırpani kılıklı bir adamdan korkuşumuz ve adam bizim evin önünden geçerken pencereden falan görünmeyelim diye yere oturuşumuz, babamın muayenehanesinin olduğu cadde, annemin bizi deniz kenarında bekleyen faytonlara bindirip babamın muayenehanesine götürmesi, o sırada birilerinin gezdirdiği kocaman simsiyah ve eşeğe benzeyen bir köpek, beş yaşımı biraz geçerek ilkokula başlamış biri olarak okulumu, yalnızca bir dönem öğretmenim olmuş Güner Barın'ı ve dedemin bizde kaldığı tatillerde beni okula bıraktığını... (Bu arada daha önce bahsetmişimdir. Okula başladığımda okumayı zaten biliyordum. Anneannemin evinde geçirdiğim bir yaz tatilinde TRT'de köylülere okuma yazma öğreten bir programdan öğrenmiştim. O yüzden hem erken başlamışım hem de okula ikinci sınıftan başlamam teklif edilmiş. Gördüğünüz gibi ben bir cinim! :) Ama bir okuma bayramı sevinci bile yaşayamadığıma yanıyorum!)

İşte o evimizi, okulumu ve sınıfımı bulduk sayın okurlarım! Bundan daha nostaljik bir şey olabilir mi? Ne yazık ki Mithatpaşa İlkokulu yirmi altı yıl önce bıraktığım haldeydi diyebilirim. Her yer dökülüyordu. Duvarlarında "Çevreyi hor gören, geleceği zor görür!" türünden çevreyi ve doğayı korumakla ilgili pek çok söz olmasına rağmen ortam ve tuvaletleri pislik içindeydi. Yani burayı görmek hem heyecan verici hem de çok üzücüydü.

















Buradan çıktıktan sonra annem deniz kenarındaki meşhur Atatürk heykeline gitmeyi önerdi. Çünkü burada da anılarımız vardı. Bir varmış bir yokmuş... Bundan tam yirmi altı yıl önce, buradan her geçişinde heykelin önünde selam durup bir Atatürk şiiri okuyan küçük bir İmge varmış. Küçük İmge büyük bir ciddiyetle şiirini okurken kardeşi de onun bir adım gerisinde saygı duruşunda dururmuş. İzleyenler bu iki kardeşi alkışlarlar, anneleri de onlarla gurur duyarmış. :) İşte o heykel ve önünde artık kocaman (her anlamda!) olmuş İmge:

















Burayı da gördükten sonra Adana'ya doğru dönüşe geçiyoruz. Yolumuzun üzerinde İsdemir'in de önünden geçerken yine anılar canlanıyor. Buradaki Çatı Restoran, tavuğu ve künefesi hâlâ aklımda olan görüntülerden. Annem de oradaki Cevat Kurtuluş'a benzeyen garsonu bana hatırlatmaya çalışıyor, ama hafızamı ne kadar zorlasam da eski dönemlere ait garsonlar arasından yalnızca Adana'da Sosyal Tesisler'in klasik garsonlarından birini hatırlayabiliyorum. Sonra feci mayışıyorum. Bu kadar gezme tozma, güneş, yemek üstüne çöken rehavet insanın uykusunu getiriyor. Biraz dalar gibi oluyorum, ama sonra bardaktan boşanırcasına yağan ve önümüzü görmemizi engelleyen yağmurun sesiyle uyanıyorum. Adana'ya gidene kadar yağan yağmur, o akşam Adana'da da devam ediyor. Ama işte oradaki baharın İstanbul'dakinden farkı bu. Ertesi sabah yine açık havada Pazar kahvaltımızı yapıp, tüm gün güneşe doyup, bahçede akşam güneşinin altında şarabımızı içebiliyoruz.

Burada geçirdiğimiz günler boyunca yalnızca dönüş yolunda ve eve yorgun argın döndüğümüz gece yağmur yağmasından; geri kalan günlerin ise tam bir gezme ve sefa havası olmasından dolayı evrene kocaman teşekkürlerimizi yolluyoruz. Zaten bizi sever, biliyoruz! :)

Sırada Samandağ Var

Antakya'daki ikinci günümüze otelimizde aldığımız kahvaltı sonrasında St. Pierre Kilisesi'ni gezerek başladık. Sırada Samandağ var. Buranın adına bakıp da yanılmayın. Aslında deniz kıyısında bir yer. Burada tarihi yerleri gezdikten sonra balık yememiz önerilmişti, ama nasıl kaçacağımızı bilemedik! Feci şekilde hayal kırıklığına uğradığım bir yer olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle son derece zevksiz evler ve dükkanları olan bir yer. Yani birçok köyün bile bu ilçeden daha güzel görünmesi mümkündür, çünkü binaların hepsi yıkılmak üzere gibi duruyor, sıvaları, badanaları falan içler acısı durumda. Dükkanların hepsi de hurdacı dükkanı gibi bir görünüme sahip. Yollar inanılmaz bozuk! Arabanızın birkaç parçasını bırakabilirsiniz yani, o derece! Zaten bence şehrin girişinde araba park edilip, traktör kiralanması gibi bir seçenek olmalı burada! Her yer toz toprak. 'Bakkaliye'ler bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma gibi görünüyor. Yani anlayacağınız göz zevkinize hitap edecek bir yer olduğunu söyleyemem.

Neyse, zaten bizim buraya gelme amacımız Titus Tüneli'ni ve Kaya Mezarlarını görmek. Balığı başka bir yerde yemeye karar veriyoruz. Süpriz! :) Önce sizlere biraz buranın tarihi ile ilgili bilgi vereyim:

Samandağı’nın 5 km. kuzeyinde denize hakim bir yamaçta MÖ.300 yıllarında Seleukos Nikator tarafından bir şehir kurulmuş. Şehre kendi adı verilmiş. Bu şehrin sonunda da dağdan gelen dere ağzında bir iç liman bulunuyormuş. Bu liman aynı zamanda Antakya bölgesinin ticari yönden önemli bir merkezi konumundaymış. Ancak, dağlardan gelen sellerin limanı doldurmaya başlaması üzerine İmparator Vespasianus zamanında dağın bir bölümü delinerek bir tünel açılması ve böylece limanın sellerin getireceği alüvyonlardan kurtarılması düşünülmüş. Bunun üzerine çalışmalara İmparator Vespasianus (MS.69-79) zamanında başlanmış, ama tünelin yapımı oğlu İmparator Titus (MS.79-81) zamanında tamamlanmıştır. Tünel boyunca yürüyoruz:

















Bu tünel çalışmasıyla derenin önü bir duvarla kapatılmış ve sel suları yüksekliği yedi metre, genişliği de altı metre olan bir tünel ile limandan uzakta denize akıtılmış. Bu çalışma sonucunda da limanın dolması önlenmiş. Titus Tüneli, 130 metre uzunluğundaymış. Tünelin deniz tarafındaki girişinin yakınında da kaya mezarları bulunuyor. Beşikli Mağara olarak da anılan bu kalıntılarda MS. 1. yüzyıl ile 5. yüzyıl arasından kalma çiçek ve hayvan motiflerine rastlanmış. Burası kentin önde gelen ailelerinin gömüldüğü bir anıt mezar olarak kullanılmış. Günümüzde tünelin üzerinde blok taşlardan yapılmış, bugün de kullanılabilir durumda olan tek kemerli bir Roma köprüsü bulunmaktadır. (Aşağıdaki resimlerde kaya mezarlarını ve köprüyü görebilirsiniz.)

















Burası aslında henüz tamamı değil, ufacık bir kısmı çıkarılmış bir antik kent. Girişteki plandan anlaşıldığı üzere tiyatrosuyla, hamamlarıyla, meclisiyle falan bildiğimiz kocaman bir antik yerleşim alanı çıkarılacak gibi görünüyor. Ama herhangi bir çalışma falan yapılmadığı gibi gayet kendi haline bırakılmış, üzerinde köylülerin keçilerini otlattıkları, gözleme yaptıkları falan bir mekan. Bakımsız bir çay bahçesi, kıyıda hiçbir albenisi olmayan balıkçılar, çıkışta leş gibi tuvaletleriyle yine bir nevi hayal kırıklığı diyebiliriz. Ama benim hayalimde canlandırdığım tamamen ortaya çıkmış antik kent görüntüsü süper! Belki birkaç on yıl sonra hayalim gerçekleşebilir, ne dersiniz?

Samandağ'dan ayrılmadan önce meşhur Hızır Türbesi'ni de ziyaret ediyoruz. Hikayesi üstünde olan bu türbede dileğinizi tutup yedi defa da türbenin etrafında dönüyormuşsunuz. (Hiç inanmam öyle şeylere, ama yaptım! Tabi kendi dilek listeme o kadar dalmışım ki önemli bir ayrıntıyı unutmuşum: Hz. Hızır'a da bir fatiha göndermem gerekiyormuş! Artık tuttuğum dileklerden hayır gelir mi bilmiyorum!)

















Turumuz, organizatörlerimiz annem ve babamdan son anda doğaçlama olarak ortaya çıkan nostalji durağı İskenderun ile sona eriyor. Bu bölüm çok heyecanlı! :)

Kayalara Oyulmuş Bir Kilise: St. Pierre

St. Pierre Kilisesi, 13 metre uzunluğunda, 9,5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde kayalara oyulmuş bir mağara kilisesi. Antakya’nın etnik ve dini açıdan karışık nüfus yapısı, ticaret yollarının ve kültürlerin kesişme noktasında yer almasından dolayı Hıristiyanlığın yayılmaya çalışıldığı ilk dönemlerde burası bir propaganda merkezi haline gelmiş. St. Pierre Kilisesi de Hıristiyanlığın ilk yıllarında dini toplantı merkezi olmuş.

İsa’nın ölümünden sonra Antakya kilisesinin kurucusu ve ilk rahip olan St. Pierre, MS. 29–40 yılları arasında kente gelmiş ve ilk dini toplantısını bugün St. Pierre Kilisesi olarak bilinen bu mağarada yapmış. Tarihte ilk Hıristiyan adı (Hıristos) da Antakya’daki bu kilise cemaatine verilmiş. Bugün St. Pierre Kilisesi Hıristiyanlığın ilk mabetlerinden biri ve hac mekânı olarak kabul ediliyor.

3 Haziran 1908 yılında Antakya’yı ele geçiren Haçlılar, kilisenin ön bölümünü birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlar. Ön cephe doğulu bir anlayışla ve yerel malzemeyle yapılmış. Kilise içindeki sunağın solunda tünel (bkz. aşağıdaki ilk resim), sağında ise su haznesi bulunuyor. Tünel, pagan askerlerin baskısından kaçan cemaati tahliye etmek için kullanılıyormuş. Sunağın önünde din adamlarının mezarları bulunmuş ve ön bahçe de birkaç yüzyıl mezarlık olarak kullanılmış.

















1863 yılında ön cephe restore edilmiş. 1961’de ise 1863’te yapılan sunağın yerine yenisi konmuş. (İçeride ayin olduğu için rahiplerin gözlerinin içine flaşımı patlatarak fotoğraf çekemedim.) 1932’de sunağın üzerindeki nişe beyaz mermerden Aziz Petrus heykeli (bkz. aşağıdaki ilk resim) yerleştirilmiş.

















Günümüzde dünyanın ilk kiliselerinden biri olarak kabul edilen bu mağara, Anıt Müze olarak işlevini sürdürmekte olup Hıristiyan cemaat tarafından talep edildiğinde ayin, vaftiz, nikâh ve törenler için kullanılıyormuş. Papalık tarafından 1983 yılında hac yeri olarak ilan edilmiş. Buarada her yılın 29 Haziran günü din adamları ve kalabalık bir cemaatin katıldığı bir ayin düzenleniyormuş.

Şimdi böyle bir mekanın yurtdışında olduğunu düşünelim. Dışında kapsamlı bir dükkanı olmaz mıydı? Kesinlikle olurdu. İçinde de envai çeşit hediyelik eşya, kilise ve Antakya ile ilgili kitaplar, vs olurdu. Yanında tepeden Antakya'yı izleyebileceğiniz temiz bir kafe ve temiz tuvaletleri de olurdu. Ama ne yazık ki bunların hiçbir yoktu! Ve akın akın turist gelen bir noktaydı. Bunu görünce resmen içim acıdı. Umarım o yerli ve yabancı turistlerin sayısı her geçen gün daha da artar ve bizleri tarih ve kültürümüzün değerini bilmeye ve onları doğru bir şekilde sunmak için çaba sarf etmeye yönlendirir. Çünkü bu güzel ülkenin her köşesi o çabayı fazlasıyla hak ediyor!

Harbiye'deyiz... Ama Antakya'dakinde...

Antakya'ya gidenler bilirler. Bilmeyenlere de ben söylemiş olayım. İlla ki Harbiye'de tavuk yemeye gitmeniz önerilir. Genellikle tüm gün gezip akşam yemeği için de Harbiye'ye gidersiniz. Ama eğer öyle yaparsanız, bence Harbiye'yi tam anlamıyla yaşayamamış olursunuz. Neden mi? Çünkü Harbiye, her yerden şelalelerin aktığı ve seslerinin duyulduğu, yemyeşil bir cennet. Bu taptaze bahar havasında ağaçların arasında bir yürüyüş yapıp buranın tadını çıkarmalısınız. Eğer yazın sıcak günlerinde buraya geldiyseniz, şelalenin yanıbaşında ve suyun içinde bir masaya oturabilir ve ayaklarınız sudayken buz gibi biranızı içebilirsiniz. Buranın nasıl bir yer olduğunu aşağıdaki resimlerden görebilirsiniz:


















Buralardaki restoranlarda ve çay bahçelerinde de yemek yenebiliyor, ama benim tavsiyem biraz daha yukarılarda yer alıyor. O yüzden yürüyüşünüzü yaptıktan sonra yeniden arabanıza binip, birkaç dakika yukarıya doğru çıkacaksınız. Arabaya binmeden önce Yılmaz İpekçilik'e uğramayı da unutmayın. Burası ipek ürünleriyle ünlü bir yer. O yüzden bayanlar kendilerine birer ya da duruma göre birkaçar şal alabilirler! :) Yılmaz İpekçilik'in web sayfasına baktığınızda Sultanahmet'te de bir mağazaları olduğunu göreceksiniz. Ürünlerinin zevkli olduğunu söyleyebilirim, ama İstanbul'daki fiyatlar eminim Antakya'dakinden çok farklıdır.

Şalları aldıysanız, Kule Restaurant'a tavuk yemeye gidiyoruz. Buraya vardığımızda hava karardığı için ayaklarımızın altındaki güzel manzaranın fotoğrafını çekemedim. Ama bunun da bir çözümü var. Kule'nin web sayfasından her türlü iletişim bilgisini alabileceğiniz gibi buradan görünen manzaraya ve restoranın içine ait fotoğrafları da görebilirsiniz.

Ben de size yemek ve masamızın fotoğraflarını göstereceğim. Ana yemeğe yer kalması açısından mezeleri yarımşar porsiyon olarak ortaya söyledik. Size de aynısını yapmanızı tavsiye ederim. Antakya'ya özgü zeytin salatası, cevizli biber (yine!), kekik salatası, zengin adı verilen değişik bir salata, vs gibi mezelerden ve ara sıcak olarak da yine ortaya sac oruğu (kızarmış içli köftenin yassı olanı) söyledik. Burada ana yemek zaten tavuk! Artık bütün restoranlarda da kaşarlı ve mantarlı olarak güveçte servis ediliyormuş. Ama ben çocukluğumda Antakya'da yediğim tavuğun lezzetinin peşine düştüğüm ve o tavuk da sade olduğu için annemle birlikte sade tavuk sipariş ettik. Garsonumuz buna gerçekten şaşırdı ve emin olup olmadığımızı sordu. Biz bu durumda bile durumun farkına varmadan siparişimizde ısrar ettik. Ama sade tavuk o kadar özelliksizdi ki tam bir fiyasko yaşadık diyebilirim! Sonunda kendimizi erkeklerin tabağından tavuk parçaları aşırırken bulduk! Bu arada yine çok gülüp, çok eğlendiğimiz muhteşem bir gece oldu.

















Bizim tavuğun kalanını paketletip, ertesi gün Soytarı'ya getirdik. İso'cuma göre Soytarı bile koklayıp burnunu kıvırmış bizim tavuklara. Hatta başını kaldırıp "Antakya'ya gidip de yiye yiye bunu mu yediniz?!" der gibi bakmış. İso'ya "yok artık, o kadar da değil, kesin abartıyorsun" derken annemle göz göze geldiğimizde ikimizin de iç sesi İso'cumun bu kez hiç de abartmamış olabileceğini söylüyor gibi geldi bana... O yüzden siz siz olun Harbiye'de kaşarlı mantarlı tavuktan şaşmayın!

Afiyet olsun!