Bir Film & Bir Oyun

Elfriede Jelinek'in romanından senaryolaştırılan 2001 yapımı Piyano Öğretmeni (La Pianiste) adlı filmi izledik hafta sonu. Uzun zamandır izlediğim en rahatsız edici karakterlerden biriyle de tanışmış oldum böylece: Viyana'da konservatuarda piyano öğretmeni olan Erika. Bu arızalı piyano dehası "sanatla uğraşan insandan zarar gelmez" tezimi çürüttüğü gibi beni feci korkuttu. Annesiyle birlikte yaşayan (ve onunla da pek sağlıklı bir ilişkisi olmayan) orta yaşlardaki Erika'nın ruhunun derinliklerinde kopan fırtınaları, yalnızlığını ve sevgisizliğini yaşadığı sapkın cinsellik ile anlatan filmin bu sahneleri tokat etkisi yaparak insanı sersemletiyor. Isabelle Huppert, Erika rolünü inanılmaz başarılı bir şekilde canlandırmış. Tavsiye edip sizin de ruh durumunuzu bozayım mı bilemedim, ama bence güzel film olmuş. Rahatsız edicilik dozu çok yüksek ama izlemenizi kesinlikle öneririm.




Bahsedeceğim oyun ise bir devlet tiyatrosu oyunu. Behiç Ak'ın yazdığı İki Çarpı İki adlı oyunda sahnede bir kadın ve bir erkek görüyorsunuz, ama aslında iki çiftin öyküsünü izliyorsunuz. Yani Adnan Biricik ve Seray Gözler Yeniay toplamda dört kişiyi canlandırıyorlar. Akıcı ve okunası bir metni olan oyunda Adnan Biricik hem Mahmut hem Ahmet karakterini, Seray Gözler Yeniay ise hem Elvan hem Sema karakterini canlandırıyor. Hem de bu karakterler birbirlerine taban tabana zıtlar. Karakterlerin aşkta ve yaşamdaki aktif ve pasif, hırslı ve iddiasız, değişimci ve değişmeme yanlısı yönlerinin ve birbirleriyle uyum ve uyumsuzluklarının çok başarılı bir şekilde anlatıldığı oyunda dekor, kostüm, ışık ve müzik oldukça sade tutulmuş. Böylece başarılı oyunculuklar daha da ön plana çıkıyor. Bu arada oyundan aklımda kalan ve hoşuma giden cümlelerden biri de "eşitlik, matematiğin sosyal bilimlere attığı en büyük kazıklardan biridir," oldu. Güzel bir oyun, izlemenizi öneririm.

İyi seyirler..

CityZen'de Şımarma Günü

Pazar günü İso'cumu yaban ellere gönderdikten sonra bir müddet burnum sızlayarak onun terliklerine, banyo dolabındaki Rebul lavanta kolonyasına, sabahlığına, tüm gün yayılıp gazete okumaya bayıldığı koltuğa, kitap seçerken kütüphanede bıraktığı kola bardağı ve yayıldığı koltuğun yastığının altına gizlediği çorapları gibi geride bıraktığı izlere baktım. Hem de bu hafta ayrı olacağımız için yastığın altındaki çoraplara bile sevgi dolu ve gülümseyen gözlerle bakabildim. Sonra silkinip kendime gelmeye karar verdim. Şunun şurasında birkaç güncük işte, çabucak geçer dedim. Ama yine de her geçen gün İso'cuma giderek daha düşkün bir hale geldiğimi fark ederek bunu da yaşlanma emarelerim arasına not ettim. Hatta biraz da tırstım bu düşkünlük halinden.

Sonra ertesi gün evde temizlik bitip de yalnız kaldığımda (bir de son iki haftadır elimde çeviri de yok, kitap bekliyorum ve kendimi didikleyecek bol bol boş zamanım var!) birden canım feci sigara istedi! Eyvah, tehlike çanları çalıyor, dedim! Sonra, ya acaba paket değil de tane sigara alsam mı dedim. Karşımızdaki marketi aradım. "Tane sigara satıyor musunuz?" "Evet abla, ama sadece Marlboro Lights." Şaka gibi, eski aşkım bir işaretimle karşıdaki marketten çıkıp parmaklarımın arasındaki yerini alabilirdi. "Tamam, sizi arayacağım tekrar," deyip kapattım ama sonrasında sanırım kendi kendime verdiğim en büyük savaşlardan birini yaşadım. Ve galip çıktım! Şimdilik. Bu sigara isteğimin kış döneminde alınan kilolarla ilgisi olduğunu da düşünüyorum. Yaza hazırlıksız yakalanma stresiyle "sigaraya başlarsam kolay zayıflarım" gibi anlamsız olduğunu bildiğim bir düşünceye kapılmaya meyilliyim bu aralar. Allen Carr sayesinde o tek bir sigara yakmak fikrinden bu kadar korkmuş olmasaydım dün 3,5 sene sonra sigaraya başlamış olabilirdim. Onun yerine kendimi bakım, onarım ve zayıflama programına sokmaya karar verdim. Ve İso'cum ve çevirim yokken fazla evde durmamaya! İşte "bugün geri kalan hayatımın ilk günü" diyerek başladığım haftanın bunalım Pazartesisini atlattıktan sonra Salı günü önce spora sonra da CityZen'e attım kendimi.


Doğum günü hediyelerimden biri olan portakal bakımı için kendimi usta ellere teslim ettim. Ve bir buçuk saatin ardından (biraz torpilliydim bu sefer) ışıldayan bir hamur şeklinde eve dönerken doğru bir karar verdiğimin farkındaydım. CityZen'den daha önce de bahsetmiştim size. Bu sefer önce nefis bir kokusu olan portakal peelingi ile vücudum ölü derilerden arındı ve kan dolaşımım hızlandı. Sonra duşa girerek peeling kreminden kurtuldum ve bu kez yeni bir karışım geldi. Bu da içinde deniz çamuru, yosun ve yine portakallı bir şeyler olan sıcak bir vücut maskesiydi. Vücudumun her yerini bu asker yeşili maskeyle kaplayan Nurten Hanım daha sonra beni sarıp sarmalayıp, ışıkları da söndürüp loş bir abajur yakıp, yaklaşık 15-20 dakika dinlenme süresi verdi. O kadar güzel ve rahatlatıcıydı ki vıcık vıcık bir şeyler bulanıp, streç filmle kaplanmış gibi olsam da neredeyse uyuyacaktım. Bu vücut maskesinin ödem giderici özelliği de varmış. Yosun kokusu peelingin muhteşem kokusunu bastırdı ama ödem gidereceğini duyunca affettim kendisini. Sonra yine bir duş ile bu maskeden de kurtuldum. Ve üstüne ikram edilen zencefil+bal+limonlu ılık suyumu içtim. Sonra yine lenf masajı gibi hareketlerle vücut nemlendiricim sürüldü ve kendimi Afrodit gibi hissederek ayrıldım CityZen'den.


Genel notlar:


* CityZen, açıldığından bu yana kalitesini koruyan bir yer. Tertemiz ortamı, ilgili ve profesyonel çalışanları, kaliteli ürünleriyle bence bir numara. Ama kısa bir süre önce el değiştirip Essporto'nun oldu. Ve bu durum beni biraz korkutuyor. Essporto'ya yer avantajından, açık havasından ve ders bağımlılığımız olmadığından dolayı gitmeye devam ediyoruz ama kalitesinin düştüğünü görmek mümkün. Ders çeşitliliği az, şikayetler dikkate alınmıyor, üye sayısı çok fazlalaştı (iyi ki prime time'da gitmiyoruz, yer bulmak imkansız olurdu herhalde), vs. Sahibinde bir spor merkezi sahibinde hiç olmaması gereken "ben paramı alırım gerisiyle ilgilenmem," zihniyeti var gibi görünüyor. Bugün de bakımımın ilk iki kısmı Matis ürünleriyle yapılıp, en son Avon'un Spa nemlendiricilerinden sürüldüğünü görünce "Eyvah Eyvah!" dedim. Avon, Essporto'nun sponsorlarından biri olduğu için CityZen'e de girmiş olması beni korkuttu doğrusu! (Avon'un birçok ürününe da bayılırım bu arada ama spor salonundan çıkıp sürdüğün krem ile spa merkezinde özel bir bakımda sürülen krem arasında fark olmasını isterim hani!)

* Nurten Hanım'a bayıldım! Çok güleryüzlü, temiz ve işini severek yaptığı belli olan nadir insanlardan biri. Bir dahaki sefere yine ona gitmeyi düşünüyorum. Hatta masaj da yaptığını öğrendim. CityZen'e gideceklere önerilir. Ama Uzakdoğuluların yumuşak dokunuşlarından biraz daha sert dokunuşlara hazırlıklı olmalısınız. Ben severim, ama zevkler tartışılmaz tabi.

* Dün bir delilik yapıp da sigara içmediğim için bugün daha da mutlu oldum. Ama beni bir haftadır acıdan kıvrandıran ve henüz kendini göstermemiş olan üstteki yirmilik dişimin ağrısı iki gün içinde geçmezse üstünde sigara söndürerek doğmadan başını ezmeyi düşünüyorum! Çıkacaksan çık, bekleyeceksen bekle adam gibi! Zaten üstte de yirmilik dişlerimiz olduğunu 33 yaşımda bu acıyla öğrendim ve yeni yeni bu gerçeği hazmetmeye çalışıyorum. Söyleyin gelmesin üstüme!

Son olarak sıkıldığınızda, bunaldığınızda, yorulduğunuzda ya da öylesine nedensiz, sırf canınız istediği için şımartın kendinizi. Buna değersiniz. :)

Kaybedenler Kulübü

Cuma günü öğlen Beşiktaş'a gitmek üzere evden çıktım. Halletmem gereken birkaç iş vardı. O sırada arayan kocacığımın öğle yemeği davetini de kabul edip, yemek yemesem de bir kadeh şarapla eşlik ettim ona Akaretler'deki Caffe D'Alfredo'da. Öğle yemekleri ya da kız kıza makarna&şarap için çok uygun bir yer olan mekanla ilgili daha detaylı bilgi için buraya buyrun. Makarnalarının süper olduğunu İso'cumdan duydum, o yüzden teşekkürler bana, eleştiriler İso'cuma yöneltilirse sevinirim. :) Bu keyifli molanın ardından ayrıldık; ben pasaja, İso işe. Ya da ben öyle sanıyordum. Çünkü daha aradan bir saat geçmeden İso'cum bu kez de beni ara sokaklardaki nargile kafelerden birine çağırdı. Anlaşılan çok yoğun olmasını beklediği bir günün tüm toplantıları iptal edilince o da light bir Cuma geçirmeye karar vermişti. Ve bu light Cuma'ya beni de dahil etti. Hava güzel, günlerden Cuma, kocamla felekten bir iş gününün birkaç saatini çalmışız, var mı daha güzel bir sefa? Nargilemizi de tüttürdükten sonra akşam üstü ayrılırken hem açık havadan hem şaraptan hem de nargileden dolayı harika bir modda eve geldim. Gerçi yaklaşık üç saat sonra yeniden buluştuk ve bu kez Astoria Num Num'a gittik. Saat 22.00 seansı için Kaybedenler Kulübü'ne yerimizi ayırtmıştık. Haliyle sinema öncesinde Num Num'a uğramazsak bize küsebilirler diye düşündük. Ve beklenen an geldi! Film başladı...

Bana göre Kaybedenler Kulübü kimi zaman iç burkan bir yalnızlığın, ama yalnızlıktan korkmayanların, yalnızlığa karşı cesur ve özgün bir duruş sergileyebilen özgür ruhların filmi. Yaşamı bir hobi gibi yaşayanların, büyük çoğunluğun girdiği o rutin düzen ve başarı yarışına karşı direnenlerin filmi. Çok farklı insanları birbirine bağlayan bir doğallığın, içtenliğin ve hoşgörünün filmi. Her şeyle dalga geçebilmenin filmi. Ve elbette bir Kadıköy filmi. Maddi kaygılardan bağımsız olarak manevi açıdan kendilerini tatmin eden işler yapan Kaan (Nejat İşler) ve Mete (Yiğit Özşener) adlı iki özgür ve serseri tipin hikayesi. Ve bu tipler tamamen gerçek tipler! 90'lı yıllarda Kent FM'de yayınlanan Kaybedenler Kulübü adlı kült programlarını "içki sofrasından yayın" tadında sunan ve sohbetlerinden seks, argo ve "bar filozofluğu" eksik olmayan ve istedikleri zaman yayın yapıp, istedikleri zaman sekiz ay gibi uzun bir süre yayına ara veren ve çok büyük bir dinleyici kitlesine ulaşan iki radyo programcısının öyküsü.


Kaan, çok-az-satan ama çok değerli kitaplar basan bir yayınevinin sahibidir. Fotoğraflar çeker ve Mete ile birlikte radyo programı yapar. Gerçek yaşamda da kitaplarla haşır neşir olmayı seven ve "kim ne der?" kaygısı olmaksızın kendi hayatını yaşamayı başarıyormuş gibi görünen Nejat İşler'in Kaan rolüne cuk oturmuş olduğunu düşünüyorum. Kadıköy'de bar işleten, plak koleksiyoneri olan ve Kaan'la radyo programı yapan Mete rolündeki Yiğit Özşener de çok başarılıydı. Bir de Mete'nin annesi rolünde kısacık izlediğimiz Serra Yılmaz vardı ki bence her eve lazım bir anneydi. Kim bedeller ödemesi gerekmiş olsa bile hayatını hep istediği gibi yaşamış bir anneyle karşılıklı oturup da bir kadeh viski eşliğinde hayattan ve plaklardan konuşmak istemez ki? Kaan ve Mete'nin bir de ev arkadaşları Murat vardır. O da "kaybedenler kulübü" ekolünden bir çevirmendir. Rıza Kocaoğlu, genellikle tüm gün oturduğu koltuktan kalkmadan aslanların çiftleşmesini izleyen (ve Kaan ve Mete'nin eve attığı kızlarla sevişirlerken çıkardıkları inlemeleri dinleyen) Murat rolüyle her zamanki gibi süperdi. Peki, Ahu Türkpençe nerede diye soracak olursanız o da Zeynep adında başarılı bir mimarı canlandırıyor. Yani "normal sınırlar içinde" yaşayanlardan. "Çok kadın hiç kadındır" yaşamının içinde Kaan'ı kendine sırılsıklam aşık eden bir "normal."

Kaan ve Mete'nin radyo programlarını hiç dinlememiş olduğum için filmin başarılı bir  uyarlama olup olmadığını söyleyemem. (Ama 1999'dan bu yana ekşisözlük'te yazılmış Kaan&Mete diyaloglarına ve Internet araştırmalarıma göre galiba o iki karakteri çok başarılı bir şekilde yansıtabilmiş Tolga Örnek ve ekibi.) Gerçek Kaan ve Mete'yi bilmeyen bizler bile bu kadar keyif aldıysak, o dönemlerde onların dinleyicisi olanların filmi izlerken neler hissedeceklerini çok merak ediyorum. Ayrıca filmin DVD'sini de çok merak ediyorum ve çıkar çıkmaz alacağım, çünkü hem arşivde olsun istiyorum hem de kırpılmamış halini merak ediyorum! Ama bence bu haliyle de hiç fena değildi. Yaşasın Nejat İşler ve Ahu Türkpençe gibi sanatçılar diyorum! :) Bir de merak değil ama endişe duyduğum bir nokta var: radyolarda çakma Kaan&Mete ikililerinin çıkması! Bu ihtimal filmden çıktığım andan itibaren uykularımı bile kaçırtabilecek kadar feci şekilde ben korkutmaya devam ediyor. Zira çakmalarının diş ağrısından beter bir ıstırap olabileceğini düşünüyorum!

Son olarak hani bundan önceki yazımdaki filmle ilgili "bağımsız Avrupa sineması çok hoşuma gidiyor" demiştim ya, işte bu Türk filminden de aynı doğal tadı aldığımı söyleyebilirim. Oyuncularıyla, senaryosuyla, ilham veren gerçek karakterleriyle, yönetmeniyle, her şeyiyle kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Benim tüm zamanların en favorileri listemdeki yerini çoktan aldı bile.

"...bu akşamki programı da hayatı ve kadınları hala daha öğrenmekte olduğumuz Kadıköy sokaklarına, Montana çetesine, şehrin tüm kötü çocuklarına, Hüseyin Usta'ya, dilemmaya, evinde en az bir tane Rolling Stones plağı bulunduran birkaç nadir kadına adıyoruz. Takdir edersiniz ki bizim de her 15 yaşını geçmiş sağlıklı bir erkek gibi seks hayatımız var, iyi geceler sayın kaybedenler..."
Ve kapanış şarkımız da gelsin.

İyi seyirler hepinize.

Bir Film & Bir Kitap

Son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri olan The Misfortunates'tan söz edeyim kısaca. Bağımsız Avrupa filmlerine gitgide daha çok bayıldığımı fark ediyorum. Bu film de Belçika-Hollanda yapımı. Geçen yıl Belçika'dan Oscar'a aday olmuş ve 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü'nü kazanmış. Felix Van Groeningen'in yönettiği ve ismi "Çölde Kutup Ayısı" gibi yaratıcı(!) bir şekilde Türkçeleştirilmiş bu filmi mutlaka izleyin.

Küçük bir kasabada babası, 3 amcası ve emekli babaannesi ile yaşayan 13 yaşındaki Gunther'in öyküsünün anlatıldığı bu filmde hem çok gülecek hem de boğazınızın düğümlenmesine neden olacak bir bunalım hissini yaşayacaksınız. Gerçekten de Türkçe afişinde yazdığı gibi "bundan daha trajik bir komedi olamaz" diye düşünüyorum. Gunther'in hem babası hem de amcaları bir baltaya sap olamamış, işe yaramaz, alkolik, aylak ve sorumsuz tipler. İş-güç sahibi olmadıklarından hepsi emekli maaşıyla geçimini sağlayan annelerinin yanında yaşıyorlar. Aile olarak birbirlerine çok bağlılar ve eğlenceliler ama tek başına bu özelliklerin 13 yaşında bir ergenin gelişimi açısından yeterli olmadığı kısa sürede ortaya çıkıyor. Gunther'in kendini bulma (ve hatta kurtarma) amacıyla yatılı okumaya karar vermesiyle birlikte çizdiği yol da ailenin diğer erkeklerinden farklı bir yöne sapıyor. Babasının da kabul ettiği gibi "o da bir Strobbe, ama aynı zamanda küçüklüğünden beri farklı." Tüm zamanların en iyileri listeme girerek uzun süre aklımdan çıkmayacak güzel filmlerden biriydi The Misfortunates. Gunther ise en özel karakterlerden biri olarak kalacak. Strobbe ailesiyle tanışınca benzer şeyler hissedeceğinize eminim.

Sırada Dönüşüm romanını çok geç okuyarak bir anlamda yeni tanıştığım ve ikinci romanı olan Amerika'yı zar zor bitirdikten sonra da kendisiyle ilişiğimi kesmek üzere olduğum Franz Kafka var. Bu seneki İdefix sanal kitap fuarından Kafka setini almıştım ve Dönüşüm'ü çok beğenerek okumuştum. Sonra Şato'ya başlayayım dedim ama elimde fazlaca süründürdüğüm için sarmadı ve bir kenara bıraktım. Arada başka kitaplar okuyup bu kez de Amerika romanıyla bir Kafka denemesi daha yaptım. Bu kez kitabı hem süründürdüm hem de bitirdim (ki nadir rastlanan bir durumdur!). Bitirdim ama bayılmadım. Aslında "Kayıp" adını verdiği ama ölümünden sonra romanlarını yakmak yerine yayınlatmaya karar veren arkadaşı Max Brod tarafından Amerika adı verilen bu romanda on altı yaşındaki yoksul Karl Rossmann'ın ailesi tarafından bir bavul eşyasıyla birlikte bir gemiye bindirilip Amerika'ya gönderilmesi ve sonrasında orada verdiği mücadele anlatılıyor. Yeni bir ülkedeki tutunma çabası sırasında kah lüks bir dayı evinde kah hizmetçi olarak kullanılmak istendiği sahtekar bir arkadaş (!) evinde yaşamak zorunda kalan Karl'ın gözünden kapitalist dünyanın zalimane yanını görüyoruz. Ama o kadar alakasız geçişler oluyor ki Karl'ın yaşamında benim gibi absürt sanattan genellikle haz etmeyenler sık sık kopabilirler. Ama bu da meğer Kafka'nın en bilinen özelliğiymiş ki bu sayede ben de biraz bilgi sahibi olmadan keşfe çıkınca alınan keyfin nasıl azalabileceğini görmüş oldum! :) Kafka'yı yermek haddim değil, ama bu romanını beğenmeme (ve Şato'yu da biraz okuduktan sonra kalanını okumama) hakkımı kullanıyorum. Okuyana mani olmayayım!

Ama filmi izlemeyi unutmayın.. İyi seyirler...

Beyoğlu Turu

Dün yine Gizem'le buluşup bu kez uzun zamandır gitmediğimiz Beyoğlu'nda ne var ne yok diye bir bakalım dedik. Uzun zamandır inşaat halinde olan Demirören AVM açılmış ve bence güzel olmuş. Beyoğlu'nun tarihi dokusuna gayet uygun şekilde restore edilip yenilenmiş binanın dışındaki sokak lambalarına da bayıldım. Fransa'da bir alışveriş merkezi havasındaki binanın henüz tamamı dolmamış, ama oraya alışveriş merkezi yapılır mı diye yanından geçtiğim her seferinde söylenen bendenizin bile şimdiden içimin ısındığını söyleyebilirim. Unutmayın, Demirören AVM'nin içinde iki katlı Virgin de var!

Bu arada yolunuz Beyoğlu'na düşerse YKY Kültür Merkezi'nde Bir Usta Bir Dünya: Mengü Ertel - “Tepe tepe kullanıyorum hülyalarımı” adlı sergiyi gezebilirsiniz. Geçenlerde programında sergiden bahseden Emre Kongar'dan bu sergiyi duyan babam sayesinde haberdar olduğum bu etkinlik sayesinde inanılmaz yaratıcı bir ustayla da tanışmış oldum. Grafiker, tasarımcı, sanat yönetmeni, reklamcı ve tiyatro dekoratörü olan sanatçının sekseninci doğum ve on birinci ölüm yıldönümü anısına düzenlenen sergide hazırladığı afişler, logolar, kitap ve dergi kapakları, illüstrasyonlar, serbest grafik çalışmaları, iç mekan süslemeleri ve tiyatro dekorları görülebilir. 1998’de devlet sanatçısı unvanını alan Mengü Ertel, TRT tarafından gerçekleştirilen 180 programı aşkın “Cumhuriyete Kanat Gerenler” yapımının da sunuculuğunu yapmış. En son sergisini 1999’da Dolmabahçe Kültür Merkezi’nde Büyültmeler adı altında gerçekleştiren sanatçı son günlerine kadar üretmeyi sürdürmüş. On parmağında on marifet olan bu kadar yaratıcı bir isime ancak gıpta edilebilir. Aşağıda hem sanatçının resmini hem de tasarladığı afişlerden ve kitaplardan birkaç örneği görebilirsiniz. Çok daha fazlası ise Beyoğlu Yapı Kredi Kültür'de sizleri bekliyor.


Biraz sohbet biraz alışveriş molası sonrasında Gizem'le ayrılmadan önce Fransız Kültür Merkezi'ne de uğradık. Kadınlar Günü'nün ardından 9 Mart'ta burada açılan ve 15 Nisan'a kadar devam edecek olan Özgür Kadınlar fotoğraf sergisini merak ediyordum. Fransız fotoğraf sanatçısı ve aynı zamanda sosyolog olan Marie Ozanne’ın çağdaş Türk kadını üzerine gerçekleştirdiği bir fotoğraf sergisi bu. Kişisel başarılarının yanı sıra kadın hakları ve kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesi için de mücadele veren 17 kadınla gerçekleştirilen bu çalışmada Türkiye’nin modernleşme sürecinde kadının oynadığı rolün önemini vurgulayan Marie Ozanne, 2009 yılında başladığı bu proje ile kariyerlerinde en ön saflarda yer alan birçok Türk kadını ile bir araya gelmiş. Bu sergide yer alan portreler arasında Leyla Alaton, Serra Yılmaz, Zeynep Göğüş, Nilüfer Göle ve Mor Çatı Derneği Koordinatörü Zelal Yalçın gibi isimler bulunuyor. Fotoğraflar birbirinden güzel ama çok aydınlık bir alanda olduğundan camlar parlıyordu ve fotoğraflarını çekemedim. Ancak aşağıdakileri buraya koymaya değer buldum ki yine de aralarından bir tanesinde arka planda fotoğraf çeken benim gölgemi görebilirsiniz. :)


Bu keyifli Beyoğlu turunu da Bambi'de birer bardak taze sıkılmış meyve suyu içerek kapattıktan sonra önümüzdeki planlara hazırlanmak üzere evlerimize dağıldık. Dün kendini yavaş yavaş belli eden boğaz ağrım ise bugün iyiden iyiye bana meydan okumaya başladı. Portakal suyuna, vitamine güvenerek antibiyotiğe ve yatağa düşmeye karşı direnmeye devam ediyorum! Hafta sonu geliyor, sinir etme beni, aloo! Sana diyorum sağ bademciğim! Geldiğin gibi gitmen için sana 24 saat süre veriyorum. Sonrasında olacaklara karışmam ona göre! Tersim çok pistir benim, hatırlatayım!

Haftanın Filmleri

İki Kadın Bir Erkek adı ile Türkçeleştirilen The Kids Are All Right ile başladık haftaya. Bir Julianne Moore hayranı olarak onun oynadığı bir filmi zaten izlerdim ama sanırım bu filmi konusundan dolayı da her halükarda izlerdim gibi geliyor. İster kabul edelim ister etmeyelim, günümüzde tüm dünyada geleneksel aile yapısından kopuş gözleniyor. Bizim gibi daha geleneksel toplumlarda bile anne-baba ve genellikle iki çocuktan oluşan ve sonsuza kadar öyle devam eden aile modellerinin sayısı azalmakta. Evlenmeden birlikte yaşayan ve hatta çocuk sahibi olanlar, evlenip çocuksuz bir yaşamı tercih edenler, gay ilişkiler, sperm bankasından aldığı sperm ile tek başına çocuk sahibi olmayı tercih eden kadınlar, iki tarafın da ikinci ya da üçüncü evliliklerinde önceki ailelerinden gelen çocuklarıyla birlikte yaşadıkları kocaman geniş aileler, vs vs. Hangisi doğru hangisi yanlışın tartışılmaması gerektiğine inandığım alanlardan biri bu konu. Önemli olanın kurulan aile formatı ne ise içinde yeterli güven, dayanışma ve sevgiyi barındırması olduğuna inanıyorum. Gerisi boş! Hedef, görüntüde mutlu margarin reklamı ailesi tablosu çizmek değil gerçekten mutluluğu yakalamaksa aile ve ilişki yapıları da ona göre düzenlenebilir bana göre.


Burada da "iki anneli" bir aile söz konusu. Lezbiyen Jules (Julianne Moore) ve Nic (Annette Bening) çifti sperm bağışı ile hamile kalıp çocuk sahibi olmuşlardır. İki çocuklu bu dört kişilik ailede çocukların büyümeleriyle birlikte işler biraz karışacaktır. Biyolojik babalarını (Mark Ruffalo) merak edip bulan çocuklar, ailedeki birtakım dengelerin değişmesine, güvenli sınırların ötesine geçilmesine ve bir sorgulama ve değişim sürecine girilmesine neden olurlar. İzlemenizi öneririm.(Bu arada doğal yaşlanma çizgilerine ve kuralsız oyunculuklara ne kadar bayıldığımı daha önce söylemiş miydim?)

Bu hafta izlediğim ikinci film inanılmaz eğlenceliydi. 2008 yapımı Bu Filmde Ben Varım (A Film with Me in It) filminden bahsediyorum. Çok güldüğümüz bu kara komedide olaylar bahtsız oyuncu Mark'ın çevresinde gelişir. Engelli ağabeyi, kız arkadaşı ve köpeğiyle birlikte kıt kanaat geçinebilen Mark'ın hayatında bir de beş parasız ve kumarbaz Pierce adlı arkadaşı ve üç aydır kirasını ödemediği için kendisine köpürmekte olan ev sahibi vardır. Mark'ın aylardır kirayı ödemediğini öğrenen kız arkadaşının onu terk etmesinin ardından bir dizi talihsiz olay yaşanır. Ama öyle böyle değil. İnsanın başına kolay kolay gelmeyecek türden talihsizliklerdir bunlar. İşe yaramaz kankalar Mark ve Pierce'in bu silsileyi nasıl yönettiklerini merak ediyorsanız bu filmi de mutlaka izlemelisiniz.


Bir de bunların dışında bu Cumartesi akşamı koştura koştura G-Mall'a gidip Gölgeler ve Suretler'i izledik. Geçtiğimiz hafta Okan'ın programında Buğra Gülsoy'un ağzından dinlediğimiz filme büyük bir merakla gittik ve giderken de böyle önemli bir konuyu işleyen aklı başında ve duyarlı yapımların yalnızca birkaç sinemada oynamasını da kendi aramızda eleştirdik. Ama filmden hayal kırıklığıyla çıktığımızı söyleyebilirim. 2010 Altın Portakal SİYAD Jürisi Ödülü ve En İyi Kurgu Ödülü'nü alan bu Derviş Zaim filminde 1963'te Kıbrıs'ta yaşanan olaylar sonrasında o ana kadar bir arada yaşayan Rumlar ve Türkler arasında düşmanlık ve ayrışmanın ortaya çıkışı anlatılıyordu. Konu çok zengin ve filme çok uygun olmasına rağmen bence çok sıkıcı ve ruhsuz bir anlatım vardı. Ben bile duygulanamadım yani, o kadarını söyleyeyim size. :) Yine de emeğe saygısızlık yapmamak adına Buğra Gülsoy'u ve Settar Tanrıöğen'i izlemiş olmayı kâr haneme yazıyorum. (Buğra Gülsoy'a da yalnızca genç ve yakışıklı olmakla yetinmeyip duyarlı ve donanımlı bir oyuncu olmaya önem verdiği için bayıldığımı da  ayrıca belirteyim. Önümüzdeki sezon başlayacak tiyatrosunu da merakla bekliyorum. Umarım bu çizgisini hep korur.) Ama yine de tavsiye edip de sorumluluk almayayım.

İyi seyirler!

Şehrin Ritmi'ni Yakalayın

Çarşamba sabahı yıllık check-up kontrollerimiz için İso'cumla birlikte kalktık. Saat 10:30 gibi işimiz bittiğinde ben de eve dönmek yerine Beşiktaş'a gittim. Gizoş'la buluşmadan önce pasajda ufak bir nostalji turu yaptım. Hiç tadı yokmuş gibi geldi bana pasajın ama belki de hafta arası o saatlerde öyle oluyordur, bilemedim. Neyse, sonra eski günlerdeki gibi Gizoş'la Ortaköy'e yürüdük. Uzun zamandır görüşmemiştik ve hava da süperdi. O yüzden banklara kurulup güneşin altında bol bol sohbet ettik. Denizi, köprüyü ve gruplar halinde önümüzden geçen yunusları izledik. Sonra biraz daha güneşin altında oturursak hiç kalkamayabileceğimizi fark ettik, çünkü her geçen dakika daha çok mayışıyorduk. Oysa daha Çırağan'a uğrayacaktık.

Ressam Salih Keleş'in "Şehrin Ritmi" adlı onuncu kişisel sergisi 29 Mart'a kadar Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde gezilebilecek. Salih Keleş "“Şehrin içinde de bir ritim vardır; tıpkı müzik gibi," diyor ve şehirdeki farklılıkları işlediğini belirtiyor. 1964 doğumlu sanatçının resimlerinde yaşlılardan çocuklara her yaş grubunu, zenginden fakire her ekonomik sınıfı, işçiden müzisyene her meslek grubunu görmek mümkün. Zaten şehrin havasını soluyanlarda da bu çeşitliliği görmüyor muyuz? Bunlar da kanlı canlı yaşamdan resimler işte. İşte onlardan bazı örnekler: 


Yukarıdaki kolajda üst sıranın ortasında yer alan "Abla Kardeş" tablosu Gizoş'la bana bizim kardeşlerimizi hatırlattı. Hatta bir an duygusal anlar yaşadık bile diyebilirim. Hemen yanındaki balıkçının tezgahındaki son kalan balıkların resmedildiği tablo da favorilerimden biri oldu. Hatta en birincilerinden biri oldu ama yine de eve götürmek için onu seçmedim. Bilmeyenler için söyleyeyim ben her sergiyi gezdikten sonra bir tane tabloyu evime götürecek olsam hangisi olurdu diye düşünüp ona ya şimdiki evimde ya da başka bir hayali evimin bir köşesinde yer beğeniyorum. Örneğin, "bu yazlık evimin salonundaki kanepenin üstüne konacak; bunu dağ evimin şöminesinin üstüne asalım; şu iki küçüğü alayım da yatak odamıza asayım" gibi. :) Ve genellikle yanımdaki kişiyi de bu keyifli imgeleme oyununa dahil ederim. O yüzden en son bir kez daha resimlerin üstünden geçip Gizem'le aşağıdaki resimler arasından seçimimizi yaptık. 



Gizem üstte solda yer alan Pencere isimli tabloda karar kıldı. Ben de sağ sütunda yer alan Tren Garı ve Tramvay tabloları arasında feci şekilde kararsız kaldıktan sonra Tren Garı'nı seçmiştim ki fotoğraflara baktıkça hâlâ kararsızlığımın devam ettiğini ve Tramvay'a doğru kaymaya meyilli olduğumu görüyorum. Altta solda yer alan ve bir fabrika işçisinin evine dönüşünü resmeden tablo da en favorilerim arasındaki yerini koruyor. 

Ne yapın edin 29 Mart'a kadar yolunuzu Çırağan'a düşürün ve birbirinden güzel 50 Salih Keleş tablosunu görün derim.  Hepsine bayılacaksınız.

Hepimiz için güzel bir hafta olması dileğiyle...






Gürbüz Doğan Ekşioğlu Galeri Işık Teşvikiye’de

Eserleriyle biçim ve düşünce arasında kurulmuş mükemmel bir sanatsal dengeyi dışa vuran ünlü sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun yağlıboya eserlerinden oluşan 14. kişisel sergisi 16 Mart Çarşamba akşamı düzenlenen özel davet ile Galeri Işık Teşvikiye’de açıldı.

Felsefe, siyaset ve şiir üzerine düşüncelerini polemikçi bir üslupla harmanlayarak çalışmalarına sosyo-politik eleştiri ve mizah unsurunu taşıyan Ekşioğlu, yeni sergisinde önceki resimlerinde kullandığı kağıt üzerine rapidograf ve airbrush tekniğinden farklı olarak, orta büyüklükteki yağlı boya resimlerini sanatseverlerle buluşturuyor. Sergi, 9 Nisan 2011 Cumartesi gününe kadar Galeri Işık Teşvikiye’de ziyaret edilebilir.(Galeri Küratörü: Müzeyyen Sanal)



Gürbüz Doğan Ekşioğlu Hakkında

Uluslararası üne sahip Türk karikatür ve grafik sanatçısı Gürbüz Doğan Ekşioğlu (eserlerinde kullandığı imzası ile Gürbüz) 1954 yılında Ordu/Mesudiye'de doğdu. Mesleki öğrenimini İstanbul Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde gören sanatçı, bugün Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde Yardımçı Doçent Doktor olarak ders veriyor.

1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu, 44 adet ulusal, 27 adet uluslararası olmak üzere toplam 71 ödül kazandı. Türkiye'de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York'ta olmak üzere 20’nin üzeride kişisel sergi açtı. 1925 yılından bu yana haftalık yayınlanan The New Yorker dergisinde altı, Forbes dergisinde bir kez kapak çalışmaları yayımlanan sanatçının ayrıca, New York Times gazetesi Op-Ed sayfası ve Book Review ekinde ve The Atlantic Monthly dergisinde çalışmaları yayımlandı.

11 Eylül yıldönümü baskısında New Yorker kapağında yayınlanan karikatürü ile hafızalarda yer edinen özel bir başarı kazandı.

Bilgi için:
Berna Barlas Selin Keleşer
Galeri Işık Teşvikiye Yöneticisi Artı İletişim Yönetimi
(212) 233 12 03 (1144) (212) 347 03 30
www.galeriisik.com

Çoğunluk ve Karanlık İşler

Sırada bir film bir de tiyatro var. Önce geçen senenin filmlerinden biri olan ve bu sene Şubat ayında yapılan SİYAD Ödülleri'nin çoğunu toplayan Çoğunluk filminden söz edeyim. Seren Yüce'nin yazıp yönettiği bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Filmde İstanbullu orta sınıf bir ailenin oğlu Mertkan'ın (Bartu Küçükçağlayan) etrafında gelişen olaylar ile etnik köken, sınıf, statü, cinsiyet gibi alanlarda karşılaşılan ayrımcılık örnekleri ele alınmış. Baba rolündeki Settar Tanrıöğen iki yüzlü çoğunluğun simgesi olarak karşımıza çıkarken oğlu Mertkan ise tam da kimliğini bulma döneminde bocalama halinde. Henüz vicdan ve adalet duygusu, duyarlılığı törpülenmemiş. O yüzden belki de çoğunluk kadar ümitsiz vaka değil. Ancak ne yazık ki çoğunluğun oluşturduğu bu kokmuş düzene karşı çıkacak cesarete ve donanıma da sahip değil. Gerçi bilinmez ki; belki yeterince cesur ve donanımlı olsa da bu sistemin içinde ezilip gidecek, tıpkı Vanlı Gül gibi. Belki onun gibi güçlü bir duruşla mücadele etse bile yaşamıyla yine de çoğunluğun haydutları tarafından sıkıştırılacak bir köşeye. Belki rüyalarına giren o taksici gibi acınacak hale düşecek iyi niyetinden, çoğunluğun şiddete dayalı yöntemlerini uygulamadığından. Belki "çok kötü kokuyor" diye hor gördüğü temizlikçi kadın, aşağıladığı inşaat amelesi kadar ter dökse kendi çürük dünyasının kokusunu anlayıp aynada yüzüne bakmaya çekinecek. Kolay değil çoğunluk düzenine karşı durup meydan okumak. Kolayı seçenler içinse iki seçenek var: ya giderek susup yalnızlaşacak ya da eninde sonunda silahlanıp bu düzenin bir parçası olacaklar.


Bartu Küçükçağlayan ve Settar Tanrıöğren'in oyunculuklarını mutlaka görmelisiniz. Gül karakterini canlandıran Esme Madra da bence başarılı bir seçim olmuş. Onun hikayesini izlerken boğazınızda düğümler oluştukça beni hatırlayın, olur mu?

Sırada Cumartesi akşamı Cevahir'deki "koltuk özürlü" ikinci salonda izlediğimiz Karanlık İşler adlı Devlet Tiyatrosu oyunu var. Adına bakıp aldanmayın, gayet renkli ve eğlenceli bir Bulvar Komedisi bu. Soho'nun dansçı kızlarından Mandy, bir mafya babası olan Koca Mack'in sevgilisidir. Ama sevgilisini kulübe kendisini izlemeye gelen bir adamla aldatmış, üstelik ona da aşık olmuştur. Bir de Koca Mack'in evine haftalık tahsilata geleceği günü unutmuş ve sevgilisiyle uyuyakalmıştır. Neyse ki yardımına dansçı arkadaşlarından Tania yetişir ve Koca Mack ve koruması Dozer'i atlatmaya çalışırlar. Ünlü İngiliz oyun yazarı Robin Hawdon'ın yazmış olduğu bu komedi İngiltere, Amerika, Almanya ve Polonya dahil pek çok ülkede yıllarca oynanmış ve çok olumlu eleştiriler almış.

Oyunculuklara gelince Levent Özdilek (Koca Mack) ve Ali Murat Altunmeşe (Dozer) bence oynadıkları role tam oturmuşlardı. Kendilerini çok zorlayacak oyunculuklar sergilemelerini gerektiren bir oyun değildi ama rolleriyle o kadar uyumlulardı ki izlemesi çok keyifliydi. Mandy rolündeki Evren Kardeş'in oyunculuğunu biraz abartılı buldum sanırım. Tania rolündeki Özlem Ünaldı'ya ise bayıldım. En güldüğüm isimlerden biri oydu. Diğeri de hiç tartışmasız Mandy'nin sevgilisi Larry rolündeki Aydın Şentürk oldu. Bu arada oyunun dekor ve kostümlerini de çok başarılı buldum. Bu tür komediler en öncelikli tercihim olmadığı için bu oyunun benim en beğendiğim oyunlar arasına girdiğini söyleyemem. Ama izlemesi keyifli devlet tiyatrosu oyunlarından biri olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.

Şimdiden iyi seyirler.

Eğlenceli Bir Sergi: Turkeyland

İş Bankası Kibele Sanat Galerisi, Mevlut Akyıldız'ın Turkeyland adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. 16 Nisan'a kadar gezilebilecek bu sergiyi bence kaçırmayın, çünkü resimlerin hepsi birbirinden eğlenceli. Aşağıda "adı üstünde" olan resimlerinden birkaç tanesini görebilirsiniz.


Hiciv geleneğinin önde gelen isimlerinden olan sanatçı, modern hayatın kaotik ve çelişkilerle dolu akışına eğlenceli bir üslup getirmiş. Resimlerinin ana malzemesi "insan" ve geneline ise "güleriz ağlanacak halimize’’ düşüncesi hakim. 80’li yıllardan bu yana eserlerinde arabesk olgusuna, kitsch’e, popüler ve sokak kültürüne yer veren Mevlut Akyıldız, özellikle erkek egemen toplumun kadına bakışını tatlı-sert üslubuyla gözler önüne seriyor. Aslında pek çok açıdan "zamansız," yani her dönem gündemde olan ve eskimeyecek, konuları ele aldığını görüyoruz. Resimlerindeki insan figürleri ise ağırlıklı olarak esmer, orta yaşlı ve bıyıklı  erkekler ve erkeğin "mezesi" konumundaki dolgun kadınlardan oluşuyor. Resimlerin isimleri de çok esprili. "Annelerimizin anlattığı masallarla büyüdük, haliyle hayal gücümüz gelişti," diyen Akyıldız resimlerine isim seçerken atasözlerinden de yararlanmış. Mesela aşağıdaki kolajda gördüğünüz uçaklı tablonun adı "Şeyh Uçmaz, Müritleri Uçurur". Hemen yanındaki "O Duruşa Bir Vuruş Kaç Kuruş!" Altta solda yer alan resmin adı "Dost Başa, Düşman Ayağa, Aysel Cüzdana Bakar" ve sağdakinin adı ise "On Dönüm Bostan Yan Gel Yat Osman." :)



Tuval resimleri dışında cam altı resimleri ve mini heykelcikleri de bulunan sanatçının güncel ile gelenekseli, trajik ile komiği birleştirmeye çalıştığı görülüyor. 1956 doğumlu ve 40'ın üzerinde sergi açmış olan sanatçının web sayfasından daha detaylı bilgi edinebilir, çalışmalarıyla ilgili görsellere bakabilirsiniz.

Bu arada bu sergiyi gezerken gördüğüm kilolu figürler bana biraz Botero'yu anımsatmıştı. Onun kilolu insan seçme nedeninin renkleri daha geniş alanlarda kullanabilmekle ilintili olduğunu o sergide öğrenmiştik. Mevlut Akyıldız ise Hürriyet Keyif ekindeki bir röportajında "Piknik tipler hayata daha mutlu, daha eğlenceli bakıyorlar. Zannediyorum bu yüzden kilolu kadınlar seçiyorum," demiş. Daha bir sürü resim çekmişim ama burası için bu kadarı yeter. Zamparalık hikayeleri, mucizevi balık avları, seksen günde devri alem, 23 Nisan, 19 Mayıs ve daha pek çoğu için 16 Nisan'a kadar İş Kuleleri'ne uğramayı unutmayın. Sergi, pazar ve pazartesi günleri hariç, her gün 10.00-19.00 saatleri arasında görülebilir.

Tamam, peki, gitmeden bir resim daha paylaşayım sizinle. Aşağıdaki tabloda resmedilen şahsı tanıdınız mı? :)


Tablolara bakarken yüzünüzde oluşacak gülümsemeyi şimdiden görür gibiyim. :) İyi gezmeler...

Haftanın Filmleri

Bu haftayı üç DVD ile kapattık. Hemen bir Woody Allen filmi olan Uzun Boylu Esmer Adam olarak Türkçeye çevrilmiş You'll Meet A Tall Dark Stranger ile başlayayım.


Anthony Hopkins, Antonio Banderas, Naomi Watts gibi güçlü isimlerden oluşan kalabalık kadrosuna rağmen bence sabun köpüğü filmlerden biriydi. Başı, sonu, hikayesi olmayan filmlerdendi. Yani zaman geçirmek için başına oturursanız sıkılmazsınız ama izlemeseniz de olur diyebileceğim kategoride bir film. Tam da Woody Allen tarzı karmaşık ikili ilişkilerin bol olduğu bu filmde favorim anne rolündeki Gemma Jones oldu. Bir de Roy'un öldüğünü sandığı ama sonradan komada olduğunu öğrendiği trafik kazası geçiren arkadaşını ziyaret ettiği sahneye çok güldüm. Karar sizin, ne de olsa bir Woody Allen filmi boşa harcanan zaman sayılmaz, değil mi?

İzlediğimiz ikinci filmi İso'cum sinemada izlemişti ama fragmanı yüzünden bana fantastik bir çocuk masalı gibi geldiğinden o dönemde gitmemiştim. DVD'si çıkar çıkmaz ben izlemediğim için içi rahat etmeyen İso'cum filmi alıp getirdi ve en sonunda Çağan Irmak'ın Prensesin Uykusu'nu izlemiş oldum.

Ve gerçekten çok beğendim. Yine çok sıradan görünen bir öyküyü derin karakter analizleriyle muhteşem anlatmış Çağan Irmak. En ufak bir duygu sömürüsü, ağlatma çabası yok. Hatta dokunduğumuz o dramatik yaşamlara rağmen inadına umudun ve pozitifliğin hüküm sürdüğü bir öyküydü bu seferki. Ama bu demek değil ki bu Çağan Irmak filminde ağlamadım. Olur mu hiç canım? Hem de bu kez filmin animasyon bölümünde dağıldım. Filmin hafif aksayarak yürüyen ve sürekli gülen baş kahramanlarından Aziz'in (Çağlar Çorumlu)öyküsünün işte bu animasyonla anlatıldığı sahneyle birlikte hem dağıldım hem de Aziz'in fazla karikatürize bir tip olmadığını anladım ve içim rahat etti. Gizem'i uykusundan uyandırmaya çalışan Aziz'in çabasını ve ev arkadaşı Neşet'i (Alican Yücesoy) ve Gizem'in annesini (Sevinç Erbulak) de bu sürece dahil ederek umudunu hiç kaybetmemesini izlemeye kesinlikle değdi. Gizem'in dünyası sayesinde tanıştığımız eski rejisör Kahraman Abi rolündeki Genco Erkal'ın olduğu sahneleri nasıl da keyifle izledim anlatamam. Büyük ustanın oyunculuğu için zaten yorum yapmaya bile gerek yok. Muhteşemdi. Ama bir de Kahraman Abi & Neşet ikilisinin birlikte oynadığı sahneler vardı ki hem çok güldüm hem çok duygulandım. Bu güzel yapım için Çağan Irmak ve oyuncular dışında animasyon yönetmeni Tuncer Şentürk'e de buradan tebrik ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Mutlaka izleyin. Çok beğeneceğinize eminim.

Haftanın üçüncü ve son filmi ise 2008 Alman yapımı Die Welle yani Dalga adlı film oldu. Burada gördüğünüz üzere Türkçeye Tehlikeli Oyun olarak çevrilmiş, ama bence Dalga çok daha uygun. Alman okullarında okunması zorunlu kitaplar arasında yer alan Morton Rhue’nin ‘The Wave" adlı eserinin bence de tüm liseli ve üniversiteli gençler tarafından okunmuş olması gerekiyor. Film ise 1967 yılında ABD'de yaşanan gerçek olaylardan da esinlenmiş bir roman uyarlaması ve bence arşivlik bir film. Kitap okumaya üşenen genç neslimiz filmini de izleyebilir elbette.

Film lisede seçmeli ders olarak Otokrasi'yi seçen bir grup öğrenci ile otokrasinin ne gibi aşamalara gelebileceğini etkili bir şekilde gösterme yöntemini seçen öğretmen Rainer Wenger (Jürgen Vogel) çevresinde gelişiyor. Yani sınıfta adeta küçük bir faşist yönetim simülasyonu başlıyor. Üstelik ufak ve masum adımlarla başlayan bu süreç, disiplin, iyilik, sosyal adalet, bağlılık, aidiyet, grup bilinci gibi kavramlar suistimal edilerek canavar bir sisteme dönüşüyor. Farklı seslere tahammülün kalmadığı, birlik hedeflenirken insanların iyice ayrı kutuplara itildikleri, şiddetin baş göstermeye başladığı, iyice kontrolden çıkan Dalga grubu üyelerinin otokrasinin ne olduğunu anlamaları için gerçekten acı tecrübeler yaşamaları gerekiyor. Üstelik bu gruba üye öğrencilerin tamamı ilk derste öğretmenin sorduğu "ülkemiz otokrasi ile yönetilebilir mi?" sorusuna "kesinlikle hayır" yanıtı veren ve "bunun için fazla bilinçli ve eğitimli" olduklarını düşünen gençlerden oluşuyor. Son zamanlarda izlediğim en etkili filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Mutlaka izlemelisiniz. Lise çağında çocukları olanlara kesinlikle çocuklarıyla birlikte izlemelerini öneririm. Bir film bizi biz olmaktan çıkararak farklılıklarımızı törpüleyen her türlü en küçük yaşam müdahalesine bile şiddetle karşı çıkmamız gerektiğini, yoksa farkında olmadan nasıl bir dönüşüm geçireceğimizi ancak bu kadar güzel ve etkili anlatabilirdi herhalde. Özgürlüğün kaybetme lüksümüz olmayan şeylerden biri, hatta en önemlilerinden biri olduğunu bir an bile unutmasak keşke...


(Not: Görselleri genelde yaptığım gibi gencsinema.com adresinden aldım.)

Corvus Wine & Bites ve St Petersburg Buz Balesi

Cuma akşamı rakı-balık ve salaş meyhane ortamı sonrasında Cumartesi sabahı (daha doğrusu öğleni) ilk iş balık kokularımızdan kurtulduk. Daha sonra güzel bir kahvaltı ve kahve sefasının ardından gazetelerimize gömüldük. Akşam 21.00'da TİM'de olacağız. Ama öncesinde bir şeyler atıştırmak gerek, değil mi? Buz balesi öncesinde İso'cumun ne zamandır iş çıkışlarında gidelim diye beni çağırdığı ve "Tam senlik bir yer," dediği, benim de nedendir bilinmez naz yapıp bir türlü gitmediğim Akaretler'deki Corvus Wine&Bites'a gidelim dedik. Ve bundan sonra İso'cumun önerilerine derhal "tamam" demeye karar verdim. Gerçekten de tam benim tarzım olan süper bir yer burası.

Her biri özellikli atıştırmalıkları, sade ve şık servisleri, (eve aldığımız için onları önceden biliyordum) lezzetli şarapları, ilgili ve bilgili ve güleryüzlü ve sizi rahatsız etmeyen ama ihtiyaç anında elinizi kaldırmanıza gerek kalmadan adeta yanınızda biten servis elemanları ve sıcak ortamıyla bu güzel mekanı kesinlikle öneriyorum. Seçeceğiniz bir şişe şarabın yanına Ezine, sepet ve bir çeşit daha peynire eşlik eden Dükkan'ın füme eti ve kuru incir ve kayısıdan oluşan bir tabakla keyfe başlayabilirsiniz. Sonra küçük ısırıklardan damak tadınıza uygun birkaç tane seçebilirsiniz. Ben közlenmiş patlıcan, tahin ve kuru domatesli olanı kesinlikle tavsiye ediyorum. Enginarlı ve peynirli olan da çok güzeldi. Soğuk atıştırmalıkların ardından kırmızı şarap içtiğimiz için getirdikleri Rıdvan Usta’nın Trabzon tereyağında yapılmış kuru fasulyesiyle devam ettik. En sonunda da İso'cumun benim de tadına bakmam için yanıp tutuştuğu o muhteşem lezzetle kapanışı yaptık: Şans Restaurant'ın meşhur risotto üzeri kaburgası. Bunların hepsini yediğimizi görüp de şaşırmayın, çünkü burada tapas mantığı geçerli. Yani aşağıda gördüğünüz üzere Karga'mız minik porsiyonlar halinde sunuyor bu muhteşem lezzetlerini bizlere.


"Fotoğraflarının kalitesi yerlerde sürünüyor" diyenlere hemen hatırlatayım ki bunlar fotoğraf makinesinde çekilmediler. TİM'de makinemi kaptırıp da sonra sıra beklememek için fotoğraf makinemi evde bırakmıştım. Dolayısıyla gecenin çekimleri de İso'cuma ait. Akaretler'de Kahve Dünyası'nın yanında bulunan Corvus'un telefonu: 260 54 70. Özellikle hafta arası iş çıkışlarında bir-iki saat sohbet ve atıştırma için çok uygun, hafta sonu ise daha uzun uzadıya oturulabilecek bir yer olduğunu söyleyebilirim.

Sırada Kuğu Gölü var. Biliyorsunuz Black Swan sayesinde bu sene artık kuğu gölünün hikayesini, kara kuğunun kimin nesi olduğunu hepimiz ezberledik. Biz biraz daha pekiştirelim dedik çünkü Rus devlet buz balesinin harika bir iş çıkaracağını düşünerek bu gösteriyi kaçırmak istemedik. İyi ki de gitmişiz. Bir de şunu fark ettim bu gösteriyi izlerken: böyle göz alıcı kostümler ve belli bir hikaye örgüsüyle sunulan klasik müziği daha kopmadan dinleyebiliyorum sanırım.

Çaykovski'nin bu harika eserini iki perde halinde sergileyen buz balesi ekibi tam da tahmin ettiğimiz üzere kusursuzdular. İlk sahnede Prens Siegfried'ın 21. yaş günü kutlamaları vardır. Herkes prensin gözüne girmeye çalışır. Ana Kraliçe ise oğluna artık sorumluluk alması gereken yaşa geldiği ve kendisine uygun bir eş seçmesi gerektiğini söyler. Ana Kraliçe her yerde Ana Kraliçe anlayacağınız. :) Gecenin sonunda Prens kuğu avına çıkar ve ikinci sahne başlar. Burada Büyücü'nün kuğu bedenine hapsettiği ve ancak gece yarısı ile şafak vakti arası insan bedeninde olabilen güzel Odette ile tanışır ve ona aşık olur. Onu ertesi gün yapılacak kraliyet balosuna davet eder ve eşi olarak seçeceğini söyler. Ancak Odette ona hikayesini anlatır ve zaten gün doğarken Büyücü gelerek onu yeniden kuğuya dönüştürür. Üçüncü sahne balo sahnesidir. Prens'in aklı Odette'dedir ve üzgündür. Büyücü bir baron kılığında baloya katılır ve kızını da Odette'e çok benzeyen bir görüntüye büründürmüştür. Gerçekten de onun görüntüsüne kanan Prens Odile'e (kara kuğu) evlenme teklif eder ama gecenin sonunda nasıl bir yanılgıya düştüğünü anlayacaktır. Ormana Odette'i bulmaya gider ve son sahnede onu bulup Büyücü'nün kendisini nasıl kandırdığını anlatır. Mutlu bir beraberlik için tek şanslarının ölüm olduğunu gören Odette ve Prens, Odette'in annesinin gözyaşlarından oluşan gölde birlikte ölmeyi seçerler. Ve perde kapanır. Ve bizler için de bu orgazmik Cumartesi TİM'in otoparkından çıkış çilesiyle sona erer.

Bu ekip bir daha gelirse sakın kaçırmayın derim. Ama unutmayın, Corvus'u denemek için herhangi bir şeyi beklemenize gerek yok. Keyfiniz bol, ağzınızın tadı hep yerinde olsun!

Tweet Post

Spor yaparken bazen Powertürk ve Kral TV arasında gidip geliyor ve Türk pop müziği camiasında neler olup bittiğini yakalamaya çalışıyorum. Bu aralar fark ettiklerim ise şunlar:

  • Murat Ceceli ifadesiyle, sesiyle, aşk şarkılarının adamı tavrıyla feci içimi kıyıyor. 
  • Funda Arar, yeni klibinde takma kirpiklerini çok sevmiş olmalı, göstermek için fazla zorlamış çünkü.
  • Cinsiyetsiz ya da efemine görünen erkek popçu sayısında düşüş olmuş gibi. Ya piyasadan silindiler ya da imajlarını değiştirdiler ama her iki türlü de bu iyi bir şey bence. 
  • Sıla'da Deniz Seki'nin halet-i ruhiyesini görüyor gibiyim. Yani her ikisinde de bir gün "Hayatımda her şey çok yolunda gidiyor, çok mutluyum, çok şükür" açıklaması yaptıktan sonra ertesi gün intihar edebilme potansiyeli seziyorum. Hayırlısı olsun diyelim. 
  • Tarkan ne yapsa kabulüm, onu fark ettim. Hani şu üçüncü maddede sözünü ettiğim erkeğimsi popçulardan biri "gel gel gel güzelim, gel hiç acımıycak..." dese "yıkıl karşımdan" derdim ama Tarkan deyince tıpış tıpış gidiyorum... şey, yani dinliyorum. :) 
Şimdilik pop camiası gözlemlerim bu kadar... Spora gittikçe yeni gözlemlerimle de karşınızda olacağım.. Benden ayrılmayın (gerçi blogspot yasağıyla birlikte baya ayrılmışsınız ama kalan sağlar bizimdir diyerek yazmaya devam ediyoruz işte).

Arnavutköy'ün Hayri Abi'si

Cuma günü blogların kapatılması dahil üst üste gelen pek çok can sıkıcı haberden dolayı öyle bir haldeydim ki şöyle uzuuuuun bir ooofff çekebilmek için gösterişsiz, kendi halinde, salaş bir rakı-balık mekanına ihtiyacım vardı. Arkadaş tavsiyesi üzerine tam da aradığım yeri buldum: Hayri Balık.

Vira Vira'nın tam karşısındaki sokağa girer girmez Efes ışıklı panoları olan küçücük bir dükkan göreceksiniz karşınızda. İçeride yalnızca üç masası bulunan minik bir oda burası. Ama tertemiz servisleri, lezzetli meze ve salataları, midenizi rahatsız etmeyen harika kalamar ve midye tavası ve tekiri ve Hayri Abi'nin keyifli sohbetiyle beni mest etmeye yetti geçen Cuma akşamı. Ama küçük bir not da düşeyim: burası öyle her çeşit mezenin ve balığın bulunduğu bir yer değil. Taze olarak o gün için yapılan birkaç porsiyon mezeden dolapta ne kaldıysa seçebiliyorsunuz. Balık da aynı şekilde, o gün taze ne varsa onu yiyeceksiniz. Biz de ara sıcak ve balığa daha çok yer kalsın diye özellikli olduğunu düşündüğümüz iki mezeyi söyledik: Kastamonu'ya özel bir mantardan yapılmış turşu ve soslu köy biberi kızartması. Diğer her şey gibi bunlar da çok lezzetliydi.


Bu arada Cuma günü İso trafiğe takıldığı için beni yaklaşık 40 dakika orada tek başıma bekletti. Dikkat ederseniz o yüzden "İso'cum" demiyorum, çok sinirlendiğim bir şeydir bekletilmek çünkü, o yüzden bu yazıda kocamdan İso olarak bahsedilecektir. :) Neyse, ben de saat 20.00'de oradaki tek kişi olarak Zeki Müren şarkıları eşliğinde, önünde beyaz peyniri ve rakısıyla mekan sahibiyle sohbet eden meyhane kapatmış kadın halimle bir süre idare ettim artık. Bizden sonra ellerinde rehberler olan iki turist içeri girip Hayri Abi'ye "Hi, Harry!" diye selam verdiler ve biraz çeviri desteğiyle balık ekmek, midye tava ve biralarını söylediler. Yani Harry'nin ününün ülke sınırlarını da aşmış olduğunu bizzat gördük o gece. :)

Yazın sokağa masalar atan bu küçücük mekanın bahara doğru ufak bir tadilattan geçeceğini de öğrendik. Başta havalandırma olmak üzere boyası ve ışıklandırması yenilenecekmiş. Havalandırma yenilense çok iyi olur bence de zira Cumartesi sabahı henüz biz uyanmadan burunlarımız uyanmıştı sayesinde. Burnu saçlarımın arasında uyanan İso'nun ilk sözü "İmge, balıkçı karısı gibi kokuyorsun!" oldu. Bu iyi bir şeydi, çünkü kendisinin de balıkçı misali koktuğunun farkında olduğunu gösteriyordu! Acilen duş aldıktan sonra bile bir süre o balık kokusunun burnumuzdan gitmediğini söyleyebilirim.

Yine de şimdi ya da bahar geldiğinde, rakı-balık ya da midye-kalamar-bira için uğramak isterseniz Balıkçı Hayri'nin telefonu: 263 48 75.

Afiyet olsun!

Oradan Buradan Öneriler

Deneyip beğendiğim şeylerden seçmelerle karşınızdayım bugün. İlk önerim lens kullananlar için olacak. Lensleriniz ve solüsyonlarınızı nereden alıyorsunuz bilmiyorum ama ben yıllardır ikisini de Internet üzerinden ve aynı yerlerden alıyorum. Hem çok uygun fiyatlar sunuyorlar hem de oturduğum yerde siparişimi veriyorum ve 1-2 gün içinde istediklerim elimde oluyor. O yüzden sizlerle de bu adresleri paylaşmaya karar verdim. Her ikisini de güvenle kullanabilirsiniz. Lens solüsyonlarınız için Farma Sağlık'ın sayfasına gidiyorsunuz. Göz bakım ürünleri kategorisinde her çeşit lens solüsyonunun "1 alana 1 bedava" tadında sizleri beklediğini görüp siparişinizi veriyorsunuz. Siteye girdiğinizde çok çeşitli sağlık ürünlerinin satıldığını göreceksiniz. Adresin Ankara olması da gözünüzü korkutmasın, çünkü en geç iki gün içinde kargonuz elinizde oluyor. Lensler içinse Lens Optik'i öneriyorum. Genelde (benim kullandığım) numaralı lenslerde çok güzel kampanyaları oluyor ve fiyatlar çok uygun oluyor. Müşteri hizmetleri açısından çok iyiler ve ürünler zamanında ve hediyeli geliyor. Mesela son siparişimde yanında başka bir marka lens solüsyonu, şirin bir makyaj çantası ve Neutrogena el kremi göndermişlerdi. Bayılırım böyle jestlere. :) Lens Optik'in sayfası burada sizleri bekliyor.


Sırada Hint yemeklerini sevenler için güzel bir haberim var. Artık evinizde de çok kolay Hint yemekleri  yapabilirsiniz. Nasıl mı? Aşağıda gördüğünüz hazır soslar sayesinde. Benim denediğim buydu ama birkaç farklı çeşidi var. İlk deneme olduğu için bir tane almıştık ama bir dahaki sefere hepsinden almayı düşünüyorum çünkü tadı süperdi. Ayrıca bu lezzetli soslara ulaşmak da çok kolay. Real'de sizi bekliyorlar. Mutlaka deneyin. Üzerindeki tarife göre muhteşem bir tavuk yemeği yaptım, söylemesi ayıp Dubb'dakilere taş çıkartabilirdim hani.:)


Son olarak Astoria'daki çorbacı keşfimden bahsetmek istiyorum. Astoria, çok haz ettiğimiz bir alışveriş merkezi olmasa da sineması yüzünden sıkça gittiğimiz yerlerden biri. O gün de yine sinema için gittiğimizde karnımızın da acıktığını fark ettik, ama "sadece çorba içelim de doymayalım, çıkışta güzel bir yemek yeriz" diye düşünerek bakınırken  daha önce hiç dikkatimi çekmediği için yeni açıldığını düşündüğüm Shorba'yı gördük. Meğer Hürriyet'in Cuma ekinde "En İyi 10 Çorbacı" listesine girmiş, Ataşehir ve Profilo'da da şubeleri olan bir yermiş burası. Hiçbir katkı maddesi ya da koruyucu kullanmadan hazırladıkları ve kocaman bir porsiyon olarak önümüze gelen çorbalarına bayıldık diyebilirim. Hatta daha da ileri giderek o gün içtiğim çorbanın hayatımda içtiğim en lezzetli yuvalama çorbası olduğunu da söyleyebilirim. Sıcaklar gelmeden size de haber vereyim de yolunuz Astoria'ya düşer de canınız sıcacık bir çorba içmek isterse nereye gideceğinizi bilin.  Shorba hakkında detaylı bilgi için buraya. (Üstünü çizme nedenim aşağıdaki yorumlar bölümünde yaptığım yorumda yer almaktadır. Shorba'yı asla tavsiye etmiyorum!)



Son olarak demiştim ama aklıma bir şey daha geldi. Bu hafta arası Nişantaşı'na gitmem gerekti ve tesadüfen aynı saatlerde bir arkadaşımın da arkadaşıyla birlikte City's sinemasında olacağını öğrendim. Çıkışta da Limonata'da yemek yiyeceklermiş. Beni de çağırdılar ve ben de işim bittikten sonra yemek sonrasındaki sohbet kısma yetişebildim. Aylardır uğramadığım City's AVM'de ben görmeyeli büyük değişiklikler olmuş. Sinemanın bir alt katı olduğu gibi sanat galerisi olarak kullanılıyor. Toprak Sanat Galerisi, oradaki restoranın da  (It's A Joke'tu değil mi?) gitmesiyle birlikte kocaman ve ferah bir alana yayılmış ve süper olmuş. Sinema katının da boş alanlarının neredeyse tamamı yine Çapa imzalı Limonata olmuş. Yemeklerini denemediğim için o konuda yorum yapmayacağım ama ortamı ve menüsü gayet güzel görünüyordu. City's sinema öncesi ve sonrasında oturulabilecek hoş bir yer. Servis elemanları o kadar kalabalığa rağmen ilgili ve güleryüzlüydüler. Oturduğumuz sürece içtiğim detoks karışımı çeşitlerinden biri ve benim için marshmallow'suzunu yaptıkları mocha kahveme bayıldım. Evet, o kadar kahve çeşidi arasında olmayanını istediğim için de içlerinden ne dediklerini bilmiyorum ama mocha kahve zaten tatlı olduğu için üstüne bir de marshmallow'un ve kremanın tatlısı olsun istemeyip biraz sadeleştirme rica ettim. Zaten o sırada Müge'nin -hem de dokuz aylık göbeğiyle :)- ısmarladığı Rahibenin Duası adlı tatlımızın da tadına bakacaktık. Şeker komasına girmemek için böyle bir sadeleştirme gerekiyordu ve onlar da beni kırmayıp yaptılar. Bize de tatlı yiyip tatlı tatlı konuşmak kaldı. Eee, hakkını verdik tabi ki..:)

Yalnız Değilim Değil Mi?

  • "Ölüme kadardı hani yeminimiz.. Şükür hayattasın!" dizeleri bir tek bana mı abuk geliyor merak ettim. Bavul toplanmış, biten bitmiş, geçmiş olsun artık.. Daha anlamı var mı eski yeminleri gündeme getirip bir de ölmediğine göre hak iddia edebilirim diye adamın/kadının karşısına çıkmaya?
  • "Kadının üzerinde güzel ve zayıf olma baskısı var" ya da "Reklamlarla pompalanan mükemmel kadın imajı çok yanlış" ya da "Ayy ne o öyle 34 beden mankenler, kemikleri sayılıyor!" denirken ekranlardaki ilk ve tek 36-38 beden olduğunu tahmin ettiğim, normal dolgunluktaki dizi (başrol) oyuncusu Meryem Uzerli'ye sürekli ve çok çirkin bir şekilde "şişko" muamelesi yapılıyor. En son hanedan soyundan geldiğini bildiğim ama soyluluğunu taşıdığından şüpheli olduğum Kenize Murad'ın Muhteşem Yüzyıl ile ilgili açıklaması beni dehşete düşürdü mesela: "Roxanna (Hürrem) çok şişman. Oysa daha ince ve elegan olması gerekir. Süleyman’ı oynayan adam yakışıklı, neden böyle bir kadına âşık olsun ki?" Bu kadar sığ ve basit bir yorum uzun zamandır duymamıştım! Beden kilo alır da verir de, bazen güzel olur bazen daha az güzel olur, önemli olan beynin zayıflamaması, oksijen almaya devam etmesi! Offf offf, sinirimi bozmayın, zaten düzelmiyor bir türlü bu aralar...
  • Metroda birkaç "yürüyen" merdiven çıkmamak için engelli asansörünün önünde kuyruk oluşturanların akıl sağlıklarından şüphe duyan bir tek ben miyim? Belki de tek akıllı onlardır, çünkü Türkiye'de engellilerin zaten evinde olacağını, sokağa çıkmak ya da metro kullanmak gibi bir cesaret gösterisinde (!) bulunmayacaklarını düşünerek o asansörlerin boş durmasına gönülleri razı olmuyor, değerlendiriyorlardır! O asansörün önünde sıra bekleyenleri gördüğüm her seferinde aslında kocaman bir şükran duygusu eksikliği görüyorum. Ve asıl engel fiziksel olan mı yoksa akıl-fikir eksikliğinden kaynaklanan mı diye düşünmeden edemiyorum. 
  • Bir de aklıma garip garip felaket senaryoları gelir benim mesela. Ama en öyle böyle değil, en garibinden senaryolar. Mesela bir döner büfesinin yanından geçerken o dönerin takılı olduğu metal çubuk kurtulup üzerime düşecek diye korkarım. "Sıcak döner kütlesinin altında can verdi" gibi bir "abuk haberler" köşesinde başrollerde olursam ne yaparım diye düşünürüm. Ya da mesela metroda beklerken birinin arkamdan gelip beni raylara itebileceği ihtimalini düşünürüm. Metro gelene kadar yukarı çıkmaya mı çalışmak gerekir yoksa filmlerde gördüğümüz gibi raylarda kıpırdamadan dümdüz yatarak mı paçayı kurtarırız diye düşünürüm kendimi sağlama aldığım arkalarda bir yerde beklerken.:) Bir de mesela balkonda oturmuş nargile içiyoruz diyelim. Ya karşımızdaki kocaman bloklarda psikopat bir katil yaşıyorsa ve o gün zevk için dürbünlü tüfeğini bizim balkona doğru çevirip kafamı uçurmayı planlıyorsa? Dünyanın binbir türlü hali var şekerim. Sizler düşünmez misiniz böyle tuhaf şeyler bakayım? 
Ses verin.. Yalnız değilim değil mi? 

DNS Ayarlarını Değiştirmek İşe Yaramadı Mı? O Zaman Bir de Bunu Deneyin

Umut ve Çavlan'ın Kediler ve Kitaplar blogunda bugünkü post'unda DNS ayarlarını değiştirmenin işe yaramadığı durumlarda yapmanız gerekenler ayrıntılı olarak anlatılmış . Linki burada, ama ben yine de aşağıya kopyaladım tüm metni. Mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmanız dileğiyle. 


Blogger üzerindeki milyonlarca blogun yasaklanmasıyla, daha önce örneklerine defalarca rastladığımız iletişim ve erişim özgürlüklerimizin kısıtlanmasına bir tane daha eklenmiş oldu. Kimbilir hangi sansürden sonra değiştirdiğiniz DNS ayarlarından sonra yeni yasaklanan blogları yeni hiçbir ayar yapmadan da görüntüleyebiliyor olabilirsiniz tabii, ama durum böyle değilse ve bir bloga girmeyi denediğinizde “Bu siteye erişim mahkeme bıdı bıdı” yazısıyla karşılaşıyorsanız ya da sadece “Sayfa görüntülenemedi” uyarısını alıyorsanız eğer, internet bağlantınızın seçeneklerini açıp DNS adresi olarak 8.8.8.8 ve 8.8.4.4 girmeyi deneyin. Buna rağmen blogger uzantılı adresleri görüntüleyemiyorsanız bulunduğunuz yeri gizleyeceksiniz demektir, ki Google’ın Blogger servisi üzerindeki milyonlarca blogun yasaklandığı ülkeden olduğunuz anlaşılmasın ve İnternette anonim gezinip, sansürlenmiş (o çok zararlı) siteleri görüntüleyebilesiniz.

Firefox için:
Tools (Araçlar) -> Options (Seçenekler) - [Mac kullanıyorsanız Firefox menüsünün altındaki Preferences] Advanced (Gelişmiş) -> Network (Ağ) -> Connection (Bağlantı) -> Settings (Ayarlar)
Buradan Manual proxy configuration/Vekil sunucu ayarları’nı seçip, altındaki Http Proxy/Vekil Sunucu Ayarları’nın yanına 203.117.33.23, onun hemen yanındaki Port’un yanına da 80sayılarını giriyorsunuz. Hemen alttaki Use this proxy setting for all protocols  (Tüm işlem kuralları için bu vekil sunucuları kullan) cümlesine de tik atıp OK/Tamam deyince işlem tamamlanmış oluyor.

Google Chrome için:
Chrome programı  bilgisayarınızın neresinde duruyorsa bulup, Chrome ikonuna sağ tıklıyor ve Properties/Özellikler’i seçiyorsunuz. Buradan Shortcut (Kısayol) sekmesine tıklayıp Target (Hedef) kutucuğundaki .exe ile biten adresin yanına (dikkat, onu silmeyin sakın. sadece bir boşluk bırakarak yanından devam edin) —proxy-server=203.117.33.23:80 ekliyorsunuz. OK/Tamam diyor ve tarayıcıyı baştan başlatıyorsunuz.

Safari için:
Preferences -> Advanced -> Proxies’in yanındaki Change Settings -> açılan Network penceresinde Web Proxy (HTTP) kutucuğunu seçip, Web Proxy Server’ın altındaki uzun çizgiye203.117.33.23, yanındaki küçük boşluğa da 80  yazıp OK’u tıklıyorsunuz.

Internet Explorer için:
Tools (Araçlar) -> Internet Options (İnternet Seçenekleri) -> Connections (Bağlantılar) -> LAN settings (Yerel ağ ayarları) -> Proxy Server (Yerel Ağ) yazısının altındaki ‘Use a proxy server for your LAN’a (Yerel ağınız için proxy sunucu kullanın) tik koyuyor ve adres kısmına203.117.33.23, port kısmına da 80 yazıyorsunuz. Bu kadar.

Haftanın Filmleri

Bu hafta sonu biri evde biri de sinemada olmak üzere iki film izledik. Kesilen bileklerin kolların haddi hesabı yoktu da diyebilirim. Nasıl mı?

İzlediğimiz ilk film 2006 yapımı Wristcutters: A Love Story, yani Türkçe adıyla Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi'ydi. Film sevgilisinden ayrılan Zia'nın bileğini kesip intihar etmesiyle başlıyor. Aslında intihar kulağa bir "son" gibi geliyor, değil mi? Ama bu filmde öyle değil. Çünkü Zia öteki dünyada bambaşka bir yaşama başlıyor. O yüzden bu kez intihar bir başlangıç. Ama çok sıkıcı bir yaşamın başlangıcı. Orada kendisi gibi intihar ederek hayatına son verenlerle bir arada geçirdiği yaşamında da sürekli sevgilisi Desiree'yi düşünen Zia için her şey en az önceki yaşamda olduğu kadar berbat görünüyor. Ama sonra birdenbire bir umut ışığı doğuyor. Desiree'nin de kendi ölümünü duyduktan sonra intihar ettiğini öğrenen Zia için bu umut dolu arayış buradaki yaşamına biraz olsun anlam katıyor... gibi görünüyor. Gerçekte öyle oluyor mu derseniz izlemenizi öneririm. Bilek kesme, intihar, öteki dünya falan gözünüzü korkutmasın. Öyle kasvetli filmlerden değil, aksine oldukça esprili bir film bu. Ya da kara mizah örneği diyebiliriz. Bu kadar bunalım bir konuyu bu kadar keyifle anlatmak ve güldürmek gibi zor bir işi başarmış bu filmi izlemenizi öneririm. Muhteşem oyunculuklar falan beklemeyin, ama çok sevimli ve sonrasında ağzınızda hoş bir tat bırakacak bir film olduğunu söyleyebilirim.

Önereceğim ikinci film ise Pazar akşamüstü Astoria'da sinemada izlediğimiz 127 Saat. Ancak bu filmi belli ön koşullar dahilinde önereceğim: kalbiniz, tansiyonunuz ya da ruh haliniz 127 saat süren bir hayatta kalma mücadelesini izlemeyi kaldırabilecekse, "kan görmeye dayanamam" demiyorsanız, "la la la, çok da keyfim yerinde, hayat ne güzel, hadi gezelim, tozalım, sonra sinemaya da gidelim eğlenelim, la la la..." gibi bir ruh haliyle sinemaya gitmediyseniz bu gerçek yaşam öyküsünü izlemenizi öneririm. Aksi takdirde bu film sizin için travmatik bir tecrübe olabilir. Uyarımı yaptıktan sonra filme geçiyorum.

Deneyimli dağcı Aaron Ralston'un kanyon tırmanışına gittiği sıradan bir hafta sonunda başına gelen tatsız bir kaza sonucu kanyonun daracık, derin vadilerinden birine düşmesi ve kolunun da kocaman bir kaya parçasının altında sıkışmasıyla başlayan öyküsü aynı yerde 127 saat devam ediyor. Ama aynı yerde geçen filmi izlerken bir an bile sıkılmıyorsunuz. Bir yandan Aaron'un hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi takdirle izlerken öte yandan aklına gelen görüntüler sayesinde ailesine, eski kız arkadaşına, iş ortamına ve kişiliğine dair de bir fikir ediniyorsunuz. Orada tüm yalnızlığıyla sıkışıp kalmış olan Aaron'un hayatındaki (belki de tercih ettiği) yalnızlığa da bakma fırsatınız oluyor. Onun o gün orada olduğunu bilen bir tek kişinin bile olmaması tesadüf mü yoksa kendisinin yarattığı bir durum mu? Yolda karşısına çıkan kızlarla vakit geçirmeseydi yine buraya sıkışıp kalmış olur muydu? Annesinin telefonuna çıksa her şey farklı mı olurdu? O kaya parçası kendi yarattığı kaderinin bir parçası olarak hep onu mu beklemişti? Zamanın adeta ağır çekimde aktığı o daracık yerde düşünecek çok şey var, ama ne yazık ki yeterince zaman yok. Aaron'un bir an önce bir şeyler yapıp oradan çıkması gerekiyor!! Hem de feci bir şeyler!



Slumdog Millionaire ile tribünlere oynadığını düşündüğüm Danny Boyle bence bu filmde çok başarılı bir iş çıkarmış. James Franco da  Aaron rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. İnanılmaz iyi bir oyunculuk sergilediğini düşünüyorum. Yine de orada o kadar teçhizatlı ve deneyimli (suyu ne kadar ölçülü içmesi gerektiğinden kurduğu makara sistemiyle tek koluna rağmen kayayı oynatma çabasına, yere düşürdüğü çakısını alma yönteminden her anını kameraya kaydetmesine kadar her yönüyle profesyonel) biri olmasaydı kurtulabilir miydi diye de düşünmeden edemedim koltukta içim bir hoş halde yamulduğum o anlarda. Ve her şeye rağmen Aaron'un çok şanslı olduğunu. Ve hiçbir zaman bu kadar büyük bedeller ödemek zorunda kalmamayı içtenlikle diledim, hem kendim hem de sevdiklerim için...

İyi seyirler...

Bloglara Erişimde Son Durum

DNS ayarlarını değiştirdikten sonra iş bitmeyebiliyormuş. Bunu bu sabah bizzat öğrendim. Çünkü kendi bloguma girebiliyorum ama başka bazı bloglara giremiyorum. Ya da mesela bu yazıyı yazdım ama Önizlemesi'nde sitemin mahkeme kararıyla engellendiği çıkıyor. Onun nedeni de Stil Direktörü Eda'nın sayfasında detaylı bir şekilde açıklanmış. Eda'nın sayfasındaki açıklamayı aynen buraya alıyorum ki gören görmeyene anlatsın. Ne kadar çok kişiye ulaşırsak o kadar iyi ne de olsa.


Yeniden selam arkadaşlar. Sizlerden hala yorum gelebildiğine göre DNS'lerini düzeltip girebilen arkadaşlar olduğunu farkedip bloguma yazı girmeye devam ediyorum. Ancak bu durum düzelene kadar her yazıma BLOGUMA DOKUNMA sayfasını ve bildirimizi ekleyip sosyal mecranın cılkını çıkararak paylaşmanızı da rica edeceğim.
İki gündür verdiğim DNS'ler yani; (DNS'lerinizi 8.8.8.8 8.8.8.4 yapın! Her yere sorunsuzca girebilirsiniz...) ile kendi alan adı olan bloggerların bloglarına girebilmesine rağmen, blogger paneline giremediklerini öğrendim. DNS'leri değiştirsek bile ara ara onları da banlıyorlar ve yine mahkeme kararı yazısı ile karşı karşıya kalıyoruz.
Şimdi bu yazdıklarıma durumu kabul edip, kaçak yoldan giriş öneriyor diyenler olursa keyfi bilir! Sonuçta hepimiz gece gündüz demeden elimizden ne gelirse yapıyoruz. Ama bu durum geçene kadar sizlerle bilgimi paylaşmam gerek. Sonuçta benim blogum açılsa bile, başka bloglar yazı giremedikten sonra kendi kendime yazmanın ne anlamı var .
Bunun için yapmanız gereken sık sık farklı DNS'ler denemeniz, pc ve modemi açıp kapatmanız. Bunlar olmazsa son çare; http://anonymouse.org veya http://www.proksi.org sitelerinden http://www.blogger.com'a giriş yapmayı denemeniz. Şimdilik aklıma başka çıkar yol gelmiyor . Bunu okuyan olur ve bir şekilde kendi bloguna girebilirse en azından yorumdan bana yazın diğer bloggerlarda okusun. Bu ara en büyük dileğimiz, özgür günlere kavuşmamız 2008'de olduğu gibi 5 ay sürmesin .

Bence Top Google'da Artık.. Sizce?

Aşağıdaki bildiriyi Bloguma Dokunma sayfasından aldım ve sizlerle de paylaşmak istedim. Dün CNNTürk'te son derece yetersiz bir şekilde konuyu ele alan Cüneyt Özdemir'in 5N1K'sından da çıkardığım sonuç, acilen Google'dan da bir açıklama gelmesi gerektiğidir. Google deyip bağrımıza bastık, o da bir zahmet bloglarımızın IP'lerini mi ayıracak, korsanları başka yöntemlerle mi cezalandıracak karar verip uygulamaya geçsin, değil mi? Bundan sonra da en azından" hangi densiz ne yaptı da blogum kapandı" diye düşünmemiz gerekmez. Böyle bir yasal ve altyapısal düzenlemenin zaten eninde sonunda yapılması gerekiyor.

Ses ver de aramız bozulmasın daha fazla Google'ım! Hadi canım..


BİLDİRİ

Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır.

Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog tutanlar, internette günlük yaşantılarını ve birikimlerini ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşma hevesiyle tutuşan herkes, gelişmeleri endişe içinde izlemekteyiz.

5846’nci no’lu kanunun esnekliğinden mütevellit, 1 Mart 2011 günü, Google’a ait olan ücretsiz blog servisi Blogspot, Digiturk grubunun açmış olduğu dava sebebiyle erişime kapatılmıştır. Süper Toto Süper Lig’in yayın haklarının sahibi olan Digiturk bu davada, korsan olarak LigTV yayını yapan kişilere karşı kendi haklarını savunmak amacıyla hukuki süreç başlatmıştır. Ancak ilgili kanun gereği yasaklamaların, sitelerin adresleri ve alt-domainleri üzerinden değil; IP adresleri üzerinden yapılması sebebiyle Blogspot’a ait birçok ilişkili IP aralığı erişime kapatılmıştır. Böylelikle de binlerce blogger’ın kişisel sitesi sansür kurbanı olmuştur. Bazı bloglara bazı anlarda girilmesinin sebebi ise aynı IP üzerinde birçok blogun yer alması ve aslında her IP’nin yasaklanmamış olmasıdır.

İlgili kanunun esnekliğini ve nelere yol açtığını geçmişte birçok kez görmüşken, devlet sansüründen dolayı binlerce site yasaklanıyorken, Digiturk ve Google’dan daha duyarlı davranmalarını beklemek tüm blogger’ların hakkıdır. YouTube’daki korsan maç yayınlarını kaldırmak için yapılan özel yetki anlaşmasının bir benzerinin de Blogspot için yapılması ihtimal dışı değildir. Bugüne dek Digiturk ve Google bu konuda masaya niçin oturmamışlardır? Google kendi kullanıcılarının hakkını neden savunmamaktadır? Digiturk böyle bir topyekün sansürün yaşanacağını bile bile neden hâlâ, tek amaçları düşüncelerini diğer insanlarla paylaşmak olan bloggerları mağdur etmektedir? Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa koyucuları, vatandaşlarının ifade özgürlüğü hakkının gasp edilmesine neden hâlâ göz yummaktadır?

Kaldı ki bu korsan yayınları yapan kişiler, teknik bilgileri yüksek olduğundan bu yasaktan etkilenmemektedir. Tam tersine bu sansür, tek amacı blog tutmak olan internet kullanıcılarını etkilemektedir.

Digiturk, Google ve Türkiye Cumhuriyeti devletini artık bu sansür ayıbına karşı duyarlı olmaya, tüm sansür karşıtı internet kullanıcılarını bu harekete katılmaya ve tüm basın mensuplarını ifade özgürlüğüne destek vermeye davet ediyoruz.

Tüm Blogger’lar adına,

Bloguma Dokunma


http://facebook.com/blogumadokunma

http://blogumadokunma.tumblr.com

blogumadokunmailetisim@gmail.com

Size Güzel Haberlerim Vardı Ama...

Ne yazık ki bugüne Blogger'ın kapatılacağı haberiyle başladık. Nedeni 2008'deki Blogger sansürü ile aynı. Digitürk'ün Lig TV yayınlarını korsan yayınlayan birkaç blog adresi yüzünden Digitürk hepimizi susturmayı talep etmiş, Diyarbakır Asli Ceza Mahkemesi de "ne demek, lafı mı olur, kapatırız tabi" diyerek kapatmış. Elbette Internet'te sansür gibi bir şeyin mümkün olamayacağını bilmeyen, hukuku doğru düzgün uygulamak için çaba göstermeyen, suçlunun yanında suçsuzu da yakmaktan çekinmeyen bu zihniyet şimdi her şeyi çözdüğünü sanıyordur. O korsanlar Wordpress'ten yayın yapmaya başlarlarsa onlar için de bir yasak çıkarırlar artık! Belki bir gün Digitürk'ün bir kanalındaki yayın yüzünden tüm Digitürk kapatılır. Ya da bir seri katil cinayet planları ile ilgili konuşmalarını Turkcell üzerinden yaptığı için Turkcell kapatılır. Böyle güzel çözümlerle kapana kapana devam ederiz hayatımıza işte. Açılmak, genişlemek, gelişmek, paylaşmak bize göre değil zaten. Biz kapanalım, küçülelim, gerileyelim, yalnızlaşalım, yasaklanalım, korkalım ki güdülebilelim!

Neyse! Artık Ajanda'da yazmaya başlıyorum diye müjde verecektim size ama maalesef pek müjdeli bir yazı olamadı bu duygular içinde.Yine de;

Online okumak için lütfen buraya tıklayın. Ya da bu adresini, ama DNS ayarlarınızı değiştirmediyseniz açılmayabilir, ona göre. "DNS ayarları nasıl değiştirilir?" diyenler buraya!

Pdf olarak indirmek için lütfen buraya tıklayın.


Mart ayında yine dopdolu olan Ajanda'ya göz atmayı sakın unutmayın. Online aktüalite dergisi Ajanda'yı blog aleminde artık duymayan kalmamıştır diye düşünüyorum. Ben de bu sayıya Etkinlikler ve Tiyatro sayfalarıyla katkıda bulundum. Sayfalarımın arasında ve derginin başka sayfalarında sürprizler olduğunu unutmayın.

Bir yandan da daha özgür paylaşımlarla renklenmeye ve zenginleşmeye devam edeceğimiz günlere kadar sesimizi duyurmak için ne gerekiyorsa yapmaya devam edelim. Unutmayın, bugün blogunuza dokunan, yarın ne yapmaz ki...

Bloguma Dokunma!!


Digiturk'un maç yayını bazı bloglardan yapılıyormuş diye blogspot.com'u kapatma kararı çıkartmışlar. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz yahu! Uyanır uyanmaz habere bak!

Blog arşivime not düşeyim ben de:

Yıl 2011, Türkiye..
Uyandığımda gördüm ki pek çok blog gibi benim de blogum kapanmış, "çok mantıklı" sebebinden de az önce bahsettim. Bizim muhteşem sistemimize göre işler hâlâ böyle işliyor işte. Atatürk'e hakaret videosu görüp Youtube'u komple kapatıp rahat ediyoruz mesela. Bu da onlardan biri işte. Bir pardon bile demeden açacaklar elbette ama sonra yine aynı şeyi yapmayacaklarını bilemiyoruz. Çünkü sistemi düzeltmekle ilgilenen pek yok bu ülkede. Böylesi daha kolay nasılsa.. Aç-kapa-aç-kapa-sonra bir ara Internet'i komple kapa, olsun bitsin! Ne uğraşacaksın herkesin ne dediğiyle!

Neyse. "Bloguma Dokunma" Facebook protesto grubu için buraya tık tık. Ama kime yazıyorum ben acaba?! Sesim geliyor mu??