Beyoğlu Sanat Turu Durakları: Akademililer ve Pera Müzesi

Geçen hafta hava güzelleşince bir süredir görmek istediğimiz sergileri görmek için Gizem'le attık kendimizi Beyoğlu'na. İlk durağımız şimdiye kadar bizi hiç hayal kırıklığına uğratmamış ve yepyeni genç isimlerle tanışmamızı sağlayan Akademililer Sanat Merkezi oldu. Balo Sokak No:37'de bulunan Akademililer'deki sergileri mutlaka takibe almanızı öneriyorum, çünkü burası birbirinden güzel sergilere ev sahipliği yapan bir yer. Bu kez Sinem Kaya'nın 15 Mart'a kadar devam edecek olan Kafes sergisini gezdik. '85 doğumlu genç sanatçının ikinci kişisel sergisi olan Kafes'in teması "aşk". Sanatçı, hikayeciliği, sanat tarihine referansları ve simgesel bir anlatımı kullanarak aşkın kendi dünyasındaki yerini günceli geleneksel olanla birleştiren ilginç bir dilde sorgulamış. Favorilerimden bazılarını  aşağıdaki kolajda görebilirsiniz. Solda Bir Aşk Cinayeti görüyorsunuz. Sağ üstte Adem ve Havva, sağ altta ise Melankoli adlı çalışmalar yer alıyor. Daha pek çok tablonun yer aldığı bu harika sergiyi sakın kaçırmayın.  


Buradan çıktıktan sonra Pera Müzesi'ne uğradık. Burada da 1 Nisan'a kadar devam edecek iki sergi başladı Ocak sonunda. İlki XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyılın başlarında İstanbul’da faaliyet gösteren fotoğraf ustalarının karelerinden oluşan ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen Konstantiniyye'den İstanbul'a sergisi. Bir devrin İstanbulu'nu eşsiz kıyıları, çarpıcı yapıları, gündelik hayatı ve ilginç kişikleriyle gözler önüne seren bu sergide harika Anadolu Yakası fotoğrafları var.  



Benim daha çok ilgimi çeken diğer sergi ise Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar adlı resim sergisiydi. Amsterdam Müzesi ile ortak bir çalışma sonucunda düzenlenen bu sergide, hem iki dünya şehri olan İstanbul ile Amsterdam’ın, hem iki ülkenin arasındaki tarihsel ilişkiler irdeleniyor. Sağ üstteki resim, Amsterdam Borsası'na Revaklardan Bakış adlı çalışma. Hemen altında yer alan tablolardan sağdaki Mektepte İlk Gün, soldaki ise Seçkin Bir Türk Kadınının Loğusa Odası'nın Hollandalı ressamlar tarafından yorumlanmış halleri. Sol altta iki sıra halinde gördüğünüz figürler sergideki kostümler serisinden seçtiklerim ve daha onlarcası var. 



İlk iki katta müzenin kalıcı sergi bölümüne de hızlıca bir kez daha göz attıktan sonra kahve zamanımızın geldiğini fark ettik. Çıkmadan önce Osman Hamdi'nin şövalesine bol bol dokunarak bana da ondaki yetenekten bir miktar geçmesini diledim. Bu sırada çekilmiş güzel bir fotoğrafımın olmasını da dilemiştim ama sağ olsun Gizem sayesinde fotoğraf yerine flu bir renk hercümerci var elimde! Nedir benim bu bahtsızlığım sevgili okur? Birlikte en çok gezdiğim iki insanın ikisinin de fotoğraf konusundaki inanılmaz (!) yetenekleri gözlerimi yaşartıyor! Sayelerinde bilgisayarım İso ve Gizoş fotoğraflarıyla dolu ama aralarında adam gibi bir İmge fotoğrafı bulmak mümkün değil! Kendimi aynada çektiğim fotoğraflar da olmasa beğendiğim fotoğrafım yok bile diyebilirim. İş başa düşüyor anlayacağınız. :)

Neyse, artık bir kahve molası verip kendimize gelme zamanı...


Kahvelerimizi içerken Osmanlı Dönemi'nde yaşasak nasıl bir yaşamımız olsun isterdik diye düşünüyoruz. Ben kesinlikle saray hayatı çekemem diyorum. O muhteşem zenginlik, görkem falan bir yere kadar. Sürekli boyunduruk altında olmak, entrikalar, diken üstünde bir yaşam, sıfır özgürlük bana göre değil! En büyük eğlencesi sevdiceğiyle samanlıkta buluşmak olan bir köylü kızı olmayı bile tercih edebilirim o hayata diyorum.  (İso'yla da buna benzer bir konuşma geçmişti aramızda. O da Saray'da yaşasaydım kellesi ilk gideceklerden biri olacağımı iddia etmişti. Hasbelkader belli bir yere kadar ulaşırsam da etrafımda kelle bırakmayabileceğimi eklemişti tabi. Ama müthiş idareciliğimle o noktaya ulaşmamın da çok zor olduğunu da eklemişti. :)) Sonra Facebook listemizdeki kız arkadaşlarımızla birlikte Harem'de yaşadığımızı düşünüyoruz. Ve bu senaryoyu geliştirmeden yok etmeye karar veriyoruz. Senaryonun ortaya çıkışı ve yok oluşu arasında geçen bu kısacık sürede bile çok gülüyoruz. Sonra Gizem beni Harem blogger'ı yapıyor. Neyi, ne kadar yazabilirdim, ne kadarına sansür uygulardım diye düşünüyoruz. Sonra günümüz dünyasının gerçeklerine dönüp birlikte işler kuruyor, tatillere çıkıyoruz. Laf lafı açıyor, sıcacık kahvelerle içimiz ısınıyor ve en sonunda bana da bunları yazmak düşüyor. 

Keyif arşivine +1 daha! Daha ne olsun, değil mi?

Aşk ve Kocasını Pişiren Kadın

Cuma akşamı düştük yine yollara. Bu kez istikamet Ortaköy'dü! Arada İsmail Acar'ın yirminci sanat yılı şerefine düzenlenen Aşk sergisini gezmek için Çırağan Sarayı'nın sergi salonuna da uğradık. Hangi aşk diye sorarsanız yanıtın pek sansasyonel olacağı konusunda sizi şimdiden uyarayım: Sultan Abdülaziz ile Napolyon'un karısı Eugenie arasındaki aşk var bu serginin başrolünde. Sergi afişindeki iç içe geçmiş yüzler de bu iki aşığa ait. Alın size yeni (yani benim yeni öğrendiğim) bir tarih dedikodusu. Hep Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina'yı bilirdik ama bu da varmış meğer.:) 

İsmail Acar'ın narlarını bilirsiniz değil mi? Bu sergide onlardan yine bol bol göreceksiniz. Onun dışında elmalar, cevizler ve hiper-real tekniğiyle yaptığı fotoğraf gerçekliğinde pek çok sebze-meyve resmi karşınızda olacak. Aşağıdaki de onlardan biri (hayatımda ilk kez gizlice fotoğraf çektim bir sergide, çünkü bu gerçekliği size göstermesem olmazdı!). Yine fotoğraf netliğinde semazen tablolarının da yer aldığı sergi bizi gerçekten büyüledi.  İçimizden hayranlıkla birlikte hafif bir kıskançlık duygusu da geçmedi değil. Böyle bir yeteneğe sahip olmanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu düşündük. Bir de sanatçının henüz sadece 42 yaşında olduğu düşünülürse kim bilir 30., 40.,50. sanat yıllarında neler neler çıkaracaktır ortaya? Sergiyi gezerken bilgi vermek için yanımıza gelen ilgiliden ısrarla bazı resimlerin kolaj olduğunu, araya fotoğrafların yapıştırıldığını falan söylemesini istedik. Psikopat gibi tabloların dibine kadar gidip fırça darbelerini görmeye çalıştık. Ama ı ıh! Ne yazık ki başarılı olamadık. Gerçekçi resimden hoşlanmayanların bile bu gerçeklikten çok etkileneceklerini düşünerek herkese 28 Mart'a kadar 7/24 açık olan Çırağan Sergi Salonu'na uğramayı tavsiye ediyorum. Aşk'a bayılacaksınız!   


Daha sonra Afife Jale Sahnesi'ndeki Kocasını Pişiren Kadın oyununa gidecektik ama daha bir saate yakın zamanımız olduğu için Ortaköy kafelerinden birinde bir bira&patates kızartması molası verdik. Sonra yine biraz erken orada olduk çünkü oyundan önce kulise girip birkaç tane fotoğraf çekmem gerekiyordu. Çok heyecanlı değil mi?

"Nereden çıktı bu kulis işi ve hadi ama fotoğrafları göster" diyenlerden biraz beklemelerini rica edeceğim, çünkü onların ilk kez Ajanda'da yayınlanmasını istiyorum. Hâlâ Ajanda'yı takibe almamış olanlardan mısınız yoksa? Benim yazılarımdan şu ana kadar kaçırdığınız olmadı, çünkü aynıları burada da yayınlandı, ama diğer blogger arkadaşlarımızın da çok keyifli yazılarının olduğu, online dergi mantığında güzel bir site Ajanda.  Henüz tanışmadıysanız mutlaka göz atmanızı öneririm. 

İşte ben de Cuma günü Ajanda'yı temsilen gittim oyunu izlemeye. O yüzden oyuncularla röportaj ve kulisten fotoğraflar önce Ajanda'da yayınlanmalı diye düşünüyorum (ne zamana hazır olur bilmem ama size haber veririm buradan). Ama ondan önce oyunu nasıl bulduğumu burada yazmak istedim. O akşam Yalan Dünya'yı kaçırdık belki ama iki perdelik bu kara komedi de bizi çok güldürdü. İlişkiler ve kadın ve erkeğin birbirinden beklentileri üzerine keyifli bir oyun bu. Yazarı Debbie Isitt. Bir aşk üçgeninin üç ucu olan Hillary (Melisa İclal Gürmen), Kenneth (Ünal Yeter) ve Laura (Hilal Özbay) akşam yemeği için Hillary'nin evinde buluşurlar. Hillary, Kenneth'in neredeyse yirmi yıl evli kaldığı eski karısı. Laura da Kenneth'in uğruna Hillary'den boşandığı yeni karısı. Kenneth'ın bu aşk üçgeninin en sorumluluk sahibi, en duyarlı, en planlı parçası olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama feci yanılıyorsunuz. Ne de olsa o bir erkek! Sadece her anlamda iştahını doyurmakla ilgileniyor. Karşılığında da tam da bu bencil, sorumsuz, çocuksu hallerine yakışan bir son onu bekliyor. Hak ediyor mu etmiyor mu izleyin ve görün derim. 

Oyunun yönetmeni Fatih Pestil'i ve oyuncuların hepsini çok tebrik ediyorum. Oyunculardan Ünal Yeter'in performansını diğerlerine göre bir adım daha önde buldum ama çok normal değil mi? Ne de olsa iki kadını birden idare etmek için müthiş bir çaba gösteren başarılı (!) bir erkek o. :) Biz çok güldük bu oyunda. Sizler de eğlenceli bir akşam geçirmek isterseniz Mart ayı programını inceleyip biletlerinizi alabilirsiniz. Biletler "bilet almanın en kolay yolu" olan MyBilet'te sizleri bekliyor.  

Şimdiden iyi seyirler diliyorum size..

Bloguma Bahar Geldi

Havalar nasıl olursa olsun benim havam 27 Şubat'tan itibaren değişir. Benim için ilkbaharın başlangıcı 27 Şubat'tır, yani doğduğum gün. An itibariyle 34 yaşımı doldurup 35'ten gün almaya başladığım gün. Yolun yarısına bir kala yılındayım 2012'de.

Durum raporu vereyim: paşa gönlüm ve ben bu sene de çok iyiyiz. Keyfimiz yerinde. Önümüzdeki yaşlara bakıyoruz. Daha uzun yıllar yaş almayı ama yaşlanmamayı diliyoruz. Kendimize kaygılar, korkular, üzüntüler yaratmayıp bize bir kereliğine verilen bu kısacık hayatın tadını çıkarabilmeyi umuyoruz. Hayatı daha yaşanılır ve anlamlı kılan şeylerin peşinden koşmaya devam etmeyi düşünüyoruz. Sevdiklerimizin yanımızda olmasını, onları sevmeye devam etmeyi ve onların da bizi sevmeye devam etmelerini istiyoruz. Ve hayatın bu isteklerimizle uyumlu bir akış içinde olmasını, umduğumuzdan da fazlasını sunan sürprizler ve fırsatlarla karşımıza çıkmasını diliyoruz. Kapımız sonuna kadar açık getireceği güzelliklere..


(yandaki cupcake Deb Kirkeeide adında bir ressama ait. Diğer çalışmaları için buraya bakabilirsiniz)


Otuzlu yaşların ağırbaşlılığı içinde fazla tantana yapmadan kutlamaları kısa kesiyorum. Ne de olsa artık ruh halimizle yaşımızın had safhada uyumsuz olacağı dönemler de başlayacak, alıştırma olsun bakalım.:)

Madem bu sene mevsimler temasıyla başladık, öyle de devam edelim diyerek blogumun başlığını ve arka plan rengini de ilkbaharla uyumlu olacak şekilde değiştirdim.  Umarım içiniz açılmıştır. Haziran'a kadar böyle devam edeceğiz. Benden ayrılmayın, birlikte devam edelim, olur mu?

Not: Saatler sonra yazıma minik bir ek yapayım. Aslında minik değil kocaman bir ek! Bu sene çiçeğiyle yanımda olabilen İso'cum beni çook uzaklardan bile çoook mutlu etti her zamanki gibi. "Bir tek İso'm olsun, bana bir şey olmaz"  melodisini mırıldanarak yazıma son verirken, çiçeğimi de elbette baş köşeye yerleştiriyorum.


Bugün hayat bana güzel! :) 

Klemantin Açık Mutfak Atölyeleri

Klemantin Açık Mutfak Atölyeleri, 26 Şubat Pazar günü “Uzakdoğu Mutfağı” ile başlıyor. Menüde yalın tatları sevenlerin özellikle hoşlanacağı yemekler var.

Şef Deniz Orhun ve Şef Paul Anthony Morello yönetiminde Pazar günleri Klemantin Çiftehavuzlar’da saat 11.00 – 14.00 arasında gerçekleştirilecek atölyelerde verilecek tarifler şeflerin özgün tarifleri! Katılım 5’er kişi ile sınırlı olacak. Detaylı bilgi burada.

Mart ayının her Pazar günü saat 11.00 – 14.00 arasında yapılacak “Temel Mutfak” atölyeleri ise özellikle yalnız yaşayanlara ve mutfağa yeni girecek olanlara öneriliyor.

“Uzakdoğu Mutfağı“
26 Şubat Pazar, 18 Mart Pazar
11.00 – 14.00

“İtalyan Mutfağı“
11 Mart Pazar
11.00 – 14.00

“Temel Mutfak“
4, 11, 18, 25 Mart Pazar
11.00 – 14.00

Üretimini camlı açık mutfağında müşterilerinin gözü önünde gerçekleştiren Klemantin Fırın & Pasta Evi, dört yıldır İstanbul Çiftehavuzlar’da faaliyet gösteriyor. Bu yıl İstanbul Maslak’ta da şube açan Klemantin’in kokusu, tazeliği ve lezzetiyle farklılığını hemen ortaya koyan ürünlerinin özgün tarifleri Şef Deniz Orhun’a ait. Nişasta bazlı şeker, mısır şurubu ve ek katkı malzemesi kullanmıyor. Doğal vanilya çubuğu, zeytinyağı veya tereyağ, ve gerçek çikolata kullanıyor.



Chicago Four Seasons’tan Klemantin’e uzanan başarı yolu...

Klemantin’i 2008 yılında kuran Şef Deniz Orhun, aynı zamanda bir ziraat mühendisi. Ankara Universitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü ve London College Economics & Hacettepe Universitesi ortak programı İşletme Yüksek Lisansı mezunu. Tetra Pak, Novartis ve Merck Sharp & Dohme gibi kuruluşlarda çalıştıktan sonra Amerika’da mutfak sanatları eğitiminin Harvard’ı kabul edilen Chicago Kendall College‘da pastacılık ve fırıncılık eğitimi almış, Four Seasons Chicago’da, Union League’de, Swedish Bakery’de “Chef”lik yapmış olan Orhun, International Cuisine Festival’de de Türkiye’ye “birincilik ödülü” kazandırmış.

İlgilenen mutfak meraklılarına duyurulur...

Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran ve Kıyı'da Balık

Rezan Has Müzesi,  Türkiye'de izlenimcilik akımının öncülerinden sayılan Nazmi Ziya Güran'ın 75. ölüm yıldönümü nedeniyle 17 Nisan'a kadar devam edecek olan Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran sergisine ev sahipliği yapıyor. Nazmi Ziya Güran benim de en sevdiğim ressamlardan biridir. Pazar günü hava da güzel olunca İso'cumu ikna ettim ve gittik sergiye. 


Her yönüyle İstanbul'un bir parçası olan sanatçı şehrin parklarını, bahçelerini, meydanlarını, ara sokaklarını, mahalle kahvelerini, denizini, teknelerini, köşklerini, camilerini, konaklarını, kısacası şehrin aklınıza gelebilecek her yerini resmetmiş. Minik lekeler halinde tuvale dokundurduğu renklere birkaç adım geriden baktığınızda ortaya çıkan biçimden etkilenmemek mümkün değil. 

1881 yılında dünyaya gelen Nazmi Ziya Güran, ilk resim derslerini Hoca Ali Rıza'dan almış. Daha sonra aralarında Osman Hamdi Bey de olan pek çok ismin öğrencisi olmuş. 1905 yılında İstanbul'a gelen izlenimci ressam Paul Signac ile tanıştıktan sonra onun tarzından etkilenmiş. 1908'de Sanayi-i Nefise'den mezun olduktan sonra Paris, Almanya ve Avusturya'ya giderek kendini bu alanda geliştirmiş. Mezun olduğu akademinin klasik anlayışına rağmen izlenimciliğe yönelen 1914 Kuşağı ressamı Nazmi Ziya Güran 1937 yılında ilk kişisel sergisini açmış ve aynı yılın Eylül ayında geçirdiği kalp krizi sonrasında hayata veda etmiş. 





Bedri Rahmi Eyüboğlu ressam hakkında şöyle demiş: "Resimlerinin bende bıraktığı ilk intiba Nazmi Ziya'nın güneşin, güneşli günlerin, güneşli toprakların ve güneşli göklerin ressamı oluşu idi." Benim de   bu tablolara bayılmamın nedeni bu mu acaba? Neyse, bu harika sergiyi sakın kaçırmayın derim.

Bu arada elbette müze bölümünü de gezebilirsiniz. İstanbul’un zengin tarihi yapısını temsil eden Kadir Has Üniversitesi binası dört katmandan oluşuyormuş. En altta başlangıcı 11. yüzyıla dayanan Bizans sarnıcı, onun üzerinde 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı hamamının kalıntısı bulunuyor. Bu temelin üzerinde ise 1880’lerde yapılmış olan Cibali Tütün Fabrikası yer almakta. Müzenin bulunduğu alt katta korunarak bugüne ulaşmış bu  harika tarihi dokuyu görebilirsiniz. Müzeye giriş ücreti sadece 3 TL. Her gün 18.00'e kadar açık olan Rezan Has Müzesi ile ilgili daha detaylı bilgi ve kroki için de buraya bakabilirsiniz.

Sergiyi gezdikten sonra saat 17:30 civarında müzeden çıktık. Sonra kendimizi sahile attık. Tabii altıdan sonra hava iyice kararmıştı ama olsun Boğaz ışıklar altında da güzel diyerek devam ettik yolumuza. "Şöyle salaş bir balıkçıya gidelim İso'cum. Hani Beşiktaş'takiler ya da Arnavutköy Adem Baba ayarında olsun. Hatta üşenmezsek Sarıyer'e kadar inelim ya da Rumeli Kavağı. Ama geç mi oldu dersin Kavak için? Neyse, o zaman seç işte öyle bir yer, meze, ara sıcakla falan doymadan, sağlıklı bir balık+salata seansı yapalım, bu kez yanında rakı falan olmadan," dedikten sonra İso'cumun beni götürdüğü yer neresi oldu dersiniz? Kıyı! Bir de  garson gelince küçük Yeni Rakı Âlâ söyleyip bana dönüp "kalamar alırız değil mi? peynir ister misin?" falan diye sormaya başlayınca kocamın beni ne kadar iyi anladığını bir kez daha anlayıp şansıma şükrettim!!


Yemeğimizi suratım beş karış halde "Beyaz kumaş peçeteli balıkçı istemiyordum ben ya!" diye söylenerek yerken İso da bir yandan rakısını yudumluyor bir yandan da "Tamam ya, bir dahaki sefere gazete kağıtları üzerinde yemek yenen bir yere gideriz olur biter işte. Sana da yaranılmıyor yani!" diyordu. Baktım ki benim beklentimi aşan bir seçenek sunduğu için daha mutlu olmamı bekleyerek beni hâlâ anlamıyor, ben de suskun ve suratsız yemeğimi yiyip, evde de aynı suratsızlığıma devam ettim. Benim zaten mazeretim vardı ve asabiydim o günlerde!

Ertesi sabah kocasından kornet isteyen ama kocası daha güzel diye Magnum getirdiği için sinir içinde "Ben kornet istemiştim" diyerek Magnum'un bütün çikolata kaplamasını elleriyle koparıp yere atıp içini yiyen arkadaşımızın hikayesini hatırlayıp hem onlar hem kendimizle ilgili gülme krizine girdik tabi. :) Siz siz olun beklentileri aşmaya falan çalışmayın. Beklentiyi karşılamak en iyisidir. Beklenti uyuşmazlığı ise kesin ve net bir hayal kırıklığı yaratır. Dolayısıyla Kıyı ile ilgili olumlu düşüncelerim yok. Üzerinden günler geçtikten sonra objektif bakmaya çalışınca asma yaprağına sarılmış çinekop lezzetliydi diyebilirim. Porsiyonlar küçük, sunum özensizdi. Hem bizim hem de yanımızdaki iki masanın hesabına fazladan eklemeler yapılmıştı ve düzelttirmek zorunda kaldık. İso'cumun çok sevdiği ve beni hep götürmek istediği yerlerden biriydi, o yüzden görmüş olduk ama benim için bir kere gayet yeterli burası için. Balıkçı dendiğinde aklıma ilk gelen yerlerden olmayacak.

Ama yine de çok teşekkürler İso'cum. Kutlu doğum ayım için her şeyin en iyisini yapmaya çalıştığını biliyorum.:)

Hepinize iyi hafta sonları.

Don Juan'ın Gecesi

Cumartesi gecesi sezonun son Don Juan'ın Gecesi'ni oynayan Oyun Atölyesi ekibiyle birlikteydik. Neden bu kadar geciktik derseniz, tabi ki Haluk Bilginer'i ilk üç sıradan başka yerden izlemem diye tutturan benim yüzümden! Neyse ki bu azimli bekleyişim ve takiplerim sonuç verdi ve son oyunda da olsa ikinci sıradaki koltuklarımıza kurulabildik. 

Oyun Atölyesi'nin hiçbir oyununu kaçırmamış biri olarak bu oyunu da izlemememiz düşünülemezdi. Ancak bu oyunla ilgili ilgimi çeken isimlerden biri de oyunun yazarı oldu: Eric -Emmanuel Schmidt. Yani yıllar önce çok beğenerek izlediğimiz ve başrollerinde Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm'ün rol aldığı Evlilikte Ufak tefek Cinayetler oyununun yazarı. Yönetmen her zamanki gibi Kemal Aydoğan ve müzikler de Tolga Çebi'ye aitti. Bu arada bir de minik bilgi vermiş olayım: Tolga Çebi'nin yaptığı oyun müziklerini derlediği ilk iki CD'si raflardaki yerini almış, haberiniz olsun. Dekorun yok denecek kadar az olduğu oyunda (ki ben bu kadar az dekorlu oyunlardan pek hoşlanmam) kostümler başarılıydı. Bu kadar ön bilgiden sonra sadede geleyim, hatta en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim: oyun iyiydi, hoştu, güçlü bir metni vardı, ama yine de Oyun Atölyesi oyunları sıralamamda en alt sıradaki yerini aldı!

Don Juan'ı tanımayan yok herhalde aramızda. Kadınları kandırarak birlikte olan ve sonra onları terk eden ünlü çapkını bir sürpriz bekliyor bu sefer. Birlikte olduğu ve birbirlerinden son derece farklı karakterlerdeki kadınlar bir araya gelerek onunla hesaplaşmayı ve ona bir ceza vermeyi planlıyorlar. Öyle ki Don Juan gibi biri ya evlenip ömrünün sonuna kadar karısına sadık bir hayat sürecek ya da ömür boyu hapis cezasına çarptırılacak. Don Juan hiç direnmeden evlenmeyi kabul ediyor. Ancak hapis korkusundan değil. Onun da bu kadınlara bir sürprizi var; nedeni bambaşka!

Metnin ve ekibin başarılı olduğu bu oyunun neden favorilerim arasına girmediğini bilemiyorum. Anlayamadığım bir şeyleri eksikti sanırım. Hatta Oyun Atölyesi dışında başka bir ekip oynuyor olsa sıkılabilirdim bile. Oyunculuk anlamında Haluk Bilginer'den sonraki favorim kadın yazar rolündeki Funda İlhan oldu. Rahibe ve hafif kadın karakterlerini çok karikatürize buldum. Aşkın enine boyuna irdelendiği bu oyundaki sürpriz sayesinde de bir kez daha "gerçek aşkın heteroseksüel bir yapısı yok galiba, bunca yazarın yönetmenin bildiği bir şey var mı acep?" diye düşünmeden edemedim yine. 

Ne olursa olsun tiyatro her zaman iyi gelir. Ruh, duyu ve zihin jimnastiğidir ve hepinize tavsiye edilir.

İyi seyirler.

Not: Antonius ile Kleopatra'nın provalarına başlayan Zerrin Tekindor, Haluk Bilginer ve diğer oyunculara başarılar diliyorum. Londra Olimpiyatları’nın bir bölümü olarak düzenlenen ve Shakespeare’nin 37 oyununun 37 değişik ülke tarafından oynanacağı Shakespeare’s Globe 2012 International Shakespeare Festivali’ne Türkiye’yi temsilen davet edilen Oyun Atölyesi 26-27 Mayıs tarihlerinde Londra’da Shakespeare’s Globe’da Antonius ile Kleopatra oyunuyla seyirci karşısına çıkacak. Orada izlemeyi çok isterdim ama sanırım biletler şimdiden bitmiş. Ayrıca Olimpiyat döneminde uçak biletleri de herhalde uçacaktır! O yüzden yeni hedefimi belirledim: Mart ayında satışa çıkacak oyun biletlerini takip edip burada -tabi ki ilk üç sıranın ortasından :)- izlemek. Siz de takip etmeyi unutmayın. 


Kuyucaklı Yusuf

Okumakta çok geç kaldığım harika bir Sabahattin Ali romanını daha bitirdim: Kuyucaklı Yusuf.


Yazarın 1937 yılında kaleme aldığı romanın lirik ve romantik baş kahramanı Yusuf'un, yaşadığı onca dramatik olaya rağmen o katı suskunluğunu sonuna kadar korumasının, en sonunda bozduğunda ise yine dramatik bir olaya yol açmasının öyküsü. Sabırla birlikte olmayı beklediği, önüne çıkan engellere karşı tevekkülü bırakmadığı, sessiz bir iletişim kurmayı başardığı, bakarken içinin titrediği Muazzez ile evliliğinin öyküsü. Şark kurnazlarıyla, yozlaşmış ahlak anlayışıyla, paranın egemen güç olmasıyla ve onun karşısında ne hükümetin ne jandarmanın durabildiği sosyal düzeniyle, kısır ve rutin yaşamıyla, onurlu insanlar için hayatı hiç kolaylaştırmayan yapısıyla bir Anadolu kasabasının öyküsü. Karakterlerin duygu ve düşüncelerini, iç sıkıntılarını, heyecanlarını aynıyla duyumsayabildiğiniz harika bir roman.


Kitaptan bazı yerleri not ettim her zamanki gibi. İşte onlardan bazıları:

...Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür... (Yıl 2012, bakış açısı  hâlâ aynı değil mi sizce de?)
...Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu...
..."Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir." Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. İnsan dediğin mahluk hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma...
...Hayat, birbirinden ayırdıklarını kısa bir müddet için tekrar yakınlaştırır gibi olsa bile uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi...
...Dünyada hiçbir yere bağlı olmadığını hissetti ve içten içe bu kadar yabancı olduğu bu hayatta kendisini birçok kayıtların kuşatmasına, ondan, istediği gibi hareket imkanlarını almasına müthiş içerledi....
Sabahattin Ali'nin tüm kitaplarını bitirmezsem eksik kalacağımı düşünüyorum. Sırada İçimizdeki Şeytan'ı var. Ama ondan önce Oya Baydar'ın Çöplüğün Generali'ni almış bulundum elime..



Rodin mi, İmge mi? :)

Ocak sonunda Adana'ya giderken İso'cumla birlikte uçmadığım her seferinde olduğu gibi uçuştan çok önce havaalanında oldum. (İso'cumla olduğumuzda genellikle merdivenlerin uçağın kapısından ayrılmasından birkaç dakika önce yetişiriz; ayarımız yoktur yani!) Neyse, o kadar zaman nasıl geçecek? Tabi ki kitap, dergi, ne varsa artık onları okuyarak. Yanımdaki kitabı en sona bırakıp önce Wings Lounge'daki dergileri didiklemeye karar verdim. Onların arasında bir de kocaman bir Rodin kitabı bulunuyordu. Aşağıdaki resim de Rodin'in çalışmalarından biri:  


Dayanamayıp fotoğrafını çektim. Büyük sanatçı olmanın ardından gelen umursamaz şımarıklığa bayılıyorum desem. Hani Miro'nun koskoca üç duvara çektiği üç çizgi gibi. Bir de utanmadan "o üç çizgiyi 10 dakikada çizdiğini, ama senelerce ruhunu dinleyerek onları kurguladığını, en sonunda o çizgileri çekince de ruhunun neşeye kavuştuğunu" söylemişti hatırlarsanız. Bak işte, Rodin'de de aynı durum var. Hani yapabileceğinin maksimumunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bizzat yerinde görmüşlüğüm var o harika heykellerini. Ama gel gör ki koskoca Rodin dalga geçer gibi yukarıdaki portreyi de yapmış. Eminim ismini bulmak için daha çok emek harcamıştır: İskambil Kağıdı Gibi Ters İki Kamboçyalı Portresi! Bu ne şimdi?! Hani ben ham elimle elime 3B kalem alıp da aşağıdaki gibi bir şey çıkarabiliyorsam, Rodin ya da Miro gibi usta sanatçılar bu tarz çalışmalarıyla bildiğin dalga geçiyorlar bizimle!


İso'ya iki resmi de gösterdiğimde benim çizmeye çalıştığım kadınla ilgili "kadının yüzündeki ifadeye bakınca ne gördü de bu kadar şaşırdı acaba diye düşünüyor insan" yorumu yaptı. Yüzüne ifade vermek zor iş, şöyle hışır hışır kumaşlara sarınmış bir kadın görüyorsan yeter o bana, dedim. Tabi bunu Prado Müzesi kataloğundaki bir resme bakarak yapmaya çalıştım ve orijinal resmi hayatta gösteremem; o kadar alakasız çünkü!  İso'cuma yukarıdaki resmi yapmış olsaydım ne yorum yapardın dediğimde bana "parası neyse vereyim de sergileyip falan insan içine çıkarma" derdim dedi. İşte biz halktan insanların sanata bakış açısı. Sanatçıya saygımız sonsuz, ama bizimle dalga geçtikleri durumlarda bize de dalga geçme hakkı doğar, ona göre! :)  

Hepinize sendromsuz bir Pazartesi ve çok güzel, bol güneşli bir hafta diliyorum. 

Pragma

Uzun zamandır merakla bekliyorduk Buğra Gülsoy, Serhat Teoman ve Emre Erkan'ın kurdukları Get Yapım'ın ilk oyunu olan Pragma'yı. 31 Ocak için aldığımız biletleri kar nedeniyle erteleyip, aynı hücredeki beş seri katilin öyküsünü öğrenmek için 14 Şubat'ı beklemek zorunda kaldık. Bu özel güne yakışan cinsten kıpkırmızı bir oyun bizi bekliyordu; kan kırmızı!

Oyunun yazarı ve yönetmeni Buğra Gülsoy. Genç sanatçılar arasında hem farklı (ve riskli sayılabilecek) rolleri oynayacak cesarete sahip olması, hem dizi oyunculuğundan elde ettiği şöhretin tadını çıkarmak yerine bir tiyatro oluşumu kurarak burada da oyunculuk ve yönetmenlik yapmaya devam etmesi ve donanımlı olmaya verdiği önem nedeniyle çok sevdiğim ve takdir ettiğim bir isim. Bu oyunda da dünyanın en dehşet verici seri katillerinden Ted Bundy'yi başarıyla canlandırıyor. (Bu aralar Kuzey-Güney'deki bazı bakışları için de "aha, Pragma bakışı!" dediğimiz oluyor bu arada.:) )


Oyunda, yani aynı hücrenin içinde, yer alan diğer dört seri katil ise Richard Ramirez (Serhat Teoman), Andrei Chikatilo (Emre Erkan), Albert Fish (Mert Öner) ve oyun boyunca yerde ölü yatan Charles Manson! Hepsi idam mahkumu olan dört seri katil cam duvarlarla çevrili bir hücrede, bir nevi bir deneyin içinde gibiler. Biz de onları dışarıdan izliyoruz. "Suçlu olan ile olmayan arasında şeffaf bir cam olduğu" mesajını veren oyunda her insanın içindeki öldürme içgüdüsüne de gönderme yapılıyor. 

Bu azılı katillerin hepsinin kendilerine son derece normal gelen nedenleri var. Örneğin kendisine yamyam denmesinden hoşlanmayan (ama yaptıklarıyla bunu fazlasıyla hak eden, İncil'den başka kitap okumaması gerektiği fikriyle yetimhanede büyümüş olan) Albert Fish şöyle diyor: “Yaptıklarım yanlış olsaydı, bir melek beni durdururdu.” 1978-90 yılları arasında ellinin üzerinde kadın ve çocuğu öldüren iktidarsız, Rus seri katil Chikatilo bu cinayetleri cinsel bir tatmin için değil, sadece huzur bulabilmek için yaptığını söylüyor. Chikatilo'yu canlandıran Emre Erkan oyunculuk anlamında favorim oldu diyebilirim. Diğer karakterler konuşurken bile gözlerimi onun o hastalıklı mimiklerinden alamıyordum. Süperdi! Kadınların kendisine hayran olduğu, hapishanede evlenen ve yirmiden fazla cinayet işleyen Richard Ramirez kendisini yargılayan hakime "Ben iyinin ve kötünün ötesindeyim" diyor. Yaklaşık otuz kadına tecavüz edip, öldüren ve mahkemede kendi avukatlığını yapmayı tercih eden yakışıklı, zeki ve hiç de katil gibi görünmeyen Yale mezunu Ted Bundy "bir insanın ölüm ve yaşamına karar verebilme gücünden daha büyük ne olabilir ki?" diye soruyor.

Oyunla ilgili iki eleştirim olacak: bunlardan ilki bu ilgi çekici konu ve karakterler hakkında ön araştırma yapmadan giden bir seyircinin o hücrede tam olarak neler olup bittiğini anlayamayabileceği ve sıkılabileceği. O yüzden gitmeden önce bu fenomen katiller hakkında en azından birkaç satırlık bilgi sahibi olmanızı öneririm.  İkinci eleştirim ise cam hücre ile ilgili. Bu fikri güzel bulmakla birlikte hücrenin dört tarafında oturma fikrine pek bayılmadım. Evet, oyuncular sürekli hareketli oldukları için hepsini yeterince gördük, ama mesela Albert Fish ve Richard Ramirez'in son sahnelerini arkalarında olduğumuz için ya da önümüzdeki dekor kutularından dolayı izleyememiş olduk. Oyun, hücrenin üç tarafında seyirciler oturacak şekilde düzenlenmiş olsaydı çok daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum.  

Sonuç olarak arkasında belli bir araştırma ve emek olan izlemeye değer bir çalışma çıkmış ortaya. Hepsinin ellerine sağlık diyorum. Mart ve Nisan ayları boyunca her Pazartesi ve Salı Garajistanbul'da oynayacak olan Pragma için biletlerinizi sadece (Grup Yorum vakası sonrasında artık adını bile anmak istemediğim) o gıcık bilet sitesinden almak zorunda değilsiniz. Garajistanbul gişesinden de bilet alabiliyorsunuz. Tel: 0-212-244 44 99.

İyi seyirler hepinize..



Rüyaalaar..Rüyaalaar..Rüyaaalar Gerçek Olsa! :)

Şarkının gelişi öyle diyorum tabi. Şahsen en gerçek olmasını istemeyeceğim şey, rüyalarım olurdu herhalde! Rüyalarımı genellikle hatırlamam ama bazen de üzerinden aylar geçse unutamayacağım absürtlükte  rüyalar görürüm. İşte son dönemlerde gördüklerimden hatırladığım bazılarıyla karşınızdayım. Bilinçaltımı çözmek amacıyla yapacağınız iyi niyetli değerlendirmelere de açığım. :)

İlk rüyamın baş rolünde kardeşim Ongun var. Bir köy evinin verandası gibi bir yerdeki alçak sedirlerde ben ve İso'cum uzanmış aylak aylak yatarken duvarın bittiği köşeden Ongun görünüyor. Bana eliyle gel işareti yaparak kayboluyor. Peşinden gitmek için kalkıp köşeyi dönünce uzakta merdivenlerle çıkılan bir havuz başına doğru çıktığını görüyorum. Ben de gidiyorum o yöne. Oraya vardığımda bir bakıyorum basamakların hepsi inanılmaz yosun tutmuş. Yine de kayarak da olsa dimdik merdivenleri çıkıp havuz başına geliyorum ki Ongun yok olmuş. (Adama bak yahu, rüyamda gizem yapıyor bana!) Ama kolejden bir arkadaşım orada ve bana "Ongun sana bir not bıraktı" diye bir kağıt parçası uzatıyor. Kağıdı açıp bakıyorum, aynen şu yazıyor üstünde: "Yakın geçmişimizi didiklememiz gerekiyor. Çok net!" O kadar gerçek bir not ki uyku sersemliği falan yaşamadan cin gibi gözlerimi açıyorum. Sonra rüya olduğunu anlayıp Londra saatine göre makul bir zaman olmasını bekleyip konuşuyorum Ongun'la: "Aloo?! Derdin ne bakalım senin söyle telefonda da bir daha öyle abuk subuk hallerde rüyalarıma girip korkutma beni!" :)

Başka bir rüyamda İso'cumla birlikte bir otel odasındayız. İso'cumun iş nedeniyle sık sık gittiği Ortadoğu ülkelerinden birine nedense ben de gitmişim bu kez. Odaya da altı-yedi tane hatun çağırmışız ve İso'nun onlardan ne beklediğini söylemesini bekliyormuşuz! (Kimseyi kınama diye boşa dememişler. Üresin insanımsısını o kadar kınadım, ben de rüyamda bir nevi ona dönüşmüşüm bak!) Neyse... Biz giyimli kuşamlı yatağın üzerinde uzanmışız, kızlar da önümüzde sıralanmış, İso'nun ne diyeceğini bekliyorlar. İso da "Sarışın olup gelin!" diyor. Kızlar hazırlanmak için odadan çıktıklarında İso'ya dönüp "Hani sen sarışınları beğenmiyordun?" diye hesap soruyorum. Ama olayın şokunu çabuk atlatmış olmalıyım ki otelin banyosuna gidip minik şampuan, krem, vs ne var ne yok diye bakmaya başlıyorum. Ve çok eskiden uzunca bir dönem severek kullandığım Cabotine'in minik parfüm şişelerini, vücut losyonlarını falan görüp, acayip sevinip, her birinden makyaj çantama atıyorum. Veeee...İso'nun saat alarmıyla uyanıyoruz. Ona rüyamı anlatınca İso'nun yorumu şöyle oluyor (haklı olarak!): "Odada benim bir hareketimi bekleyen bir sürü hatun var ve sen sadece onların sarışın olmasına mı bozuluyorsun?  Hımm, bunu öğrendiğim iyi oldu!" :) 

Başka bir rüyamda yine İso'nun alarmıyla uyanmadan önce suratımda gevşek bir gülümsemeyle şöyle bir sahneyi izliyorum: Tarkan, önce sahilde güneşleniyor sonra da kumsala yakın bir yerdeki buz pateni pistine giderek patenlerini giyiyor ve çırılçıplak kaymaya başlıyor pistte! İçimden ufacık, tefecik ama pek de bir seksicikmiş diye geçirerek izliyorum ben de kendisini tabi. Ama henüz bir dakika bile izlememişken alarmın sesiyle gözlerim açılıyor ve karşımda meraklı gözlerle bana bakan İso'cumu görüyorum. "Hayırdır, pek keyfin yerinde?" diyor. "Of yaa, biraz daha devam etseydi şu rüya, Tarkan'ı izliyordum, çıplak buz pateni yapıyordu," diyorum. Belki rüyanın devamı gelir diye uyku sersemi gözlerimi kapatırken İso'cumun sanırım "Görmek istediğin bir şey varsa..." ile başlayan bir cümle kurduğunu  hatırlıyorum hayal meyal.:)

Üstteki üçü eskilerdendi (yani üzerinden birkaç ay geçmiştir herhalde). Şimdi yepyeni bir rüyayla karşınızdayım. Henüz taze taze dün görüldü! Yer: Londra'da bir metro istasyonu. Annem ve arkadaşları, başka Türkler, Dido ve ben varız. Hepsi Türk olan kocaman bir tur grubu gibiyiz ve metro bekliyoruz. Metro geliyor ama karşı rayda duruyor. Didem de atlayıp karşı raya geçip metroya penceresinden girmek için tırmanmaya başlıyor. Sonra bizi de çağırıyor: "Gelin gelin, burada olabiliyor böyle şeyler, atlayın siz de," diyor. Biz de ardından atlayıp, raylardan karşıya geçip, camlardan içeri giriyoruz. Ben en öne oturmuşum, hemen önümde makinistin ensesini görüyorum (makinistin ayrı bir bölmesi yok yani). Yapılan muameleye sinir olduğum için adama çıkışıyorum: "Türk olduğumuz için yaptınız bunu değil mi? Ne kadar ayıp ya! Bu kadar insana bunca eziyet!" falan diyorum. Adam da dönüp, "Evet haklısınız, bazen böyle davranmamız isteniyor. Ama aslında biz Türkleri çok severiz. Mesela sizin çok güzel şarkılarınız var. Ben de biliyorum bir tanesini: Haydi li li li li li li yar, haydi li li li..." falan diye Fatih Ürek çalıp kendisi de eşlik ederek treni sürmeye başlıyor. Ve uyanıyorum. İyi ki de uyanıyorum, zira bu rüyanın devamı bilinçaltımda da bilincimde de onulmaz hasara yol açabilirdi!

Renkli gece hayatımdan kesitler paylaştım sizlerle. Umarım bu yazdıklarımdan sonra korkup kaçmaz ve beni takip etmeye devam edersiniz. Güldük, eğlendik ama yine de rüyama alet olan hatunlardan (tanımasam da pek haz etmedim kendilerinden!), metro makinistinden, Tarkan'dan ve aile üyelerinden özür dilemeyi bir borç bilirim. :) 

Hepinize tertemiz bir bilinçaltı diliyorum..

İstanbul Modern’den İki Yeni Sergi

İstanbul Modern, La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki sergisinde klasik ustalarla farklı dönem ve coğrafyalardan çağdaş sanatın usta isimlerini bir araya getiriyor. Sergi, Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında gerçekleştiriliyor. Bugünün dünyasında insan ilişkilerine odaklanırken ihtiras, yenilgi, umutsuzluk, merak, ihanet ve yüzleşme gibi insana özgü çeşitli halleri de gündeme getiriyor.

16 Şubat 2012 – 6 Mayıs 2012 tarihleri arasında gezilebilecek bu ilk serginin küratörlüğünü Boijmans Van Beuningen Müzesi direktörü Sjarel Ex üstleniyor. Sergide, 163 yıllık müzenin 140 binden fazla yapıt içeren koleksiyonundan seçilen 28 sanatçının resim, baskı, fotoğraf, video ve yerleştirmelerinden oluşan 53 çalışma yer alıyor.

İstanbul Modern, kuruluşundan bu yana oluşturduğu fotoğraf koleksiyonundan bir seçkiyi Dünden Sonra: İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonundan adlı sergiyle izleyicilerle buluşturuyor. Ülkemizde fotoğrafa ayrı bir galeri ayıran tek müze olan İstanbul Modern’in fotoğraf koleksiyonu, Osmanlı döneminden günümüz sanatçılarına uzanıyor. 16 Şubat- 3 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek serginin küratörlüğünü, açıldığı günden bugüne Fotoğraf Galerisi’nin yöneticiliğini yapan Engin Özendes üstleniyor. Sergide, 53 sanatçının fotoğrafın teknik ve kavramsal gelişimini ortaya koyan 176 yapıtı yer alıyor.



Şubat ve Mart ayları için sizleri zorlamıyorum sevgili okur. Havalar soğuk ve sevimsiz, canınız dışarı çıkmak istemiyor olabilir, enerjiniz düşük ve depresif olabilirsiniz (en iyi empati yapabildiğim durumlar bu havalardaki ruh haliyle ilgili olanlardır). Ama Nisan-Mayıs ayları için mazeret kabul etmiyorum. Bu iki sergiyi not edin ve görün derim. Ben de gezmek için o dönemi bekleyeceğim ama sizlere haberini vereyim dedim. 


Şimdiden iyi gezmeler...

Sevgililer Günü Gelirken


İllaki kutlarım ve hediye de alırım diyorsanız, müze dükkanlarını unutmayın derim. Pera Müzesi'ndeki hediye çeşitleri için buraya bakabilirsiniz. İstanbul Modern, SSM ve Burhan Doğançay Müzesi'nde de harika hediye alternatifleri var ve pek çoğu Sevgililer Günü için özel ürünler ve indirimler sunuyor.

Biz o gün ne mi yapacağız? Kıpkırmızı bir gün geçireceğiz tabi! Ama gül ya da kalp kırmızısı değil; aynı hücredeki dört seri katille birlikte kan kırmızısı bir gün geçireceğiz. Üstüne de belki bir iki kadeh kırmızı şarap... Bence bu kadar kırmızı yeter. Daha ne olsun..:)

Sevgililer Günü'nüz kutlu olsun. Kutlayanların kutlamayanlara, kutlamayanların da kutlayanlara zehir etmediği bir gün olması dileğiyle...

2,5'tan 3 Film

Hafta sonuna girerken film önerileri ilginizi çekebilir diye düşündüm. Filmlerden ikisini beğendim, birini de beğenmediğim için hemen yarım film muamelesi yaptım. Sinirimi bozanın üstünü çok pis çizerim işte böyle..:)

Oscar'a birkaç dalda aday filmlerden biriyle başlayayım yazıma: Descendants. Senden Bana Kalan olarak Türkçeleştirilmiş filmin başrolünde orta yaşlı ve varlıklı bir aile babası olan Matt'i canlandıran George Clooney var. Karısını bir tekne kazasında kaybeden Matt'in ailesiyle ilgili birtakım sırlarla yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının ve o ana kadar yeterince bağ kurma fırsatı bulamadığı kızlarıyla yeniden tanışmasının öyküsü. Güzel bir film, izlenebilir, ama bence en iyi film, en iyi aktör ya da en iyi yönetmen ödüllerini alabilecek kadar da iyi değil. Hatta izlememiş olsam eksikliğini hissetmezmişim. Hatta filmin en güzel yanı Hawaii'de çekilmiş olmasıydı diyebilirim. Tamam, belki abartıyorum ama aile ilişkilerini konu alan duygusal öyküleri sevmeme rağmen bu filmin duygu yönünün çok eksik ve havada kaldığını düşünüyorum.  Sanırım romanı çok daha etkileyicidir. Filmin de bu kadar ön plana çıkmasının en önemli nedeninin de About Schmidt ve Sideways'in de yönetmeni olan Alexander Payne'in yönetmen koltuğunda oturmuş olmasıdır. Oyunculardan da Matt'in büyük kızını canlandıran Shailene Woodley favorim oldu. Bu film sayesinde öldükten sonra yakılmanın güzel bir alternatif olduğunu bir kez daha hatırlamış oldum. (Annem-babam gıcık olacaklar bu konuda konuştuğumu duyunca ama öldüğümde tüm organlarımın, uzuvlarımın bağışlanmasını, sonra geriye kalanların yakılmasını isterdim. Ama küllerimin nereye savrulmasını istediğimi bilmiyorum henüz. Bir de 90'larımda falan ölmek istediğim için organlarım işe yarar mı onu da bilmiyorum. Bu detayları netleştirince bu konuyu tekrar konuşuruz olur mu? :) ) Neyse, son olarak filmi izleyin ama büyük beklentilerle izlemeyin diyorum.

İkinci film önerim The Help olacak. Aynı isimli romandan uyarlanan ve adı Duyguların Rengi olarak Türkçeleştirilen bu film gerçekten harikaydı. 1960'ların Amerika'sında geçen öyküde o dönemlerde yoğun bir biçimde yaşanan zenci-beyaz ayrımı konu ediliyor. Irkçılığın nasıl normalleştirilmiş olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteren filmde oyunculuklar çok iyi. Ayrıca giysiler, evler, eğlencelerle birlikte genel olarak dönemin yaşam tarzı ve ortamları da çok başarılı oluşturulmuş. Ayrıca o dönemlerin varlıklı kesiminde yaygın olan bir yaşam anlayışı da çok güzel verilmiş: büyük evler, havalı sosyal ortamlar, gösterişli yaşamlar, mutlu tablo eksik kalmasın diye doğurulan ve yardımcılara bırakılan çocuklar. Gerçek ve sahte duygular  bir arada; en çok da o ortamda büyüyen çocuklar tarafından açıkça algılanabilecek kadar belirgin bir şekilde ortada. "Değişim bir fısıltıyla başlar" fikrinden yola çıkılan öyküde gerçekten de köklü birtakım değişikliklere minik ama cesur ve kararlı adımlarla gidilebileceği sonucuna varılıyor. Yolun sonunda ise büyük ödül olarak müthiş bir manevi tatmin duruyor içindeki insanı henüz yitirmemiş olan herkes için. Duyguların olduğu ama duygu sömürüsünün olmadığı, doğal ve umut hissi uyandıran bir film olmuş The Help.

Gelelim buçuk filme. Empire'ın "yılın en kışkırtıcı filmi" tanımıyla kışkırıp, Carey Mulligan hatırına izlediğimiz Utanç (Shame) tam bir hayal kırıklığıydı bana göre. Sorun küpü kız kardeşinin pat diye dairesine yerleşip kendisiyle birlikte yaşamaya karar vermesiyle birlikte sorun küpü olma konusunda kardeşiyle yarışabilecek potansiyele sahip, hastalıklı bir cinsel yaşamı olan seks bağımlısı Brandon'ın yaşamında büyük değişiklikler olur. Olumlu yönde değişir, ama nedendir, ne yaşayıp da ders almıştır, ailesiyle ilgili geçmişten kalma travmaları nelerdir falan gibi soruların hiçbirinin yanıtını bulamayız filmde. Olsun, sorun değil. Biz de Brandon'ın porno arşivine bakıp etkilenebiliriz mesela: "Vay be, adamın evden attıklarıyla üç tane sex shop açılırdı valla!" Ya da kanamalarla ilgili çıkarımlarda bulunabiliriz: "İso, kız bileklerini kesip kim bilir ne kadar kan kaybetti, hâlâ yaşıyor. Burun kanamasından ölmek de zordur o zaman herhalde." "Yahu beynine kurşun yiyenin kafatası kaynadı sen iki sene sonra hâlâ burnum kanar mı diyorsun, pes!" Ya da metroda öyle her önümüze gelen yakışıklı/güzel tiple cilveli cilveli bakışmamamız gerektiğini öğrenebiliriz. Nasıl bir manyak olduğu belli olmaz mazallah! Yani biz Steve McQueen'in yönetmenliğini yaptığı bu filmden bunları çıkardık. Siz neler çıkarırsınız bilemem. :)

Harika bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle...

Usta Fırçaların Buluşması

Derinlikler Sanat Merkezi, yeni yılın en önemli sanat etkinliklerinden birine imza atıyor. Her yıl geleneksel olarak düzenlediği "Usta Fırçaların Buluşması" sergisi bu yıl Cumhuriyet dönemine damgasını vurmuş usta ressamların eserlerini bir araya getiriyor.


16 Şubat – 12 Mart tarihleri arasında düzenlenecek sergi aynı zamanda bir ilk olma özelliğine sahip. Sanat severler bu sergiyle birlikte ilk kez Celal Tutant, Cemal Tollu, Cihat Özgemen, Elif Naci, Hüseyin Bilişik, İbrahim Balaban, İbrahim Çallı, Kemal Zeren, Mehmet Pesen, Muazzez Özduygu, Nuri Abaç, Ramiz Aydın, Sami Lim, Şadan Bezeyiş, Şeyho Bulut, Şeref Akdik ve Turgut Atalay gibi ustaların resimlerini bir arada görme imkanını yakalayacaklar.


Sergide yer alan 35 eserin bir kısmı sergi sonunda düzenlenecek müzayede ile satışa sunulacak. Derinlikler Sanat Merkezi'nin adresi: Teşvikiye Cad. Nar Apt. No:59 Kat:2 Teşvikiye / İstanbul Tel: 0 212 291 82 55 

Sergi ve müzayedeyle ilgili ayrıntılı bilgi ve sorularınız için Ahmet Hiçyılmaz ile iletişime geçebilirsiniz. e-posta: a.hicyilmaz [at] gmail.com

Şimdiden iyi gezmeler...

İsmet Aydınlatma

Aslında bu dükkandan şimdi oturduğumuz eve taşındığımız dönemlerde bir kez daha bahsetmiştim.Taşınmayla ilgili notlarımın arasında vardı. Şimdi ise fotoğraflarıyla birlikte özel olarak burayı sizlere bir kez daha hatırlatmak istedim. Biz evimizdeki aydınlatma ürünlerinin birçoğunu buradan aldık. O dönemde iş disiplinine, ilgisine, güleryüzüne hayran kaldığımız Mine Hanım (yani dükkan sahibesi) artık benim için haftada bir kez mutlaka görüştüğüm arkadaşım Mine oldu. :) Neyse ki İsmet Aydınlatma hakkında çok önceden yazdığım bir takdir yazısı olduğu için bunun da arkadaş kontenjanından bağımsız yazılmış bir yazı olduğunu hatırlatmaya gerek duymuyorum. Ancak öncekinden önemli bir farkı var elbette: fotoğraflar!


Şubat ayı ile birlikte evlilik fuarları başlar. Birçok insan için de ana gündem maddesi gelinlik provaları, düğün mekanı ve organizasyon şirketi seçimi, davetiyeler ve elbette ev eşyaları olmaya başlar. Bu yaz birlikte yepyeni döşenmiş evlerine adım atmayı bekleyen bir sürü çift olduğuna eminim. Buradaki görsellerin hem onlara hem de ev değiştiren ya da  evinde yenilikler yapmak isteyenlere bir fikir verebilmesini umuyorum. Dükkanda gördüğünüz çeşitler dışında kataloglardan da sipariş verebilir ya da istediğiniz tarzı anlatarak kendinizi Mine'nin hünerli ve zevkli ellerine teslim edebilirsiniz. Gözünüz asla arkada kalmasın.



Bu Cumartesi de yolum Beşiktaş'a düşmüşken buraya uğradım. Biraz sohbet ettikten sonra Mine dükkanın arka tarafındaki mutfakta ikimiz için Yemen kahvesi hazırlamaya gittiğinde ben de bu fotoğrafları çektim. O sırada "dekorasyon" kategorisinin ikinci yazısı olarak  bu post akımda şekillendi işte. Bence iyi de oldu. Belki sayemde "bu ufacık tefecik içi dolu lambacık, abajurcuk" dükkanla ve sahibesiyle tanışır ve evinizi aydınlatırsınız. :)



İsmet Aydınlatma adres: Nüzhetiye Cad. No:39/B Beşiktaş Tel: 0-212-258 96 57

Yolunuz düşerse Mine'ye selamımı da söyleyin, olur mu?
İyi alışverişler..

Serseri Mayınlar ve Gizli Anların Yolcusu

Çok sevdiğim Ferzan Özpetek'in geç izlediğim filmlerinden biri var bu kez karşımızda: Serseri Mayınlar. Geç izledim ama sanırım en sevdiğim Ferzan Özpetek filmi olarak ilk sıraya yerleştirdim bu filmi. Makarna üreticisi geleneksel (dolayısıyla homofobik!) bir İtalyan ailesinin oğullarının gay olduğunu öğrenmeleri sonrasında yaşadıkları anlatılıyor bu filmde. Yine renkli ve kocaman bir aile ve arkadaşlar var yönetmenin bu filminde de. (Her ne kadar nahoş olaylar da yaşansa) kocaman sofralarda yenen yemekler yine filmin vazgeçilmezleri arasında. Harika bir babaanne karakteri var; bize hayatımızın bize ait olduğunu ve onu başkalarının istediği gibi yaşarsak ömür boyu pişmanlık duyacağımızı her daim hatırlatan anlayışlı gözleriyle. Hayatta her şeyden çok başkalarının ne diyeceğine odaklandıkları için kendi yaşamlarındaki manevi tatmin duygusunu çoktan yitirmiş, örtbasçı, geleneksel, katı bir anne-baba var; daha fazlasını yitirmeye başlayacakları kafalarına dank edince biraz olsun yumuşamaya karar veren. İki erkek kardeş var; "sapına kadar erkek" olmaları beklenen, ama gay oldukları için birçok normal durumu gizli kapaklı yaşamak zorunda olan. İçte yaşanan duyguları ve dışta yaşanan ilişkileriyle tam bir insan filmi anlayacağınız. Sezen Aksu'nun Kutlama şarkısının eşlik ettiği son sahnesi de unutulmayacaklar arasındaki yerini aldı. Merak edenler buraya. Henüz izlemediyseniz mutlaka izleyin.

Diğerlerinden çok farklı bir Ayşe Kulin kitabı var sırada: Gizli Anların Yolcusu. Bana İnci Aral'ın Sadakat'inden aldığım tadı verdi. Yazarını sevdim için sevdiğim, kolaylıkla okunan, ama sıradan bir film izlemişim gibi ardından zihnimde pek bir şey kalmayan bir romandı. Yazın deniz kıyısında okumalık çerez kitaplardan bana göre. Bir de eminim bu kitapla gay olmanın anormal bir durum, bir hastalık, bir sorun olmadığı da anlatılmak isteniyor bir taraftan ama en sorunlu ya da en itici karakterler homoseksüelken, diğerleri gayet heteroseksüeller nedense! Biraz  İncir Reçeli durumu var yani. Orada da film AIDS'e dikkat çekeyim derken, bana göre "AIDS'li birine dokunmaktan ya da onunla öpüşmekten  korkun" hissi uyandırıyordu. Bu kitapta da çocukluğunda büyük travmalar geçirmiş, köktendinci bir ailede büyüyen, askerlikle birlikte ailesinden ve geçmişinden kaçış yolu  bulan Bora karakteri gay. Bir de çocuklarını trafik kazasında kaybettikleri için eşi Eda ile birlikte zorlu bir süreçten geçen  yayınevi sahibi İlhami Bey sonradan olma gay'lerden. Sonradan olma gaylik durumu vardır herhalde; ama cinsel kimliği geç keşfetme durumuysa vardır sanki. Daha tutarlı bir süreç sonrasında yaşanan bir keşif olmalıdır gibi geliyor bana. Yani bir gün önce mutlu bir heteroseksüel iken bir gün sonra yaşadığı homoseksüel ilişkinin hayatının aşkı olduğunu düşünür mü insan bilemiyorum. Neyse, zaten uzman falan da değilim bu konuda, sadece fikir yürütüyorum. Ama İlhami'yi bir nevi "feci bir çıkmazdayım, evliliğim zaten berbat durumda ama dursun bir kenarda, rahatım bozulmasın, ama önce şu ortağım karadul Handan'la takılayım biraz, sonra da pek acıklı hikayesi var, zavallı Boracık, dur onunla da bir sevişeyim geçsin" düşüncesinde bir tip olarak gördüğüm için kitabın itici baş karakteri olarak sevmem mümkün değildi, kusura bakmayın. Bence kitabı da yeterince anlatmış oldum. Okuyup okumamaya siz karar verin artık.

Ben de o sırada sonraki yazımın neyle ilgili olacağına karar vereyim...

   

Anne Evinden Manzaralar

Geçtiğimiz hafta Adana'dayken yağmur dolayısıyla evde de çok zaman geçirdik. Annemle dekorasyon zevklerimiz çok uyuşur. O yüzden evde geçirdiğimiz sürede boş durmayıp beğendiğim anne eli değmiş köşelerin fotoğrafını çektim. Cuma postu olarak da sizlerle paylaşayım dedim.

Bendeki bordo, hardal ve kahve tonları aşkının kimden geçtiği belli oluyor sanırım. Ev dekorasyonunda kesinlikle sıcak renklere ve rahatlığa bayılıyorum. Bu karelerdeki favorim renkler, içine gömülerek oturabileceğiniz puf koltuklar, abajurlar ve kahve mobilya ile gümüş süslerin birleşimi. Gümüşlerin altındaki iğne oyalarından bende de var (annem almıştı).:) 


Salondan birkaç detay daha var aşağıda. Faruk Cimok güvercinlerine bayılan var mı aranızda? Pek net çıkmamış olsa da Azeri bir ressamın yaptığı üçlü suluboya resimler de çok hoşuma gidiyor benim. Üstelik annem onları bir fuar ya da pazar gibi bir yerden çok uygun bir fiyata almıştı diye hatırlıyorum. Kelebek de favorilerimden. Galiba Prag ganimetiydi. Bir gün yok olursa falan adresi belli diyebilirim..:)

  
Çeşitli köşelerden başka detaylar var sırada. Minik melekler de benim anneme aldığım hediyelerden biri bu arada. Annem melek figürlerini sevdiği için Zaragoza ya da Salzburg falan gibi küçük bir şehirdeki şirin bir butikten almıştım bunları. Ben melek figürüne çok bayılmamama rağmen bu üçlüyü pek sevmiştim. Demek annem de sevmiş ki nişlerden birinde yerini almış bu minik üçlü (hemen de kendime paye çıkarırım.:) ). Resimdeki diğer şeyler de Prag, Karum, Paşabahçe ve anneannem gibi çok çeşitli ve farklı kaynaklardan alınmış objeler.


Annemin bir de bebek merakı vardır ve genellikle gittiği yerlerden bebekler alır kendine. Evdeki bebekler BM köşesi gibi! Hatta yan aydınlatmaya asılmış tavşan da aynı odada. Irk, dil, din, kültür, hatta tür farklılıklarına rağmen hepsi de oturma odasında mutlu mesut bir arada yaşıyorlar (diyerek dünya canlıları barışı mesajımı da vereyim.:) ). Sol üstteki biber, limon ve sarımsak kızlar da Kıbrıs ganimeti (hatta bir dahaki gidişte bana da alınacaklarmış diye duydum). Yanındaki bisiklet bahçe için aslında ama şu an malum havalardan dolayı içeride, merdiven altında duruyor. Yakışmış da yerine. Çoğu siyah-beyaz olan eski fotoğraflar köşesi bilgisayar ve kütüphanenin tam karşısında.


Asıl en önemli bölüm geliyor, hazır olun! Bu sene seramik kursuna giden annemin erken dönem (yani ilk yarı yıl :)) eserlerini görmek ister misiniz? Buyrun bakalım. Daha fırınlanmamış bir sürü çalışması da kurs deposunda duruyormuş. Yıl sonunda açılacak sergileri için büyük bir özenle saklıyor hepsini misafir odasında. Sergiden sonra hücum etmemize izin verecekmiş, haberiniz olsun.


Annem sayesinde blogda yeni bir kategori de açmış oldum: Dekorasyon. Yıllardır dekorasyonla ilgili hoşuma giden kareleri defterlerime yapıştırarak ya da bilgisayar dosyalarımda biriktirmeme rağmen blogda paylaşmayı hiç düşünmemişim. Belki artık ara sıra gözüme hoş gelen görüntüleri burada da paylaşırım. Gittiğim mekanlardan beğendiğim köşeler, bir aksesuar detayı, kendi evimden bir kare, vs. Bakalım artık, zaman gösterecek.

Hepinize karsız, buzsuz, hatta mümkünse güneşli güzel bir hafta diliyorum.






Hala Oluyoruuuummmm!! :))


Müstakbel anne ve babanın fotoğraflarını izinsiz kullandım ama çocuklarının halasına kızmazlar herhalde değil mi? :)) 

Tarihe not düşmek adına bu post'u yayınlayıp cümle aleme müjdeyi verirken Dido&Ongun'u bir kez de buradan tebrik ediyor ve eğer kız olursa bana çekeceği için kendilerine şimdiden kolaylıklar diliyorum. Ama her zaman destek için hazırım, ona göre. Anlamadığınız bir şey olursa bana sorabilirsiniz öyle bir durumda. :) 

Neyse, bebişin cinsiyeti ne olursa olsun, önce sağlığı sıhhati yerinde olsun. Anacığına ve babacığına mutluluk ve uğur getirsin. Biz de halası ve eniştesi olarak güzel günlerini görelim keratanın.:)

Aferin 2012, güzel başladın, aynen böyle devam et olur mu? 

Üç Film Önerisi

Malum kardan dolayı eve kapanınca evde izlenmeyi bekleyen DVD yığınını da hızla eritiyoruz. Bu yazıda izlediğimiz filmlerden üçünden kısa kısa bahsedeceğim size. 

İlki 18. yy İngiliz edebiyatının önemli klasiklerinden biri olan Charlotte Bronte'nin yazdığı Jane Eyre'in sinema uyarlaması. (Sanırım ortaokuldayken severek okumuştum bu romanı ama aklımda fazla bir şey kalmamış haliyle. Zaten ortaokul ve lisede okuduğum kitapları  haybeye  okumuşum gibi bir duyguya kapıldığım oluyor zaman zaman. Özellikle klasiklerden hatırladıklarımı bile şimdiki zihin yapımla tekrar okumam gerektiğini düşünüyorum -da hangi birini ne zaman!) On yaşında öksüz kalan ve kendisini yük olarak gören halası tarafından çok katı bir yatılı okula gönderilen Jane Eyre, mezun olduktan sonra bu okulda öğretmen olur. Daha sonra Rochester Malikanesi'nin sahibi Edward Rochester'ın çocuğuna özel öğretmenlik yapmaya başlar. Zamanla Edward Rochester ve Jane Eyre arasında bir yakınlaşma olur ama vuslat ne zaman olur onu bilemem. Yani biraz geç olabilir, haberiniz olsun.

Filmde mekanlar ve kostümler çok başarılıydı. Jane Eyre rolündeki Mia Wasikowska da çok başarılıydı. Edward Rochester'ı canlandıran Michael Fassbender için de başarılıydı diyeceğim, ama sanki Mia Waikowska'nın biraz gerisinde kalıyordu oyunculuk anlamında. Ama kesinlikle pek yakışıklıydı. Eser Moira Buffini tarafından uyarlanmış. Kısa bir süre önce bu isimden söz etmiştim. Nereden hatırlıyoruz, çıkarabildiniz mi? Evet, Ölümüne'yi uyarlayan da aynı isimdi. Yönetmeni ise kısa filmleriyle bilinen Cary Fukunaga. Filmin bir klasik eser uyarlaması ve iki yüzyıl önce yaşanan bir öyküsü olduğunu unutmayın. Yani temposu elbette ona göre. Siz de izleyip izlemeyeceğinize ona göre karar verin artık.

İkinci film önerim Oranges and Sunshine (Portakallar ve Günışığı) olacak. Çok etkileyici bir gerçek öykünün anlatıldığı filmin başrolünde Emily Watson var. King's Speech'in yapımcılarının ortaya çıkardığı filmde II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’de yaşanan en büyük skandallardan biri anlatılıyor. 130.000 çocuğun İngiltere’den Avustralya’ya evlatlık olarak verilip ülkelerinden koparılmaları, birçoğunun ailesi hayatta olmasına rağmen çekmek zorunda kaldıkları sıkıntılar, yaşadıkları taciz ve şiddet olayları onlarca yıl sonra, ancak 1980'lerde  ortaya çıkıyor. Bunu ortaya çıkararak artık birer yetişkin olmuş ama çocukluktan kalan yaraların izlerini hâlâ taşımakta olan bu insanları kimliklerine ve geçmişlerine kavuşturan isimse kamuda sosyal uzman olarak çalışan Margaret Humphreys oluyor. Margaret Humphreys bir süreliğine kendi aile yaşantısı ve ruh sağlığını bozmak pahasına da olsa bu müthiş sırrın ortaya çıkarılmasını ve İngiltere'nin yıllar sonra yaptıklarından dolayı özür dilemesini sağlıyor. Filmin ismi de ülkelerindeki yaşamlarından ve tüm bağlarından koparırlarken çocuklara anlattıkları Avustralya masalından geliyor. Portakallar ve günışığıyla dolu bir cennet vaat edilen on binlerce çocuğun yaşadıkları cehennemin bazen sinirlendiren, bazen de duygulandıran etkileyici bir öyküsü bu film.  Bence izlemelisiniz.

Üçüncü filmi de şen şakrak görünen kapağına aldanıp, light bir Hollywood filmidir işte, sabun köpüğü kıvamında izleyip, kafa dağıtalım diyerek izlemeye karar verdik. Aslında öyleydi de ama başrolde kanser vardı! Hal böyle olunca filmin 'light'lığı da kalmıyor haliyle. A Litte Bit of Heaven (Bir Tutam Cennet) filminden söz ediyorum. Başrolünde genç, dinamik, başarılı bir reklamcı ve dopdolu, sosyal bir hayatı olan Marley'yi canlandıran Kate Hudson var. Neşeli ve hayat dolu Marley, bir gün bambaşka bir tahlil için gittiği bir hastanede kolon kanseri olduğunu öğreniyor. Hastalığı son aşamalarda olduğu için yapabileceği fazla bir şey yok belki de ama yine de yaşanılan her anın değerli olduğunu gösterircesine yoluna devam etmeye çalışıyor. Affetme ve güven sorunlarını biraz olsun çözerek ailesiyle ilgili iç (ve dış) hesaplaşmalarını yapıyor, dostlarıyla daha çok zaman geçiriyor, ara sıra duygusal gel-gitler yaşıyor, ölüm kadar korkutuğu aşk duygusunu tadıyor ve hatta cenaze partisini bile organize ediyor kalan süresinde. Çok mu duygusuz görünüyorum? Vallahi Marley o kadar hiçbir şey yokmuş gibi yaklaştı ki bu duruma ben de ancak bu kadar duygulanabildim doğrusu. Bu anlamda belki de biraz gerçekçilikten uzaktı film. Ya da yaşayan bilir, belki de tam anlamıyla böyle bir duygu içinde yaşamak ister insan son günlerini. Ben yine de giderek artan ve genç yaşlarda görülen kanser vakaları gerçekliğini düşünerek filmden bağımsız etkilendim diyebilirim. Filmi ise boş zamanınız varsa, izleyin gitsin. Yoksa da pek bir şey kaçırmazsınız hani..

Şimdiden hepinize iyi seyirler.


Karda Zordur Yürümek...

Dört yılını üniversite için Ankara'da geçirmiş, ondan önce de özellikle kış tatillerinde Ankara'ya gitmeyi dört gözle bekleyen bana bir haller oldu. Kar ve kışı sevmiyorum, ama lise yıllarında harika bir görmemişlik örneği olarak tatillerde koştura koştura giderdik Ankara'ya kar görmeye. Ama kışı sonuna kadar yaşayan bir şehirde yaşadıktan sonra "artık hayatım boyunca kış mevsimi görmesem özlemem" aşamasına gelmiştim ODTÜ yıllarımda. Gerçekten de ben üç mevsimle idare edebilirim, kışı tamamen çıkarabiliriz hayatımızdan. Aynı şekilde düşünenler gelin imza toplayalım, sayımız yeterliyse Mikail'e başvurup şansımızı deneyelim, ne dersiniz? :)

Kıştan nefret etmek ayrı bir konu, benim asıl derdim bazı becerilerimi kaybetmiş olmamla ilgili. Ankara'nın karlı havalarında ve buz gibi soğuğunda dört yıl geçirmiş biri olarak İstanbul'da yağan şu (afedersiniz ama) kıçıkırık karda eve kapanıyorum. Kayıp, düşersem diye korkuyorum. Ne olacaksa sanki düşünce? Her düşen bir yerini kırmıyor herhalde, kalkıp yoluna devam ediyor, ama yok işte! Korku geliştirdim kendime. Gerçekten de yollar buzlanmadığında ve ayağımda kar botları varken  bile  her an devrildi devrilecek modda bir yürüyüşüm var zaten. Öyle yürümektense de kar tamamen eriyene kadar kendimi eve kapatıyorum anlayacağınız.

Twitter'da bununla ilgili bir şeyler yazdığımda bir arkadaşım bunun Ankara ya da İstanbul'la ilgili olmadığını, geçen senelerle ilgili olduğunu söyleyerek zaten fiziksel olarak eve kapanmaktan dolayı bunalmış olan ruhuma bir darbe daha vurmuş oldu. Gözüm toprağa bakmaya başladı sanırım, baston falan edineyim kendime bari, diye düşünmeye başlamıştım ki  "yok yaşlanmadın da o zamanlar çoook gençtin" gibi durumu biraz olsun toparlamaya çalışan bir yorum geldi ardından. Ama artık çok geçti ve ben baston fikrini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım. 

Yürüme özrümü paylaştığım annemin  de aklına yattı bu. Hatta zihni açıldı ve "Tamam, baston olmasa bile uzun bir şemsiye al yanına. O da olmadı kayak batonu ya da şömine çubuğu falan..." diye devam etti. Tabii bunları duyunca evden çıkmama fikri bile daha hoş gelmeye başladı bana. Ama annem ilgimin azaldığını fark edince hemen "ölümcül" örneklerinden biriyle duruma müdahale etti. 
- Bak, ciddiye almıyorsun ama senin doğumunu yaptıran doktor bilmem kim vardı hatırlıyor musun?
- Senin de bahsettiğin üzere hatırlayacağım bir yaşta karşılaşmamışım kendisiyle anne!
- Ukalalık etme. Adam öldü!
- Aaa.. Yazık ya.. Ne iş? (kayak falan yaparken düşüp öldü herhalde diye düşünüyorum)
- Yok zaten hastaydı da.. Neyse onun bir de kardeşi var.. Buradaki bilmem ne hastanesinde göz doktoru.
- Evet?
- İşte o karısıyla birlikte Antep'te ağabeyinin cenazesine katılmaya gitmiş. Karısı yerlerin buzlu olduğunu fark etmemiş. Cenaze için arabadan inip bir düşmüş, kaç yerinden kırık bacağı! Babanların serviste yatıyor şimdi!
Gördüğünüz gibi annem genelde bir duruma dikkat çekmek için bu tarz örnekler kullanır. Bu kez ölüm ve konu bağlantısı pek kurulamamıştı (ya da dolaylı kurulmuştu) ama olsun, yine de vurucu, etkili, dehşete düşürerek daha da eve kapanmanı garantileyen, takdir edilesi bir öyküydü bana göre!

Sonuç: Yerde bir gram kar kalmayana kadar evimdeyim ben. Kahveye beklerim.:)

Bir de not: Tek bir nedenden dolayı karı biraz olsun sevebilirim. Bana anneannemi, onun sıcacık evini ve her kar yağışında "her taraf kar kar, buz gibi rüzgar..." şarkısını neşeyle söyleyen ince sesini hatırlattığı için. Bana göre en güzel karlar onun evindeyken yağmıştı...