Gönül Yakınlıkları

Goethe'nin L&M Yayınları'ndan çıkan Gönül Yakınlıkları kitabını okudum geçen hafta. Bana uzun zaman eşlik ettikten sonra nihayet ayrıldık kendisiyle. Uzun zaman eşlik etmesinin sebebi ise zor okunan kitaplardan biri olması değil, her paragrafını içime sindirerek okumak istemem oldu. Kitabın bu versiyonunun çevirisi çok iyiydi (Akçağ yayınevi baskısı için olumsuz eleştiriler var, bilginize).

Goethe'nin ömrünün son yıllarında, yani en verimli edebiyat eserlerini kaleme aldığı dönemde yazılmış olan bu kitapta adı üstünde gönül yakınlıkları ele alınıyor. Dört karakter üzerinden evlilik ve aşk ilişkisini anlatan yazar özgür düşüncenin varlığını da sorguluyor. Baştan söyleyeyim: kitabın sonunda aşk rüzgarlarından ve toplum baskısından dolayı Edward, Ottilie, Charlotte ve Yüzbaşı arasındaki mevcut ilişkilerin ne hale geldiğine çok şaşıracaksınız! Benim altını çizdiklerimden bazıları ise şöyle:

* Kadın-erkek tartışmalarıyla ilgili bir bölümde şöyle bir cümle vardı: "Bir isteği köreltmenin en iyi yolunun onu durmaksızın tartışmak olduğuna inanan Charlotte, ertesi gün aynı konuyu yeniden açma fırsatını kaçırmadı." Bu cümleyi neden mi sevdim? Çünkü İso'cumla yaptığımız tartışmalarda benim tutumumu o kadar açık ve net anlatıyor ki elimde olmadan yakınlık duydum sanırım. :)

...Birlikte iş görmek, karşılıklı dans etmek gibidir. Aynı anda, uyum içinde hareket etmek durumundaki iki kişi birbirlerine bağımlıdırlar ve zamanla karşılıklı bir iyi niyetin meydana çıkması kaçınılmaz olur...

...Aşk, doğası gereği işine gelenleri haklı görür yalnızca...
...Tanıdığımız insanların portrelerini asla tam olarak beğenmeyiz. Bu yüzden portre ressamlarına hep üzülmüşümdür. Kimseden imkansızı gerçekleştirmesini istemeyiz ama onlardan isteriz. Portrelerinde resmi yapılanı tanıyan herkesin onunla olan ilişkilerini, ona duydukları sevgi ya da nefreti yansıtmak ve yalnızca o kişinin kendi gözlerinde nasıl göründüğünü değil herkesin gözünde nasıl görünebileceğini hesaba katmak zorundadırlar. Eğer böylesi sanatçılar zamanla hassasiyetlerini yitirip, kayıtsız ve aksi kişiler haline geliyorlarsa buna şaşırmam...

...Kimse kendini özgür sanan ve aslında öyle olmayan bir insandan daha büyük bir esir olamaz...

* Aşk acısı çeken Edward'a kendine hakim olması ve bunu yaparak saygın, onurlu ve örnek bir kişi olabileceği söylendiğinde verdiği yanıt: "...Rahat, hayatından memnun birinin bunları söylemesi kolaydır. Ama bu sözlerin acı çeken birini nasıl yaraladığını bilse o da kendinden utanırdı..."

Haftanın kitap önerisi budur. İyi okumalar! Müzik önerisi ise hemen yanda gördüğünüz Teoman'ın son albimi Aşk ve Gurur. En bayıldığım şarkısı ise 7 numara ile Tesadüfen. Dinlemek isteyenler buraya.

Hepinize iyi haftalar...

Nefret Edilesi Şirketler Birincisi Yine Değişmedi!

İlk üçü açıklayacağım ama liste başının değişmediğini en baştan söyleyeyim: Biletix!

Bu kadar nefret ettiğim, hizmetinden hiç memnun olmadığım, hizmet vermemesine rağmen komisyon almasından dolayı daha da nefret ettiğim, müşterisine hiçbir kolaylık sağlamayan, çağrı merkezi ya da satış noktalarındaki satış elemanları bu kadar yardımsevmez, bu kadar iğrenç bir şirket ile normal şartlarda hiç çalışmamam gerekiyor ama maalesef kullanmak zorunda kalıyoruz. Çalışmak zorunda kalmadığımız her seferinde gidip organizasyonu yapan şirketin gişesinden bilet alıyoruz, ama sorarım size bir Amy Winehouse ya da Bon Jovi konseri biletini başka nereden alabiliriz? O yüzden Biletix dışında bilet alma opsiyonu bırakmayan organizasyon şirketleri de nefret edilesi yan şirketler olarak listeme giriyorlar haliyle. Bon Jovi için biletleri ben Kanyon'daki gişeden aldım. İki bilet için toplam 40 TL hizmet bedeli ödedik! Ne hizmeti aldığımızı bilmemekle birlikte.. Neyse, o sırada İso'cumun Internet sitesinden aldığı Amy Winehouse biletlerini nasıl teslim alabileceğimi sordum oradaki elemana. O da "eşinizin işlem yaptığı kredi kartının yanınızda olması gerekiyor" dedi.  Cuma günü spor için Metrocity'ye gittiğimde İso'nun işlem yaptığı kredi kartı, kimliği ve benim kimliğimle birlikte biletleri almak istedim ve vermediler! İmza atarak kendisinin alması gerektiğini söylediler. Daha önce kendileriyle yaptığım konuşmayı hatırlattım, eşi olduğumu (hani eşi olmasam bile soyadından belli baya yakın olduğumuz!), elimde hem kartı hem kimliği olduğunu, benim kimlik bilgilerimin ellerinde olacağını, vs söylesem de kâr etmedi. Arayın o zaman genel müdürlüğünüzü, anlatın durumu dedim. "Yok, çok şikayet alıyoruz zaten, ama bir şey değişmiyor" dedi oradaki kız. Hiçbir işe yaramayacağını bilmeme rağmen Biletix'e olan bütün nefretimi kustuktan sonra sinir içinde spora gittim. İstanbul gibi bir yerde herkesin işi, gücü, temposu, içine girdiği trafik, vs gibi pek çok olumsuz etkenle boğuştuğu bir şehirde bizler için her şeyi daha da zorlaştırdığından dolayı zaman hırsızı ve saygısız Biletix'i bir kere de buradan kınıyorum!! Gerek olmadıkça da asla kullanmıyorum zaten!

Listemin ikinci sırasında ise Pegasus Havayolları var. Uçakta nefes almak dışında her şeyden para almalarına bir şey demiyorum. Öyle bir politikaları olabilir. Ama onlara da müşteriye yardımcı olmak konusunda hiç de iyi puan veremeyeceğim. Annem için Internet üzerinden bilet aldım ve birkaç gün sonra işlem yaparken yolcu adı yerinde otomatik olarak kendi adımın çıktığını ve benim de onu değiştirmediğimi fark ettim. Tamamen benim hatam ama neyse ki uçuşa 17 gün var daha diyerek Pegasus'u aradım. Ama fırsatçı Pegasus bu fırsatı da elbette kaçırmadı ve ne iade, ne isim değişikliği, ne iptal, ne başka bir şey... Hiçbir çözüm yolu önermedi, çünkü böyle bir yanlış yaptığımı 15 dakika içinde fark etmem gerekiyormuş! "Müşteri her zaman haklıdır," felsefesinden geçtim, ancak bilet şartlarında ne yazarsa yazsın mantık dahilindeki şikayetlerin değerlendirmeye alınması gerektiğini düşünüyorum. Yani ben uçuş tarihinden üç gün önce aynı talepte bulunsaydım, sonuna kadar Pegasus haklıydı. Ama uçuşa 17 gün varken, bilet fiyatları hiç değişmemişken ve para iadesi ya da başka bir şey değil sadece yolcu adı olarak annemin adının yazılmasını istiyorken hiç yardımcı olmayıp benden bir kerelik o parayı tahsil etmesi, Pegasus'un deliler gibi uçuş yapan beni ve eşimi sonsuza kadar kaybetmesi anlamına geliyor. Buradan da duyurulur! (Gerçi bir tane açık biletim var artık onu kullanacağız bir kereliğine ya neyse.)

Müşteri hizmetinin "müşteri hatası söz konusu olduğunda bile  yardımcı olmayı kapsadığını" birileri şirketlere anlatmalı bence. Pegasus ve Şehir Fırsatı'nın ortaklaşa gerçekleştirdikleri kampanyada da Pegasus tarafında sorun yaşamıştım ama sağ olsun sorunumu Şehir Fırsatı çözmüştü. Neyse, Pegasus'un üstüne de bir çizik attıktan sonra geçiyorum eski çalışanı olduğum Garanti Bankası'na.

Garanti her zaman çok yenilikçi, dinamik ve banka soğukluğundan uzak bir banka olarak görünmüştür bana. Çok da keyifli bir dört senem geçti orada, o anlamda haklarını yemek istemem. Zaten listenin son sırasındalve henüz nefret etme aşamasına gelmiş değilim (tolerans limitim yüksektir ama limite geldiğinde geri dönüşü olduğu görülmemiştir). Ama onlarda da bir Pegasuslaşma sendromu görüyor gibiyim. Kredi kartlarımız ve mevduatlarımız orada ama mortgage ya da araba kredisi gibi konularda rekabetçilikten inanılmaz uzak fiyatlar söylüyorlar. Onu geçtim, tuhaf masrafları oluşmuş. Örneğin, kasa kullanımı konusunda "iki kez bedava kullan, sonra her gelişte 5 TL" gibi abuk subuk bir uygulama çıkarmışlar. Tamam, kasada duran takılarımı iki senedir görmüyorum, çünkü hiçbir şey takmıyorum ama sırf bu nedenden dolayı bana daha yakın olmasına rağmen Garanti'yi kullanmıyorum. Çünkü yanlış! Kimse bana hem depozito hem yıllık ücret alıp üstüne bir de kullanım sırasında ücret alınmasının haklılığını anlatamaz. Yıllık ücreti artır, tamam! Ama kullanım başı 1 TL bile alsalar, bu uygulama olduğu sürece kasayı Garanti'den kullanmayı düşünmem. 

Ya da mesela yurtdışına çıkış sırasında yazılan banka yazısı için kendi şubem benden 40 TL istedi. "Ama eşimden almadınız" dediğimde "Onun hesabında daha çok para vardır," dediler. Garanti'ye bak yaa.. İso'ya zengin fabrikatör, bana da karnı guruldayarak tavuk çevirmelere bakan Küçük Emrah muamelesi çektiler göz göre göre! "Ama herhangi bir şubeden hesap dökümünüzü de kaşeli imzalı alsanız yeter" dedikleri için yakınımdaki bir şubeye gittiğimde onlar da 50 TL rica edelim dediklerinde uçan tekmeyle kıza dalmak üzereydim ki başka bir tane aklı selim bir çalışan gelerek beni dinledi ve "Şubeniz sizi aile olarak değerlendirmedi mi? Cık cık cık.." falan yaparak istediğim dökümü verdi. Bütün bunları liste halinde Müşteri Hizmetleri'ne gönderdiğimde meali "Sayın İmge Tan, masraflarımız standart ve belirlenmiş masraflardır, uygulamamız budur," olan bir e-posta gönderdiler bana! Standarda gel! Karşında anlamaktan ve çözüm üretmekten bu kadar uzak bir kafa varken başka nasıl bir şikayet yolu olabilir bilemiyorum. 

Bu yazıda blog sahibesini rahatsız eden şeyin bahsi geçen küçük ya da büyük rakamlar olmadığını bir kez daha hatırlatmak isterim. Sadece yapılan saygısızlık, gösterilen muamele, "tek seçeneğiz" ya da "nasılsa müşterimiz" zihniyetiyle dilediği kadar aptal yerine koyma, tırtık pırtık para koparma derdinde olma, profesyonellikten uzak davranışlar, koca koca isimlerin müşteriye böyle davranabilme hakkını kendinde görerek koca koca paralar kazanabilmeleri beni deli ediyor! Bu da böyle bir iç dökme seansı olsun işte. Feci de rahatladım! Oh be!

Sinir Bozucu Reklamlar

  • Geçen sene bir pandacığın "donduyma vay mı donduyma" diye buzdolabından çıktığı arıza bir reklam vardı. O pandanın niye öyle konuştuğunu anlayamamıştım. Şimdi de Müslüm Baba, Yaşar falan Panda reklamlarında "donduyma" diyerek şarkı söylüyorlar. Meğer dondurma yedikleri için çocukluklarına dönüyorlarmış! Ben bunu geçen hafta öğrendim ve kalakaldım! Bir süre de kalırım sanırım, haberiniz olsun hani..:) Sinirlerinizi bozmak için buraya buyrun!
  • "Uludağ Narata, Uludağ Mandalinata.." diye çılgınca dans eden gölgelerin olduğu reklam da her seferinde tüylerimi diken diken ediyor. Narata ve Mandalinata nedir yahu? Deli misiniz siz? Limonata diye bir içecek var diye diğer tüm aromaların ismini ona uydurmak niye? Bir de üstüne "...kendini kaptırata!" diye bitirmiyorlar mı reklamı işte orada televizyona bir şeyler fırlatmak geliyor içimden. Böyle reklamı olan bir ürünü hayatta denemem, baştan söyleyeyim.
  • Henüz çekilmedi ama Nihat Doğan'ın olduğu bir reklam filmi olursa, tanıtımı yapılan o ürünü de hayatta almam. (Tabi böcek ilacı reklamında Nihat'ın kafasını kocaman bir haşerenin kafası olarak kullanıyorlarsa ve ilaç sıkıldığı anda haşeremiz yere yapışıyorsa durum değişebilir!) Adadaki hayat bittiğine göre böyle bir olasılık var. Bilirsiniz bu tür programlardan sonra birkaç ay daha reyting alan karakterlerin etinden sütünden yararlanılır. O yüzden bu duruma karşı ruhen hazırlıklı olmakta yarar var derim. (Survivor'ı izlemesem de kazananı duyunca şaşırdığımı belirteyim bu arada. Halkım (!) beni farklı şekilde şaşırttı bu kez. Oysa ben ezici çoğunlukla Nihat Doğan'ın almasını beklerdim, hayret! İnsanlarda biraz olsun göz ve izan kaldığına dair umutlansam mı? Yok ya, hiç gerek yok umut yeşertmeye şimdi, sonra kırılıp elimde kalıyorlar.)

Hücresel Tanışma

Yıllardır Facebook kullanıyorum ama bana bildirimi gelmeyen bir mesaj depom olduğunu yeni öğrendim. O kadar ki orada sayfalarca mesaj birikmiş ve benim ruhum duymamış. Gizlilik ve güvenlik ayarlarını nasıl ayarladıysam artık Facebook benim yerime bakıp filtrelemiş çoğu mesajı. Gerçekten de hiçbiri arkadaşlarımdan gelen mesajlar değil ve büyük çoğunluğu üye olduğum sayfalardan falan gelen etkinlik, vs mesajları. Ama arada beni dumur edenler de çıkmadı değil.

İşte onlardan biri: "çok güzel bir isminiz ve cisminiz var imge hanım, tüm hücrelerimle sizinle tanısmak isterdim." Şekerim bizden geçti zaten, ama geçmeseydi de bu mesajın karşısında yapabileceğim tek şeyi yapar ve kaçardım. Üniversitede bir arkadaşıma "hayatımın anlamı olur musun?" diye çıkma teklifinde bulunan o çocuk ve arkadaşımın "mümkünse bir daha görüşmeyelim" cevabı geldi bir anda. :) O yüzden elim değmişken bu ve benzeri tanışma cümleleriyle Internet'ten kız tavlamaya çalışan gençlere yardımcı olayım:

* Size kim böyle cümlelerin çok romantik ve etkili olduğunu söylüyorsa, bilin ki bir numaralı düşmanınız odur!

* Hedefinize yaklaşırken isim ve cisim dışında yaş ve medeni durum gibi özelliklere de bakarsanız hüsrana uğramazsınız.

* "Internet + bilgisayar" ikilisini kullanarak zihinsel gelişiminize katkıda bulunduğunuzu düşünüyor ama bu muhteşem ikiliyi sadece hatun aramak için kullanıyorsanız, zihninizi geliştirmeyi bırakın. Bilgisayar başından kalkın, açık havaya çıkın ve spor yaparak vücudunuzu geliştirin. Daha çok şansınız olur!

* Abartılı ve gol yiyebileceğiniz tanışma cümlelerinden kaçının. "Tüm hücrelerimle tanışmak istiyorum" ne demek mesela? "Tanışmak istiyorum" ile aralarındaki farkı açıklayabilir misin? Başka tanışanlar bazı hücrelerini başka bir yerlerde bırakıp mı geliyorlar tanışmaya? Ya da karşındaki sinirlenip de "tek hücreli olduğun için işin kolayına kaçtığını" falan söylerse ne yapacaksın? Değer mi sinirini bozmaya a benim aklı yarım ama motivasyonu tam yağızım?

* Mümkünse avını tanımadan harekete geçip de "avlanan avcı" olma. Ama kime diyorum ben değil mi? Sen çoktan önüne çıkan ikinci profil resmine "gözlerin bir içim su, pek de susadım doğrusu" falan diye yazmaya başlamışsındır sanırım. Bak, yapma bunu, üzülürsün sonra!

* Klişelerden, ısrardan, arabeskten ve sulu esprilerden kaçın. Yaratıcı ol, doğal ve abartısız ol. Yenilikçi ol, kendini geliştir. Nasıl ki ilk insanlar gibi "Ugh!" diye selamlaşmıyorsak, sen de MIRC ve ICQ gibi Internet'te sohbetin ilk çıktığı dönemlerden kalma şuursuz tanışma ve yazışma cümlelerini kullanma. Orada bile bir destur, bir "asl?" vardı, hatırla!

Neyse, ICQ falan dedim de bir an İso'cumla üniversite son sınıfta ICQ'da yaptığımız uzun yazışmalar geldi aklıma. Tanışmamız sonrasında pek keyifli sohbetler etmiştik oradan da. Şimdinin MSN'i gibiydi ICQ ve herkes nick'ini kaptığı gibi bir heves dalmıştı ortama. Keşke bir kaydı olsaydı da baksaydık şimdi diye düşünmüyor değilim ara sıra? Aramızdaki yakınlaşma oraya nasıl yansımıştı acaba? Biz neler diyorduk birbirimize? Gerçi biz yeterince yakınlaştıktan sonra ICQ yerine benim Ongun'la paylaştığım Hatır Sokak'taki öğrenci evinin bahçemsi uzantısında rakı masaları kurmaya, su savaşları yapmaya, sabaha kadar müzik dinleyip sohbet etmeye falan başlamıştık ama olsun buluşmadığımız gecelerde oradan yazışmışızdır eminim. Hey gidi günler.. O günlere ait, hatta o günlerden bugüne kadar kesintisiz olarak bir şeyler yazmış olmayı o kadar isterdim ki..

Off yaa.. Gülelim eğlenelim diye çıktım yola, elimizde on iki yıllık bir tarihe ait ne kadar az şey olduğunu görerek bunaldım bir anda. (Unutturmayın, bir ara da ortaokul lise yıllarımdan kalma hatıra kutumu açacağım! Ama siz başka tarafa bakın o sırada; kesin duygulanıp ağlarım çünkü.)

Konumuza dönecek ve son bir mesaj verecek olursak: Hayat sokaklarda genç! Tüm hücrelerinle tanışmaya değil, tüm hücrelerinle yaşamaya bak!

TÜRVAK'ta Babalar Günü

TÜRVAK SİNEMA –TİYATRO MÜZESİ
Babalar Günü’ne Özel Ücretsiz. . .


Geçtiğimiz Ocak ayında açılan ve Türkiye’ nin ilk ve tek “Sinema - Tiyatro MüzesiTÜRVAK, 19 Haziran Pazar Babalar Günü’ne özel olarak tüm babalara ücretsiz olacak.

1 Ocak 2011’de kapılarını Beyoğlu’nda açan ‘"Türvak Sinema –Tiyatro Müzesi’’, Mayıs ayında Müzeler haftası çerçevesindeki etkinlikler ve Viyana-İstanbul kentlerinde gerçekleşen “Arada” festivali kapsamında düzenlediği ücretsiz gösterimlerin ardından hayal perdesinin serüvenini sinemaseverlerle buluşturmaya devam ediyor.

19 Haziran Pazar Babalar Günü etkinliği çerçevesinde ziyaretçiler, müzenin birinci katında bulunan Ali Efendi Sinema Salonu’nda da saat 19.00’da, yönetmenliğini Zeki Alasya’nın yaptığı, başrollerini Mehmet Ali Erbil, Aşkın Nur Yengi, Onur Selimbeyoğlu ve Zeki Alasya’nın paylaştığı Ömerçip : Amca Size Baba Diyebilir miyim? filmini ücretsiz olarak izleme fırsatı bulacaklar.

Bunun yanı sıra Türvak Sinema –Tiyatro Müzesi’nin giriş katında, CİNE-TELE Café’de gün boyunca hazırlanan özel menüler, Yeşilçam müzikleriyle tüm babalara nostaljik anlar yaşatacak.

TÜRVAK Sinema – Tiyatro Müzesi, babaları bu mutlu gününde de yalnız bırakmayacak...

Not: Ücretsiz etkinliğe katılmak isteyenlerin, 0212 245 80 91 numaralı telefondan rezervasyon yaptırması yeterli olacak.

YER: TÜRVAK SİNEMA-TİYATRO MÜZESİ
TARİH: 19.06.2011
ADRES: Yeniçarşı Caddesi No:24 Galatasaray Meydanı - 34430- Beyoğlu – İstanbul
TEL: 0212 245 80 91/92/93

Denedim; Deneyin Derim

Evet, yine oradan buradan önerilerden bahsedeceğim reklam kokan bir yazı ile karşınızdayım.


İlk olarak bir savaş haberi geliyor: insanoğlu ile karıncaların yüzyıllardır süren savaşından söz ediyorum! Karıncaların yaz aylarının ve bahçeli ya da alt katlardaki evlerin kabusu olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben de bunu bu bahar beşinci kattaki evimin mutfak balkonunda düzgün bir sıra halinde ilerleyen karınca sürüsünü gördüğümde öğrendim! Tamam, çalışkan hayvansın, sürekli yuvana yemek depoluyorsun, kışın oturup rahat rahat onları yiyorsun falan da beşinci kata tırmanmak da artık çalışkanlık değil biraz su kaçırmak olmuyor mu?! Bir de çalışkansın diye benim mutfağıma sızmana gerek yok ki. Git bağda bahçede ağaç altlarında, sokaklardaki çöp tenekelerinin, simitçilerin, fırınların yanında, restoran bahçelerinde falan dolan. Benim mutfağımdaki bir iki kırıntıdan daha çok iş çıkar. Neyse, bunların balkondan mutfağa sızmaları sonrasında havlu peçetelerle ve sinek ilacıyla yaptığım ufak katliamlar işe yaramayınca daha kapsamlı bir çözüme başvurdum: Raid Karınca Yemi. İçinden iki tablet çıkıyor. Karşılıklı mutfak tezgahlarının altlarına birer tane koydum ve ertesi günü karınca akışı bıçak gibi kesildi! Ortada ölüleri falan da yok hani! Meğer bunlar içindeki şekerli yemi ufak ufak alıp yuvalarına götürüyorlarmış ve orada topluca oldukları yerde ölüyorlarmış. İtiraf ediyorum, toplu katliamlara neden oluyorum şu an ama pişman değilim. Doğanın dengesi falan bir yere kadar, önce evimin ve ruhumun dengesini korumalıyım. Karıncalardan şikayetçi olanlara önerilir. Bu arada bu yemler üç ay etkiliymiş, sonra yenilemeniz gerekiyormuş. Bilginize.

Karınca demişken aklıma geldi: Karıncaları insanlar gibi düşünürseniz, ne kadar rutin gibi görünse de aslında ne kadar maceralı bir hayatları var değil mi? Yani hemen her gün işe güce giderken bir anda kocaman bir doğal afet yaşıyorlar. Kendilerinden kaç kat büyük kocaman bir ayak altında eziliyorlar, üstlerine zehirli gaz sıkılıyor, birkaç tanesi bir kağıt peçetenin içinde ezilip çöpe atılıyor (çöplükte yaşamını sürdürenler için arabesk bir bölüm eklenebilir), yuvalarında tatlı keyfi yaparken topluca ölüyorlar, vs. Şirin bir çizgi film veya çocuk kitabı serisi çıkabilir buradan sanki.

Sırada bizim tatlı keyfimiz var: Raffaello. Eğer çikolata, badem ve hindistan cevizi tatarından hoşlanıyorsanız, buna bayılacaksınız. Ferrero Rocher'in bu muhteşem hindistan cevizi kaplı toplarını henüz denemediyseniz çok şey kaçırdığınızı söylemeliyim. Kendisini orgazmik lezzetler arasında ilk sıralara yerleştirdim bile. Hatta mutfağımdaki "tatlı kaçamaklar" kavanozunun içini bu muhteşem minik toplarla doldurdum ve her kahve molasında yanlarına uğrayıp hal hatır sormayı ihmal etmiyorum. :) Deneyin, bayılacaksınız.


Sırada Bebek Şenliği'nde görüp çok beğendiğim bir kağıt tasarımcısı var: Deniz Doğruyol. Deniz Doğruyol'un yarattığı kağıttan dünya içinde dekoratif eşyalardan, tabaklara, tablolara ve kişiye özel objelere kadar çok farklı tasarımları bulabilirsiniz. Bu kağıttan dünyayı daha detaylı incelemek isteyenler web sayfasına göz atabilirler. Web sayfasından ürün satış noktalarını ve iletişim adreslerini de bulabilirsiniz.

Benden bugünlük bu kadar. Sizi karıncalardan kurtardım, ağzınızın tadını yerine getirdim, bir de göz zevkinize katkıda bulundum, ee daha ne olsun, değil mi? :)

Fırsatları Kaçırmayın!

Yazıma "Yaşasın Groupon Şehir Fırsatı!" diye coşku dolu bir reklam cümlesi ile başlamak istiyorum. Şimdiye kadar birçok yerden alışveriş yaptım ama Şehir Fırsatı ve Markafoni hâlâ ilk sıradaki yerlerini koruyorlar. Genellikle Şehir Fırsatı'ndan masaj veya başka kişisel bakım hizmetleri satın alıyorum, dolayısıyla bir kupon alırken verilen indirimden çok mekanın temizliği ve güvenilirliği benim için ön planda oluyor. Ve Şehir Fırsatı'na o açıdan çok güveniyorum. Çünkü genellikle çalıştıkları mekanlar, verdikleri fırsat kuponlarının aslında önemli bir reklam aracı olduğunu bilen kurumlar çıkıyor. Bunu bilmeyenler ise beni sinir ediyorlar, o da ayrı bir konu. 

Milano gezi notlarını yazmaktan başka şeylere fırsat bulamamıştım geçen haftalarda. O yüzden gezi dönüşündeki kendimi şımartma seanslarını ancak yazabiliyorum. Ve en güzeliyle başlıyorum: Sanitas Spa! Astoria ve Çırağan'da da şubeleri bulunan zincirin Nişantaşı'ndaki Sofa Hotel'in içinde yer alan halkasını denedim. Soyunma odaları, havluları, duşları inanılmaz temiz; koyu ve ahşap tonlarda çeşitli masaj ve dinlenme odaları olan, değişik pek çok bakım ve terapinin uygulandığı çok şık bir yer burası. Her dolapta tek kullanımlık terlikler ve çamaşırlardan bulunuyor. Hazırlandıktan sonra kendimi Dila Hanım'ın ellerine bıraktım ve sadece masajın sertlik derecesini söyledim. Bir de o hafta boynum biraz zorlanmıştı, ondan bahsettim. Dila Hanım, mükemmel bir masaj sonrasında biraz da boynunuz ile ilgileneyim diyerek sağ olsun beni iyice mest etti. Masajın en zor bölümü masadan kalkış oldu her zamanki gibi. Ama mis gibi bir havada mango kokuları içinde evime dönerken sanırım mutluluğun resminin ta kendisiydim. :) Son olarak Sanitas Spa'da çiftlere özel sefa paketleri olduğunu da belirteyim. Hani sevgilinizle birlikte hamam ve masaj sefası yapmak isterseniz aklınızda olsun. 

İkinci denediğim yer Etiler'deki Nail House oldu. Birçok indirim sitesinde gördüğüm için tahriklere kapılarak aldığım Alessandro ürünleriyle "manikür-pedikür-el ve ayak masajı" fırsatımı kullanmak için aradığımda çok dolu olduklarını söyleyerek kuponumun son gününün bir gün öncesine randevu verdiler! Neyse ki uygundum ve hakkımı kullanabildim. İçerisi temiz. Uygulamaları yapan kızlar temiz ve düzgün. Ancak kupon kullanıcısına angarya mantığıyla bakan çalışanlardan oluşuyorlar. Ayrıca oje renk seçenekleri çok azdı ve French oje süremeyeceklerini, çünkü gelen French setleri bozuk çıktığı için gönderdiklerini söylediler. Bir de sadece manikür-pedikür içerek bir kampanyaları daha varmış, o yüzden benim el ve ayak masajım güme gitti! Kıza her seferinde hatırlatarak o bahsedilen masajı olmasa da ellerimi ve ayaklarımı biraz ovdurmayı başardım ama o da her seferinde unutmaya ve "ay pardon, sizi diğer kampanya sanıyorum hep..." demeye devam etti. Yaklaşık yedi ay önce açılmışlar, yerleri güzel, kullandıkları ürünler kaliteli ve reklam mecrasını doğru seçtiklerini düşünüyorlar, ama denemek için gelen müşteriye yaptıkları tanıtım bu kadar! Ben bunu anlamıyorum işte! Neyse, denedim, bir daha gitmemeye karar verdim. Duyurulur! Bu arada bu kuponu Şehir Fırsatı'ndan değil başka bir siteden almıştım. 

Üçüncü olarak sırada yine bir Şehir Fırsatı kuponu sayesinde tanıştığım Lensmarket.com var. Günlük lenslerde fırsat olduğunu görünce uzun zamandır aklımda olan "tatillerde günlük lens kullanma" fikrini uygulamaya geçirmek için hemen kaptım bir kupon. Bir kutu fiyatına iki kutu günlük lensimi aldım. Lensmarket.com siparişimi bir gün içinde gönderdi ve deneyebilmem için iki farklı markanın lensini almama da olanak tanıyarak esneklik gösterip yardımcı oldu. Lensoptik.com.tr dışında  lens alışverişi için güvenilir bir site daha bulmuş olmanın sevincini yaşıyorum sayın okurlar.  Paylaşayım dedim. :)

Hızımı alamadım, sanırım yine reklamlarla devam edeceğim. Benden ayrılmayın...

Milano Yeme-İçme Notları

İtalya dendiğinde akla gelen ilk yiyeceklerin pizza ve makarna olduğu konusunda hemfikiriz değil mi? Biz de pizza ile yemek aktivitemize başlayalım dedik. Son Akşam Yemeği tablosunu görmek için şansımızı deneyip üç saat sonrasına randevu aldığımızı hatırlıyorsunuzdur. İşte o aradaki üç saati Sevgi'nin önerisi olan Pizza OK'de öğle yemeği molası vererek değerlendirdik. Hem de Original olanında.:) Bu Pizza OK'lerde de anladığım kadarıyla Öz Pizza OK, Hakiki Pizza OK, Has Pizza OK gibi durumlar söz konusu ve başka yerlerde de aynı isme rastlamak mümkün. Burası Duomo'ya çok yakın. Adres: Piazza Santo Stefano, No:12. Facebook sayfası da budur. Milano'ya gidecek olanlara bir gün mutlaka bu pizzeria'yı denemelerini öneririm. Hayatımda yediğim en lezzetli pizza bile olabilir, abartmıyorum. Yalnız pizzaların boyutları gerçekten çok büyük. Yani bence bölüşülebilecek büyüklükte bir porsiyon. Ama yine de siz bilirsiniz tabi. Sevgi'nin kulaklarını çınlatarak afiyetle yediğimiz pizzalar ve mekanın bahçesi aşağıdadır:


İkinci önereceğim restoran ise bir deniz ürünleri restoranı. Bunu tamamen kendi Internet araştırmalarım sonucunda buldum ve sezgisel olarak harika bir yer olduğunu düşünerek İso'cumu götürdüm ve gerçekten de öyle çıktı. Trattoria del Pescatore adlı bu güzel restoranda istediğiniz şeyleri seçip çiğ olarak tabağınıza koyuyor ve pişirip, masanıza getirmesi için garsona emanet ediyorsunuz. O sırada soğuk beyaz şarabınızla ve masanızda duran ve muhteşem bir lezzeti olan ekmeğinizle yemek için ara sıcak ya da soğuk olarak da bir şeyler söyleyebilirsiniz tabi. Biz ahtapot salatası söyledik. Sonra da seçtiklerimiz geldi. Üstüne bu İtalya turunda yediğim en lezzetli tiramisuyu getirdiler. Ve en son da Mirto adında değişik bir kapanış içkisi ikram ettiler. Deniz ürünleri sevenlere burayı kesinlikle öneriyorum. Fiyatlar uçuk falan değil. Ne ödediğimizi hatırlamamakla birlikte İstanbul  fiyatlarından kesinlikle daha ucuza çıktığımızı söyleyebilirim. Adres: Via Atto Vannucci, 5, 20135. Web sayfası da budur.  


Sırada Como Gölü turumuzda Milano'ya erken dönmek istemediğimiz için akşam yemeğini de orada yemeye karar vererek orada araştırıp, yine sezgisel olarak iyi çıkacağına inanarak gittiğimiz ve bizi yanıltmayan yerlerden biri var: Ristorante Sociale. Dışarıdan bakıp hiçbir şeye benzetemeyebileceğiniz bu mekanın içinde ufacık bir bahçemsi alanı var. Yani binaların, dolayısıyla da dört duvarın çevrelediği bir açık alan ama çok şirin.   Yemekleri, servisi ve ilgili (ama biraz fazla konuşkan) garsonlarıyla gerçekten güzel bir yer. Tavsiyeyi hak ediyor bence. Tatlı dışındaki her şey inanılmaz lezzetliydi ve şarapları süperdi. Adres: Via Rodari 6, 22100 Como. Haritadaki yeri budur.


Bunlar en tavsiye ettiğim yerlerdi. Bunlar dışında neler yiyip içtiğimizi soracak olursanız yine Sevgi'nin önerisiyle   gittiğimiz La Hora Feliz adlı tapasçıya bayıldık. Hatta bir kez daha gidelim dedik ama zaman bulamadık. İtalya'da yaygın olan aperitivo kültürüne uygun olarak içkilerinizi alıp yanında sınırsız açık büfeden yararlanabileceğiniz bir yer. Yani aslında keyifli bir akşam geçirmek için de gidilebilir, çünkü yanında alabileceğiniz soğuklar, peynirler ve meyvelerle çok rahat karnınızı da doyurabilirsiniz. Yeri de Via Torino'ya çok yakın. Hani şu uzun alışveriş caddesine.. O yüzden alışveriş yorgunluğunu atmak için de tercih edebilirsiniz.  Adres: Via San Vito 5. Harita yeri ise budur.

Duomo yakınlarındaki restoran ve cafe tarzında bir yer olan Charleston'dan çok memnun kaldık. Yemek yemedik. Sadece atıştırmalık, tiramisu ve şarap ile idare ettiğimiz bir geceydi ve turistik bir bölgede olmasına rağmen servisi, fiyatı ve kalitesi güzeldi. Yanımızdaki masaya gelen yemekler de çok güzel görünüyordu. O yüzden korkmadan tavsiye ediyorum. TripAdvisor ratingleri için buraya buyrun. Bir de sık sık Martini molası verdik çeşitli yerlerde. Bunun için tavsiyede bulunmayacağım çünkü gittiğiniz her yerde muhteşem Martiniler içeceğinize emin olabilirsiniz. Ne de olsa o da bir İtalyan! :)


"Restoranlar konusunda sezgileriniz sizi hiç yanıltmadı mı?" diye soracak olursanız bu kez bir noktada yanılttığını da belirteyim. Internet'ten bulup da kesin güzel bir yerel restoran diye gittiğimiz Rondine'den pek memnun kalmadık. Belki akşam yemeğinde durum daha farklıdır ama öğlen bizden başka kimse yoktu. Ve makarnaları çok özelliksizdi. O kadar da ücra köşelerden bulup çıkartmıştık ama bulduğumuza değmedi anlayacağınız. O yüzden aklınızda olsun: boşu boşuna Via Spartaco 11'e gitmeyin!

Eveeett, bir gezi yazısı dizisinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Umarım Milano notlarımı beğenmişsinizdir ve gidecek olanlara yardımım dokunur. Bu yaz size bol bol gezi yazısı yazabilmeyi planlıyorum. Umarım Evren de bu planlarımı destekler de geçen yazı telafi ederiz hep birlikte..:) Bir sonraki gezide buluşmak üzere...

Garda Gölü Macerası (21-05-2011)

Tatilimizin son gününden bir gün önce -ki ertesi günü uçağımız olduğu için o günü saymıyoruz, dolayısıyla son günü de diyebiliriz- Verona'yı bitirdikten sonra akşam 17:00 gibi Garda Gölü'nde olduk. Birkaç saat de burada geçirip 20.30 ya da 21.00 treniyle döneriz dedik. Daha geç trenler de vardı ama İtalyanların işi belli olmaz diyerek bu saatleri seçtik. Ama İtalyanların işi saat fark etmeksizin belli olmuyormuş zaten! :)

Neyse.. Garda Gölü çevresi de çok şirin bir tatil kasabası havasında. İtalya'nın en büyük gölü olan Garda'nın çevresi bol bol yeşil alanı, kamp alanı, yazlıklara ayrılmış bölümleri, çocuklar için Disneyland benzeri Gardaland kompleksi ve bir sürü eğlence, spor ve dinlence alanı olan keyifli vakit geçirilebilecek güzel bir yer (ama göller kategorisinde Como Gölü elbette ilk sıradaki yerini koruyor hâlâ).


Biz merkezinde biraz tur atıp, bir iki butikten alışveriş yaptıktan sonra akşam yemeğimizi yemek için gölün en şirin yüzen restoranlarından birine oturduk. Evet, göl kenarında koşu yapmayı, kürek çekmeyi, sörf dersi almayı, bisikletle dağ tepe dolaşmayı ben de isterdim ama tüm turun ve günün yorgunluğu ile ancak oturmaya gücümüz kalmıştı artık. Hatta İso'cum benden önce pes etti ve ben alışveriş sonrasında kendisine katıldım. Ama aşağıdaki resimlerde en azından elini kaldırarak yerini gösterecek güce hâlâ sahip olduğunu görebilirsiniz. En merkezde ve büyük olasılıkla en turistik yerde olmasına rağmen servisinden ve yemeklerinden çok memnun kaldığımız Caffe Centrale sefamızı bitirdikten sonra keyifli bir günü daha bitirmenin şen şakrak ruh hali içinde istasyona yürüdük.


20:40 gibi oradaydık ve trenin 20:55'te gelmesi gerekiyordu. Ve "Attenzione!" diye başlayan ilk anonsu duyduğumuzda bir terslik olduğunu anlayarak dijital panoya koştuk. Evet, harika, bizim trenin saati 21:55 olmuştu! Bir saat daha istasyonda bekleyecektik. Bu arada her yer kapanmıştı. İstasyonda biz, üçlü ve ikili iki kız grubu ve yaklaşık on kişilik çocuklu ve her yaştan bir zenci grubu vardı. Rayların diğer yanında iki İtalyan polisi volta atıyordu.  Dışarıda sürekli bekleyen Gardaland shuttle'ı gitmiş, açık hiçbir market ya da kafe yok ve merkeze on dakika yürüme mesafesinde olduğumuz için gitmeye değmeyecek! Ayrıca hava serinlemeye başladı ve yanımda sadece incecik bir hırka var. Biz açıkta beklemeye devam ettik. Henüz moraller sağlam..

Asıl yıkım ikinci "Attenzione!" anonsunu duyduğumuzda başlıyor! "Yok artık yaa! 23:00 treniyle gidip gecenin köründe otelde olacağız, iki saat de beklettiler bizi burada..." diye dırdırcı kadın moduna dönüşmüşken kulağımıza "all trains to Milano are cancelled for today" gibi bir şey takılıyor. İso'cumla birbirimizin gözlerinden gerçekten İngilizce bir anons duyup duymadığımızı ve eğer o konuda mutabık kaldıysak duyduğumuz şeyin gerçekten de "Milano'ya giden tüm trenlerin iptal edildiği" anlamına gelip gelmediğini çıkarmaya çalışıyoruz. Hemen dijital panoya koşuyor ve artık gece 11 treniyle döneceğiz diye üzülmemem gerektiğini çünkü dönebileceğimiz hiçbir trenin kalmadığını gözlerimizle görüyoruz!

Son yarım saat içinde gelen bir iki İtalyan sanırım İtalyanca küfür ederek istasyondan ayrıldılar. Kız gruplarından ikili olanı ayrıldı, üçlü olan dışarıda bekliyormuş neyseki. Zenciler de garın tek göz kapalı bölümüne kendilerini atıp yerlere ve banklara yayıldılar. Biz o sırada deliler gibi haritanın arkasındaki turizm acentelerini arayıp birine ulaşmaya çalışıyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi gecenin o saatinde hiçbiri açık değil. Trenitalia gişesi, elemanı, destek hattı falan yok! İstasyonun tuvalet görevlisi bile yok ortada! Resmen kaldık. Ertesi gün uçağımız olmasa gidip bir bed&breakfast bulup bayılacağız ama o gün Milano'da olsak iyi olacak, çünkü ertesi gün öğlen otelden çıkmamız gerekiyor.

Aklıma volta atıp duran polisleri bulmak geliyor ve onlar da ortadan kaybolduğu için polis amblemi olan bir odacığın kapısına tık tık yapıyoruz. İçeriden bir tane polis geliyor. Yarım yamalak da olsa İngilizcesi olması iyiye işaret. Durumu anlatıyoruz, zaten biliyor, o yüzden herkesin garı terk edeceğini düşünerek içeri girmiş bile! Yerli ya da turist yolcuların ellerinde biletleriyle gecenin 11'inde mağdur bir şekilde ortada kalmış olmaları  kimsenin umurunda değil gibi görünüyor! Polis, "Yaa evet, trenler iptal, çünkü grev var bugün" dediğinde bir şok daha yaşıyoruz. "Grev var da biz nasıl geldik buraya hacı?" diye sorunca İtalyan grevinin de akşam 20:00'den sonra ve bazı hatlarda ve şoförün keyfine göre uygulandığını öğreniyoruz. Yani piyango bize vurmuş sayın okurlar. Sabah altıdaki trenin gelip gelmeyeceği konusunda bir garanti yok! Bence grev olmasa bile Pazar sabahı altıda çalışan bir İtalyan treni var mıdır emin değilim zaten. :)

Polis, bize nereden geldiğimizi soruyor. Türkiye diyoruz. Adam beni benzetiyor tabi ama İso'ya bakıp bakıp "Sen de İngiliz tipi var" diye gülüyor. "Şapkan, gözler, renk.. Vay bee.." falan gibi gülüyor kendi kendine.. İso'nun gözlerinde katil bakışı oluşmaya başladığını görerek ben de adama kıkırdıyor ve  Türk usulü bir soruyla konuyu değiştiriyorum. "Hani şu dışarıda bekleyen Gardaland otobüsü falan vardı? Onu çağırsak bizi Milano'ya götüremez mi?" Adam gülüyor. Bilmiyor ki bizde olsa hemen ona benzer bir organizasyon yapılırdı. Bilmem ne Abi'nin minibüsü falan ayarlanır, turistler gidecekleri yere götürülürdü. Ya da    başka bir pratik çözüm bulunurdu. Ama burası Avrupa! Treni kafasına göre iptal ederken değil ama adamı mesai saatinin dışında çağırma saygısızlığı yapmazken öyle tabi.. İso'cum "Taksi falan yok mu?" diyor. Adam "taksi bulunur da 450 EURO falan tutar, çok pahalıya gelir," diyor. İçimizden "yuh!" diyoruz, zira beş günlük otel paramız bile ancak o kadar tutuyor. Polis aynı zevzek gülüşüyle İso'ya dönüyor ve "Ama sen sterlin versen de olur, ha ha ha..." falan diyor.

Eyvah eyvah! İso'nun rengi gerçekten değişti bu sefer. Bir film şeridi gibi bazı sahneler geçiyor gözümün önünden: İso'cuğumun İtalyan polisine dalması, kelepçelenip götürülmemiz, uçağı kaçırmamız, odamızın boşaltılıp giysilerimizin İtalyan evsizlere dağıtılması, İtalyan hapishanelerinde çürümemiz, falan gibi... Hemen yüzüme en sevimlisinden ama sahte bir gülümseme yerleştiriyor, İso'ya kaş-göz-el sıkma üçlüsünün tamamını uyguluyor ve sabaha uçağımız olduğunu hatırlatıyorum. Bir çözüm olmalı, taksici indirim falan yapmaz mı falan derken polisler aralarında konuşuyorlar ve cep telefonlarıyla bir taksiciyi arıyorlar ve bize en sonunda dönüp "250 EURO'ya gidermiş" diyorlar. Dışarıda bekliyormuş taksici. Dışarıya çıktığımızda bizim sarı dolmuşlar gibi bir taksi görüyoruz. Hemen oradaki üç kızın yanına gidiyoruz, onlar "biz varız" diyorlar. Dolayısıyla beş kişi Milano'ya taksiyle ve kişi başı 50 EURO'ya dönebiliyoruz. Gece 1'de elimizde kullanılmamış tren biletlerimiz ve 100 EURO'luk taksi fişiyle otel odamızı gördüğümüzde hiç bu kadar mutlu olacağımızı düşünmemiştik.

Neyse ki yine şanslıymışız diye düşünüyoruz sonradan. Taksi olmayabilirdi, oradaki üç kız olmayabilirdi ve daha pahalıya dönmek zorunda kalabilirdik, sabahı bekleyip gelmeyen trenler sonrasında sinir krizi içinde ve son dakika iki kişi 450 EURO vererek uçağa yetişmek zorunda kalabilirdik, falan filan...

Buradan kendimize çıkardığımız dersler:

1) İtalya'da trene bineceğin günün ertesi günü uçağının olmamasına dikkat et!
2) Tren saatlerine asla yüzde yüz güvenme, hep marjlar bırakarak plan yap.
3) Bir yere gidiş treni için en erken saati dönüş treni için de olabilecek en erken saati seçmeye çalış!
4) Gittiğin yerden planladığın gibi dönememen durumunda ne yapacağına dair bir B planın olsun!

Sırada Milano'da ne yenir ne içilir yazısı var. Ve böylelikle bu gezi dizisinin de sonuna geliyoruz.




Romeo'yu Eve Atalım Mı? :)

Verona'da görülmesi gereken romantik bir durak daha olduğundan bahsetmiştim size bir önceki yazımda. İşte Juliet'in evindeyiz: Casa di Guilietta! Tarihteki en büyük aşk hikayelerinden biri olan Shakespeare'in Romeo ve Juliet'inin olay mahallindeyiz yani.

İçeride değişik dönemlerde çekilmiş Romeo ve Juliet filmlerinde kullanılan kostümler, mutfak aletleri, yatak, Shakespeare'in bu ünlü eserinden alıntılar ve replikler, resimler gibi şeyleri görebileceğiniz bu evde asıl görülmesi gereken noktalar avludaki bronz Juliet heykeli ve Romeo'nun sevgilisine serenat yaptığı ve sevgilisinin de kendisini eve attığı meşhur balkon. Juliet heykelinin çıplak olan sağ göğsünü okşamanın da şans getirdiğine inanıldığını belirteyim. Hani tıpkı şu Galleria Vittorio Emanuele II alışveriş merkezindeki boğanın malum yerlerinde üç tur dönmek gibi. Anlayacağınız bu gezi bize feci uğur getirecek, yapılmadık totem bırakmadık zira! :)


Aşıkların hikayesini kısaca dinlemek ister misiniz?

Birbirlerine düşman iki ailenin çocukları olan Romeo ve Juliet'in efsanevi aşkı 16. yüzyılda yaşanmış. Kan davası gibi bir düşmanlık içinde olan ailelere rağmen gizlice evlenirler. Bu sırada Romeo, Juliet'in kuzenini öldürmüştür ve Juliet'in mensubu olduğu Capuleti ailesi de bunun intikamını almaya yemin eder. Bunun üzerine Romeo şehirden kaçar, Capuletiler de kızları Juliet'i uygun gördükleri biriyle evlendirmeye kalkarlar. Bunun üzerine Juliet günah çıkarmaya gidiyormuş gibi evden çıkarak gizlice nikahlarını kıyan rahibin yanına gidip durumu anlatır. Rahip Lawrence, Juliet'e bir umut olduğunu söyleyerek ona iki gün boyunca ölü gibi görünebileceği bir iksir verir. Böylece Juliet intihar etmiş gibi görünerek ailesinin zorla kendisini evlendirmeye çabalarından kurtulabilecektir. Rahip durumu Romeo'ya da açıklayan bir mektup yazar ama mektup Romeo'ya zamanında ulaşamaz. Romeo, Juliet'in evleneceğini duyunca apar topar Verona'ya döner ve durumdan haberi olmadığı için Juliet'in gerçekten intihar ettiğini sanır. Buna dayanamayıp zehir içer ve sevgilisinin yanında ölür. İki gün geçince uyanan Juliet ise sevgilisini yanında ölü görünce buna dayanamayıp Romeo'nun hançeri ile kendini öldürür. Halt etmiş olan Rahip de iki ölünün bulunduğu olay mahallinde ailelere durumu  açıklar!
Aşağıda da meşhur serenat balkonunu ve balkonlu sahneleri görüyorsunuz. Balkonda kendi resmimizi çektiğimizi gören İtalyan görevli de bizi oraya pek yakıştırmış olsa gerek ki siz orada durun diye işaret edip evin diğer penceresinden daha anlaşılır bir resmimizi çekerek diğer turistlerden farklı olarak bize güzel bir kıyak çekti. Ona da buradan teşekkürlerimizi gönderiyorum. :)


Bu arada girişte ve çıkışta kullandığınız merdivenler boyunca duvarlardaki her santimetrekarenin gelen gidenin karaladığı isimler ve kalplerle dolu olduğunu görüyorsunuz. Burada Romeo ve Juliet'inki gibi bir aşk bulmayı dileyenlerin notları ya da zaten aşkı bulmuş olanların hatıra olarak yazdıkları bulunuyor. Biz de eksik kalmayız hiç, bilirsiniz.. :)

Bu arada bir İmgeleme notuyla kapanış yapayım: Efsanevi falan tamam da ne yapayım ben böyle aşkı sayın okurlarım. Öbür alemde sonsuza dek kavuşmak falan bana göre değil, ben dünya gözüyle kavuşmalıyım sevdiceğime. Pisi pisine gittiler diye teselli armağanı olarak "efsanevi aşk" demişler bence zavallı Romeo ve Juliet'in gizli saklı ilişkilerine. Kolay mı öyle efsanevi aşıklar olmak? İki balkon serenadı, iki gizli buluşmayla herkes Romeo herkes Juliet kesilir! Bir evde yaşayıp iki haftayı birlikte geçirebilmişler mi bu gençler, sorarım size, aloo?? Aşkmış... Efsaneymiş... Peh! İki yarım akıllının arabesk hikayesi diyelim bence buna. Ancak Romeo kaçarken Juliet'i de kaçırsaydı, o zaman gözüme girebilirlerdi bak. Bu halleriyle feci sınıfta kaldılar beni gözümde.

Sırada Garda Gölü maceramız var.. Hadi bakalım 16:40 trenine yetişelim.

Dükler Şehri: Verona

"Verona'nın yolları taştan.." diye şarkılar türküler söyleyerek pek havamızda gittiğimiz Garibaldi İstasyonu'nda az kalsın Roma trenine binip gidiyorduk sayın okurlarım! Meğer panoda yazılanlara değil dijital board'larda yazılanlara güvenmek ve onlardaki anlık değişimleri de kontrol etmek gerekiyormuş. İtalya'ya 2008 yılında turla gittiğimizde de yönlendirme ve sefer saatleri ile ilgili bir dolu uyarı duymuştuk rehberimizden. "Saatlere dikkat etmezler, haber vermeden sefer değiştirirler ya da iptal ederler, bu istasyondan kalkacak derler öbüründen kalkar, bu İtalyanlar böyledir, şaşırmayın, ama dikkatli olun..." demişti bize.. Üzerinden üç yıl geçince unutmuşuz bunları tabi. Baktık saat 09.00'daki trenimiz gelmiyor ve beklediğimiz perondaki dijital ekranda "9.15 Roma" yazıyor bir şeylerin ters gittiğini anladık. Az sonra bizim biletimizde Garibaldi İstasyonu yazmasına rağmen aslında Central Station'dan kalkan trenlere binmemiz gerektiğini öğrenmiş, metroya binmiştik bile. Oradan 9.00'da kalkan treni kaçırmıştık haliyle, 10.00'da da hızlı tren vardı (biz ise 9 EURO'luk ekonomik Trenitalia trenlerinden almıştık) Dolayısıyla saat 11.00'i beklememiz gerekiyordu. O zaman da öğlen 13.00 gibi orada olacaktık ve büyük ihtimalle Garda Gölü'nü görmeye zaman kalmayacaktı. Biz de Cuma planını Cumartesi sabaha almaya karar verdik. Ancak sorumlu turistler olarak biletlerimizi "validate ettirdiğimiz için" (ki trene binmeden önce sarı makinelerde bunu yapmayı unutmayın, yoksa 40 EURO para cezası ödeyebilirsiniz.) şimdi sıraya girip onları ertesi günü kullanılabilir hale getirmemiz gerekiyordu. Çünkü validate ettirilen (onaylanan, geçerli kılınan) biletleri 6 saat içinde kullanılması gerekiyor. Böylelikle 20 Mayıs Cuma gününü alışverişe ayırdık ve 21 Mayıs sabahı "Verona'nın yolları taştan.." diye şarkılar türküler söyleyerek yine düştük yollara.. Ama tren maceralarımızın burada bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Maceranın büyüğü Garda Gölü'nde bekliyormuş bizi de haberimiz yokmuş..:))

Kuzey İtalya'nın dükler şehri olarak bilinen Verona çok güzel bir şehir. Bu kez şirin, minik kasaba demiyorum, çünkü yine şirin olmasına rağmen hiç de minik bir yer değil. Gerçi istasyonda indikten sonra otobüslerle Arena'ya kadar gittikten sonra şehrin geri kalanını yürüyerek gezebiliyorsunuz. 


Yukarıdaki kolajda gördüğünüz arena Roma'dakinden sonra İtalya'nın en büyük ikinci arenası. O akşam konser olacağı için hummalı bir faaliyet vardı ve saat 16:00'da ziyarete kapatılacaktı. İmparator Augustus'un hükümdarlığının son yıllarında M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş olan bu devasa yapı ilk yıllarında gladyatör dövüşleri için kullanılmış. Sonraları sirkler, dans gösterileri, boğa güreşleri (1805'tekine Napolyon da katılmış),  turnuva oyunları, mızrak dövüşleri için kullanılmaya devam etmiş. 18. yüzyıldan sonra genellikle opera, bale, konser ve tiyatro gibi sanatsal faaliyetler için kullanılan Arena'da 1913 yılının yazında Giuseppe Verdi'nin doğumunun 100. yılı şerefine sergilenen Aida operasını izlemeye gelenler arasında pek çok ünlü yazar, gazeteci ve eleştirmen varmış. Gorki ve Kafka da o isimlerin arasındaymış.

Arena'dan çıktıktan sonra hemen önündeki Cumartesi günleri kurulan panayırdaki stantlarda gözüme kestirdiğim kuşkonmazlı ve etli risotto'lardan kapıyor ve öğle yemeği molası veriyoruz. Sonra şirin bir alışveriş caddesi olan Via Mazzini boyunca yürüyerek pek romantik bir durağa varıyoruz: Juliet'in Evine (bir sonraki yazımda daha detaylı bahsedeceğim). Sonra şehrin tarihi meydanları olan Piazza Erbe ve Piazza Signori'yi görüyor, eski ve şirin sokaklardan geçip, Lamberti Saat Kulesi'ni (asansörle tepesine çıkıp şehir manzarası izleyebilirsiniz), Anastasia ve Duomo kiliselerini görüp nehre varıyoruz.     


En eski ve özellikli köprü olan Ponte Pietra üzerinden nehri seyredip, nehir kenarında yürüyüp, sütunlara fotoğraf makinesi yerleştirip kendi resmimizi çekip, karşıdaki Roma Tiyatrosu kalıntılarına bakıp (ama uzaktan bakıp, zira gezinin son günü atılan her adımı tasarruflu kullanmakta yarar oluyor!), fotoğraf çekiyoruz.


Ve kapanışı da en sevdiğimiz tarihi meydanlardan birindeki Cafe Filippini'de buz gibi iki kadeh Martini Rosso ile yapıyoruz. 

Şimdi on beş dakikalık tren mesafesindeki Garda Gölü'ne gideceğiz. Saat 17.00 gibi orada olup güneşi batıracağız. Sonra da 20:50 treniyle Milano'ya döneriz. (Dönebilir miyiz dersiniz? :) )

İki Mekan Önerisi: Chilai ve The Hunger

Geçen hafta Cuma günü Bebek Şenliği 2011'i teftiş etmek için Gizem ve Müge ile düştük yollara. İyi ki Cuma'yı seçmişiz bunun için çünkü hafta sonu feci kalabalıkmış. Öyle bir Cuma geçirdik ki tadı hâlâ damağımda diyebilirim. Kendimi farklı bir ülkede turist modunda yeni yerler keşfediyormuş gibi hissettim. Hava sıcacık, Bebek cıvıl cıvıl, masmavi denizin kıyısına harika bir tasarım pazarı kurulmuş, aralarda bir sürü gıda standı, şenlik havasına çoktan girmiş insanlar... Kısacası süperdi! Ama böyle anlattığıma bakmayın, aslında itiraf ediyorum: biz bir saatten fazla zaman geçirmedik orada.

Üçlü buluşmamızın ve sohbetin tadını çıkarmak için seçtiğimiz mekan o kadar güzeldi ki ve çenemiz o kadar açıldı ki kalkamadık. Bebek'te Dükkan Burger'in yanında ve tam deniz kıyısında yer alan Chilai'dan bahsediyorum. Müge'nin önerisi üzerine oturduğumuz bu güzel mekana bayıldım. Hem şık hem butik hem rahat hem de denizin dibinde... Şansımıza denize en yakın masalardan birinde yer bulduk. Müge sayesinde bir de "blush" denemesi yaptım ve benim gibi bir gezikolik ve içkiseverin "blush ne ola ki?" tepkisi üzerine bir de şiddetle kınandım! Ama biz klasik içkileri severiz demiştim ben, rose ve beyaz şarap karışımı olan "blush" biraz kız içkisi sayılabilir. :) Ama şaka bir yana, yaz günleri için ideal de olabilir aslında. İlk fırsatta İso'cumu şarap peynir tabağı eşliğinde güneşi batırmak için oraya götürmeyi düşünüyorum. Bu arada Chilai'ın gecenin ilerleyen saatlerinde de minik bir Sortie'ye dönüşebileceğini de düşünüyorum. Bebek'e yolu düşenlere mutlaka öneririm. Daha detaylı bilgi ve rezervasyon için web sayfasına bakabilirsiniz.


İkinci lezzet önerim ise hafta sonu denediğimiz ve komşumuz olan The Hunger olacak. Yıldız Posta Caddesi üzerinde Point Hotel'in hemen yanında yer alan The Hunger'ın burgerlerinin ve etlerinin methini duymuş ama henüz deneyememiştik. Aslında kapalı bölümü çok soğuk ve kantin gibi göründüğü için şimdiye kadar İso'ya gidelim dememiştim, ama artık bahçeye yayıldıklarını görünce bu Cumartesi akşamı bu eksiğimizi de kapatmış olduk. The Hunger'ın sessiz sakin bahçesi çok keyifli. Ahşap masa ve sandalyeleri,sandalyelere atılmış polar şalları, masalardaki bir örnek süs çiçekleri, kocaman şemsiyeleri, saksı çiçekleri asılmış şirin sokak lambaları ile gerçekten çok huzurlu ve şirin bir yer. Etlerinin de bütün övgüleri fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum. Hem lezzet hem servis görüntüsü, hızı ve kalitesi açısından The Hunger'a bayıldığımı söylemeliyim.


Ayrıca diğer masalara giden tabaklarla ilgili gözlemlerim sonucunda tatlılarının da süper olabileceğini düşünüyorum. Biz tatlı olarak evde bizi bekleyen AOÇ dondurmalarımızı düşünerek bu sefer et ve salata ile idare ettik. Bir dahaki sefere sıra burgerlerde! Detaylı bilgi için web sayfasına bakabilirsiniz .

Not: Bu arada Gayrettepe'de AOÇ dondurması nerede bulabilirim diyenler için adresi veriyorum. Yıldız Posta Caddesi üzerindeki Migros'un da altında bulunduğu kocaman mavi apartmanı bilirsiniz. İşte o apartmanın altında Tabi diye çok şirin bir tavuk&bira mekanı var. Taşınma sırasında ustalardan kaçış noktamdı bile diyebilirim.:) İşte orası AOÇ dondurması da satıyor. Bu keşif iyi mi oldu bilmiyorum, zira sayesinde plajlarda fırtına gibi esemeyebilirim bu yaz, ama yine de her akşam AOÇ dondurması zamanını iple çekiyorum! :)

Afiyet olsun!

Kent - Atlas

İlayda Sanat Galerisi, 7 Haziran – 2 Temmuz 2011 tarihleri arasında genç yetenekleri bir araya getirdiği “Kent – Atlas” isimli grup sergisine ev sahipliği yapacaktır.

Sergide Ardan Özmenoğlu, Arzu Oto, Burak Can Öztaş, Can İncekara, Emre Kantaşlı, Mehmet Aslışen, Murat Kösemen, Müge Bilgin, Ozan Oganer ve Yasemin Bayık yer alıyor.


Kente dair izlenim birliğinin bir araya getirdiği sanatçılardan oluşan grup sergi resim ve heykel çalışmalarından meydana gelmektedir. Mimarinin ve kentin sunduğu sembolik anlamlar, tarihsel ve duygusal yük ortak bir birikime dönüşerek sanatçıların temasını oluştur.. Aynı zamanda kent dinamiklerine dair fikir yürütme bir yandan zihin haritaları oluşturma diğer yandan sanatçıların kentle ilişkilerini ve mevcudiyetlerini de açıklama çabası olarak nitelendirilebilir. Kent mekanına ilişkin bakış sanatsal diyaloğu kurarken bu bağlama kaynaklık eden düşünsel süreçlerin görsel dilide şekillendirdiğine şahit oluruz.. Bu zihinsel ilişki kenti fiziksel bir olgudan organik bir yapıya dönüştürerek öznel bir algıyla sanatçıların çalışmalarına yansımaktadır..

Resim ve heykel çalışmalarının bir arada yer aldığı grup sergide kent dinamikleri serginin temasını belirliyor ve içerik, biçimi belirleyen temel unsura dönüşüyor. Bu sergide kente dair fikir yürütme bir yandan zihin haritaları oluşturma diğer yandan sanatçıların kentle ilişkilerini ve mevcudiyetlerini de açıklama çabası olarak nitelendirilebilir.


Bu tema kapsamında Murat Kösemen’in üç boyutlu piktogramları ve Mehmet Aslışen’in foto-gerçekçi billboardları yan yana geliyor. Ayrıca Yasemin Bayık ve Müge Bilgin’in kentin duygusal yükünü işaret eden peyzajları ya da Arzu Oto’nun bu temaya kontrastlıkla bağlandığı doğa görünümleri izlenim ortaklığını akla getiriyor. Emre Kantaşlı’nın ve Can İncekara’nın mekansal önermeleri ve Burak Can Öztaş’ın dinamik yüzey tasarımları sergiyi zenginleştiren diğer unsurlardan. Ve Ozan Oganer’in sergiye zarafet katan dantel heykelleri serginin bütünleyicisi gibi sergideki yerini alıyor.

Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye
Tel : 0.212.227 92 92
e-mail:ilaydasanat[at]ttmail.com

* Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.

Cennetten Bir Köşe: Bellagio

İşte Como Gölü'nün çevresindeki yerleşim birimlerinin en güzellerinden birindeyiz. Burası Bellagio! Bizi bir kez daha harika görüntüler bekliyor. Denize inen daracık sokaklar ve merdivenler, palmiyeler, eski tip tahta panjurlar, ferforje balkonlardan sarkan çiçekler, adeta bir evcil hayvan gibi yanınızda dolaşan güvercinler ve ördekler, hem tepeden hem kıyıdan muhteşem göl manzaraları, harika küçük butikler, yine yeşiller, maviler ve ikisinin arasındaki tüm ara renkler.

Buranın güzelliği ve huzuru gerçekten de anlatılmaz yaşanır, ama resimler size biraz olsun fikir verebiliyorsa ne mutlu bana. Bellagio konum olarak gölün en keyifli noktalarından birinde yer alıyor. Gölün iki kola ayrıldığı yerdeki bir burunun üzerine konuşlanmış bu şirin kasabada anında sahil kasabasına yerleşmiş emekli çift dinginliğine kavuştuk diyebilirim. 

Elbette dinginliğe kavuşmadan önce detaylı bir ara sokak taraması yaparken orada Roberto Butta Pitore adlı bir ressamla da tanışmış olduk. Eserlerinin sergilendiği galeride adeta kendimizi kaybettik Eğer 30 Eylül'e kadar yolunuzu Bellagio'ya düşürmeyi planlıyorsanız, siz de bu ressamın eserleriyle tanışın derim. İskeleden inip, karşı kaldırıma geçip, sağa doğru yürümeye başladığınızda tabloların sergilendiği mekanı da göreceksiniz. Biz de orada bulunan ve (olmayan) İngilizcesiyle İso'cuma dönüp benim için "ne kadar güzel bir kadın" diyen  galeri sorumlusu kadından ufak bir Bellagio hatırası kaptık evimize. Kadının iltifatı karşısında gaza falan gelmedim, gerçekten (:) ), içerideki her şeye gördüğüm andan itibaren bayılmıştım zaten. Neyse, ressam hakkında daha fazlası için web sayfasına bakabilirsiniz. 


Sonra emekli dinginliğine kavuştuk demiştim ya. İşte gölün kenarında ağır aheste yürüdük.. Durup manzarayı seyrettik.. Banklarda oturup dondurma yedik... Sonra dondurmanın kornetinin bir kısmını yanımıza gelen ördekle paylaştık..Sonra her yerde vardır ya hani meşhur bir Çınaraltı Kahvesi, işte tam öyle bir yere oturarak bizi yeniden Como'ya götürecek olan dönüş teknemizi bekledik. Elbette kahve yerine oraya özgü şaraplarımız eşliğinde...

Beş günlük gezimizin her günü harikaydı ama sadece tek bir gününü yeniden yaşama hakkım olsaydı kesinlikle Como Gölü'nü gezdiğimiz günü seçerdim. İnsanı haftalarca idare edebilecek konsantre mutluluk hapı gibiydi o gün. Zaten alışveriş turu yapmayı planlamıyorsanız kalmak için de Milano yerine Como Gölü'nün çevresindeki herhangi bir yeri seçebilirsiniz derim. Gölün çevresinde görmediğimiz o minik durakların her birinin de cennetten bir köşe olduğuna adım gibi eminim. 

Şimdi nereye gidelim? Verona'yı görmek ister misiniz? :)