32'ye Merhaba...:)

Önce bir haber alıntısı:

Yapılan bir araştırma kadın ve erkeklerle ilgili ilginç bir gerçeği ortaya koydu. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre, kadınlar kendilerini en çok 32 yaşında güzel hissediyor.

Araştırmaya katılan kadınların %40'ı kendilerini bu yaşta en çekici hissettiklerini söylerken, bunu hayat deneyimlerinden kazandıkları güvene bağlıyor.

Bu yaş grubundaki kadınların aktif bir aşk yaşamının olması ve yemeden içmeden daha bilinçli zevk alması 32 yaşın güzelliğini ortaya koyuyor. Araştırmaya katılan ünlü kadınlar arasında Sarah Michelle Gellar, Sophie Dahl ve Liv Taylor gibi isimler de var. Psikolog Sandra Wheatley, "Bence kadınlar bu yaşlarda kişiliklerini bulmuş oluyor. Güzel hissetmek kendine güven ve hayat deneyimi ile alakalı. 32 yaşında bir kadın 22 yaşındakinden çok daha fazla deneyime ve başarıya sahip oluyor. Güzel hissetmesinin sebeplerinden biri de bu," açıklamasında bulunuyor.


Eveeet, 32 yaşla ilgili de içimizi rahatlatacak bilimsel bir neden bulduktan sonra bir sene daha kafamızın rahat olacağını düşünerek doğum günü şarkısına geçebiliriz. :) Şaka bir yana bence de aktif bir aşk yaşamının olması ve yemeden içmeden (genel olarak hayattan) daha bilinçli zevk alınması yaştan bağımsız olarak insana güzellik katan unsurlardır. Yeni yaşımla ilgili de tek dileğim kendi yaşamımda zaten var olan bu güzelliklerin her geçen gün daha da çoğalması olacak!

Happy-Birthday-Comments


Şimdi hep bir ağızdan lütfen:

İyi ki doğdun İmge
İyi ki dogdun İmgeeee
İyi ki dogdun, iyi ki dogdun
Mutlu yillar saaanaaa..


33'te görüşürüz... :)

Ben Yaşardım Aşk ve Sanatla

Dün akşam tiyatro için Beyoğlu'na gidecektik. Beyoğlu'nda akşam programımızın olduğu her seferinde yaptığım gibi yine erken gittim. Bu kez uğranacak yerleri belirlemiştim: Mango (outlet katı), Şampiyon'dan midye dolma, Yapı Kredi Sanat - Semiha Berksoy Sergisi, Aslıhan Pasajı'ndaki sahaflar. Zaman kalırsa bir de Ara Kafe'ye uğrayıp Meksika usulü sıcak çikolata içerim diyordum, ama sergi ve sahaflarda fazla oyalanınca onu bir başka zamana erteledim.

“Ben Yaşardım Aşk ve Sanatla” adlı Semiha Berksoy sergisine gelince... Cumhuriyet dönemi sanatının sembolü sayılan ünlü opera sanatçımız Berksoy’un 100. doğum yılı şerefine açılan bu sergide onun ressam ve insan yönünü de tanıma fırsatı bulabilirsiniz. 2004 yılında kaybettiğimiz Semiha Berksoy, operaya 1934'te ilk Türk operası olan Özsoy'da rol alarak başlamış. Sesini ilk takdir edenlerden biri de Atatürk olmuş. Avrupa'da sahne alan ilk Türk kadın opera sanatçısı olmayı başarmış. 1984’te TBMM Başkanlığı tarafından ilk kadın opera sanatçısı unvanıyla “Atatürk Ödülü” olarak nitelediği ödülünü almış. Aldığı ödüller, katıldığı bienaller, açtığı sergiler saymakla bitmeyeceği için daha fazla bilgi almak isteyenleri sanatçının web sayfasına davet ediyorum.

Aslında Semiha Berksoy sergileri demem daha doğru olurdu, çünkü iki ayrı salonda sergilenen iki ayrı sergi var. Dün Kazım Taşkent Galerisi'ni gezebildim. Serginin bitiş tarihi olan 21 Mart'a kadar bir şekilde yolumu yeniden oraya düşürüp Sermet Çifter Salonu'nu da gezeceğim.

Sergiyi gezmeden önce 25 dakika süren video kaydını izlemenizi öneriyorum. Seksenli yaşlarını süren bu muhteşem kadının ne kadar hayat dolu, enerjik, üretken, cesur, ilgili ve meraklı olduğunu göreceksiniz. Birçok eserini kendi ağzından dinleme fırsatını bulacaksınız. Hatta bu kısa kaydı izledikten sonra onu daha iyi anlayacak ve seveceksiniz.

Aşağıda resimlerinden bazı örnekler görebilirsiniz. İlk fotoğrafta sol üstte yer alan hareketli kollara sahip eserinde Tosca operasında rol alan kendisini resmetmiş. Hemen yanındaki resimler doktoruyla ilişkisi ve by-pass macerasını anlatıyor. Bence çok esprili bir yaklaşım. :) En alttaki resimler ise Annem ve Ben serisi.
















Serginin küratör ve tasarımcısı M. Melih Güneş'in Semiha Berksoy ile ilgili yazısından bir alıntıya da yer vermek istiyorum:

Semiha Berksoy, cesaretinden aldığı güç ve özgüvenle ilklerin kadını olmayı başardı:

İlk sesli Türk filminde oynayan kadın aktör,
Türkiye’nin ilk operasında söyleyen soprano,
Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk kadını,
Türkiye’nin ilk profesyonel kadın opera sanatçısı,
Bedeni dahil her şeyiyle ilk “külli” sanatçımız…

Namık İsmail atölyesinde aldığı resim eğitimini kendi üslubuyla geliştirip ömrünü resmetti. Belki de bu yüzden hiçbir resmini satmaya ya da armağan etmeye kıyamadı. Resimleri ömrünün bir parçası, çocuğuydu adeta.

Kimseye müdanaası olmayan Semiha Berksoy resimlerini yaparken de “Başkaları ne düşünür?” kaygısını taşımadı. Onun en büyük kaygısı, yapıtlarında ifadeyi abartısız ve dolambaçsız verebilmekti.

Özellikle portrelerinde bu kaygı daha iyi anlaşılır, sanki portresi yapılanın suretini değil de ruhunu görür, aklınızla dokunursunuz bu ruha.

Yıllar geçtikçe sanki bu portreler de yıllarla birlikte yaş alır, bilgeleşir. Ama Semiha Berksoy hep genç kalır; düşüncesi ve enerjisiyle hep genç, hep cesur, hep daha ötede ve bilge...”


Aşağıdaki resimlerde de ortadaki resim Ay Işığında Aşk'ı anlatıyor. Semiha Berksoy kendi portresinin yanı sıra kızının, ailesinden insanların ve yakın dostlarının da portrelerini çizmiş. İşte sağ alt köşede o isimlerden biri olan Nazım Hikmet'in portresi duruyor. Sol alt köşede ise kızı Zeliha Berksoy ve ailesi var. Sağ üst köşede Sanat Davası uğruna yılanı boğazlayan da sanatçının ta kendisi...















Burada gördükleriniz sizlere bir fikir vermesi için eklediğim resimlerden yalnızca birkaçı. Sergide çok daha fazlasını bulacağınızı söyleyebilirim. Zaten dediğim gibi ben de ikinci kez uğrayacağım Yapı Kredi Sanat'a. Yazıma noktayı koymadan önce Mart ayı boyunca bu sergiyle ilgili pek çok etkinlik yapılacağını da söyleyeyim. Sanatçının kızı Zeliha Berksoy eşliğinde sergi gezileri, söyleşiler yapılacak. Etkinlikleri bu sayfadan takip edebilirsiniz.

Sırada Vahşet Tanrısı adlı tiyatro oyunu var. Benden ayrılmayın.:)

Sadakat

İnci Aral'ın kitaplarına bayıldığımı bilirsiniz. Daha önce de Mor, Yeşil, Safran Sarı ve Taş ve Ten kitaplarını çok severek okumuştum. O yüzden Sadakat adlı son kitabı da çıkar çıkmaz kütüphanemdeki yerini aldı.

Her geçen gün daha sık duymaya başladığımız aldatma hikayelerini birçoğumuz kanıksamaya başlamış olabilir, ama ben her olayın kendi içinde ayrı bir vaka çalışması olduğunu düşünsem de hâlâ bu tür hikayelere biraz esneklikten uzak bir yaklaşım gösteriyorum sanırım. Kolay, ucuz, sinsi ve çözümsüzlük dolu bir yöntemi seçtikleri için aldatanı ve üçüncü kişiye zaten genellikle olumsuz bakarım. Nadiren de olsa aldatılanı da eleştirdiğim durumlar olur, çünkü aslında birçok durumda aldatma olayının apaçık "geliyorum" diye bağırdığını, görmezden gelindiğini, mutlaka anlaşılıp, bilinip, patlak verene kadar göz yumulduğunu düşünürüm. Örneğin Mehmet Ali Erbil'in herhangi bir zamandaki eşi çıkıp da "ay, aldatıldım ayol, çok üzgünüm..." dediğinde bana bu durum bir mağduriyet gibi gelmez. Hatta komik bile gelebilir, çünkü bunun zaten bir zaman gerçekleşeceği adamın önceki her ilişkisinde yaşananlara bakıldığında anlaşılabilir! (Tamam güncel örnek vereyim derken suyunu çıkardım, durum her zaman bu kadar bariz olmayabilir! Az çok anlaşılır demek istemiştim..) Duruma göz yuman taraf kimi zaman düzenini bozmak istemez kimi zaman fazla olgun davranır ya da "takılır" ya da belki de kendi çapında mazoşist bir aşk yaşamaktadır. İşte Sadakat kitabının baş kadın kahramanı Azra da ikinci ve biraz da üçüncü kategoriye giren ve okurken içime fenalıklar getiren bir kadın oldu. Olgun olgun aylarca aynı evde yaşadığı aciz, uysal, mazlumu oynayarak kompleksli erkeğe gücünü geri veren kadın tipine (İnci Aral'ın tanımından alıntı yaptım) uyan kızkardeşi Aliye'yle ve kocası Ferda ile birlikte muhteşem bir trio oluşturdular!

Onlar erdiler muratlarına demeyi çok isterdim ama ne yazık ki her bir karakterin ayrı şekilde darmaduman olduğunu göreceksiniz. Bu seferki roman fazlasıyla melodramatik olmuş, hatta biraz üçüncü sayfa haberine benzer bir hikaye. Yine de Azra'nın kafasındaki Ferda saplantısını hiçbir zaman öyle olmamış olsa bile başından beri aşk olarak adlandırmasındaki acizliği ve belli kategorilerdeki aldatmaları kabul edebileceğine dair görüşleri aklımda kalanlar arasında. Tehlikeli akraba eksik etek Aliye'nin her şey olup bittikten ve müthiş kayıplar yaşadıktan sonra çıkarcı, din tüccarı eski kocasına dönüp başını örtmesi, bu tür omurgasızlarla ilgili güzel bir örnekleme olmuş! İnci Aral'ın günümüz ilişkilerinde ve evliliklerinde yaşanan güvensizlikler, karşılıklı olarak duyguları hızlıca tüketmek, aldatılma korkusu ve şüpheden yola çıkarak yazdığı bu son romanındaki anlatımı sizi yine alıp götürüyor. İnci Aral romanlarını severek okuduğumu belirtmiştim. Dolayısıyla objektif olamayacağım ve yazarın en beğendiğim kitaplarından biri olmasa da Sadakat'i de okumanızı tavsiye edeceğim.

Sıradaki kitabım ne olsa acaba? Hımm, galiba iki senedir ya da daha uzun bir süredir okunmayı bekleyen Eleni'ye el atacağım. Sizleri de gelişmelerden haberdar ederim ama arayı da biraz açabilirim, çünkü yaklaşık 650 sayfalık bir roman bu seferki. O yüzden bir süre sesim çıkmazsa panik olmayın. :)

Eğitim Şart: An Education

1960lı yılların Londra'sında geçen film Jenny (Carey Mulligan) adında liseli bir genç kızın yaşamından hayatının dönüm noktası sayılabilecek bir kesiti bizlere sunuyor. Ailesinin baskısı, eğitmenlerinin, çevresinin ve hatta belki de kendisinin şartlamasıyla Oxford'da okumaya hazırlanan Jenny, David (Peter Sarsgaard) ile tanıştıktan sonra kendini bir anda bambaşka bir ortamda buluyor. Caz kulüpleri, ışıltılı bir yaşam, müzayede salonları, hayran olduğu Paris'e ilk gidiş, kadınlığa atılan ilk adım, güzel giysiler arasında okulunu ve üniversite hedefini bir anda silip atmasına neden olacak kadar gözünü boyayan bir şaşaanın içinde buluyor kendini.














Hadi diyelim ki o gencecik, aklı bir karış havada, güzel sözlere ve gördüğü ihtişama kanabilecek bir kız çocuğu; peki o katı disiplinli ailesine neler oluyor dersiniz? Oxford'a gitmesine engel olacak diye çello çalmasından bile ödü kopan, doğum gününde kızına Latince sözlük hediye edecek kadar "yaratıcı" olabilen baba ve sıkıntıdan çatlamak üzere olan anne de kızının o kaynağı belirsiz bir gösterişle dolu dünyaya girmesine göz yumuyor ve hatta onu alkışlıyorlar. Jenny, David'in anlam veremediği karanlık işlerine göz yumuyor ve ona sunduğu yaşamın kaynağını sorgulamak aklına bile gelmiyor. Baba, kendisinin tam da istediği özelliklere sahip bir okul arkadaşını kızına uygun bulmazken ne idüğü belirsiz ama ağzı iyi laf yapan ve kızından çok daha büyük olan David'e kucak açıyor. Bu genç kızın bir tek eğitim aldığı okuldaki öğretmeni ve sert de olsa okul müdiresi (Emma Thompson) tarafından doğru yönlendirildiğini görüyoruz. Elbette onlar da kızın zihninde tasarladığı yaşama hiç uymayan yaşamlar süren örnekler oldukları için sözleri kulak arkası ediliyor. Yani aslına bakarsanız herkes biraz suçlu...

Sonuçta ne mi oluyor? Aynen filmin bizdeki adı gibi ortaya kocaman bir aşk dersi, hatta bence yaşam dersi çıkıyor. Eğitim sistemi, aile ve çevre gibi iç faktörlerdeki eksikliklerin insanın gözünü dışarıya çevirmesine neden olacağını görüyoruz. Dolayısıyla bu iç faktörlerin yeterince dolu, doyurucu ve olumlu niteliklere sahip olmasının önemi ortaya çıkıyor. İnsanı yetenekleri ve keyif aldığı işler doğrultusunda yönlendiren, sanata, spora ve insanı zenginleştiren her türlü disiplini de kendi içine dahil eden, sorgulamayı ve açıklığı benimseyen bir eğitim sistemi ve ailenin kişinin yaşamında ne kadar önemli bir etkiye sahip olduğunu görüyoruz. Donanımlı ve eğitilmiş zihinlerle yaşanan hayatların insanı çok daha mutlu edeceği ortaya çıkıyor. Yani Paris 16 yaşındayken sahtekar bir adamın metresi olarak değil de 18 yaşında üniversitedeyken, okul arkadaşlarınızdan biriyle bisiklet kiralayarak gezildiğinde kesinlikle daha anlamlı oluyor. 16 yaşında bir genç için ağır makyajla, kadınsı giysilerle, topuklu ayakkabılarla, şık gece kulüplerinde, müzayedelerde olmak yerine kot pantolon, lastik ayakkabılar ve gençliğe has bir sadelikle sevilen bir sanatçının eserlerini görmek için müzede, konserde, sinemada olmanın ruhu ve zihni daha da geliştireceği ortaya çıkıyor. Neyse ki bu yaşlarda farklı yollara sapılsa bile yaş avantajından dolayı pek çok şeyin telafisi mümkün olabiliyor. Elbette ışıltıdan kör olan ve kafasına toka dışında bir şey takmayan aptal sarışın Helen'a (Rosamund Pike) dönüştükten sonra biraz geç kalınmış olacağından dolayı uyanık olmakta yarar var! :)

İzleyin, seveceksiniz...

Haftanın Sanatçısı: Ali Poyrazoğlu

Bu hafta elimde Ali Poyrazoğlu'nun Ödünç Yaşamlar adlı kitabı vardı. Aynı adlı tiyatro oyununa gidememiştik, ben de kitabını okuyayım dedim. Beşiktaş'taki bir sahaftan kitabı alırken belki tiyatro oyununun da metni olabilir diye düşünmüştüm, ama değilmiş. Daha çok sohbet havasında yazılmış, 1998 yılından kalma ama hâlâ çok güncel kısa yazılarının yer aldığı keyifle okunan bir kitap. Ali Poyrazoğlu'nun o zamanlar yazdığı gazetede de yayınlanan yazılarından o çok beğendiğim duruşunun ve fikirlerinin yansımasını görebiliyorsunuz. En önemli sanat türü olan Yaşama Sanatı'nın sürekli sorular sormayı önerdiğini savunan sanatçının sorgulayan kalemi kimi zaman siyasete, kimi zaman turizme, kültür ve sanata, eğitime, ama her zaman insana dokunuyor. Ve bu dokunuşuyla zihninize gerçekten çok iyi geliyor. Tavsiye ederim.

Bu haftaki tiyatro biletlerimiz de Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün'ün oynadıkları İyi Günde Kötü Günde oyunu için alınmış, bizi bekliyorlardı. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu Şişli Camii'nin hemen arkasında Adliye'ye çok yakın olan Arzu Pasajı'nın içinde yer alıyor. Koltukların arasındaki mesafe az olmasına rağmen güzel bir sahne ve salon olduğunu söyleyebilirim. Duvarlarında yer alan dünyanın dört bir yanından alınmış masklara ise bayıldım. Hatta Ali Poyrazoğlu doğum günümde bana şu sağ üst resimdeki sol baştan ikinci sırada yer alan maskı hediye ederse ben de ona çevirdiğim kitapların hepsinin yer aldığı yaklaşık 20 kitaplık bir hediye sepeti gönderirim! :))











Neyse, kısaca oyundan bahsedeyim size. Fransa'da çok beğenilen farklı bir stil denemesi sayılabilecek bir aşk oyunu bu oyun. Müzikli bir güldürü. Ali Poyrazoğlu elleriyle uyarlamış oyunu, dolayısıyla arkada çalan müzikler, gönderme yapılan durumlar, anılan isimler hep bize ait. Çok sade bir sahne var karşımızda: Yalnızca iki koltuk ve iki tablo! Ama aslında Savaş ve Leyla'nın aşk hikayesine eşlik eden Cücü, ölmüş köpekleri Bıdık, Lulu, temizlikçi Hatçe Hanım, şarap kadehleri, barmen, araba, not defteri ve başka bir sürü şey var. Onları da adeta sahne üzerinde net bir şekilde görebiliyorsunuz. Elbette bu da iki usta oyuncunun başarısı olsa gerek. Usta oyuncu demişken Savaş'ın sabaha karşı bir saatte Leyla'ya telefon ettiği o sahnede Ali Poyrazoğlu'na bir kez daha hayran kaldığımı söylemeliyim. Çok güldüğümüz bu oyundan bana kalan aşka dair düşünce ise ilişkilerdeki tazeliği, sıcaklığı, kıpırtıyı ve ilgiyi hep canlı tutmak gerektiği oluyor. Emek olmadan yemek olmayacağına göre aşk gibi yüzümüzü parlatan, gözlerimizi ışıldatan muhteşem bir duygu için de elbette emek verilmeli. Hem de seve seve... :)

Oyunun şimdilik belli olan tarihlerini yukarıdaki resimde görebilirsiniz. Yer ayırtmak için de Biletix'e değil gişeye buyrun: 0-212-240 43 44.

İyi seyirler!

Veda Filminin Biletleri Satışa Çıktı!!

Zülfü Livaneli'nin yönetmenliğini yaptığı Veda filminin biletleri satışa çıktı!! İnanılmaz merakla beklediğim ve fragmanı dahi tüylerimi diken diken eden ve Zülfü Livaneli'nin de güzel bir iş çıkardığından izlemeden emin olduğum bu filmi bizim gibi ilk gününden izlemek istiyorsanız buraya buyrun!


















26 Şubat akşamı Kanyon'da olacaklarla bilahare görüşürüz..:)

Haftanın Filmleri

Bu hafta iki film önerisiyle karşınızdayım. İlkini zaten bir süredir "öneri" köşesinde, yani sağ üst köşede görüyorsunuz: Julie & Julia. Gerçek yaşam öyküsünden yola çıkan harika bir film. Hatta biri diğerinden fazlasıyla esinlenen iki gerçek yaşamı ele aldığını da söyleyebiliriz. Julia Child, Amerikan hükümeti tarafından görevli olarak Paris'e atanan kocası ile birlikte uzun yıllar burada yaşar ve önceleri hobi olarak daha sonra profesyonelce Fransız mutfağı ile ilgilenmeye başlar. Pek çok zorluklara rağmen kitaplar yayınlamayı ve Amerikalılara yemek pişirmeyi öğretme misyonuna uygun TV programları hazırlamayı başarır. En bilinen kitabı Mastering the Art of French Cooking (Fransız Yemek Pişirme Sanatında Ustalaşmak) 1961'de yayımlandı. En sonunda 2000 yılında Fransa tarafından Legion d'Honneur nişanı, 2003 yılında ise ABD tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirilir. (Bu bilgilerin çoğunu ve Julia Child'ın resmini Vikipedi'den aldım.) Bu uzun (hatta uzun ne kelime, upuzun!), karakteristik bir ses tonuna sahip, hırslı ve eğlenceli kadını Meryl Strep canlandırıyor. İşte size filmi izlemeniz için yeterli bir neden! Meryl Streep'in ses tonuyla, giysileriyle, tavırlarıyla, saçıyla başıyla, kısacası her şeyiyle nasıl Julia Child olduğunu görmelisiniz.

Julie Powell ise daha günümüzden bir örnek. Bir çağrı merkezinde çalışan '73 doğumlu genç bir kadın. Yaşamına renk katmak için ne yapayım derken Julia Child'ın yemek kitabındaki tariflerin hepsini bir yılda pişirmeye ve bir blog açarak sonuçları oradan paylaşmaya karar veriyor. 365 günde 524 tarif projesiyle yola çıkan Julie'nin azmini takdir edeceksiniz. Ve her zaman inandığım gibi "gerçekten sevdiğiniz ve istediğiniz bir işe gerçekten emek harcarsanız bunun maddi ve manevi karşılığını mutlaka alırsınız" fikrimi doğrulayan bir yaşam öyküsü var. Amy Adams'ın da bu role çok yakıştığını söylemeliyim.















Film iki saat sürüyor. Erkek izleyicilerin biraz sıkılabileceklerini not düşeyim. Ya da bizim evin erkeği filmi biraz fazla uzun buldu demem daha doğru olacaktır. :) Ama ben çok severek izledim. İşin içinde yemek var, blog var, hayata renk katma çabasında iki kadın var, Meryl Streep var, daha ne olsun değil mi! Tavsiye ediyorum!

İkinci film ise Precious: Acı Bir Hayat Hikayesi. Adı üstünde gerçekten çok acı bir hayat hikayesiyle karşılaşacağınız bu film Harlem'de geçiyor. Precious rolündeki Gabourey 'Gabby' Sidibe bu sene kadın oyuncu Oscar'ına aday gösterilmiş. Neredeyse Requiem for a Dream'de olduğu kadar üzüntüden boğazımın düğümlendiği ve sinirden rengimin attığı bu filmde Harlem'de yoksulluk içinde yaşayan on yedi yaşında, obez bir genç kızın hikayesi anlatılıyor. Aile içi şiddet, uyuşturucu, ensest, sevgisizlik, yokluk ve ilgisizlik içinde yetişen (ironik bir isme sahip) Precious, okuldan atıldıktan sonra önüne çıkan bir fırsatı değerlendirerek alternatif eğitim alabileceği bir okula yazılıyor ve belki de bu sayede yaşamında bir umut ışığı doğuyor. Yine de umutlu anlara kendinizi fazla kaptırmayın derim, zira her biri dakikalar içinde adeta bir tokat gibi yüzünüze inerek aslında nasıl bir hayat hikayesinin içinde olduğunuzu size hatırlatacaktır. Ben çok üzülerek ve çok etkilenerek izledim bu filmi. Hayata ne kadar eksilerden başlayan ne çok insan olduğunu düşündüm ve o hayatlarda bile bakış açısının her şeyi olmasa bile birçok şeyi ne kadar değiştirebileceğini... Filmin afişinde de gördüğünüz gibi "en uzun seyahat bile bir adımla başlar." Bu arada filmde süpriz isimler de olduğunu söyleyeyim. Örneğin yakışıklı erkek hemşire rolünde Lenny Kravitz ve sosyal yardım uzmanı rolünde ise Mariah Carey sizleri bekliyor olacaklar. Mart'ın ilk haftası vizyona girecek olan bu filmi sinir içinde izleyecek olsanız bile kaçırmayın!

İyi seyirler...

Lösemili Çocuklara Moral Bağışı Yapmaya Ne Dersiniz?

LÖSEV'in Dünya Çocukluk Çağı Kanser Günü dolayısıyla Çocuklar Hep Gülsün adıyla başlattıkları yeni bir çalışma ile ilgili olarak gelen bir bilgilendirme e-postasından bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

Dünyada ve Türkiye’de kanserin çığ gibi büyüdüğünü artık hepimiz biliyoruz. Havada, suda, gıdalarımızda bulunuyor, cep telefonumuzdan yayılıyor. Kanser kontrolsüzce ilerliyor. Çevremizdeki kanserojen maddeler aşırı derecede, hızla artıyor. Sularımızdaki sanayi atıklarının, tarımda aşırı ve kontrolsüz kullanılan tarım ilaçlarının kısa kısa etkilere neden olup uzun dönemde ciddi rahatsızlıklara yol açtığını görüyoruz. Lösemi ve kanser vakalarındaki artışın en önemli nedenleri arasında, kanserojen maddelerde yaşanan artış geliyor.

Çocukluk çağı kanserleri tedavi edilebilen hastalıklardır. Buna rağmen, ne yazık ki, gelişmiş ülkelerde beş kanserli çocuktan dördü hayatını kaybedebilmektedir. Türkiye’de lösemi, çocukluk çağı kanserleri arasında en yaygın olan kanser türüdür ve her yıl yaklaşık 2000 çocuk, lösemi hastaları arasına katılmaktadır. 2020’de bu sayının yılda 3000’e ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Dünya Çocukluk Çağı Kanser Günü , Türkiye’de 22 Şubat 2010’da kutlanacaktır. Gelin, bu günde kanserle savaşan çocuklarımıza ve onların ailelerine seslenerek onlara umut verin, yalnız olmadıklarını hissettirin...












Neler Yapabilirsiniz?

Bu özel gün için okulların, ailelerin ve eğitimcilerin yapabilecekleri şeyler çok daha kapsamlı. Ve bu konuda LÖSEV'in web sayfasından bilgi alabilirsiniz.

Ama bizlerin de yapabileceği bir şey bulunuyor. Hem de çok kolay ama çok da içten, lösemili çocukların yanında olduğumuzu onlara hissettiren, bizden bir ses, bir nefes duymalarını sağlayan bir şey yapabiliriz. Tek bir tıkla!

Tek yapmamız gereken bu linke tıklayıp kanserli çocuklara ulaşmasını istediğiniz güzel bir mesaj yazmak. Böylece onlara moral veriyor, destek oluyoruz - hepsi bu!


Şubat ayı sonuna kadar ne kadar çok kişi tıklarsa, ne kadar çok kişi mesaj yazarsa o kadar kamuoyu oluşacağı düşünülüyor. Çünkü her gün yüzlerce ölüm, binlerce kayıp yaşanıyor. Büyük – küçük demeden ve tek nedeni kanser.

Bir tık ile ya da bir mesajla belki hayatları kurtaramayız ama sesimizi duyurabiliriz. Bir anne daha ağlamasın.

ÇOCUKLAR HEP GÜLSÜN…

DÜNYA ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSER GÜNÜNDE HAYATLARINA BİR NEFES VERELİM.


Olmaz mı?

Nymphea ve Kenter Tiyatrosu'ndaki "Profesyonel"

Bu blogun bana kazandırdığı şeylerden en önemlisi sayesinde tanıdığım insanlar oldu. Cumartesi günü bu insanlara bir yenisini daha ekledim: Nymphea. Yalnızca bloglarımız aracılığıyla iletişim kurmaya başladığımız, sonra ortak yönlerimiz olduğunu fark ettiğimiz, ilgiyle birbirimizin yazdıklarını takip etmeye ve fikir paylaşımında bulunmaya başladığımız, kısacası bizi zenginleştiren bir blogdaşlık daha "sanal" sıfatından kurtulup "gerçekliğe" adım atmış bulunuyor. Ve bunun en keyif verici yanı ise tanıştığınız insanın Internet'teki sayfalarından yansıyandan çok daha fazlası olduğunu görmek. Nymphea ile uzun zamandır buluşup tanışma planları yapıyorduk ama bir şekilde programlarımızı ya da hava şartlarını denk getirmek mümkün olamamıştı. :) En sonunda onun zarif jesti sayesinde Cumartesi günü buluştuk: "13 Şubat için Kenter Tiyatrosu'nda oynayacak Profesyonel oyununa iki tane biletim var. Birlikte gidelim mi?" İki tiyatroseverin bir tiyatro programı sayesinde bir araya gelmesi kadar doğal bir şey olamaz, değil mi? Ben de hemen atladım bu plana tabi ki. Öncesinde Nişantaşı Retro Cafe'de oturup sohbet ettiğimiz yaklaşık iki saatlik sürenin de en az tiyatro kadar keyifli olduğunu söylemeliyim. O yüzden buradan bir kez daha teşekkür ediyorum en yeni arkadaşım Nymphea'ya...:)

Gelelim Profesyonel adlı oyuna. Bu sezonun merak ettiğim oyunlarından biri olan Profesyonel'de Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar başrolleri paylaşıyorlar. Zaten sadece ikisinin oyunculuklarını görmek için bile gidilebilecek bir oyun. Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçeviç tarafından yazılan oyunda Yetkin Dikinciler Teodor Teya Kray adında bir yazarı, Bülent Emin Yarar ise Luka Laban isminde hayatı boyunca bu fikir suçlusu yazarı izlemiş olan bir gizli polisi canlandırıyor. Luka'nın içinde eskilere ait pek çok eşyanın bulunduğu kocaman bavuluyla Teya'nın odasına girmesiyle birlikte iki farklı dönem, iki farklı kuşak, iki farklı görüş karşı karşıya geliyor. Yıllar boyu birikenlerden ortaya çıkan bu güzel hikayede zaman zaman gözleriniz doluyor.













Yetkin Dikinciler'in o güzel ses tonuyla oyunun parantez aralarını okuduktan sonra rolüne dönmesi, hatta son derece rahat ve doğal bir şekilde ön sıralarda oturan seyirci yorumlarına karşılık vermesi gerçekten görülmeye değerdi. Genel olarak duruşunu çok beğendiğim bir ismi ilk kez sahnede izlemiş oldum ve hayranlığım bir kat daha arttı. Bu arada Yetkin Dikinciler'in boyu da bir kat daha uzamış olabilir mi? Tamam, uzun boylu, biliyorum, ama bu kadar beklemiyordum doğrusu! :) Bülent Emin Yarar'ın o doğal oyunculuğuna, mimiklerine, yüzüne yansıyan hüzüne ve mutluluğa ise ne desem az kalır. Sekreter (Gülen Çehreli) ve kaçık (Cenap Oğuz) karakterlerinden bahsetmeme sebebim ise rollerinin gerçekten çok kısa olması. Bir saat kırk beş dakika süren bu tek perdelik oyunu sezon bitmeden görmenizi öneririm. Profesyonel performansların sizi alıp götüreceğini söyleyebilirim. Ve perde kapanırken buruk bir gülümsemeyle gözlerinizi siliyor olacağınızı da...

İyi seyirler!

Lychee Restaurant

Cuma akşamı Dido & Ongun ile Arnavutköy'deki Lychee Restaurant'a kutlama yapmaya gittik. Ne kutlaması mı? Amaan, boşverin, orası bize kalsın, yarattık işte bir kutlama sebebi! Deliye her gün bayram misali bize de her hafta sonu kutlama zaten! :)

Bu arada Arnavutköy taraflarındaki mekan keşiflerimizi Dido & Ongun'a borçluyuz. daha önce de yine onlar sayesinde İskele Livar'ı keşfetmiştik. Bu kez biraz daha farklı bir yerdeyiz. Daha yükseklerden bakıyoruz Boğaz'a... Arnavutköy'ün daracık yollarından kıvrılarak çıktığımız tepelerinde bir noktadan... Ongun sayesinde deniz manzarasını net bir şekilde görebileceğimiz güzel bir masa ayrılmış bize cam kenarında.















Saat sekiz gibi gittiğimizde masamız leziz mezeler ve salatayla donatılmış, bize de yalnızca içki tercihlerimizi söylemek kalmıştı. Lychee'de ister a la carte ister limitli ya da limitsiz fiks mönü tercih edebiliyorsunuz. Mutfağında iki ayrı ekibin çalıştığını öğrendiğimiz bu restoranda hem bir rakı sofrasına yakışacak türden mezeler, ara sıcaklar ve kebap çeşitleri hem de dünya mutfağından değişik yemekler servis ediliyor. Hafta sonları (Cuma&Cumartesi akşamları) saat 21.00'de canlı müzik başlıyor. Gülşen adındaki solistin sesi Sertap Erener'e çok benziyor ve o güzel sesiyle Fransız şansonlarından Yunan müziğine ve Ajda, Nilüfer, Candan Erçetin, Sertap Erener ve benzeri Türk pop sanatçılarının sevilen şarkılarından örneklere kadar çeşit çeşit müzik eşlik ediyor yemeğinize. Sağ alt köşede Ongun'un coşkuyla şarkılara eşlik edişini görüyoruz. Nedense pek bir coşkulu kendisi, hayırdır inşallah! :) bu arada coşmuş Ongun'un hemen yanında benim elimin değdiği belli olan bir ekmek görüyorsunuz: şeklini kaybetmemesi için çaba gösterilerek kabuğu özenle mideye indirilmiş bir yuvarlak! Gecenin sonunda masa toplanırken İso'cumun dikkatini çeken bu ekmekçiğin de fotoğrafını çekerek anılar arşivimize atalım dedik.

Genel olarak güzel bir mekan olduğunu söyleyebilirim. Yemekler iyiydi (ara sıcak olarak verilen lahmacun ve en sonda verilen kabak tatlısı hariç). Servis elemanları ilgililerdi ve canlı müzik de başarılıydı. Arnavutköy'de iki katlı bir yalının içinde yer alan restoranın dekorasyonu konusunda bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü yerini ve manzarasını gördükten sonra aklım başka yerlere kaydı ister istemez. Bu şirin evin evim olduğunu düşünerek içini ayrıca dayayıp döşedim kendi kafamda. :) Mekanla ilgili tek eleştirim "her telden çalan" bir yer olması olacak. Hani kebap, rakı, penne, şarap, şanson, fasıl, lavaş ekmeği, poaça benzeri topak ekmekler vs gibi her şeyin aynı çatı altında sunuluyor olması biraz kimlik bunalımı yaşayan bir yer havası veriyor, ama bunun bana bir zararı oldu mu derseniz olmadı! Bir de saat 23.00 itibariyle masanıza meyve ve tatlıları koyduktan sonra "artık gitseniz de yarın sabah kahvaltı için masaları hazırlayıp evimize gitsek" yaklaşımı ve bakışları sezilmeye başlandı ortamda ki işte bu yaklaşımdan nefret ederim! Adı sabah 04.00'e kadar açık olan bir mekanda bir gece önce orada oturan müşteri bu tavrı hissetmemeli diye düşünüyorum. Neyse, zaten biz de canlı müziğin bitmesiyle birlikte kalkmayı düşünüyorduk (gerçi biraz daha erken davrandık ama olsun).

Evet, şimdi iki resim arasındaki dört farkı bulun köşemize geldik:


Her şey Ongun'un ilk resimde tuhaf bir şekilde baktığını fark etmesiyle başladı. Aynı şeyi aynı anda fark eden diğer bir kişi de fotoğrafı çeken garsonumuz oldu. Garson bir çektiği resme bir Ongun'a bakıp yüzünü buruşturdu. Akabinde inisiyatif kullanarak bir resim daha çekmeye kalktı. O sırada Ongun ilk resimde muhtemelen nasıl çıkmış olabileceğini bize gösterdiği için Dido'yla benim gülümseyişlerimizde bir genişleme görüyorsunuz. Hatta otuz iki dişimin görünmesi bana yetmemiş olacak ki ikinci resimde bademciklerimi sergilemeye kalkmışım. Ongun, bilinçli olarak pozunu düzeltmeye çalışsa da alkolün etkisiyle yavaşlayan hareketleri nedeniyle ikinci resimde de bunu başaramamış. Serinin üçüncü pozu olsa tam süper olacakmış aslında. İso'nun ise görüntüsünün genel havası iki resimde de aynı: arkadan kafasını uzatan potansiyel bir seri katil duruşu! Ama ilkinde tam bir katilken, ikinci resimde daha sevimli bir katile dönüşmüş. Hatta her an hançerini çıkarıp her şeyden habersiz saf bir şekilde pozunu düzeltmeye çalışan Ongun'un ensesine saplayacakmış gibi bir hali var! :) Neyse, kusura bakmayın geyiğe daldım, ama ben kendi kendime çok eğlendim bu iki resmi görünce. (Hızlı hızlı iki resim arasında gidip gelmek de çok eğlenceli bu arada.)

Lychee'ye gitmek isteyenler rezervasyon yaptırmak ve adresi öğrenmek için yazının başında verdiğim linke tıklayabilirler. Üşenenler ise aşağıya bakabilirler:

Adres: Kuruçeşme Mah. Yeşilpınar Sok. No.6 Arnavutköy
Tel: 0212 265 13 90 - 91

Keyifli geceleriniz bol olsun!

Gıcık Olduklarım #5

Çok şaşırdım! Uzun zamandır hiçbir şeye gıcık olmamışım gibi bir görüntü var blogumda. Oysa bu mümkün değil! Hatta benim için kabul edilemez bir durum!

Hemen gıcık olduğum ilk maddeyle başlıyorum: yeni teknoloji trendleri!

Neden mi? Çünkü eskiye ait hiçbir şey kalmıyor da ortada ondan! Mesela teknoloji konusunda pek zayıf olsam da yine de az çok ahkam kesebileceğim iki ürünü ele alalım. Birincisi televizyonlar (ve hatta bilgisayar monitörleri). Tüplü modellerin yavaş yavaş yok olmasına hepimiz seviniyoruz, buraya kadar her şey tamam. Ama neden güzelim kare ekranlarımız gitti de yerine dikdörtgen ekranlar geldi. Monitörlerde kare olan üç beş model ya kalmış ya kalmamıştır, ama TV'lerin hepsi dikdörtgen oldular. Bu yeni nesil monitörlere geçtim geçeli kendi resimlerimizi desktop resmi olarak kullanamıyorum mesela. Çünkü iki katı geniş görünüyoruz. Sırf bu yüzden TV programlarına da çıkmıyorum işte! :) İncecik mankenler bile 38-40 beden arası gibi göründüklerine göre kimbilir biz 38'likler nasıl görünürüz. Her şey bir yana ben kapalıyken de yatay TV'nin görüntüsünden de hoşlanmıyorum. Kocaman bir kareyi kesin tercih ederim!

İkinci ele alacağım ürün cep telefonları. Hiçbir yeni gelişmeyi takip etmeme rağmen artık hemen hemen her telefonla Internet'e bağlanabildiğimizi, radyo ya da müzik dinleyebildiğimizi, fotoğraf çekebildiğimizi, yani kısaca telefon işlevleri haricinde pek çok işlevi gerçekleştirebileceğimizi biliyoruz. Buraya kadar sorun yok, alan razı satan razıysa beni ilgilendirmez, herkes istediği özelliklere sahip telefonu alır kullanır. Ama neden benim gibi telefonunda yalnızca iyi ses kalitesi, muhteşem çekiş gücü (araba özelliği gibi oldu bu da!), elimde kaybolmayan bir boyut (ve tuşlar), en az bir hafta şarj süresi, adam gibi bir hafıza kapasitesi isteyenler öyle ağzı açık bakakalıyorlar. Yoksa yalnızca ben miyim hâlâ yalnızca telefon özelliklerine sahip bir telefon kullanmayı isteyen? Size bir şey söyleyeceğim, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutacaksınız: Ben hâlâ yedi senelik Nokia 6310'u kullanıyorum (kocam yeni nesil telefonlara geçince kaptım kendisini, zaten gözüm vardı!) ve hâlâ ne zaman şarj ettiğimi unutacak kadar uzun süre şarjı gidiyor, kimsenin telefonunun çekmediği yerlerde çekiyor, ses kalitesi süper! Bu aralar bas bas "kulaklıkla konuşun" uyarıları yapıldığı için kulaklığını bulmaya çalıştım ve hiçbir yerden bulduramadım. Dolayısıyla değiştirmem gerekebilir, ama o bile zorunlu olduğum için olacak yani. Kulaklık ararken telefoncuların hâlâ "abla 100 TL'ye alırım o telefonu" dedikleri bir model! Dikkatinizi çekiyorum, yedi senelik ikinci el telefon için 100 TL! Çünkü inanılmaz kaliteli bir telefon! Nokia, neden bir tane daha 6310 çıkarmaz anlayamıyorum. Şimdi istediğim özelliklere sahip (yani sadece telefon olan) telefonlar plastik oyuncaklara benziyorlar ve ömürleri en fazla bir yıl oluyor!

İşte böyle, teknolojiye kılım! Zaten öyle tipi değişti diye ürün falan almam, hatta ömür boyu kullanabileceğim bir bilgisayarım ve bir telefonum olsa dünyanın en mutlu insanı olabilirdim. Ama artık durmadan kuş kondurdukları için birkaç ay içinde eski moda olup çıkıyorsunuz. Bir ümit Nokia'ya sesleniyorum: 6310'un yeni versiyonunu çıkarırsanız, piyasadaki en pahalı telefon kadar para vererek alırım o telefonu (hatta yedek kapakları ve pilleriyle birlikte). Nasılsa hepsinden daha uzun ömürlü olacaktır.

İkinci gıcık olduğum konu ise Migros'un çevreyle dost poşetleri. Bu poşetler doğada %100 çözünebilen, 12-24 ay içinde parçalanıp biyolojik olarak çözünerek yok olan, doğayla dost ürünler. Bunda gıcık olunacak bir şey yok, değil mi? Bence de! Zaten benim gıcık olduğum bölüm poşetlerin çözünmek için biraz acele etmeleri! 12-24 ay yerine 12-24 dakika arasında çözünmeye başlayan bu poşetler genellikle marketten eve geldiğimde zaten yok olmuş oluyorlar! :) Yani Migros'un çevreci yaklaşımı hoşuma gitmesine rağmen tutacak yerleri kopan poşetleri çuval gibi tutup sırtıma atarak ya da kucağımda taşımaktan şikayetçiyim!

Şimdilik bu kadar. Ama elbette ben tam gaz gıcık olmaya devam edeceğim. Benden ayrılmayın..:)

"7" - Şekspir Müzikali

Öncelikle Oyun Atölyesi'nde asılı duran yandaki afişe dikkatinizi çekerim. Bu oyun "Şekspir" "Müzikali" gibi Türk seyircisine göre korkutucu sayılabilecek iki unsuru bünyesinde barındırmasına rağmen Şubat ayı biletleri tamamen bitmiş durumda! Bence bu çok sevindirici ve ayrıca Okan Bayülgen'e hak vermemi de sağlayan bir durum. Okan bir kaç kez programlarında "tiyatroya gidilsin diye kendimizi parçalamamıza gerek olmadığını, zaten tiyatroları dolduran bir seyirci kitlesinin olduğunu, daha fazlasına gerek olmadığını, çünkü bu takdirde bu keyfi yaşayan bizlerin bilet bulamamaya başlayacağını" söylüyor. Ayrıca "bırakın bu keyfin tadını bilmeyenler bilmesin, eksik yaşamaya devam etsin, neler kaçırdıklarını bilmeyen insanları zorlamaya gerek yok, tiyatro ayrı bir bilinç gerektirir" benzeri sözler söylüyor. Önceleri çok sert bulduğum bu sözlere bir tiyatrosever olarak yavaş yavaş katılmaya başlıyorum. Tiyatro seyircisi olmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum ve o ayrıcalıklı grubun üyesi olduğumuz için de çok mutlu hissediyorum. (Bu kadar kendimi beğenmişlik yapacağım izninizle...)

Gelelim oyuna... Bu eğlenceli müzikal oyun adı üstünde bir Shakespeare uyarlaması. Bir erkeğin yedi evresi anlatılıyor. Doğumundan ölümüne kadar yaşamının yedi aşaması. 7'sinden 70'ine kadar bir erkeğin yaşamı. Yöneten Kemal Aydoğan. İncecik bir tül perdenin ardında sadece müzikleriyle değil, tepkileriyle de oyunun çok önemli bir parçası olan muhteşem bir orkestra. Ve o tül perdenin önünde ise dört soytarı ve bir de dev adam!

Soytarı dedim ama kusuruma bakmayın; bu kez soytarılar değil "soykarılar" (yani hatun kişi olan soytarılar) eşlik ediyor sahnede yaşamı mercek altına alınan erkeğe. Evrim Alasya, Selen Öztürk, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan adlı bu soykarıların hepsinin de sesi muhteşem. (Hatta Tuğçe Haraoğlan ve Evrim Alasya'nın biraz daha muhteşem.) Soytarı (ya da soykarı) adına bakıp da aldanmayın. Shakespeare oyunlarının hemen hemen hepsinde yer alan soytarı karakteri oyunların ağır havasını biraz olsun yumuşatma, sert mesajları daha komik ve halka uygun şekilde aktarma, "delidir ne yapsa yeridir" mantığıyla söylenmesi güç şeyleri cesurca söyleme gibi görevleri üstlenen, sağduyunun sesi sayılan karakterlermiş. Dolayısıyla bu dörtlüye de inanılmaz iş düşüyor sahnede ve gerçekten de kocaman bir alkışı hak ediyorlar yaklaşık iki saatlik aralıksız performanslarının sonrasında.














Bir de sahnede bir dev adam var demiştim ya... İşte o dev adam bizi bir kez daha kendisine hayran bıraktı diyebilirim. Haluk Bilginer'i bir kez olsun sahnede görmeyen bir insanın çok şey kaçırdığını düşünüyorum. Şahsen bana "önümüzdeki sezon Oyun Atölyesi'nde Haluk Bilginer'in tek kişilik oyunu sahnelenecek ve konusu falan yok, Haluk Bilginer sadece sahnede duracakmış" deseler bile en önden yerimi ayırtırım gibi geliyor. (İçinizden istediğiniz kadar dalga geçebilirsiniz. İçinizden ama lütfen!) Türkiye'deki en beğendiğim erkek tiyatro oyuncusu olduğunu zaten daha önce de söylemişimdir. Bakışlarıyla, duruşuyla, mimikleriyle ve o güzel sesini binbir farklı tonda kullanabilme becerisiyle benim için hep bir numara olacak bir isim o.

Bu oyunda ise yedi farklı erkek olarak karşımıza çıkıyor. Siyah pantolonu ve siyah gömleğiyle sahneye çıkan bu muhteşem adam bir bakıyorsunuz eline biberon alıp, ağzında emziğiyle, tay tay yürüyen bir bebişe dönüşmüş. Sonra elinde şarap kadehi, önünde leziz yemekler, şık kıyafetleri içinde olgunluk çağındaki bir erkeğe ya da sırtında çantası, önlüğü ve kısa pantolonuyla bir ilkokul öğrencisine... Dakikalar içinde hayatının ilkbaharını da sonbaharını da bu kadar doğal ve etkili bir şekilde canlandırabilmek çok zor olsa gerek. Ve biz o sahnede tek oyuncunun canlandırdığı yedi farklı erkeği gördük. Her birini farklı özellikleriyle, ruh halleriyle, ifadeleriyle, sesleriyle...

Bu arada hayatın her evresi güle oynaya geçmiyor elbette. Zaman, doğduğumuz andan itibaren aleyhimize işlemeye başladığına göre son iki evrenin de (yaşlılık ve ölüm) biraz hüzünlü geçtiğini tahmin edebilirsiniz. Ama olsun, ölen de yok olmuyor ki bu evrende, bakarsınız bir mercan ya da bir inci olarak dönüp yanınıza gelmiştir bile...

Oyun Atölyesi ekibine ve Haluk Bilginer'e özel teşekkürlerimi gönderirken Mart ayı biletlerinin bugün itibariyle satışa çıktığını da hatırlatmak isterim. Gişe tel: 0 216 345 39 39. Bu harika oyunu kaçırmayın ve kendinize iki saatlik bir ruhsal ziyafet çekin derim!

Şimdiden iyi seyirler...

Bir Film & Bir Kitap

Bir de tiyatro, ama o daha sonra ayrıca ele alınacaktır...

Hafta sonu biterken yine sizlere etkinlik raporu sunabilecek kıvama gelmiş olduğumu fark ettim ve geçtim ekran başına. Öncelikle Cuma akşamı izlediğimiz Everybody's Fine yani Herkesin Keyfi Yerinde adlı filmden bahsedeyim. Başrolünde Robert de Niro olduğu için bu filmi izlemememiz düşünülemezdi. Diğer oyunculardan ise öne çıkan isimler Drew Barrymore ve Kate Beckinsale. Keyifle izlenebilir bir aile filmi çıkmış ortaya ve bence hiç de fena olmamış. Aile filmi de nasıl bir kavram oldu böyle! Aile salonu gibi! :) Ama anladınız ne demek istediğimi sanırım. Şimdi kısaca filmi anlatacağım, benim gibi filmi izlemeden film hakkında bir şeyler okumaktan hoşlanmayanları sıradaki paragrafı okumamaları için uyarıyorum.

Filmdeki ailede ise ölmüş bir anne, birini hiç göremediğimiz dört çocuk ve baba var. Çocukların her biri ayrı şehirlerde ortalama işlerinde kendilerine göre bir hayat sürüyorlar. Hayatlarında doğru gitmeyen bazı şeyler ya da eksiklikler olabilir ama genel anlamda kendi ayaklarının üzerinde duran mutlu insanlar olmayı başarmışlar. Ama babalarının gözüyle nasıl göründüklerinden pek de emin değiller! Neden mi? Çünkü babanın beklentisi ve o ana kadar hayatta olan annenin baba ve çocuklar arasındaki ilişki yönetimi görevini üstlenmesi sayesinde bu beklentinin realize olma fırsatı bulamaması ortaya bir sorun (ya da belki de olumlu bir durum) olarak çıkıyor. Bunun için de çocukların babalarında toplanacakları bir hafta sonu planının çeşitli nedenlerle iptal olması ve babanın bavulunu toplayıp teker teker çocuklarının kapısını çalması gerekiyor. Hayat bu... Her zaman her şeyi çok kolay öğrenemiyoruz elbette. Burada da babanın "babadan saklananların" farkına varması biraz sancılı bir süreç halinde gerçekleşiyor, ama sonrasında filmden mutlu ayrıldığınızı söylemeliyim. Dediğim gibi Robert de Niro'yu baba rolünde izlemek bence bu filmi izlemek için başlı başında bir nedendir, ama daha objektif bir yorum isterseniz bir sinema filminden çok DVD'sini alıp evde yayılarak izlenebilecek bir film olduğunu söyleyebilirim.

Kitap önerim ise birkaç yazı önce başladığımı söylediğim Yalancı Tanıklar Kahvesi olacak. Vedat Türkali'nin yazdığı kitap 70'li yıllarda geçiyor. Gençlerin yeni bir dünya düzenine duydukları özlem, tutukuları, harekete geçme istekleri... Var olan sistemin tokatını binlerce kez yemiş olanların ise pasif kalışları... Sömürülen ve alet edilen değerler ve bu uğurda çıkan kavgalar, akan kanlar ve yok olup giden canlar... Ailelerde ve her şeye rağmen yaşanan aşklarda göze çarpan dramlar... Bir umut vermesini çok istediğim ama gerçekçi bakan her gözün göreceği gibi umuttan çok umutsuzluk ve içinden çıkılmazlık sunan bir hikaye ve yazar... Sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-dinci çatışmalarına değinen yazarın romanını okurken bazı şeylerin hâlâ çözüme kavuşturulmadığı gibi giderek daha kötüye gitmiş olduğunu düşünerek üzülebilirsiniz. Solun bu ülkede neden daima başarısız olduğunu sorgulayabilirsiniz. Kitabın bir yerinde geçen "...devrim şiir gibidir, başka dile çevrilmesi güç iş..." sözü ile kendi dilinizi ne kadar iyi bildiğinizi düşünmeye başlayabilirsiniz. Muhsin adlı ana karakterin iç sesleri ve kendi kendi yaptığı yorumları keyifle okurken onlardan birçok şey çıkarabilirsiniz. En sonunda da 90 yaşındaki büyük ustaya şapka çıkarırsınız. Boğazınızdaki düğüme rağmen...

Moliere'in "Cimri"siyle Tiyatro Sahnesinde Tanıştık

Geçen hafta Pazar günü Kenter Tiyatrosu'ndaydık. Moliere'in Cimri'sini Sabahattin Eyüboğlu çevirisiyle ve Mehmet Birkiye'nin yönetmenliğiyle sahnede izleyip tanımış olduk. Şimdiye kadar okumadığım klasiklerden biriydi ve bu keyifli oyun sayesinde artık bir fikrim olan klasiklerden biri oldu. Gerçi başrolünde Cimri'siyle yalnızca adına bakarak da fazlasıyla fikir sahibi olabileceğiniz bir eser var karşınızda! :)

Harpagon'u yani Cimri karakterini aynı zamanda oyunu yöneten Mehmet Birkiye oynuyor. Cimri'nin oğlunu Engin Hepileri (Victoria'da hastabakıcı rolünden hatırlıyoruz kendisini) ve kızını ise Demet Evgar canlandırmış. İtiraf ediyorum: Demet Evgar olmasa bu oyuna bilet almayı düşünmeyebilirdim, ama iyi ki varmış ve biz de iyi ki bilet almışız. :) Gerçi bu oyunda diğer pek çok oyuncunun oyunculuğu Demet Evgar'dan çok daha ön plandaydı, ama olsun. Çöpçatan kadın rolünde Kadriye Kenter de öne çıkan isimlerden. Cimri'nin hem aşçısı hem şoförü rolündeki İlker Ayrık ve kızı Elise'nin sevgilisi Bülent Şakrak da çok başarılılardı.

Oyunculuklar dışında kostümleri de çok başarılı bulduğumu söyemeliyim. Özellikle Harpagon'un yırtık pırtık, kancalı iğnelerle tutturulmuş hırkası ve belindeki kemerden sarkan evin her kilitli köşesinin anahtarlarına çok güldüm. Oğlu Cleante'nin süslü püslü kostümü ve peruğu, çalışanlarının dökülen üst başlarıyla bu oyundan çıkıp Sefiller 'de oynayabilecek durumda olmaları, Bayan Frosine ve Mariane'in daha iç açıcı kostümleri çok güzel seçilmişti.













(Not: Resimleri Cimri'nin Facebook'ta grubu varmış, oradan aldım.)

17. yüzyılda yaşamış olan Fransız oyun yazarı Moliere'in en önemli eserlerinden biri olan Cimri'nin türü aslında komedi olarak geçmesine rağmen cimriliği son derece gerçekçi bir şekilde anlattığı için Cimri karakteri zamanında Goethe tarafından komik değil trajik olarak nitelendirilmiş. Haksız da değilmiş hani! Çünkü Harpagon karakteri para tutkusu yüzünden insanlığını ikinci plana itmekten çekinmeyen, hayatı hem kendisine hem de çevresindekilere zehir eden, hem biraz gülünç hem biraz acımasız ama kesinlikle çekilmez bir karakter! Evinde yaşayanların ellerinde kazma küreklerle bir o yana bir bu yana koşuşturmalarına şaşmamak gerek. :)

İki perdelik bu keyifli oyunu izlemek istiyorsanız MyBilet'e buyrun. Biletix'e ne kadar sinir oluyorsam, MyBilet'e o kadar bayılıyorum, bunu da söylemek istedim.

Örneğin İyi Günde Kötü Günde adlı oyunun biletleri 40 TL ve Biletix'ten almaya kalktığınızda ekledikleri hizmet ve kurye bedeliyle iki kişi 98 TL ödememiz gerekiyor. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'na taksiyle gidip gelsem 18 TL tutmaz, ama Biletix ne hizmeti veriyorsa artık alıyor o parayı. Neyse ki 19 Şubat için biletlerimizi ayırıyorlar da hafta sonu İso'cumla gidip alacağız gişeden. Sırf o yüzden Harbiye Açıkhava Konserleri dışında tüm biletleri kendi gişesinden almayı tercih ediyorum. Bu arada Akatlar Kültür Merkezi gişesine de seslenmiş olayım buradan: Kredi kartıyla gişeden satışa bir an önce başlamanızı istiyoruuuummmm!! Bu kadar güzel bir yerde olan bu kadar güzel bir sahnenin gayriciddi iş yapmasına dayanamıyorum nedense. Gişe yetkilileri hiçbir zaman yerinde olmaz, bilet satmazlar, belli bir süre için bilet ayırmazlar, rahatsız etmişiz gibi telefonu açarlar... Neyse! Sinirlendim yine işte! Bu Şölen'i izlemek mümkün olmayacak galiba. Şubat ayında Akatlar Kültür Merkezi'ndeymiş ama onlara da gıcık olduğum için Mart ayını bekleyeceğim!

Ama MyBilet öyle mi? MyBilet'te oyunun fiyatı neyse onu ödeyerek aldığınız biletlerinizi oyundan beş dakika önce gişeden alıp salona girebiliyorsunuz. Diyelim ki son anda başka bir planınız çıktı ve oyuna gidemeyeceksiniz, bir gün öncesine kadar biletinizi açığa alabiliyorsunuz ve daha sonra açık paranızı başka bir oyuna bilet alırken kullanabiliyorsunuz. Devlet Tiyatroları'nın biletlerini takip edebiliyorsunuz. Daha ne olsun derseniz bence daha fazla tiyatro grubu MyBilet'le anlaşsın derim, başka da bir şey demem. :)

İyi seyirler...

Başka Dilde Aşk ve Sherlock Holmes

Kitap raporumu sunduktan sonra sizlere bu haftanın film raporunu da sunayım dedim. Bu haftayı iki filmle kapattık ki bir tanesi şimdiden "en beğendiklerim" listesindeki yerini almış bulunuyor. Filmden gelir gelmez gidin diye kısaca yazmıştım. Şimdi ise daha ayrıntılı yazmak için buradayım.

Başka Dilde Aşk, uzun zamandır beni en derinden etkileyen filmlerden biri oldu diyebilirim. İşitme engelli bir delikanlı ile çağrı merkezinde çalışan bir genç kızın engel tanımayan aşk hikayesi sizi de çok etkileyecek. Aşkın iki ucunun birinde bir işitme engellinin diğerinde ise durmaksızın iletişim kurmak zorunda olan bir çağrı merkezi çalışanının kullanılması bence çok etkili olmuş. Bir yanda saatlerce konuşarak iletişim kuramayanlar, diğer yanda konuşmadan anlaşanlar... Hiçbir engeli olmadığı halde kendilerine ve etrafındakilere engel dolu bir dünya yaratanlar ve adı engelli olduğu halde engel falan tanımayanlar... Koşulsuz bir şekilde karşındaki insanı olduğu gibi kabul etmenin en sevgi dolu hali...Aşk için yalnızca karşındakine kalbini açmanın yeterli olduğu gerçeği...


Çok içten bir senaryo. Sömürülmeye açık bir konunun hiç sömürülmediği, hatta çizilen güçlü, açık ve hayatın içinde bir işitme engelli portresi sayesinde aslında kimin gerçekten engelli olduğunu sorgulatan bir anlatım. Çok başarılı oyunculuklar.. Mert Fırat başta olmak üzere Saadet Işıl Aksoy (ki yalnızca hoş bir kız olarak filmde boy göstereceğini düşünmüştüm, ama oyunculuk açısından da çok iyiydi), Lale Mansur (daha kısa rolü olduğu için ikinci sıraya aldım, ama söylememe gerek yoktur herhalde, süperdi, özellikle anne-oğul baş başa oldukları sahnelerde), Tuğrul Tülek (DOT oyuncularını her yerde görmeye bayılıyorum!) Emre Karayel ve Ayten Uncuoğlu çok başarılı bir iş çıkarmışlar. Mor ve Ötesi'nin de filme kattığı lezzet tartışılmaz...

Dediğim gibi ben bayıldım. Ayrıca hem evde bulunmasını hem de böylesine güzel bir çalışmayı desteklemeyi istediğim için DVD'sini de çıkar çıkmaz alacağım. Bu güzel filmi yeniden gösterime koydukları için Cinebonus'a da çok teşekkür ediyorum. Bu arada Ankara'da olanlar da bu hafta (yani Cuma günü filmler değişene kadar) Selanik Caddesi'ndeki Metropol Sineması'nda filmi izleyebilirler.

Sherlock Holmes ise haftanın ikinci filmiydi. Robert Downey Jr. ve Jude Law'ın canlandırdığı Sherlock Holmes ve Dr. Watson uyarlaması gerçekten başarılıydı. Adventure oyunu olarak severim, plaj kitabı olarak okuyabilirim, ama filminden emin değilim diyordum ki çok keyif alarak izledim. Sherlock Holmes karakterinin ayrıntılara verdiği önem, dikkati, zekası, zihninde tasarladığı planlar filmde çok keyifli anlatılmış. Yaşadığı daireye de bayıldım! Tam bir Zihni Sinir platformu!! :) Müzikler çok başarılıydı. Kısacası keyifle izlenebilecek bir film olmuş. Bu kadar kısa yazmamın nedenlerine gelince: 1) Vizyondaki galiba üçüncü haftasının olması ve dolayısıyla tazeliğini kaybetmesi, 2) Malesef benim blogumda Başka Dilde Aşk ile aynı post'a düşmüş olması. :) Yine de yakışıklı ikilinin resmini ekleyeyim, değil mi?













Not: Bu arada Vavien'in SİYAD Ödülleri'nde ortalığı dağıtmasına da çok sevindim! Yaşasın Binnur Kaya ve Engin Günaydın başta olmak üzere tüm Vavien ekibi...:)

(Resimler buradan alınmıştır.)

Güncel Kitap Raporum

Önce okuyamadıklarım:

* Paulo Coelho'nun Kazanan Yalnızdır adlı çoksatan kitabını ne yapıp ettimse okumayı başaramadım. Biraz ara verdim, sonra yeniden başladım olmadı. Yaklaşık yüzüncü sayfaya geldiğimde pes ettim ve yıllanması için kütüphaneye bıraktım. Cannes Film Festivali'nde sapıtan o ana karakterin derdi neydi, onu bile anlayamadım. Okuyacak olanlara sabır ve kolaylıklar dilerim!

* Emile Zola'nın Meyhane kitabını çok severek okuduğumdan bahsetmiştim. Hemen ardından Nana adlı kitabını da büyük bir hevesle aldım. İlk 50 sayfada tiyatrodaki o şovun öncesi ve Nana'nın sahneye çıkışına kadarki bölümü hiç ilgi çekici bulmamama rağmen okudum. Sonra fark ettim ki İskele Yayınları'ndan çıkmış bu kitabın çevirisinden pek haz etmiyorum. Hemen Beşiktaş'ta Sinanpaşa Pasajı'na girer girmez parfümerileri geçince soldaki kitapçıya kitabı götürdüm ve bana Kum Saati Yayınları'ndan çıkan Nana'yı bulmalarını rica ettim, çünkü okuduğum Meyhane o yayınevinden çıkmıştı ve dili güzeldi. Sağ olsunlar buldular. Ama ne yazık ki tek sorunun çeviri olmadığını anladım. Meyhane'ye ne kadar bayıldıysam Nana'yı o kadar beğenmedim diyebilirim. Yine de bir klasik olmasının hatırına bir ümitle 150 sayfayı geçebildim, ama sonuçta onu da bitiremedim.

Bayılarak Bitirdiğim:

* Bunların üzerine elime kitap alırken açıkçası biraz çekinerek aldım. Onu da okuyamazsam kendimde bir okuma probleminin başladığını düşünecektim ki sağ olsun Paul Auster beni bu dertten kurtardı. Bu aralar Paul Auster'ın okuyup hatırlamadığım ve okumadığım kitaplarını yeniden alıp, okumaya karar vermiş bulunuyorum. Okuduğum Brooklyn Çılgınlıkları ise okumadıklarım arasından bir kitaptı ve çok hoşuma gitti. 60lı yaşlarında akciğer kanserini yenmiş, yalnız bir adam olan Nathan Glass karakterini merkez alarak hayat ve ilişkiler üzerine söyleyeceklerini çok keyifli bir kurgu içinde söyleyen Paul Auster, genellikle iyimser havadaki romanının son paragrafıyla beni darmadağın etti. Kesinlikle tavsiye ediyorum. (Bu arada şu an Brooklyn'de geçen kara hikayelerin olduğu bir kitap çevirisiyle uğraştığım için içim dışım Brooklyn olmuş durumda! Köprüsü dışında da bir numarası yoktu diye hatırlıyorum Brooklyn'in ama yaşayan bilir tabi..:) )

Şimdi Okuduğum:

* Birkaç gün ara verdikten sonra yazın aldığım Yalancı Tanıklar Kahvesi'ne başladım. 90 yaşındaki Vedat Türkali'nin yazdığı bu politik roman aslında bir dönem romanı da sayılabilir. 1970li yılların siyasi havasında Ankara'da geçen romanı keyifle okuyacağım gibi görülüyor. Bitince nihai fikirlerimi sizlerle paylaşırım.

İyi okumalar...

Not: Bir de unutmadan bugün Yekta Kopan'ın blogunda Callisto kitabı ile ilgili yazısını ve son paragrafta yaptığım çeviri ile ilgili görüşlerini okudum ve çok mutlu oldum. :)