Adana Besi Çiftliği :)

Adana deyince akla ilk olarak kebap geldiği konusunda hemfikiriz değil mi? Ama size uzun uzadıya kebap yazısı yazmayacağım bu kez, çünkü yazılmışı var. :) Salı akşamı havaalanından çıkar çıkmaz kendimizi Elem'e attık. Bu bir Adana ritüelidir: bavullar arabanın bagajında, daha eve uğramadan kebapçıya gitmek! Elem her zamanki gibi harikaydı. Kebap ve kuşbaşı etine ve yanında gelen sınırsız yeşillik ve salata çeşidine doyduktan sonra tatlı istemediğimizi söyledik. Ama her seferinde bizimkilerle ilgilenen tanıdık garsonumuz babama doğru eğilip "özel misafirimiz için özel bir tatlı getirttik ama, en azından bir porsiyon getireyim ortaya" demiş. Babam da "eh, peki o zaman, gelsin bakalım," deyince ortaya öyle bir künefe geldi ki tarifi mümkün değil. (Bu arada "özel misafir" ben oluyorum, o önemli noktayı atlamayalım lütfen! Gittim geldim şımarmaya doyamadım ayol.:)) Adana'da en favori künefecimiz Yıldızoğlu'dur ama masanın ortak kararı olarak bunun onun da önüne geçtiğini söyleyebiliriz. Peyniri çok özel ve şekeri çok dozunda bu harika lezzeti nerede bulacağım derseniz hemen açıklıyorum: Künefeci Hasan Masat. Pek çok yerde ve Elem'in yanında şubesi olan bu künefecinin harika künefesinin tadına bakmayı unutmayın. Şubeler ve detaylı bilgi için buraya buyrun.


Son yıllarda Adana şehir merkezinde çok hoş kafe ve restoranların açıldığını da görüyorum. Bence bu durum aynı zamanda bir üniversite şehri olan Adana'da sadece kebapçı hakimiyeti olmaması açısından sevindirici. Anne-kız çıktığımızda kebap kokuları içinde rakı içmek değil de birer kadeh şarabımız eşliğinde, dekorasyonu  ve ışıklandırması hoş bir yerde bir şeyler atıştırmak isteyebiliriz değil mi? Her şeyin yeri ayrı. İşte kız kıza buluşmalar, şık öğle ve akşam yemekleri, çocuklu aileler, sevgili ve arkadaş buluşmaları için çok uygun görünen, bizim House Cafemiz tarzı bir mekan Cosecha. Çok başarılı pizza ustalarının ününü duymuştuk, o yüzden biz de Meksika usulü pizza denedik gittiğimizde. İncecik hamuru ve bol malzemesi ile harikaydı. Bir de hellim ızgaramızı aldık (hellimi güzeldi ama biraz kurutmuşlardı). Birer kadeh şarap ile harika bir öğle yemeği molası verdik annemle birlikte yağmurlu bir Adana gününde. Canınız böyle bir mola çekerse Cafe Cosecha işte burada. Kesinlikle öneririm. 


Bu moladan sonra isterseniz yeniden Adana'da olduğumuzu hatırlayalım, özümüze dönelim. Ciğer sevenler el kaldırsın. Tamam, toplanın o zaman gidiyoruz. İstikamet Ciğerci Bedo! 24 saat açık bu salaş mekan da ailecek geç keşiflerimizden biri. Dışarıda kuyruk oluşuyor resmen. Masalar hızla dolup dolup boşalıyor. Oturduğunuz anda yine masanıza bir sürü salata çeşidi siz istemeden getiriliyor. Sonra siparişinizi veriyorsunuz. Birçok çeşit var ama biz elbette oraya gitme amacımız olan ciğeri tercih ettik. Sonra sol altta babamın örnek olarak gösterdiği gibi lavaş ekmeğin arasına yerleştirdiğiniz şişler ile üzerindeki nefis ciğerleri ayırıyorsunuz. Artık lavaş ve ciğer aşkı yaşanıyor, bu aşka kimyon ve sumaklı soğan da dahil olabilir ama şişin kesinlike aradan çekilmesi gerek! O yüzden onu hemen en alttaki küçük resimde gördüğünüz  boru şekildeki boş şiş kutusuna atıyorsunuz.  


Aynı adımları tekrarlayarak karnınızı doyuruyor, kalan ciğerleri ve yağları da evin camında yalanarak sizi bekleyen kedilere götürüyorsunuz. Ciğerci Bedo nerede diyorsanız buraya buyrun. Buyurmaya üşenenler için Telefon: 0-322-232 84 86/87


Camdaki tosuncuk gibi yalanmaya başlayanlar el kaldırsın! :) Tam da öğle yemeği zamanı yazdım ki acilen kendinizi bir yerlere atıp içinde bulunduğunuz duruma uygun bir çözüm bulabilesiniz diye. Benimse kahve saatim geldi. Bu kez yanında bir parça çikolata yerine Adana'dan getirdiğim cezeryeden bir dilim alacağım. Hepinize şimdiden afiyet olsun..

Dört Günlük Bir Adana Kaçamağı

Salı günü Adana'ya gittim.. Şimdi de oradan bavuluma atıp getirdiğim sarımsaklı köfteye, Balcalı balına, lahana sarmasına, şadoks adı verilen tuhaf turunçgil çeşidine, şaka limonlarına (İso'cumun Adana limonlarına taktığı ad. Buradakiler gibi kas çalıştırmak yerine daha keserken suyu fışkırmaya başlıyor bunların), cezeryelere, benim için diprize atılıp dondurulmuş içli köftelere bakıp bakıp gözlerimin dolacağı birkaç gün yaşamaya devam edeceğim her zamanki gibi. 

En çok da lahana sarmasına.. Çünkü o lahana sarması için annemin yağmur çamur dinlemeden şehrin en güzel lahanasını bulma çabasına şahit oldum. İki gün kadar süren bu çaba sonunda tam lahanadan soğumak üzereydim ki annem şehir merkezindeki pazarda uygun lahana adayını buldu ve kriz çözüldü. :) Sonra da dünyanın en lokum lahana sarmasını yaparak sarıp sarmalayıp bavuluma yerleştirdi. Ve gecenin birinde eve geldiğimde aramamı ve yemeklerin düzgün bir şekilde gidip gitmediğini haber vermemi tembih etti. Buna da annesel iş takibi diyoruz kısaca. Burada biteceğini sanıyorsanız da yanılıyorsunuz. Daha "yediniz mi? beğendiniz mi? oh, ben yemiş gibi oldum, afiyet olsun! İso'cum da beğendi mi?" aşamaları da var bu işin..:) Ellerine sağlık annoşum. Akşam götüreceğiz hepsini afiyetle, hiç merak etme..

Adana'nın tam bir turunçgil cenneti olduğunu biliyorsunuz. Buyrun size şehrin ve bizim sitenin her yerindeki portakal, limon ve greyfurt ağaçlarından bir kolaj: (İşte ikiye kestiğim meyveye de şadoks diyorlar. Kalın kabuklu, dilimleri de kalın bir zarla kaplı, ama içi greyfurt gibi ağzınızda buruk bir tat bırakmıyor, daha tatlımsı ve değişik. Greyfurt sevmem ama onu seviyorum, hatta bavuluma ondan bile atıp getirdim. Bavulum her zamanki gibi olaydı yani!)


Bu arada Adana'da evim dışında olmazsa olmaz iki durağım olduğunu biliyorsunuz: biri Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi, diğeri de Kuaför İsmail. Evet iki alakasız durak oldu ama n'apalım artık, idare edin. :) Saçlarımı ve dişlerimi gözü kapalı emanet edebildiğim iki adres bunlar. Hatta Kuaför İsmail'den bu yazımda da söz etmiştim. Doğal bir renk olsun uyarılarıma rağmen giderek sarardığını  fark ettiğim saçlarım bir süredir beni rahatsız ediyordu ve ne demek istediğimi gözümden anlayan İsmail'in sihirli ellerinin müdahalesinin zamanı gelmiş de geçiyordu. Hemen uğradım yeni yerine ve bingo! İşte tam da anlatmaya çalıştığım renk oldu (bkz: aynada kuaför dönüşü kendimi çektiğim fotoğraf). Kuaför İsmail'in yeni adresi: Gazipaşa Bulvarı Yunusbey Apt. No:9 K:1 D:2 Telefonu ise değişmemiş, ama yine de yazayım: 0-322-453 09 50. Giderseniz selamımı da iletin olur mu? :)


Sonraki yazımda Adana'da yeni keşfettiğim lezzet ve mekan önerilerinden bahsedeceğim sizlere. Hamile olanların, "içimiz bir hoş oluyor, bulan var bulamayan var kardeşim!" diyenlerin bir sonraki yazıya uğramamalarını rica ediyorum.

Üşümemem ve rahat etmem için bana evin ebeveyn banyolu ve manzaralı kral suitini ayıran, kebaplar, içli köfteler, ciğerler ve bana özel saklanan lagos balıklarıyla beni besiye çeken, doktor kontrollerim, alışverişlerim, ıvırım zıvırım için bana en uygun programı organize eden anneme ve babama bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Baharda yeniden yanınızda olup bu kez güneşin altında bahçe keyfi yapmayı iple çekeceğim. Öpüldünüz! :)



Zenne

Geçen hafta Pazartesi akşamı sonunda Zenne'ye gidebildik. Aslında vizyona girdiği ilk hafta görmek istediğimiz filmlerdendi ama ancak uygun zaman bulabildik. İyi ki de bulabilmişiz, çünkü biz filmden gerçekten çok etkilendik. Filmde ülkemizde gerçekleşen (muhtemelen) sayısız namus cinayetlerinden biri konu ediliyor. Ama bu sefer söz konusu olan bir kadının başrolünde olduğu bir namus cinayeti değil. Eşcinsel olduğu için ailesinin namusuna leke düşüren (!) 26 yaşındaki Ahmet Yıldız'ın yaşam mücadelesinin, cinsel kimliğinin, umutlarının, aşkının, canının yine ailesi tarafından katledilmesinin öyküsü. Yani yine hayatta her şeyden çok başkalarının uçkuruyla ilgilenen bizimki gibi gelişmemiş, ikiyüzlü, açık görüşlülük ve hoşgörüden uzak toplumların dertlerinden biri anlatılıyor bu filmde. Ve bence sırf bu yüzden bile takdiri hak ediyor filmin yapımcıları.


Zennelik yapan Can rolündeki Kerem Can'a hayran kaldım diyebilirim. Hem oyunculuk anlamında çok başarılı hem de görsel açıdan çok estetikti. Kostümleri ve danslarıyla ilginç bir şekilde seksi bile göründüğünü söyleyebilirim. Doğulu muhafazakar bir ailenin eşcinsel kimliğini keşfederek fotoğrafçı Alman sevgilisi Daniel ile yeni bir yaşama atılmaya çalışan Ahmet rolündeki Erkan Avcı da iyiydi. Çoğunluk'tan hatırladığım Esme Madra yine benzer bir roldeydi ve başarılıydı. Can'ın ve askerden hafif kafayı sıyırarak dönmüş ağabeyinin anneleri rolündeki Sevgi'yi başarılı tiyatrocu Tilbe Saran canlandırıyordu. İki oğlunu da sevgiyle ve hoş görüyle kucaklamayı beceren, adına yakışır bir anneydi Sevgi karakteri. Ahmet'in anne ve babasını ise Rüçhan Çalışkur ve Ünal Silver başarıyla canlandırmışlar. Törenin ve geleneklerinin doğurdukları çocuğun sahibi olmasına izin veren, "kızından dağ üzümü 'erkek adam' olan oğlundan ise bağ üzümü" bekleyecek kadar ayrımcı, dar ve katı görüşlü, sevgiden yoksun, anlayışsız, hem kendilerine hem de topluma zararlı bir ana-baba örneği. Maddi-manevi varlık değil yokluk yaratan cinsten! Her iki ailenin de çocuklarının üzerinde yarattıkları  duygusal etkiler çarpıcı biçimde gösterilmiş filmde.

Devamlılık ve bazı yerlerde anlaşılırlık problemleri olduğu söylenmiş filmle ilgili. Doğru, ama bence çok rahatsız edici değildi. Caner Alpay ve Mehmet Binay bence ilk iş olarak harika bir filme imza atmışlar. Umarım şevkleri kırılmaz ve motive edilirler bundan sonrası için. Yine birkaç yerde "çok gereksizdi" diye yorumlanmış olan Daniel'in Afganistan deneyimi ile sevgilisi Ahmet'le yaşadıkları arasında kurulan paralellik şahsen benim hoşuma gitti. Filmde eşcinsel olanların askerlik başvuruları sırasında karşılaştıkları muamele ile ilgili yorum kanımızı dondurdu, adeta isyan ettirdi. Bir duruma dışarıdan bakan gözlerin ne kadar açık görüşlü olsalar da o durumu birebir yaşayan kişi kadar anlayamayacakları Ahmet'in kendisine sürekli "ailene ve herkese kimliğini açıkla, kurtul, dürüstlük özgürlüktür" türünden fikirler veren Daniel'a söylediği "dürüstlüğüm ölümüm olur" cümlesiyle çok güzel bir şekilde anlatılmıştı. Trajik sona rağmen Can'ın (ve teyzesinin) yaşamı üzerinden verilen umut dolu görüntüler biraz olsun iyi geldi hepimize.

Sonuç olarak tüm ekibin ellerine sağlık. Şimdiye kadar izlemediyseniz, gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanan bu güzel filmi izlemenizi kesinlikle öneriyorum. Artık şimdiye kadar filmi izlemediğim için özenle okumaktan kaçındığım  filmle ilgili yazıları ve özellikle de Kerem Can röportajlarını okuma zamanı..

İyi seyirler.

   

Yaklaştıkça

Bu Cumartesi Tiyatro İstanbul'un Yaklaştıkça adlı oyununa gittik. Aslında çoğumuzun izlemiş olduğunu tahmin ettiğim Closer filminin tiyatro oyunu haline getirilmiş hali. Patrick Marber'ın hikayesini Tiyatro İstanbul'un çoğu oyununda olduğu gibi yine Gencay Gürün Türkçeleştirmiş. Celal Kadri Kınoğlu ise yönetmiş.

Filmi hatırlıyor musunuz? Hani Londra'da yaşayan iki çiftin iç içe geçen ilişkilerinin öyküsü? Hani Julia Roberts, Jude Law, Natalie Portman, Clive Owen falan? Ben izlemiştim ama oyunu izlerken filmi hiç hatırlamadığımı fark ettim. Sonra Google'dan filmle ilgili görsellere baktığımda da fotoğraf sergisindeki birkaç görüntü dışında hiçbir şey uyanmadı zihnimde. Yeniden izlesem iyi olacak diye düşündüm. 

Oyunda iki erkek iki de kadın oyuncu var doğal olarak. Gazetede ölüm haberlerini yazan ve aslında yazar olmak isteyen Dan'i Şencan Güleryüz canlandırıyor. Tesadüfen tanıştığı striptizci genç kadın Alice'i ise Nilperi Şahinkaya oynuyor. Dan Alice'e aşık oluyor ve birlikte olmaya başlıyorlar. Hatta Dan Alice'in öyküsünden yola çıkarak ilk romanını yazıyor. Ve tanıtımları için yapılacak fotoğraf çekimleri sırasında fotoğrafçı Anna ile tanışıyor. Anna karakterini canlandıran isim Esin Harvey. Eveeet, Anna'nın kocası Dr. Larry yani Murat Han ile dörtlü tamamlanıyor. Bu dörtlü arasındaki ilişkiler ağını keyifle izleyeceğinizi tahmin ediyorum. Günümüz ilişkilerinde pek çok insanın başına gelebilecek türden kararsızlık, kıskançlık, aldatma, ruhsal bunalım ve tereddüt halini yaşayan karakterler sonunda bir çıkış noktası bulabilecekler mi dersiniz?


Oyuncuların hepsi çok başarılı. Nilperi Şahinkaya ve Murat Han biraz daha ön plana çıkıyor diyebilirim. Diğer Tiyatro İstanbul oyunlarından farklı olarak bu kez minimal bir dekor var sahnede. Hız ve pratiklik açısından öyle de olmalıydı sanırım çünkü her sahne farklı bir yerde geçiyordu. Dekorun en önemli kısmı arka fona yansıtılan ve her sahnenin nerede geçtiğini gösteren kocaman Londra görüntüleriydi. Kostüm seçimleri çok başarılıydı. 

Oyunun sansasyonel bir sahneyle anılmasını ve tek bir sahneye indirgenmesini doğru bulmuyorum. Sahnelerden birinin striptiz kulübünde geçtiğini biliyorsunuz, dolayısıyla oyunda bir de striptiz sahnesi vardı elbette. Ve bu sahneyle ilgili pek çok haber yapıldı basında. Çoğunun nasıl haberler olduğunu tahmin edersiniz. Yine de konuyla ilgili "oyunun reklamı, tanıtımı ve seyirci sayısı üzerinde olumlu etkisi olduysa ne mutlu" deyip geçeceğim. Alice'in Dr. Larry'ye striptiz yaptığı sahnede Nilperi Şahinkaya'yı ayrıca tebrik ediyorum. Çok zor, çok başarılı, çok estetik bir sahneydi. 

Ben Dönmedolap'tan beri Tiyatro İstanbul'un hiçbir oyununu kaçırmadım. Ve şimdiye kadar bundan hiç pişmanlık duymadım. İzlediğim oyunlarının hepsine bayıldım. O yüzden bundan sonra da kendilerini yakından takip edeceğim. Size de aynısını yapmanızı öneririm. 

Bu arada biletleri gişeden ayırtıp, oyundan bir saat önce alabiliyorsunuz. Tiyatro İstanbul programı için buraya bakabilirsiniz. Gişe Tel:  0-212-216 40 70

İyi seyirler.

Tanrı'nın Eli

Cerrahlar için "Tanrı'nın Eli" derler ya kesinlikle çok yakışan bir tanım bana göre. Geçen sene gerçekleştirdiği ilk rahim naklinden sonra geçtiğimiz günlerde ilk yüz naklini de gerçekleştiren Dr. Ömer Özkan'la ilgili tüm haberler, görüntüler tüylerimi diken diken ediyor iki gündür. 48 saat uyumadan, 10 saatlik bir ameliyatı başarıyla gerçekleştiren, bağışlanan organları bizzat kendi taşıyan, 21 yaşında genç bir kadından sonra 19 yaşında genç bir adama umut olan, hatta yeniden hayat veren Dr. Ömer Özkan'ın (ve elbette ekibinin) yaptığı işin ne kadar paha biçilmez bir değeri olduğunu düşünüyorum. 


Her fotoğrafta bunu başaranın bir Türk doktoru olduğunu düşünerek gururlanıyorum. 19 yaşındaki Uğur'un doktoruna karşı neler hissediyor olabileceğini düşünmeye çalıştığımda gözlerim doluyor. Bu harika adamın ve ekibinin değer bilen bir ülkede olsa nasıl bir maddi zenginliğe sahip olacağını ve her yerde adeta bir kahraman gibi kendisinden bahsedileceğini, buna karşın ülkemizde ona sağlanan koşulların az çok neler olduğunu düşününce sinirleniyorum. Sonra oturup neden beyin göçü oluyor diye düşünüyoruz bir de değil mi? Neden acaba? Taraftar atışmaları, saksıyla panpişle uğraşan sözde ünlüler, bir sanatçının oğlunun doğum günü Twitter'da "trend topic" olurken Dr. Ömer Özkan'ın olmamasına inanamıyorum! (Tamam, Twitter'da trend topic olmak ne adamın ne de kimsenin umurunda olmayabilir, zaten az önce verdiğim örneklere bakılırsa çok da matah bir şey de olmayabilir. Ama benim demek istediğim orada bulunan ve Internet'te bolca zaman geçiren kocaman bir kitlenin içinde bu konuyu konuşan bir çoğunluğun olmaması, böylesine mucizevi bir olaya karşı bu kadar umursamaz olunması çok üzücü.)

Neyse, ben tüm kalbimle Dr. Ömer Özkan ve ekibine teşekkür ediyorum. İyi ki varlar! Önce on beş günlük kritik sürenin atlatılmasını, daha sonra da 3 ay, 6 ay ve bir yıllık takip süreçlerinin başarıyla sonuçlanmasını ve ekibin bundan sonra da buna benzer muhteşem işlere imza atmalarını diliyorum. Umarım o eller hep işler, dokunduğu her insana güzellik, umut, hayat, can getirir... Ve o ellerin sahibinin de dilediği her şeyin gerçek olduğu, muhteşem bir yaşamı olur. 

Annemi Öldürdüm ve Yüz:1981

Elâlem 16'sında senaryo yazıp, 20'sinde filmini çekip, baş rolünde de oynuyor, biz neredeyse yolun yarısına gelmişiz ancak blogda "vay be, ne çocuk!" yorumu yazabiliyoruz işte! Bir de bu film 2009 yılındaki Cannes Film Festivali'nin en çok konuşulanlarından biri oluyor. Bazıları safi yetenekten ibaret demek. Bize de onları ağzı açık izlemek ve alkışlamak düşüyor. 

Söylediğim gibi Hubert rolündeki Xavier Dolan filmin hem senaristi hem de yönetmeni. Hubert 16 yaşında gay bir lise öğrencisi. Cinsel kimliğini o yaşlarda keşfetmiş, edebiyata meraklı, olgun ve duyarlı bir genç. Çok da isteyerek anne olmamış, otoriter ve bekar bir annesi var Hubert'in. Sertliğinden, duyarsızlığından, dekorasyon ve giyim zevkinden nefret etmesine rağmen annesiyle birlikte yaşıyor. Babası da baba olmayı istemiyormuş, o yüzden çok erken yaşlarda çekip gitmiş hayatlarından ve sorumluluklarından. Yani sorunlu bir aile hayatı olan bir ergen Hubert. Yine de olgunlukla çıkış yolları arıyor kendine. Peki bulabiliyor mu dersiniz?


Filmle ilgili aklımda kalan sahnelerin başında Xavier'in yatılı okula gönderilişi geliyor. O sırada annesine dönüp "Bugün ölsem ne yapardın anne?" diye soran Xavier'in ardından kadının kendi kendine "Yarın ölürdüm," demesi beni çok etkiledi. Herhalde annelik içgüdüsü böyle bir şey diye düşündüm. Yani o ruhsuz ve duygusuz kadının bile öyle hissediyor olması değişik geldi bana. Ve anne için üzüldüğümü hissettiğim tek sahne de tam olarak o sahneydi: o yoğunlukta duygulara sahip olmasına rağmen bunu göstermek konusunda bu kadar beceriksiz olabilir mi insan? Bence çok korkutucu. Babadan bekleyebilirim ama sanki annenin 'sevgisini gösterememe özürü' olamaz gibi gelir(di) bana. 

İkinci sahne ise Hubert'in sevgilisiyle seviştikleri sahneydi. Bir gay sevişme sahnesi ancak bu kadar estetik olabilirdi diye düşünüyorum. Bunda Dolan'ın gay olmasının da payı büyüktür herhalde. Bir de istatistiksel bir araştırma konusu atıyorum ortaya: kızlar yatakhanesinde mi yoksa erkekler yatakhanesinde mi eşcinsel ilişkiler daha yaygındır/rahat yaşanır? Yatakhane sahnelerinde aklıma takıldı ve sanki erkekler bu konuda öndedir gibi geliyor bana. Neyse.. Ben beğendim. Doğal, derin ve yaratıcısının yaşından çok öte bir olgunluğun eseri. Öneririm.  

Kitap önerim ise Mehmet Eroğlu'nun Yüz:1981 adlı romanı olacak. 428 sayfalık bu romandaki ana karakter "hiçbir hayatın baş rolünü oynamaya kalkışmamış; kendininkinin bile." Ve bu hali beni sinir etti diyebilirim. O sorumluluk almaktan kaçınan, amaçsız, duygusuz, tutkusuz, kısacası bomboş halinin içime fenalık getirdiği oldu. Neyse ki kitaba duygu ve renk katan altı kadının öyküsünü de öğrenmiş olduk onunla birlikte. Ve belki de bu anti-kahraman da onlarla yaşadıklarından yola çıkarak bir amaç edindi kendine: 1981'den sonra değişen yüzünün sırrını ortaya çıkarmak!

Kitapta özellikle bu ana karakterden yola çıkılarak 12 Eylül döneminin insan psikolojisi ve kişiliği üzerindeki olumsuz etkilerinden de söz ediliyor. 12 Eylül sonrasında toplumumuza zorla dayatılan hayat ve insan tipinin belirgin bir resmi ortaya konulmuş. Toplumsal vicdanın nasıl sığlaştığı, insanların insanlık yerine kendilerini koydukları, kendilerini sevmekten başka bir şeyin önemli olmadığı hayat tarzı gözler önüne serilmiş.

Kitaptan bazı alıntılar:
"...en gerçek yalan, biçim verilmiş kişiliktir; kendimizi karşımızdakine istediğimiz biçimde kabul ettirme çabası..."
"Ülkemiz, katıksız bir erkekliğin, iri fallus gibi dimdik ayakta duruşundan ibaret? Bakan ne görüyor? Asık suratlı, hiç gülmeyen, yeteneksiz erkekler ve bu erkeklerin yazacağı, onların sorumlu olduğu bir tarih...
Bizim sevdiğimiz vatan bu mu? Ruhu, dokusu, sezgileri ve öfkesi hep erkeksi, adından başka hiçbir kadınsı öz taşımayan vatanımız.
Kadınlar bizi emzirip sevdiler, ama aklımıza dokunmadılar; akıllarımızı biçimlendirmek sadece babalarımıza kaldı..."
"...O zamanlar efendiliğin aynı zamanda kölelik, gardiyanlığın ise tutsaklık olduğunun farkında değildim. Tutku söz konusu olduğunda her şeyin karıştığını, tersyüz olduğunu, gerçekte elde ettiğinizi düşündüğünüz şeyin aslında sizi elde ettiğini anlamam epeyce zamanımı aldı..."
"Tanrı insanla, annesinin babasının sayısız sevişmesi arasında bir kez ilgilenerek ona can verir, yaşayacağı zaman aralığını seçer, sonra da onu tamamen unutur. Hayatı boyunca yansızdır, tıpkı sizin gibi. Görmeden, görse bile ayırt etmeden seyreder... Sizi tekrar hatırladığında ölme vaktiniz gelmiştir..." 
Öncelikle yazarı bu kitabı sayesinde ve çok geç keşfettiğim için kendimden utandığımı belirteyim. ODTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu olan '48 doğumlu yazarın çalışmaları hakkında detaylı bilgi alabileceğiniz güzel bir web sayfası ve Twitter hesabı (@MehmetEroglu_) da bulunuyor. Aklınızda olsun.

Güzel bir hafta sonu diliyorum hepinize..


Kebap

Actors Without Borders - İstanbul tiyatro oluşumunun Kebap adlı oyununu izledik Salı akşamı. Aralık ayında da bir gün oynamıştı ve son oyun olacaktı. Biz de o gün uygun olmadığımız için gidememiş ve çok üzülmüştük. Daha sonra Kumbaracı50'nin Ocak ayı programına baktığımda bu aya son iki oyun daha eklediklerini ve 16-17 Ocak'ta Kebap'ı oynayacaklarını gördüm. İnanılmaz sevindim tabi ve hemen yerimizi ayırtıp, son Beyoğlu turumuzda da biletlerimizi aldım.

Actors Without Borders—İstanbul, Zişhan Uğurlu tarafından kurulmuş, kendini değişik kültürlerden esinli oyunlar aramaya ve sahnelemeye adamış bir tiyatro topluluğu. Seçtiği oyunlarda  görsel imgelemi, fizikselliği, müziği, dansı ve yeni teknolojileri araştırarak geleneksel tiyatronun sınırlarını zorlamayı hedefliyor. Kebap da bu hedeflerine çok uygun ve bu özelliklerin hepsini barındıran bir oyun.

Baş rolde 15 yaşında büyük hayallerle Romanya'dan İrlanda'daki erkek arkadaşının yanına giden Madalina var. "Ne olursa olsun dönmek yok" diye kendi ülkelerindeki sıkıcı ve kısır yaşamlarından gelişmiş ve bol alternatifli bir ülkedeki umut dolu bir yaşama atılan göçmen gençlerin tutunabilmek için neler yapmak zorunda kaldıklarını görüyoruz oyunda. Bşlangıçta bir kebapçıda çalışan Madalina da erkek arkadaşı Voicu'nun onun üzerinden gerçekleştirmek istediği hayaller uğruna kendisini bambaşka bir hayatın içinde buluyor. Bu hayat için görsel sanatlar fakültesi öğrencisi Bogdan 'ın da bu ikiliye katılması gerekiyor. Üçü de kendi çıkarları doğrultusunda bir süre süründükten sonra hayallerini gerçekleştirebilmeyi umuyorlar ama aslında feci bir tükenişin içine sürükleniyorlar.


Madalina rolündeki Gülce Oral'a bayıldım diyebilirim. Çok zor bir rolün üstesinden başarıyla gelmiş. Bazı sahnelerde Hakan Günday'ın Az romanındaki Derdâ'yı anımsattı bana. Dolayısıyla boğazımın düğümlenmesine neden oldu diyebilirim. Yönetmen Zişhan Uğurlu'nun arka plandaki erkek dünyası ve hayaller yorumlamasını da çok beğendim. Kadının (ve genel anlamda güçsüzün) nasıl kullanıldığı, değersizlik algısı, şiddet o kadar güzel verilmiş ki... Çok etkilendim bu oyundan. Tabii içeriğin sert olduğunu ve belki de bazılarınıza rahatsız edici gelebileceğini belirteyim. (Fotoğrafları web sayfalarından aldım.)

Son oyun olmasına rağmen bu kadar uzun yazdım çünkü bu isimlerin bir şekilde kulağınıza tanıdık gelmesini istiyorum ki gördüğünüz yerde kaçırmayın oyunlarını. Böylesine genç ekiplerin böyle işler çıkardıklarını görmenin beni çok mutlu ettiğini söylemeliyim. Hiçbir zaman sınır tanımamaları dileğiyle... Onları sayelerinde tanıdığımız için Kumbaracı50'ye de ayrıca teşekkürler.

Tiyatro kesinlikle candır!

Amrita Spa'da Masaj

Cuma günleri hepimize nedensiz bir mutluluk hissi veriyor değil mi? Benim gibi tam zamanlı çalışmayan biri bile Cuma coşkusu yaşıyorsa, herkes yaşıyor olabilir diye düşünüyorum. Genellikle Cuma günleri benim için yarı yarıya tatil sayılır. Öğleden sonrasında hafta sonuna fiilen girmiş olurum. O günü kendimi mutlu edecek aktivitelere ayırırım. Geçen Cuma da öyle yaptım ve Swissotel'deki Amrita Spa'dan randevumu alarak kendimi akşam 5'te oraya attım.

Amrita Spa evime ya da spor merkezime yakın değil, dolayısıyla nereden aklıma geldi derseniz onu da hemen söyleyeyim: Women's Health dergisi aklıma düşürdü burayı. Bir gün editörlerinden biri arayıp "anketimizi dolduran şanslı okurlarımızdan biri oldunuz ve Swissotel'de aromaterapi masajı kazandınız," dedi. Anketi ne zaman doldurduğumu bile unutmuştum ama elbette uçarak atladım bu fırsata. :) Çıkışta da İso'cumla birlikte eve dönerim diye düşünerek akşam beş buçuğa aldım randevumu. Ne de olsa o komşu sayılır Swissotel'e. Zaten büyük olasılıkla bundan sonra da benden çok o kullanacaktır Amrita Spa'yı. Bu arada Women's Health dergisinin web sayfasında anket hâlâ duruyor. Şansını denemek isteyenler buraya!

Önce tertemiz dolapları -içinde bembeyaz ve yumuşak bornozları ile yine bembeyaz peştemalleri, tek kullanımlık terlikleri ve çamaşırları-, pufları, soğuk duşları, buhar odası, çeşitli özelliklerde sauna odaları, hamamı olan kadınların soyunma odaları ve ıslak alanlarının olduğu geniş salona gittim. Masaj öncesinde beş dakika buhar ve beş dakika da sauna öneriyorlardı. Ben saunadan çok rahatsız oluyorum diye sadece duş ve buhar banyosunu tercih ettim.


Daha sonra başka bir resepsiyonda terapistim (adı Arniti ya da Aritni olabilir ve unuttuğum için sinir oldum kendime!) ile tanıştım.


Onunla birlikte masaj odasına gittik. Öncesinde ilk resepsiyonda doldurduğum form üzerinden biraz konuştuk. Özel herhangi bir sağlık durumum var mı, masajı hangi sertlikte isterim, masaj sonrası nasıl hissetmek istiyorum (enerjik mi, rahatlamış ve dinlenmiş mi?) gibi sorulardan ve buna göre yapılan masaj yağı seçiminden sonrasını hatırlamıyorum. Yani bir saatliğine siz ölümlülerin yaşadığı bu fani dünyadan kopmuş olabilirim. :) Şaka bir yana, gerçekten de şimdiye kadar birçok yerde masaj deneyimim oldu ama burası sanırım en üst sıradaki yerine çoktan yerleşti diyebilirim. Ayrıca siz de benim gibi masaj sonrasında rahatlamış ve gevşemiş bir zihin ve beden ile güne devam etmek istiyorsanız Amrita Spa'nın biberiye, lavanta, ylang ylang ve biraz da zencefil içeren o harika kokulu masaj yağlarına bayılacaksınız. Terapistimle de masaj sonrasında bir-iki saat duş almama tercihimin doğruluğunu teyit ettim ayrıca. O yağın bir süre üzerinizde kalmasının yararı var, unutmayın. Bir de bol su içmeniz gerekiyormuş. Ama Cuma akşamı olduğu için biz onu bol kırmızı şarap olarak değiştirdik İso'cumla. Olsun, onun da antioksidan etkisi var ne de olsa, değil mi? :)


Masajdan sonra bekleme alanında bornozunuza sarılıp sarmalanmış otururken bir tepsinin içinde zencefilli çay, okaliptüs esanslı küçük yüz havlusu ve mis gibi kokan bir lilyum çiçeği getiriyorlar önünüze. İşte bilim adamları ışınlanmayı bulmuş olsalar ilk kullanacağım yer ondan sonrası olurdu. Giyinip, hatta giyinmeden, mümkünse bornozla eve ve yatağıma ışınlanmalı bence artık!

Yine de ışınlanmadan önce size dünya çapında bir zincir olan Amrita Spa'nın adının ne anlama geldiğinden de bahsedeyim. Efsaneye göre ‘Amrita’ tanrıların zamanın başlangıcından bu yana peşine düşmüş oldukları ebedi gençlik vaat eden sihirli bir iksirmiş. İşte buradan çıkarken yaşayacağınız yenilenme ve tazelik hissi ile bu sihirli iksiri içmiş kadar olacaksınız. Haftanın yedi günü hizmet veren merkezde sabah 08.00 ile gece 22.00 arasında bakımlardan ve SPA hizmetinden yararlanabilirsiniz. Bakım programları ile ilgili detaylı bilgi almak ve rezervasyon için: 0-212-326 29 90 (Bu arada fotoğrafları Amrita Spa İstanbul'un Facebook sayfasından aldım.) 

Arada sırada kendinizi şımartmayı sakın unutmayın...

Lezzet Önerileri

Şimdi sizlere evde bulundurabileceğiniz birkaç lezzet önerisinde bulunacağım. İlk olarak Nar Gourmet ürünleri ile başlayayım. Kısa bir süre önce daha önce birkaç reçelini ve nar ekşisini deneyip memnun kaldığımız Nar  Gourmet'nin birkaç ürününden oluşan bir hediye paketi gelince evimize yazmak farz oldu dedim. Anadolu'nun doğal ve bölgesel ürünlerini şık şişeleriyle evimize getiren Nar'ın ürünleri tamamen organik. Sayesinde organik mandalina sirkesiyle tanıştım ve bu hafta sonu kendi uydurduğum ıspanaklı,kırmızı biberli ve ince bulgurlu salatamı tatlandırırken zeytinyağı ile birlikte kendisinden de yardım aldım. Harika bir şey oldu! :) Üzüm pekmezi bir harika. Zeytinyağlarının hepsini denemedik, ama kahvaltıda peynirin üzerine gezdirmek için açtığımız yeşil çay çeşnili sızma zeytinyağı çok lezzetli. Portakal kabuğu reçelini ben sevmem, o yüzden onun lezzetini test edip onaylayan İso'cum oldu. Kısacası biz genel anlamda severek  ve güvenle kullanıyoruz Nar Gourmet ürünlerini dyebilirim. Size de öneririm. Hediye olarak da güzel bir alternatif olabilir. Web sayfalarından sipariş verebilirsiniz (orada hediye paketi alternatifleri de var) ya da satış noktalarına tıklayın ve Nar lezzetlerini nerelerden alabileceğinizi öğrenin. Buyurun bakalım! 


İkinci önerim Anavarza bal olacak. Adeta bir bal manyağı olan ben genellikle 3 kiloluk Balcalı balımı sarıp sarmalayıp, bavulumun içinde uçağa atıp, şimdiye kadar bir kaza yaşamadan getirmişimdir. Ama balım bittiğinde (ya da bazen Adana'ya gittiğimde dönemi olmuyor ve beklemek zorunda kalıyorum) İstanbul'da imdadıma koşabilen tek ürün Anavarza çiçek balı oluyor. Galiba benim damağım Adana arılarının işçiliğinden hoşlanıyor, çünkü Anavarza da Kozan'da üretiliyor. Kendisini keşfetmem reklamlarında Haluk Bilginer'in sesini duymamla oldu sanırım. :) O sayede denedim ve tadına bayıldım. Migros'u sattığım nadir durumlardan biri de bal alışverişim oluyor bu nedenle. Çünkü Anavarza bal Migros'larda yok. Bizim yanımızdaki Üçler markette var neyse ki. Ya da Ballı Dükkan diye online dükkanları da varmış. Aklınızda olsun. 


Üçüncü önerim de tatlı bir öneri olacak: ailemizin dondurmacısı Carte d'Or'un yeni keşfettiğim çeşitlerini paylaşmazsam olmaz. Şu yazımda bahsettiğim taze sütten kaymaklı çeşidi ve Kurabiye Güzeli hâlâ favorilerim arasında olmasına rağmen İso'cumun yenilik merakı sayesinde her seferinde farklı bir ürünle eve gelmesi sonucunda baklavalı ve ekmek kadayıflı Carte d'Or'ları da denemiş bulunuyoruz. Ve ekmek kadayıflının özellikle başarılı olduğunu belirtmeliyim. Birkaç kutuyu hüplettikten sonra bir süre evde bulundurmamaya karar vermiş olsak da sizin de kanınıza girmeden edemedim. Harika bir lezzet!
Bu arada bence tek yaşamanın ya da bizim gibi iki kişilik ailelerin en güzel yanlarından biri de ne biliyor musunuz? Dondurmayı kutudan kaşıkla yiyebilmek! Bu da tıpkı puding tenceresini parmakla sıyırmak gibi vazgeçilmez zevklerden biri bana göre. Çay kaşığını alıp kutunun başına geçmek... Minik çay kaşığı darbeleriyle yepyeni bir şekil almış olan kutu dondurma kesinlikle candır! :)

Afiyet olsun. Ve tabi ki ağzınızın tadı hep yerinde olsun... Ve tabi ki yiyin için güzelleşin... Ve tabi ki yedikçe incelin, fitleşin... (En çok bu sonuncu cümleyi beğendiniz sanırım, haklı mıyım? :) )

Ölümüne

“Oyun hakkında çok olumlu bir görüşüm yok… Çok yakın yoldaşlarım da oyunun boş hatta zararlı olduğunu söyledi….. Ama yine de tiyatroya bu oyunu yapma şansını vermeye karşı değilim.”

Bu Cumartesi Kenter Tiyatrosu'nun Ölümüne adlı oyununu izledik. 1933'te sürgüne gönderilen Nikolai Erdman tarafından yazılan bu oyun yazarının ölümünden yedi yıl sonra 1978'de İngiltere'de ve ancak 1990'da Rusya'da sergilenebilmiş. Yazarın öldüğü yıl olan 1970'de bütün çabalara rağmen Vakhtangaov Tiyatrosu'nda da oynanamamış, çünkü sansüre takılmış. Yukarıdaki alıntı da Konstantin Stanislavski’nin mektubuna Stalin’in verdiği cevap. Ama gördüğünüz gibi bu cevap pek işe yaramamış çünkü oyun her halükarda oynanamamış.

Oyunun orijinal adı İntihar imiş. İhtilal için Kızıl Ordu’ya katılmış genç bir yazarın, Stalin döneminde uğradığı hayal kırıklığının bir ürünü İntihar. Kimilerine göre Sovyet Dönemi'nin en iyi oyunlarından biri. Bir kara komedi. Moria Buffini İntihar’ı özgürce “Dying For It” adıyla uyarlayarak ilk defa 2007’de Almedia Tiyatrosu'nda Londra’da oynanmasını sağlayan isim olmuş. Kent Oyuncuları da bu uyarlamayı “Ölümüne” adıyla Kenter Tiyatrosu'nda sahneliyorlar. Yöneten Mehmet Birkiye


Oyuncular arasında benim özellikle favorim olan iki isim var: Kadriye Kenter ve Engin Hepileri. Sırf onları izlemek için bile bu oyuna gidebilirdim ama siz böyle dediğime bakmayın. Kadro çok geniş ve diğer oyuncular da gerçekten çok başarılı. İki perdelik ve yaklaşık iki saat süren oyunu ilginiz dağılmadan izleyebilmenizin en önemli nedeni de bence Kent Oyuncuları. Bu arada unutmadan söyleyeyim, Kent Oyuncuları'nın bu sezon da oynayan Zorla Güzellik oyununu da kaçırmamanızı öneririm. Hatırlamak isteyenler buraya.

Ölümüne'de karısının eline bakan işsiz bir erkek var başrolde. Eve ekmek getiren karısı ve karısının annesi. O ise o yokluk içinde sadece tüketen tarafta. Kendini işe yaramaz hissediyor. Acilen bir iş bulması gerektiğini yoksa yaşamasının bir amacı olmadığını düşünüyor. Belki de asıl aradığı bir iş değil bir amaç. Yaşama tutunmasını sağlayacak, tutkuyla yapabileceği bir uğraş. Örneğin, tuba çalmak! Ya da başka bir şey. Din, aşk, felsefe, sanat var olma nedenleri olabilir mi? Peki, var olmaktan vazgeçtiğinizde ne gibi bir nedene ihtiyaç duyarsınız. Din, aşk, sanat, idealler, vs uğruna ölmek sizi kahraman, ölümünüzü de anlamlı mı kılar? Ölerek geride kalanlara yararlı olabilir misiniz? Yoksa her şeye rağmen bizleri çevreleyen "oyuncular"ıyla bir tiyatro sahnesini andıran yaşamlarımıza devam etmek midir anlamlı olan? 

Bu soruların yanıtları için oyunu izlemenizi öneririm. Son olarak oyunun kostümlerini ve dekorunu da çok beğendiğimi söylemezsem olmaz. Bizlere böyle güzel oyunlar sunan Kent Oyuncuları'nın yüreğine ve ruhuna sağlık. İyi ki varlar!

Bu arada biletleri hizmet vermeden karşılık alan nadir örneklerden biri olan Biletix'ten almak zorunda değilsiniz. Gişeden de alabiliyorsunuz. Oyun programı ve gişe telefonu için Kenter Tiyatrosu'nun web sayfasına bakabilirsiniz. 

Şimdiden iyi seyirler.  


How Things Have Changed!

Gelen bir e-maildeki karikatürleri sizinle de paylaşmak istedim. Seneler sonra dönüp baktığımızda kim bilir daha neler neler değişmiş olacak...





İyi hafta sonları..:)

Salı Beyoğlu'su..:)

Dün klasik Beyoğlu turlarımızdan birini üç kişi olarak gerçekleştirdik. Bu kez ekip Gizem, Selcen ve benden oluşuyordu. Ayrıca bu kez hedefimizde fotoğraf sergileri vardı. Selcen etkisi diyelim. :) İlk olarak İFSAK'a gittik. Oradaki Güçlü Gencer sergisini merak ediyordum ama ikinci kattaki sergiye çıkmadan önce hemen giriş katındaki fotoğraf yarışmasına katılmış fotoğraflara da bir göz attık. Ve altta gördüğünüz "Dark Side of the Moon" fotoğrafına bayıldım. O yüzden sizlerle de paylaşmak istedim. Bir fotoğrafla kocaman bir öykü anlatılabilir mi? Anlatılabiliyormuş demek...


Daha sonra Güçlü Gencer'in "Ülkeler, Kentler, Yaşamlar Fotoğraf Koleksiyonu" sergisiyle devam ettik. Adından da anlaşılacağı üzere harika şehir fotoğraflarının olduğu bir sergiydi bu. Özellikle Prag, Lizbon ve Milano  fotoğraflarına bayıldım. Danimarka'nın Amsterdam'a inanılmaz benzeyen bir yeri olduğunu görüp şaşırdım nedense. New York fotoğraflarının çok etkileyici olduğunu söyleyemeyeceğim. Acaba şehir mi yeterince etkileyici değil, hı? :) Ama her iki katta da keyifli sergiler olduğunu sizlere hatırlatmış olayım. Bu serginin bitiş tarihi ise 5 Şubat. İFSAK nerede diyenlerin de burayı tıklamaları gerekiyor.  


Yolumuz kış aylarında Beyoğlu'na düştüğünde sıcak çikolata molasını nerede verdiğimizi biliyorsunuz artık değil mi? Elbette Ara Kafe! Gizem ve benim Meksika usulü sıcak çikolatalarımızın arasında duran ise sütlü ve bol baharatlı Hint çayı. Aramızda kakao ve şekerin büyüsüne kapılmadan sağlıklı seçimler yapabilen Selcen, aşağıdaki fotoğrafın (ve daha aşağıdaki Gizem'le benim fotoğrafımızın) da sahibesi. Kendisine haber vermeden Facebook sayfasından çaldım ama bir şey demez herhalde. :)


Sıradaki durak Mısır Apartmanı. DOT ayrıldığından beri uğramamışız buraya. Bu kez birinci kattaki Fototrek'e gidiyoruz. Bizimle aynı dönemlerde ve Hindistan'ın aynı güzergahlarına (yani Kasım 2011 ve Delhi-Jaipur-Agra-Varanasi) seyahat düzenleyen on kişilik bir fotoğrafçı grubun çektiği Hindistan fotoğrafları var bu sergide. Ben gezdiğim yerlere bir kez daha gitmiş gibi oldum şahsen. Renkler yine büyüleyici. Yüzlerdeki o ifadelerin anlattıkları artık biraz daha tanıdık. İlginizi çekiyorsa 3 Şubat'a kadar mutlaka uğrayın derim. Fototrek'in fotoğrafla ilgili atölye çalışmaları, gezileri, etkinlikleri ve sergileri hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz de buraya buyrun. 


Yolumuza devam ediyoruz. Sıradaki durak Kumbaracı50. 17 Ocak'taki oyuna İso'cumla ikimiz için biletimizi ayırtmıştık Kızları ikna edemedim bizimle birlikte gelmeye, sanırım korktular! :) Kebap, 18+ ve sert içerikli bir oyun. Uzun zamandır takip ediyordum, ancak denk getirebildik. Zaten bizim gideceğimiz tarihte son kez oynanacakmış. Gelmek isterseniz aklınızda olsun. Kumbaracı50'nin Ocak ayı programı içinse buraya bakabilirsiniz. 444 ve O.B.E.B özellikle tavsiye edilir!

Hava buz gibi ve akşam olduğuna göre ayrılabiliriz artık. Bir dahaki Beyoğlu buluşmasına kadar hoşça kalın. Fazla ayrı kalamam ben zaten her kuytusunda, köşesinde, sokağında, pasajında, barında, kitapçısında, restoranında, galerisinde ayrı bir dünya barındıran bu enerjisi yüksek ve melodisi bol semtten. Siz de fazla özletmeyin kendinizi ve küstürmeyin Beyoğlu'nu...


Zorlamamak Gerekmiş Meğer

Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun oyunu için ilk olarak 29 Aralık Perşembe günü için yer ayırttık. Sonra Biletix'e gıcık olduğum için bir hafta önce Profilo'daki gişeye gidip aldım biletlerimi. Hiçbir tiyatroya son dakika bilet almam. Hatta ön sıralardan izlemek istediğim için genellikle bir-bir buçuk ay öncesinden falan alırım biletlerimi. Bu oyun için de üçüncü sıradan biletimizi almanın mutluluğu içinde İso'cum işinden erken çıktı (ki oldukça nadir rastlanan bir durumdur bu) ve oyun günü bir buçuk saat trafik çekerek Profilo'ya gittik. Bir şeyler atıştırıp, aşağıya inerek D&R'da zaman geçirirken dışarıda herhangi bir kalabalık olmaması dikkatimi çekti. 15 dakika kala hâlâ kimseler olmayınca yanlış yerde mi bekliyoruz acaba, diye şüphelenip gişeye sordum ve oyunun iptal edilmiş olduğunu öğrendim!

İstanbul gibi zor bir şehirde, tiyatroya gelmek için emek, zaman ve para ayıran izleyicisine böyle bir saygısızlık yaptığı için Tiyatro Kare'nin sayfasından bulabildiğim iletişim adreslerine, tiyatronun kurucusu Nedim Saban'ın blogundan bulduğum e-posta adresine şikayetimi bildirdim. Her yerde karşılaştığımız bu tür saygısızlıkları tiyatro camiasında da görmeye başlayacaksak ne kadar umutsuz durumda olduğumuzu düşünmek bile istemiyordum. Nedim Saban'dan hemen o gecenin sabahına karşı yanıt gelmiş: (özetle) "Yılbaşı öncesi ve yeni kadro olduğundan dolayı iletişimsizlik yaşandığını, o güne özel olağanüstü bir durum olduğunu, İstanbul trafiğinde bizi boşu boşuna oraya getirmiş olduklarından dolayı duyduğu üzüntüyü belirterek, kendisini ya da asistanı Burçin Hanım'ı aramamı ve oyunlarına davetli olarak katılmamızdan memnuniyet duyacaklarını söylemiş."

Buraya kadar sorun yok. Ben de Burçin Hanım'ı aradım ve bu oyun için 7 Ocak Cumartesi günü gelmek istediğimizi söyledim. "Tamam, ayırttım yerinizi," dedi. "Önlerden, değil mi?" diye sordum. "Evet, evet.." dedi. "Bir terslik olursa aramanız için telefonumu vereyim mi?" dedim. Bir zahmet telefonumu aldı. Ve biz Cumartesi günü saat 14:30'da Profilo'daydık. Birkaç yere bakacağımız için oyundan bir saat önce gittik ve gitmişken de erkenden davetiyelerimizi alalım dedik. Ve sürpriz!!!

Kimse adımızı falan yazdırmamış davetli olarak!! İşte tiyatroculara karşı tolerans limitim yüksektir diye ilk iptali büyütmemeye çalışan benim tepemin attığı an o andı sevgili okur! Üstelik bir de bir ay öncesinden toplu satış yapıldığı için önlerden falan yer yok. Protokol için ayrılan yerler dolmuş. Hemen Nedim Bey'i ya da Burçin Hn'ı görmek istediğimi söyledim. İkisi de ortaya çıkmamayı tercih ettiler sanırım ama adını sinirden hatırlayamadığım bir kadın görevli sağ olsun yardımcı olup benimle ilgilendi. Ancak yaptığı uzun telefon konuşmaları ve gişeyle müzakereler sonucunda önerebileceği tek şey "sandalye çekelim kenara, oradan izleyin," oldu. Ben de "asla sandalyede falan izlemeyeceğimi, oyundan vazgeçtiğimi, sadece Nedim Bey'e iki çift laf edip gitmek istediğimi söyledim." Sonunda başka birileri için en ön sıradan ayrılmış iki kişilik davetiyeyi bize verip, o seyircilerini sandalyeye oturtmaya karar verdiler. Aynı müşteriye iki defa hata yapmak yerine farklı bir müşteriye ilk hatalarını yapma hakkını kullanmak istediler sanırım. Oyuna 10 dakika kala sinir harbi içinde biletlerimizi elimize alabildik! (Yanlara çekilen sandalyelerde oyunu izleyen çok kişi oldu bu arada. Arkadaki konuşmalardan aynı koltuğun birkaç müşteriye satıldığını da duydum. Yani bizim örneğimiz de tek değildi sanırım.)

Ben Tiyatro Kare için "bir daha asla!" diyorum. Oyunu Suna Keskin ve Özge Özberk ikilisi ve Baba Zula müzikleri için merak ediyordum. Özge Özberk'in Internet kafecinin karısı tiplemesini beğendim. Onun dışında akıl dolu, kaliteli esprileri ve metni olan bir oyun değil, ama kafa yormadan biraz eğlenelim işte diyorsanız izleyebilirsiniz. Çok da bir şey yazmayayım, sinirli olduğum için objektif davranmadığımı düşünebilirsiniz. Ne diyeyim o zaman? Görmek isteyene mani olmayayım. Ama gitmeden kendinizi sağlama almayı unutmayın ve olası tatsız sürprizlere de hazırlıklı olun. Bir de not: Oyunun broşüründe "Kareografi" kategorisi olduğunu gördükten sonra kesinlikle "kraterlerime" uymadığına bir kez daha karar verdim! :)

Neyse artık, bu da bir tiyatro sever olarak blogumun Gıcık Olduklarım kategorisine giren ilk tiyatro yazım olsun.

İki Film Önerisi

İlki hepinizden önce izlediğim ve Tutku Günlükleri olarak Türkçeleştirilmiş olan bir Johnny Depp filmi: Rum Diary! Film bu Cuma vizyona girdi ama ben MyBilet'in Citylife Cinema'da düzenlediği ön gösterime davetli olduğum için Perşembe akşamı izleyebildim bu keyifli filmi. Sinemaya genellikle İso'cumla gideriz ama onun işi olduğu için bu kez Gizem'le birlikte gittik filme. Çıkışta da MyBilet kupalarımızı alarak döndük evimize..:)  


Film, 2005 yılında intihar eden gazeteci yazar Hunter S. Thompson'ın 20 yaşındayken kaleme aldığı günlüklerin yer aldığı aynı adlı kitaptan uyarlanmış. Johnny Depp'in de hayranı olduğu yazar Thompson'ın hayatından bir kesit anlatılıyor aslında. Paul Kemp'in New York'tan Porto Riko'ya gelerek orada gazetecilik yaptığı süre boyunca yaşadığı maceralar, tanıklık ettiği yoksulluk, kapitalizm sömürüsü ve fırsatçılığı konu ediliyor. Porto Riko deliler gibi içki tüketilen bir yer olduğu için  karakterleri ayık kafayla yakalamanız çok zor. Dolayısıyla size de gülebileceğiniz bol bol malzeme çıkıyor. Filmde gerçekten çok eğlenceli sahneler var. Tropik adaya ait güzel görüntüler var. Yasak olan cinsinden olsa da aşk var. (Gerçi her daim kırmızı rujuyla ve yüzündeki ebleh ifadeyle gezinen Chenault karakteri bana pek aşık olunası bir tip gibi gelmedi ama ne yapalım bu da Kemp'in zevki işte!) Gerçek bir yaşam kesiti var. Daha ne olsun? Ben çok keyif aldım. Sizlere de tavsiye ederim.     

İkinci film ise izlemekte biraz geç kaldığımız 2004 yapımı The Notebook (Not Defteri). Genellikle aşk filmlerine pek bayılmam. Ucuz romantizm klişeleriyle dolu olduklarını düşünerek önyargılı yaklaşırım. Çoğu zaman da bu önyargılı tanımıma uyan filmler çıkmıştır karşıma. Ama bu film harika bir aşk filmi. Gerçek sonsuz ve engel tanımayan bir aşkın öyküsü. Günümüzde "aşk" adı altında yaşanan şeylerden çok öte, romanlardaki, hayallerdeki o hep beklenen aşkın öyküsü belki de...

Noah ile Allie'nin 1940lı yılların Amerika'sında bir yaz aşkı tadında başlayan ama zamana, ailelere, sosyal statü farklılıklarına, savaşa, araya giren başka kişilere direnerek bir ömür boyu süren aşklarının anlatıldığı bu harika filmi mutlaka izleyin. İlişkisi olan ve olmayan herkesin aşka dair umut dolmasını sağlayacağını düşünüyorum. Bence bu bile filmi izlemek için yeterli bir neden... Genç Noah ve Allie'yi canlandıran Ryan Gosling ve Rachel McAdams'ın oyunculukları da çok iyi. 

İyi seyirler...

Çok Etkileyici İki Film

İlki şu an vizyonda olan ve çok sevdiğimiz Almodovar'ın elinde çıkan bir film. İçine bir tutam arabesk serpiştirilmiş kadın ağırlıklı diğer Almodovar filmlerinden çok farklı bir film var bu kez karşımızda: İçinde Yaşadığım Deri. Sanırım bunun en önemli nedeni de filmin Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli 2005 tarihli romanından uyarlanmış olması. Türüne ne diyelim: sanki psikolojik gerilim uygun gibi. Türü ne olursa olsun harika bir intikam filmi olduğunu söyleyebilirim. (İlgisiz de olsa intikamın psikopatlık derecesi bana şu yazımdaki üçüncü filmi hatırlattı. Ve ben bu tür bir zamanların suçlusuna "oh olsun" bile denemeyecek kadar soğukkanlı, planlı, psikopatlık ölçüsünde kinci intikam senaryolarını izlemeye bayılırım. İçimdeki zalim mi ortaya çıkıyor nedir?!)

Bahtsız ve yakışıklı Dr. Robert (Antonio Banderas) önce bir trafik kazasından feci şekilde yanarak kurtulan, ama sonra aynadaki korkunç görüntüsüne katlanamayıp intihar eden eşini kaybediyor. Böylelikle kendini büyük bir tutkuyla yapay deri üretme çalışmalarına veren Dr. Robert'ın kızı da yıllar sonra bir ev partisinde tecavüze uğruyor. Dr. Robert, kızının tecavüzcüsünü buluyor ve bir intikam almaya karar veriyor. Konu hakkında daha fazla yazmayayım. Siz birleştirin bakalım parçaları. Aklınıza neler geliyor? Biraz daha ileri gidin. Biraz daha... Tamam, orada durun işte: tam da artık Vincent'ı göremediğiniz noktada! Ve izlemeye devam edin bu tüyler ürpertici hikayeyi.

(İki film için de fotoğrafları beyazperde.com'dan aldım.)


Bu arada ilgisiz bir not: Antonio Banderas'ı çok yakışıklı bulmam ama yaşlanma konusunda erkeklerin biz kadınlardan ne kadar şanslı olduklarını bir kez daha görmüş oldum sayesinde. Hani, nerede ilahi adalet? 52 yaşında kaç kadın (dış müdahaleler dahil olmak üzere) o kadar çekici ve hoş görünebilir sorarım size. Biz de otuzundan itibaren yemeğe tuz dökerken kolum sallanıyor mu diye düşünmeye başlayalım. Bir daha dünyaya gelirsem yine kadın olmak istiyorum ama buradan yetkililere de sesleniyorum: o dünya mümkünse daha adil bir dünya olsun. Adil olmayacaksa da biz avantajlı olalım bu kez. Erkekler bıngıl bıngıl vücutları ve kırışıklıkları için çözüm ararlarken biz 50lerde bile taş gibi gezelim.

İkinci film de yine bir kitap uyarlaması. Filmekimi'nde gösterildi ama kaçırmıştık. Vizyona girmesini de bekleyemedik ve Salı akşamı izledik. Hâlâ o Kevin denen yaratığı (çocuk diyemeyeceğim kusura bakmayın!) düşündükçe içime bir kabustaymışım hissi çöküyor. Biri bana bir açıklama yapsın, n'olur? Çocuklar psikopat doğabilirler mi? Eğer böyle bir şey varsa, tüm sevdiklerimi yol yakınken çocuk doğurmaktan vazgeçirmeye adayabilirim ömrümü.

Kim ne derse desin bence bu bir korku filmi. Çocuk yapmaya karar veren Eva'ya (Tilda Swinton) Tanrı Kevin'i gönderiyor. Ama Kevin bir bebek falan değil, bildiğin psikopat! Ama psikopatlığı sadece anneye.  Gerçi en son aşamada 16 yaşındaki Kevin'in (Ezra Miller) psikopatlığının yol açtığı katliamdan canını kurtaran  tek kişi de neredeyse annesi oluyor ama o candan artık hayır gelir mi bilemem!


Kitabını okumadığımız için pek çok detayı kaçırıyor olabilirim tabi, çünkü aklımda (belki de kitapta aydınlatılmış olabilecek) bir sürü soru işareti var:
1) Gerçekten bebek bu kadar şeytani bir ruh haline sahip olarak mı doğuyor? Yoksa anne aslında çok istemiyor, hamilelik ya da doğum bunalımına giriyor ve çocuk ondan etkilendiği için mi böyle oluyor?
2) Öyle bile olsa bunun için bir çocuk terapistine falan niye gitmiyorlar? Tamam Down sendromlu falan olmadığını öğreniyorlar da çocuğun her yaşta her durumda sergilediği manyaklıklarla ilgili bir yardım alma gereği niye duymuyorlar?
3) O çocukla aynı evde nasıl yaşayabiliyorlar? Çok ciddiyim, ben onun o üç yaşındaki haliyle bile aynı evde kalamazdım!! Arabaya falan ancak sımsıkı deri kayışlarla bağlayarak alabilirdim belki.
4) Babanın akli dengesi yerinde mi? Adam babasının şımarığı olarak yetiştirdiği o veletin nasıl bir manyak olduğunun nasıl hiç farkında olmaz? O çocuğa hediye ettiği o oklar daha sonra  -en kibar ifadeyle- o adama dönmez mi?
5) Bu nasıl bir annelik içgüdüsüdür ki o kadar uğraşmana rağmen 16 yaşına kadar manyaklığından bir gram kaybetmemiş oğlunda insani bir davranış gördüğünde hâlâ sevinebilir, umutlanabilir, ona sarılabilirsin?
6) Nasıl bir kadınlık ve annelik içgüdüsüdür ki hâlâ o gerzek kocanla sevişebilir ve üstüne bir de heba olmak üzere bir çocuk daha yapabilirsin? 
Of of of... Bu böyle uzar gider.. Düşündükçe fena oluyorum. Oyunculuklar çok iyi. Çok etkileyici ve çok sinir bozucu bir film. Bu da bu filmin şerefine içinde en fazla "salak, manyak, psikopat, gerzek" kelimesi geçen post'um olsun bakalım. Daha fazlasını filmi izlerken söyledim zaten. Siz de izleyince az bile söylediğimi anlayacaksınız. 

Hepinize iyi seyirler ve iyi hafta sonları...


Ortaköy-Çırağan'da Köprü II Sergisi-Beşiktaş

Salı günü havayı güzel görünce Gizem'le birlikte klasik Ortaköy yürüyüşlerimizden birini gerçekleştirdik. Yeni yılın ilk buluşmasıydı bu. Böylelikle "yılın son" ile başlayan cümleler gibi "yeni yılın ilk" diye başlayan cümleler silsilesine de artık bir son verebileceğimi düşünüyorum. Dönüşte Çırağan'ın sergi salonuna uğradık. Bu kez ne olduğunu bilerek değil, şansımıza ne çıkarsa diyerek.. Ve şansımıza Fevzi Karakoç'un Köprü II sergisi çıktı. Buradan da anlıyoruz ki bu serginin birincisi de varmış demek.

31 Ocak 2012'ye kadar devam edecek olan sergideki resimlerde at ve binici figürlerini tekrarlı motif dizileri içinde göreceksiniz. Sanatçı, bu figürler ile avcı ve savaşçı geleneğimize göndermede bulunuyormuş. Dolayısıyla at ve atlı figürleri Köprü II'nin ana temasını oluşturuyor.   


Sizlere bir fikir verebilmesi için sergideki birkaç resmin fotoğrafını kolaj yapıp yüklüyorum. Gördüğünüz üzere çeşitli kompozisyonlar içinde rengarenk atlarla karşılaşmanız mümkün. Örneğin, sol üstte gördüğünüz yeşillikler arasındaki kırmızı atlılar Haliç Sırtları'nda bulunuyorlar. Unutmayın, toplam 40 eserden oluşan bu sergiyi görmek isterseniz ay sonuna kadar zamanınız var.   

Bu arada karnımız mı acıkmaya başladı ne?  İkimiz de "Ay bu aralar da çok çabuk acıkıyorum şekerim," muhabbeti yapıyoruz. Gizem çıtayı yükselterek "Acaba çinko ya da demir eksikliğim mi var?" diyor. Neden sonra saate bakmak aklımıza geliyor ve neredeyse dörde geldiğini görüyoruz. Kahvaltıyı saat on gibi yaptığımıza göre acıkmış olmamız gayet normal. Sohbet bir anda "çinko-demir eksikliğinden"  uzaklaşarak "zamanın ne çabuk geçtiğine" geliyor. Bu eksen kayması bir an önce yemek yememiz gerektiğini gösteriyor bize. :) Biz de kendimizi Beşiktaş'taki Şöhretler Köftecisi'ne atarak bu keyfili günün kapanışını orada yapıyoruz. Elbette haftanın ikinci buluşmasını da planlayarak. 

Sırada harika iki film var. İkisi de düşündükçe tüylerimi ürpertiyor. Merak edenleri bir sonraki yazıma bekliyorum.

5 Ocak-25 Ocak 2012 - Orhan Benli Resim Sergisi

Rengin Ustası Orhan Benli Doku'da

“Orhan Benli, yağlıboya tekniğiyle boyadığı tuvallerin tüm yüzeyini bir düzene indirgenmemiş geniş renk alanlarıyla kaplıyor. Bir çırpıda oluşturuluvermiş geniş renk lekelerinin boşluğu saran tasarımları bazen sanat yapıtını trajik bir çığlığa, kimi zaman da bir coşkunun, sevincin haykırışına dönüştürüyor.”

Kırk yılı aşkın resim serüveninde yurtiçi ve yurt dışında çok sayıda sergiye katılan sanatçı 2012’de Doku Sanat Galerisi’nde sergiliyor renklerini. Doku Sanat Galerisi, 5 Ocak - 25 Ocak 2012 tarihleri arasında rengin ustası Orhan Benli’yi ağırlıyor.



Ressam hakkında:

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nü bitirdi. 1970’lerin başında başlayan resim serüveni süresince 70’in üzerinde kişisel ve birçok yurtiçi- yurtdışı karma sergilere katıldı. Çok sayıda ödül kazandı. Çocukluğu Çukurova’nın Toros Dağları’nda geçti. Yaşadığı İstanbul dinamizmi ve Çukurova dinginliği arasında mekik dokuyan kişiliği; sanat sezgisi ve derin kavrayışı ile harmanlanır. Orhan Benli’nin resminde renk merkezi bir yerdedir. İçgüdü ve sağduyuyla oluşturulan kompozisyonda her renk kendine ait bir ruh taşır. Figürler ise rengin teslim ettiği öğeler haline gelir. Çoğul, güçlü, içten, sağlam ve geleceği olan resimlerdir geriye kalan…

Doku Sanat Galerisi
Adres: Av. Süreyya Ağaoğlu Sok. (Ihlamur Teşvikiye Yolu ) No:10/10D, Teşvikiye, İstanbul
Web: www.dokusanat.com 

Favori Ev Kokularım

Ev kokuları ile ilgili bir "en iyiler" listesi yapmamın zamanı geldi sanırım. Genellikle İso'cumun zorlamasıyla (çünkü bana çoğu yapay gelir ve sanki zararlı olduklarını düşünürüm.. Evde her daim taze çiçek kokusu olsa hayır demem ama o da bir alışkanlık işi ve şimdiye kadar pek uzun süre devam ettiremedik çiçek alma alışkanlığımızı ne yazık ki.) bir sürü kokuyu denedikten sonra listemi daraltarak şu beş maddeye indirebildim. Bunları seçerken en önemli kriterim ise doğallık ve kalıcılıklarıydı. 

1) Aisha Oda Parfümü: Oda spreyinden çok içine saz çubuklar konulan oda parfümlerini tercih ediyorum. Daha doğal ve hafif bir koku yayıyorlar ortama. Özellikle hava akımı olan bir alana konulduğunda esintiyle evin her yanına yayılıyor kokusu. Bunlar arasında favorim ise Aisha'nın lavantalı ev parfümü. Koku ve kalıcılık bir numara.


2) L'occitane Ev Kokusu: Aynı şekilde çubuklu ev kokularından biri olan L'occitane'ın şu ürünü de favorilerim arasında. Kokusu çok güzel, ama kalıcılığı Aisha kadar değil gibi geldi bana. Tabi gramaj farkından da kaynaklanmış ve beni yanıltmış olabilir, çünkü Aisha'nın ürünü neredeyse üç katı kadardı. 




3) Chakra Çamaşır Parfümü: Bunu tam anlamıyla İso'cumun zoruyla aldım. Asla çamaşırlara ya da yastık, yorgana koku sıkmam diyordum. Hâlâ da sıkmıyorum ama her hafta temizlik sonrası koltuklara, perdelere, yatağın dış örtüsüne birer fıs sıkmaya çok alıştım.  Ürün budur ve benim kullandığım Soft Linen olanıdır. Evinizi iyice havalandırıp, üzerine bunu sıktığınızda taptaze, ferah bir koku yayılıyor her yere. Kesinlikle başarılı.





4) Yargıcı Gardenia Kokulu Mum: Taze taze yılbaşı hediyesi olarak gelen bu mumların kokusu bir harika. Online mağazada göremedim ama sanırım Yargıcı mağazalarından bulabilirsiniz. Kokulu mum severler buna kesinlikle bayılacaklar.


5) Bodyshop Lavanta Ev Parfümü Yağı: Kandilinizin içine su ve birkaç damla yağ ekleyip, altında da tealight mum yakıp, keyfine bakmak isterseniz bu ürünü tavsiye ediyorum. Kokusu çok güzel. Bu arada bizim de lavanta manyağı bir çift olduğumuzu anlamışsınızdır sanırım. :) Ancak kandil kullanımını tavsiye eder miyim emin değilim, çünkü ben her seferinde fokurdayarak etrafa sıçrayan ve üzerinde bulunduğu masayı lavanta yağıyla kaplayan bir kandil deneyimi yaşıyorum! Yine de Bodyshop kandil yağı koku seçeneklerine göz atmak isterseniz buraya.


Sizin favorileriniz neler? Hangi kokular sizi mutlu eder, hangisi enerjinizi artırır ya da dinginleştirir? Özel bir ambiyansa yakıştırdığınız koku nedir? Önerileriniz varsa, bekliyorum. 

Mis gibi bir gün geçirmeniz dileğiyle..:)

Cahil Periler ve Nar

Geçen hafta izlediğim filmleri yazayım yılın ilk yazısı olarak. İkisinin de oyuncu kadrosu içinde çok sevdiğim isimlerden biri olan Serra Yılmaz var. Yeni yıl dileklerime Serra Yılmaz ile Toscana turunu eklemeyi unuttuğum aklıma geldi bu arada. Neyse artık, onu da 2012 sonundaki listeme eklerim artık. :) 

Cahil Periler uzun zamandır aklımda olan ve izlemediğim Ferzan Özpetek filmlerinden biriydi (bir diğeri için bkz. Serseri Mayınlar). Her zamanki gibi İtalya'da geçen -ve elbette içinde bol bol gay barındıran :)- bu filmi çok sevdim. Antonia ve Massimo çiftinin huzur ve sevgi dolu görünen uzun süreli evliliklerinin Antonia tarafından sorgulanması için ne yazık ki Massimo'nun bir kaza sonucu ölmesi gerekiyor. Bunun ardından Massimo'nun bir sevgilisi olduğu anlaşılıyor ve Antonia bunu araştırırken o sevgilinin tahmin ettiği gibi hemcinsi olmadığını öğreniyor! Ölen kocasının sevgilisi Michele'in nasıl biri olduğunu merak edip araştırmaya başlıyor ve bir süre sonra kendisini de Michele ve arkadaşlarının bir arada yaşadıkları o sıcak apartmanın bir parçası olarak buluyor. Serra Yılmaz da Serra karakteri ile o apartmanın ve o uzun uzun yemekler yenip şaraplar içilen kalabalık arkadaş sofralarının bir parçası elbette. İlginç (belki de değil) bir sürpriz olarak Antonia ve Michele'in  aralarında ortak noktaları olan  Massimo sayesinde bir yakınlaşma da doğuyor. Ben çok sevdim bu filmi. Hem duygusal ilişkilere hem dostluğa bakışını. Oyunculuk açısından da Michele rolündeki Stefano Accorsi favorim oldu. Henüz izlemediyseniz mutlaka izleyin derim. 

İzlediğim ve beğendiğim ikinci film ise çok az sinemada gösterime giren, hatta bazı şehirlerde gösterilmeyen Nar. Bu kez Serra Yılmaz baş rolde ve Ümit Ünal ise yönetmen koltuğunda. Arnavutköy'de bir apartman dairesinde sadece dört karakter arasında geçen bu filmi çok beğendim. Tek bir mekan ve az karakterden dolayı filmin sıkıcı olabileceğini sakın düşünmeyin. Çok heyecanlı bir akışı var. Hatta yer yer gerilim tadında. Asuman'ın (Serra Yılmaz) falcı olarak Deniz (İrem Altuğ) ve Dr. Sema (İdil Fırat) çiftinin evine girmesiyle başlayan hikayenin ardından bambaşka bir dram çıkıyor. Kapıcı Mustafa'nın (Erdem Akakçe) da bir şekilde eve girmesiyle birlikte birbirlerinden çok farklı görüşleri, inançları ve hayat tarzları olan dört kişi aynı hikayenin bir parçası oluyor. Serra Yılmaz'ın oyunculuğu favorim oldu. İlk kez izlediğim İrem Altuğ ise onu takip ediyor. Erdem Akakçe'yi biraz karikatürize, İdil Fırat'ı da biraz ruhsuz buldum ama zaten rol ağırlığı Asuman ve Deniz üzerindeydi.


Hem toz pembe dünyalarında yaşayanlar hem de kurtlar sofrasında mücadele verenler için insanlığın ve ahlak anlayışının sorgulandığı bir film Nar. Ve çok etkileyici bir sorgulama bu. Alt üst ediyor sizi . Tıpkı Dr. Sema ve Deniz'in harika görünen ilişkileri ve hayatlarının bir anda darmadağın olması gibi. İki farklı ağızdan duyduğumuz "...senin hayatın şu kadarcık işte..." ifadesinden fışkıran bakış açısı göreceliliği, anlayış eksikliği, duygusuzluk ve kendisi dışındaki her şeyi hor görme durumu adeta bir tokat gibi sizi sersemletebilir. Ama buna değer. Bence bu filmi mutlaka izleyin. Sonuyla ilgili yorumunuzu da merak ediyorum, çünkü İso'cum ve ben o kısımda biraz zorlandık diyebilirim. :)
"Hepimiz nar taneleri gibiyiz. Bizi bir arada tutan kabuk; birbirimize duyduğumuz inançtır. Peki ya o kabuk çatlar ve adalet duygumuz kaybolursa. Ya her insan kendi adaletini aramaya başlarsa... Çatlayan bir nar gibi taneler her yere yayılmaz mı?".
İyi seyirler...