Shakespeare'den Aşk Sözleri

Pazar günü Muammer Karaca Tiyatrosu'ndaydık. Bu kez Aşk Sözleri adlı oyunu izlemek için düştük yollara. Oyun bir Shakespeare uyarlaması. Uyarlayan ve yöneten Kemal Kocatürk, aynı zamanda oyunun oyuncu kadrosunda da yer alıyor. Diğer oyuncular arasında en ilgi çekeni elbette Yaprak Dökümü'nün Ferhunde'si olarak bilinen Deniz Çakır. Diğer oyuncuların da hepsi çeşitli dizilerde oynuyorlarmış, ama Avrupa Yakası'nın bitmesiyle birlikte takip ettiğim dizi kalmadığı için hangi diziler olduğunu bilemeyeceğim. İzleyenler nasıl olsa şıp diye çıkaracaklardır onları! Benim bu oyundaki favorim ise Mihrace Yekenkülüğ oldu. Sesine de bayıldım diyebilirim. Konuşurken bile şarkı söylermiş gibi akıp giden yumuşacık ve berrak bir ses! Tek kelimeyle süperdi!

Oyun, Shakespeare’in Romeo-Juliet, Hırçın Kız, Othello, III.Richard, Kısasa Kısas, Macbeth, Hamlet ve Bahar Noktası adlı tanınmış eserlerinden yola çıkarak "aşk" kavramını ele alıyor. Bir sonuca varılacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Elbette söz konusu aşk olunca her kafadan birçok ses çıkmasına rağmen aşkın ne olduğu yine bulunamıyor, tarifi yine yapılamıyor. Shakespeare'den uyarlama dediğime bakıp da korkmayın. Oyunun dili, sahnelenişi ve anlatımı gayet açık ve anlaşılır. Yalnız bence fazla uzun bir oyundu. İki perde ve arayla birlikte toplam 2 saat 50 dakika süren oyunun sonuna doğru koltuğumda kıpırdanmaya başladım (ki bu artık fenalık geçirmek üzereyim, kendimi dışarı atmak istiyorum kıpırdanışıydı).

Kostümler ve müzik başarılıydı ve temposu yüksek bir oyundu. Yine de en bayıldığım oyunlar kategorisine alamayacağım. Ben bu oyunun metnini okumayı daha çok isterdim. Daha doğrusu alıntılar yapılan Shakespeare eserlerindeki o aşkları okumayı isterdim (biraz üçüncü sayfa haberlerindeki aşklara benziyorlardı ama olsun :) ). Ama oyuncular konuşurlarken "hadi bakalım aşk ve kıskançlık konusuna da bir göz atalım" diyerek, "ben Othello olayım, sen de Desdemona" dercesine o rollere bürünerek bir bölüm oynayıp, sonra tekrar aşk hakkında konuşmaya başlayınca benim konsantrasyonum bozuluyor. Belki de bu oyun yalnızca böyle oynanabilirdi, çünkü bu bir kolaj çalışması gibi bir şey, ama dediğim gibi bana göre değil. Ben bütünlüğü olan bir hikayeyi anlatan ve baştan sona Desdemona ve Othello olunan oyunları seviyorum galiba. :)

Yine de başarılı oyunculukları canlı canlı izlemek, Shakespeare'in aşka bakışı ve oyunları hakkında bir fikir edinmek, aşkın ne olup ne olmayabileceğiyle ilgili değişik fikirler duymak için gidip keyifle izleyebileceğiniz bir oyun olduğunu da söylemeliyim. Benim bundan sonraki hedefim ise Zuhal Olcay'ın Şölen adlı oyununun Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahne aldığı günlerden birinde ilk üç sıranın ortasından bilet bulmak olacak! Bana şans dileyin!

İyi seyirler...

Emile Zola'nın Meyhane'si

Fransa'da natüralizm akımının öncüsü sayılan Emile Zola'nın Meyhane adlı romanını bitirdim az önce. Boğazım düğümlendi ve mideme bir yumruk oturdu kitabın son sayfalarında. Üstelik belki de umudun, azmin ve başarının hikayesi olabileceğini düşünerek okurken Jervez ve ailesinin alt üst olan ve büyük bir çöküşle sonlanan yaşam öyküsü beni de darmaduman etti. Emile Zola, Jervez ve ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak aslında Paris'in varoş sayılabilecek mahallelerinde yaşayan işçilerin sorunlarına değiniyor. Eseri yayınlandığında büyük eleştirilere maruz kalmış olmasına rağmen Zola'nın Meyhane'si zaman testinden geçerek bir klasik olmayı başarmış. Hatta o dönemlerde Amerika'da işçi sınıfının yaşamının konu edildiği roman türünün de doğmasına neden olmuş. Yazar kendisine yapılan eleştirilere karşı kendini savunurken ise şöyle demiş: "Gerçekleri yazdım, romanın kahramanları kötü insanlar değiller, sadece eğitimsiz ve yaşadıkları ortamın yıprattığı insanlar..."

Ayrıca romanının kendi kendisini savunacak güçte olduğunu da eklemiş. Görüldüğü üzere haksız da çıkmamış doğrusu! Eleştirildiği nokta ise yoksul semtlerdeki kokuşmuşluğu, ayyaşlık ve aylaklığın getirdiği kaçınılmaz sonu, aile bağlarının çözülmesini, doğal sonuç olarak yaşanan ahlaksızlıkları ve rezaleti olduğu gibi apaçık anlatmasıymış.

Bu romanın yazıldığı 1877 yılında Emile Zola otuz yedi yaşındaymış. 22 yaşına gelene kadar Paris'teki sefaleti birebir yaşamış biri olarak yazdığı romanlardaki ortamı da aslında çok yakından tanıyan bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. 1862'de bir yayınevinde çalışmaya başlayarak yoksulluklarla dolu hayatından kurtulan Zola'nın ilk hikayeleri 1864 yılında basılmış. Ayrıca Le Figaro gazetesine makaleler yazarak da adını duyurmaya başlamış. 1867 yılında ise kısa sürede tanınmasını sağlayan Therese Raquin adlı eseriyle klasikler dünyasına girme yolunda ilk adımını atmış.

Ne varsa doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulanlarda var galiba! Çok keyifli bir anlatımla bizlere aktarılan bu cesur klasiği henüz okumadıysanız okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Faremin Halısı :) - Den Cafe - Fesleğen Çıkmazı

Üç gündür evde tek başımaydım. Cuma günü sabaha karşı İso'cum geldi. Aslında sessizce yatakta yanıma sokulmayı planlıyordu ama (anahtarı üstünde bırakmamayı hatırlayıp) kapının kilit mandalını kapalı unuttuğum için zili çalmak zorunda kaldı. Böylece sabahın köründe gelen kocasını kapılarda karşılayan kadın unvanını da almış oldum. :) Şu yazımı hatırlıyor musunuz? İşte İso'cum gelirken bana o mouserug'dan getirmiş. İnanılmaz mutlu oldum görünce. Hâlâ da baktıkça mutlu oluyorum. Uzaktan da çok sevmiştim kendisini ama yakından daha da bir sevdim. Kocamın seçtiği desene de bayıldım. Hem benim de beğendiklerimden (üst sırada baştan ikinci) bir tanesini seçmiş bana. Teşekkürler İso'cum! :) Sabah erkenden mutluluk dansımı yaptıktan sonra İso'cumla birlikte mışıl mışıl uyuduk. Öğlene doğru kalktık ve o işine ben de Müge'yle kahve içmeye gittim.

Müge'yle buluştuğumuzda farkında olmadan nasıl da aylar geçtiğini bir kez daha anladık. Neredeyse Mayıs ayından beri görüşmüyormuşuz meğer. Ne kadar uzun bir süre değil mi? Üstelik aynı yakada ve birbirimize yürüme mesafesinde oturmamıza rağmen. Geçen hafta Gizem'le ve ondan önceki hafta da Ezgi'yle buluştuğumuzda da aynı şeyi konuşmuştuk. buluşmalar arasında aylar geçmesi normal bir şey mi acaba? Hem de sözde hepimizin tam zamanlı çalışanlara göre çok daha fazla zamanı olmasına rağmen! İstanbul şartları mı, hayat şartları mı, tembellik mi olduğuna karar veremedim bunun nedeninin... Ama ne olursa olsun ortada ekstra çaba gerektiren bir durum olduğu kesin! Ve bu çabayı göstermeye de kesinlikle değiyor aslında. Belki de arkadaş buluşmaları için de işimizin, gücümüzün, modumuzun, programımızın en uygun olduğu zamanı beklemeyip, bir saatliğine de olsa görüşme fırsatlarını değerlendirmeliyiz.

Neyse, işte biz de dün öyle yaptık ve daha uzatmamaya karar verip Nişantaşı'nda buluştuk. Önce Cafe de Paris'in yanına ve Starbucks ile Cafe Nero'nun karşısına açılan Zamane Kahve'sini denemeyi düşünüyorduk. Adı ve diğerlerinin arasındaki bizden biri duruşu hoşuma gitmişti doğrusu! Ama dışarıdaki masalar dolu olduğundan ve içerisi de tam bir pastane ortamı olduğundan dolayı oturmaktan vazgeçtik. Bunun yerine Mim Kemal Öke Caddesi'ne döner dönmez karşımıza çıkan Den Cafe'yi tercih ettik. Kapuçino ve limonatalarının tatlarını ve sunumlarını beğendiğim bu şirin kafenin ortamı da ferah ve sıcaktı. Vitrinde görünen tatlıları da çok leziz görünüyordu, ama bu kez onları denemedik. Birçok yiyecek çeşidi olmasına rağmen tatlı ve kahve için gidilmeye daha uygun bir yer olduğunu düşündüm. Çalışanlarının güleryüzlülüğü, ilgisi ve ortamın temizliği de diğer artılar olarak söylenebilir. Sonuçta Nişantaşı'nda küçük bir mola için Den'e gidebilirsiniz. Buranın işletmesini yapan grubun aynı zamanda Milli Reasürans Çarşısı içinde yıllardır hizmet veren Corridor'u da işleten grup olduğunu da hatırlatayım. Dolayısıyla burası da uzun ömürlü bir yer olabilir gibi geldi bana.

Eve gelip biraz dinlendim. ("Domuz gibiyim, bana bir şey olmaz" derken burnum falan akmaya başlayınca "Eyvah, domuz gribi mi oldum acaba!" diye panik içindeyim bu aralar. İki gündür inanılmaz bir halsizlik, hafif burun akıntısı, sabahları boğazda yanma gibi belirtiler mevcut. Bu bizim bildiğimiz grip sanırım, ama hayırlısı diyelim. Bayramda ayakta olabileyim diye spora falan da gitmiyorum. Yoksa ben dişe diş yöntemimle ya yatağa serilene ya da kendisini püskürtene kadar üstüne gitmeye devam ederdim ya neyse! O da gördü bu pasif halimi, üstüme üstüme geliyor kerata! Bayramdan sonra hesaplaşacağız onunla!) Neyse, uzattım yine galiba...

Akşam için tiyatro biletimiz vardı. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Şişli Cevahir sahnesindeki Fesleğen Çıkmazı adlı oyuna gittik. Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sahnelediği pek çok yeni oyundan bir tanesiydi Fesleğen Çıkmazı. Ve en merak ettiğimdi. Ama neden bilmem bir şeylerin eksik olduğunu düşündüm. Konu güzel, oyunculuklar güzel (neredeyse en büyük role sahip olan ve Olcay Hanım karakterini canlandıran Funda Eskioğlu'nun oyunculuğunu çok doğal bulmadığımı belirteyim), kostümler güzel (dekor değil!) ama bir şeyler eksik işte. Oyun İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor ve Mübadele ile Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Rum Türklerinden bir aileyi konu ediyor. Oyunda bununla ilgili yaşanan sıkıntılar anlatılırken bir yandan da aile içi sorunlar anlatılmaya çalışılmış. Ufak bir aşk hikayesi de sıkıştırılmak istenmiş. Bazı şeyler havada kalmış (örneğin, ailenin Yusuf'un bir işler çevirdiğini düşündüğünü görüyoruz, ama bunun ne olduğunu bir daha hiç göremiyoruz, çünkü Yusuf'u bile bir daha hiç göremiyoruz). Belki de toplam 1 saat 20 dakikalık tek perde bir oyun içinde birçok şey bir arada verildiği için böyle bir durumla karşı karşıya kalmış olabiliriz. Oyunun temposu doğal olarak ağır ve kasvetli bir havada ilerliyor. Ancak bu eleştirilecek bir nokta değil. Konuya ve karakterlerin içinde bulundukları ruh durumuna bakacak olursak zaten öyle olması gerektiğini görüyoruz. Sonuç olarak izlenebilir bir oyun, ama büyük beklentilerle gitmemenizi öneririm.

Şimdi ise sırada Devlet Tiyatrolarının görmek istediğim üç oyunu daha var. Birincisi Kod Adı Kongo , ikincisi Vahşet Tanrısı ve diğeri ise Töre. Ama ilk üç dört sıranın ortasında izleme takıntım olduğu için artık ne zamana uygun bir yer bulurum bilinmez. Ama takipteyim! Bence siz de beni takip etmeye devam etmelisiniz! :)

Limon Ağacı, 2012 ve Dört Dörtlük

Tahmin ettiğiniz üzere "ortaya karışık" yazılarımdan biri olacak bu seferki yazım. Önce geçen hafta izlediğim iki filmden bahsedeyim. Birincisi evde dvd'sini izlediğimiz Limon Ağacı . İsrail'in önde gelen film yapımcılarından Eran Riklis’in birçok festivale katılan ve ödüllerle dönen filmi kesinlikle izlemeye değer. Filistin-İsrail sorununu insani bir yaklaşımla ele alan bu güzel film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş. Evinin yakınına İsrail Savunma Bakanı’nın taşınması sonrasında güvenlik nedeniyle geçimini sağladığı limon bahçesinin kesilmesine karar verilen Filistinli bir köylü kadınının mücadelesi anlatılıyor. Filistinli köylü kadının limon ağaçları için verdiği mücadele ile aslında Filistin'in mücadelesi anlatılıyor da diyebiliriz. Filmin son sahnesindeki görüntü insanın midesine yumruk oturtacak cinsten. Oyunculuklar başarılı. Konu ve konunun anlatım şekli başarılı. Duyarlılığın ve güçlü duruşun iki kadın karakter yoluyla aktarılmış olması da ayrıca hoşuma gitti. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.













(Not: Sandy Tolan'ın Limon Ağacı kitabı da okunacaklar listemde bulunuyordu, ama birkaç kez başlamama rağmen bir türlü okuyamadım. Galiba en çok da çevirisinden hoşlanmadım. Yaklaşık altmışıncı sayfaya geldiğimde bıraktım. Orada da Ortadoğu'da yaşanan anlaşmazlıklar konu ediliyor ama aynı hikaye değil. Sanıldığı gibi kitap ile film arasında herhangi bir bağlantı olduğuna dair bir bilgiye rastlamadım.)

Bahsetmek istediğim ikinci film ise 2012. Pazar günü tam sinema havası olduğu için yürüyerek G-Mall'a gitmeye ve 2012 filmini izlemeye krar verdik. Az çok nasıl bir film olabileceğini tahmin ediyorduk, ama bu kadarını da beklememiştik doğrusu! 2012, adı üstünde şu çok konuşulan Maya kehanetinin suyunu biraz daha çıkarmak üzere çekilmiş bir Hollywood filmi. Hazır olun, dünyanın sonu geliyor!!! Ama bu aşamada bile "yüce Amerikalılar" manevi değerlere saygılı olmayı, duyarlı yaklaşımlar sergilemeyi ve insanlığa yararlı olmayı en ön plana yerleştirmeyi unutmuyorlar! Hatta ABD Başkanı gemisini terk etmeyen kaptan rolünde!! Dünyanın en ezik karakteri kahraman bir aile babasına dönüşürken o zamana kadarki kahramanların yok olup gidişine kimsecikler tınmıyor! Oyunculuklar dökülüyor: inanılmaz yapay ve inandırıcılıktan çok uzak! Ve yalnızca görsellik ve efektler açısından büyük bir beklentiyle gidilebilecek bir film olarak bu yönünün de inandırıcılıktan çok uzak olduğunu söyleyebilirim. Knowing filmindeki metro ve uçak kazası sahneleri kesinlikle daha etkileyici ve inandırıcıydı. Ya da DOT'un Shopping & F***ing oyunundaki kusma sahnesi. :)

(Resimler her zamanki gibi buradan alınmıştır.)

Neyse, yine de "alırım elime patlamış mısırımı, klişeleriyle biraz dalga geçer, vakit geçiririm" diyorsanız gidebilirsiniz. Ama özellikle tavsiye edeceğim bir film değil. G-Mall'da izleyenler için bir öneri: Çıkışta gece gündüz açık olan G-Art'a da uğrayın. Beyza Boynudelik, Burçin Erdi, Canan Atalay ve Zeliha Akçaoğlu'nun dörder tablosuyla katıldığı Dört Dörtlük sergisine bir göz atabilirsiniz. 9 Aralık'a kadar açık kalacak bu sergide benim favorim ise Burçin Erdi'nin "Fısıltı" adlı dörtlüsü oldu.

Sanatsız kalmamanız dileğiyle...

Alışveriş ve S***ş!

DOT'tan iliklerinize kadar işleyen, sarsıp savuran, çevirip fırlatan, silkinip kendinize getiren, rahatınızı bozan, tedirginlik veren, gözünüzü kırpmadan izleten ve (bu kez diğer oyunlardan farklı olarak) pek çok yerde güldüren cesur mu cesur bir oyun daha! Adından da belli ediyor kendini aslında değil mi? Bu sezonun yeni oyunlarından biri olan Shopping & F***ing yani Alışveriş ve S***ş oyununu bu Cumartesi günü izledik. Her zamanki gibi oyun çıkışında İso'cumla kendimize gelmemiz, eski konuşma dilimizi hatırlamamız, normal göz kırpma sayımıza ulaşmamız ve açık kalan ağzımızı kapatmamız oldukça uzun zaman aldı. Ama kesinlikle buna değdiğini söylemeliyim!

Oyunun yönetmeni aynı zamanda DOT'un kurucularından olan ve Kürklü Merkür başta olmak üzere pek çok DOT oyununun yönetmenliğini yapmış olan Murat Daltaban. Yazarı ise Murat Daltaban'ın "tiyatronun Kurt Cobain'i" olarak adlandırdığı ve geçtiğimiz sezon DOT Bilsarda projesi kapsamında Vur/Yağmala/Yeniden adıyla sergilenen oyunlar dizisinin yaratıcısı Mark Ravenhill. Mark Ravenhill İngiltere'nin 1990 sonrası en önemli yazarlarından sayılıyor. Guardian gazetesinde tiyatro yazıları yazdığı bir köşesi olan yazarın ilk uzun oyunu olan Shopping & F***ing ise 1996'da Royal Court'ta sahnelenmiş ve (söylemeye bile gerek yok) bomba etkisi yaratmış!













Oyuncular ve oyunculuklar da yine muhteşemdi. Oyunun çevirisini de yapan tek kadın oyuncu Ece Dizdar'ı çok başarılı buldum. Serkan Altunorak her zamanki gibi çok iyiydi. Aynı şekilde hem Kürklü Merkür'de hem de bu oyunda beni feci etkilemiş olan Cem Özeren ve çok güldüğüm Tuğrul Tülek de öyle. İbrahim Selim de az ve öz rolüyle bizleri güldürmeyi başardı. Ama güldük dediğime bakmayın siz. Öyle uzun uzun doyasıya gülmek yok bu oyunda.. Sadece şoktan çıktığımız o kısacık anlarda yaşanan bir sinir boşalması gibi gülüşlerden sonra payımıza düşen yumrukları yemeye devam ettik elbette!! Hem de iki saat boyunca ve kesintisiz! Oyuncuları sırf bu nedenle bile tebrik etmek lazım. Böyle zor bir performansı iki saat boyunca sergilemek hiç de az iş olmasa gerek!

Oyun, zihinlerimizi uyuşturan değişik bağımlılıklardan yola çıkarak aslında her şeyin maddiyata dayandığı bir dünyada olduğumuzu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ravenhill'in temel olarak anlatmaya çalıştığı "Artık insanlık satılık!" fikri de en çok İbrahim Selim'in Ece Dizdar ve Tuğrul Tülek'e "para = medeniyet; medeniyet = para" diye yüksek sesle tekrar ettirdiği sahnede beynimize iyice kazınıyor. Zihinlerimizi nelerin uyuşturduğuna gelince, aslında çeşit çeşitler... Duygu hariç ne ararsanız var! Seks, uyuşturucu, televizyon, alışveriş, bağlılık, aidiyet, aşk, vs. Bunların hepsi de çılgınca tüketiliyor. İnsana yarar değil zarar sağlıyor ve büyük bir tatminsizliklik ve boşluk hissi yaratıyor. Maddi manevi tüketim çılgınlığının her türlü ahlaki değere üstün gelmesi durumunda neler yaşanabileceğine dair bakış açısını değerlendiriyoruz bu oyunla birlikte.

Bazılarına sert ve rahatsız edici gelebilecek ama benim çok cesur ve etkili bir anlatım olarak gördüğüm "in yer face" öğeleriyle (kusma, şiddet, çıplaklık, küfür, vs.) dolu bu yeni DOT oyunu hepimize hayırlı olsun! Oyun tarihlerini Biletix'ten ve DOT'un web sayfasından takip edebilirsiniz. Biz kesinlikle bu sihirli kara odaya her sezon gelmeye devam edeceğiz, sizleri de bekleriz. :)

İyi seyirler...

Duvar Dekorasyonu Önerileri...

Dün uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak dekorasyon siteleri arasında dolaştım biraz. Zihnimdeki hayal evlerimi döşedim. O sırada duvarlar için de çok şirin mumluklar, şaraplıklar ve dekoratif duvar süsleri de buldum. En altta resimleri aldığım web sayfasını görebilirsiniz.

Önce mumluklar:














Sonra duvar süsleri:














En son da şaraplıklar:














Hepsi ve daha fazlası için buraya buyrun...

İdefix 7. Sanal Kitap Fuarı Başladı!!

Bugün spor için Metrocity'ye (her zamanki gibi yarım saat önceden) gittiğimde (yine her zamanki gibi) İnkılap'a da bir uğradım. Yeni çıkan tüm kitaplarda %20 indirim olduğu haberini verecektim ki az önce İdefix'ten gelen bir mail sonucunda çok daha güzel fiyatları gördüm ve onun haberini vereyim dedim. İdefix'in sanal kitap fuarı başlamış a dostlar!!! 22 Aralık'a devam edecek olan bu fuarda %25 ilâ %50 arası indirimlerle kitap alabilirsiniz. Örneğin, Ayşe Kulin'in Türkan Saylan'ın yaşamını anlattığı Türkan adlı kitabının orijinal fiyatı 16 TL. Ben bugün İnkılap'tan aldım 12,80'e. Az önce İdefix'e girdim ve gördüm ki fiyat sadece 10,40 TL. 250 yayınevinin katıldığı bu sanal fuarı bence kaçırmayın! Listenizi oluşturun ve buraya buyrun!







Ben bu aralar ne okuyorum diye soracak olursanız. Balzac'ın Köy Hekimi adlı romanını bitirerek Balzac'ı sonsuza dek hayatıman çıkarmış bulunuyorum. Lise yıllarında da bir deneme yapmış ve Vadideki Zambak'ı zor bitirebilmiştim. O zamandan sonraki ilk Balzac okumam yine hüsranla sonuçlandı. Okudum, ama bayılmadım! Üstüne Adana'ya gitmeden önce başladığım ve Adana'da bitirdiğim sabun köpüğü bir tarihi roman olan Kate Morton'ın Riverton Malikanesi'ni bitirdim. Şimdi ise elimde Paul Auster'ın Yanılsamalar Kitabı var. Farkındayım, yayınlanalı seneler oldu, ama ben daha yeni okuyabiliyorum. Bir de bu arada iş amaçlı okuduğum kişisel gelişim kitapları bulunuyor. Kitap programım çok dolu ayol.. Örneğin, Paulo Coelho'nun Kazanan Yalnızdır romanı için 2012'ye gün vermeyi düşünüyorum. Gerçi kendisi o zamana kadar herhalde beş roman daha yazmış olur!!

Bir de unutmadan söyleyeyim: Yepyeni bir "kara hikayeler" kitabının çevirisine başlıyorum Pazartesi'den itibaren. On iki yazardan on iki tane kapkara hikaye beni bekliyor. Hımmm, tam bana göre, dişlerim gıcırdıyor adeta!

Kayınvalidemin kulakları çınlasın. Bizde olduğu zamanlarda hava kapalıyken zaman geçirmek üzere film izlemesi için kadıncağızı salona oturtup bir seferinde İsa'nın Çilesi'ni diğerinde de Hostel'i ya da Testere'yi koymuştum. Ben de bilgisayar başında çevirimi yapıyordum. Arada bir mutfağa gittikçe içeriden "Aaaayyy", "cık cık cık, amaaaan...", "oooff" falan gibi nidalar yükseldiğini duydum. Filmin sonunda ise rengi atmış bir şekilde ve biraz da korku dolu gözlerle bana "Ay İmgecim, nasıl şeyler izliyorsunuz siz böyle?" demişti. Geçen hafta kocacığımın geçirdiği ufak operasyonu canlı canlı izlediğimi duyduktan sonra her telefon konuşmasında sesindeki korku dolu tonun giderek arttığını hissediyorum. Bir de şimdi kitabı çevirip gönderdiğimde ne olacak merak ediyorum. (Kötü gelin gülüşümle kıs kıs gülüyorum şu an! :)) Havaların kasvetli bir hale bürünmesiyle birlikte içimdeki psikopat da had safhada dışarı çıkmayı bekliyor. Yeni kitabım için inanılmaz uygun bir ruh halindeyim. Yaşasın!! :)

Sağlık Turizmi :)

Eveeett... On bin km bakımımı yaptırıp yeniden aranıza döndüm. :) Geçen hafta Adana'daydım. "Elimde çizik var" diye gittiğinizde "önce MR çektirin, sonra ameliyatla kolunuzu kesmemiz gerekebilir" diyen ve ruh sağlığınızı hiçe sayan sağlık görevlileriyle mümkün olduğunca muhatap olmamak adına rutin kontrollerimi veya acil olmayan muayenelerimi ya Adana'da ya da İstanbul'da babamın referansıyla gittiğim doktorlarda yaptırıyorum. Her geçen gün daha fazla abuk hikaye duyduğum için de sizlere de sağlık konusunda yakın çevrenizdeki bir doktora danışmanızı ve onun yönlendirdiği bir yere gitmenizi öneriyorum.

Salı akşamı Adana'daydım. Çarşamba günü dişlerim ve gözlerim elden geçtikten sonra akşam kendimizi Friends'te ödüllendirmeye karar verdik. Bu arada dişçideyken aklıma gençlik yıllarım geldi. O dönemlerde karıştırdığım annemin Elele dergileri ve sonrasında Cosmopolitan, Marie Claire ve bilimum kadın dergilerinde hep şöyle tüyolara yer verilirdi: "Bir Cosmo kadını dişçisine ve jinekologuna mutlaka adıyla hitap etmelidir!" ya da "Dişçi veya jinekolog randevunuza giderken çantanıza kırmızı bir jartiyer atmayı unutmayın!" Dünyadan haberi olmayan liseli bir genç kızken (gerçekten de bizim lisede dünyadan haberimiz yoktu!! :) ) "Vay be, önümüzde keyifli yıllar var demek ki!" diye düşünürdüm. Bir an önce düzenli gideceğim ve adıyla sesleneceğim doktorlarımla tanışmaya can atıyordum ki hayatın hiç de dergilerdeki gibi olmadığını anlamam pek de uzun sürmedi. Bir kere düzenli gidilen bu tür doktorlara öyle partiye gider gibi gitmiyorsunuz. Tam aksine "İnşallah bir sorun yoktur ve bir dahaki gelişim mümkünse aylar ve hatta yıllar sonra olur!" diye gidiyorsunuz. İkincisi jinekolog ve dişçinin kırıtmayı düşünebileceğiniz en son doktor türleri olduğunu düşünüyorum, çünkü sizi en karizmasız halinizde görüyorlar. Mesela, diştaşı temizliği ya da dolgu yapılmış ve kan tükürüyorsunuz ve en son ayrılırken "Teşekkürler, Ahmet Bey!" diyerek adamın elini sıktığınızda ağzınızın içi uyuşmuş olduğu için dudağınız istemsiz bir şekilde sağ yanağınıza doğru kayıyor. Bariz yamulmuşsunuz! Çantanızda kırmızı jartiyer olsa ne yazar değil mi?! Jinekolog detaylarına ise hiç girmeyeceğim! Bir de rahatlatmak için sohbet açan cinsine denk düştünüz mü daha da süper olur! Örneğin, "Hımm, demek çevirmensiniz. Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz, İmge Hanım?" Bak ya, bu konuyu konuşmak için olabilecek en uygun yer, zaman ve konumdayım!

Neyse efendim, Friends'ten bahsedecektim size. Balcalı yolu üzerinde Çukurova Üniversitesi'ne çok yakın bir Petrol Ofisi vardır. Yıllardır onun hemen arkasında gizlenmiş bir restoran olduğunu görürdük, ama hem Adana'daki sayılı günlerimizde kebap dışında pek bir şey yemediğimiz için hem de benzin istasyonundaki bir restoran ne kadar güzel olabilir ki diye düşündüğümüz için burayı denemek aklımıza gelmemişti. En sonunda bu gidişimde annem sayesinde burayı da deneme fırsatı bulduk. İso benden iki gün sonra geldiği için ve geldikten sonra da sadece kebap isteyeceği için o gelmeden rahat rahat bu restoranı denemiş olduk. Adana'da bu tarz yerler yok denecek kadar azdır ve açılanlar da anında kapanır. Burasının yıllardır var olmasının nedenini gidince kesinlikle anlamış olduk. İnanılmaz güzel bir sunum, keyifli bir iç mekan, düzgün ve ilgili servis elemanları, lezzetli yemekler, ışıklandırma ve müziğiyle gerçekten de bayıldığım bir yer oldu. Siyah beyaz gazete şeklinde tasarlanmış ana mönüsü dışında şarap, içki ve sushi mönüleri de olan Friends'in yaz kış ve gece gündüz çok keyifli bir mekan olabileceğini düşündüm. Bundan sonra bizim uğrak yerimiz olacağı kesin! (Tel: 90 [322] 338 66 40 - 338 69 83)














Ertesi gün benim doktor kontrollerim bittiği için rahatız. Gece de İso'cum gelecek. Hava mis gibi. Üzerimizde incecik hırkalarla dışarıda oturabiliyoruz. Şu an burası şehirdeki her yerden daha cazip. Kasım ayında bu havayı kaçırmamak lazım. O yüzden akşama kadar güneşin altında enerji depoluyorum. Annemle dışarıda oturup çaylar kahveler eşliğinde sohbet ediyor ve Paro ile Şizo'nun maymunluklarını izliyoruz. Onlar bir sokak kedisiyken annemin yemekleri sayesinde bizim evin depo odasında doğurmaya karar vermiş olan hamile bir kediciğin siteye mal olan yavruları. Evcil hayvan sahibi olmanın gerçekten de terapi yerine geçtiğini bir kez daha anlıyorum. Söz konusu olan bir zamanlar tüylerimi diken diken eden kediler olsa bile! Ama bunlar da pek ürkeklerdi. Tüm tenhada kıstırma çabalarım boşa çıkınca ben de ikisi iç içe geçmiş uyurlarken yanlarına gidip sevebiliyordum. Uyku sersemliklerini atmaları yaklaşık 10 dakika falan sürdüğü için en uygun zaman oluyordu. Sonra yine kaçıyorlardı. Eminim benim İstanbul'a döndüğüme en çok sevinenler onlar olmuşlardır. "Oh be! Sonunda rahat bir uyku çekeceğiz!"














Perşembe akşamı İso'nun gelmesiyle birlikte benim krallığım sona eriyor. Sinir oluyorum erkeklerin hem kendi ailelerinin yanında hem de damat olarak her zaman el üstünde tutulmalarına!! Yok efendim, "İso Keleş'te kebap ister, oraya gidelim" ya da "İso'yu Tarsus'ta Yıldırımlar'a götürmemiz gerek!" ya da (bizimkiler bana sormazlar ama) "İso'cum Amerikan Pazarı'ndan alacağın bir şey var mı? Oradan da Bulvar Paça'ya götrebiliriz seni.." falan gibi konuşmalar havada uçuşurken benim "açıkhavada biraz yürüsek mi?" ya da "güneşli bir yerde bira içsek" ya da "balık mı yesek" gibi önerilerim güme gitti. Hele bir de bizimki benlerini aldırdı ya sormayın, ameliyat oldum diye iyice havalara girdi! Oysa ben de girdim ameliyatına, hiçbir şey yok tantana yapacak ama İso demişler ona, fırsatları kaçırmaz! Yok yok, yazın da kararımı vermiştim, bir kez daha karar veriyorum, artık Adana'ya İso'yla gitmek yok! Valla benim doya doya konteslik yapabileceğim tek alanı da kaybetmemeliyim! :)

Neyse, İso sesleniyor odadan ben de kendisinin steril bantlarını değiştirmeye gidiyorum. Doktor bir hafta dikkat etmesini söylediyse de kocamı biraz tanıyorsam en az yirmi gün bana naz yapacak! Sonra da iyi ki Kurban Bayramı tatili var! En azından tatil olduğu için gezme bahanesiyle ayağa kalkacak, yoksa kesin 1 ay "ıııhh"lardı..:)














Şu bantları değiştireyim de babamın adeta salonun dekoru haline gelmiş olan iğde ağacından benim için topladığı iğdeleri alıp Kelime Oyunu'nun başına geçeyim. İso iğde sevmediğine göre hepsini ben yiyebilirim!! Yaşasın!!

Barselona'nın Lezzet Durakları

Uzun bir otobüs yolculuğu sonrasında Barselona'ya vardığımızda saat çoktan 16:00 olmuştu. Şehir turu yapıp, otele yerleşip, üstümüzü başımızı değişip, kendimize gelmemiz ise saat 22:00'yi! Tam da İspanyolların yemek zamanı oluyor. Dolayısıyla hemen arkadaşlarımızdan aldığımız restoran tavsiyeleri listesinden birini seçerek gittik. Otelimize yakın olduğu için ilk gecemizde Cal Pep'i tercih ettik. Yakındı yakın olmasına ama henüz şehrin fazlasıyla yabancısı olduğumuz için yarım saatte bulabildik dibimizdeki yeri..:) Sonra da uzun bir kuyruğa girerek sıranın bize gelmesini bekledik.

Burası Barselona'daki pek çok yer gibi ağırlıklı olarak deniz ürünleri sunan, genellikle restoran kısmı günler öncesinden dolan, ama bar kısmı olan (ve bence daha keyifli olan) bölümünde ise duruma göre 15-30 dakika sıra bekleyip oturabileceğiniz bir yer. Sosyalleşmeye çok müsait. Herkes yan yana oturuyor ya da bekliyor ve gruplar arası sohbet doğabiliyor. Yemekleri çok lezzetli, servis elemanları çok ilgili ve güleryüzlüler ve İngilizce biliyorlar (ki bu oldukça nadir rastlanan bir durum). Ancak şunu da belirtmeliyim ki burası Barselona'da en yüksek hesabı ödediğimiz yer oldu. Gerçi çok fazla çeşit denedik, ama yine de diğer tapas barlardan biraz daha pahalı olduğunu söyleyebilirim. Ancak kesinlikle denemeye değer bir lezzet deneyimi. (Adres: PlaÇa de les Olles, 8 . Tel: 93.310.79.61)














Bundan sonrasında zaman sırasına göre değil yer sırasına göre devam edeceğim. Örneğin, Picasso Müzesi'ni gezdikten sonra oturabileceğiniz süper bir tapas bar bulunuyor. Burayı da birkaç arkadaşımızın (ki bunlardan biri de Ata'nın blogudur :) ) tavsiyesi üzerine not etmiştik. İyi ki de etmişiz. El Xampanyet, küçük ve tipik bir tapasçı. Yine her şey çok lezzetli, fiyatlar makul, ortamı şirin. Biz saat 14:00 gibi gittik. Yaklaşık bir saat sonra oradan çıkarken siesta için kepenkleri indiriyorlardı. O yüzden akşam gidecekseniz sorun yok, ama gün içinde gidecekseniz siesta saatlerine dikkat! Ama hangi saat olursa olsun mutlaka gitmenizi önereceğim bir yer burası. (Adres: C/Montcada 22, Tel: 93 319 70 03)














Sırada Cerveseria Catalana var. Muhteşem bir tapasçı daha. Aslında biralarıyla meşhur bir yer ve kendi ürettikleri biralar da var, ama biz her zamanki gibi tapaslarımızı seçtikten sonra bir şişe Cava siparişimizi veriyoruz. Barselona'da hemen her yerde cava adı verilen bu şampanya benzeri içkiyi içtik, çünkü içimi inanılmaz kolaydı ve soğuk içiliyor olması da önemli bir artıydı. Soldaki resimler bu mekana ait. Gaudi'nin Casa Battlo ve/veya Casa Mia'sını gezdikten sonra oralara çok yakın olan bu mekana kendinizi atıp soluklanabilirsiniz. Fiyatların da oldukça makul olduğunu belirtiyor ve denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. (Adres: C/Mallorca 236, Tel: 93 216 03 68)

Aşağıdaki resimlerin sağ sütununda yer alan fotoğraflar ise Jai-Ca tapas bara ait. Liman bölgesinde olduğunuz bir akşam bu lokal tapas bara gidebilirsiniz. Bu bölgede aslında çokça methini duyduğumuz El Vaso de Oro'yu denemek istiyorduk ama Ekim'e kadar kapalıydı. Aynı cadde üzerinde birkaç yerde daha bu durumu gözledik. Bilmediğimiz ve fazla turistik görünen yerlere oturmamak için hemen Google'a başvurduk. Sağ olsun o da bize Jai-Ca'yı gösterdi. Tıklım tıklım olan bu şirin tapasçı çok keyif aldığımız yerlerden biri oldu. Bu arada şimdiye kadar tapas seçimlerini İso'cuma bırakıyordum, ama o akşam bu görevi ben devraldım. İso'cum kendi seçtiği hafif tabaklardan sonra benim seçtiğim tabakları görünce "Ooo, İmge Hatun, Mercan'a çevirdin ortamı!" diye tepki verse de ben halimden memnundum. Tabi gecenin o saatinde bu kadar kızartma yedikten sonrası biraz sıkıntılı oldu, ama kesinlikle değerdi! Jai-Ca için metronun sarı hattı olan L4'e binip Barceloneta (yani plaj) durağında iniyorsunuz. Oradan yürüyerek "Calle Ginebra, 13" adresine geliyorsunuz. İşte bu kadar! Tabaklara nasıl yumulacağınızı da anlatmayayım isterseniz! :) Tel: 93 268 32 65















Bu dört tavsiye restoranı dışında birçok yerde daha mola verdik. Bunlar arasında özellikle Plaça Reial'in Jaume tarafına açılan köşesindeki Cerveseria Canarias ve La Ramblas üzerinde oturduğumuz tek yer olan Bodegon del Norte Marzan'a bayıldık. Las Ramblas turistik olduğu için hem fiyatlar daha uçuk olabilir hem de lezzet açısından beklediğimizi bulamayabiliriz diye düşünüyorduk. Gerçekten de yaya yolundaki cafeler öyle görünüyorlardı. Ama Plaça Catalunya'ya yakın olan bu tapas barda, inanılmaz zengin çeşitler ve oldukça makul fiyatlar olduğunu söylemeliyim. (Burada makul fiyat kriteri nedir diyenler için: dört beş tapas çeşidi ve bir şişe cavanın yaklaşık 35 EURO ettiği bir mönü makul sayılırdı.) (Marzan'ın adresi: Valencia 207 Tel: 933 232 645)














Bu kadar yere oturmamıza rağmen Vicky Christina Barcelona'nın çekimlerinin yapıldığı ve Picasso'nun favorilerinden olan ve Picasso tasarımı mönüsü olan 4 Cats için bir türlü zaman ayarlayamadık. Bir yerde paella denedik, ama çok bayılmadığımız için buraya yazmamaya karar verdim. Zaten paella aşkıyla gitmiş olmama rağmen tapasçıları görür görmez paellayı anında unuttum. O yüzden bir daha denemek aklıma bile gelmedi (İso'cum zaten paellaya "Allah'ın safranlı pilavı işte" gözüyle baktığı için benim hevesimi anlayamamıştı bile!). Ayrıca otelimizin hemen karşısındaki ara sokakta bulunan Farggi'den bol bol dondurma yedik. Benim damak tadıma göre İtalyan dondurmasının önüne geçen bu lezzet,İspanya'ya gidecek olan dondurma meraklılarına duyurulur!!

Not: Madrid'i ve Barselona'yı zaten oldukça detaylı bir şekilde anlattığım için genel notlar diye ayrıca bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Ama benzer bir İspanya turu yapacaklar için son olarak üç noktayı daha belirtmeliyim:

1) İnanılmaz sıcakkanlı, yardımsever, ilgili insanlar. Anlaşmak için dil bilmeniz gerekmiyor. Zaten aralarından İngilizce bilenlerin sayısı çok çok az, ama mutlaka size yardımcı olmanın bir yolunu buluyorlar.

2) Ulaşım için Madrid'de 10'luk ulaşım biletlerinden almalısınız. Tek bilet fiyatı yaklaşık 1 EURO iken, 10'luk bilet fiyatı ise yalnızca 7 EURO. Ayrıca iki kişi 10'luk bilet alıp birlikte de kullanabilirsiniz. Barselona'da ise ulaşımı daha az kullanacaksınız. O yüzden 2 ya da 3 günlük biletler almak yerine tekli alabilirsiniz ya da sightseeing otobüsleriyle falan gezerseniz onları size sağladığı sınırsız ulaşım hakkını kullanabilirsiniz.

3) Barselona'ya Nisan başı ile Ekim sonu arasında bir dönemde gidecekseniz yanınıza mayolarınızı da almayı unutmamalısınız!

Sizlere iyi gezmeler, yemeler, içmeler...:)

Doğadan İlham Alan Mimari Deha: Gaudi

Barselona ile birlikte adı anılan en önemli isimlerden biri olan Gaudi'yi anlatmayı en sona bıraktım. Yemeğimi yerken de bana göre en lezzetli olan kısımları en sona bırakırım. O yüzden son lokmama el uzatanla ciddi ciddi bozuşabiliriz, ona göre! :) Her neyse, yine aynı şekilde bilinçli bir tercih olmasa da Barselona yazılarını yazarken de hep Gaudi'yi sonra bıraktım. Barselona'nın çehresini değiştiren bu keyifli mimarın bu güzel şehri güzel yapmakta çok büyük bir paya sahip olduğunu düşünüyorum.

Antoni Gaudi, 1852 ile 1926 yılları arasında yaşamış ve İspanya’da Art Nouveau akımının öncüsü olan bir mimar. Barselona'nın birçok yerine elinin değdiğini göreceksiniz. Daha çok en ünlü eseri olan ve tüm hayatını adadığı La Sagrada Familia Kilisesi ile bilinse de birçok ünlü aile için çok keyifli evler tasarlamış. "Nature is my best teacher" (Doğa, benim baş öğretmenimdir) diyen ünlü mimarın eserlerinde de bunu görmek mümkün. Gaudi’nin eserlerinin sekiz tanesi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Bunlardan dördünü görebilme şansına eriştiğimiz için çok mutluyum. Diğerlerine ise Gaudi kitabımdan bakıyorum. :)

La Sagrada Familia Kilisesi ile başlayalım. Yapımına 1882 yılında başlanan bu kilisenin yapımı hâlâ devam ediyor. Zaten pek biteceği de yok. 25 sene ya da 50 sene ya da 100 sene daha sürer bile deniyormuş. Bizden sonra kaçıncı kuşak tamamlanmış halini görür bilmiyorum artık. Koyu bir Katolik olan Gaudi 1908 yılından itibaren başka hiçbir işle uğraşmadan yalnızca bu kilise üzerinde çalışmaya devam etmiş. Planına göre 18 kulesi olan bu kilisenin Hıristiyanlığın tüm öğelerine ait sembolleri barındırmasını istemiş. 1926 yılında beklenmedik bir şekilde trafik kazasında öldüğünde kilisenin yalnızca dört kulesi, mahzeni, kavisli uçları ve İsa'nın doğumunu simgeleyen cephesi bitmiş durumdaymış. Sonrasında inşaat durmuş ve 1954 yılında yeniden yapıma devam edilmiş. Halen de devam ediyor. Sürekli inşaat makineleri ve bir gürültü hakim. (Her şeyin hayırlısını istemek lazım dedikleri bu olsa gerek. Ben üç yazdır her sene yanımızda bir inşaat çalışması olduğu için kafayı yiyecek duruma gelmiştim. Ya evimiz La Sagra Familia'nın yanında olsaydı!! Elli sene (!) sonra feci prim yapacak diye satamazdık da! Al sana Barselona'da yaşam!! Hayırlısını isteyeceksin şekerim!!:)) )

Neyse, her bir detayı, kabartması, heykelciği, kulelerinin tepesine otutturulmuş şarap ve ekmeğine kadar tam bir özenli ve titiz çalışma örneği olan bu eserden bazı görüntüler aşağıdadır. Benim en bayıldığım Gaudi eseri ise kesinlikle bu güzel kilise değildir.














İkinci olarak Antoni Gaudi'nin birtakım ileri gelen aileler için yaptığı evlerden bahsetmek istiyorum. Bunlardan en önemlileri Casa Battlo, Casa Mila, Casa Vicens adlı yapılar diyebiliriz. Tahmin edebileceğiniz üzere "Casa" ev anlamına geliyor. Ardından gelen isim ise ailenin ismi. Yani örneğin biz Casa Battlo'yu gezdik demek yerine Battloların Evi'ne gittik de diyebiliriz. :) Benim favorim burası oldu. Keskin hatlı hiçbir yerin olmadığı bu ev bir masal evi gibi. Kapıları, aydınlıktan maksimum yararlanmak için pek çok eserinde olduğu gibi burada da kullandığı o iç içe geçen kemerler, okyanusun derinliklerinden esinlendiği asansörlü iç kısım, çatısındaki süslü kubbeler, seramik ve kırık cam parçalarından yapılmış dış yüzey, maske görünümlü balkonlar, mantar şömine, bakıldığı yere göre renk değiştiren camlar, ahşap trabzanlarından terasına kadar her noktasından pozitif enerji yayan bir ev. "Buraya bayıldık, Gaudi! İmge & İso" yazıyorum aşağıdaki imza defterine. :)
















Gelelim Park Güell'e... Burası 1900-1914 tarihleri arasında, Güell ailesinin soyluluk göstergesi olarak yaptırılmış ve 1923'ten sonra halka açılmış. İlk başlarda halka açık bir park değil bir yerleşim projesi olması planlanıyormuş. Ancak hedef kitle olan zengin kesim şehre uzak olduğu gerekçesiyle buraya pek itibar etmeyince 60 evden oluşması beklenen proje, o ana kadar tamamlanan 2 evle birlikte halka açık bir parka dönüştürülmüş. Burada Gaudi'nin 1906 yılından itibaren 1926'daki ölümüne kadar yaşadığı ev de (müzeye çevrilmiş halde) yer alıyor. (Biz içini gezdik, ama çok da görülmeye değer bir müze olduğundan emin değilim. Vasattı. Parkta zaman geçirmeniz yeterli bana kalırsa...) Parkın içinde kuleler, mantarlara benzeyen kubbeli yapılar, mozaikten yapılmış klasik Gaudi kertenkelesinin olduğu çeşme, dalgalardan esinlenilerek yapılmış banklar, sütunlar ve Barselona manzaralı bir teras bulunuyor.














Masmavi bir gökyüzü, kuş sesleri ve palmiyelerle dolu o huzur dolu ortamda müze çıkışında banklara uzanıp, değişik (iki wok tavasının birleşimine benzeyen) bir aletle süper sesler çıkararak müzik yapan bir sokak sanatçısını dinlerken duyduğum keyfi tarif edemem. Mutluluğun resmi, bana göre o an çizildi. Yoksa kızarmış yanaklarımızla banktan kalkıp, mis gibi kokular eşliğinde ağaçların arasında yürürken mi çizilmişti? Ya da çıkışta kendimizi attığımız tapas barda cava'mızı yudumlarken mi? Amaan ne bileyim işte! Bu şehirde geçirdiğimiz her an mutluyduk galiba...

(Not: Madrid ve Barselona'nın gezilecek yerlerini anlatmayı sonunda bitirdim. Son yazı da Barselona'da yeme-içme ile ilgili olacak. Ve bir sonraki durağımıza kadar gezi yazılarına ara vereceğim.)