Ruhani Bir Masal: Benares, Nam-ı Diğer Varanasi

Şimdi sanırım Hindistan gezimizin en etkileyici bölümünü anlatmaya geldi sıra. Genel olarak diğer şehirlerde gördüklerimi de nasıl anlatabilirim diye kara kara düşünüyordum ama Varanasi'yi anlatmak herhalde en zoru olacak. 3000 yıllık geçmişiyle dünyanın en eski şehirlerinden olan Varanasi için Mark Twain şöyle demiş: "Benares tarihten, geleneklerden ve efsaneden daha yaşlıdır; hatta bunların toplamından bile iki kat daha yaşlı görünür." Tahmin edebileceğiniz üzere Benares, Varanasi'nin eski adlarından biri oluyor.


Ganj'ın kıyısına kurulmuş olan bu şehir Hindistan'ın en kutsal şehri olarak biliniyor. Nehir kıyısında çeşitli ayinlerin ve törenlerin yapıldığı bu şehirden büyülenmemek elde değil. Bence burası birçok ibadethaneden daha ruhani bir ortam sunuyor kucak açtığı insanlara. Yerel rehberimiz Varanasi ile ilgili olarak "city of learning and burning" (öğrenme ve yanma şehri) demişti. Arınma, Güneş'i ve Ganj'ı kutsama ve ölü yakma ritüellerini izlediğimiz iki gün boyunca onun ne demek istediğini gayet iyi anlıyoruz. Burada ayinler ve kutsama törenleri gün doğumunda ve gün batımında yapılıyor. Bunlar Ghat'larda gerçekleştiriliyor. Ghat'lar, nehir kıyısında yükselen basamaklar aslında. Nehrin yükselip alçalmasına uyumlu olması için böyle basamaklı alanlar tercih edilmiş ayinler için. Akşam yapılan Ganj'ı kutsama töreni inanılmaz bir görsellik sunuyor. Ama oraya geçmeden önce size Ghat'lara nasıl ulaştığımızı da anlatmam gerek.

Şehrin belli bir yerine kadar minibüsle geldikten sonra ikili gruplar halinde "rickshaw" adı verilen o bisikletli çekçeklere binerek 'anlatılmaz yaşanır' Hindistan trafiğine dalıyoruz. Burada ve ayinler sırasında bir şey kaçırmamak için gözümü kırpmadan etrafı izlediğimden dolayı video çekimi yapamadığımı söyleyeyim. (Youtube sağ olsun, size konuyla ilgili uygun bir video bulurum diye düşündüm ve buldum da!) Rickshaw üzerinde fotoğraf çekimi yapmak zaten imkansız. Sallana sallana kâh arkandan dokunan triportör benzeri taksiciklere (motorize rickshaw!)kâh yanından koşturan çocuklara bakarak; kâh üzerine bodoslama gelmekte olan bir arabanın dizinin dibinden yaptığı dönüş karşısında gözlerin faltaşı gibi açılarak, pantolonunun bacak arası erpimiş sürücünün nasıl zorlanarak pedal çevirdiğini görüp üzüntüyle yutkunarak, şehrin genzimizi yakan kokusunu soluyarak ve kulaklarımızı sağır eden gürültüsünü dinleyerek Ganj kıyısına ulaşıyoruz. İnanılmaz bir deneyim. (Dönüşte de rickshaw'ların park yerine gidip bekliyorsunuz. O şaşkınlık içinde yüzünü bile hatırlamadığınız ama sizi kıyıya götüren sürücü sizi tanıyıp yanınıza geliyor ve minibüsünüze geri götürüyor. Aynı kişi götürüyor çünkü yaklaşık bir dolar bahşiş alacak ve bunu kaçırmaması gerek. O yüzden o sizin yüzünüzü asla unutmuyor. Burası işte böyle dokunaklı satır arası hikayeleriyle dolu bir yer...)


Rickshaw'dan indikten sonra basamaklardan inerken gördüğünüz muazzam kalabalık karşısında bir kez daha hayrete düşüyorsunuz. Biz bu kalabalığın içinden değil tam karşıdan, yani Ganj'ın içinden izleyeceğiz bu ayinleri. O yüzden hemen bizi bekleyen sandala biniyor ve kendimizi ortamın büyüsüne bırakıyoruz. Her yerde yanan mumlar ve tütsüler, ilahi benzeri bir müzik, zil sesleri, kıyıdaki ışıklı şemsiyelerin altında birkaç aşamadan oluşan kutsama ritüelini gerçekleştiren insanlar, ışıklandırılmış Shiva ve adını hatırlayamadığım diğer bir tanrının resmi, tanrılara adanmak üzere alınmış turuncu çiçek halkaları... Bir yandan da hüzünlü görüntüler hakim bu nehirde, çünkü burası Hindu inanışına göre ölmek için de kutsal bir yer. Bir yanda Ganj kutsanırken bir yandan da dumanların yükselmesinin nedeni de bu işte. Ama ölü yakma törenlerini gündüz gözüyle anlatmak istiyorum sizlere, yani bir sonraki yazıda. Varanasi'deki akşam ayinleriyle ilgili fikir edinebileceğiniz üç dakikalık özet bir görüntü buldum şöyle. Bir de önemli not: akşam ayinleri sırasında nehir kıyısında inanılmaz çok sivrisinek var. Sinek kovucunuzu sürmeyi sakın unutmayın! (Biz unuttuk ve kutsal Ganj sinekleri tarafından ısırıldık ne yazık ki! O yüzden acilen 28 gün geçmesini ve malarya falan kapıp kapmadığımızın ortaya çıkmasını bekliyoruz.)


Kayıkların içinden törenleri büyülenmiş gibi izleyen kalabalığı görüyorsunuz yukarıda. Yanındaki resimde de iki Sadhu ile fotoğraf çektirdiğimi sanan bendeniz bulunuyor. Ama para istediklerinde anlıyorum ki bunlar çakma Sadhular. Çünkü gerçek Sadhu'lar elini eteğini dünya işlerinden çeken, yalnızca yetecek kadar yemek yardımlarıyla hayatta kalan, madde dünyasıyla işi olmayan, spiritüel bir amaçla ölmek için Ganj'a gelen ve hayatlarının son günlerini meditasyonla geçiren kişilermiş. Yani her uzamış saç sakala bakıp da Sadhu gördüm diye atlamayın. :) İkinci kolajda yol boyunca sıralanmış tipler de benim fotoğraf çektirdiğim ikili de Sadhu falan değil basbayağı işin kolayını bulup Sadhu kılığında takılan dilencilermiş!

Bir de yukarıdaki kolajın üst sırasında ne yaptığımızı merak edenler için söyleyeyim: adak adadık! (Vallahi biz de bildiğin batıl olduk o ortamda, sevgili okur! Nerede o realist İmge, nerede huşu içinde ayinler dinleyip Ganj'a adak bırakan İmge!) Bu adaklara Puja adı veriliyor. Yakıp, beş dakika elinde bekletirken adağını düşünüp, Ganj'a bırakıyorsun kendisini. Bizimki pek adak değil, dilekti galiba. "İso'cumun işiyle ilgili beklediği bir şeyler gerçekleşirse önümüzdeki bayram tatilinde de kutlamak için şurada kadeh kaldıralım," tarzında son derece ruhanilikten uzak bir şey dilemiştik diye hatırlıyorum.Yine de Ganj'ın bize kulak vermiş olmasını umuyorum. :)

Tanrıça Ganj'ın kutsanmasını izledikten sonra yine rickshaw'larla önce minibüse, sonra da otele dönüyoruz. Kulağımızdaki uğultunun dinmesi oldukça zaman alıyor. Sabah beşte yine Ghat'lara geleceğiz. Bu kez Hinduların gün doğmadan arınmak için Ganj'da yıkanmalarını ve Güneş'e şükranlarını sunmalarını izleyeceğiz. Benden ayrılmayın...  

Cuma Günkü Buluşmalar..:)

Cuma günü öğlen Ajanda kızlarından Seda ve Sinem ile buluştuk. Online dergimiz Ajanda'yı biliyorsunuz değil mi? Dergi formatından çıktık diye aklınızdan çıkmayalım olur mu? Artık bir web sayfası olarak yayın hayatımıza devam ediyoruz ve çok çeşitli konularda yazdığımız yazılarımızla buradayız. Her zaman bekleriz. :)


İşte bu anlamda Seda ve Sinem ile çalışma arkadaşları da sayılıyoruz. Tamam, çalışma demeyeyim, fazla ciddi oldu. Aslında bildiğin blogdaşız, sevgili okur. Birbirimizin bloglarını uzun zamandır takip ediyorduk. Blog üzerinden yorumlar, mesajlar, yazışmalar derken de henüz tanışmamış olmamıza rağmen aslında birbirimizi büyük ölçüde tanıyorduk. Zaten bloglar ya da fikir, duygu ve düşünce paylaşımı yapılan her türlü platform sayesinde insanların sanal alemde de birbirlerini iyi tanıyabileceğine inanıyorum. Bir de yüz yüze tanışalım tam olsun dedik. (Aslında Seda'yla ayak üstü tanışmışlığımız da olmuştu şu Yeni Türkü konserinde geçen sene.) Öğle yemeği için Cafe Cadde'de buluştuk. Sonra kahvelere geçildi. Uzun uzun oradan buradan sohbet ettik. Ortak konumuzun bol olduğunu zaten biliyorduk. Minişler de kendi tarzlarında kol-bacak figürleri ve çeşitli tonlarda mırıltılarla katıldılar sohbetimize..:) Harika bir buluşmaydı. Bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyorum. Sohbet o kadar keyifli olunca haliyle uzadı ve ben neredeyse Cuma akşam trafiğine kalıyordum! Neyse ki saat beş gibi köprünün üstünde olmayı ve sonrasında da yarım saat içinde evime varmayı başardım.

Akşam da Celal Tan ve ailesine oturmaya gittik İso'cumla. Benden duymuş olmayın ama feci arıza bir aileymiş bu Tanlar. :) Ama pek de eğlenceliler. Bizi çok güldürdüler diyebilirim.

Daha önce izlediğim Onur Ünlü filmleriyle ilgili durum skorum 1-1'di. Polis'i çok beğenmiştim, Güneşin Oğlu'nu hiç beğenmemiştim. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi'ni beğenince Onur Ünlü takip etmeye devam edeceğim yönetmenlerden biri oldu benim için.

Küçük bir kasabada yaşayan emekli bir anayasa profesörü Celal Tan. Daha önce eşini kaybetmiş, şimdi ise kendinden çok daha genç bir eşi var. Selçuk Yöntem bu duruma alışık ne de olsa, değil mi? :) Oğlu, kızı, genç eşi, torunu ve onlarla birlikte yaşayan annesi evde sürpriz bir doğum günü partisi hazırlıyorlar Celal Tan'a. O gelmeden önce masayı hazırlayıp, ışıkları söndürüp, beklemeye başlıyorlar. Ama aileyi tamamen farklı bir sürpriz bekliyor o gece. Celal Tan'ın kapıdan içeri girmesiyle birlikte olaylar hiç de beklenmedik bir şekilde gelişiyor.  

İçinde kara mizah barındıran absürt film örneği denebilecek bu hikayede oyuncu seçimleri de çok iyiydi. Selçuk Yöntem'e zaten bayılırım, o yüzden onu zorlayacak bir rol olmadığını düşünmeme rağmen yine de fazla düşünmeden on puanı veriyorum. (Selçuk Yöntem hakkında objektif yorum yapamayabilirim ama, çünkü: Bitter çikolatayı hiç sevmem. Hani tatlı krizine girsem ve evde bitter çikolata dışında tatlı olmasa bile yemem, o derece! Ama Eti Karam reklamlarında Selçuk Yöntem bitter'i anlatırken fark ettim ki o ikram ederse koca bir kare bitter bile yiyebilirim hani. Nasıl ama, çok seviyormuşum değil mi? :) Selçuk Yöntem dışında en favorilerim ise Celal Tan'ın genç eşi Özge'nin gözleri görmeyen (ama her şeyi gören!) ağabeyi rolüyle Bülent Emin Yarar ve kızı rolündeki Ezgi Mola oldu. Kendimi en yakın hissettiğim karakteri soracak olursanız Celal Tan'ın çok az ömrü kalan otuz beş yıllık arkadaşı oldu. Usta tiyatrocu Köksal Engür'ün canlandırdığı tipin panik halinde öbür dünyaya gitmeden önce sorguya hazırlık amacıyla namaz, kelime-i şahadet, "imamın şartları"nı falan öğrenmeye çalışması beni koparttı. Babaannenin (Güler Ökten) de atlattığı badireler sonrasında "Evim evim evcağızım, anlar benim halcağızım," diye hiçbir şey olmamış gibi tekerlekli sandalyesinde eve dönüşü de hatırladıkça güldüğüm sahnelerden biri oldu. Celal Tan'ın kızının sevgilisi opera sanatçısının olduğu sahneler de öyle.. 

Film dışarıdan ilkeli, erdemli, kontrollü, sevgi dolu, onurlu görünen yaşamların iç yüzünü sorgulatıyor bize aslında. Bir kıskançlık krizinin yaşamı nasıl krize sokabileceğini gösteriyor belki. Ama çok farklı bir tarz, farklı bir anlatım biçimi Onur Ünlü'nünkü. Ve iyi ki de var böyle değişik renkler sinema dünyasında. Bu seneki Altın Koza'da En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini alan ekibi tebrik ediyor, Onur Ünlü'nün bir sonraki filmini merakla bekliyorum.  

Bu hafta sonu harika bir tiyatro oyunu ve harika bir Çağan Irmak filmi olan Dedemin İnsanları'nı da izledim ama sanırım Hindistan gezisinin en etkileyici bölümüyle devam edeceğim yazılarıma. Önümüzdeki üç gün boyunca Varanasi'deyiz, ona göre hazırlıklı gelin...:)







Geçen Hafta Gezdiğim İki Sergi

Hindistan yazılarına aynı hızla devam etmeden önce araya iki sergi haberi almak istedim. İlk olarak Milli Reasürans Sanat Galerisi'ndeyiz. Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğrafçı eşi Ebru Ceylan'ın sergisini gezeceğiz. Serginin isim babası ise Ebru-Nuri Bilge Ceylan çiftinin altı yaşındaki oğulları. Bir gün annesine  söylediği "Dünya içimde karanlık oyunlar oynuyor, anne!" cümlesinden yola çıkmış Ebru Ceylan. Ve çocuğun tedirgin iç dünyasından yola çıkarak dünyaya bakmayı denemiş. Fotoğraflar bana biraz karamsar geldi. Yani çocukların dünyayı bu kadar acı, yalnızlık ve hüzün dolu görüyor olabilme olasılığı benim gibi gerçekçi bir zihniyeti bile huzursuz etti diyebilirim. Yine de hepsinin gerçekten çok etkileyici olduğunu düşünüyorum. Favorim ise şu açık pencerenin önünde havalanan tül perdenin olduğu fotoğraf. En umutlu olanlarından birkaç tanesini ve serginin afişini aşağıdaki kolajda sizlerle paylaşmak istedim. Bu harika fotoğrafları ve çok daha fazlasını görmek istiyorsanız 10 Aralık'a kadar zamanınız var. Milli Reasürans Sanat Galerisi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-18.30 arası açık 


Gezdiğim ikinci sergi ise Teşvikiye'deki Galeri Işık'ta 3 Aralık'a kadar devam edecek olan "Mimariden Renk ve Desene" adlı resim sergisiydi. Aynı zamanda başarılı bir mimar olan Ertem Ertunga zamanında bu özelliği ile Bülent Ecevit'in de takdirini kazanmış. Mimarlığın yanı sıra fotoğrafçılık ve resim sanatıyla da ilgilenen sanatçı, çalışmalarının büyük bir kısmında biricik sevgilisi Anadolu'dan esinlenmiş. Örneğin, aşağıda sağ üst sırada bulunan resimler Hasankeyf serisinden. Sağda ortada Yeni Doğum ve Doğuş (üzgünüm, bu aralar doğuş dendiğinde hepinizin aklına saksı geliyor biliyorum! :) )çalışmaları bulunuyor. En alt sırada ise Saklı Yüzler, Gözler, Aşk gibi çalışmaları mevcut. Ama benim favorim Sandallar adlı tablo oldu (ve kendisini hayalimdeki yazlık evin hayalimdeki köşesine yerleştirdim bile). Bu arada Galeri Işık Pazar günü hariç her gün 10:00-20:00 saatleri arasında açık. 


Yolunuz Teşvikiye'ye düşerse bu iki sergiyi de görmenizi öneririm. Bir de müjdemi isterim (belki geç kalmışımdır ama ben yeni öğrendim): Atiye Sokak'ta Girandola açılmış! Kışın da dondurma yemeyi sevenlere ve sergileri görmek için yolunu oralara düşüren sanatseverlere itinayla duyurulur.. :)

Contemporary İstanbul

Türkiye'de bugüne kadar yapılan en geniş kapsamlı modern ve güncel sanat etkinliği olan Contemporary İstanbul, bu yıl 24-27 Kasım 2011 tarihleri arasında altıncı kez seyircileriyle buluşuyor. Yani sizler tam da bir yandan hafta sonu ne yapsam diye düşünür bir yandan da bu yazıyı okurken süregelen ve Pazar'a kadar da devam edecek olan bir etkinlik bu.

Dört gün boyunca süren Contemporary İstanbul, ulusal ve uluslararası galerileri, tüm dünyadan gelen sanatçıları, koleksiyonerleri, müze müdürlerini, küratörleri, sanat eleştirmenlerini, basın mensuplarını ve sanatseverleri Lütfü Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezi çatısı altında birleştiriyor. Ana etkinliğinin yanı sıra Contemporary İstanbul ülkenin sanatsal gelişimine katkıda bulunmak üzere yıl boyunca tartışma panellerinden, sergilere kadar birçok yan etkinlikleri ve sanat projelerini sunmaya devam etmekte.


Ben bu sene Ayşe'nin daveti üzerine ön izleme gecesi olan 23 Kasım Çarşamba akşamı açılış gecesindeydim.  Sayesinde gerçekten ilginç bir performans sergileyen Nebahat Erpolat ile tanışmış oldum. Lokumu, zeytini ve sanatçının ayakkabısına sıkıştırılmış Erol Evgin ve (tam göremedim ama sanırım) Türkan Şoray fotoğraflarını görünce hemen bilmiş bilmiş yorumlar yapmaya başladık aramızda: "Hımmm, sanatçı kültürel öğelere gönderme yapıyor..." Sonra araya kireç suyu gibi bir şeye batırılmış domatesler ve yumurtalar girince biraz da "Türk usulü kahvaltı.." temasına mı yapışsak dedik. Ama sonra Nebahat Hanım o yumurtaları ve domatesleri topuklarıyla ve elleriyle ezmeye, kırmaya başlayıp, yarattığı dağınıklığın üzerinde estetik hareketlerle yuvarlanmaya başlayınca hepimiz susup kaldık. Hatta en son Gizem'in tırsıp Ayşe'yi ve beni öne aldığını hatırlıyorum! (Bir şeyler sıçrarsa ya da kafamıza inen bir yumurta ile performansın bir parçası olmak durumunda kalırsak bizler kurban olalım diye..:)) ) Yine de en arkadaki güvenli yerinde gözlem yapmaya devam eden Gizem'den gelen yorum konusunda hemfikir kaldık gecenin sonunda: "Almanya'da ezilen Türkler"di sanırım burada ele alınan konu. Ne de olsa Nebahat Erpolat da Almanya'da yaşayan bir Türk sanatçısıydı (ama hâlâ tam olarak emin değiliz . Sanatçının web sayfası için buraya bakabilirsiniz.

Elbette koskoca Lütfi Kırdar ve İstanbul Kongre Merkezi'ne yayılan Contemporary İstanbul fuarının yaklaşık binde birini oluşturuyordu bu gösteri, çünkü içeride galerilere, sanatçılara ve müzelere ayrılmış yüzlerce oda vardı. Biz de elimizdeki plana göre ilgimizi çekebileceğini düşündüğümüz bölümleri gezdik birlikte. Daha sonra gece 10'a doğru biraz yorulup mola verelim dedik. Ve ailecek bayıldığımız Kırıntı'da başladığımız gecemizi kongre merkezinin dinlenme bölümlerinde sohbete dalarak bitirdik. Yaratıcı isimlerle tanıştığımız güzel bir geceydi. Sıradaki...:)

Agra Kalesi

Agra'da Tac Mahal'den sonraki durağımız Agra Kalesi. Günü orada batıracağız. Red Fort yani Kızıl Kale olarak da bilinen bu kalenin kırmızı rengini görür görmez neden yapıldığını anladık değil mi? Evet, doğru bildiniz: kızıl kumtaşı. Peki, içerideki bölümleri saymama gerek var mı? Hayır, ezberlediniz artık değil mi? Divan-ı Aam, Divan-ı Has, mescit, avlular, bahçe düzenlemeleri, falan filan. Şimdiye kadar gördüğümüz Moğol tarzı saray ve kale yapılanmasının aynısı burada da görülüyor. 

Yapımına 1565 yılında Ekber Şah tarafından başlanan bu güzel yapı Şah Cihan tarafından bitirilmiş. İnsan Hindistan'ı gezerken "iyi ki Moğollar bir dönem burada hüküm sürmüşler ve iyi ki Şah Cihan gibi bir hükümdarları varmış"  diye düşünüyor. Yoksa Hindistan turistler tarafından bilinir miydi emin değilim. Kayda değer tüm turistik noktalara Moğol eli değdiğini görüyorsunuz. Bu arada buradaki şu kıvırcık revaklar favorim oldu. 


Agra Kalesi'nden Tac Mahal'in nasıl göründüğünü de aşağıda görebilirsiniz. Gerçi hava kirliliğinin yarattığı sisten dolayı pek de iyi göremiyorsunuz ama elimden gelen budur. Şah Cihan, oğlu tarafından Agra Kalesi'ne kapatıldıktan sonra ölümüne kadar geçen yedi yıl boyunca Sekizgen Kule'de (Octagonal Tower) bu manzaraya karşı yaşamış. 


Geceleri ses ve ışık gösterileri yapılan kalenin etrafı 20 metre yüksekliğinde ve 2,5 kilometre uzunluğunda surlarla çevriliymiş. İşte o surların üzerinden güneşi batırıyoruz biz de. Avludaki harika taş işçiliğine sahip sütunları, su oluklarının buluştuğu süs havuzunu ve Cihangir'in banyo yaptığı küvetini de gördükten sonra akşam yemeği için otelimize dönüyoruz. 


Sabah 5'ten beri yollarda olabiliriz, ama harika Hint yemeklerinden enerjimizi aldıktan sonra tur arkadaşlarımızın önerisine uyarak otelden ayarladığımız bir Hint müzikalini izlemek üzere yola çıkıyoruz. Burası otele beş dakika uzaklıkta Kalakriti adında bir gösteri merkezi. Oyun da Şah Cihan ile Mümtaz Mahal'in ölümsüz aşkını anlatan bir "Aşk Destanı."  Kulaklığımızı İngilizce'ye ayarlayıp taktığımızda öyle ahım şahım bir şey beklemiyordum, ama kostümler konusunda beklentim yüksekti. Ve beklediğim gibi çıktı: genel anlamda vasat sayılabilecek bir oyundu. Kostümleri ise çok daha özellikli olabilirdi. Yine de bolca renk, Hint müziği ve dansları ve müzikalin sonunda sahnenin altından çıkarak yükselen dünyanın en büyük Tac Mahal replikasını görmüş olduk. 8,2 ton ağırlığında ve 360 X 360 cm ebatlarındaki bu Tac Mahal yedi yılda tamamlanmış.  Ve bence replikası bile heybetli bu masalsı yapının... Agra'ya yolunuz düşer de bu şovu görmek isterseniz detaylı bilgi ve rezervasyon için buraya buyurun lütfen.

Artık otele dönüp yatmamız gerekiyor, çünkü yarın yine sabaha karşı dörtte uyanıp yollara düşeceğiz. Gazella Tur'un abuk subuk planlaması sonucunda rahatsız minibüsümüze binerek olabilecek en verimsiz şekilde Varanasi'ye gideceğiz. Önce beş saat Delhi'ye, sonra aktarmalı öğleden sonra uçağıyla Varanasi'ye! Ve ancak akşam saatlerinde Varanasi'de olabileceğiz. Neyse, buna da şükür! 

Görkemli Bir Aşk Abidesi: Tac Mahal

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, masal ülkesi Hindistan'ın başkenti Agra iken...Heybetli Babür İmparatorluğu'nun başında cihanın hükümdarı Şah Cihan var iken... Şah Cihan'ın gözü ve gönlü güzeller güzeli karısı Mümtaz Mahal'dan başkasını görmez iken... 17 yıllık aşklarının alevi bir an bile sönmemişken... Ve 14. çocuklarının doğumunu beklerler iken... İşte o doğumla birlikte olanlar olmuş..

Mümtaz Mahal, bu son doğumu kaldıramayıp ölmüş (1629). Şah Cihan yıkılmış, iki yıl yas tutmuş ve sonrasında da neredeyse elini eteğini çekmiş devlet işlerinden. Ölen karısına olan aşkını bütün dünyaya kanıtlamak istercesine Yamuna Nehri'nin kıyısına bu görkemli yapıyı yaptırmaya karar vermiş. Yani anlayacağınız Tac Mahal dünyanın en aşk kokan anıt mezarıdır denebilir. İçinde Şah Cihan ve Mümtaz Mahal'in mezarları yan yana bulunmaktadır (içeride fotoğraf çekmek yasak ama dışarıdaki süslemeli mermere benzeyen bir dokusu olan iki lahit yan yana duruyor. Ancak bunlar sembolik; asıl mezarlar ise çok daha aşağıdaymış.) Ve işte şimdi onu görmek üzere yollardayız. İlk resimde kapıdan görünüyor, ikinci resimde de o kapıdan geçer geçmez ilk fotoğrafımızı çektiriyoruz. Halbuki daha yanına gidene kadar yürüyeceğimiz uzun ince yolda bir sürü güzel poz yakalayacağız, önündeki havuza yansımasını çekeceğiz, yandan, arkadan, önden, alttan, bulabileceğimiz her cepheden kendisini doya doya seyretme ve fotoğrafını çekme imkanımız olacak. Bu aceleye ne gerek var değil mi? Ama heyecan işte ne yapalım, ne de olsa dünyanın yedi harikasından birinin önündeyiz.


Ve bu yapı gerçekten bir harika! Önündeki havuza düşen yansımasını da çekmezseniz olmaz, ona göre. Ayrıca buranın günün değişik saatlerinde üzerine vuran farklı güneş ışığına göre çeşit çeşit büyüleyici görüntülere büründüğü de söyleniyor ama biz elbette sadece öğleden sonranın ilk saatlerini görebildik. Aşağıdaki kolajda gördüğünüz kırmızı yapıdan da iki tane bulunuyor. Ana binanın iki yanında yer alan bu kızıl kumtaşından binalar ve süslemeleri de çok etkileyici. Bunlardan Kâbe yönünde olanı cami olarak düzenlenmiş. Bir de girişte buna benzer kızıl bir bina bulunuyor. Yani aslında burası geniş bir alana yayılmış dört binalık bir kompleks ama elbette beyaz mermerden yapılmış ve üzerinde harika süslemeler olan anıt mezar diğerlerini gölgede bırakıyor.



Yapımına 1632 yılında başlanan anıt 21 yılda tamamlanmış. Anıtın yapımında kullanılan mermer bloklar bine yakın fil ile taşınmış. Söylentiye göre Şah Cihan buna benzer bir yapı daha yapılmasını önlemek için Tac Mahal'de çalışan işçilerin ellerini kestirmiş. Duvar süslemelerinde akik, sedef ve firuzeler gömülü olan yapıda yakut, zümrüt, pırlanta ve iri inciler de kullanılmış. Etrafında dört minare bulunan Tac Mahal'in ana binasının üzerinde ise Yasin suresinin tamamı bulunuyormuş. 

Bu arada Şah Cihan karısının ölümüyle kendinden geçince ve böyle bir anıt mezar için bu kadar harcama yapınca eleştirilerin hedefi olmuş haliyle. Bu beyaz Tac Mahal'in karşısına kendisi için de siyahını yaptırmak isteyince oğlu bu duruma el koymuş, kendisini tahttan indirerek Agra Kalesi'ne kapatmış. İşte Şah Cihan ölene kadar o kaledeki Tac Mahal'i gören dairesinde yaşamış.

Seviyorum ben tarihteki kadına, sanata, mimariye, estetiğe değer veren adamları ve o dönemlerin zihniyetine rağmen yaşanan büyük aşk hikayelerini. (Bizim Kanunimiz gibi, ama Meral Okay'ın rezil Sülüman'ından değil, gerçek Kanuni Sultan Süleyman'dan bahsediyorum.) Huzur içinde uyusunlar bakalım yan yana...

Ama siz toparlanın bakalım, bu kez Agra Kalesi'ne gidiyoruz.. Sonra akşam yemeği ve ondan sonra da Tac Mahal'in hikayesini anlatan bir Hint müzikaline gideceğiz İso'cum ve turdaki kızlarla..:)




Fatehpur Sikri

Şimdi 16. yüzyıldan kalmış olmasına rağmen çok iyi korunmuş bir hayalet şehir olan Fatehpur Sikri'deyiz. Her şey o kadar yerli yerinde duruyor ki gözünüzde buranın yaşayan halini canlandırmanız çok kolay oluyor. İmparator Ekber Şah'ı tahta oturtun, dönem kıyafetleri içindeki kadınları hareme yerleştirin, saray müzisyenini bahçedeki havuzun başına alın, oldu işte! Dönem kıyafetlerini gözünüzde canlandırırken lütfen Ekber Şah'ın haremindeki kadınların dinlerini de göz önünde bulundurun ama, zira pek açık görüşlü, dini hoşgörüye sahip ve geniş gönüllü olan bu hükümdarın hemen her dinden bir eşi bulunuyormuş. :) Aşağıdaki resim Müslüman olan Sultan'ın dairesinden çekilmiştir. Sütunlarındaki süslemelere bayıldım.


Agra şehri Moğol hükümdarı Ekber Şah zamanında altın çağını yaşamış. Agra'ya 40 kilometre uzaklıkta bulunan Fatehpur Sikri de 1570-1586 yılları arasında Moğol Hükümdarlığı'na başkentlik yapmış. Daha sonra ise su sıkıntısı nedeniyle terk edilmiş. Bir şey itiraf edeyim mi: Hindistan'ın her yerindeki feci kalabalıktan sonra hayalet bir şehir gezmek gerçekten çok iyi geldi. O harika yeşil kuşların değişik cıvıltıları, kızıl kumtaşından yapılmış yapıların üzerindeki muhteşem taş işçiliği örnekleri, çimlerin yeşili ve horoz ibiklerinin o hoş kırmızısının uyumu ve hayal gücüne yardım eden o sessiz bozulmamışlık gerçekten çok güzeldi. Burayı görmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. 


Bu arada şehrin hikayesi de kısaca şöyle: Ekber Şah oğlu olmadığı için tahtı bırakacak varisi olmadığından yakınıyormuş. Sikri'de yaşayan Salim Christi adlı bir ermiş Ekber'e bir oğlu olacağı müjdesini vermiş. Gerçekten de imparatorun bir oğlu olmuş ve ermişin onuruna ona Salim adı verilmiş. Bunun üzerine Ekber Şah başkenti de buraya taşımaya karar vermiş ve Fatehpur Sikri böylelikle ortaya çıkmış. 

Burada da yine Moğol tarzını yansıtan bir yapılanma mevcut. Divan-ı Aam (halk salonu), Divan-ı Has (daha özel ve resmi görüşmelerin yapıldığı salon), sultan daireleri ve harem, mescit ve avlular var. Benim en sevdiğim yerlerden biri üstteki kolajın ortasında görünen ve haremin baktığı havuzlu avlu oldu. Burada müzisyenler olurmuş. Ayrıca alttaki kolajın üst sırasında gördüğünüz Divan-ı Has'ın içi de etkileyiciydi. O dört kolun birleştiği yuvarlak balkon alanı İmparator'un konuşma yaptığı yermiş. 


Üstteki kolajda ağaçlar arasında görünen türbeyi ise Ekber Şah en sevdiği fili için yaptırmış. Altta sağda yer alan bina da yanlış hatırlamıyorsam Hindu eşinin dairesiydi. Yoksa Hıristiyan eşi Meryem'in dairesi miydi? Aman neyse artık, nasılsa bundan sonra gezdiğimiz kale ve sarayların hepsi birbirine karışmaya başlamayacak mı? :) 

Sırada bir aşk şaheseri var. Tahmin ettiniz sanırım nereye gideceğimizi. Evet, istikamet Tac Mahal, ileri!

Amber Kalesi ve Şehir Sarayı

Jaipur'daki en önemli iki yapıyı anlatacağım şimdi. Bunlardan biri Amber Kalesi. 16. yüzyıl yapılarından biri olan bu kaleye aheste aheste tırmanırken değişik bir araç kullanıyorsunuz: filler! Üzerinde iki kişilik oturma yeri olan filler sizi kalenin avlusuna kadar götürüyorlar. Arada bir kendilerini serinletmek için hortumlarından su fışkırtıyorlar, panik olmayın. Sadece üzerinize sıçrayabilir, siz de serinlersiniz böylece..:) Fillerle yaklaşık 15 dakika süren yolculuğunuz boyunca  Maotha Gölü ve ortasındaki bahçe manzarasını izleyebilirsiniz. 


İçeride ayin olduğu için göremediğimiz Kali Tapınağı'nı geçiyor ve doğrudan Divan-ı Aam, yani Halk Salonu'na geçiyoruz. Burada kazanılan bir zafer ya da Raca'nın doğum günü gibi kutlamalar yapılırmış. Kızıl kumtaşı ve mermerden yapılan Moğol ve Rajput mimarisi karışımı fillerle süslü sütunlardan oluşan avluya bayıldığımı söyleyebilirim. 


Buradan Divan-ı Has'ın olduğu avluya geçiyoruz. Divan-ı Has, Raca'nın diğer ülke hükümdarlarının büyükelçileri gibi daha özel konuklarını ağırladığı bölüm. Duvarlarındaki muhteşem aynalı süslemelerden dolayı Sheesh Mahal -yani Aynalı Saray ya da Sırça Saray diyebiliriz- olarak adlandırılıyor. Gerçekten de işlemeler bir harika. Hemen önünde de Moğol tarzı peyzaja sahip bahçeler yer alıyor. Buraya gelirken içinden geçtiğiniz işlemeli yapının kapısının üstünde de Fil Tanrı Ganesh'i görüyorsunuz. Bir hafta daha kalsak biz de her yerde karşımıza çıkan bu sevimli tanrıya tapmaya başlayacaktık az kalsın! :) Ganesh'in, önünüze çıkan engelleri aşmanıza yardımcı olan bilgelik ve başarı tanrısı olduğu söylenebilir.  


Buradan sonra başka bir avluda haremdeki kadınların kaldığı odaları, eğlence düzenledikleri yerleri ve onları gözetleyen haremağalarının bölmelerini görüp kale turumuzu bitiriyoruz. Sırada Şehir Sarayı var. Şehir Sarayı binasının bir bölümü yaşama alanı bir bölümü ise içinde sanat galerisi ve silahlar ve kostümlerin bulunduğu müze alanı olarak kullanılıyor. Burada da aynı Amber Kalesi'ndeki gibi bir yapılanma var: Divan-ı Aam ve Divan-ı Has bölümleri bulunuyor. Bence burada görülmesi gereken en ilginç şey karşılıklı duran iki adet gümüşten yapılmış dev su küpüydü. Aşağıdaki resimde altta ortada bu küplerden birini görebilirsiniz. Bunlar Mihrace Sawai Madho Singh II'nin 1902'de Kral Edward VII'nin taç giyme töreni için çıktığı İngiltere seyahatinde yanında Ganj'ın suyunu götürebilmesi amacıyla yaptırılmış. Her biri yaklaşık 345 kilo ağırlığında olan bu küpler 4091 litre su alabiliyormuş. 


Şehir Sarayı'nın en keyifli yanlarından biri de surlarının üzerinde ve bahçesinde oynaşan maymunları izlemekti.   Bu resimlerdeki maymunu bulun bakalım. :) 

Yarın yine yollara düşüyoruz ve bu kez terk edilmiş bir şehir göreceğiz.  

Pembe Şehir Jaipur

Yüzölçümü bakımından dünyanın yedinci ve nüfus bakımından ikinci büyük ülkesi olan Hindistan, 28 eyaletten oluşuyor. Bu eyaletlerden biri de Rajastan. Pembe Şehir olarak bilinen Jaipur ise Rajastan'ın başkenti. 3,1 milyon nüfusu olan bu şehir, eyaletin ticaret merkezi de sayılıyor. Buraya Pembe Şehir denmesinin nedeni ise 1876 yılında Mihrace Ram Singh'in Kral II. Edward'ı karşılamadan önce şehirdeki binaları konukseverliğin rengi olan pembeye boyatmış olmasından kaynaklanıyormuş.

Burada görülmesi gereken en önemli yapılardan biri Hava Mahal, yani Rüzgar Sarayı. (Böylelikle Hintçe de öğrenmeye başlayalım yavaş yavaş. Hava=Rüzgar ve Mahal=Saray) Etkileyici bir ön cephesi olan bu saray 1799'da yaptırılmış. Kafes şeklinde 953 adet küçük penceresi olan Rajput mimarisi örneği bu yapının ardında ise sıradan bir bina görüntüsü bulunuyor. Yani sadece ön cephesi olan bir saray bu. :) Kafes pencereler de kraliyet ailesindeki kadınların görünmeden dışarıyı izleyebilmelerine olanak sağlamak için yapılmış. Bu pencereler aynı zamanda hava sirkülasyonu da sağladığı için sarayın içi her zaman serin oluyormuş. Hava Mahal'in gece ve gündüz görüntüsü:


Şimdi Jaipur'un önemli yapılarından biri olan Jantar Mantar'a gidiyoruz. Burası dünyanın en geniş taş bloklardan oluşan astrolojik ve astronomik gözlemevi. Yani içindeki bir sürü güneş saati, ay saati, burç evleri ve ölçüm aletleriyle benim pek de ilgimi çekmeyen bir yer. O yüzden burçlarımızı bulup resim çektirsek yeter diye düşünüyorum. İlginç bir bilgi olarak da tekerleme misali isminin aslında "aletler ve formüller" anlamına gelen "yantra mantra" sözcüklerinin yanlış telaffuz edile edile metamorfoz geçirmesi sonucu ortaya çıktığını öğreniyoruz.


Yol üzerinde Mihrace'nin yazlık sarayı olarak ve ördek avı için kullanılan Jai Mahal'ın (Su Sarayı) önünden geçiyor ve fotoğraf molası veriyoruz.


Aynı şekilde fotoğraf molası için ancak akşam saatlerinde zaman bulup da durabildiğimiz diğer bir önemli yapı da Albert Hall. İçinde hayvanat bahçesi de bulunan Ram Niwas bahçelerinde yer alan Albert Hall 1867 yılında İngiliz bir mimar tarafından yapılmış. Tarzından da belli oluyor zaten değil mi? Şu an müze olarak kullanılıyormuş.


Çok uzatmamak ve sizleri sıkmamak için Jaipur'un belki de en önemli iki yapısını bir sonraki yazıya bırakıyorum. Ama ondan önce buranın değerli taş işçiliği alanında Hindistan'ın en önemli yerlerinden biri olduğunu belirteyim. Ayrıca tekstil çeşidi de çok fazla. Burası Hindistan'daki ilk durağımızdı. Bu nedenle trafik, yaka paça çekiştiren satıcılar, dilenciler ve benzeri çarpıcı sokak görüntülerinin yarattığı şoku henüz üstümüzden atamamış olduğumuzdan  biraz acemiliğimize geldi ve iyi değerlendiremedik. Ama siz ne yapıp edip buradan bol bol alışveriş yapın. Bir daha bu fiyatlara bu kadar çeşit bulacak zamanınız olmayabilir. Alışveriş yaparken pazarlık yapmayı asla unutmayın. Usturuplu bir fiyat önereyim, falan diye düşünmeyin. Size 1000 rupi diyorsa ve siz onun 100 rupilik bir şey olduğunu düşünüyorsanız 100 rupi bile önerebilirsiniz. :) Ve büyük olasılıkla da o fiyata alırsınız. Hadi bilemedin 150 rupiye alırsınız ki aramızda 50 rupinin lafı olmaz herhalde değil mi? Zira 50 rupi yaklaşık 1 dolar ediyor. Bu arada alışveriş yapacağınız dükkanlar aşağı yukarı şöyle olacak:


Sırada Amber Kalesi ve Şehir Sarayı var.. Yepyeni deneyimler bizi bekliyor, hazır mısınız?

Bir Hayal Kırıklığı: Gazella Tur

Sistemli, güvenli, az çok aşina olduğumuz kültürlere sahip, dil konusunda sıkıntı çekmeyeceğimiz yerlere turla değil kendi başımıza gitmeyi seviyoruz. Ancak nispeten riskli sayılabilecek, her anlamda yabancı diyarları keşfetmek için turla gitmenin daha mantıklı olduğunu düşündük. Hindistan gezisi için uzun uzun tur şirketi araştırması yaptıktan sonra butik bir tur seçmeye karar verdik. Az sayıda insanın olacağı kesin kalkışlı bir tur olmasının olumsuz sürprizleri azaltacağını düşündük. Programları inceledikten sonra Letoonia Tatil Köyü'nün işletmecisi ve binrota.com gibi başarılı bir seyahat sayfasının yaratıcısı olan Gazella'da karar kıldık. 20 yıldan uzun süredir turizm sektöründe yer alan yetkin bir ekibin bizi mutlu edeceğini düşünmüştük ama ne yazık ki hiç de düşündüğümüz gibi olmadı. Hindistan bir masaldı ama Gazella'nın tur programı tam bir kabustu diyebilirim!

"Gitmeden önce programı incelemediniz mi?" diye sorabilirsiniz. Elbette didik didik inceledik ve sorulabilecek her türlü soruyu sorduk, ama Gazella çalışanlarının turu pazarlarken verdikleri yanıtlarla aldığımız hizmetin hiç örtüşmediğini söylemeliyim.

Önce turun olumlu yanlarından başlayayım isterseniz, çünkü bu bölüm kısa sürecek. :) Maksimum 20 kişilik ve o sayıya ulaşılmasa bile kesin kalkışlı (olacağı söylenen) turlar kesinlikle bir avantajdı. Biz dokuz kişilik bir gruptuk örneğin. İyi ki de öyleymişiz, daha fazlasını kaldırabilirler miydi emin değilim şu an. Tur programında Varanasi'nin olması olumlu bir noktaydı, çünkü bence gezinin en etkileyici bölümü ve "en Hindistan yeri" Varanasi'ydi. Diğer bir olumlu nokta da otel seçimleriydi. Varanasi'deki Ramada Otel diğerlerine göre nispeten daha eski ve eksik olsa da kaldığımız otellerden genel olarak memnun kaldık. (Ama sanırım bir acente için işin en kolay kısmı da otel ayarlamak olmalı. Hele Hindistan gibi bir yerde. Çünkü böyle bir ülkede üç yıldız ve altı otellerin riski alınamayacağı için yapılması gereken tek şey dört ya da beş yıldızlı bir otelle konuşmak olacaktır herhalde.)

Gelelim hayal kırklığı yaratan olumsuz noktalara:

1) Seyahat sektörünün içinde olan ve işten çok hayat tarzı olarak seyahati benimsediğini söyleyen bir turun rehber seçimi konusunda daha özenli davranmasını beklerdim. Tura katılan herkes ellerindeki kitaplar ve yaptıkları ön araştırmalarla birlikte rehberden daha bilgili hale gelmişti diyebilirim. Rehberimiz ise tur programından bile bihaberdi! Bizim hatırlatmalarımız ve zaman konusunda uyarılarımız sonucunda günlük programlar çizildi ve uygulandı. Eksik kalan yerler de oldu haliyle. Rehberin bilgi eksikliğini ve dersine çalışmamış olmasını yine de daha az önemsiyorum, çünkü artık Internet sayesinde istediğimiz her bilgiye döner dönmez ulaşma şansımız var. Ancak bir rehberde olması gereken en önemli özelliklerden planlı-programlı olma, saat mevhumuna sahip olma, inisiyatif kullanma, sorunları idrak etme ve çözme yetilerine sahip olmaması büyük problemdi. Çok iyi niyetli bir insan olduğuna eminim ama bizim o bir haftalık gezide aradığımız şey iyi niyet değil başka şeylerdi.

2) Gitmeden önce programda birçok 5-6 saatlik şehirler arası yolculuk olduğunu görünce orada nasıl otobüsler kullanılacağı Gazella'ya sorduk ve "Mercedes Sprinter'larla gezeceksiniz. 20 kişi olursanız da büyük otobüs gelecek ve boş koltuklara yayılarak rahat yolculuk yapacaksınız," yanıtını aldık. Ancak altı saatlik uçak yolculuğundan sonra 5 Kasım Cumartesi sabaha karşı Delhi'ye vardığımızda bizi almaya gelen Tata marka Hindistan üretimi minibüsün süspansiyonu bile yoktu!! Ve bizim o minibüsle altı saatlik Jaipur yolculuğuna çıkmamız bekleniyordu. Zaten biz kabul etsek bile o minibüs o yolculukları kaldıramazdı ama herkes karşı çıkınca yeni bir araç ayarlanmasına karar verildi. Hintli acentenin uyanıp aksiyona geçmesi ve yeni bir aracın gelmesi de yaklaşık 5 saati buldu! Gelen yeni araç da otobüs falan değil, koltuk araları daracık olan ama en azından diğeri gibi sarsılmadan gidebilen bir minibüstü. Hindistan'da şartların böyle olduğunu söyleyen rehberimiz sanırım mola yerlerinde ve turistik noktalarda karşılaştığımız diğer tur otobüslerini gözünden kaçırmıştı! Zira VIP Turizm, ETS, Golden Bay gibi turlar kocaman Mercedes otobüslerle geziyorlardı. Biz de "sayınız ne olursa olsun güzel ve rahat bir araç vereceğiz" vaadine kananlar grubu olarak minibüsümüzle saatler süren rahatsız yolculuklar yaptık. İlk gün de öğlen Jaipur'da olmamız gerekirken akşam olabildik ve zaten az olan zamanımızdan çalan Gazella'ya sevgilerimizi (!) gönderdik bol bol.

3) Ama Gazella'nın zaman hırsızlığı ve saygısızlığı bununla da kalmadı. Salı sabahı 10.30'da Air India ile Varanasi'ye yapacağımız iç uçuşun saati bize haber verilmeden değiştirilip 13:30'a alındı. Üstelik direkt değil aktarmalı uçuş yapmak zorunda kaldık. Sebebi ise düşünceli turumuzun önce Agra'dan Delhi'ye 5 saat minibüs yolculuğu yapacağımız için gece 1.30'da uyanmamızı istememesiymiş! Fark eden ne oldu? 3.30'ta uyandık! Aynı yolu çektik, aktarmalı uçtuk, Varanasi'ye akşam varabildik. Biz 1.30'ta kalkmaya razıyız, erken uçağa alın diye o kadar ısrar etmemize rağmen değişen bir şey olmadı. Muhtemelen gül gibi biletlerimiz çoktan gitmişti ya da işlerine öyle gelmişti, bilemiyorum artık. Varanasi dönüşünde de aynı sürprizle karşılaştık. Bu kez 15:50 uçağının 17:10'a alınması uygun görülmüştü. O uçak da rötar yapınca gece 11'de Delhi'de olabildik ve koskoca Delhi için sadece bir günümüz kaldı. 

4) "Travel Designer" olduğunu iddia eden Gazella'nın kataloğunda, National Geographic, Travel+Leisure ya da Atlas gibi seyahat dergilerindeki şık reklamlarında iddia ettiği gibi "kıymetli alın terinin en güzel ve keyifli ödülünün iyi bir tatil olduğunun farkında olduğunu" hiç sanmıyorum. Çünkü ancak bu kadar verimsiz ve zaman kaybı yaratan bir program hazırlanabilirdi. Programı hazırladıktan sonra saatlerin, içindeki ara yolculukların, yapılması gerekenlerin üzerinden bir kez geçen bir insan gerekli revizyonları mutlaka yapardı. Bu program ise ciddiyetsizce hazırlanmış, kötü bir şaka gibiydi.

Sonuçta turların iyi ya da kötü reklamını katılımcıları yapar. Gazella ile ilgili görüşlerimi bekleyen annem-babam ve onların birkaç arkadaşı başta olmak üzere herkese bizim yaşadıklarımızı anlatıp, uyarmayı gerekli görüyorum. İnsanların bir geziye çıkmadan önce bu tür geribildirimlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde tur şirketlerinin de kendilerini geliştirebilmelerinin yolunun bu olduğuna inandığım için bu yazının aynısını Gazella'daki yetkililere de gönderdim. Aldığım yanıtı da sizlerle paylaşıyorum (parantez içindeki kırmızı notlar bana aittir):

Öncelikle eleştirileriniz ve söz hakkı tanıdığınız için teşekkür ederim.


Diğer misafirlerimiz ve rehberimiz ile yazdığınız şikayetler üzerinden konuşarak size net olarak dönmek istediğimden dolayı geç cevap veriyorum lütfen kusura bakmayın.


Hindistan turumuza ile ilgili ;


Bu turu sizinle beraber aynı içerik ve aynı yerel acente ile 5. kez düzenledik ve maalesef ilk defa şikayet alarak geri dönüldü.


Ana problem olarak 2 tane sıkıntı olduğundan turda aksaklık olmuş fakat bu aksaklıklar vaat ettiğimiz tüm hizmetleri yerine getirmemize engel olmamıştır.


Birinci sorun ve size 2.5 saat kaybettiren (hayır, en az 5 saat!ilk gelen aracın kötü olmasıdır. Bu bize oradaki yerel acentemiz tarafından Mercedes Sprinter (Sanırım O403 ‘ü yanlış yazdınız. (Evet, mailde yanlış yazmışım, yazıda da düzelttim. Biz 20 kişilik tur olma ihtimali üzerinden konuşmuştuk çünkü, o yüzden aklımda o kalmış. Yine de verilen minibüsün Sprinter ile alakası yoktu.) Otobüs için bizim 20 kişilik turlarımızda sadece Volvo kullanılmaktadır. Arkadaşlarımın başka bir bilgi vermesi mümkün değil.) olarak konfirme edildiğinden size de bu türlü bir bilgi verilmiştir. Fakat konfirme edilen araç yerine bizim bilgimiz olmadan farklı bir araç gönderilmiş. Bu sorunu sizinde bildiğiniz gibi biraz vakit almasına rağmen çözdük .


İkinci sorun uçak saatlerinin değişikliği,bu konu da acentemizin atladığı ve bizden son ana kadar sakladığı bir problem oldu .


Bu durumda aklınıza direk nasıl bir acente ile çalışıyorsunuz sorusu gelebilir.Acentemiz Dünya’nın en büyük iki tur operatöründen biri olan acentenin Hindistan şubesidir.Dolayısıyla orada daha iyisi ne yazık ki yok.Bu problemler sizi olduğu kadar bizi de yıprattı ve bu konuda şikayetimizi gerekli mercilere ilettik.


Dilerseniz acentemizden aldığımız uçak ve transfer aracı konfirmasyonlarını orijinal haliyle sizinle paylaşabiliriz.


Rehberimiz ile ilgili sıkıntılarınızı turun diğer katılımcıları ile de konuştum, onların genel olarak görüşü rehberin yapıcı ,çalışkan ve yeterli bilgiye sahip olduğudur .Tabi ki insan özellikleri yorumlayan kişiye göre değişir ve sizin bu konudaki memnuniyetsizliğinizi saygıyla karşılıyoruz .


Bazı turlarda bazen aksamalar oluşabilir ama turizmde önemli olan acentanın refleksleridir. Sizden ricam her sorunu gidermek için bizim göstermiş olduğumuz çabayı göz ardı etmemenizdir. (Bence de aksaklıklar söz konusu olduğunda acente refleksi en önemli konudur ve müşterinin o acenteyi seçerken duyduğu güvenin de temelidir. Ama Gazella'nın kaybettiğimiz iki gündüz ve yaptığımız rahatsız yolculuklar konusunda nasıl bir acente refleksi geliştirdiğini de merak ettim doğrusu.)


Bu bilgilere göre yazacağınız mevcut yazınızı yayınlamanıza yada yeni yazınıza saygı ile yaklaşacağımızı bilmenizi isterim.En kısa zamanda tekrar görüşmek dileğiyle.


Bilginize sunar iyi günler dilerim.


Saygılarımla,


Ben acentenin bana sunduğu programı satın alan bir müşteri olarak arka planda yaşanan aksaklıklarla ilgilenmiyorum. Gazella'ya tam da bu yüzden güven duyup seçmiştik. Hintli acenteyle sorunsuz bir koordinasyonu garanti etmesi ve bize hissettirmeden sorunları çözmüş olması gerekirdi diye düşünüyorum. Oysa geziye katılan hepimiz o sorunları birebir yaşamak durumunda kaldık. Şahsen ben bir daha Gazella riskini alabileceğim konusunda şüphe duyuyorum. Ama iki tarafı da duydunuz, elbette karar sizin.

Neyse, artık keyifli gezi yazılarına başlayabiliriz sanırım. İlk durağımız Pembe Şehir Jaipur... Benimle gelin.. 

Hindistan 101

Bu sene bayram tatilinde uzak diyarlara kaçmaya karar verdik. Hayalleri gerçekleştirme enstitüsü İso'cum çok farklı kültürlere sahip uzak diyarlara yapacağımız ilk keşif seyahati için benim en çok görmek istediğim ülkeye gitmeyi önerdi: Hindistan!

Evet, beni takip eden herkes herhalde bütün dünyayı görmek istediğimi az çok anlamıştır. Ama Hindistan'ın yeri hep farklıydı benim için (bunun gibi bir diğer ülke için bkz Güney Afrika). Neden olduğunu bilmiyorum, çünkü genel anlamda Doğu kültürüne karşı pek bir yakınlık duyduğum söylenemez. Ama dışarıdan baktığımda Hindistan'ın masal gibi bir ülke olduğunu düşünürdüm. Ve geçtiğimiz bayramda bir hafta boyunca o masalı yaşama şansına eriştim. (Elbette buraya kendi başımıza değil bir tur şirketiyle gittik. Dolayısıyla masalımızın kaderini de büyük ölçüde onlara emanet etmiş olduk. Bu anlamda hayal kırıklığına uğradığım pek çok şey oldu ama bu ayrı bir yazı konusu olacak.)

Elbette bir kere Hindistan'a gidip, en turistik şehirlerinde az zaman geçirip dönerek Hindistan üstadı gibi bilgelik taslamaya falan kalkmayacağım. Zaten o yüzden bu yazının başlığı da Hindistan 101: yani Hindistan'a giriş diyebiliriz. Golden Triangle (Altın Üçgen) denilen Jaipur-Agra-Delhi üçgenine ek olarak Varanasi'yi de gördüğümüz bu bir haftalık gezi sayesinde Hindistan hakkında önemli bir fikir edinmiş olduk ama daha keşfedilmemiş kocaman bir bölümü var bu kocaman ülkenin! Şimdi Hindistan'a bizim gibi kısa süreliğine ve turistik bir gezi için gitmeyi düşünenlere kısa bir bilgilendirme yaparak bu gezi yazısı serisine başlamak istiyorum

İlk olarak yakın çevrenizdeki pek çok insandan Hindistan'la ilgili şehir efsaneleri duyacağınızı söyleyeyim: "Bizim bir arkadaş gitti, döndükten sonra bir ateşlendi, daha da iflah olmadı!" "Ayy, iğrenç, hayatta oralara gidip de tifo falan kapamam!" "Kocaman zehirli yılanlar, hastalık saçan sinekler, böcekler falan varmış oralarda." "Mutlaka sıtma aşısı yaptırın, sivrisinekler feciymiş!"

Duyduklarınızı bir kenara bırakın ve beni dinleyin. Aklınızda olsun uzak diyarlara seyahat etmeden önce arayıp bilgi alabileceğiniz bir merkez bulunuyor. Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü’nün Türkiye genelindeki 25 şubesinden seyahat sağlığı konusunda bilgi alabilirsiniz. İstanbul'daki merkezi Karaköy'de olan kurumun web sayfası budur. Biz de hem burayı arayarak hem de babam doktor olduğu için onun Enfeksiyon bölümündeki arkadaşlarından da bilgiler alarak (ki birbiriyle örtüşen bilgilerdi) seyahat öncesi gereken önlemleri almak istedik. Seyahatinizden bir ay önce sağlık konusunda ne yapmanız gerektiğini öğrenmenizi tavsiye ederim, çünkü belli bir süre içinde sizi korumaya başlayacak aşılar ya da özel birtakım ilaçlar kullanmanız gerekebilir. Kırsalında değil de şehir otellerinde kalacaksanız ve konaklama süreniz üç haftadan uzun değilse Hindistan için yaptırmanız gereken özel bir şey bulunmuyor. Sarıhumma bu bölgenin hastalığı olmadığı için aşısını olmanız gerekmiyor. Tifo aşısı zaten Dünya Sağlık Örgütü tarafından genel koruyucu olarak yapılması gereken bir aşı olarak belirlendiği için isteğe bağlı olarak öneriliyor. Ancak eminim hepimiz Türkiye'deki hijyen koşullarında da tifoya karşı bağışıklık kazanmışızdır diye düşünerek biz yaptırmadık. Bir de sivrisineklerin taşıyabileceği malarya mikrobuna karşı önlem olarak kinin tedavisi ya da gitmeden önce başlanıp, orada da kullanmaya devam edilip, döndükten sonra da 28 gün daha kullanılacak (çünkü malarya vücutta 28 gün yaşayabiliyormuş) bir antibiyotik tedavisi öneriliyor. Ancak bunun da olasılığı çok düşük olduğu için yine isteğe bağlı. Biz de bir haftalık gezi için 40 gün antibiyotik kullanmamak için bunu yapmadık. Turdaki kimse de yapmamıştı zaten. O yüzden onun için de gerek yok diyorum (28 gün içinde herhangi bir değişiklik olursa haber veririm sizlere..:) ).

Gelelim önlem olarak yapmanız gerekenlere:

  • Yanınızda mutlaka olası mide-bağırsak problemlerine karşı ilaç bulundurmalısınız. En sık yaşanan problemler bunlarmış. Bu konuda yine seyahat sağlığı merkezinden bilgi alabilirsiniz. Ayrıca ağrı kesici-ateş düşürücü ilaçlar ya da düzenli kullandığınız ilaçları mutlaka yanınızda götürün. Çünkü eczane göreceğinizi, görseniz bile onun bir eczane olduğunu anlayabileceğinizi sanmıyorum! (Aşağıda gördüğünüz dükkan bir dişçi kliniği örneğin. Ve bu en azından kapalı bir mekan. Sokaklarda damak takan dişçiler görmek de mümkün!) Turdaki herkes bir çuval ilaçla gelmiş olmasına rağmen hiç kimsenin yanında boğaz pastili yoktu ve turun son iki günü herkesin boğazında iritasyon oluşmuştu (hatta ben işaret diliyle anlaşmaya başlayacak kadar kaybettim sesimi). Bunu hem viral bir duruma hem de oy birliğiyle hava kirliliğine bağladık. Özellikle Varanasi ve Delhi'de soluduğumuz hava adeta genzimizi yakıyordu. O yüzden pastil, boğaz kuruluğuna karşı spreyler ve öksürük ilaçları  da götürebilirsiniz yanınızda. 

  • Hindistan'da dikkat edilmesi gereken en önemli konu yemek olsa gerek. Malum pek hijyenik bir ülke olmadığı için sokaklarda açıkta satılan her şeyden uzak durmanız gerekiyor. İso'cumla benim sokak yiyeceklerine düşkünlüğümüzü bilen herkesin bizi en çok uyardıkları konu da buydu. Ama zaten burada üzerinde kara sinek sürüleri dolaşan ve yanlarında insanların ve sokak ineklerinin (!) aynı yerden su içtikleri variller bulunan sokak satıcılarının ve dükkanların ürünlerini çekici bulmak imkansız! Otellerde ve bilinen belli başlı restoranlarda yemek yemeniz gerekiyor. Ayrıca acı ve baharatlı yemeklerden hoşlanmıyorsanız işiniz çok zor. Ben ayrıca otellerde bile çiğ salata ya da muz ve ananas dışında dış kabuğunun temizliğinden emin olmadığım meyveler gibi şeyleri yememeye de dikkat ettim. (Aşağıdaki kolajda sol alt resimdeki ineğin su içtiği teneke varilden insanlar da maşrapalarla su alıp içiyorlardı!)

  • İçtiğiniz suya dikkat! Hem de çok dikkat! Otelde bile olsa önünüzde açıldığını görmediğiniz sudan başka su içmemelisiniz. Yine aynı şekilde içeceklerinize asla buz koymamalısınız. Yol üstündeki mola yerlerinde çay-kahve içmemenizi öneririm. Hem tatları hem de yapıldıkları hijyenik koşullar hiç harika değil diyebilirim. Lens takarken ve diş fırçalarken bile içme suyu kullanılmasını öneren bazı yabancı gezgin yorumları okumuştum, ama biz oteldeki musluk suyunu kullandık. Sonuçta duş alırken de aynı su ağzımıza ve gözümüze temas ediyor diye düşündük ve bildiğim kadarıyla da bir şey olmadı. 
  • Sokak köpeği, sokak ineği, sokak maymunu, sokak sincabı, sokak keçisi, sokak domuzu gibi pek çok sokak hayvanının başıboş dolaştığı bu ülkede hiçbirine temas etmemeniz gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. Sokak köpeklerine karşı zaafımı bilen Gizoş'un gitmeden önce bana yaptığı uyarılardan biri de buydu. Diğer ikisi ise pisboğazlık yapıp her gördüğünüzü yemeyin ve sefaletten etkilenip de bana gelip içler acısı hikayeler anlatmayın olmuştu! :)

  • Yanınızda sinek kovucu losyon ve kremler bulundurun ama benim gibi abartıp da üç kutu ve oda için olanlarından götürmenize gerek yok. Genelde akşamüstleri çıkan sivrisinekler çok rahatsız edici değil. Sadece Varanasi'deki akşam Ganj Nehri'nin kıyısında durum feciydi ve o gün de yanımızda hiç sinek kovucu yoktu. Ah bu Murphy, bıkmadı gitti bu anları kollamaktan! (Aşağıda Ganj Nehri kıyılarının halini gösteren bir resim var. Bizim üstümüze sıçrasa dizanteri falan oluruz sanırım, ama nasıl bir bağışıklık kazanmışlarsa buradakiler arınmak için bu nehre giriyor ve  suyunu bile içiyorlar!)

  • Güneş kremi götürün. Kasım ayı Hindistan gezisi için en uygun dönem ve onlar için kış mevsiminin aylarından. Ama kış olduğuna bakıp da kanmayın sakın! Gündüzleri 28-30 derece olan hava sıcaklığı geceleri 15-18 arasında değişiyor. Yani bizim için bildiğin yaz denebilir. O yüzden gündüz geziler sırasında şapka, güneş gözlüğü ve güneş kremi üçlüsünden destek almayı unutmayın. Akşam için ise bir tane hırka ya da ince bir mont ilavesi yeterli olacaktır. 
  • Otel ve restoranlar dışında tuvalet kullanmamaya çalışın. Kimi zaman restoran tuvaletleri bile harika olmayabiliyor. Hele turistik yerlerin tuvaletleri tam bir facia. Girmek zorunda kalırsanız hiçbir yerinizi hiçbir yere değdirmeden ihtiyacınızı gidermenin bir yolunu bulmalısınız! Gerçekten de pisliğin had safhada olduğu bu ülkede kaçınılmaz olarak elleriniz pek çok yere değiyor. Bu nedenle yanınızda bol bol ıslak mendil, antibakteriyel jel, kolonyalı mendil ve selpak bulundurun. (Annem yanımda saf alkol bulundurmamı ve girdiğim her tuvaleti ve kapı kollarını alkole batırdığım selpakla temizlememi önermişti ama çantamdan alkol çıkarırsam kendimi çantasından Ace çıkaran Ayşe Teyze gibi hissedeceğimden dolayı bu güzide öneriyi reddettim. :)) Dışarıdayken tırnak yemek ve gözleri ovuşturmak yasak! Otele gelip duşunuzu aldıktan sonra istediğinizi yapabilirsiniz. :)
Gereken her türlü ön bilgiyi verdikten sonra gezdiğimiz yerleri anlatmaya başlamadan önce buraya nasıl bir tur şirketiyle gitmemeniz gerektiğinden de bahsedeceğim. Seyahat severlerin kaçırmamasını öneriyorum.

Bayram Çikolatam Divan'dan!

Uzak diyarlara gidip geldim bu bayramda.. Bambaşka bir dünyaya... Alıştığımız, bildiğimiz şeyleri değil, görmeden hayal bile edemeyeceğimiz şeyleri gördüm bu kez...Hayallerimden birini daha gerçekleştirdim ve evime döndüm Cumartesi sabahı itibariyle...

Evim evim güzel evim, diye bavullarımı boşaltırken kapı çaldı ve apartman görevlimiz Divan'ın bayramda bana gönderdiği çikolataları getirdi. Ne hoş bir karşılama! Ne zarif ve şık bir jest! Hoş gelmişim gerçekten..:)


Kahvemin yanında ilk denemelerimi yaparken size Divan'ın çikolata çeşitlerinden de biraz bahsedeyim. Enfes el yapımı pralinlere, madlenlere ve lokumumuza sihirli dokunuşuyla daha da bir lezzet katan Divan, çikolatalarını dünyadaki birinci sınıf kakao üreticilerinden tedarik edilen kakao harmanlarıyla, natürel malzemeler kullanarak hazırlıyor. Divan Pastaneleri, Bayram geleneklerinin vazgeçilmezi Türk lokumunu da fındık, fıstık, gül limon, nane ve damla sakızı gibi klasik aromaların yanı sıra; portakal, Türk kahvesi, zencefil, badem, çikolata kaplı fıstık ve çikolata kaplı güllü gibi çeşitleriyle de müşterilerin beğenisine sunuyor.

Ben Cumartesi'den beri her gün iki çeşit deniyorum. Bana yetişmek isteyenler elini çabuk tutsunlar lütfen! :)

Ağzımızın tadının hiç bozulmaması dileğiyle...
Teşekkürler Divan!

Kitaplar: Bir Okudum Bir Çevirdim

Sırada yine iki kitap var, birini okudum diğerini ise çevirdim. Bu aralar akşamları uyumadan önce değil de sporda konsantre olarak kitap okuyabiliyorum. Elizabeth Dunkel'in Her Kadın Bir Rus Şaire Âşık Olur kitabı da geçen haftaki spor seanslarım sırasında bitirdiğim sürükleyici bir roman. Ama kesinlikle kadınlara önerebileceğim bir roman olduğunu belirteyim. Otuzlu yaşların ikinci yarısında, başarılı bir reklamcı ve sosyal faaliyetleri yoğun bir Rus kökenli Amerikalı kadın Kate.. pardon Katia. New York'ta sürdürmekte olduğu bu yoğun  ve aktif yaşamının en büyük problemi yalnızlığı, yani aşık olacağı erkeği bulamıyor olması. Bu konuya inanılmaz kafayı takmış durumda. O kadar ki psikologu Frank ile sohbetlerinin büyük bir bölümünü de bu konu oluşturuyor. Bu sırada kardeşi sayesinde kendi ülkesinden sürgün edildiği için Paris'te yaşayan Rus şair ve yazar Boris Zimov ile tanışan Katia'nın yaşamında büyük bir değişim başlar. Sürekli kendini sorgulayan Katia, yaşadığı aşk(lar) sayesinde kendini tanımaya ve keşfetmeye başlamış ve sonunda aşkı fazla sorgulamaması gerektiğini öğrenmiştir. Okuması çok keyifli, kadın ve erkeğin aşk karşısında yaşadıkları şaşkınlık ve bocalamaları güzel bir dille anlatan, psikolojik çözümlemelere yer veren, yalnızlığı ve en önemlisi önce kendini sevmeyi başaramadan hayatı huzurlu bir düzene sokmanın imkansızlığını gösteren güzel bir kitap. Öneririm.


Not: Biraz "Ye, Dua Et, Sev" gibi bir kendini arayış yolculuğu tadı aldım bu kitaptan (ki onun kitabını okumamış, sadece filmini izlemiştim. Bu arada bu kitabı da okurken zihnimde filmleştirdim ve karakterler bile hâlâ capcanlı gözümün önünde duruyorlar!)


Ve duyduk duymadık demeyin: el atmadığım konu kalmasın, diyerek baharatlar alemine dalan ailenizin çevirmeni İmge Tan'ın çevirdiği son kitap Doğu'nun Armağanı raflarda!! Yale Üniversitesi'nden Prof. Paul Freedman'ın araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu kitapta başlıca şifa, yemek ve koku alanlarında kullanılan baharatların Ortaçağ'dan günümüze ve Doğu'dan Batı'ya yolculukları anlatılıyor. Özellikle Ortaçağ'daki ziyafet sofraları ve yemek tarifleriyle ilgili bölümlerin gerçekten ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim. Ve elbette baharatların olduğu diyarları keşfetmek üzere yapılan yolculuklar da öyle. Yine de geniş bir kitleye değil, bu konuyla ilgilenen özel bir kitleye önerebileceğim bir kitap bu. İlginizi çekiyorsa, haberiniz olsun: Doğu'nun Armağanı taze taze Everest Yayınları'ndan çıktı!

İyi okumalar...

Okurlarıma Teşekkür

Blog yazmakla ilgili en sevdiğim şeylerden biri de ne biliyor musunuz? Aldığım detaylı e-mailler. 

Önce kendime kişisel yaşam arşivi olsun diye başladığım, sonra deneyimlediğim her türlü kültür-sanat ve keyif etkinliğini paylaşmadan duramadığım İmgeleme, dört yılda yazılmış yaklaşık dokuz yüz sayfalık bir roman oldu. Bu romanı bu keyfi aldığım sürece yazmaya devam edeceğim elbette ama e-mail kutumda blog okurlarından gelen yüzün üstünde e-mail olduğunu görünce (ki bunlar sakladığım detaylı mailler) kendimi ne kadar mutlu hissettiğimi de buradan belirtmek ve İmgeleme okurlarına teşekkür etmek istedim. 

Aralarında öyle mailler var ki...
- Üniversitelerinde yapılan etkinlikleri blogumda duyurmamı rica eden pırıl pırıl gençler..
- Beni kızına benzeten, dedem için kullandığımız "zoti" kelimesinden yola çıkarak "deli arnaut" olduğumu sanan :), kendini yeterince ifade edemediği Türkçesine rağmen içtenliğini fazlasıyla yansıtan Arnavut kökenli bir baba.. 
- Tatil danışmanları olmamı isteyen ya da gezi yazılarımdan dolayı bana teşekkürlerini sunan bir sürü gezgin.. Bu kategori çok ilgi görüyor. "İmge Hanım, balayına çıkıyoruz, siz nereyi önerirseniz, ona göre plan yapacağız," ya da "Hangi tatil köyüne gidelim?" ya da "Beş günlüğüne Paris'e gidiyoruz, yanımıza izin yazılarınızı aldık, eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?" ya da "Viyana'da Sachertorte yerken kulaklarınızı çınlattık," ya da "Madrid'de nerede kalalım, günübirlik gezi için nereye gidelim?" ya da "Sayenizde harika bir Fado gecesi yaşadık, ömür boyu gezin ve yazın inşallah!!" yorumları beni adeta kanatsız uçuruyor..:)  
- "Septum deviasyon ameliyatını önerir misiniz?" diye soranlar.. (Onları korku filmi benzeri hikayeme yönlendiriyor ve kararı kendilerine bırakıyorum. :) )
- İngilizce öğrenmek istiyorum ya da çeviri yapmak istiyorum, nereden başlasam, nasıl yapsam diye fikir soranlar.
- Ne kadar çok oyun izlemişsiniz! Harika! Acaba şu X oyununun metni sizde var mı? diye bana tiyatro kütüphanesi muamelesi yapanlar..
- "Restoranımızla, okulumuzla, otelimizle ilgili eleştiride bulunmuşsunuz, ama işin aslı şudur" ya da "teşekkür ederiz, durum düzeltildi, bilginize" diye mail atan ilgili yöneticiler.
- Kendi sayfalarını tanıtanlar.. Bana restoran, kitap, film, etkinlik önerilerinde bulunanlar.. Sadece iç dökmek için kapımı çalanlar...
- "Gurbet ellerde senin sayfanı bayılarak takip ediyorum, yaşam tarzın bana ilham veriyor, hep böyle rengarenk bir hayatın olsun," diye güzel temennilerde bulunan, yurtdışından gelen sıcacık mesajlar...
Bu blog sayenizde artık kişisel bir arşiv olmanın çok ötesine geçti. Hatta kendi çapında minik bir sosyal paylaşım sitesi oldu. :) Ne mutlu bana, pek çok harika insanın yaşamına dokunabilmişim ekran başından. İçten, güvenilir ve takip edilmeye değer bulunmuşum. Beni olumsuz eleştirenlerin bile bir süre sonra takip ettiği bir blog yazmayı başarmışım. Görüştüğüm ve görüşmediğim ama dost olduklarını bildiğim yeni insanlarla tanışmışım. Bence hiç de fena bir iş çıkarmamışım! Hatta o gün okurlardan gelen mailleri dosyalarken kendimle gurur duyduğumu bile söyleyebilirim. Sırf bunun için bile harcadığım emeğe ve zamana fazlasıyla değerdi. 

Hepinize teşekkürler!

Ve şimdiden iyi bayramlar...



Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar

Pera Müzesi'nde açılan Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar sergisini gezdim geçen hafta. Gitmeden önce neyle karşılaşacağımı bilerek gittim o yüzden beklenti uyuşmazlığı yaşamadım. Ancak Osman Hamdi Bey tabloları görmeye gittiğini düşünenlere not olarak belirteyim ki bu sergi daha çok Osmanlı topraklarında yapılan ilk kazılarla ilgili görüntüler ve belgelerden oluşuyor. Ressam, arkeolog ve müzeci Osman Hamdi Bey ile Amerikalı arkeolog ve fotoğrafçı John Henry Haynes ve Prof. Hermann Vollrath Hilprecht'in Osmanlı topraklarında kesişen yaşamlarından yola çıkılarak Assos ve Nippur kazıları ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler anlatılıyor. Örneğin yandaki fotoğrafta Osman Hamdi Bey'i Antiokhos'u tasvir eden bir taş kabartmanın alçı kalıbını çıkarırken görüyorsunuz. Bunların dışında 19. yüzyıla ait arkeolojik fotoğraf ve çizimler, mektuplar, seyahat günlükleri ve ilk kez sergilenen arkeolojik eserleri de görmeniz mümkün.  

Ama açıkçası benim için serginin asıl ilgi çekici kısmı bunlar değil, Osman Hamdi Bey'in az bilinen birkaç tablosunu görecek olmaktı. Hatta sadece aşağıda gördüğünüz dört tabloyu hayranlıkla izlemeye gittim diyebilirim. Sol üstteki tablo 1881'de yapılmış Gebze'den Bir Manzara adlı tablosu. Babası Edhem Paşa'nın Gebze'de arazisi varmış ve Osman Hamdi Bey buraya bir yazlık ev yaptırmış. Sıralanmış dönem evlerinin hemen ardında ise Çoban Mustafa Paşa Camii'nin kubbesi görünüyor. Hemen yanındaki tablonun adı ise Cami Kapısında. Bu tabloda üst balkonu çevreleyen kitabe bir önceki tabloda gördüğümüz Çoban Mustafa Paşa Camii'nden alınmış. Ayrıca kadınlar da feracesiz tasvir edilmiş. Böylelikle Osmanlı toplumunda kadınların haremden dışarı çıkabildikleri ve evden bağımsız üretken bir yaşamları olduğu gösterilmiş.


Altta solda 1904 yılında yapılmış Ab-ı Hayat Çeşmesi adlı tablo bulunuyor. O kubbeli Kur'an mahfazasının üzerindeki sedef süslemelerin dokusunun inanılmaz bir gerçeklikle resmedilmiş olması görülmeye değer. Son olarak katıldığı kazı çalışmalarından birini resmettiği bir çalışması var Osman Hamdi Bey'in: Nippur Tapınak Sarayı Kazısı. Sarı ile kahverengi arasında bu kadar çok renk tonu olduğunu bu tabloyu görene kadar bilmiyordum doğrusu. Ve sadece bu tonlarla koca bir alanın resmedilebileceğini düşünemezdim. 

Bu anlattıklarım (ve serginin benim ilgimi çekmediği için kısaca değindim büyük bir bölümü) ilginizi çekiyorsa Pera Müzesi'nde 8 Ocak'a kadar devam edecek olan bu sergiyi kaçırmamanızı öneririm. 

Şimdiden iyi gezmeler...