Sapphire

Cuma akşamı Kuruçeşme Sapphire'de Essporto'nun partisindeydik. Her zaman olduğu gibi Essporto partisi olduğunu yalnızca ara sıra karşılaştığımız tanıdık simalardan anlayabildik. Spor kulübümüzün birçok özelliğinden memnun olmama rağmen sosyal etkinlikler, aidiyet duygusu ve kulüp kültürü yaratma ve bilgilendirme gibi konularda inanılmaz zayıf kaldığını söyleyebilirim. Neyse, zaten buraya üye olma sebebimiz yılda birkaç kez düzenledikleri partiler olmadığı için bizim açımızdan çok da problem değil! Ama yine de insan spor hocalarının, halkla ilişkiler sorumlusunun ve ilgili kişilerin masalara uğrayıp, her grupla biraz zaman geçirmesini bekliyor. Ayrıca Essporto için ayrılmış bir bölüm olabilir ve insanlar Essporto ile ilgili bir etkinliğe gittiklerini anlayabilirler. "Değerli üyelerimiz, hoş geldiniz, keyif verdiniz... çıstak çıstak, aman da İmge Hanım da buradaymış..." falan gibi birileri eline mikrofon alıp, partiye gelen Essporto üyeleri için birkaç kelime edebilir (tamam ikinci bölüm biraz abartı oldu, kabul ediyorum!). Bir hoş geldiniz kokteyli hoşluğu yapılabilirdi. Falan filan... Ne işletmeciyim, ne spor kulübü sahibi, ne halkla ilişkiler uzmanı, ne de müşteri ilişkileri sorumlusu, ama tamamen ilgisiz bir göz olarak bile bir spor kulübü partisinin böyle oılmaması gerektiğini söyleyebilirim. (Daha önce de iki kez gitmiştik ve birkaç sene ara verdikten sonra durumun değişip değişmediğini görmek amacıyla gidip, cevabımızı aldık.) Yine de spor kulübümü sevme nedenlerimden birinin de bu ortak özelliğimiz olduğunu anlamış bulunuyorum: ikimiz de misafir ağırlamayı pek sevmiyoruz galiba! :)

Neyse, dediğim gibi Essporto'nun daha önce 360'da yapılan partisine mekanı görmek için gitmiştik. Aslında bu sefer de sebebimiz aynıydı. Sapphire'in nasıl bir yer olduğunu görmek ve uzun zamandır bir araya gelmediğimiz bir arkadaş grubuyla buluşmak. O anlamda bakınca keyifli bir gece olduğunu söyleyebilirim.













Sapphire, iki köprüyü de gören muhteşem bir manzaraya sahip bir gece kulübü. Kulüp ve restoran olarak hizmet veren mekan, Sortie'nin tam karşısında yer alıyor. Fiyatlar Boğaz'daki bu ayarda eğlence yerleriyle aynı seviyelerde. Yani duymaya alıştığımız, ama bana hâlâ çok pahalı gelen ve içime oturan kadeh fiyatları mevcut! Hele şu uzun bar masalarını işgal etme parası alma uygulamasına kuduruyorum! Şık bir restoranda dört kişilik içkili bir yemek fiyatına bir şişe içki açmayı zorunlu tutmaları beni deli ediyor! Yok, alışamıyorum ben bu duruma! Bir de kendini böyle üst sınıf olarak konumlandırmış bir mekanın içki ve çerez kalitesinin yüksek olması gerektiğini düşünüyorum. Ya da en azından gelen kadehlerin içinde yeterince içki olması gerektiğini!! Şahsen içtiğimiz mojito ve votkalı bardaklarımızdan pek memnun kalmadık. Ortada duran çerez tabağında ise nemlenmiş beyaz leblebi ve soslu mısır duruyordu! Ben olsam çerez tabaklarına biraz badem, kajun, Antep fıstığı falan atardım, şanım yürürdü, ama nerdeee!

Boğaz'daki manzaranın hiçbir yerde olmadığına, buralarda şık gece kulüpleri olması gerektiğine, İstanbul'un eğlence hayatının ön planda olması gerektiğine inanıyorum, ama galiba ben başka yerlerde eğlenmeliyim. Evet, evet, aynen öyle. Eğlenmek için başka yerlere, görünmek için de senede bir-iki kez bu tarz yerlere gelebilirim. İşte şimdi oldu!

Sonuç olarak, benim tarzım olan yerlerden değil, bence içki ve servis kalitesi olarak da ortalama seviyelerde, ama güzel bir Boğaz manzarasına karşı içmek ve dans etmek için gidilebilecek yerlerden biri Sapphire. Ya da bizim grup keyifliydi ve o yüzden bana öyle geldi, bilmiyorum. Kısacası denenebilir.

(Resmi de buradan aldım.)

Sevişme Onlarla!! :)

Emre Altuğ'un son şarkısını çok sevimli buldum. Kocam da klibini beğendi. Sizlerle de paylaşayım dedim...

Kimseyle öpüşme,
Kimseye sarılma
Kimseyi sevme asla
Sevişme onlarla!

:)
Buyrun, buradan dinleyin.

Henry Kupjack'in Minyatür Odaları

Uzun zamandır Rahmi Koç Müzesi'nde sergilenen, hatta önce kaçırdım sandığım, ama sonra süresinin 15 Eylül'e kadar uzatıldığını öğrendiğim, aylardır gitme planı yaptığım "Hayallere Sığmayan Minyatür Odalar" sergisine sonunda geçen haftasonu gidebildim. Minyatür sanatçısı Henry Kupjack'in yılların deneyimi ve çocukluk hayal gücünün etkisiyle ortaya çıkardığı muhteşem eserlerin gerçekten de hayallerinizden taşacağını söyleyebilirim. Değişik yerlerden, farklı kültürlere ait 20 tane minyatür odanın her birini ağzımız açık seyrettik. Böylesine incelikli bir çalışma, kusursuz detaylar ve zevkli bir sunumu bir araya getiren yaratıcılığı takdir etmemek mümkün değil.
















Bu minyatür odacıklar arasında neler yok ki! Rulo halinde raflarda duran haritalara kadar her detayıyla XVII. Yüzyıl Korsan Kaptanın Kamarası'ndan masalarında metal bira kupaları ve duvarda dart tahtasıyla 18. Yüzyıl İngiliz Barı'na; Broadway'de bulunan Wintergarden Tiyatrosu Kulisi'nden (içindeki kostümler, ütü masası, makyaj malzemeleri, çantalar muhteşemdi!)nargileleri, sedirleri, kilimleriyle bir Osmanlı Kahvehanesi'ne kadar çeşit çeşit minyatür odaya bayılacaksınız. Hele benim gibi "dollhouse" (bebek evi) oyuncaklarını sevenlerdenseniz, bunlardan kat kat fazla zevk alacağınızı söyleyebilirim. San Francisco Dans Salonu ve Barı'ndaki avizeler ve merdivenlerin yanındaki heykelciklerin taşıdığı aydınlatmalar, sahne, barın arkasındaki viski fıçılarına bakarak saatler geçirebilirdim gibi geliyor. Ya da 1950'lerde, New York şehrinin Soho bölgesinde yaşayan bir sanatçının tavan arası dairesindeki detaylarda kaybolabilirdim. İnsanın İskender'in Kuşatma Çadırı'ndaki aletlerden de 1942 yılından kalma Kırmızı mobilyalı Amerikan Lokantası'nda masada duran tuzluk biberlik ve peçeteliklerden de aynı derecede etkilenmesi normal mi bilemiyorum. Ya da kendini bir anda XVI. Louis’nin Yemek Odası'nda bulması!














Sergi bittikten sonra oradaki dinlenme bankalarına oturuyoruz. Herkes gördüğü detayları heyecanla birbirine anlatıyor. Kaçırdıklarımızı görmek için yeniden Kupjack ekolünde ideal oran olan 1 inç 1 adım; 1/12 ölçeğine göre küçültülmüş minik dünyalara açılan pencerelere bakıyoruz. (Minyatürlerin olduğu minik pencereleri arkada görebilirsiniz.) Bu arada benim loş ışık altında sergilenen minyatürleri çektiğim fotoğraflardaki netlik ile kocamın hiç de minyatür olmayan bizleri çekerkenki ortalamanın altında çekim tarzına dikkatinizi çekiyor ve hepinizi İso'cumu kınamaya davet ediyorum! (Sayesinde bir tane bile net ve düzgün çıktığım resmim bulunmuyor!!)














Neyse, sakın benim yaptığımı yapmayın. "Nasılsa serginin bitmesine daha çok var, bir ara giderim," diye düşünmeyin. Bu sergiyi öncelikli planlarınız arasına alın. Dünyada eşine ender rastlanan bu minyatür şaheserlerini kaçırırsanız üzülürsünüz.

Bu arada biz müzenin kalanını bildiğimiz için bence haddinden fazla pahalı ve servisi kötü olan Halat Restoran'da oturup birer bira içerek ekibin tamamlanmasını bekliyoruz. Çıkışta uçağa binmeden ve fotoğraf makinesiyle gidilmişken orada bir resim çektirmeden gelmek de olmaz tabi. Gelin-kayınpeder olarak bu geleneği bozmuyoruz! :)

Beyoğlu'nda Midye ve Kokoreçin Adresi: Mercan

Daha önce de bahsetmişimdir. Büfe ve sokak gıdalarına bayılırım. Elbette güvenilir bulduğum yerlerde yemek şartıyla... En bayıldıklarım arasında da midye tava ve midye dolma gelir. Bu anlamda Şampiyon'u da çok severim, ama Beyoğlu'nda Balık Pazarı yakınlarındaysam, Mercan'ın tartışmasız bir üstünlüğü olduğunu söyleyebilirim.

Bu hafta Ankara'dan misafirlerimiz vardı. Kayınvalidem ve kayınpederim bizdeydiler. Dolayısıyla Ankaralıları bir akşam Beyoğlu'na götürmek farz oldu. Yeme-içme planını da "her telden Beyoğlu" konseptine uygun olacak şekilde hazırladık. Ve gecemize Mercan'da başladık.












Burada her zaman olduğu gibi ortaya sürekli gelip giden tabaklardan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Mercan'ın son derece lezzetli ve mide dostu midye dolma, midye tava, kokoreç, kalamar tava ve hamsi tavalarını midelerimize indirdik. Mercan, 1960 yılında Büyükada'da kurulmuş. Türkiye'ye midye tava lezzetini sunan ilk isim olan Mercan'ın şu an Beyoğlu başta olmak üzere toplam yedi adet şubesi bulunuyor. Daha detaylı bilgi için web sitelerine göz atabilirsiniz. Ama detaya gerek yok diyorsanız da zararlı gıdalar uzmanı blogcunuzun buraya tam not verdiğini ve gözü kapalı tavsiye ettiğini aklınızda bulundurunuz lütfen.














İşte planın bundan sonrası biraz karman çorman oldu gibi geldi bana, ama evsahibi olarak İso'yla birlikte hiç bozuntuya vermedik. :) Beyoğlu'na gitmişken "hepsi bir arada" programı yapalım dedik ve Litera'ya gittik. Dejavu! Hem de aynı masadayız! Adana ekibi gördüğüne göre Ankara ekibi de eksik kalmamalıydı! :) Tabi Mercan sonrasında Litera biraz kültür şoku etkisi yarattı, ama olsun. Gerçi Cumartesi gecesi teras oldukça esintiliydi ama rüzgar, önümüzde KAV Doluca Boğazkere-Öküzgözü şişesi durduğu sürece bizim keyfimizi kaçıramayacağını bilmiyordu galiba!! Kendi şallarımızın üzerine Litera şallarımıza bürünüp, kaldığımız yerden devam ettik.














Üstüne de elbette İtalyan dondurması! Ama ben günlük çıkıntılık hakkımı dondurma konusunda kullanarak Mado'dan bir top hindistan cevizli dondurma yiyerek kapanışı yaptım. Aaaa pardon, unutmuşum, gecenin asıl kapanışını balkonumuzda nargile sefası yaptıktan sonra yaptık. Bu da yaz akşamlarının zararlı ve keyifli alışkanlığı işte! O kadar olur canım, değil mi?

Aradığım İtalyan'ı Buldum: Vapiano

Hem de haftalar önce Anadolu Yakası'nda buldum.

Ongun ve Dido'nun Beşiktaş'ın şampiyonluğunu ilan ettiği Cumartesi günü bizi Anadolu Yakası'na geçmeye ikna etmeleriyle tanıştık kendisiyle. Yılda ancak birkaç kez karşıya geçtiğimiz ve Anadolu Yakası'na geçişi şehirler arası yolculuk gibi gördüğümüz için genellikle kocamın ve benim köprüyü aşmayı gerektiren planlara "ikna edilmemiz" gerekir.:) Neyse, iyi ki ikna edilmiş ve Vapiano'ya gitmişiz.















Bir kere son derece rahat ve huzurlu bir bahçe ortamında oturuyorsunuz. Gerçi huzurunuz etraftaki çocuk sayısına ve çocukların hiperaktivite durumlarına göre değişebilir. Burası çocuklu aileler için de son derece uygun bir yer olduğundan etrafta koşturan küçük insanlara rastlayabilirsiniz. Bizim açımızdan sorun yoktu doğrusu, bahçenin en uç masasına yerleştik ve koşarak yanımıza gelen çocuklar meselesini de kocam halletti. Çocukların duyacağı şekilde anlattığı korku dolu hikayelerden sonra etrafımızda koşturan çocukların yerini uzaktan masamıza bakan tedirgin gözler aldı!

Vapiano'dan içeri girerken sizi karşılayan güleryüzlü bir servis elemanı zaten kartlı sistemlerini size anlatacaktır. Girişte verdikleri kartlara aldığınız yiyecek ve içecekler yükleniyor ve çıkışta kartınızı verip ödemeyi yapıyorsunuz. Çok basit ve Alman usulüne de çok uygun!


















Almanya merkezli bu süper İtalyan restoranının adı "Hayatı hafife al, uzun yaşa" anlamına geliyormuş. Vapiano'nun dünya üzerinde 30 adet şubesi bulunuyor. Hangi ülkelerde olduklarını web sitelerinden görebilirsiniz.

Gelelim neler yiyebileceğinize... Yani işin en keyifli kısmına...

Başlangıç olarak Vapiano spesiyallerinden Antipasta Piatto tabağını ve dana carpaccio'sunu almanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Carpaccio dilimlerinin zar gibi inceliğine ve tabaktan alırkenki krema kıvamına şaşıracaksınız. İlk tabak da karışık başlangıçlardan oluşuyor. İçinde bruschetta, ızgara sebzeler, taze mozzarella, pesto sos, salam ve baharatlı sucuk var. Ortaya bir de roka ve parmesan salatası söylemenizi öneririm. Parmesan peynirleri çok başarılı. Sarımsaklı ekmekleri de öyle. Aslında tüm yemekler çok başarılı. Ve pizza, makarna ve salatalarda kendinize uygun kombinasyonlar yaratabileceğiniz şekilde esnekliğe olanak tanıyan bir mekan. Şarapları, tatlıları ve kahveleri (illy) de çok güzeldi. Tüm bunların üstüne fiyatlarının da oldukça makul olduğunu söyleyebilirim. Yani benim değerlendirmeme göre fiyat-kalite oranı son derece yüksek bir yer.

















Kahve ve tatlıdan sonra evlerimize gittiğimizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Caddenin hemen karşısında Taps olduğuna göre birer (belki de ikişer) bira içmeden dönmek olmaz. Ama Ongun birer çalı parçasının ardına gizlenip, kamuflajlı, yavaş hareketlerle karşıdan karşıya geçmemizi öneriyor. Haksız da değil hani.. Çünkü son yarım saattir dışarıdan gürültü, patırtı, şangırtı, küfür ve en sonunda da polis arabalarının sirenlerini duyuyorduk. Beşiktaş'ın şampiyonluk kutlaması yapmasına izin vermeyen Fenerliler ortamı bir süreliğine savaş alanına çevirmişler. Biz çıktığımızda olaylar durulmuş, sesler azalmıştı. Birkaç polis birkaç kendini bilmezi haklarken biz de karşıya geçip, kendimizi Taps'e attık. Günün biralarını öğrendik ve siparişlerimizi verdik:

"Ben bir Amber alayım lütfen!"

Şerefe!

Annem Ve Kızım

Bu hafta sonu "İstanbul Design Weekend" etkinliği vardı. Günümüzle gelecek arasında Akdeniz Tasarımı konulu bu etkinlik İstanbul'un dört bölgesinde (1. Bölge: Taksim, Beyoğlu, Galata; 2. Bölge:Şişli, Nişantaşı, Akaretler; 3. Bölge: Etiler, Levent, Sahil; 4. Bölge: Haliç) gerçekleştirildi.

18 Haziran'da bu etkinlik kapsamında Mudo Concept'in Nişantaşı şubesinde "Annem ve Kızım" sergisi başladı. Yalnız bu sergi sadece bu tasarım hafta sonuyla sınırlı değil. Küratörlüğünü Işıl Gençoğlu'nun üstlendiği sergi 6 Temmuz'a kadar mekan sponsoru olan Mudo Concept'te gezilebilecek. Adından da anlaşıldığı üzere bu sergi 'anne olmak' ve 'annesinin kızı' olmak ve hissettirdikleri üzerine yapılmış tasarımlardan oluşuyor. Sergilenen çeşitli tasarım objeleri arasında aydınlatma ürünleri, aynalar, süs eşyaları bulunuyor. (Bu arada bu sergi ilk olarak Mayıs ayında Anneler Günü kapsamında gerçekleştirilmiş.)

Benim en beğendiklerimden bazıları aşağıda yer alıyor. Sağ üst resimde gördüğünüz Gül Bolulu'ya ait Kökler adlı çalışmada birinci beden (Mor) anneyi, ikinci beden (Yeşil) kızı ve üçüncü beden (Turuncu) ise torunu simgeliyor. Üç beden, üç kuşak, nesilden nesile aktarılan bilgiler... Mor kızda, mor ve yeşil torunda... Anneden kızına, anne ve kızından toruna... İlginç, değil mi?

Onun hemen sol alt çaprazındaki objeler ise Osmanlı minyatür sanatının yaşayan son temsilcisi Günseli Kato'ya ait Olduğu Gibi adlı çalışma. Sağda en alttaki üç aynada ise üç kuşak arasındaki fark anlatılmaya çalışılmış. İlk aynada filizlenmeye çalışan incecik bir dal, ikincisinde doğurganlığı simgeleyen çiçek ve yapraklarla çoğalan dallar, üçüncüsünde ise tamamen olgunluk çağında, kocaman yaprakları olan bir ayna görüyorsunuz. Bu eser, cam üfleme sanatçıları Gamze Araz Eskinazi ve Yasemin Sayınsoy'a ait.

















Sol üst köşede Sabrina Fresko'nun gümüş ve bronzdan yapılmış "Lara, Su Perisi" adlı aksesuar tasarımı bulunuyor. Sanatçı, anne-çocuk ilişkisinin genel bir çerçeve içinde tarif edilmesine rağmen aslında bir sanat eseri kadar özgün, her gün yeniden keşfedilen, süprizler, güzellikler ve bazen de acılarla dolu bir hikaye olduğuna inanıyor. Keşfetmeyi ve öğrenmeyi seven anne kız içinse bitmeyen bir bilmece...

En alt sırada ortadaki aksesuar çalışması Teslis ise Gülnur Özdağlar'a ait. Malzeme olarak pet şişe kullanıldığını görür görmez ismi de nereden hatırladığımı çıkardım. Geridönüşüme değil üstdönüşüme inanan mimarın çalışmalarını daha önce bir dekorasyon dergisinde görmüş ve bu yazımda bahsetmiştim.

Bunlar serginin benim objektifime yansıyan bölümüydü. Bunun dışında Deniz Tunç'un "Rüya", Dilek Işıksel'in "Bedensel Döngü" ve Sevgi Karay'ın "Bendeki Benler" çalışmalarını da beğendim. Zaten toplam on üç eserden oluşan küçük, ama keyifli bir sergicik bu. Mekan zaten keyifli: Mudo Concept! Yani gitmek için bahaneye gerek yok. Ama siz yine de 6 Temmuz'a kadar sergiyi de bahane ederek uğrayabilirsiniz.

İyi gezmeler...

Bu Başka Bir "AŞK"

Uzun zamandır beni bu kadar içine alan bir kitap okumamışım dersem diğer kitaplarıma haksızlık etmiş olur muyum acaba? Elif Şafak'ın Aşk adlı romanından bahsediyorum. Tek kelimeyle muhteşemdi!

Oysa pembe kapağına, kapağın üzerindeki pembe kalp resmine ve kitabın adına bakarak önyargılara boğulmanın eşiğinde kalakaldım. Ya Siyah Süt'teki Elif Şafak ile ilgili görüşüm (pek bayılmamıştım!) ağır basacaktı ve kitabı almayacaktım ya da Bit Palas ve Baba ve Piç'in (ikisine de çok bayılmıştım!) hatrına yazara bir şans daha verecektim! Bir şans daha vermeyi seçtim. Vazgeçerim düşüncesiyle ilk kez arka kapağında yazan kısa tanıtım yazısını bile okumadan kitabı aldım!

Bu arada kocam da elindeki kitabı bitirip Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabına başlamıştı. Meğer ikimiz de aynı anda Mevlana ve Şems-i Tebriz'in muhteşem ruhsal birlikteliklerinden yola çıkan romanlar seçmişiz. (Bu bizim de birbirimizin ruh eşi olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Acaba İso'cumun Şems'i olabilir miyim? Ne dersin İso? :) )















Neyse.. Kitabı elimden bırakamadan bir solukta okudum. "Aşk" adlı romanın içindeki "Aşk Şeriatı" romanına aşık oldum. Mevlana ve Şems-i Tebriz'in yoldaşlıklarına, manevi zenginliklerine, bilgeliklerine, alçakgönüllülüklerine, açık fikirli ve açık yürekli olmalarına, birbirlerini tamamlamalarına hayran oldum. Mevlana hakkında edebiyat derslerinde öğrendiğimiz "tasavvuf edebiyatının en önemli eserlerinden Mesnevi'nin yazarı, büyük düşünür ve filozof, barış ve hoşgörü sembolü bir bilge" tanımının ve "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!" ya da "Gel, ne olursan ol gel!" sözlerinin dışında pek bir şey bilmeyecek kadar cahil olduğumu fark ettim. (Ve beni bu anlamda cahil hissettirdiği için Elif Şafak'a minnet duydum, çünkü Mevlana'nın öğretisi ile ilgili bir sürü şey okumak istediğime karar verdim.) 13. yüzyılda dindar olmaktan çok inançlı olmaya ve inancın insanın içinde olduğuna vurgu yapan yüce bir insanın bizim kültürümüzün bir parçası olmasından çok gurur duydum. Okudukça huzur buldum, zenginleştim, aydınlandım. Hiç bitmesin istediğim kitaplardan biri olmasına rağmen bir solukta bitirdim ve kalakaldım. Özellikle de anlam arayışında olduğum bir dönemde Şems'in kuralları adeta ilaç gibi geldi. Ruhum şifa buldu! (Şimdi kitabı en baştan itibaren tarayıp, Şems'in kırk kuralını bir deftere geçirmeyi düşünüyorum. Çok mutluyum, kitabı henüz rafa kaldırmıyorum yani...)

O yüzden sizler hemen kitapçıdan Aşk'ı alıp, okumaya başlıyorsunuz. Benim "yapılacaklar" listem ise aşağıda:

1) Güzel Türkçeleştirilmiş bir Mesnevi alınacak (annelere sorulacak, çünkü ikisinin de başucunda durduğunu biliyorum).

2) İlk fırsatta Şeb-i Aruz törenlerine gidilecek ve birkaç günlük bir Konya - Mevlana turu düzenlenecek (bu konuda da Dido'dan bilgi alınacak).

3) Elif Şafak'ın bir sonraki kitabı dört gözle beklenecek!

Ayrı bir not daha:

* Çok alakasız ama bu kitabı okurken içimden sık sık bu Mercan Dede & Ceza şarkısını dinlemek geldi. Bunu da eklemeden geçmeyeyim dedim.

Türkçenin Bir Eksiği Yok... Ya Sizin?

Ezelden beri bu konuda takıntılıyımdır. Belki de insanın anne ve babası ismini Öz Türkçe sözlükten seçince doğuştan dil konusunda hassas oluyordur, bilemiyorum. En sonunda meslek olarak bile dil ile uğraşmayı seçmemin nedeni de bu olabilir. Hatta belki tiyatroya olan ilgim de buradan geliyordur. Kötü Türkçe konuşan bir tiyatrocu gördünüz mü hiç? Neyse, anadilimiz olan Türkçenin doğru kullanılması gerektiğine yürekten inanıyorum. Dildeki yozlaşmanın ve dilin özünden uzaklaşmasının son derece tehlikeli olduğunu, çünkü bir sonraki bozulmanın bizi biz yapan değerlerde, kültürümüzde, yani kısacası bizde gerçekleşeceğini düşünüyorum. Dilin yok olmasının bizim yok olmamız anlamına geldiğini düşünüyorum.

















Ayrıca okumaya bayılırım, ama okuduğum metin güzel bir Türkçeyle yazılmış olmalı. Eğer ekler (-de, -da, -ki, -misin/mısın) yanlış yazılmışsa, yazım ve anlam hataları varsa, gereksiz yapılmış kısaltmalar ya da aralara bolca serpiştirilmiş yabancı sözcükler varsa tadım kaçar. Maillerimde bile "slm, bye, taam, saol, vs.." gibi kelime taklidi yapan şeylerden kullanmam. Ya da “gelcem, gitcem, yapıyom, ediyom” diye yazacağıma iki birkaç harf daha ekleyecek kadar parmağımı yorup doğrusunu yazmayı tercih ederim! Adını Sevinch, Ayshe, Tugche olarak yazanlara sinir olurum. Şahsen ben “ş”lerimizden, “ç”lerimizden ve noktalı tüm harflerimizden çok memnunum! “Restoran” gibi dilimize iyice yerleşmiş yabancı kökenli sözcükleri kullanırım, ama “okazyon” gibi ne olduğu belli olmayan abuk subuk sözcükleri asla! Ya da mesela “feedback” için geribildirim gibi bir Türkçeleştirme yapıldığında mest olurum! “İletişim” varken “komünikasyon” kurmam! “Uyum sağlayabilecekken”adapte" olmam! Benim için “security” değil “güvenlik” önemlidir.

Yani dikkat ederim, özen gösteririm. Sevdiğim her canlıya ve cansız nesneye olduğu gibi... Kimliğimin bir parçası olan, kendimi ifade edebilmemi ve başkalarını anlayabilmemi sağlayan anadilimi de çok seviyorum. O yüzden güzel Türkçemizi Turkche yapmak yerine zenginliklerini ortaya çıkarmaya odaklanmalı, onu iyi kullanmalı, yeni nesillere de hem kullanmayı hem de korumayı çok iyi öğretmeliyiz diye düşünüyorum.

















Bu arada yukarıdaki görsellerde yer alan tişört fikrini çok sevdim, ama orada da bir yazım yanlışı bulunuyor. "Türkçe" sözcüğüne gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz. Yani "Türkçe'nin" değil, "Türkçenin" yazımı doğrudur. Annemle bu tişörtün doğrusundan yaptırmaya karar verdik. Hatta birkaç tane yaptırıp, dağıtmayı düşündük. Ben bir tane de "Herkes 'herkes'i doğru yazsın!" tişörtü mü yaptırsam acaba?

Atatürk`ün bizlere hediye ettiği bu güzel dile sahip çıkmak ve ona hak ettiği değeri vermek adına elimizden geleni yapacağımıza inanıyorum. Şimdi dönüp, kendimize bakma zamanı... Dilimizin bir eksiği yok, ama belki bizlerin vardır. Ne dersiniz?

The Burning Plain

Cumartesi günü spor çıkışı kocamla Kanyon'da buluşup, önce Sosa'da sağlıklı yemeklerimizi yiyip, üstüne en alt katta illy kahvelerimizi içip, sonra da sinemaya gittik. Film seçimi bana aitti, çünkü kocama kalsa Terminatör'ü izleyeceğimizi biliyordum!

Neyse, ustalıklı müdahalelerim sonucunda Charlize Theron ve Kim Basinger'ın başrollerinde oynadığı The Burning Plain'e gittik. Bundan sonra isminin Türkçe çevirisini beğenmediğim filmlerden orijinal isimleriyle bahsetmeye karar verdiğim için The Burning Plain diyip duruyorum. Aşk Ateşi diye çok yaratıcı (!) bir isimle bize sunulan filmde bir aşk olduğu doğru, ateşlerin falan olduğu bir sahne de var, o zaman fazla düşünmeye ne gerek var, değil mi? Bence filmin adı Yakıcı Gerçek/İç Hesaplaşma/Gizem/Sır gibi bir şeyler olabilirdi. Ya da üzerinde daha fazla düşünülüp, birebir kelime çevirisi yapılmayıp, daha da uygun bir ad bulunabilirdi.

Film hakkında hiçbir ön fikrim olmamasına rağmen afişteki notu görür görmez kesinlikle izlemem gerektiğini düşündüm: Babil, 21 Gram ve Paramparça Aşklar ve Köpekler filmlerinin senaristinden! Bu filmlerin hepsi de tüm zamanların en favori filmleri listemde yer almaktadır. Yalnız bu filmlerin hepsini yöneten isim Inarritu'yken, bu kez Guillermo Arriaga hem yazmış hem de yönetmiş.

Durgun ve hüzünlü bir film bu, ama sizi etkisi altına alıyor. Mutsuz bir evliliği ve dört çocuğu olan, iki sene önce göğüs kanseriyle verdiği mücadele sonrasında tek göğsünü kaybetmiş Gina (Kim Basinger) ile onun sorunlu kızı Sylvia (Charlize Theron) karakterleri üzerinde yoğunlaşan bir film. Sylvia'nın hem çocukluk dönemi hem de şimdiki hali ele alınmış. Her iki durumda da oldukça arıza bir karakter olan Sylvia'nın probleminin kaynağının çözülmesi, filmin de çözülebilmesi için gerekli. Ama yine de sonradan aklınızda birtakım soru işaretleri kalabilir. Yani tamam, sorunlu aileden çıkan sorunlu bir kız çocuğu modeli var karşımızda, ama yine de tam olarak oturtamadığım noktalar yok değil! (Filmi izlememiş olanlar buradan itibaren gözlerini kapatsınlar lütfen!)






















Mesela, kızın annesinin yaşadığı olaya verdiği büyük tepki sonrasında "düşman" cepheden biriyle birlikte olmayı seçmesi, yara izleri (annesinin göğsündeki ameliyat iziyle bağlantılı bir şeyler olduğunu anlıyoruz, ama yeterince açık değil), sonrasında kendi kaçış yöntemleri (çocuğu ve hastalıklı cinsel yaşamı) bence o kadar da iyi kurgulanmamış. Ama bu durum çok da problem yaratmıyor, çünkü Sylvia'nın çocukluk dönemi ve aile yapısı gibi geçmişine dair pek çok bilgiyi edindikten sonra zaten birçok şeyi bekleyebileceğiniz sorunlulukta bir karakter olduğunu görüyorsunuz. Charlize Theron, Sylvia rolünde her zamanki gibi çok başarılıydı ve sanki her zamankinden daha güzeldi! Kim Basinger'a oyunculuk anlamında daha az iş düşüyor olsa da onu da çok doğal, abartısız ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Oynadığı Gina karakteri de filmde içime oturan karakterlerden biri oldu. Kanseri yenen koskoca Gina, tam da kendi çölünde bir vaha bulmuşken sorunlu kızına kurban gitti! Yazık!

Sonuç olarak, geçmişte yaşanan travmaların, paramparça aşklar ve hayatların konu edildiği filmleri severim. Bu filmde de Arriaga'nın yönetmenliğinin eleştirildiği bazı noktalar olmasına rağmen ben genel olarak filmi beğendim ve tavsiye ediyorum.

(Resimleri buradan aldım.)

Üç Günlük Anne Terapisi

Geçen hafta Pazar akşamı annem bizdeydi. Babamla birlikte benim hazırladığım Viyana gezi dosyasına uygun bir şekilde seyahatlerini tamamlayıp, babamı Adana'ya gitmek üzere havaalanında bırakıp, doğru bize geldi. Rehberimden çok memnun kaldıklarını öğrendim. Elbette, yeme-içme konusundaki tavsiyelerimden de... Bizden farklı olarak lunaparka da gitmişler yalnız! Eee, annemin bulunduğu bir ortamda buna pek şaşmamak gerekiyor! Pazar akşamı çayımızı demleyip (bu arada bizde sabah kahvaltısı dışındaki çaylar yalnızca anneler geldiğinde demlenir!) Viyana hikayelerini dinledik. Üstüne Mozart çikolatalarımızı yedik.

Annemin bize gelme sebebi ise Pazartesi akşamının planıydı: Ferhat Göçer konseri. Fazlaca gecikmiş bir doğumgünü hediyesi olarak konser biletlerini alıp, kendisini davet etmiştim. O da Ferhat Göçer'i duyunca uçarak gelmişti. Ferhat Göçer'in birçok parçasını severek dinlerim, ama annem kadar hayranı değilimdir. Hatta annem olmasa Ferhat Göçer konserine gider miydik bilmiyorum, ama iyi ki gitmişiz! Metropol Senfoni Orkestrası ve Ladies&Gentlemen korosunun eşlik ettiği Ferhat Göçer'in sesine ve sahnesine hayran kaldım diyebilirim. Fotoğraf makinemizi emanete kaptırmamak için yanımıza almamıştık, ama kontrol eden olmadı. Biz de o güzel ambiyansın fotoğraflarını çekemedik. Konser hakkında yorumları, en ön sırada sweetheart'ıyla birlikte konseri izlemeye gelen Hıncal Uluç'tan okuyabilirsiniz. Ben de her kelimesine aynen katılıyorum.

Salı günü tüm gün evde geçirdik diyebilirim. Akşam ben spora, annem de Ongun ve Dido ile birlikte Vapiano'ya gitti. (Vapiano'ya birkaç hafta önce biz de gittik ve bayıldık. Yazacağım, merak etmeyin!) Tabi Salı akşamı da orada kalmış oldu.

Çarşamba günü Çengelköy'den geldiğinde Beşiktaş iskelesinde buluştuk ve doğru Rumelihisarı'na gittik. Klasik yürüyüşümüzü yaptık, ama ne yazık ki yanlış bir şeyler yaptığımızın farkına çok geç vardık: tam da öğle sıcağında çıkmışız! Bizim gibi güneşe alışkın bünyelere bile bu sıcakta yapılan bu yürüyüş biraz fazla geldi. (bkz. alttaki ikinci resimlerde annemin boyun bölgesi :) )Klasik durağımız Ortaköy House Cafe'ye kendimizi attığımızda dilimiz dışarıdaydı!

















House Cafe'nin naneli limonatasını mutlaka biliyorsunuzdur. Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen! Ve bilmeyen kalmasın! Çünkü benim gibi özellikle limonata sevmeyen birinin bile gönlünü fethedebilmiş bu muhteşem içeceğin artık light'ı da mevcut! Yaz sıcaklarında bunaldığınızda çok iyi geleceğini ve içinizi ferahlatacağını söyleyebilirim. Üstelik gereksiz şeker kalorilerini de almayacaksınız! Şimdiden afiyet olsun.

Buradan çıkışta kendimizi eve atıyoruz. Saat öğleden sonra üç buçuk olmuş bile. Biraz dinlensek iyi olur çünkü akşam yediye doğru Litera'da olacağız. Güneş batmadan o muhteşem manzaraya karşı şarabımızı yudumlama planı yapıyoruz son gecemizde. Size de tavsiye ediyorum: gece manzarası da çok güzel olmasına rağmen güneş batmadan önce orada olmalısınız. Dido ve Ongun da saat sekize doğru bize katılıyor. Kocam o gece bir iş yemeğinden dolayı Boğaz'ın başka bir ucunda kadehini kaldırıyor. Dolayısıyla bizim ekip tamam!

















Litera ve İstanbul da tamam! Bizi memnun etmek için çoktan hazırlanmışlar. En güzel hallerine bürünmüş, adeta gözümüzün içine bakıyorlar. Eksiksiz bir gecede fazladan olan tek şey mutluluk ve kahkahalarımız oluyor. Gece ilerledikçe daha çok gülüyoruz, güldükçe daha da hafifliyoruz... Keyfimiz yerinde!

"haaaydi gel,
haydi gel içelim,
bu evrende bir tozsun,
tarih seni unutsun,
haydi gel içelim!"


Not: Annemi ertesi gün öğleden sonra yolcu edeceğiz. Ama gitmeden önce bir plan daha var. O da klasiklerimiz haline gelen Mehtap'ta kahvaltı planı! Bu kez sabah kalkmakta biraz zorlanıyoruz, ama oraya gider gitmez yine içimiz açılıyor. Geçen seferki gibi "iyi ki gelmişiz ve bir dahaki sefere yine gelelim" diyoruz. Sonra ise konser bahanesiyle gerçekleştirdiğimiz bu üç günlük keyifli buluşmanın sonuna geliyoruz. Ve aklımızda binbir tane yeni buluşma planı ve yapılacaklar listesiyle vedalaşıyoruz...

Cenneti de Cehennemi de Kendimiz mi Yaratıyoruz Ne?

Yelkenlimin içinde güvenli sularda yol alıyordum. Sağım, solum, önüm, arkam, altım, üstüm masmaviydi. Gündüz güneşin içimi ısıtmasının, akşam ise yukarıdan bana göz kırpan yıldızlara kadeh kaldırmanın tadını çıkarıyordum. Gamsız, tasasız, rahat, huzurlu, olabildiğince mutlu bir hayat sürüyordum...

Sonra bir anda bir şey oldu!

Gökyüzünü kapkara bulutlar kapladı. İçimi ısıtan güneş yok oldu, yerine içimi titreten buz gibi bir hava geldi. Kara yakındı ve fırtına kopmadan limana sığınabilirdim, ama sanki bu kez inadına daha da açıklara gidiyordum. Sonra daha fazla inatlaşamayacağım bir noktaya geldim. İşte o noktada teslim olmaktan başka çarem yoktu. Durdum! Nazlı nazlı süzülen yelkenlim içimi dışıma çıkaracak kadar şiddetli sarsılmaya başladı. Gerçekten de içim dışıma çıktı ve adeta taştı. Yağmur yağmadı ve kara bulutları dağıtmadı... Ya da dev dalgalar içimden taşanları temizlemeye yetmedi. Yelkenlim tıpkı bir lego gibi açık denizlerde (pardon okyanuslarda) parçalara ayrıldı. Her parçası bir yana savruldu. Tabi ben de öyle...

Grimsi koyu lacivert dalgaların kimi zaman üzerinde kimi zaman içinde giden bir sörf tahtası gibiydim. Ama beni doğru düzgün yönlendirebilecek sörfçüleri çoktan üzerinden atmış bir sörf tahtası! Köpekbalıklarının şekil itibariyle kendine yaklaşıp, sonra bu ruhsuz ve kaskatı tahta parçasına bulaşmamaya karar verip, uzaklaştıkları bir sörf tahtası! (Eee, köpekbalığı mutlu kurbanın etinin leziz olacağını iyi bilir! Mutsuz olanı yemeyi bırak, dişlemez bile! Bir de mutlu olanı mutsuz etmek varken, neden halihazırda omuzları çökmüş, yüzü düşmüş, keyfi kaçmış olanla uğraşsın ki!?)

Neyse, dediğim gibi teslim oldum bekliyorum. Hatta iyice dibe daldım, nefessiz bekliyorum. Ne olacaksa olsun işte! Köpekbalığı da gelebilir, dalgalar da beni yutabilir, donabilirim, aç ve susuz da kalabilirim. Bir gürültü mü duydum ne? En diplerden başımı kaldırıp, gökyüzüne doğru bakıyorum. Havai fişek gösterisi yapılıyor gibi yukarılarda bir yerlerde. Havai fişeklerin hepsi de beyaz renkli ama... İzlemeye de bayılırım. Off, çıkıp bir baksam mı? Zaten sıkıldım artık bu kadar basıncın altında hiçbir şey yapmadan durmaktan. Hatta korkmaya da başladım. Tamam, çıkıyorum!

Çıkmamla birlikte üzerime ılık yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Bu kadar kapkara bulutun, fırtınanın, tufanın ardından böylesine rahatlatıcı, ıpılık bir yağmur beklemiyor insan doğrusu. Hımm, o da ne? Yüzümü ısıtan ve aydınlatan bir şeyler de var gibi. Bir yandan yağmur yağarken, bir yandan sıkı sıkıya kenetlenmiş bulutların arası açılıyor. Küsüyolar, uzaklaşıyorlar birbirlerinden. Böylece arkalarına hapsettikleri güneşime de fırsat doğuyor. Bulduğu ilk aralıktan içimi ısıtmaya başlıyor. Sonra bütün bulutları kovuyor etrafından. Yukarıdan bir gökkuşağı uzatıyor bana. Bir ucu kendi elinde, diğer ucundan da ben tutuyorum.

İçimin ısındığını, yüzümün aydınlandığını gören okyanus bütün köpekbalıklarını uzaklaştırıyor yanımdan. Onun yerine bir yunus sürüsü yolluyor hemen. Sürünün lideri beni sırtına alıyor ve kendinden emin bir şekilde götürüyor beni bir yerlere. Yine teslim oluyorum. Bu seferki daha güzel bir teslimiyet ama... Önceki gibi çaresizliğe, umutsuzluğa, karanlığa değil... Dolu dolu sevgiye, umuda, aydınlığa... Dağılmış, dalmış, didinmekten, dövünmekten darmaduman olmuş kendimi dingin bir şekilde yunusa bırakıyorum. Gevşiyorum, huzur buluyorum, yüzüme vuran ılık esintiyle uyuyakalıyorum...

Bir sonraki durağımda cennet gibi bir adadayım. Yunuslar çoktan gitmişler. (Tüh, keşke bir teşekkür edebilseydim onlara..) Palmiyeler, bembeyaz kumlar, turkuaz bir okyanus, sımsıcak bir güneş, bir dolu egzotik meyve kokusu... Burnuma bir de lavanta kokusu geliyor gibi... Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yanımda uzanan ve aşina olduğum o lavanta kokusunun kaynağına bakıyorum. Küçük hırıltılarla derin uykularda. Bir süredir uzaklarda olduğumun farkında, ama döndüğümün değil. Uykunun kollarında daha da ısınmış göğsüne sokuluyorum yavaş yavaş. Otomatik hareketlerle sarılıyor bana sıcacık. Aslında cennette yaşadığımı bu kadar geç fark etmiş ve kısa bir süreliğine de olsa kendime cehennemler yaratmış olmama sinirlenecekken vazgeçiyorum. Artık mırıl mırıl cennetin tadını çıkarma zamanı çünkü...

(Not: Bu arada blogun güncellenmediği süre boyunca diplerde değildim. O yüzden benim için endişelenmenize gerek yok. Son yazımdan sonraki birkaç gün içinde su yüzeyine çıkıp, doya doya nefes almaya başladım, ama bloga dönebilmek için yoğunluğumun biraz azalmasını bekledim. Ve işte beklenen an geldi! İmge karşınızda! Hoşgeldim! Değil mi? :) )