Son Durum Raporu: Yamuk Burunlu İmge Adana'dan Bildiriyor :)

Yavaşlatılmış tempoya devam... Ama artık daha fazla zamanımı ayakta geçiriyorum... Arada annemle şehre bile inip, Migros alışverişi bile yapabiliyoruz. Tabi poşetleri ben taşımıyorum! Yemek yiyorum, ama tabakları bulaşık makinesine ben yerleştirmiyorum. Zaten yemeği de ben yapmıyorum. En fazla ayıklanacak bir şeyler varsa onlarla uğraşıyorum. Kedileri sevmek en büyük egersizim bu aralar. Hafta sonu doktor kontrolünde (yani babamın yanında) birer tek rakı bile içtim! Önceden her Cuma-Cumartesi içtiğimiz alkol miktarının yanında bunun lafı bile olmaz biliyorum, ama şimdilik buna da şükür diyorum. Eski tempomla karşılaştırıldığında huzurevine düşmüş gibi hissediyorum kendimi, ama neyseki sürekli yatakta olmam gerekmiyor. Yine de yaz tatilimin bir ayının gitmiş olmasından dolayı sinirleniyorum.

Başıma gelen felaketin, berbat havaların, ülkemle ilgili daha da berbat haberlerin eşliğinde Ertuğrul Özkök'ün de bu aralar taktığı gibi "Tanrı var mı?" ya da "Ruh var mı?" gibi soruları kendi kendime sorup duruyorum. Kendimi negatif yanıtlara giderek daha yakın hissediyorum. Sonra bilimden uzaklaşıp, nazara inanasım geliyor! Ama nazar duasına inanamadığım için bu alanda da ne yapabileceğimi bilmiyorum. Büyücü mü bulunur, kurşun mu döktürülür, okutulur üfletilir muska mı yaptırılır? Sinirlenip küfür mü beddua mı edilir? Ama hani evrene olumlu mesaj ve duygular göndermeye inanıyordum ben? Beddua edersem dönüp dolaşıp beni bulur mu korkusu da var içimde. Yine de "ulen nazar diye bir şey varsa ve benim tatilime, tıkır tıkır yürüyen işlerime, mutluluğuma, gezmeme tozmama, sporuma, denizime, güneşime göz uzatan biri olduysa onların gözlerinin çıktığını değişik versiyonlarıyla en kısa zamanda görmek istiyorum" diye kuvvetli bir duyguyla evrene yolluyorum. Evren beni sever, ona hâlâ inanıyorum. Planlarımın bozulmasını isteyenlerin planlarının bozulduğunu görebilmeyi diliyorum. Bunun o kadar da kötü bir istek ya da mesaj olmadığını düşünüyorum. Okan gibi bir İsmail YK patlatıp başımı iki yana sallaya sallaya yanık sesimle "...bana gelen sana gelsin yar..." söyleyesim geliyor.

Eski yaşantımla ortak olan tek bir nokta var: kitaplara daldım yine! Ama yarılayarak 300 sayfa okumama rağmen Mario Levi'nin İstanbul Bir Masaldı'yı bitiremedim. Çok keyifli gidiyordu önceleri ama şimdiki ruh halimle devamını getiremedim bir türlü işte. Şimdi D.H.Lawrence'ın Oğullar ve Sevgililer'ine başlamayı düşünüyorum.Bir haftalığına gelip bir aydır kaldığım Adana'da annemin kütüphanesine dadanmış durumdayım. Bir de Candan Erçetin CD'sine...En çok da aşağıdaki şarkıya:

Kimin Doğrusu

Yoldan çıkmak güzeldir
Çok konuşanlara inat
Belki biraz sır tutarak
Belki biraz da korkarak

Doğru kimin doğrusu
Yol dedikleri hangisi
Konuşanlar mükemmel mi
Onlar masum mu

Yoldan çıkmak güzeldir
Şöyle herkesten gizli
Belki biraz sessizce
Belki biraz da çekingen

Ama daha çok gururlu
Bunu yapabildiğin için
Kimseye kulak asmadan
Mutlu olduğun için

Farkında değil hiç kimse bu yaşayanın hayatı
Aslında yok kimsenin kimseye söyleyecek lafı
Kendi yanlışlığından ve zalimliğinden
Herkes yargılıyor başkasının hayatını


Yoldan çıkmış diyorlar
Doğru bulmuyorlar
Küçücük mutluluklara
Engel oluyorlar

Doğru kimin doğrusu
Yol dedikleri hangisi
Konuşanlar mükemmel mi
Onlar masum mu

Yoldan çıkmış diyorlar
Durmadan konuşuyorlar
Kendi yaptıklarını
Örtbas ediyorlar

Mutluluk herkesin hakkı
Yokki bunun günahı
Şu hayat neye yarar
Çıkmayacaksa tadı

Ha, bir de İso'cumu özlüyorum çok. Onunla birlikte İstanbul'un ve hayatın tadını çıkarışımızı özlüyorum. Onunla sarmaş dolaş olmayı, nedenli nedensiz güldüğümüz o sohbet anlarını, bir İmge-İso klasiği olarak geceyi kapatırken içtiğimiz son biralarımız elimizdeyken uyuklamaya başladığımız sabaha karşı saatlerini, spor merkezinde akşam yürüyüşü yaptıktan sonra çimlerin üzerindeki şezlonglara uzanıp hanımellerini kokladığımız o yaz akşamlarını,ona nazlanmayı, gerginlikten kaskatı kesilmişken beni jöleye dönüştürebildiği o şımarma anlarını özlüyorum. Annem ve babam tarafından feci bir ihtimamla şımartılmama rağmen kocamla olan yaşamımıza bir an önce dönmeye o kadar ihtiyacım var ki! Onunla hayaller kurmaya ve onları gerçekleştirmeye ihtiyacım var.

Yarın yine kontrolüm olacak. Artık ameliyata bağlı damar anevrizması gibi bir durum olup olmadığını, doku iyileşmesinin tamamlanıp tamamlanmadığını daha kesin bir dille söyleyebilmelerini umuyorum. Önümüzdeki hafta sonuna doğru da kendi peri masalıma dönebilmeyi...

Evren, duy sesimi! Yolla bana pozitif enerjini. Merak etme, altında kalmayacağım ben de... Kul kurar, kader gülermiş, dese de Candan'cım kadere inat yapılacaklar listesi var aklımda yine! Ayrıca güzel enerjini almaya başladım bile, ama şu an en çok sağlık alanında yollayacağın pozitif enerji ile ilgilendiğim için diğer armağanlarının tadını çıkarmaya henüz başlamadım, ona göre.. :)

Hastanelik Oluş (11-12-13 Haziran 2010)

Tamponum genzime çok yakın bir bölgede olduğu için su bile içerken oradaki varlığının farkına varıyorum, ama yine de artık tamponumsular yerine gerçek bir tampon konuldu, o bölge deşildi, dağıtıldı yakıldı ve tedavi edildi diye düşünerek son üç günlük çilemi doldurmaya çalışıyorum. Bir gün önceki müdahale sırasında vücudumu nasıl kastıysam sonraki günlerde her bir kasım ağrıyor. Ağır hareketlerle, antibiyotikli ve diğer damlalarımı ve ilaçlarımı aksatmadan ve damlaların burnumdan süzülen kısımlarını almak için elimde sürekli bir peçeteyle üçüncü günümü tamamlamak üzereyim.

Ama o da ne? Aşk-ı Memnu'yu izlerken peçeteye süzülen ıslaklığın renginin koyulaştığını görüyorum. Önceleri renksiz ya da pembemsi bir sıvı akan burnumdan peçeteye bu kez kırmızı noktalar da geliyor. Çok küçük ve babama göre önemsiz noktalar, zaten yarın da tampon çıkacak ve her şey bitecek, ama ben o gece uyuyamayacağımı anlıyorum. Artık kanama fobisi olan bir insanım ne de olsa. Kırmızının her tonundan ödüm patlıyor!

Elimde peçeteyle öyle oturup kalıyorum yerimde. Annem de gözünden uyku akmasına rağmen beni bırakıp yatamıyor. Ve beklenen an gece saat 1.30'da geliyor: Haftanın üçüncü kanaması başlıyor!

Bu kez ilk ikisi kadar şiddetli olmasa da ben mahvoluyorum. Yine burnumda pamuk, elimde yoğurt kabı! Annem panik halinde babamı uyandırıyor, babam panik halinde doktorları... 15 dakika içinde ameliyathanenin kapısındayız. Bir kez daha Salı günkü gibi bir müdahaleyi kaldıramayacağımı bilen babam çok hafif dozda anestezik bir şeyler yapılmasını istiyor. Gerçekten de Cuma sabahı saat 8.00'de annemin hastane odasında "Ne ilaçlar verildiyse artık? Uyanamıyor çocuk!" diye burnuma bir şeyler sıkan hemşireye söylenmesini duyarak gözlerimi açıyorum. (Annem fazla uyuyan insandan korkar çünkü! :) )

Meğer saat sabaha karşı 3.00'te ameliyathaneden çıkmışım. Hatırlamadığım o saatlerde tamponumu tertemiz çıkarmışlar. Başlayan kanama da kendiliğinden durmuş. Bu yüzden aslında hiçbir müdahale yapılmamış bu kez. Şansa bakın! Salı günü canlı canlı deşip dağıttılar, Cuma günü uyutup hiçbir şey yapmadan gönderdiler beni. Aslında üniversite hastanesi doktorlarının elinde olduğum için şanslıyım. Tüccar doktorların elinde olsaydım belki de gereksiz yere bir sürü müdahale yapılacaktı burnuma. Ama benimle ilgilenen ekip kanama bölgesinde iyileşme olduğunu ve bu seferki kanamanın da kendiliğinden durduğunu görünce hiçbir şey yapmamaya karar vermiş.

Ama bir şartla: ben de 3 gün boyunca hiçbir şey yapmadan hastanede yatacağım ve takip edileceğim! Dinlenik nabız ve tansiyon seviyesiyle, burnuma hiçbir şey konmadan, yalnızca saat başı damlaları sıkılarak, antibiyotik, hapşırmamam için antihistaminik ve diyazem türünden ilaçlarla dikleştirilmiş yatakta üç gün yatış!

Sabah bunu duyar duymaz "Ama İso'cum gelecekti bu sabah yaa..:(" diyorum. Neye niyet neye kısmet dedikleri bu olsa gerek. Güya hafta sonu İso'cumla Mersin'de sefa yapıp, sonra kebabımızı yiyip, Pazar günü İstanbul'a dönecektik. Oysa ben en iyi şartlarda Pazartesi'ye kadar yavaşlatılmış tempoda hastanede kalmak zorundayım! İso'cum bir kez daha THY'nin çağrı merkeziyle haşır neşir olmak zorunda kalıyor bu durumda.

Cuma günü İso'cumun yanıma gelmesiyle birlikte bu yavaşlatılmış ve heyecandan uzak tempoya bir an için ara veriyorum. Onu o kadar özlemişim ki kapıdan içeri girmesiyle birlikte ona sarılıp, hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Annem bu duygusal sahneyi gözünde yaşlarla bir müddet izledikten sonra hemşireye dönüp, "Diyazem versek mi? Çok heyecanlandı, burnuna tazyik olmasın," diyor. Ne hallere düştüğümü anıyor musunuz sevgili okurlarım? Benim gibi aktif, dinamik bir kadına kocasını görünce duygu seli yaşamak bile yasak!

Yine de haftasonu İso'cumu görmek bana çok iyi geliyor. Cuma ve Cumartesi günü yanımdaki refakatçi koltuğunda uyuyan kocacığıma sarılarak uyuyabilseydim kesinlikle daha da iyileşirdim, ama ben asla dediğim şeylerden birini yapmak zorundayım. "Ay, asla sırt üstü uyuyamam! Mutlaka yüzüstü yatmalıyım" (Öyle mi canım?! Şu yazıyı yazdığın an itibariyle iki haftadır sırt üstü ve arkanda dik durmanı sağlayan yastıklarla uyuyorsun ama!)

KBB uzmanları, doktorum ve hemşireler çok güleryüzlü ve ilgililer. Adana'nın sıcağına rağmen odam püfür püfür esiyor. Dışarıdaki jeneratör benzeri bir ünitenin çıkardığı sesi dalga seslerine benzetiyorum. Yazlığın salonundaki koltukta, denizden gelen esinti ve seslerle uyuduğumu hayal ederek derin uykulara dalıyorum hastanedeki odamda. Burası çok rahat, huzurlu ve güvenilir gelmeye başlıyor birdenbire. Ve Pazartesi günü doktorum eve çıkabileceğimi söylediğinde üzülüyorum! İnanabiliyor musunuz? Aslında korkuyorum, çünkü son kanamalar sayesinde iki ünite kan kaybettikten sonra panik halinde hastaneye taşınmak yerine hastanede kalmayı tercih ediyorum.

Bu arada Pazartesi günü eve çıkmamın da bir şartı var: Evde de diğer Pazartesi'ye kadar aynı hastanedeki tempomda yaşamaya devam edeceğim. Bilgisayar başında oturup çeviri yapmam bile yasak, çünkü süreki başım önüme eğik durmam burnuma baskı yaratırmış. Peki, bunları nasıl yazdım dersiniz? Annem ve babam sağ olsunlar en az Adnan Bey'in Beşir'e hazırladığı köşe gibi bir köşe hazırladılar bana evin en serin odasında. (Tabi camdan bakınca Beşir'in gördüğü kadar heyecanlı şeylere tanık olmuyorum. En fazla kediler, köpekler koşturuyor burada! :) ) Yanımdaki sehpada ilaçlarım, suyum, damlalarım, abajurum, kitabım, bir defter ve kalem, bahçeden koparılmış lavanta dallarıyla dolu bir vazo, tansiyon aleti, fotoğraf makinesi, peçeteler ve laptop duruyor. Canım blog yazmak istediğinde annem laptopu kucağıma yeleştiriyor ve yazılarımı yazıyorum. İşim bittiğinde laptop kucağımdan alınıyor. Hastaneden çıkmanın ve ev ortamına gelmenin gerçekten de ne kadar iyi olduğunu görüyorum bir kez daha.

Her gün önceliklerimin ve önem verdiğim şeylerin sıralamasının değiştiği şu son günlerde şimdiki en önemli meselem ise yarınki kontrolde dokumun durumu ile ilgili söylenecekler. Neredeyse 10 gündür herhangi bir kanama olmadı. Bu iyi bir şey elbette, ama ameliyattan sonra da 21 gün hiçbir şey olmamıştı! O yüzden henüz fobimden kurtulabilmiş değilim. Tek dileğim hayatın bana kötü bir sürpriz daha hazırlamıyor olması. Hatta umarım önümüzdeki dönemler için çok aktif, heyecanlı, güzel sürprizlerle, kahkahalarla ve eğlenceyle dolu muhteşem anlar hazırlıyordur bana. Çünkü ben hepsini yaşamaya fazlasıyla hazırım artık...

Testere mi desem, yoksa Hostel mi? (8 Haziran 2010)

Salı günü öğlen bir arkadaşımla telefonda konuşurken kabus yeniden başlıyor. Telefonu kapatıp lavaboya koşuyorum ve burnumdaki gazlı bezlere rağmen yine önden ve genzimden kan fışkırdığını görüyorum. Az önce Mersin'de yapılan müdahale ile her şeyin geçtiğini düşünerek bana çiçek getiren Ömer'e telefon ediyor annem. Biliyorsunuz, kendi arabasını bir önceki günkü panik anında çarptığı için arabamız da tamirde! Neyseki Ömer sitedeki komşulardan birinin arabasını alarak beni beş dakika içinde hastaneye yetiştiriyor. Ben de elime havlu peçeteler ve boş bir dondurma kabı alarak arabaya biniyorum ama bindiğim andan itibaren artık her ikisi de beyaz ya da boş değiller.

Geçtiğimiz hafta burada olmadığı için bu haftası son derece yoğun olan babamın ameliyat günü. Yine de Ömer beni hastaneye ulaştırırken annem de telefonla babama ulaşmayı başarmış. Hastanenin kapısında babamı görünce her şeye rağmen bir rahatlama duygusuna kapılıyorum. Ameliyat giysileri içinde kapıya çıkmış olan babam tekerlekli sandalyeye oturtulan vampirella kızını son sürat KBB polikliniğine götürüyor.

Sen misin babana "doktor soğukkanlılığına sahiptir her şeyi normal bir süreç olarak görür" diyen? Babam her gün bir sürü hastayla karşılaşan bir doktor olmasına rağmen ve belki de az önce kocaman bir kemik kırığını ameliyat etmiş olmasına rağmen beni görünce rengi atıyor. Nefes nefese sandalyemi iterken "Korkma canım! Bunlar önemsiz kanamalar. Şimdi durdururlar," diyor. Ama sonradan beni gördüğü anda ne kadar ürktüğünü kendi de itiraf ediyor.

KBB polikliniğinde kanamanın durdurulamayacağı anlaşılınca ameliyathaneye alınıyorum. Kanama kahvaltı sonrası başladığı için anestezi almam mümkün değil. İşte bu blogun sahibesi o andan itibaren bir korku filminin kurban rolündeki başrol oyuncusuna dönüşüyor. Burnuna genzine kadar inen bir sürü metal çubuk sokuluyor (kimi aspiratör olarak kanı emmek için, kimi ucundaki kamerayla içeriyi görüntülemek için). İçerinin uyuşması için kurdeleye benzeyen upuzun bir ilaçlı gazlı bez bir burun deliğinden sokulup diğerinden çıkarılıyor, ama nafile! Doktorumun da ifade ettiği gibi lokal yapılan anestezi aslında benim hiçbir işime yaramıyor çünkü asıl müdahale edilen yer o kadar arkada ki oraya yeterince ulaşamıyor bile. Öğürme ve öksürme refleksi geldikçe hafifçe doğrularak önümde tutulan küvete kan püskürüyorum.

Damarlardan birinin yakıldığı sırada kalbi durduğu için elektroşok verilen bir hasta misali sedyede zıpladığımı hissediyorum. Belki de inler gibi bağırdığım tek an o oluyor. Onun dışında başta başucumda duran babamın eli olmak üzere yakaladığım ele tırnaklarımı geçirerek bu acıya dayanmaya çalışıyorum. Yakılan bölgeye bir de küçük bir tampon yerleştiriliyor. Islandıkça şişen ve arkaya kaymaması için ipi de burnumdan çıkarılarak yanağıma bantlanan bir tampon. Şahtım şahbaz oldum anlayacağınız!

Büyük kanama durdurulduktan sonra diğer sızıntılar için de mini ilaçlı bantlar kullanılarak müdahaleyi bitiriyorlar. 45 dakikanın sonunda ben de bitmiş durumdayım. Birkaç saat boyunca müşade odalarından birinde tutuluyorum. O sırada ellerine yapıştığımı hatırladığım hemşirelerden biri yanıma gelerek "Ne kadar cesurmuşsun sen ya! Biz bile çoğu yerde gözlerimizi yumduk, bakamadık! Çok iyi dayandın." diyor.

Aslında kendimi ve etrafımdakilerin ellerini sıkarak dayanmaya çalışırken yine içimden sürekli "Allahım n'olur bayılmayayım," diye geçirip duruyordum. Bayılsam işlerin ne kadar güçleşeceğini düşünmek bile istemiyorum. Gerçi hastane ortamında bayılmak bir derece, ama asıl Pazartesi günü yazlıkta bayılmış falan olsaydım belki de şu an çoktan başka bir boyuta geçmiş olurdum. Düşünsenize sezonun açılmadığı bir dönemde, etrafta çok az kişi varken, üzerimde kimlik, telefon, vs yokken, güneşin altında, ağızdan burundan aşırı kanamalı bir halde ve kendi sitemizin dışında yere yığılsaydım ne zaman ve nasıl bir müdahale yapılırdı bilemiyorum.

Yine de bu kanamanın KBB'nin en şiddetli kanamalarından biri olmadığı söyleniyor. Ama kanama alanı çok genişmiş. Ameliyatlı bölgenin doku iyileşmesi gecikince yaygın bir bölgede kanama olmuş. Aslında bu bir ameliyat komplikasyonu sayılmıyormuş çünkü SD ameliyatlarında 21. gün çıkan bir komplikasyona henüz rastlanmamış. Bu anlamda literatüre de geçmiş oldum yani! Ancak benim burun dokum çok ince olduğu için burun etlerini küçültmek için verilen radyofrekans enerjisinin bana fazla geldiği ve dokuyu tamamen erittiği de söyleniyor. Yani ameliyatta sağ deliğe yapılan müdahale sonrasında belki de zar gibi incecik bir doku oluşmuş ve henüz yaralı bölge tam iyileşmemişken benim deniz, güneş, spor gibi zorlamalarım sayesinde her şey daha da kötüye gitmiş ve böyle bir kanama yaşamışım.

Neyse, sonuçta Salı akşamı tamponum ve ben eve geliyoruz. Cuma'ya kadar birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Su bile içerken beni rahatsız ettiği için kendisine gıcık olmuyor değilim ama şunun şurasında üç gün var diyerek sabretmeye çalışıyorum. Cuma günü de tampon çıkar ve bu iş biter diyorum. Peki öyle oluyor mu dersiniz?

(devamı gelecek)

Kanlı Pazartesi (7 Haziran 2010)

En son elimde kemiklerle çay bahçesine gitmek üzere evden çıktığımı biliyorsunuz. Masalardan birinin altında yatan minik köpeğe seslenmek için eğildiğimde yine burnum akıyor gibi oldu. Elimi burnuma götürdüğümde ise bu kez bir sızıntı halinde değil adeta fışkırtı halinde gelen bir kanamayla karşılaştım. Hemen burnumu iki yanından sıkarak çay bahçesindeki garsonlara "Peçeteniz var mı?" demek için ağzımı açtığımda ise vampir ile ejderha karışımı bir yaratığa dönüşmüştüm. Ağzımdan ve burnumdan kan fışkırıyordu. Adamların bana uzattıkları bir tomar peçete anında kanla sulanmış ve kıpkırmızı olmuştu.

Burnumu olabildiğince sıkarak ve "Allahım n'olur bayılmadan eve gidebileyim," diye sürekli içimden geçirerek hızla yürümeye başladım. Tabi aralarda durup, ağzıma dolan kanı çalıların dibine boşaltarak... Dirseklerimden dizlerime ve üzerime süzülmeye devam eden kanlar eşliğinde hayatımın en uzun 5 dakikalık yürüyüşünü yaptım güneşin altında. Üstüne de üç kat merdiven çıktıktan sonra zili çaldım.

O sırada yengemle telefonda konuşmakta olan annem "Aa.. İmge geldi galiba," diyerek kapıyı açmasıyla birlikte kızının bu korkunç halini karşısında gördü ve rengi attı. Sen misin annene paniktir diyen? Annem o an panik yapsaydı herhalde ben çoktan bayılırdım. Ben hem mutfağın hem de banyonun lavabosunu kan gölüne çevirmiş durumdayken annem telefonu, arabanın anahtarını kapıp üzerine bir şeyler geçirdiği gibi fırlamamızı sağladı. Neyseki benim üstüme de kendi mayosunun üstüne giydiği tuniği almıştı. Böylelikle hastaneye bikinili bir vampir olarak girmek zorunda kalmadım.

"Anne, n'oluyo ya? Bu ne anne?" diye sormaya çalışırken hâlâ ağzımdan burnumdan kanlar geliyordu. Annem ise serinkanlılıkla "Bir şey olduğu yok İmge yaa... Aaa.. Bastır şu pamuğu sıkıca, geçer birazdan.. Gidiyoruz işte hastaneye bak.." falan diyordu. Bu arada burnuma koca pamuk paketinin yarısını bastırarark ve başım öne eğik durumda yolcu koltuğuna geçtim.

Neyseki babam Madrid'deki toplantsından önceki gün dönmüştü. Annem hemen ona ulaşıyor ve babam bize ilk müdahale için Mersin Üniversitesi'nden bir isim veriyor. Ama küçük bir sorunumuz daha var. Mersin Üniversitesi nerededir bilmiyoruz. Babamla sürekli cep telefonunda konuşan annem bir yandan da hız limitini falan takmadan son sürat Mersin'e doğru ilerliyor. Babam ise o sırada kendisini arayan Mersin'deki balıkçımız Muzaffer Bey'e durumdan bahsedince kendisi bize kılavuzluk etmeyi önermiş. Dolayısıyla yol üstünde onları da alacakmışız ve bizi hastaneye götüreceklermiş.

İşte tam onları almak için işlek olmayan bir yanyola dönerken çalan telefonunu bulamayan annem,sağa kıvırdığı direksiyonu da düzeltmeyi unutunca tretuara çıkıyor ve duvara toslayarak duruyoruz. Neredeyse 40 yıllık şoför hanım da böylelikle ilk kazasını bu uğursuz Pazartesi günü yapmış oluyor. Yepyeni arabasının çamurluğu yamuluyor ve benim kapım açılmıyor ama neyseki araba çalıştığı için Muzaffer Bey'leri de alıp yola devam ediyoruz.

Tüm bunlar olurken ben hiçbir şey yapamıyorum. Başım öne eğik (düz bile tutamıyorum çünkü genzimden feci kan akıyor), burnumu pamukla sıkarak ve içimden "Allah kahretsin!" diye isyan ederek ve hâlâ bayılmamak için dua ederek olduğum yerde oturuyorum.

Mersin Üniversitesi'ndeki doktor kanamanın yerini, nedenini ve hiçbir şeyi saptayamıyor, çünkü "İçerisi bir kan yumağı halinde," diyor. "Şimdilik tampon benzeri bir şeyle kanamayı durdurmaya çalışacağım. Çarşambaya kadar o tampon kalacak. Eğilip, kalkmayın, ağır kaldırmayın. Çarşamba günü de Çukurova Üniversitesi'ndeki bir KBB profesörü sizi görecek. Hem ona hem babanıza bilgi verdim." diyor. Sonra ben yandaki klimalı odada beklerken annem yeniden yazlığa dönüp evin kapısını penceresini kapatıp, çalışan bulaşık makinesini söndürüp, eşyalarımızı arabaya yükleyip beni almaya geliyor ve kendimizi sağ salim Adana'daki eve atıyoruz.

Arabanın önünün çarpılmış ve benim de burnum tamponlu bir şekilde kapıdan girdiğimizi gören Adana'daki sitemizin güvenlik görevlisi ve Joker'i Ömer ilk başta kaza geçirdiğimizi düşünerek hemen yanımıza geliyor. Durumu öğrenerek annemin eşyaları boşaltmasına yardım ediyor. Evde babamın olmasına ve hastaneye 3 dakika mesafede oturduğumuza hiç bu kadar sevinmemiştim doğrusu! Salı gecesi yazlığa bizimle rakı balık sefası yapmaya gelecek olan babama Pazartesi akşamı Adana'da hoş geldin partisi yapmış oluyoruz böylece.

Babam nispeten soğukkanlılığını koruyor: "Korkma İmgoşum, neticede burun kanaması bu... Çarşamba günü çıkarırlar burnundaki, biter gider işte..." diyor.

Artık emin ellerdeyim. Annem de ben de biraz olsun rahatladık sayılır. O gece ne olur ne olmaz diye yan yana yatıyoruz ve yarım yamalak bir uykuyla sabahı ediyoruz. Salı sabahı kahvaltıdan sonra kahvemizi içerken Ömer bahçeden kopardığı bir gülü bana vererek "geçmiş olsun" dileğinde bulunuyor. Onun bu zarif jestine teşekkürle karşılık verirken Çarşamba günü her şeyin biteceğini ümit ediyorum.

Oysaki daha yeni başlıyormuş çilem!

(devamı elbette gelecek)

Her Şey Düzeliyor Galiba -2 (5-6 Haziran 2010)

Şaka gibi! Bir gün içinde yaşanan değişim inanılmaz gerçekten de. Neydik ne olduk diyoruz. Hemen minderlerimizi alıp şezlonglara koşuyoruz. Denize girerek sezonu açıyoruz. Anne kız kâh sohbet ederek kâh kitaplarımıza gömülerek tüm gün o tatlı esintinin altında mayışıyoruz. Aralarda eve giderek atıştırmalık buz gibi bir karpuz tabağı, haşlanmış mısır, kahve ve kurabiye ve hatta fırında tereyağlı patates dilimleri ve kola getiriyoruz sahile dönüşümlü olarak (tamam, itiraf ediyorum, genellikle annem getiriyor bunları sahile). Akşamları deniz kenarında yürüyüşler ve koşu yapıyoruz. Sonra balkonda sağlıklı yemekler yiyoruz. Benim demir seviyemin yeniden azaldığını öğrenen annem her gün C vitamini deposu salatalar eşliğinde demir zengini yemeklere boğuyor beni. Üstüne de en az bir saat çay, kahve ve kola içmek yok ki aldığım demir tamamen emilsin.

Hayat çok güzelleşiyor birden. Zaten istediğimiz de buydu. Etrafta çok az insan. Bize ait bir plaj. Bol kitap, sohbet, spor ve sağlıklı yemek! Bunun üzerine en şımarık ses tonumla hemen İso'cumu arıyorum elbette:

-"Şey,canım sevgilim n'apıyormuş bakalım? Acaba kendisinden bir şey istesem yapar mıymış? Hani diyorum ki acaba biletlerimizi yeniden eski haline çevirebilir miymiş? Acaba yine diğer hafta sonu beni almaya gelir miymiş, canikom? Hani..."

-"Anlaşıldı Deli Dumrul! Ama umarım bu son kararındır. Mümkünse beni bir daha THY'nin çağrı merkeziyle muhatap etme, olur mu?"

-"Tamam, söz!"

İşte böylece keyifli bir Cumartesi-Pazar geçiriyoruz. Önümüzdeki günlerde yapılacaklar not ediliyor. İlk olarak "Seni göndermeyiz öyle kolay kolay dememiş miydim?" diyen Şahin Abi'yle fotoğraf çektirilecek ve kendisi bu blog aracılığıyla web alemine tanıtılacak. Akşamüstü güneşinde dekoratif amaçlı çakıl taşları toplanacak. Yol boyunca köylülerin bahçelerinden getirdikleri o nefis, taptaze Boncuk Ayşe ve bamyalardan alınıp İstanbul'a getirilecek. Ayıklanıp, dipfrize atılacak ve kışın ortasında onları yerken burnumuza mis gibi iyot kokusu geliyor gibi olacak. Güneşte kıvamlandırılmış çilek reçeli yapılacak (daha doğrusu anneye yaptırılacak) ve İstanbul'a getirilecek. Bu arada birkaç gündür koşu yaparken sahildeki çay bahçesinin önünde çok şeker bir yavru köpek gözüme çarpıyordu. Evde biriken kemikler bundan sonra ona götürülecek.

Hatta hemen Pazartesi günü kahvaltı sonrasında köpeği de doyurmak için evden çıkıyorum. Üzerimde bikinim, minicik bir etek, güneş gözlüğü ve şapka var. Plaj çantam hazır ama onu evde bırakıyorum. Anneme dönüp "Hadi hatun, sen de hazırlan da çıkalım artık.. Çaktırmadan öğlen olmuş bak. Şu kemikleri verip geleyim de gidelim denize.." diyorum.

İki gün içinde bir Kenyalıdan ziyade Brezilyalı tonlarına ulaşmış rengimden hoşnut bir şekilde aynada kendime bakıyorum. Galiba rengim bir ton koyulaştığı için de kendimi daha bir hoş ve ince görmeye başladım. Kendimi son derece sağlıklı, zinde, mutlu ve güzel hissederek elimde karizmamı bozan tek unsur olan kemik torbasıyla birlikte eve beş dakika mesafedeki çay bahçesine doğru kırıtarak yürüyorum...

(devamı gelecek)

Her Şey Düzeliyor Galiba -1 (4-5 Haziran 2010)

Perşembe gününü yorgun, bunalımlı ve sinir içinde geçirdikten sonra sabah ola hayrola diyerek yatıyor ve Cuma sabahı saat 9'da matkap sesleriyle uyanıyoruz! Bizim siteye göre sezon açılmadığı için Haziran ayında tadilat yapılmasında da bir sakınca görülmemiş anlaşılan! Yataktan kalkıp ön balkona gittiğimde ise yan sitelerin sahilinideki taşları toplamak için gelen kamyonla karşılaşıyorum. 10 dakika daha yatakta direnen annem de arkamdan geliyor ve kahvaltımızı yapıyoruz. Taşları sahilin belli bir yerine yığan ve bunu yaparken de kendinden büyük bir toz bulutu çıkaran kamyon manzarası ve takırtıları çayımıza eşlik ediyor!

Artık cinler tepeme çıkmış durumda. Şahin Abi'den bizim sitenin önündeki taşların ne zaman temizleneceğine dair net bir bilgi alamadığım gibi 15 Haziran'a kadar kimsenin poposunu kaldırmayacağına dair güçlü sinyaller alıyorum. Bunun üzerine İso'cumu arıyor ve benim dönüş biletimi Pazartesi akşamına değiştirmesini rica ediyorum:

"İso'cum burada boş yere oyalanmayayım ben. Pazartesi dişçi randevumu hallederim, akşam da yanında olurum. Sen de biletlerini iptal et. Çevirimi falan yaparım ay sonuna kadar. Temmuz başında gelirim olmazsa buraya. Sen de yine bir hafta sonu beni almaya gelirsin."

İso, her zamanki gibi istersem biraz daha sakin olup hafta sonunun geçmesini beklememi öneriyor. Belki bir şeyler düzelir, sizin sitenin önü de temizlenir falan diyor ama dellenen bir İmge'yi durdurabilene aşk olsun! Karar verildi, kalem kırıldı! (Ah biz her şeyi kontrol edebileceğimizi düşünen fani yaşam şımarıkları!)

Benim taş toplayan adamdan, markete, Şahin Abi'den, yöneticiye kadar önüme çıkan herhangi birine dalabilme potansiyelimin farkına varan annem bana hiç bulaşmamaya azami dikkat ediyor. Zaten arada bir yaptığı teselli yorumları da katil bakışlarım karşısında donup kalıyor. Ben de kaçınılmaz olanın tadını çıkarmak adına Tansu Çiller'in zamanında boş havuzda güneşlendiği gibi kendimi arka balkona atıyorum ve deniz kıyısında yaşamamıza rağmen balkonda yere serdiğim minderin üzerinde güneşlenip, Charles Dickens'ın Büyük Umutlar (durumum göz önünde bulundurulduğunda pek manidar!) kitabını okumaya çalışıyorum. Akşam yine koşu yapmaya çıktığımda Şahin Abi'ye de bir kez daha sitem ediyorum. "Aşk olsun Şahin Abi. Geldiğim gibi gidiyorum sayenizde.. Pazartesi'ye aldım biletimi." Şahin Abi her zamanki cool tavrıyla "Aynen değiştirelim o biletini, hiçbir yere bırakmayız seni," diyor ama benim kararım kesin!

Akşam yemek için annemle balkonda buluştuğumuzda gecenin 9'unda hâlâ takır tukur sesler çıkararak çalışan kamyonun sesi karşısında sinir krizine giriyor ve kahkahalara boğuluyoruz. Denek fareleri gibiyiz! Adeta sabrımızın sınırı test ediliyor. Huzur yok bu kez bize. Neyse artık, demek bir daha bu kadar erken sezon açmayacağız diyor ve biralarımızı açıp gecenin ikisine kadar sohbet ediyoruz. Sinir içinde geçen zamanın telafisi.:)

Cumartesi sabahı saat 10:00'da annemin "İmge kooşşş!!" çığlığıyla uyanıyorum. Annem uyanmış ve sahile bakarak gözlerini ovuşturuyor ve bana dönerek "Sen de benim gördüğümü görüyor musun? Yoksa ben John Nash mi oldum?" diyor. Gerçekten de plajda tam hayallerimdeki yazlık görüntüsü var. Tertemiz bir sahil, birkaç şezlong ve şemsiye, pırıl pırıl bir deniz, hafif esintili ve güneşli ama bunaltmayan bir Akdeniz havası beni bekliyor!

(devam edecek)

Yolda Güneş Yükseliyordu... Güneye Giderken...(3 Haziran 2010)

Perşembe sabah 8 gibi kalkıp yazlığa doğru yola koyuluyoruz. Annemin üç ay önce aldığı gıcır Golf'una binip, geçen gelişinde ona arabasında dinlemesi için aldığım Candan Erçetin'in son CD'sini dinleyerek ilerliyoruz Mersin'e doğru.

Ev geçen sezondan beri açılmadığı için önce sezon temizliği yapılacak. Yazlık sitemizin Joker'i sayılan Şahin Abi'ye önceden haber verildi ve bize yardımcı olacak bir temizlikçi kadın çoktan ayarlandı. Saat 10'a doğru Mersin'deyiz ve kadınla birlikte evden içeri adımımızı atıyoruz. Tam bir kabuslar evi var karşımızda!!

Geçen sezon hafif gevşemiş olan salon ve yatak odası kornişleri yerlere düşmüş. Bizim blokta asansör inşaatı olduğu için kapıdan içeri giren talaşlar sayesinde evin her yeri bir karış toz içinde. Güneş enerjisinin depolarından biri çürüdüğü için sıcak su yok! Ve evdeki her şey yıkanmayı bekliyor. Dolap içlerindeki eşyalardan, perdelere, halılardan, nevresim takımlarına kadar her şey... Kadınla birlikte üç koldan işe dalıyoruz ve gece 22'ye kadar süren bir temizlik maratonu sonrasında evi eski formuna sokmayı başarıyoruz. Ama çok önemli bir problem daha var. Evet, Haziran başındayız ve yazlığa geldik, ama henüz sezon açılmamış!!

"Nasıl olur?" diyorsunuz değil mi? Burası Mersin ve İstanbul'da bile havuzlar Mayıs ortasından beri açık. Ama bu Güney insanı bu kez biraz lakayt davranmış. Mayıs boyunca havalar serin seyrettiği için plajda ne şemsiye var ne de şezlong! Üstelik plajdaki taşlar bile temizlenmemiş.

Hemen ailemizin Joker'i Şahin Abi'ye başvuruluyor. "Şahin Abi yaa, bize iki üç tane şemsiye-şezlong falan koydurtsan da sahile, keyfimize baksak..." Bu kez Nuh diyip Peygamber demeyen bir Şahin Abi var karşımızda. "Olmaz, yönetimin kesin kararı var. 15 Haziran'dan önce asla şezlonglar konmayacak." Allah Allah, Nazi kampına geldik galiba!

Ama ekliyor Şahin Abi, "Sen merak etme. Ben sana plaj şemsiyesi ayarlarım. Sahile gidiyorum diye haber verdiğin anda şemsiyen hazır." Annem de "Migros alışverişi yaparken yere uzanmalık minderlerden de alırız. Bu seferlik böyle idare ederiz.." diyince biraz toparlanıyorum.

Zaten buraya tam anlamıyla fişi çekmek için geliyorum her sene.. Üstelik bu kez bunu daha da çok istiyorum. Az insanın olması daha da işime geliyor o yüzden. Henüz kimseler sezonu açmamışken, çoluk çocuk gürültüsü yokken, bomboş bir plajın ve tertemiz bir denizin tadını çıkarma fikrinin cazibesine kapılıyorum. Ve minderleri alıyoruz.

Akşam üstü temizlik arası mola niyetine minderleri de alıp sahile iniyorum ve yarım saat sonra allak bullak bir suratla kendimi eve zor atıyorum. Taşların temizlenmediğini biliyorduk ama kış boyu denizin sahile yığdığı pet şişeler, naylon poşetler ve çer çöpü hesaba katmamıştık. O mezbeleliğin içinde mindere yatsan ne yatmasan ne! Sinir içinde eve dönüp, hırsla "Neden bu mevsimde geldim ki sanki? Aklıma tüküreyim. Allah Kahretsin!" diye ağlamaklı bir öfkeyle esip gürlüyorum. Gülerek gidip ağlamaklı döndüğümü gören temizlikçi kadının anneme dönüp de "Eyvah, yine niye bozuldu acaba? Evlendiğinde kocasına da böyle yaparsa işi zor valla ablacım..." dediğini ertesi gün gülmeye başlayabildiğimizde öğreniyorum. :) (Annem kadına 32 yaşındaki tabiri caizse eşşek kadar olmuş kızının buraya geldiğinde kapris yükü küçük bir çocuğa dönüştüğünden bahsetmese de 6 yıldır evli olduğumu söylemiş bu arada..) Bense ruh halimi biraz olsun düzeltmek için bari sahilde koşu yapayım diye yine kaçıyorum evden...

(devamı gelecek...)

Dünyanın En Değerli Sanatçılarından Biri: Burhan Doğançay

Sanat eserleri enformasyonu konusunda lider olan Artprice, tüm dünyadaki müzayede değerleri üzerinden hazırladığı “Art Market Trends 2009” raporunu yayınladı.

Art Market Trends 2009 raporunun yılın en değerli 500 sanatçısı (Top 500 Artprice 2009 Artists) listesinde, Burhan Doğançay 221. sırada yer aldı.

Gurur duydunuz mu?
O zaman bu hafta sonu Burhan Doğançay Müzesi'ne gitmeye ne dersiniz?

Tatil Başlıyooor! (mu acaba) - 2 Haziran 2010

-"Benim işlerim hep tıkır tıkır yolunda gider," dedi İmge bavulunu hazırlarken bir yandan da omzu ile kulağı arasına sıkıştırdığı telefonda konuştuğu annesine.

- "Amaaan, öyle söyleyip durma, nazar değdireceksin kendi kendine."

- "Of anne, ne nazarı yaa.. Ben öyleyim işte.. Seyahatlerim planladığım gibi olur, özel programlarım hayal ettiğim gibi geçer, istediğim işi yapıyorum, istediğim hayatı yaşıyorum, baksana ameliyatımı bile hayal ettiğim gibi yaşadım."

- "Onu hiç hatırlatma zaten! Hâlâ kızgınım sana kendi başına işlere kalkıştığın için ama çok şükür geçti gitti dediğin gibi.."

-"Evet şekerim, o yüzden istediğin bir şey varsa akşam 20.00'e kadar hâlâ vaktin olduğunu hatırlatayım dedim. Sonrasında kimse beni tutamaz İstanbul'da.. Geliyoruuum!!"


17 Mayıs'ta septum deviasyonu ameliyatı geçiren bu blogun sahibesi, 2 Haziran itibariyle bir ameliyat geçirdiğini bile çoktan unutmuştu. Ama yine de bu tatili ameliyat stresini atma tatili olarak planlamıştı kafasında. Burnunun içindeki fazlalıklardan kurtulmuş, son kontrolüne gitmiş ve hiçbir problem olmadığını öğrenmişti. Şimdi ise yaz ritüellerinden birini gerçekleştirmek üzere şevkle bavulunu hazırlıyordu. Bikinileri, birkaç şort ve tişört, spor ayakkabısı ve giysileri, güneş kremlerini bavula koyarken babasının "Ama Haziran başı biraz erken değil mi? Deniz suyu daha ısınmamış olabilir," sözlerini hatırladı. Olsun, dedi omuz silkerek. Isınmasa bile Akdeniz'in güneşi ısıtır beni nasılsa... En kötü ihtimalle sahilde şezlonga uzanır, denize karşı kitabımı okurum, diye düşündü. O sırada aklına gelen en kötü ihtimal deniz suyunun henüz ısınmamış olabileceğiydi tabi!

Ams yine de bu kez içinde tuhaf bir his vardı. Bu kez İso'cundan ayrılmayı hiç istemiyordu. Üstelik bir hafta sonra kocası kendisini almaya gelecek olmasına rağmen.. Bir gece önce sarmaş dolaş oturdukları koltuklarında ikisi de aynı hisler içindeydiler. Yine de bu konuda da iç sıkıntısını dışa en çok yansıtan her zamanki gibi evin dişisi olmuştu. Çünkü kocası karısının güzel bir deniz tatili geçirmesinin, güneş enerjisiyle dolmasının, bir hafta anne-kız baş başa tatil yapmasının ona ne kadar huzur verdiğini çok iyi bildiği için durumla ilgili bir teselli çıkarma görevini de üstlenmişti. Karısını rakısever kayınpederi de Madrid'deki toplantısından döndükten sonra birlikte rakı&kebap, rakı&balık ve deniz sefası yapacakları hafta sonu ile ilgili motive ediyordu. Çarşamba günü öğle yemeği tatilinde bavulunun son rötuşlarını yapmakta olan karısına sürpriz yaparak eve uğrayıp, yemeğini onunla birlikte yedi. Kahvelerini birlikte içtiler. Sonra onu öpüp kokladı ve "Bir numaralı serotonin kaynağının tadını çıkar bebişkom," diyerek işine döndü.

Kocasının ardından el sallayarak bakan İmge ise asıl bir numaralı serotonin kaynağını şimdiden özlemeye başladığını düşünüyordu. Yine de bu durum iki numaralı serotonin kaynağı olan güneşin tadını çıkarmaya engel değildi elbette..

Çarşamba gecesi Adana'ya gelen İmge'yi havaalanından alan annesi eve gelir gelmez kendisini evin ardiye kısmında yaşayan kedi ailesiyle tanıştırdı. Anne, dayı ve iki yavru kediyi gören İmge çılgına döndü. Heyacanla yavru kedilerden birini kucağına almak için eğildiğinde burnu akıyor gibi oldu. O da ne?! Kıpkırmızı bir kan lekesi! Ama tek bir sızıntı halinde. Arkası gelmeyen tek bir sızıntı.

"Hayırdır inşallah! Herhalde ameliyat sonrası düşmemiş kabuklardan biri düşünce altından sızdı," diye düşündüler annesiyle birlikte. "Neyse, kahvelerimizi içelim, sonra da yarın yazlığa götürecelerimizi ayarlayalım."

(devamı gelecek)