İki Ayrı Fransız Esintisi

Birine Woody Allen eli değmiş. Dolayısıyla aklın, estetiğin, sanatın ve mizahın birleşimi harika bir iş çıkmış ortaya. Evlenmek üzere olan Gil ve Inez tatil için Paris'e gelirler. Tam bir çok bilmiş Amerikalı ve maddiyat insanı olan Inez ile daha içe dönük, öz güven patlaması yaşamayan ve şehri gözlemleyerek yaşamaktan hoşlanan Gil'in Paris'te geçirdikleri zaman içinde yapmak istedikleri şeyler çok farklıdır. Yazar olan Gil'in Altın Çağ olarak nitelendirdiği 1920'lerin Paris'i arayışı içinde olması da bu tatili kendisi için masalımsı bir yolculuğa dönüştürür. Her akşam çıktığı o yürüyüşler esnasında o dönemde Paris'te takılan sanat camiasından simalarla tanışır: Scott Fitzgerald ve kendisi gibi yazar olan karısı Zelda, Hemingway, Picasso ve modeli (ve metresi) Adriana, Dali, Cole Porter ve diğerleri. Bu büyülü dünya hem Gil'in iyi olduğundan çok da emin olamadığı romanı için hem de hayatıyla ilgili büyük bir motivasyon sağlayacaktır.  

Tıpkı Barselona Barselona filminde olduğu gibi bu filmde de muhteşem görüntüler var. Filmi izlerken Paris'te olmak için yanıp tutuşuyorsunuz adeta. Kafeleri, müzeleri, antika pazarları, parkları, şarabı, zarif kadınlarının simgesi olarak Marion Cotillard ile Paris karşınızda! Hem de yeni ve eski haliyle... Üstüne bir de barındırdığı sanat arşivini eklerseniz filmin nasıl bir tat bırakacağını anlayabilirsiniz. Çok incelikli bir mizah ve derin ve esprili sohbetler barındıran filmde Dali ve Man Ray ile karşılaşıp onlara "Bir bakıyorsun 2000lerdeyim, sonra bir anda buraya dönüyorum. Zamanda yolculuk yapıyor gibiyim," diye yaşadıklarını anlatmaya çalışan Gil'e Dali'nin "Ama bu çok normal," yanıtı vermesi üzerine Gil'in de karşılık olarak "Ama siz sürrealistsiniz, ben normalim!" demesine de koptuğumuzu söylemeliyim. :) Sonuç olarak biz çok sevdik bu filmi, izlemenizi öneririm. (Ama not olarak belirteyim: aslında filmde adı geçen ve filmin diyaloglarına tat katan sanatçıları tanımayanlar bu filmden aynı tadı almayabilirler. Yani Barselona Barselona kadar geniş bir kitleye hitap edeceğini sanmıyorum.) Bir de "altın çağ" özlemlerinizi bırakıp, yaşadığınız çağdan zevk almaya bakmanızı öneririm. Çünkü o altın çağın içinde yaşıyor olsaydınız, kendinize özlem duyacak  başka bir "altın çağ" bulacaktınız, diyor gibi geldi bana Woody Baba. İzleyip, kendiniz karar verin. 


İkinci film yine Fransa'da geçiyor ama adı sanı bilinmeyen, şarap&peynir sefalarının yaşam gündeminin ilk sırasında yer almadığı diyarlarında. Bu arada kısa bir bilgi notu olarak Filmekimi'nde gösterilen bu filmin Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle birlikte Cannes Jüri Özel Ödülü'nü paylaşan film olduğunu hatırlatayım. 

Cyril adında 11 yaşında bir çocukla tanışıyoruz. Yetiştirme yurdunda kalıyor ve her fırsatta kaçarak kendisini çoktan almaya gelmiş olması gereken babasını arıyor. Babasının yaptığını anlayamayacak kadar çocuk; yani iyi niyetli, saf duygulara sahip ve umut dolu. Bir çocuk yüreğinin katlanabileceğinden çok daha büyük bir güven ve sevgi problemi yaşayan ve doğal olarak zamanla tepkili ve sorunlu bir hale dönüşen bir çocuk. O kadar ki önce ona bisikletini getiren, sonra da koruyucu annesi olarak hafta sonları yanına alan Samantha'yla bile çatışıyor. Neyse ki yaşama karşı yalnızlığı ve güvensizliğinden dolayı yanlış yollara saptığı anlarda bile Samantha onun hep yanında olmaya devam ediyor. Bence bir sevgi ve güven filmi bu. Özellikle de bu iki unsurun çocuk psikolojisi üzerindeki etkilerini içinize dokunan bir hikayeyle anlatıyor. Bir de o kadar doğal, abartısız, süssüz-püssüz anlatıyor ve öyle çarpıcı bir etki yaratıyor ki filmin sonunda resmen boğazınız düğümleniyor. Sadece o muhteşem son sahnesi için bile mutlaka izlemelisiniz dediğim bir film bu. Bu dokunaklı yaşam kesitinin baş rolündeki çocuk oyuncu Thomas Doret de tek kelimeyle harika. 


Filmin sonunda o kadar kalakaldım ki oturduğum yerde, inanılmaz içim acıyarak, üzülerek ekrandan akan yazılara boş boş baktım öylece. Birkaç dakika sonra içeriden bir şeyler almaya gidip gelen İso'cuma bakıp "ama çocuk toparladı diye düşünebiliriz, değil mi?" diye sordum (sanki tanıdığımız biriyle ilgili umut dolu bir yanıt alıp içimi rahatlatmak ister gibi otomatik çıktı soru ağzımdan). İso kaderci bir edayla başını sallayarak "Allah'ın izniyle be İmge!" deyince saçmaladığımın farkına vardım. Aynı anda hem gülmeye hem de ağlamaya başlayınca da bu kez kocacığımın gözlerinden dehşet içinde "acaba PMS mi?" düşüncesinin geçtiğini gördüm. Ama değildi sevgili okur. Bu kez sadece filmin etkisiydi beni böyle her şey bittikten sonra bir anda gözyaşlarına boğan.Cyril'le tanışınca sizin de aynı şeyi hissedeceğinize eminim. 

Şimdiden iyi seyirler..

Biz Kutladık.. Ya Siz?

Türk bayraklarının altında, önce şehitlerimiz ve Atamız için saygı duruşu yaptık, sonra Atatürk'ün sesinden 10. yıl nutkundan bölümler dinledik, marşlar söyledik.. Teşekkürler Mustafa Sarıgül'e, Şişli Belediyesi'ne ve orayı dolduran kalabalığa.. Bayramımız tekrar kutlu olsun...
video

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


Bize verdiğin armağanın üzerinden 88 yıl geçmişken hem binlerce teşekkür hem de özürlerimizi gönderiyoruz sana Atam

Artık "Ne Mutlu Türküm" diyemeyenler var aramızda! Çalışmıyoruz, üretmiyoruz, mücadele etmiyoruz. Kolaya alıştırıldık, gelene ağam gidene paşam demeyi öğrendik. Haksızlığa karşı dik durmuyoruz, haksızlığın ta kendisi oluyoruz. Sahip olduklarımızın değerini bilmeden tüketiyor, tüketilmelerine izin veriyoruz. Gurur, onur falan hak getire; pek çok şey gibi onlar da satılığa çıkartıldı. Kimse okumuyor, araştırmıyor, gelişmiyor. Biliyor musun, seçkinliğe dudak bükülerek "elitist" adı takılıyor buralarda artık. Ya da senin bizlere yol gösterici olarak sunduğun ilkelerin en önemlilerinden biri olan laiklik ilkesini savunanlara "laikçi" falan deniyor, ne demekse? Başka değerler hakim artık bu ülkede, ayrı dünyaların insanı olduğun on binlerce insan var artık burada, çünkü düşünen beyinler giderek azalıyor.

Bahaneler bularak Cumhuriyet Bayramı yürüyüşlerini bile iptal ediyorlar. Ölen onlarca şehidimiz için Ulusal Yas falan ilan edilmedi, eğlence programları, hayat iyisiyle kötüsüyle devam etti ama söz konusu senin kurduğun Cumhuriyet olunca, birlikte yürümeyi bile çok gördüler bize. Üstelik hem şehitlerimizin hem de deprem felaketinin acıları üstüne el ele yürüyerek birlik ve beraberliğimizi, bizi bir araya getiren en önemli değeri en çok hissetmemiz gereken şu zor günlerde...

Yine de  hem zihinlerimizde hem kalplerimizde o kadar güçlü bir temel oluşturmuşun ki  seni ve bizlere armağan ettiğin değerleri yok etmeye kimsenin gücü yetmiyor. Yetmeyecek de. (Bugün de öyle düşünenlerle birlikte seni anacağız şimdilik Cadde'de ve Nişantaşı'nda.) Senden öyle bir talepte bulunacak bir eğitim ve idrak seviyesine sahip olmayan halkın için en insani ve medeni rejimi ve yapıyı kurduğun için binlerce teşekkür sana. Yönümüzü şaşırtmaya çalışanlara inat senin gösterdiğin yolda ilerlemeye sonsuza dek devam edeceğiz. Huzur içinde uyu...

Kum Saati Gibi Tersyüz Olmanın Tam Vakti...

Galeri İlayda, 26 Ekim – 27 Kasım tarihleri arasında Paris’te yaşayan Güney Koreli sanatçı Son Kwang-Bae’nin “Kum Saati Gibi Tersyüz Olmanın Tam Vakti...” isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapacaktır.

Son Kwang Bae, 1991 yılında Güney Kore Seowon Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, 1994 yılında da Fransa Versailles Beaux-Arts’da eğitimini tamamlamıştır. 1994 yılından beri dünyanın çeşitli ülkerinde kişisel sergiler açmış, grup sergilerine ve sanat fuarlarına katılmıştır. Türk sanat izleyicisi ise onun resimlerine 2007 yılından beri her sene Contemporary Istanbul’a katılması nedeni ile aşinadır.



Genç Koreli-Fransız Sanatçılar Derneği (AJPC) onur üyesi olan Son resim yapma sürecini aşağıdaki satırlarda anlatıyor:

Uzun zaman, farklı mekânlardan geçtikten sonra, artık üretmeye başlıyorum…
Üzerime yığılan, bugünle birlikte geçmişe dönen geleceğim, beni yaratıyor. Sayısız hatıraların dans ettiği dünyamda, karmaşıklığın içerisinde rüya ve gerçek arasında sürükleniyorum. Kendimi netleştirebilmek için üç şeye odaklanıyorum… Soyut değil ama sürreal bir somutluk ile her şeyin yapısında var olan homojenliği yakalamak. Bir diğeri ise köklerimin hatıraları arasından gerçeklerimi ve hayallerimi diriltebilmek.
Ağlara takılan balık gibi parıldayan tutulmamı görünce büyüleniyorum ama tual üzerinde sıkışıp kalmış gibi hissettiğimde ise tükeniyorum. Pişmanlıklarımın canlı olmalarını ve eserlerimde taze kalmalarını istiyorum. Sürekli ters dönen kum saatlerinden tamamen arınmak istiyorum. Tutulmalarım yeniden doğup, parlak cisimler kadar canlı olana dek…

Birçok özel ve kurum koleksiyonunda resimleri olan sanatçının sergisini 27 Kasım tarihine kadar Galeri İlayda’da izleyebilirsiniz.


Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye
Tel: 0-212-227 92 92

Not: Pazar günleri hariç her gün 10.00 ile 19.00 saatleri arasında açık olan İlayda Sanat'ın altında ve karşısında otopark vardır. 

Orphans/Öksüzler

Sahnelenmeye başladığı ilk hafta izleyecektik, ama prömiyer ertelenince bizim bilet aldığımız tarih de değişti. Biz de 23 Ekim Pazar'ı seçtik DOT'un bu sezon oynadığı Orphans/Öksüzler'i izlemek için. Böylelikle Eylül sonundan itibaren heyecanla beklediğimiz gün geldi çattı. 

(Bu arada o gün kahvaltı sonrasında spor, alışveriş ve tiyatro planımız olduğu için ancak akşam yemeğimizi yerken öğrenebildik Van'daki deprem haberini. Elbette sosyal medyanın ne kadar yararlı olabileceği de bir kez daha kanıtlanmış oldu bu üzücü haber sayesinde. Bir anda yardım için organize olan sayısız kişi ve kurumu görmek gerçekten sevindiriciydi. Biz de kendi adımıza Şişli Belediyesi Mavi Masa'ya teşekkür ediyoruz. Yardım işini organize eden ve yardım getirenleri sabaha kadar bizzat karşılayan Mustafa Sarıgül'e de özel teşekkürlerimizi gönderiyoruz. Umarım daha şehitlerimizin haberinin etkisi devam ederken yaşanan bu felaketin yaraları da en kısa sürede sarılır ve bu son olur.

Oyuna dönecek olursak. Öncelikle bizim zaten DOTsever olduğumuzu bir kez daha hatırlatayım. Şimdiye kadar beğenmediğimiz oyunu olmayan DOT ekibinin bu son oyununu "en beğendiklerimiz" arasına koyuyorum. Yönetmen, birçok DOT oyunundan tanıdığımız ve oyunculuğunu her seferinde keyifle izlediğimiz Tuğrul Tülek. Oyuncular ise İbrahim Selim (en risk almayan DOT oyuncusu olduğunu düşünüyorum, her zaman en "normale yakın" karakteri oynuyor), Gizem Erdem ve Yusuf Akgün. Tüm oyuncuları başarılı bulsam da Gizem Erdem'in oyunculuğu favorim oldu.  

Bu oyunla ilgili en önemli nokta, şiddeti açık seçik göstermemesine rağmen iliklerimize kadar hissettirmiş olması. Diğer DOT oyunlarından farklı olan yanının da bu olduğunu söyleyebiliriz. Şiddeti farklı boyutlardan ele alan oyun kendimizi sorgulamamızı da sağlıyor. Örneğin, adalet ve insanca muamele görmek sadece belli bir kesimin hakkı mıdır? Sen işlediğinde suç sayılmayacak bir şey dil, din, ırk, sosyal statü ya da herhangi başka bir açıdan senden farklı ve "aşağıda" olan biri işlediğinde suç mu sayılır? Ya da ailenden birinin şiddet suçu işlediğini öğrendiğinde "tanıdığım birine karşı tanımadığım birini koruyamam" diye düşünerek suçu örtbas etme yoluna mı gider insan? Şiddete hangi noktaya kadar göz yumabilirsiniz? Peki, o noktada sizi insan yapan en önemli özelliğiniz olan vicdanınız ne hale gelir? Göz yummak çözüm olur mu, şiddet olaylarını bitirir mi? Yoksa şiddet şiddeti doğurur ve buna göz yumanlar da bu artışa katkıda mı bulunurlar? Şiddete göz yumdukça giderek şiddetin parçası haline gelmeye başlayıp, bir süre sonra ilk elden şiddet uygulayan birine dönüşebilir misiniz? 

Einstein "insanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleri ve inançlarıdır," demiş. Her türlü olağanüstü koşulda bile bu prensip ve inançlar doğrultusunda davranabiliyor, vicdanımıza kulak verebiliyor ve etik değerlerimize uygun kararlar alabiliyorsak insanız. "Ben asla aldatmam," "Ben asla hırsızlık yapmam," "Ben   asla şiddet uygulamam" "Ben asla adaletsiz davranmam" gibi ifadeler, uygulama alanları olmadığı sürece sadece laftan ibarettir bana göre. Bunların herhangi birini rahatlıkla yapma fırsatın vardı ve sadece kendine hesap veremeyeceğini düşündüğün için yapmadıysan insan olmanın sorumluluğu içinde davranmışsın demektir. Yani insan olmanın bir bedeli ve sorumluluğu vardır ve "doğru, düzgün, iyi" insanlar zor yolu seçenlerdir. Ama karşılığında elde ettikleri manevi doyum da paha biçilmez olacaktır.

Dennis Kelly'nin yazdığı bu harika oyunun bana düşündürdüklerini yazdım son iki paragrafta. Oyundaki karakterler ve hikaye de sürpriz olsun, izleyince öğrenin. Ve bu sezon bu oyunu mutlaka izleyin.

DOT'un web sayfasından oyun programını ve iletişim numaralarını öğrenebilirsiniz. Ben yine de rezervasyon ve bilet satışı için aramanız gereken numaraları buraya not ediyorum: 0 212 232 48 28 – 0 212 232 44 40.

Hepinize şimdiden iyi seyirler.

Sahtelik Diz Boyu...

(Not: Bu yazı şehitlerimizin ardından yazılmış olup, bugüne kadar bloglarda yazı yazmama kararı alındığı için bu tarihte yayınlanmıştır. Şu an gündem değişmiş gibi görünebilir ama aslında bu gündem hiç değişmiyor ne yazık ki. Dün Van depremi haberlerinin yanında da üç şehit haberi vardı, önceki gün iki, 19 Ekim'den önceki gün beş... Bu gündemimizi hiç unutmamak ve unutturmamak dileğiyle...)

Herhalde genlerimizde var.. Herkesi yüzeysel birtakım göstergelere göre değerlendirme, kategorize etme, yaftalama, sonra da yargılama. İnanılmaz büyük bir acı yaşadığımız geçen hafta insanların birbirlerinin acıyı paylaşma şekillerine bile müdahale etme hakkını kendilerinde bulabildiğini görünce bu konudaki düşüncemden daha da emin oldum. 

Ne kadar üzüldüğün önemli değil, üzüldüğünü gösterebilmek önemli! Çağımızın sorunu belki de bu, "ne kadar kaliteli iş yaptığın değil, kendini pazarlayabilmek önemli" mantığı gibi. Belki de yüzyıllardır genlerimizde olan ve geleneksel olarak öğrenilmiş bir şeydir. Hani cenazelerde falan en çok ağlayanın en çok üzüldüğünü düşünürüz ya. Ama acısını içinde yaşayanın, üzüntüden sessizliğe gömülenin acısı acı değildir. Geçen hafta sanal dünyada gördüğüm tepkiler de aynıydı bence.

Sanal dünya, adı üstünde "sanal"... Ama ben çok önemli bir fikir edinme, bilgi alma ve haberleşme aracı olduğunu düşünüyorum sanal dünyanın. Tabi ki profil resmini değiştiren, iki tane tepkili ya da üzüntülü cümle yazan, #Turkaskeridualarımızsizinle ya da #hukumetistifa gibi trend topic'ler yaratan, forumlarda veya gruplarda sistemi, hükümet politikalarını eleştiren ya da üzüntüsünü ifade eden insanlar eylem falan yapmış sayılmıyorlar. Ama bunun kimseye bir zararı ve eleştirilecek bir yanı da yok. Adı üstünde sosyal paylaşım siteleri bunlar... Ve sadece geyik videolar paylaşılsın diye kurulmuş olmadıklarını umuyorum. Elbette güldüğün, eğlendiğin şeyleri paylaştığın gibi seni üzen, sinirlendiren, tepki duymana neden olan şeyleri de paylaşabilirsin. Bunu nasıl ki gerçek dünyada dostlarınla buluştuğun zaman yapıyorsan, sanal dünyada da yapabilirsin. Gönül ister ki o gruplara katılan yüz binlerce insan sanal dünyada organize olup, gerçek dünyada seslerini duyurabilsin. Ama bu olmuyorsa da sanal dünyada yapılan paylaşımların zararlı değil yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kadar büyük çapta kitlelere ses duyurmanın, olur da bir mucize olur ve organize bir şekilde tepkilerimizi göstermeyi başarabilirsek bir şekilde toplanmanın yolu yine bu sanal dünyadan geçecek! O yüzden bu yeni türeyen "profil resmi değiştiriyorsun da n'oluyor?", "o konuşmayı paylaştın da n'oldu?", "twitter'da en çok bu konuşuluyor da ne oluyor?" diye atıp tutan insanlara "sen oturduğun yerden bunları eleştiriyorsun da ne oluyor?" diye sormak istiyorum. Hayır, bilmediğimiz bir şey var da biz mi kaçırıyoruz acaba? Bu insanlar o eylemden bu mitinge koşan, sivil toplum örgütlerinde aktif çalışan, aktif politika yapan, gönüllü çalışmalarda bulunan tipler de bizim mi haberimiz yok acaba yaptıklarından? Eğer öyleyse, çok utanır, özür diler ve destek veririm çalışmalarına. Ama değilse, hiçbir şey yapmayacaklarsa bile en azından sussunlar ve yeni çağın gerçeğini kabul etsinler: bu dünyada toplu bir hareket ya da tepki olacaksa bu iş ancak sosyal medya üzerinden olabilir. O yüzden katılımcı olup olmamak opsiyoneldir ama takip etmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. 

Ayrıca dışarıdan görünen her zaman içte hissedileni yansıtmayabilir. Mesela en çok ağlayan en çok üzülen değildir (ota b*ka ağlayan siyasetçilerimiz ve türkücülerimiz olduğunu unutmayın!), profil resmini değiştiren en çok üzülen değildir (ben değiştirdim, çünkü kendi mutlu mesut fotoğrafımı bile görmekten rahatsız oldum!). En çok video-link-haber, vs paylaşan en üzülen değildir (Ben böyle durumlarda her zamankinden daha az paylaşırım çünkü içimden gelmez, söyleyeceğim hiçbir şeyin yetmeyeceğini ya da tekrar yaparak olumsuz etkiyi artıracağımı düşünürüm, yeni bir şey söylemeyeceksem laf kalabalığı yapmak istemem, vs. Ama daha çok takip ederim).  Blogunu yayına kapatan en çok üzülen değildir (kapattım ve özensizce hazırlanmış o görseli yükledim çünkü ortak ve organize bir hareketin gerekliliğine inanıyorum. Ne kadar organize olabildik tartışılır, ama ben sadece yan taraftaki "öneri" bölümünü kaldırıp bayrak koymayı düşünmüştüm, tıpkı evimde de haberi duyar duymaz pencerelere Türk bayrağını asmak tepkisi içimden geldiği gibi..). Bunların tam tersi de geçerlidir: hiç sesi çıkmayan biri çok üzülerek gelişmeleri takip ediyor ya da bir yerlerde aktif çalışıyor olabilir, lüks bir yerde akşam yemeğinde olan biri içinden ne kadar üzülse de o an iptal edemeyeceği bir iş toplantısında ülkesi için çok hayırlı gelişmelere imza atıyor olabilir, marka çantasını koluna takıp kuaföre giden süslü püslü kadın evden çıkmadan önce eğitim, hasta çocuklar, şehit olan Mehmetçik yakınları için çalışan bir vakfa yüklü bir bağışta bulunmuş olabilir. Herkesin tepkisini gösterme, acısını yaşama, yardımcı olma ve katkıda bulunma biçimi farklıdır. Bunların bazıları da (profil resmi değiştirmek ya da bayrak asmak gibi) sadece sembolik olmaktan öteye gidemez. Elbette bayrak asınca bir daha gencecik canların gitmemesini sağlamış olmuyoruz, ama bu olaya tepki olarak bayrağımızın (ve hikayesinin) asılmasını uygun görenleri de eleştirmenin anlamı yok. İçten gelerek yapılan her hareket, her tepki önemlidir bana göre. Sembolik hareketler de "benim gibi düşünen, algılayan, hisseden insanlar var" hissini uyandırarak insanın bu kadar umutsuzluğa ve üzüntüye kapıldığı bir ortamda bile bir nebze umut, güven ve birlik duygularının yayılmasına neden olur.  

Bu konudaki eleştirilerin gösteriş meraklısı ve bölücü zihniyetten çıktığına inanıyorum. İnsanların acısını ya da tepkisini gösterme şekilleri konusunda bile saflara bölünebilmek de büyük bir marifet olsa gerek! Tıpkı verilen onlarca şehidimiz (sayı vermiyorum, çünkü açıklanan rakamın da doğruluğuna inanmıyorum) için aklı selimin gerektireceği şekilde Ulusal Yas ilan etmeyi başaramamamız gibi! Böylesine korkunç olayları bile normalleştirecek kadar duyarlılığımızı kaybediyor olmak korkutuyor beni. Medeni insanların meydana getirdiği bir toplumdan ziyade her an av (ya da ziyan) olabileceğim bir vahşi yaşam alanında yaşıyormuş gibi hissediyorum kendimi. 

Bu dünyadan göçüp giden o gencecik Mehmetçiklerimizin üzerimizde çok büyük hakları var. Bizim haklarımız helal olsun, ama asıl onların bizlere haklarını helal etmiş olmalarını umuyorum. Nur içinde yatsınlar.. Ve bir daha böylesine büyük acılar yaşamamak dileğiyle...

Borusan Müzik Evi'ni Açtık, Haberiniz Olsun :)

Cuma gecesi Borusan Müzik Evi'nin açılış konserindeydik: Mercan Dede Quartet Feat. Ceza & Hüsnü Şenlendirici Quartet. Geçen sene de Mercan Dede - Secret Tribe konserini aynı yerde izleyip kendimizden geçtiğimiz için bu konser kaçmaz diye düşündük. Çünkü o konserde Mercan Dede'nin 2007 yılında çıkardığı albümünün Mevlana'ya adanan 800 adlı şarkısını dinleyememiştik. Ama bu kez Ceza da olduğuna göre 800'ü canlı dinleyecektik. Hüsnü Şenlendirici'nin ekibi ve müziği de Mercan Dede tarzına çok yakışırdı. Birlikte harika bir iş çıkarırlar diye düşünerek şevkle attık kendimizi mekana. Geçen sefer balkondan izler gibi üst kattaydık, bu kez tam ekibin karşısında, uzansak dokunabileceğimiz bir mesafeye yerleştik. 


Ve konser dokuz buçuğa doğru başladı. Mercan Dede ve geçen seneden hatırladığımız simalardan oluşan ekibi de bizleri büyülemeye... Sonra Ceza geldi. Ceza'nın albümünü alıp dinlemişliğim yoktur ama hem duruşunu hem de başka sanatçılarla yaptığı ortak çalışmalarını çok severim. Hem 800'ü hem de Ceza'nın kendisine ait iki şarkısını Mercan Dede dokunuşuyla dinledik ve Ceza'yla vedalaştık. (Ufak bir not: 800'ü CD'den dinlemek daha iyiymiş! :) )


Sonra Hüsnü Şenlendirici ve orkestrası geldi sahneye. Onlar da kendi tarzlarında  bir iki parça çalarlar diye düşünürken sahnedeki beyaz adamlar gitti ve siyah adamlar bir saate yakın sahneyi bırakmak bilmediler! Hüsnü Şenlendirici'nin hiç haz etmediğim magazin tarafını bir kenara bırakırsak kendini geliştiren, iyi ve açık bir müzisyen olduğunu düşünüyorum. Daha önce de Babylon'da Brooklyn Funk Essentials ile birlikte sahne aldığı konserini izlemiş ve çok zevk almıştık. Değişik tarzlarla iyi giden, farklı bir yorumu var. Ama şahsen Cuma akşamı kendimi Hüsnü Şenlendirici'nin programındaymış gibi hissetmeyi istediğim bir akşam değildi. Ama dedim ya siyah adamlar çetesi aldı sazı eline ve "Biz arabesk bir toplumuz, değil mi efendim? Haydi bakalım Baba'dan gelsin o zaman.. Şimdi alkışlamıyorsunuz ama şarkıyı duyunca bayılacaksınız..." gibi ara konuşmalarla Bir Teselli Ver'i falan çaldılar. Bir iki şarkı da değil tam bir saat boyunca Hüsnü Şov dinledik ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü keşke ortak bir iş yapsalardı diye düşündüm. (Bu arada ayıp olmasın diye Hüsnü'ye eşlik ederken aklıma aynı saatlerde ODTÜ'de konser vermekte olan Fazıl Say geldi. Bir anda ona ayıp ediyormuşum gibi bir his, bir suçluluk duygusu falan hissettim..:) ) En son kapanış parçasını Mercan Dede ile birlikte yaptılar ve inanılmaz keyifli oldu. Keşke siyah adamların sahneyi tek başlarına bu kadar işgal etmelerine izin vermeseydi beyaz adamlar. (Yine ufak bir not: Hüsnü Şenlendirici'nin "ağır abi"  havası gitmiş yerine transparan gömleğiyle göbek atmak için sahneye fırlamak için uygun anı kollayan bir adam gelmiş! Tavırlar, konuşmalar, hareketler falan görülesiydi!)


Neyse, gittiğime pişman mıyım? Asla! Yine çok güzel bir konserdi, ama geçen seneki konseri de izlemiş biri olarak Mercan Dede'nin tek başına verdiği o konserden daha çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Belki de fazla ve yanlış beklentiden dolayı böyle düşünüyorum ama bu üçlü buluşmadan tahmin ettiğim kadar çok etkilenmedim. Yine de müziksiz kalmayın ve Borusan Müzik Evi'nin sezonu açtığını unutmayın. Programı takip için buraya tık tık. 

İyi haftalar hepinize..


Bir Aşk Sayfası

Yine klasiklerden biri var elimde. Emile Zola'nın Bir Başka Aşk adlı kitabı. Klasiklerdeki zaman akışını bilirsiniz. Kendi dönemlerini yansıttıkları için yaşananlar, her anlamda hız odaklı günümüz çağı için ağır aksak bir tempo olarak görülebilir. Hele bir de söz konusu ilişkiler olunca iki dönem arasındaki zıtlık daha da belirgin ortaya çıkar. Bu kitapta da öyle bir durum var işte.

Dr. Deberle ve karısı Juliette'in yan komşuları ve kiracıları olan Helene'dir. Kızı ve yardımcısı Rosalie ile birlikte yaşayan Helene kısa bir süre önce dul kalmış, genç ve güzel bir kadındır. Kendini hayattan soyutlanmış, yasını tutmakta olan bu genç kadın için üzülen dostu Rahip, onun artık bu yas halinden çıkması ve başka biriyle evlenmesi gerektiğini söyler, çünkü hayat yalnız yaşayan çocuklu bir kadın için fazlasıyla zordur. Rahibin aklında bir isim de vardır. Ama Helene bu fikre şiddetle karşı çıkar. Yine de yüreği onu dinlemez ve elbette yürek her zaman "doğru"yu seçmez... 

Ben Emile Zola'nın Meyhane'sini çok sevmiş, Nana'yı ise yarılamama rağmen sıkılıp bırakmıştım. Bir Aşk Sayfası'nı daha keyifli okudum (çevirisine rağmen!). Havanın ve bir çocuk partisinin bile sayfalarca anlatıldığı bir romanda bir aşk hikayesinin başlayışı ve bitişi ne kadar sürer dersiniz? :) Böyle dediğime bakıp da günümüzün her şeyi tüketip, yok edip, normalleştiren hızını seviyorum sanmayın. (Anladık değişim güzel bir şey de artık daha eskiye alışma aşamasına gelemeden yeniye geçiyoruz o beni deli ediyor. Bırakın da önce bir eskiyi eskitelim yahu! Bu da teknolojik gelişmelerden, müzikten, modadan tutun da "aşk" olarak adlandırılan ikili ilişkilere kadar her şey için geçerli bana göre.) Ama tabi o dönemlerdeki gibi aşkını ilan edemediği için sararıp solmak, ömür boyu aşk acısı çekmek, bir buluşma için kırk tane ayarlama yapmak, iltifat olarak nitelendirilebilecek bir kelime duyduğunda kızarıp bozarmak falan da çok feci! O zaman da aşkla meşkle uğraşılmaz yani. Ortasını bulmakta yarar var. Helene'in aklını başından alan aşkın öyküsünü merak edenlere bu güzel klasiği tavsiye ederim.

Ama ben bu akşam başka bir aşk yaşayacağım. Haftaya size de anlatırım bu aşkı.
Hepinize güzel bir hafta sonu diliyorum.

8 Ekim 2011

Evimize taşınmamızın birinci yılı ve 2011 sezon finali! Sezon derken yaz sezonundan söz ediyorum elbette. Cumartesi günkü hava aylar öncesinde kalmış gibi değil mi? Hani askılı bluzlar, tişörtler, bermuda şortlar falan... Gerçi Ekim sonunda da birkaç gün mutlaka sıcak olur, atarız kendimizi yürüyüş için sahillere kısa kollularla, akşam üstü açık havada rakı balık yaparız üzerimizde sadece ince bir hırkayla ama o başka bir şeydir. Arada birkaç gün güneş içimizi ısıtsa da artık sonbahar-kış depresyonu hat safhadadır. 

Örneğin,  karpuz, şeftali, beyaz nektarin, mürdüm eriği, üzüm gibi muhteşem meyveler bitmiş, elma-portakal ikilisine talim etmeye başlamışızdır. Artık kaloriferler yanmaya başlamıştır, yağmurlar yağmış, fırtınalar kopmuştur ve zaten değişken olan İstanbul'un havası artık iyiden iyiye dengesizleşmeye başlamıştır. Güneş kreminin kokusunu unutmuşuzdur. Yaz boyunca unuttuğumuz kot pantolonları giymeye başlamışızdır ve onların paçaları her daim çamurlu su desenleri ile süslenmiş olur. Islak şemsiyemizi nereye koyacağımız derdi, artık gündelik dertlerimizden biri haline gelmiştir. Bronzluğumuz geçmeye başlamıştır. Falan filan...

Oysa 8 Ekim öyle miydi? Tam anlamıyla yazdan kalma bir hava vardı Cumartesi günü ve gecesi. Akşam üzerimize şal bile almadan Boğaz'a karşı kutladık evimize taşınmamızın birinci yılını. Başka şeyleri de kutladık aslında. Biz severiz zaten her şeyi kutlama nedeni yapmayı. 

8 Ekim 2010 gecesi yağmurlu bir günün sonunda, salonumuzun avizesi bile olmadan, daha açılmamış kolilerle dolu bir misafir odamız varken, yorgun argın kendimizi Tabi'ye (tavuk+biranın kısaltılmışı, Gayrettepe Şayan İşkembe Salonu'nun altı..:) ) atmıştık. Orada hızlıca yemeğimizi yedikten sonra biraz daha koli açıp, bayılmıştık. Ertesi gün salonun aydınlatması ve halılar gelmişti ve sonraki iki gün içinde koliler tamamen açılmış ve ev eve benzemişti. Bu arada sürekli yağmur yağıyordu ve hava bir anda inanılmaz soğumuştu. 

Gelelim 8 Ekim 2011'e... Harika bir Zuma akşamında, deniz kıyısında, harika yemekler ve şarap eşliğinde kutladık evimizin birinci yaşını. (Nefis sarımsak soslu eti yedikten sonra İso'cumun eski iş arkadaşlarından biri ve eşiyle karşılaşıp, öpüşmek zorunda kalmasak daha iyi olacaktı! Yani bizim için değil, onlar için elbette! :) )


Bize uğur getirdiğine ve güzel enerjisine inandığımız evimize de böyle bir kutlama yakışırdı zaten. Gece on bire kadar kolsuz bluzla oturduk deniz kıyısında. Açık hava sobaları yanmadığı gibi en ufak bir esinti bile yoktu. Sonra da bir süre balkonumuzda tadını çıkardık bu keyifli Ekim akşamının. Ertesi gün artık yağmur falan yağabilirdi bize göre. Nasıl olsa biz sezon kapanışını yapmıştık. Yeniden iyot kokuları eşliğinde yemekler yiyeceğimiz önümüzdeki ilkbahar-yaz sezonuna kadar kapalı ortamlarla idare edeceğiz artık. Bu arada Mikail'den de sonbahar-kış sezonunu bizleri fazla hırpalamayacak şekilde ayarlamasını  rica ediyorum. Rica dedim bak, aramızdaki kibar ve seviyeli ilişkiye bir zarar vermeyeceğini umuyorum Mikocum. Hadi bakalım, göreyim seni..:)



İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011

Bu sene on ikincisi düzenlenen ve 3. ve 5. antrepolarda gerçekleşen İstanbul Bienali'nin İsimsiz olduğunu biliyorsunuzdur. Bunun nedeni ise anlamın zaman ve mekan içinde sürekli değişime uğraması olarak açıklanmış. 12. İstanbul Bienali sanatla politika arasındaki zengin ilişkiyi araştırırken Küba asıllı Amerikalı sanatçı Felix Gonzales-Torres’in (1957-1996) yapıtlarını çıkış noktası olarak almış.

Bienal beş farklı tema kapsamında oluşturulan beş karma sergi ve 50’den fazla kişisel sunumdan oluşuyor. Temalar: İsimsiz (Soyutlama), İsimsiz (Ross), İsimsiz (Pasaport), İsimsiz (Tarih) ve İsimsiz (Ateşli Silahla Ölüm). Ross da ne ola ki diyenlere yanıt geliyor: Ross, Felix Gonzales-Torres'in 1991'de AIDS'ten ölen partnerinin adı. Ve bu tema altında aşk, ilişkiler, aile, kimlik, arzu, cinsellik ve kayıp temalarına gönderme yapan yapıtlar bir araya getirilmiş. İsimsiz (Soyutlama) bölümünde saf soyutlamayı ve yüksek modernist çizgiyi politik ve fiziksel temalarla yıkan eserler bir araya getirilmiş. İsimsiz (Pasaport) bölümünde ulusal kimlik, sınırlardan geçiş, haritalama, ülke kavramı, ekonomik göçler, politik ve kültürel yabancılaşma konuları ele alınmış. İsimsiz (Tarih) ve İsimsiz (Ateşli Silahla Ölüm) temalarında ise adı üstünde eserler yer alıyor. Aşağıda benim ilgimi çekenlerden bazılarını görebilirsiniz:


İlk kolajda en üstte solda duran saatin akrep ve yelkovanı yok. Sadece saniyeleri var ve her bir saniye çizgisi üzerinde "sen" anlamına gelen "vos" kelimesi yazıyor. Nicolas Bacal'ın bu çalışmasının adı Senden Sonra Uzam- Zamanın Geometrisi. Alt sırada ortada yer alan seramik vazo Ardmore Seramik Stüdyosu'ndan çıkan eserlerden biri. Konu ise AIDS. Üstte ortada gördüğünüz Özlem Günyol & Mustafa Kunt imzalı Bitmeyen Karalama adlı eserin basit bir karalamadan ibaret olmadığını belirteyim. Önce dünyadaki tüm ülkelerin sınır çizgileri A4 boyutundaki kağıtlara basılmış. Sonra bunlar şeffaf kağıtlara geçirilmiş ve tarayıcı aracılığıyla bilgisayara aktarılmış. Sonra da duvara yansıtılarak üst üste çizilmiş. Ve böylelikle eksiksiz bir şekilde ülke sınırlarından oluşan bir "küre" meydana gelmiş. Sağ sütundaki çalışmalar Kutluğ Ataman'a ait. Üstteki belge askeri hastaneden alınmış ve sanatçının "homoseksüalite" tanısı nedeniyle "barışta ve seferde askerliğe elverişli olmadığını" beliren sağlık raporu. Alttaki yatak ise eski bir sevgiliyle paylaşılan gerçek bir yatak ve adı Forever.


İkinci kolajda ise Dani Gal'in tarihi plak arşivinde yer alan son yüz yılın önemli isimlerini görebilirsiniz. İşte onlardan biri: Şu an pamuk nine kıvamına gelmiş Kraliçe Elizabeth'in gençliğini görüyorsunuz. Üstte solda yatık duran kum saati ise Askıya Alınmış Zaman'ı simgeliyor. Ala Younis'in Kurşun Askerler'i 1:200 ölçeğinde 12,235 askerden oluşuyor ve her biri Mısır, Lübnan, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Filistin, Suriye ve Türkiye askeri üniformalarına uygun bir şekilde elde boyanmış. Üstte ortadaki siyah panolar üzerindeki beyaz çizgiler beyaz azınlığı simgeliyor ve hatırladığım kadarıyla Meksikalı bir sanatçının çalışmasıydı. Yine altta solda gördüğünüz parlak renkli yün ve pamuk şeritler ve simetrik desenlerden oluşan serape'ler de Meksikalı bir sanatçı olan Adrian Esparza'nın elinden çıkma ve oraya özgü. Bunlar dışında Filistinli Taysir Batniji'nin Babalar adlı fotoğraf serisini, Simon Evans'ın haritalarını, Martha Rossler'in Savaşı Eve Taşımak: Güzelim Ev fotoğraf serisini çok beğendim.

13 Kasım'a kadar gezilebilecek olan İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011'i görmenizi öneririm. Ama mutlaka biletlerinizle birlikte bir bienal kitapçığı da edinin, yoksa birçok çalışmayı anlayamayabilirsiniz. Bazı eserleri kitapçıkla bile anlamak mümkün değil gerçi, ama olsun "...sanat anlamak değildir, nedensiz de sevilir, bazen anlamsız görünen şeyler için, saatler feda edilir..." :)

Giriş ücreti yetişkinler için 20 TL. Pazartesi hariç her gün, 10.00-19.00, perşembe günleri ise 10.00-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. İndirimli biletler ve rehberli tur saatleri için buraya bakabilirsiniz.

Şimdiden iyi gezmeler..

Abdülmecit

Hıfzı Topuz'un yazdığı Abdülmecit - İmparatorluk Çökerken Sarayda 22 Yıl kitabını bitirdim geçen hafta. Bu sene Muhteşem Yüzyıl'a rest çekmiş olabilirim ama Osmanlı tarihiyle ilgili ciddi araştırmalara dayanan gerçekçi tarihi romanlar ilgimi çeker. O yüzden uzun zamandır kütüphanede duran Abdülmecit'i bir solukta okudum ve keşke Hıfzı Topuz sırasıyla her padişahın dönemini roman haline getirmiş olsaydı diye düşündüm. Eminim çok keyifli bir seri olurdu. 

Abdülmecit'e dönecek olursak, bence en önemli özelliği alışılanın aksine korkulan, sert, dediğim dedik bir padişah olmaması. Bu kez çok daha yumuşak, açık fikirli, bilmediği konular için başkalarından fikirler almaktan ve aklına yatanları uygulamaktan çekinmeyen, sanata, kadınlara, eğlenceye düşkün, halkının sorunlarıyla ilgilenen ve halka inmekten çekinmeyen ve ekonomiden falan anlamayan bir padişah var karşımızda. İlahi bir figür gibi sarayının gözünde devleşen, ulaşılmaz bir figür yerine bir insan var.

Kitapta Abdülmecit'in 1839'da dünyaya gelişinden ölümüne kadar geçen süre boyunca hem özel yaşamında hem de devleti yönetirken yaşadıklarına yer verilmiş. Babası II. Mahmut öldükten sonra 16 yaşında tahta çıkan genç padişah, annesi Bezmialem Sultan sayesinde Harem hayatını öğrenmiş ve Mustafa Reşit Paşa ile birlikte yönünü Batı olarak belirlemiş. Bu doğrultuda Tanzimat'ı ilan edişi ve sofu kesimden aldığı tepkiler de kitapta yer buluyor.

Kadınlara ve içki alemlerine düşkün olan Abdülmecit'in kırktan fazla çocuğu olmuş. Haremdeki kadınları padişahla birlikte olma sırasını tutmak için nöbet cetveli bile hazırlamışlar. Yabancı gazeteleri ve dünyada neler olup bittiğini takip eden Abdülmecit, dostu olan Dr. Spitzer ile yaptığı sohbetlerden birinde "...Avrupalı kadınların kıyafetlerini bizim kadınlarınkinden daha çok beğeniyorum. Frenklerin kadınlarla olan ilişkilerini adeta kıskanıyorum. Bizde kadınlar dinimiz ve töremiz gereği kapanıyorlar ama sizde öyle bir şey yok. Ben şunu anlıyorum: kadınlarla görüşmek, erkeği kendi sınırları içine çeker ve tabiatına yücelik ve incelik kazandırır..." demiş. Kadınlarına hep iyi davranan padişah, zaman zaman onlar tarafından suistimal edilmiş, kullanılmış ve hakarete uğramış (bkz. Serfiraz Hatun) ama asla onlara kötülük yapmamış.

Ülkenin çeşitli yerlerine ziyaretler düzenleyerek halkını birebir sohbetler sırasında dinlemiş. Köle ticaretini kaldırmış. İlk kez bir tiyatro ve konservatuar benzeri bir okul kurdurmuş. Ölümünden iki yıl sonra 1863'te, bir zamanlar operalar ve temsiller izlenen bu tiyatroda bir yangın çıkmış. Daha sonra bir süre tütün deposu olarak kullanılan bu bina en sonunda yıkılmış ve Dolmabahçe Saray Tiyatrosu da böylelikle tarihe karışmış. Batı müziğine meraklı olduğu için ünlü İtalyan besteci Guiseppe Donizetti'yi saraya getirmiş. Sarayda esen Batı müziği havası bazılarının hoşuna giderken hacca gitmek bahanesiyle saraydan ayrılan Dede Efendi gibi bazı isimleri ise küstürmüş. Islahat Fermanı'nı duyurarak o günün koşulları içinde laiklik, eşitlik, adalet ve insan haklarının ilk basamaklarını inşa etmiş.

Ancak tüm bu artıların yanında sefahate bir sınır koyamamış olması hem onun genç yaşta ölümüne hem de çöküşte olan imparatorluğun daha da diplere sürüklenmesine neden olmuş. Yine de zayıflıklarına rağmen ben pek sevdim kendisini. Bakalım siz de tanışınca sevecek misiniz onu benim gibi?

Hepinize güzel bir hafta sonu diliyorum.. Güneşli havaların tadını çıkarmayı unutmayın...

Haftanın Filmleri

Geçen hafta annem burada olduğu için blogdan ve büyük ölçüde Internet'ten uzak bir hafta geçirdim. Çok da iyi geldi doğrusu. Annemle bol bol gezip, tozup, yiyip, içip, muhabbet ettik. Sonra en nefret ettiğim şu sezonluk dolap düzenleme işini annemle birlikte yaptık. Anne çorbası içtik, anne türlüsü yedik falan derken koca bir hafta bir anda bitiverdi! Sevdiğiniz ve elbette -belki de en önemlisi- kendinizi misafir ağırlıyor gibi hissetmediğiniz yakınlarınız sınırlı bir süre için size geldiğinde zaman ne çabuk geçiyor değil mi? Bu önermenin tam tersi de doğrudur bu arada..:)

Annem buradayken izlediğimiz iki filmden bahsederek bloguma da dönüş yapayım bakalım. Bunlardan ilki ilk ikisini izlemediğimiz Manuale D'Amore 3, yani Aşkın El Kitabı 3 ama sanırım sinemalara Her Yerde Aşk 3 olarak geldi. Benim filmi alma nedenim ise Robert de Niro idi. Sonradan yanında Monica Bellucci'yi de gördüm, bonus hanesine kaydettim. (Bir erkek olsaydım bu cümlenin tam tersini mi yazıyor olurdum acaba? :)


Üç ayrı hikayede üç farklı aşkı anlatan film bir baş yapıt falan değil, ama keyifle izleniyor. Bana sorarsanız en aşka benzer aşk hikayesi ise Viola'nın babasının arkadaşı olan Adrian ile yaşadığı aşk. Hem bu hikayede hem de diğerlerinde göze çarpan ortak nokta ise aşkın yerinin, zamanının, yaşının olmaması. Ama tam da bu özellik aşkın içinin boşaltılmasına da neden oluyor diye düşünmüyor değilim. Her hissedilen kuvvetli çekim aşk mıdır? Hepsinin peşinden gideceksek halimiz yaman mıdır? Aynı anda iki kişiye aşık olunabilir mi? Aşka sığınarak her çiçekten bal almayı normal kılanları aşkı maymun ettikleri gerekçesiyle cezalandırmalı mı, yoksa bırakalım yapsınlar mı? Falan filan... Aşkı kim çözmüş de biz çözeceğiz değil mi? Çakırkeyif sohbetlerde memleket meseleleri ve hayatın anlamı ile birlikte sık sık baş rollerde gördüğümüz aşkın bu konumu asla değişmez gibi geliyor bana. Biz de içer içer konuşuruz artık parıldayan göz bebeklerimiz ve çarpan kalplerimizle, n'apalım..:) Yazımıza dönecek olursak bu şirin İtalyan filmini izleyebilirsiniz. Fazla beklentilerle değil ama, hoş zaman geçirmek için ve Robert de Niro hatrına izleyin.. O zaman seversiniz bana göre.

İkinci filmde ise yine aşkla ilintili bir konuyu sorguluyoruz: sadakat. İlgimi çeker, diyenlere Son Gece (Last Night) filmini izlemelerini öneriyorum. Keira Knightley, Eva Mendes, Guillaume Canet ve Sam Worthington'ın oynadığı filmde dört yıldır evli, ama daha uzun süredir birlikte olan Joanna ve Michael'ın ayrı geçirmek durumunda kaldıkları bir gece anlatılıyor. 


Michael'ın iş için bir süredir inceden inceye kendisine yazan iş arkadaşı Laura'yla şehir dışına gitmesi gerekir. Karısı Joanna da onun şehirde olmadığı gün kahve almaya çıktığında eski (ama tamamen unutulmuş sayılmayan) sevgilisi Alex'le karşılaşır ve akşam onun arkadaşlarıyla çıkma planı yaparlar. Ve bundan sonra ne söylesem filmin tadını kaçırabileceğim için susuyorum. Ama benim çok etkilendiğim bir film oldu diyebilirim. Sadakatsizliğin sınırını, nerede başlayıp, nerede bittiğini, kadın ve erkek boyutunu çarpıcı bir bakış açısıyla anlatıyor. Çiftlerin kendilerini alt üst edecek ve "asla olmaz" dedikleri duygusal/fiziksel/ruhsal bir deneyim yaşamadan bir gece önce birbirlerine söyledikleri "seni seviyorum"ların gerçekliğini sorgulatan bir film bu. (Tabi Michael'ın sık sık iş seyahatine çıkan, Joanna'nın da freelance yazılar yazan tipler olması pek de hoş olmadı! Sanırım kendimizi bir an için o tiplerle özdeşleştirip, sorgulama ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartışma kısmının suyunu çıkardık aramızda. Siz siz olun, o kadar abartmayın! :)) İlişkiler ve sadakat konusunu hem kadınsı ve erkeksi içgüdüler hem de yaşanan ilişkilerin niceliği açısından ele alan Son Gece'yi izlemenizi öneririm. Sinir bozucu bir gerçekliği olan, cesur bir film var karşınızda. Tadını çıkarın. 

İyi seyirler...