Yeni Türkü ve Punk Rock

Evet, bir hafta daha geride kalmışken son durumumu açıklıyorum:

* Badana, sistre+cila, kapıların rötuşları bitti. Ellerine sağlık Murat Usta!

* Mutfakta ve misafir odasında ufak bir marangozluk işim var. Şaban Usta'nın keyfini beklemek durumundayım gibi görünüyor. :)

* Neşet Usta'nın sökülen prizleri yerine takması kaç saat sürer diye merak ediyorum, zira prizleri çıkarması saatler sürmüştü. Yarın sabah erken gel dedim ki günün bir kısmı bana kalsın. Mümkünse de kendisiyle son işim olsun!

* Yatak odamızın, çalışma odamın ve girişin aydınlatması tamam. Salonda ampulle oturacağız gibi görünüyor bu gidişle, çünkü hiçbir şey beğenemiyoruz.

* Halılar fikren tamam, ama henüz alınmadılar.

* Nakliye firmasına hafta içi karar verilecek. Önerilerinize açığım.

* Yarın sabah erkenden Mukaddes'le birlikte boş evde buluşup ilk temizliğe girişiyoruz. Büyük işler Mukaddes'in, ama ben de biraz tabak çanak yıkayıp yerleştirmeyi düşünerek yanıma mutfak önlüğü alıyorum. Bugün İso'cumla eve yığınla temizlik malzemesi, kova, süpürge falan yığdık bakalım.

Bu arada İso'cum ustalarımızın hiçbirini tanımıyor biliyor musunuz? Bu da demek oluyor ki yeni edindiğim usta çevresini idare etmek tamamen bana kaldı! Neyse ki genel olarak yeni dostlarımdan memnun olduğumu söyleyebilirim. O yüzden tavsiye isteyenlerle seve seve ustalarımın numaralarını paylaşırım.

Geçen haftaki koşturmacam arasında iki de etkinliğe katılma fırsatım oldu. Bunlardan biri sizlere daha önce de bahsettiğim Kumbaracı50'nin Yokuşüstü Müzik günleri kapsamında gerçekleştirilen Yeni Türkü konseriydi. Kumbaracı50'nin o küçücük samimi ortamında düzenlenen konserlerin hepsinin çok farklı bir havası olduğunu tahmin edebiliyorum, zira evinizin salonunda bir grup insanla birlikte sevdiğiniz bir grubu izliyormuşsunuz gibi bir ortamın ne kadar doyumsuz olabileceğiniz tahmin edersiniz. İso'cum da ben de Yeni Türkü'ye bayılırız ve itiraf ediyorum bu konseri İso'cum yakaladı. Evin kültür bakanı olarak bu sezonki faaliyetlerimi Kasım ayında başlatmayı düşündüğüm için gelen etkinlik maillerine falan sadece göz atmakla yetinen ben, taşınma olayı bitene kadar kültür-sanat ve spora ara vermeyi düşünüyordum. Ama İso'cumun gözüne kestirdiği bu konsere de gitmesek olmazdı. Biz de gittik. İyi ki de gitmişiz. O kadar keyifli bir akşamdı ki tüm yorgunluğumu unuttum diyebilirim. Zaman azlığından dolayı işin kolayına kaçacağım ve konserle ilgili görüşlerimi yazmak yerine buyrun Seda'nın blogundan okuyun Yeni Türkü konserini diyeceğim. İşte konserin artılarından biri daha: blogunu takip ettiğim bir isimle daha tanışmış oldum o akşam ve Dışavurum ile tanışmaktan gerçekten çok memnun oldum.

Gelelim bu haftanın ikinci etkinliğine. Kasım ayını bekliyor olsam da Cinebonus'un Facebook sayfasındaki DOTMarsta yarışmasına katılmadan edemedim. DOTMarsta'nın yeni sezon oyunlarından Punk Rock'ın yazarının kim olduğunun sorulduğu yarışmada Simon Stephens cevabını gönderen ilk on kişiden biri olunca da 26 Eylül Pazar günkü oyuna iki kişilik bilet kazanmış oldum. Böylelikle İso'cumla birlikte DOT sezonunu da açmış olduk tabi ki.















Gözlerimdeki yorgun ifadeye rağmen DOT oyunu izleyecek olmanın keyfiyle sırıtıyorum resimde, ama böyle bir dönemde senin neyine DOT oyunu! DOT söz konusu olduğunda hep böyle sırıtarak girip, dayak yemiş gibi çıktığımı unutuyorum nedense. Tıpkı gecenin altın vuruşu ve olmazsa olmazı olan o son kadehi içmek gibi. Ertesi günün mahvolabilir, ama o son kadeh kesinlikle içilmelidir. (Gerçi Cumartesi gününden sonra bu konuyu yeniden değerlendireceğim ama her zamanki gibi pişman değilim :))

Bu kez zengin ailelerin özel okula giden genç çocukları beni dağıttı. Onların yaşadıkları değişik sıkıntıların konu edildiği oyunda tansiyon giderek yükseldi. Sahne geçişlerinde yaptıkları canlı müziğin de oyunun yükselen tansiyonuna katkısı büyüktü. Başarılı olmaya yüklenen anlamın ve hırsların gençleri nasıl bir çıkmaza, tatminsizliğe ve anlamsızlığa sürüklediğini izlemek insanın içini acıtıyordu. Ama bu bir DOT oyunu; içiniz acıdığında gözleriniz falan dolmaz. O acı o kadar sert aktarılır ki size kalbinize yumruk yemiş gibi olursunuz. Kasılır kalırsınız. O karanlık salonda içiniz de birdenbire kapkaranlık olur. Acımasız oyunlardır onlar. Ama bir o kadar da gerçeklerdir. Çıplak gerçekliğin acımasızlığı karşısında yorumsuz kalakalırsınız. Kalın da bence. Punk Rock'ı mutlaka izleyin. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Beni en çok son iki sahnesiyle dağıtan oyunun dekor tasarımını Murat Daltaban yapmış. Arkamızdaki izleyicilerden birinin sahnenin tel kafeslerin ardında olmasına yaptığı yorumu duyunca çok güldüm bu arada: "İyi neyse, bize falan saldırmazlar böylece... / Olsun abi, serseri bir kurşun falan isabet edebilir yine de!" İşte bir DOT seyircisi! :)

Haydi bakalım, ne zaman geleceğini bilmediğim bir sonraki yazıya kadar kalın sağlıcakla... Benim ne yapacağımı soracak olursanız, Vileda'mı kaptım gidiyorum Mukaddes'in yanına. :)

Bu Aralar Ben...

* Çok yoruluyorum.

* Sürekli bir yerlere koşturuyorum.

* Sürekli birilerine telefon ediyorum.

* Ve o birileri genellikle badanacı, sistreci, elektrikçi gibi ustalar oluyorlar.

* Telefonda konuşurken sesim yankılanıyor, çünkü genelde bomboş evde ustaları bekliyorum.

* Dalga geçtiğim kredi kartı mağdurlarından biri olmaktan korkuyorum, çünkü her hafta sonu alışveriş yapılmasına rağmen alınacaklar bitmiyor.

* Bir yandan alırken bir yandan da satıyorum. Ev eşyalarımın birçoğunu ikinci el satarak elden çıkarıyorum. Gerçi satacaklarım bitti sayılır (ama hâlâ TV ve yatak gibi alternatiflerimiz mevcuttur. Aklınızda olsun! :) ).

Ara Not:

Dido & Ongun ikilisi de bir sürü eşya satıyorlar ve onların eşyaları gerçekten yepyeni ve özenle seçilmiş parçalar. İki yıl önce uzun yıllar oturacakları yepyeni ev kurduktan sonra hayatın onlara çizdiği plan doğrultusunda birkaç yıllığına yurtdışında yaşamaya gidecekleri için o eşyaların hepsi satışa çıkarıldı. Hem de nereye gidiyorlar biliyor musunuz? Yaklaşık bir ay önce rehberini çevirdiğim ve çok merak ettiğim bir şehre. Çekim yasasına inanmamak mümkün mü? Önce rehberini çektim, sonra bizimkileri oraya gönderdim, sırada bir tek benim gitmem kaldı. :) Neyse, eşyalar için buraya buyrun.

* Kitabımı (en son Halide Edib biyografisinde karar kıldım) yanımda taşıyor, ama okuyacak zaman bulamıyorum.

* Kahve içmek istiyor, ama bulabildiğim ilk mola zamanında feci acıkmış olduğum için bir şeyler yemeyi tercih ediyorum. Dolayısıyla öğlen kahvelerim akşama sarkmış oluyor.

* Ancak akşamları spora gitmeye zaman buluyorum ve o zamanı da TV karşısında ayaklarımı yüksek bir yere uzatarak sırt üstü yatmaya ayırıyorum. Sonra oradan kalkıp uyumaya gidiyorum.

* Sabahları İso'cumun deyimiyle Euclid gibi uyanıyorum. Gözüm açılmadan "Portmanto alanı kaç santimdi?" ya da "Gömme dolabın iç hacmi bizim buradaki yedek dolaplarımız kadar var mıdır?" falan gibi hesaplarla haşır neşir oluyorum.

* Gizoş'un deyimiyle "karınca harekâtı" kapsamında yuvama biriktirdiğim cicilerimi kullanma zamanım geldiği için mutlu oluyorum.

* Beşiktaş'taki evimizde yedi senenin nasıl geçtiğine inanamıyorum.

* Hem Ortaköy hem de Beşiktaş'taki evlerimizi çok güzel anılarla hatırladığımı fark ediyorum.

* Darısı yeni evimize diyor ve tahmin ettiğiniz üzere TAŞINIYORUM!

Efsane İstanbul

Bizantion'dan İstanbul'a - Bir Başkentin 8000 Yılı'nı keşfetmek için Sabancı Müzesi'ne gitmeye ne dersiniz? Ama zaman daralıyor, haberiniz olsun. Aslında bu serginin çoktan bitmiş olması gerekiyordu, ama 26 Eylül'e kadar uzatıldı. Biz de uzun zamandan sonra bayram tatilini İstanbul'da geçirmenin nimetlerinden yararlanarak Cuma sabahı Mehtap'ta kahvaltımızı yaptıktan sonra kendimizi Atlı Köşk'e attık. Hem de fikir İso'cumdan çıktı!

Sanırım tatil öncesinde sırayla okuduğumuz Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası romanı da dikkatimizi sergiye çekmekte etkili olmuştu. Ellerinde değişik dönemlerde İstanbul'da hüküm sürmüş hükümdarların sikkeleriyle İstanbul'un tarih fışkıran değişik noktalarında ölü bulunan yedi kişinin ne uğruna öldürüldüğünü öğrenmek için sayfalar arasında hızla ilerlerken İstanbul tarihiyle ilgili de pek çok yeni bilgi (ve bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu) öğrenmek gerçekten heyecan vericiydi. Ahmet Ümit'in bu romanındaki İstanbul'u gezdiren günübirlik turlar düzenlenmesinin süper bir fikir olacağını düşündüm hatta. Sırasıyla cinayetlerin işlendiği noktalara gidilecek ve ilgili dönem hakkında bilgiler edinilecek, o döneme ait kalıntılar görülecek, vs. Güzel olmaz mıydı sizce de? Mesela Körler Ülkesi Kalkedon'u biliyor musunuz? Aslında bildiğiniz Kadıköy'den bahsediyorum. Neden Körler Ülkesi olduğuna gelince, tam karşısındaki nefis Sarayburnu'nu görmeyip de oraya yerleşen insanların ancak kör olabilecekleri düşünülmüş de ondan! Anadolu Yakası aşıkları kızmasınlar ama ben de kendilerini biraz Kalkedonlu olarak gördüğümü söylemek istiyorum. :)

Gelelim sergiye. İstanbul’un 8000 yıllık tarihinin sergilendiği SSM'de 500’ü aşkın eser bulunuyor. Ve gerçekten yanlış duymadınız: bunların birkaç tanesi M.Ö. 6000'li yıllardan kalma! Yurtdışından 39, Türkiye’den 19 olmak üzere toplam 58 müzeden seçilen eserler Bizans, Doğu Roma, Yunan, Osmanlı zamanlarındaki İstanbul'daki yaşamlar hakkında bize bir fikir veriyor. Değişik kültürlere ait takılar, el yazmaları, giysiler, çanak-çömlekler, rölükler, sütun başlıkları, heykeller, tablolar, amforalar gerçekten çok etkileyici. Sergide fotoğraf çekmenin yasak olduğunu belirteyim. Bir fikir edinmek için SSM'nin web sayfasındaki Sergiden Seçmeler bölümüne göz atabilirsiniz, ama müzede çok daha fazlasını bulacağınıza garanti veririm.














Benim en ilgimi çeken kısım (sanırım tarih bilgileri açısından da daha aşina olduğum için) Osmanlılar dönemine ait eserlerdi. Kanuni ve Fatih'e ait savaş giysileri, buhurdanlar, sorguçlar, at başlıkları, fermanlar, şamdanlar, kılıçlar görülmeye değerdi doğrusu. İstanbul'un yirmi iki kubbesinin kubbe şeklinde ekrana yansıtıldığı kubbe altı da güzel düşünülmüştü. Sergiyi gezdikten sonra bu da dahil şimdiye kadar düzenlenen tüm sergilerin kitaplarını satın alabileceğiniz müze dükkanına uğramayı da unutmamalısınız. Biz özenle hazırlanmış, 512 sayfalık Efsane İstanbul kitabımızı aldık. Eee, İmparatorluklar Başkenti'nde yaşamak kolay değil, sorumluluklarımız var elbette. Ve bunlardan ilki de onu çok iyi tanımak. 26 Eylül'e kadar bir fırsat yaratıp bu güzel sergiyi gezmenizi öneririm. Pazartesi günü kapalı olan müzenin ziyaret saatleri aşağıdaki gibidir:

Salı, Perşembe, Cuma ve Pazar: 10.00-18.00; Çarşamba ve Cumartesi: 10.00-22.00

İstanbul'un tadını doyasıya çıkarmanız dileğiyle...

Yokuşüstü Müzik


Yaşasın, etkinlik sezonu açıldı!!

Geçen sezon Kasım ayında açılışını yapan, sezon boyunca her gece farklı bir etkinlikle seyircisini buluşturan Kumbaracı50, yeni sezona başlamadan önce Kumbaracı50’nin devamlılığına katkı sağlamak amacıyla, Eylül ayında “Yokuşüstü Müzik” başlığı altında Kumbaracı50 Destek Konserleri’ni gerçekleştiriyor. Destek olmak isteyenler için konser programı yukarıdadır. Konserler 21:00'de başlıyor, kapılar ise20:00'de açılıyor. Yerler numarasız.

Bilet fiyatı: 25 TL
Biletler Biletix ve Kumbaracı50 gişelerinden veya telefonda kredi kartıyla saat 12:00-18:00 arasında alınabilir.

Kumbaracı50 gişe telefonları: (212) 243 50 51 / (532) 255 55 80 / (532) 255 05 18

20 Eylül'deki Yeni Türkü konserine gidenlerle görüşürüz. :)

Tatil Kitapları

Tatilde okuduğum ilk kitap Alexandra Cavelius'un Leyla oldu. En son Ankara'ya gidişimde kayınvalidemin bu kitabı mutlaka okumalısın diye elime tutuşturmasının nedenini elime aldığım anda anladım: Benden intikam almıştı! Evet, ben İstanbul'a geldiğinde ona üç saat boyunca İsa'nın Çilesi filmini izlettirmiştim, o da karşılığında bana Leyla'yı verdi sanıyorum. İnsanı alt üst eden bir dram Leyla adlı Bosnalı kızın öyküsü. Savaş zamanında bazen dost sandıkları bazen açıkça düşman safhında olanlar tarafından kendine yapılan eziyetlerin, toplama kamplarındaki insanlık dışı muamelenin, insanlıktan çıkışın öyküsü. Onca yaşanandan sonra yaraları sarma sürecinin, umudun ve sevginin gücünün öyküsü de aynı zamanda. Ama bir yandan da bu gerçek öykünün gerçek kahramanının hâlâ hakkını arayamadığı bir sistemin varlığı düşünüldüğünde çok ürkütücü ve bunaltıcı bir tablo var karşımızda. Her şeye rağmen 16 yaşında ruhen ve bedenen yaşlı bir kadına dönüşen Leyla'nın yaşadıklarını okumalısınız. Kesinlikle etkileyici.

Okuduğum ikinci kitabı büyük olasılıkla tatildeki alternatiflerimden biri olmasaydı okumazdım, çünkü hayatımda bu kadar berbat bir çeviri görmedim. Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'ni katleden Elif Işıksaçan'a her satırda sevgilerimi saçtım diyebilirim!! Eminim kendisi de çevirirken bir şey anlamadığı için Charles Dickens'ın neden klasik yazarlardan biri olduğunu, ne yazdığını, bu hikayede ne anlatmak istediğini falan anlamamıştır. Ben de bulmaca çözer gibi kitap okumuş oldum böylece. Çok daha keyif alabileceğim bir kitaptan hiç tat almadan, yalnızca "bir klasikle ilgili daha fikrim olsun bari" diyerek okumak zorunda kaldım bu hikayeyi. O yüzden Kum Saati Yayınları'ndan çıkan, Elif Işıksaçan tarafından Türkçeleştirilemeyen İki Şehrin Hikayesi'ni sakın almayın! Eminim, pek çok yayınevinde çok daha güzel Türkçe versiyonunu bulabilirsiniz. Kısaca romanın konusuna gelecek olursak: Fransız İhtilali sırasında kan gölüne dönen ortamın etkileri anlatılıyor. Fransa'da yıllarca sömürülen halkın aristokrat sınıfına karşı nasıl kin dolduğu ve gaddarca davranabildiğini görüyoruz. Kitabın ana kahramanları olan suçsuz yere on sekiz yıl hapis yatmış bir doktor, kızı ve soylu bir Fransız aileden gelen ama onların tamamen karşısında yer alan kocası ve etrafındakiler üzerindeki trajik etkilerine şahit oluyoruz. Kitap galiba güzeldi, ama dediğim gibi ben güzelliğini anlayamadım.

Üçüncü kitap da hâlâ elimde olan Ejderha Dövmeli Kız. Tatilde az önce bahsettiğim kitap faciasından sonra İso'cum kendi kitabını bitirir bitirmez kaptım. Sürükleyici bir gerilim olmasına rağmen hâlâ elimde sürünmesinin nedeni ise döndüğümden beri acayip yoğun bir tempoyla eve uğrayacak bile vakit bulamamış olmamdı. O yüzden tatili bile anca yazabildiğim düşünülürse, kitabı da bugün yarın bitirecek olmam normal sayılır. Kitap, bir gerilim best seller ne kadar iyi olabilirse o kadar iyi gerçekten de. Karakterler, hikaye, anlatım çok güzel. Yani normal şartlarda İso'cum gibi elinize alıp, iki üç gün içinde bitirebileceğiniz bir roman. Gerilim severlere duyurulur. Yazarı Steig Larsson'un kitaplarının başarısını göremeden ölmüş olmasına aklıma geldikçe üzülüyorum bu arada. İso'cum serinin ikinci kitabını okuyor (demek daha tatil modunda çıkamamış kendisi, çünkü gerilim kitapları onun tatil kitaplarıdır). Büyük ihtimalle ben ilk kitapla kalırım diye düşünüyorum. Sonrasında da Nutuk, Haliç'te Yaşayan Simonlar veya Halide Edib biyografisinden birini okuyacağım. Tabi vakit bulursam, çünkü feci bir koşturmaca beni bekliyor. Sesim uzun aralıklarla çıkarsa panik olmayın; her şey kontrol altında! :)

Corinthia Club Hotel Tekirova

28 Ağustos ile 5 Eylül arasında Tekirova'daki Corinthia Club Hotel Tekirova'daydık. Her zamanki gibi yazın bir haftalık tatil köyü vazgeçilmezimizi ETS'nin erken rezervasyon kampanyasından yararlanarak aylar öncesinden ayarlamıştık. Ama bu seneki ilk tatil denemem (Haziran'da yazlığa gidiş) faciayla sonuçlandığı için aslında bu tatili de iptal etmeyi düşünüyorduk. Belki bilmiyorsunuzdur diye söylüyorum: ETS'de erken rezervasyon sigorta sistemi de bulunuyor. Yani "ben tatilimi aylar öncesinden alamam, planım bozulur, bir terslik olur, iptal etmem gerekirse param yanar" diye düşünenler yaklaşık 20 TL gibi bir ücret karşılığında tatillerini 3 gün öncesine kadar iptal etme hakkını da satın alabiliyorlar. Ben de az kalsın bu tatili iptal ettirecektim ki İso'cumun "Kendine gel , İmgoş! Yaşadığın tersliğin üzerinden neredeyse 3 ay geçmiş olacak. Hem burun kanaması, deniz ev güneş üçlüsünü birleştirip de kendine yaz fobisi yaratma," demesiyle Temmuz ayı boyunca hafiften gaza gelmeye başladım. Ağustos ayında kocamın telkinleri hafif dalga geçmeyle karışık bir hal almaya başlayınca daha da etkili oldu sanırım, zira İso'cum artık şöyle diyordu: "Senin ameliyat olduğun tarihte popoma burun diktirseydim, şu an oradan nefes alıyor olurdum!" Ya da Zone Reality'de bayılarak izlediğim Travma ve Kurtarma Çizgisi belgesellerindeki örneklerden yola çıkarak: "Adam karaciğer transplantasyonu geçirip 6. ayda futbol maçı yapıyor, sen deviasyon ameliyatının 3. ayında hâlâ denize girsem mi diye düşünüyorsun! Hahahahaha!!" Evet sevgili okurlarım, bu ağır tahrike kapılarak tatili iptal etmemeyi kabul ettim! Ve kendimi Tekirova'nın muhteşem denizinde buldum 28 Ağustos Cumartesi öğleden sonrasında.

9 günlük bu tatil benim için muhteşem bir tatildi, çünkü gerçekten de burnumla ilgili korkularımı yenmem için bu deneyimi yaşamam gerekiyordu. Ayrıca bunu bu yaz yaşamış olmak da hem korkularımı 2011'e atmamama hem de 2010'u deniz tatili yapmadan kapatmamama neden olduğu için güzeldi. O yüzden tesis, servis, deniz, hava ne olursa olsun benim için en önemli olan şey 6 Eylül'de İstanbul'daki hayatıma döndüğümde her şeyin yolunda olmasıydı. Ve çok şükür ki öyle de oldu. Hayatının bir anda alt üst olabileceği, önceliklerinin tamamen değişebileceğini bilerek yaşamaktan hiç haz etmediğimi de yeri gelmişken söyleyeyim. Bunun adı yaşlanma mı, olgunluk mu, farkındalık mı, her ne ise kendisinden hoşlanmıyorum! Ben rahat bir kaygısızlıkla, Aladağ'dan serin bir şekilde hayatımı sürdürebilmek, öyle bir zihniyete sahip olmak istiyorum ki bunun için de sanırım beyin transplantasyonu gerekiyor. Neyse, bu ayrı bir konu.

Gelelim İmge'nin gözlüğünden tesisin nasıl göründüğüne. Yine sizler için bir gizli müşteri titizliğiyle yaptığım değerlendirme sonuçları aşağıdadır:

* Tesisin en güzel yerinden başlayayım isterseniz: denizi ve Tekirova'daki konumu. Mavi bayraklı lacivert Tekirova denizinin dalgalıyken bile dibini görebileceğiniz bir berraklığa sahip olması gerçekten süper. Hani tekne turlarında durulan koylardaki deniz gibi bir denize iskeleden dalıyorsunuz. Ayrıca su sporları için ayrılan alan yüzülen alandan uzakta ve ayrı bir iskelede ve çevrelenmiş yüzme alanı oldukça geniş. Konum olarak da Tekirova'daki tesislerin tam ortasında yer alan, yeşili çok iyi korumuş ve Amara Dolce Vita gibi denize paralel kocaman bir ana bina dikmediği için de rutubetin olmadığı, esinti alan bir yer.















* Güneşleme alanlarının Amara gibi balık istifi sıralanmayı gerektirecek şekilde olmaması çok iyiydi. Herkes kendi kare şemsiyesinin altına yerleşip, dibindeki ailenin fısıldaşmalarına şahit olmadan güneşlenebiliyordu. Şezlong kapma yarışları yaşanmayan, hangi saatte giderseniz gidin boş şezlong bulabileceğiniz bir tesis olması ayrıca olumluydu.

* Odaların büyüklüğü, temizliği ve kullanışlılığı gayet iyiydi. Club odaları bir Yunan adası ya da değişik bir sahil kasabasının ara sokaklarında rastlayabileceğiniz şirin evlere benziyordu. Amara'dan biraz daha küçük ama kesinlikle daha kimlikli odaları olduğunu söyleyebilirim.

* Genellikle Kemer tatil köylerinde olduğu gibi dar alan tesislerindendi. Koca bir yürüyüş parkurundan geçip başka bir havuza, başka bir bara, binaya fazlan rastlamıyorsunuz. Her şey birbirine yakın ve az sayıda. Akşamları havuz başındaki bar dışında oturabileceğiniz keyifli bir alan yok. O yüzden mecburen o curcunada olmak zorundasınız. Ya da bizim gibi içkilerinizi alıp geceleri bomboş olan havuz şezlonglarına da gidebilirsiniz. Irish Pub ya da Jazz Club falan yok. Yani bir ana restoran, bir de ana bar olduğunu düşünün. A la carte'lardan ise balık, Meksika ve Uzakdoğu restoranları denenebilir.

* Bir tatil köyünün bence en önemli özelliklerinden biri de açık büfesidir. Ve Corinthia bu konuda benden geçer not alamadı. Açık büfeyi çok zayıf bulduğumu belirtmeliyim. Yemeklerde kırmızı et namına bir şey bulmak mümkün değildi. Kahvaltıdaki pankeklerin yarısının bozuk olduğu zamanlar oluyordu. Her şeyin her gün aynı yerde olması insanı bunalıma sokuyordu. Hatta şişe dizilmiş tavuklar ve altındaki pilav kabusumuz oldu diyebilirim! Kahvaltıda çıkan sosis sote soğuktu! Salata malzemeleri tazeliğini yitirmiş, turşular bozulmaya yüz tutmuştu. 30 Ağustos'ta yapılan Türk gecesinin mutfağı hayatımda gördüğüm en zayıf Türk gecesiydi. Mezelerin hepsini çok daha lezzetli yapacağıma Corinthia ile iddiaya girerim! :) Tatlılardan albenili hiçbir şey yoktu. Profiterol ve fondon çıktığı tek gün de saat 21.00'de tatlı büfesine gittiğimizde hepsinin yerinde yeller esiyordu. Zeynep adlı saygısız garsona içeride var mıdır diye sorduğumuzda da adeta süpürgeyle kovulmadığımız kaldı. Neyse, gereken şikayeti yaptık tabi ki (dikkate alıyorlar mı bilmem). Ve ertesi günü bir gün önceden kalan profiterol baş köşedeydi! Ve tadı berbattı! Ama sonuçta aç kalmıyordunuz elbette!

* Garsonlar genellikle güleryüzlü ve yardımseverlerdi. Aksanlar biraz bozuk olsa da kendi aralarında argo konuşmalarına şahit olsak da yukarıdaki maddede belirttiğim saygısız dışında onlarla ilgili kötü bir yorum yapamayacağım. Profesyonellikten uzak ama ellerinden geleni yapan servis elemanlarıydı. Neptün Bar en kalabalık yer olmasına rağmen oradakiler de ekstra sabırlı ve iyilerdi. Aklımda kalan isimler Ahmet (İtalyan'daki), M. Ali, Mehmet ve Faruk oldu. İşlerinin çok zor olduğunu düşünmedik değil tabi. Sabahtan akşama tatil köyünün değişik yerlerinde servis yapıyorlar ve bir de kaçık müşterilerle uğraşmak zorunda kalıyorlardı. Adamın birinin yanlışlıkla garsonun elindeki tabak tişörtüne değip lekelediği için "Bu ne adilik! Hemen yıkayıp getirsinler tişörtümü!" diye bağırarak üzerindeki tişörtü çıkarıp, atletiyle yemek salonunu dağıttığını gördük mesela. Üzerindeki leke de pudra şekeri lekesiymiş! Uçup gitti iki dakikada. Yine de iyi idare ettiler oradaki garsonlar durumu. O yüzden onlarla ilgili eleştirilerim genelde olumlu. (Zeynep hariç!)















* Animasyon, kaydıraklı havuz, SPA (burun korkusundan), su sporları (burun korkusundan), egzersiz (burun korkusundan) gibi konularda yorum yapamayacağım, çünkü hiçbiriyle ilgim olmadı. Animasyon ekibinin de kendi aralarında argolu konuşmalarını duyduk. Bence rahatsız edici bir durum.

* Bu tatil köyü için içkiyi ayrı değerlendireceğim, çünkü yemekten memnun kalmasak da içkilerinden memnun kaldığımızı söylemeliyim. Şaraplar sirke gibiydi ama onun dışındaki alkollü ve alkolsüz içkiler hiç de fena değildi. Özellikle rakı olarak Efe Rakı sunmaları bize pek çok olumsuzluğu unutturdu diyebilirim. İçip içip unuttuk işte! :)

"Önemli olan sağlık, başka hiçbir şey umurumda değil bu tatilde" diyerek çıktığım bu tatilde umurumda olanları ve olmayanları paylaştım sizlerle. Bu tesise bir daha gider miyim? Hayır. Sizlere tavsiye eder miyim? Hayır.
Bence bir tatil köyünün olmazsa olmaz iki özelliği çok iyi olmalı: deniz ve açık büfe. Dolayısıyla burası zaten kafadan yüzde 50 eksik puanla başladı benim gözümde. İlla ki Tekirova'ya gideceksem, (Rixos'lara hayatta gitmeyeceğime göre) odaları daha rutubetli ve güneşlenme alanları daha kötü olmasına rağmen Amara Dolce Vita'yı tercih ederim. Ama sanırım seneye Kemer dışında bir yerler de deneyebiliriz. Neyse, sonuçta İmge'nin denizle buluşmasını kutladık bu tatilde. Her gün sabah ve akşam burnumu koruyan İso'cuma bir kez daha teşekkür ediyor ve ona şu şarkıyı ithaf ediyorum: "Burnum iyileşti, avuçlarında.. Bir tek İso'm olsun, bana bişey olmazz.." :)

Takunyalı Führer

"Öyle horozlar vardır ki öttükleri için güneşin doğduğunu zannederler."

Kitap böyle başlıyor. Ardından da baş kahramanının çocukluktan şimdiki krallık dönemine kadar olan hayatıyla ilgili bir derleme sunuyor okurlarına Ergün Poyraz. Ve bunu üç yıldır evi haline gelen cezaevindeyken, tutuklu haldeyken yapıyor. İsim ve kapak seçimi zaten harika. İçinde ise gündemi (sorgulayan bir zihinle) takip eden herkesin az çok bildiği ya da unutmuş olsa da hemen hatırlayacağı gerçek örnekler var. Elbette örneklerin konusunu ağırlıklı olarak yolsuzluklar, özgür sesler üzerinde kurulan baskı ortamı, bölücülerle, terörist devletlerle ve cemaatlerle yapılan işbirliği oluşturuyor. Yani okuduğunuz kitabın zaten yüzde 90'ını biliyor olabilirsiniz, ama yine de topluca hatırlamakta yarar var. Bugünkü kabinenin, servetleri alıp yürüyen ama devlete beş kuruş vergi vermeyen iş adamlarının, din sömürüsüyle insanları soyup soğana çeviren organizasyonların, yanardöner medya üyelerinin isimlerini ve onlarla ilintili olayları hatırlatmak açısından yararlı bir kitap bence.

Ama burada da göreceğiniz üzere başta Ahmet Hakan olmak üzere birçok yazarın da karalama kampanyasına maruz kalan bir kitap Takunyalı Führer. Ahmet Hakan'la yazarın karşılıklı olarak birbirlerinden pek hoşlanmadıklarını kitabın 87. sayfasından da anlayabiliyoruz. O yüzden belki de Ahmet Hakan'ın yazısı anlaşılabilir. Yandaş medyada zaten farklı bir sesin çıkması mümkün değil. Ama Tufan Türenç'in yorumuna şaşırmıştım mesela. Ergün Poyraz'ın tarzıyla ve kitapla ilgili benim de eleştireceğim bir nokta var, ama kitabın pespayelik ve rezillik olduğunu hiç de düşünmüyorum. Yine de RTE'nin soyu sopu, iyi futbol oynayıp oynamadığı, Kuran dersinden aldığı notun, annesi ve babasıyla ilgili yazarın öznel psikolojik çözümlemelerinin falan beni hiç ilgilendirmediğini söyleyebilirim. Bir de söylenti niteliğinde birtakım açıklamalar var ki eminim siyaset kulislerinde almış başını giden dedikodulardır, ama en nihayetinde dedikodu olduğu için yazılması doğru mu tartışılır. Tabi yazarın üslubunu da biraz Emin Çölaşan'a benzettiğimi söylemeliyim. O yüzden seveni çok olduğu gibi nefret edeni de bol olacaktır. Yine de genel olarak bakınca bu kitabın adamın yarattığı hayal ürünü bir hikaye olmadığı açıkça anlaşılıyor. O yüzden üslupla veya bazı yerlerdeki abartılarla ilgili eleştirileri de haksız yere suçlanarak 3 senedir cezaevinde tutuklu olan bir yazarın ruh haline bağlamak gerek bence. Aslında çok da zor değil yazarın satırlarına yansıyan o nefreti ve öfkesini anlamak!

Yine de anlamanın en iyi yolu öncelikle kitabı okumak olacaktır. Okuyup kendi kararınızı kendiniz verebilirsiniz. Sırada Hanefi Avcı'nın Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabı var. Nedense hiçbir yerde bulunamıyor! Ama Internet üzerinden almanız mümkün. Bir de Takunyalı Führer'e başladığım Pazartesi günü şu haberi gördüm ve bizim Führer'in maceralarını o gazla okudum. Belki de ondan daha çok sevmişimdir kitabı ve "helal olsun" diyorumdur yazarına. Tez zamanda kaleminin özgür bırakılması dileğiyle...