Granada

Elhamra Sarayı'nı gezdikten sonra Granada'nın büyük bir kısmını bitirmiş sayılıyorsunuz. Yine de şehrin geri kalanında da neler göreceğinizden bahsetmeden olmaz. Birbirinden estetik sokakları, meydanları ve tarihi dokusu bozulmamış yapılarıyla tipik bir Avrupa şehri burası. Ama Akdeniz ve Arap özellikleri de taşıyor. Şehrin en önemli yapılarından biri elbette Katedral ve Kraliyet Şapeli (Capilla Real): (aşağıdaki ilk kolajda sol altta ve sağ üstteki görüntüler onlara ait). 16. yüzyılın başlarında yapılmış olan bu katedral ve şapelin içinde İspanya hükümdarlarından Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabel la'nın mezarları bulunuyor. Her birinin girişi  ayrı ve 4 Euro (biz girmedik, insan bir süre sonra katedral ve kule manyağı olduğunun farkına varınca her önüne gelen kapıdan içeri girmeme ve her görüğü merdiveni tırmanmama sağduyusunu kazanıyor.:) ). 


Bu şehirde yapılabilecek en keyifli şeylerden biri de bence minik bir nehir olan Darro Nehri boyunca uzanan yoldan yürüyerek "çingene mahallesi" olarak bilinen Albayzin'e çıkmak. Beyaz evleri ve dar sokaklarıyla kendinizi başka bir şehre gelmiş gibi hissedeceğiniz bu semtin değişik yerlerinde harika Elhamra görüntüleri yakalayabilirsiniz. O görüntülerden en güzelini (bkz. bir önceki yazımın son fotoğrafı) yakalayacağınız yer Mirador de San Nicholas, yani San Nicholas Kulesi. Albayzin'e tırmanırken Sacromonte okuyla kıvrılan bir ara yol daha göreceksiniz. İşte artık şehrin en tepesine çıkıyoruz. Burası geleneksel flamenkonun kalbinin attığı yer. Üst üste görünen bu mağara evlerin (sağ alt resim) hemen hepsinde gerçek flamenko gösterilerini izlemeniz mümkün.  

Burada "Tablao" adıyla başlayan ve masada oturularak sahnelenen bir şovu izleyebileceğiniz yerlere gitmeyin. Onu Madrid'de ya da Sevilla'da yaparsınız. Zambra adı verilen ve İspanyol çingeneleri tarafından yapılan bu flamenko türünü aşağıdaki gibi bir yerde izlemeniz gerekiyor. Granada'da görülmesi gereken de tam olarak bu. Biz de bunu en uzun süredir yapan yerlerden biri olan Maria la Canastera'yı tercih ettik. Kişi başı 20 Euro olan bu şov da Garanada'da yaşanması gerekenler arasındaydı. Yanlara sıralanmış sandalyelere kurulun ve seri ve estetik el-ayak vuruşlarının, sert ifadelerin, sert ama hüzünlü müziğin tadını çıkarın. Dönerken tüm gün yürüdüğünüz ve kanınızda bol miktarda İspanyol şarabı dolaştığı için muhtemelen yorgun olacaksınız. Taksi ya da mekanın size ayarlayacağı bir minibüsü kullanarak merkezi bir meydana ulaşabilirsiniz (kişi başı 2 Euro gibi tutacaktır). 


Granada'da alışveriş için önerilen yerlerin başında Alcaiceria geliyor. Aşağıda girişini gördüğünüz bu daracık alışveriş sokağında sağlı sollu dükkanlar bulunuyor. Bunlar hediyelik eşyalar satan dükkanlar (ve açıkçası çok da özellikli bir şey gördüğümü söyleyemem) ama bir zamanlar burası ipek ticaretinin merkeziymiş. Yine alışveriş için önerilen ve hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu başka bir sokak da Elhamra girişlerinden birinin bulunduğu Cuesta Gomerez


Son olarak yeme-içme konusunda bir önerim olacak. Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda ağırlıklı olarak tapas barlara baktım, çünkü İspanya'da restoran yemeği yemek yerine o nefis tapas çeşitlerinin tadına bakmayı tercih ediyorum. Ayrıca daha önce de bahsetmiştim: tam bana göre bu tapas olayı. Minik minik mezeler ve şarap! Daha ne olsun. Granada'da özellikle önereceğim adres: Bodegas Castaneda olacak. Pek çok kez göreceğiniz "bodegas" kelimesi şarap evi ve tapas bar karışımı ve birleşimi gibi bir anlama geliyor. Çoğunda İngilizce menü de bulunan mekanlarda damak zevkinize uygun olan lezzetlerden seçebilirsiniz. Biz özel tapaslardan oluşan iki kişilik bir tabak ve yanına de garsonun spesiyal olarak önerdiği (ve gerçekten harika bir tat olan) domates, biber ve sarımsakla sotelenmiş karidesten söyledik. House wine'ları da çok lezzetli olan mekan Calle Almireceros 1-3 adresinde sizleri bekliyor. .


İçerinin boş olduğuna bakmayın, biz erken gittiğimiz için öyle. Bir iki saat içinde dolup taşıyor olacak ama biz o saatlerde Zambra izliyor olacağız. Yarın da erkenden yola çıkıp önce Cordoba'yı görecek sonra da Sevilla'ya gideceğiz. İki gece kaldığımız ve bir buçuk gün geçirdiğimiz Granada'ya hiç de az şey sığdırmamışız değil mi?

Cordoba'yı merak edenler benden ayrılmasın derim.:)

Elhamra Sarayı

Granada'yı Elhamra Sarayı (Alhambra) ve geri kalan her şey olarak ikiye ayırabiliriz. O yüzden ilk hedefiniz Elhamra olmalı! Rahatlık olması açısından giriş biletlerinizi önceden almanızı öneririm. Ben yaklaşık 15 gün öncesinden online bilet almak için sayfaya girdiğimde bizim orada olacağımız tarihlere yer kalmadığını öğrenmiştim. Web üzerinden satılan biletler sınırlı sayıdaymış, kalanlar ise kuyrukta bekleyerek alınabiliyor. Neyse ki birçok web sayfasında uyarıldığı gibi çok uzun bir kuyrukta beklemek durumunda kalmadık. Yine de belki de biz şanslıydık diye düşünerek biletlerinizi önceden almadıysanız sabah erkenden orada olmanızı öneririm. Granada'da otelden Elhamra Sarayı'na yürümek bile en fazla yirmi dakikanızı alacaktır. Biz her zamanki gibi yürümeyi tercih ettik. Ya da 30 ve 32 numaralı minibüslerle gidebilirsiniz. Ama sabah yediğiniz churros'ların bir kısmını eritmenin de en güzel yolu bence bu kapısından (hediyelik dükkanlarının bulunduğu Cuesta de Gomerez caddesinden) girerek, İso'nun arkasındaki orman yolundan yürüyerek, kuyruğun sonuna ulaşmak olacaktır. Elhamra Sarayı'na genel ziyaret için giriş bileti kişi başı 13 Euro. Biletin üstünde Nasrid Sarayı bölümüne giriş saati yazıyor ve o gösterişli bölüme sadece o saatte girmenize izin veriliyor. O yüzden girer girmez o saati kontrol edip planınızı saatinde Nasrid Sarayı'nın girişinde olacak şekilde yapmalısınız. Girişte alacağınız saray haritası ve her yerde yazan İngilizce açıklamalar yeterli olacaktır, o yüzden bence 6 Euro verip de audioguide almanıza gerek yok (biz emin olamadığımız için aldık ama bence gereksizdi).

Sarayın gezilecek dört ana bölümü var ve içeride 3 saate yakın zaman geçireceğinizi unutmayın. Biz Generalife adı verilen bahçelerin olduğu kısımdan başladık gezmeye. Nasıri Hanedanlığı tarafından temelleri 1237'de atılan ve daha sonra pek çok ekleme yapılan ve Katolik hükümdarların da yüzyıllarca hüküm sürmeye devam ettiği bu muhteşem saray, uzun yıllar kendi haline terk edildikten sonra 1923-36 yılları arasında büyük bir restorasyon geçirmiş ve 1984'te de UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmiş. O kadar güzel korunmuş ki burada hüküm süren kralların yaşayışlarını rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz. Bahçelerin olduğu bölüm hanedanın sefa yeri. Şıkır şıkır su seslerinin arasında ağaçlar, çiçek öbekleri, çardaklar, dinlenme alanları, avlular, süs havuzları ve daha pek çok köşesiyle huzur dolu bir yer. 


Bu kadar huzur yeter, artık sarayın askeri ve en eski bölümlerinden olan Alcazaba kısmını gezebiliriz. Buraya "kulelerden kule beğen" bölümü de diyebiliriz. Yuvarlak Kule, Krala Hürmet Kulesi, Barut Kulesi ve en yukarıda ve en güzel manzarayı sunan Gözetleme Kulesi'ni gezebilirsiniz. Arada cephane avluları, çeşitli giriş kapıları ve yürüyüş yolları da bulunuyor.


Üçüncü bölüm Partal adı verilen ve III. Yusuf'un sarayının, bahçe ve havuzların, sütunlu bir girişin, değişik kulelerin üzerinden devam eden bir yürüyüş yolunun olduğu bölüm. En güzel yerlerinden biri de Prenses Kulesi. İçine girilmiyor ama penceresindeki ve tavanlarındaki işlemeler bir harika.   


Ve gelelim Nasrid Sarayları bölümüne. Burada değişik hükümdarların değişik dönemlerde hüküm sürdükleri iç içe geçmiş pek çok saray bulunuyor: Comares Sarayı, Mexuar Sarayı, Aslanlar Sarayı. Asıl buradaki işlemeler ve süslemeler harika. Aslanlı Avlu restore edildiği için bir kısmı kapalıydı ama diğer tüm bölümleri gezilebiliyordu ve çok etkileyiciydi. O yüzden buranın ziyaret saatini sakın ola ki kaçırmayın. 


Elhamra Sarayı kompleksi içinde bir de V. Carlos'un Sarayı bulunuyor. Burada Elhamra Müzesi ve Güzel Sanatlar Müzesi de var. V. Carlos bu sarayın yapımı için Elhamra'nın bir kısmını yıkmış ve ne kadarına zarar verdiği de ne yazık ki bilinmiyormuş. Sütunlu avlusu ve karelere bölünmüş gibi duran   taş dış duvarlarıyla Elhamra'nın genelinde gördüğümüzden çok daha değişik bir mimarisi var ve bence çok güzel görünüyor.  


Böylelikle koca sarayı planına göre gezip bitiriyoruz, ama kapanışı yaparken genel bir Elhamra Sarayı fotoğrafı için en güzel yerin neresi olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Bir sonraki yazıda Albaycin mahallesinden söz edeceğim. İşte oradaki beyaz evlerin ve taş ara sokakların arasından tırmanırken San Nicholas Kulesi adında bir yere varacaksınız. Buradan da Elhamra'ya bakmayı unutmayın derim. Gündüz ya da gece fark etmez, çünkü her ikisinde de çok güzel bu görkemli saray...


Sırada Granada'nın geri kalanı var. Haftaya devam ederiz artık. Size iyi hafta sonları diliyorum.





Feromon Etkisi

Galeri İlayda, 3 – 31 Mayıs tarihleri arasında Barış Cihanoğlu’nun “Feromon Etkisi” isimli 12. kişisel resim sergisine ev sahipliği yapacak. 

Genç kuşak çağdaş ressamlar arasında, özgün figürlü resimleriyle farklı bir yere sahip olan, açtığı her sergisinde farklı konseptler yaratan ve bunları kendine özgü resim dili ve sıradışı bakış açısı ile üreten Barış Cihanoğlu’nun ‘’Feromon Etkisi‘’ isimli merak uyandıran son kişisel sergisinde, bizlere sunduğu ilginç dünyaya tanık olacağız, bu farklı konuya, gizemli etkiye biraz daha yakınlaşacağız. Cihanoğlu bu sergisinde, aşkın moleküllerini yani "feromon" ları kendine konsept olarak belirlemiş ve işlerini bu "gizemli" konsept çerçevesinde üretmiş. Eserlerinde, “feromon” ların gözle görünmeyen, sadece duyumsanan etkisini ele alarak onları adeta ‘’görünür’’ hale getirmiş. Cihanoğlu'nun hazırladığı son eserlerinde göze çarpan en önemli ortak nokta ise hepimizin mevcut iç güdülerimizden izler barındırıyor olmaları. Örneğin ‘’Dürtü” isimli büyük boyutlu resimde izleyenin içini gıcıklayan ifadesi ile bir kadını kapı aralığından bakarken, muhtemelen başka birini "röntgen"lerken görüyoruz ve bu eser aynı zamanda ona bakan izleyicileri de diğer bir "röntgenci" olarak bu suça ortak ediyor. 


Diğer bir resim “Saklanan Güzellik"te ise çepeçevre kuşatılan çıplak bedeniyle küçük bir kızın, toplumsal tabuları temsil eden ve erkek motifini sembolize eden figürlere karşı , anaç bir sakınma iç güdüsüne sahip ve yaşadığı deneyimlerle görece daha “tecrübeli’’ , diğer kadın bireyler tarafından saklanmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. 

Eserlerde genel olarak kadına ayrılan büyük bir alanı ve bu alanının erkek müdahalesi ile daraltılmasını da izliyoruz. Kadını yücelten bir bakış açısını ve onun kendine özel naif yapısını, ustaca kurgulanmış bir çok farklı eserde sezinliyoruz. Sanatçı kendine konu seçtiği alanlarda sanatsal problematigi gereği arayışlarını sürdürürken, bizleri de bu arayış serüvenine tanık olmaya çağırıyor. Barış Cihanoğlu’nun “Feromon Etkisi” adlı son dönem eserlerini içeren sergisi 31 Mayıs 2012’ye kadar kadar Galeri İlayda’da izlenebilir.


Ayrıntılı Bilgi için;

İlgili: Şenay Şen
Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye
Tel :0.212.227 92 92
Web: www.galleryilayda.com
e-mail: ilayda@galleryilayda.com

Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.

Bu Kez Endülüs Fatihi Olarak Döndüm! :)

Geçen hafta Perşembe'den beri buralarda değildim. Yokluğumu fark eden oldu mu bakalım? :) Fark etmeyin diye birkaç yazı planlayıp gitmiştim ama sağ olsun Blogger yazılara, yazılar da Blogger'a bakıp kalmış öylece. Anlayacağınız taslaktan öteye gidememişler. Olsun, artık geldim ve kontrolü ele alıyorum, panik yok! Bu arada hazır Blogger yayınlama süreci değişmişken ben de bir ara el atabilirsem arka fonu bembeyaz, header'ı falan sade bir formata da geçeceğim bakalım. Ama önce 19-24 Nisan arasını nasıl geçirdiğimizi anlatayım size. 

Şehirleri tek tek anlatmaya başlamadan önce oteller, kaç gün kalmalı, nasıl bir rota çizmeli gibi genel noktalardan bahsedeyim. Övünmek gibi olmasın ama pek doğru bir rota çizmişim ve harika bir planlama yapmışım. Bu gezinin reytingleri de yine çok yüksek oldu. Reytingleri İso'cumdan alıyorum elbette. İki kişilik turlarımızın rehberi benim, o da son gün değerlendirme raporunu sunan özeller özeli müşterim.:)

Öncelikle THY'nin kampanyaları takip edilir. Avrupa'da pek çok noktaya indirimli biletler olduğu görülür ve Malaga'ya gidiş-dönüş biletleri yaklaşık iki ay önceden kapılır. Nefesler tutulup beklenir, çünkü bir terslik çıkar da gidilemezse bu biletler yanmaktadır. Neyse ki herhangi bir terslik yaşanmaz (hortum ve fırtına nedeniyle o gün kırk küsür uçuş iptal olur ama bizim uçakta yarım saat rötar dışında bir problem olmaz) ve 19 Nisan sabahı Malaga'ya uçulur. Malaga, Endülüs gezisine başlamak için harika bir nokta. Aklınızda olsun. Haritadan takip etmek isteyenler görecekler: bir daire çizerek, başladığımız noktaya geri döneceğiz.

(harita buradan alınmıştır)

Malaga'da hiç kalmadan Granada'ya devam etmenizi öneriyorum. O akşam ve ertesi günü Granada'da geçirebilirsiniz, çünkü burada Elhamra Sarayı ve Albayzin adlı çingene mahallesinde izlemeniz gereken Zambra dansı gecesi var. Havaalanından sürekli Granada'ya kalkan otobüsler varmış. İki  gün Granada'dan sonra Seville'ya doğru yola çıkabilirsiniz. İki gün de orada kalırsınız. Yol üstünde Cordoba'ya uğrayıp, orayı da gezer, yemek molası verir ve yolunuza devam edersiniz. Dönerken Ronda'ya, sonra Marbella'ya uğrar ve yeniden Malaga'ya gelir, bir gece de orada kalırsınız. Bunların hepsini trenlerle yapabilirsiniz. İspanya'nın RENFE tren sistemi gerçekten çok iyiydi. Ama gördüğünüz gibi uğramamız gereken yer çok. O yüzden en iyisi bizim yaptığımız gibi yapıp araba kiralayın derim. Böylelikle tren saati yakalama, bavulları emanete bırakma, tren bileti bulup bulmama gibi şeyleri düşünmek durumunda kalmazsınız. Tren ve otobüs kullanacaksanız da saatleri kontrol etmeyi ve hatta biletlerinizi önceden almayı unutmayın. 

Biz araba kiralamak için bu şirketi kullandık. Arabamızı Malaga havaalanından alıp, aynı yere de bıraktık. İlk başta GPS'i olmayan bir araba vereceklerini söylediler, ama ısrarla GPS istediğimizi belirtince bize Goldcar şirketinden bir araç ayarladılar. Her şey beklediğimiz gibi, sürprizsiz gerçekleşti ve Alman asıllı bir İspanyol olan arabamız San Jose ile Türkçe konuşarak bize yol gösteren kılavuzumuz Hulusi'yle birlikte düştük yollara. Hulusi'nin şehir içinde derin sessizliklere gömüldüğü birkaç an (makrodan mikroya geçerken zorlanıyordu biraz.:) ) ve Marbella'ya giderken bizi bir sitenin içine sokup aynı yerde iki tur attırması dışında da her şey yolundaydı. Ya yolda sıkılıp eğlendi bizimle ya da sözünü dinleyip dinlemediğimizi kontrol etti bana göre. Yanda gezimize ayrı bir tat katan San Jose ve Hulusi'yi görebilirsiniz. Şehirler arası ulaşım böyle, şehir içi nasıl derseniz hemen söyleyeyim: tabana kuvvet! Bu şehirlerin hepsi de yürüyerek gezilebilecek (ve bence daha zevkli gezilebilecek) yerler.   

Otellere gelince... Her zamanki gibi seçimlerimizi booking.com'dan yaptım. Granada'da Hotel Navas'ta kaldık. Üç yıldızlı bir şehir oteli olarak fiyatı ve konumu çok iyiydi. Canlı bir sokaktaydı. Ama odaları biraz küçüktü ve otelin girişinde ağır bir kızartma kokusu oluyordu. Seville'daki otel favorimiz oldu. Bence dört yıldızlı bir otel kalitesindeki üç yıldızlı bir şehir oteli olan Monte Carmelo'ya bayıldık. Şehre varmadan önce oda, yastık, otopark tercihlerimizi sordular ve her şey ona göre ayarlanmıştı. Ayrıca şehirle ilgili bilgi isteyip istemediğimizi sormuşlardı ve biz gittiğimizde şehir haritası, flamenko şovların ve tapas barların listesi önümüzdeydi. Bizim adımıza istediğimiz bir şov için rezervasyon da yaptırdılar. Bir gün kahvaltımızı da orada yaptık ve harika bir açık büfesi olduğunu gördük. Kesinlikle öneriyorum. Malaga'da ise geziden birkaç gün önce son kontrolleri yaparken fiyatı düşen birkaç odası olan dört yıldızlı şehir oteli Salles Hotel Malaga Centro'yu keşfettim. Önceki rezervasyonumuzu iptal edip, buradan yer ayırttım. Sadece bir akşam üstü gelip, geceyi geçirip, ertesi sabah havaalanına gitmeden önce biraz alışveriş yapmak için El Corte Ingles'e gidip gelip, aldıklarımızı yerleştirmek üzere bir kere daha odasını kullandığımız bu otel de tertemiz ve merkezi bir oteldi. Havuzu falan da varmış ama tahmin edersiniz bizim havuz falan görecek bir zamanımız yoktu. 

Son olarak gezi planlamasında düşük not aldığım bir maddeyi de belirtmeden geçmeyeyim: hava durumu! İspanyol güneşiyle ısınalım diye gittiğimiz Endülüs'te donduk diyebilirim. Bendeniz hevesle askılı bluzlar, kolsuz elbiseler, bermuda falan koymuştum bavuluma ama son anda attığım pantolon ve iki minik hırkanın hayat kurtardığını söyleyebilirim. Hele Granada'daki iki gün o iki hırkayı üst üste giymeme rağmen ısınamadım! Neyse ki diğer yerlerin gündüzü çok sıcaktı. 28 dereceyi bile gördük son günlerde, ama yine de orası için bile sandalet ve askılı bluz zamanı henüz gelmemişti, çünkü sabahı ve akşamı serin oluyordu. Anneme bunu söylediğimde her duruma uygun atasözlerinden biriyle karşılık verdi: "Eeee, ne demişler, kışın azıksız yazın abasız yola çıkmayacaksın!" Siz siz olun, güneşli diyarlara gidiyoruz diye düşünmeden uzun kollu ve yünlü bir şeyler, çorap, hatta utanmadan eldiven, atkı, bere bile alın yanınıza derim!

Genel notlar bittiğine göre artık şehirleri anlatmaya geçebilirim herhalde. Hazırsanız ilk duraktan başlayalım: Granada'ya gidiyoruz... 







Bir Bakım & Bir Kitap

Son kullanma tarihinin geçmek üzere olduğunu fark ederek apar topar randevu alıp gittiğim bir Groupon Şehir Fırsatı kuponu sayesinde harika bir yer keşfettim. Öyle süslü püslü, gösterişli, ekstra şık falan bir salon değil. Valikonağı üzerindeki apartmanlardan birinde yer alan daha kendi halinde bir yer. Ama sundukları hizmet, güleryüzlü, ilgili ve bilgili yaklaşımları ve kullandıkları Decléor ürünleri kesinlikle 10 numara. Chillout Spa'dan bahsediyorum. 


Açıkçası aldığım fırsat kuponunda belirtilen uygulamanın hakkıyla yapılacağını düşünmemiştim. Cilt bakımını yapacaklarını, göz doldursun diye de el-ayak ve sırt masajı diye yazdıklarını düşünmüştüm. Ama hiç de öyle olmadı. Şebnem Hanım ısıtılan masaj yatağına yüz üstü yatmamı söyleyip, önce harika bir sırt masajı yaptı. 15 dakika sonra sırt üstü döndüm ve önce yüzümü temizledi. Sonra özel bir tozla peeling yaptı. Buharla ve siyah nokta sıkılarak yapılan ve beni cilt bakımından soğutan en nefret ettiğim bölüm yoktu bu bakımda. Sonra arındırıcı maskeyi sürdü ve maske yüzümde beklerken ayaklarıma ve dize kadar masaj yaptı. Bir sonraki aşamaya geçerken ellerini yıkamak için yanımdan ayrılıp geldiğinde sıcacık, nemli havlularla yüzümü silip bu kez gazlı bezlerin üzerinden aromaterapi maskesi uyguladı. Bu son maske de beklerken bu kez kollarıma ve ellerime masaj yaptı. Son adım olarak yüzümü ve göz çevremi nemlendirerek 75 dakika süren bu mucize uygulamayı bitirdiğinde değme masajdan daha rahatlamış ve parıl parıl parlamış halde yerimden kalkabildim. Tek kelimeyle harikaydı! Kesinlikle öneriyorum. (Fırsat yakalamak isteyenlere de bir gözünüz fırsat sitelerinde olsun derim. Ben Grouponcuyum ama Grupanya'da da Chillout Spa fırsatı gözüme çarpmıştı.)


Gelelim okuduğum kitaba: En Mavi Göz. Toni Morrison'ın 1988'de Pulitzer Ödülü'nü ve 1993'te ise Nobel Edbiyat Ödülü'nü almış olan meşhur romanını sonunda okuyabildim. Mavi gözlere sahip olursa yaşadığı tüm o yalnızlık, dışlanma, aşağılanma gibi durumların üstesinden gelebileceğine inanan küçük bir zenci bir kızın öyküsünün anlatıldığı roman 1940'larda geçiyor. Tahmin edebileceğiniz üzere iç karartıcı, bunaltıcı romanlardan biri. Hani filmi çekilse PecolaPrecious'la yarışabilir, o derece!

Siyah kadınlardan söz edilen kitaptaki şu bölüm de içime dokundu. Pecola gibi birçok küçük kızı bekleyen hayatın neye benzediğini çok güzel anlatmış bence:



"...Oysa kendileri de bir zamanlar çocuktular. Gülüşleri sesten çok, dokunma etkisi yaratırdı. Büyümüşlerdi daha sonra. Yaşam sürecine arka kapıdan usul usul giriyorlar, ortama uyum sağlıyorlardı. Dünyada herkes onlara buyruk verme durumundaydı. Beyaz kadınlar "Şunu yap," derlerdi.  Beyaz çocuklar "Ver şunu bana," derlerdi. Beyaz adamlar "Buraya gel," derlerdi. Siyahlar da "Boş ver," derlerdi. Buyruk alınmasına gerek duyulmayan kişiler, zenci çocuklar ve yine kendileriydi..."

Okumadıysanız kesinlikle öneririm.


İki Güzel Film

İlki Ferzan Özpetek'in son filmi olan Şahane Misafir. Vizyona girdiği hafta Pazar günü izledim bu masalsı hikayeyi. Bir pastanede kruvasanlar yaparak geçimini sağlayan Pietro'nun asıl hayali oyuncu olmaktır. Bu nedenle Roma'ya gelmiş ve bu yolda adımlar da atmıştır. Gerçekleştirmek istediği bir hayali olan ve aynı zamanda oldukça hayalperest olan Pietro'nun Roma'da kendi başına yaşamak üzere kiraladığı evde bir sürpriz kendisini beklemektedir. Görünen o ki pek de yalnız başına kalamayacaktır.

Hatta oldukça kalabalık bir tiyatro kumpanyasının içine düşmüştür. Evin asıl sahipleri onlar gibi görünmektedir. II. Dünya Savaşı dönemlerinin ünlü tiyatro kumpanyası Apollonio grubu, o zamanlardan beri bu evin içinde ve o dönemde mahsur kalmışlardır. Yaşadıklarını sanıp, dışarıdaki gelişmeleri merak eden bu hayaletler ile gerçek dünya arasındaki bağlantıyı kurması gereken kişi de elbette Pietro 'dur.

Bu anlamda biraz fantastik bir film olduğu söylenebilir ama içinde dram ve komedi de barındırıyor. Hatta bir tutam gerilimi bile var diyebiliriz. Oyuncu olma hayalleri kuran birinin bir tiyatro kumpanyasının hayaletleriyle aynı evde yaşaması da bana biraz Midnight in Paris'i anımsattı (ki o filme de bayılmıştım). Pietro rolündeki Elio Germano başarılıydı. İkinci sıraya da minik bir rolü olmasına rağmen Cem Yılmaz'ı koyuyorum. Yan rol falan da olsa gönüllerimizin torpillisi o, ne yapsa favorimiz! :)

Peki Sezen Aksu'suz Ferzan Özpetek filmi olur mu? Olmaz değil mi? O zaman kapanışı da filmden görüntüler de bulabileceğiniz Gitmem Daha ile yapalım. Bence izleyin bu filmi. Hatta Ferzan Özpetek'in tüm filmlerini... içinizi ısıtacaklarına garanti veriyorum.

İkinci film önerim ise Beginners olacak. Yeni Başlangıçlar olarak Türkçeleştirilmiş olan bu 2010 yapımı filmin 82 yaşındaki Christopher PlummerOscar'ı kazanan en yaşlı aktör de yaptığını biliyorsunuz. Annesi ve babasının birbirlerinden kopuk ve duygu yoksunu ilişkilerini görerek büyümüş otuzlarındaki Oliver annesini kaybettikten sonra babasıyla doğal olarak bir derece daha yakınlaşır. Yakınlaştıkları bu dönem içinde de 75 yaşındaki babası Hal ilgili iki önemli gerçeği öğrenir: biri babasının ölümcül hastalığı, diğeri ise eşcinsel olduğudur! 

"Ooo çok sert!" diyen var mı aranızda? O zaman Oliver'ın bu süreci nasıl yaşadığını, babasının genç erkek sevgilisi Andy ile ilişkilerini gözlemlemesini, babasının köpeği ve Anna ile birlikte kendine yeni bir hayat kurmaya çalışmasını izlemelisiniz. Babasının yaşamı ve ilişkilerinden yola çıkarak kendi yaşamı ve ilişkileriyle ilgili sorgulamalar yapması ve duyguları çok başarılı ve gerçekçi bir dille anlatılmış filmde. Belki de yönetmen Mike Mills'in kendi yaşamından da öğeler barındırdığı içindir bu gerçeklik. Çok yüksek tempolu bir film değil ama duygu yönü ve diyalogları derin filmlerden. Kitap tadında filmler diyorum ben onlara ve seviyorum kendilerini. Siz de seveceğinizi düşünüyorsanız izleyin derim. 

İyi seyirler!

Antonius ile Kleopatra

Öncelikle itiraf ediyorum: Cumartesi akşamı oynanacak olan Beşiktaş-Galatasaray derbisi bizim yüzümüzden ertelendi. Haftalar öncesinden aldığım tiyatro bileti ile Süper Final'in ilk derbisinin saatleri çakışınca öyle bir enerji gönderdik ki adeta İstanbul'u sel aldı! Böylece maç ertelendi İso'cumun aklı maçta kalmamış oldu, ben de yaşanması muhtemel koca dırdırından kurtuldum. :) Ama enerji olayını biraz abartmışız sanırım, çünkü neredeyse biz bile gidemeyecektik trafik ve yağıştan. Yine de her şeye rağmen tiyatro aşkıyla düştük yollara. Ve tam zamanında o bayıldığımız sıcacık atmosferiyle Oyun Atölyesi'nden içeri girdik.  

Shakespeare'in Antonius ile Kleopatra'sının Oyun Atölyesi uyarlamasını izlemek için oradaydık. Bakın bu yazının sonuna not olarak eklemişim: hedefim Mart ayında biletler çıkar çıkmaz ilk üç sıranın ortasından yer bulmak diye. Hedef gerçekleştirme oranımın 100% olduğunu belirteyim çünkü ikinci sıranın ortasından izledik bu harika oyunu. 

Bu nasıl geçtiğini anlamadığımız iki saatlik harika uyarlamada, tarihi kahramanlar bir yana bence müthiş bir aşk hikayesi ön plana çıkıyor. Julius Sezar'ın ölümünden sonra Roma'yı yöneten üç generalden biri olan Antonius ile güzeller güzeli, kadınsal numaralarla, işve, cilve ve minik kaprislerle dolu Mısır kraliçesi Kleopatra'nın tutkulu aşkının konu edildiği oyunun kadrosu harika. (Tamamını aşağıdaki kolajda görebilirsiniz. Hemen yanıbaşlarına da kendimi kondurdum.:)Antonius rolünü sahnede yedinci kez izlediğim ve hayranı olduğumu artık çok iyi bildiğiniz Haluk Bilginer canlandırıyor. Kleopatra'yı ise hem oyunculuğu hem resimleri hem de fiziği ve tarzına bayıldığım ve ikinci kez sahnede izlediğim Zerrin Tekindor.  (Minik bir not: Zerrin Tekindor'a Kleopatra olmak kesinlikle yaramış. Güzelliğine güzellik katılmış gibi geldi bana. Bu Şekspiryen ortamda Türk usulü tık tık tık masaya vuruyor ve Maşallah diyorum kendisi için.:)) Her ikisi için de söyleyecek kelime bulamıyorum desem yeterince açıklayıcı olur sanırım. Gözümü kırpmadan izlediğim sahnelerinde büyülendim diyebilirim. Birbirlerinin kollarında her şeyi unutmaları, birbirlerinin ufacık bir üzüntüsüne, kıskançlık krizine ya da tek damla göz yaşına dayanamayıp teselliyi aşklarında bulmaları ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi. 


Diğer oyunculardan en öne çıkan başarılı isimler Roma'yı yöneten üçlüden Octavius Sezar'ı canlandıran Mert Fırat, Akdeniz'deki azılı korsanlardan Sextus Pompeius'a hayat veren Emre Karayel ve Antonius'un yardımcısı Domitius ve haberci rollerini canlandıran genç oyuncu Onur Ünsal'dı (hatta Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor'dan sonraki favorimdi diyebilirim). Hizmetkar kızlar, Romalı yöneticilerden Lepidus, Antonius'un Kleopatra'dan kaçmak adına evlendiği Sezar'ın kardeşi Octavia gibi pek çok yan rolün de yer aldığı oyunun yönetmeni her zamanki gibi Kemal Aydoğan. Müzikler de yine Oyun Atölyesi ekibiyle özdeşleşmiş isimlerden biri olan Tolga Çebi'nin elinden çıkmış. 

Bu oyunla İstanbul olarak berbat bir hava ve trafikle boğuştuğumuz geçtiğimiz Cumartesi akşamını olabilecek en güzel şekilde kapattık. Çıktığımızda inanılmaz mutluyduk. Tiyatro mucizesi hem içimize hem de havaya iyi gelmişti. Her yer kurumuş ve o kasvetli ve yağmurlu sonbahar gününün devamı olarak ılık bir ilkbahar gecesi başlamıştı. 26-27 Mayıs'ta aynı mucizeyi Londra'da Shakespeare’s Globe 2012 International Shakespeare Festivali'nde yaşatacaklarına eminim. Oradan harika yorumlarla ve bol alkışla dönmelerini tüm kalbimle diliyorum. Sizlere de bu başarılı ekibin sahnelediği bu harika oyunu kaçırmamanızı öneriyorum. İstanbul'da yaşamanın en büyük nimetlerinden biri de bu fırsatlara küçük çabalarla ulaşabilecek konumda olmak değil mi zaten? Lütfen o küçük çabayı gösterin, karşılığında o kadar büyük bir mutluluk hissiyle dolacaksınız ki...

Teşekkürler Oyun Atölyesi! İyi ki varsınız ve biz de iyi ki yıllardır sizi takip ediyoruz.

Şimdiden iyi seyirler hepinize..





Geçen Haftanın Keyif Molaları: Hardal + Duman

Aslında Salı günü de Müge, Gizem ve ben Zamane Kahvesi'nde buluştuk ve o da keyif molalarından biriydi ama Zamane Kahvesi'nden  daha önce söz ettiğim için başlığa onu eklemedim. Ama o kadar keyifle ve durmadan sohbet etmişiz ki İstanbul Film Festivali kapsamında saat 16:00'da Citylife'da oynayacak Uğultulu Tepeler'e (Wuthering Heights) bilet bulmak için şansımızı denemek üzere yarım saat önce sinemada olmayı bile unutmuşuz! Oysa hep birlikte TAC'de kitabını İngilizce okuduğumuz romanın filmini izlemek hoş olur diye düşünmüştük. Neyse artık, uzun aralıklarla buluşabildiğimiz için sohbet daha tatlı geldi demek ki.



Çarşamba günü öğleden sonra ise yine heyecanlı bir blogger buluşması beni bekliyordu. Yakada karanfillerle ilk tanışma misali birbirimizi bir süredir takip ettiğimiz Dilara ile buluşmaya karar verdik. Ve "bir kahve içsek mi" diye yola çıkmamıza rağmen bir şişe şarap ve harika bir peynir tabağı eşliğinde uzun bir öğleden sonrası sohbetine dönüşen plan -tıpkı Müge ile olan gibi- gerçekten bana tatil tadında bir gün yaşattı. (Öğleden sonra içki içmek bana tatili anımsatır da genelde. Tatillerde kahvaltı sonrasında içilen her şey alkollü olmalıdır gibi bir şartlanmam var sanırım.:)) Bu arada hava güzel olsaydı Dilara'nın önerisiyle ilk kez Asmalımescit'te öğle rakısı yapacaktık ama onu başka bir zamana erteledik artık. ODTÜ ve Ankara yıllarımız gibi önemli bir ortak noktamız olan Dilara ile birbirimizden haberdar olmamızı sağlayan Selim'in de kulaklarını çınlattık. Tüm bunları da Atiye Sokak'taki Hardal'da yaptık. Hardal'ın Cabarnet Sauvignon house wine'ını ve peynir tabağını çok beğendik. Sizin de aklınızda olsun derim. Ben bu hafta blogum sayesinde tanıştığım (ama zaten tanışmadan önce de tanıyormuş gibi hissettiğim) insanlar listesine bir yenisi daha eklendiği için çok mutlu oldum. Bir sefer ile kalmayacak ve devamı gelecek bir buluşma olacağından emin olduğum için daha da mutlu oldum. Sadece yazın biraz ara vereceğiz gibi görünüyor, değil mi Dilaracım? :)

Gelelim Cuma'ya. Heyecanla beklenen Duman konserine. Yani İstanbul Live'a. Kapı açılışı 21:00'de olan ama gece 23:45'te başlayan konsere. Neyse ki biz 21:00'de bunu öğrenir öğrenmez kendimizi James Joyce'a attık ve konsere kadar orada bekledik. Biz konsere geldiğimizde İstanbul Live ortamında bekleyen ve genellikle üniversite gençliğinden oluşan kalabalık çoktan ortalığı duman altı, yerleri de yapış yapış bira kaplaması yapmışlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yerlerdeki yapışkanlığa cam kırıkları da eklenince tam oldu! Ne bekliyordun ki derseniz İmge Teyze olarak 22:00 gibi sahne alıp gece yarıma doğru geceyi bitiren bir Duman bekliyordum diyebilirim. Ama Sor Bana Pişman Mıyım? Hayır değilim, çünkü Duman'a bayılırım. Ve gecenin konser bölümü harikaydı. Ama bir daha bu saatte başlayıp sabaha karşı biten ve bu kadar genç içicilerle dolu, hangar gibi bir ortama zor girerim! :)   




İki buçuk saat süren konserde grubun daha söylemediği ne kadar çok şarkısı olduğunu düşündük. Canlı performansları gerçekten çok iyiydi. Kaan Tangöze gözüme ufak tefek, genç ve sempatik bir adam olarak göründü. Sarhoş'u söylemediler, alacakları olsun, ama onun dışında gerçekten harika bir gece oldu. Duman I ve II albümlerini zaten ezberledim sayılır ama önceki albümlerinden bilmediğim çok parça olduğunu fark ettim. Onları da bir kez daha elden geçireceğim en kısa zamanda. Yani kısaca ağzınıza sağlık Duman diyorum. Alın bakalım size de Balık'ı getirdim:


video

...Takıl ağıma canım
Tadına bakacağım...

Geçen hafta çok güzel geçti. Bu hafta ondan da güzel geçsin. Bu Nisan ayını da sevdim ben, ama söyleyip de şımartmayın şimdi durduk yere. Böyle devam edip, bizi daha da güzel bir Mayıs'a teslim etsin sonra göklere de çıkartırız icabında.:)

İyi haftalar hepinize...

Viyana Saraylarından Yıldız Sarayı'na...

Sizlere bu yazımda Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun açıldığından söz etmiştim. Bu yazıda ise orada gerçekleştirilecek bir konserin haberini vermek istiyorum. Maslak Rotary Kulübü’nün 2011-2012 dönem projelerinden olan Yıldız Sarayı Tiyatrosu Projesi konser dizilerinin ikinci konseri 25 Nisan'da gerçekleşiyor.


Viyana Saraylarından Yıldız Sarayı'na Esintiler” temalı bu konseri verecek sanatçılar Cihat Aşkın (keman), Çetin Aydar (viyola) ve Cenk Öztürk (viyolonsel) olacaktır.

Bu tarihi ortamda ruhunuzu beslemek istiyorsanız 25 Nisan 2012 gecesi saat 19:30'da Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nda olabilirsiniz. Biletler 100 TL olup, bilet almak isteyenlerin fyumlu[at]gmail.com adresine e-mail atmaları gerekiyor. 


İstanbul Modern, Dünya Sanat Günü’nü Kutluyor!

İstanbul Modern, Dünya Sanat Günü’nü kutluyor. 15 Nisan Pazar Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’i saat 22.00’ye kadar ücretsiz olarak gezebilir, müze deneyimini gece yaşayabilirsiniz. Leonardo Da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye’nin önerisiyle 2012’den itibaren Dünya Sanat Günü olarak kutlanması UNESCO’ya bağlı Uluslararası Sanat Birliği tarafından kabul edildi.

15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’in La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, Dünden Sonra ve Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar başlıklı sergileri saat 22.00’ye kadar gezilebilir. Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Kanadalı dans kumpanyası La La La Human Steps’in ünlü performansı Amelia gösterilecek. Saat 17.00’de sahne sanatları, dans tarihi ve kültür kuramları uzmanı Bedirhan Dehmen, La La La Human Steps’in çalışmalarını yorumlayacak. 1980’de Kanadalı koreograf Édouard Lock tarafından Montreal’de kurulan La La La Human Steps, dünyanın tüm büyük tiyatrolarında ve deneysel dans etkinliklerinde sahne aldı, ödüller kazandı. Dünya prömiyerini Montreal Uluslararası Yeni Sinema ve Medya Festivali ile 2003 yılında gerçekleştiren Amelia isimli performansın ABD’deki prömiyeri, 2004 yılında Tribeca Film Festivali kapsamında yapıldı.

La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, 1849 yılında kurulan, Hollanda’nın dünyaca tanınmış Boijmans Van Beuningen Müzesi’nin Direktörü Sjarel Ex’in, koleksiyonlarındaki 140 binin üzerindeki yapıt arasından İstanbul Modern için hazırladığı özel bir seçkiyi içeriyor. Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında gerçekleşen sergi, klasik dönem, modern ve çağdaş sanatın tanınmış isimlerini bir araya getiriyor. Sergide, farklı coğrafyalardan 28 sanatçının resim, çizim, yerleştirme, baskı, fotoğraf ve videolarından oluşan 53 çalışma bulunuyor.


Dünden Sonra sergisi, İstanbul Modern’in fotoğraf koleksiyonundan bir seçkiden oluşuyor ve 53 sanatçının 179 yapıtını içeriyor. Ayrıca 66 sanatçının 213 yapıtı da dijital ortamda gösteriliyor. Küratörlüğünü Engin Özendes’in yaptığı, Türkiye’de fotoğrafın modern ve çağdaş örneklerini bir araya getiren sergi, Osmanlı döneminden günümüze uzanan süreçte fotoğrafın teknik ve kavramsal gelişimini ortaya koyuyor. Bugünden geriye doğru bir akışla ilerleyerek, Türkiye’de fotoğrafın günümüzde ulaştığı noktadan 1800’lerin Pera’sına dek fotoğraf serüvenini ele alıyor.

Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar sergisi, Türkiye’de üretilen modern ve çağdaş sanatın başlangıç evresinden bugüne geçirdiği süreci, en önemli sanatçı ve çalışmalar üzerinden izleyiciye sunuyor. Küratörlüğünü İstanbul Modern Şef Küratörü Levent Çalıkoğlu’nun yaptığı sergi, resimden heykele, enstalasyondan videoya farklı disiplinlerden yapıtları içeren İstanbul Modern Koleksiyonu’ndan oluşuyor.

Bu Pazar için aklınızda olsun derim.. 

Efsane Gurmelerini Arıyor!

Geçen hafta Perşembe gecesi harika bir etkinliğe davetliydik. Dilara sayesinde haberdar olduğum bu etkinlik için hemen başvurdum ve bu seneki ikinci Efsane Gurmelerini Arıyor gecesine katılma hakkını kazandım (bir misafirimle birlikte, yani elbette İso'cumla beraber). Sağlıklı Mutfak'ın sahibesi Hilal Dokuyucu moderatörlüğünde düzenlenen gece için istikamet Samatya Develi'ydi. Ve açıkçası şarapları tadarken yanında tadımlık bir şeyler yeriz diye düşünen bizler gecenin sonunda adeta yerimizden kalkamayacak hale gelmiştik. Yine de yemekten sonra tatlı yemeyi sevmeyen ben bile bir çatal almayı planladığım katmerin dörtte üçünü yok ettim!

Develi'nin mezeleri, ara sıcakları, kebapları ve tatlıları her zamanki gibi inanılmaz lezzetliydi. Aşağıda menüyü, hangi yiyeceklerle hangi şarapların önerildiğini (biz neredeyse tüm şaraplarla tüm çeşitleri tattık ve gerçekten pek çok sürpriz uyumlu çift keşfettik!) ve sertifikamı görebilirsiniz. Hepimizin tabaklarının önünde duran o nazar boncuklu kırmızı kutuların içinde ise Hilal Dokuyucu'nun hünerli ellerinden çıkmış muhteşem tahinli kurabiyecikler bulunuyordu (ertesi günü kahvenin yanında itinayla hüpletildiler). Sayfasını ziyaret ederek engin yemek kültüründen yararlanmanızı kesinlikle öneririm. 


Ama yemekten bu kadar söz etmek bence yeter. Biraz da gecenin yıldızından söz edelim değil mi? Yani 1944 doğumlu Buzbağ'dan. Adını Harput'un Buzluk Mağaraları'ndan alan Buzbağ, Elazığ'da yetişen Öküzgözü ve Diyarbakır'da yetişen Boğazkere üzümlerinden Elazığ'da üretiliyor. Şişe etiketlerinde bolluk, bereket ve sürekliliğin sembolü olan Selçuklu motifi kullanılan Buzbağ şarapları tam bir Anadolu efsanesi anlayacağınız.

Ben en çok birçok mezeye de yakıştırdığım Buzbağ Elazığ Öküzgözü ve Buzbağ Rezerv'i sevdim. Buzbağ Rezerv'e bayıldım da diyebilirim. Zaten 15 yıla kadar yıllandırılabilen bu özel kupaj için Buzbağların babası diyebiliriz. :) Beyaz şarabı çok sevmesem de peynirlerle ve alıştığımızın dışındaki muhammara ile birlikte Emir-Narince üzümlerinden yapılan Buzbağ Beyaz'ı denedim ve beğendim. Bir de ceviz tatlısı ve katmer ile birlikte gelen Kayra Madre adlı likör şaraba bayıldık diyebilirim. Ben Porto şarabı severim ve İso çok tatlı bulduğu için Porto şarabını benim için alır genellikle. Kayra Madre'yi sanki güzel bir Porto şarabının İso'nun da sevebileceği tatlılıkta olanı olarak tanımladık kendi aramızda. Aşağıdaki resimde yemek ile şarabı aynı anda ağza alıp uyum tadımı yapması gerektiğini öğrenen ve bir yandan uygulama yaparken bir yandan Kayra Wine Center Müdürü Cüneyt Uygur'u ve Şarap Eğitim Müdürü Ayça Budak'ı pür dikkat dinleyen İmge'yi bulunuz. :)


Bu gece aynı zamanda mini bir eğitim & bilgilendirme gecesi olduğu için yanımızda duran bloknotlara bir sürü not da aldık. Örneğin;
-şarabın rengine bakmak için kadehi nasıl tutmamız gerektiği,
-o rengin açıklığının ya da koyuluğunun ne anlama geldiği,
-asidite, tanen ve gövdenin ne demek olduğu,
-hangi şaraplardan hangi meyve kokularının alınabileceği (hadi size bir tüyo vereyim: sakın ola ki bir kırmızı şarabı tadarken bilgiçlik taslayıp da bunda kayısı kokusu alıyorum falan demeyin, çünkü kırmızı şarapta sarı, turuncu ve yeşil meyve kokusu olmaz!),
-hangi şarapların hangi ısılarda ve kadehlerde içilebileceği,
-yemek ve şarap arasındaki dengeyi (ikisinin de tadı alınabilmeli, herhangi biri baskın olmamalı, tam da bu nedenle ben acı olan şeylerle hiçbir şarabı yakıştıramıyorum ya da her şarabı yakıştırıyorum galiba, çünkü acı tadı çok baskın hissediyorum ve yanında tattığım her şey yok oluyor gibi),
-yıllandırma sürecini ve şu meşhur meçe fıçılarının öyküsünü,
-tatlı ile birlikte içilecek tatlı şarabın tatlıdan daha tatlı olması gerektiğini (tekerleme gibi oldu ayol :))

...ve buna benzer pek çok şeyi keyifli bir sohbet eşliğinde öğrendiğimiz harika bir etkinlikti bu. Aşağıdaki fotoğrafta mutluluğumuz yüzlerimizden okunuyor değil mi? Buzbağ'ın Facebook ve Twitter sayfalarından aldığım bu iki fotoğrafla idare edin şimdilik. Takipteyim, yeni fotoğraflar eklerlerse anında kaçıracağım onlardan da.:)


Siz de bu keyifli etkinliğin bundan sonraki etaplarına katılmak istiyorsanız buradan başvurabilirsiniz. Umarım bizim kadar şanslı olur ve bu leziz deneyimin tadını çıkarırsınız. Bol şans diliyorum.

Son olarak da elbette gecenin yıldızı Buzbağ ile tanışmamızı sağlayan Kayra Şarapları'na bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Yaşamımızın keyif arşivine artı bir daha ekledik sayenizde...

Son Günlerin Keyif Kaçamakları

Öncelikle uzun zamandır İso'cum ve benim için masaj konusunda ilk sıraya yerleşmiş olan Day Spa'dan bahsedeyim. İlk olarak Şehir Fırsatı'nın bir fırsat kuponu sayesinde tanıştığım (burada bahsetmiştim) Day Spa'nın müdavimi olduğumuzu belirtmek isterim. Temizliği, ilgili ve güleryüzlü bir şekilde sizi karşılayan Bahar Hanım'ı ve harika terapistleriyle W Hotel'in içindeki Day Spa'yı masaj yaptırmak için iyi bir yer arayanlara gözü kapalı öneririm. Avantajlı çoklu masaj paketleri de bulunan şımarma merkezinin tek dezavantajı küçücük alanı. İlk yazımda da belirtmiştim; otel küçük olduğu için Spa alanı da doğal olarak küçük. Ama bunu çok dert edeceğinizi  sanmıyorum. Zaten masaj yatağına uzandığınız andan itibaren nerede olduğunuzun çok önemi olmayacak, bambaşka diyarlara gideceksiniz. Yakın zamanda ziyaret edince sizlere de bir kez daha hatırlatmak istedim. Detaylı bilgi ve rezervasyon için: 0-212-381 21 55  


Boğaz kıyısındaki yazlık mekanların en güzellerinden biri olan Anjelique de geçen haftaların keyif kaçamaklarından biri oldu benim için. Eşimin iş arkadaşlarından biri ve eşi ile birlikte yaptığımız akşam yemeği buluşması tahminimden çok daha keyifli geçti. Benim ilk kez tanışacağım bir çift olduğu için İso'cumun tam aksi yorumlarına rağmen açıkçası biraz korkuyordum. (Malum biz ve +10 yaş grubunda kariyerleri ya da çocuklarından başka bir şey konuşmayan ve sıkıcı olduklarının farkına bile varmadan ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadığım bir şeyler ispatlamaya çalışan canlılara rastlamak çok olası!) Neyse ki korktuğum olmadı ve harika insanlarla birlikte çok keyifli bir gece geçirdik Boğaz'a karşı. Tek problemimiz yemeğimizin sonlarına doğru gelerek tüm masaları işgal eden Suudi Arabistanlı üniversiteli kızlar grubu oldu ki onun da çözümünü bulduk. Hemen içkilerimizi kaparak açık havadaki ısıtıcılardan birinin altına konuşlandık. Böylece aramızdaki  sigara ve puro sevdalıları da gayet mutlu oldular (yani benim dışımdaki herkes ama o gün dört seneden sonra ben de her an bir tane yakabilecek havadaydım doğrusu. Yine de tek kişilik direnişimi sürdürmeyi başardım! :)) 


Anjelique bildiğiniz üzere hem restoran hem de gece kulübü olarak hizmet veriyor. Her ne kadar biz Mart sonunda gitmiş olsak da aslında sıcak yaz akşamları için çok daha ideal bir yer olduğu kesin. Ama bizim seçtiğimiz günkü hava sıcaklığı da harikaydı diyebilirim. Bir de yaşlanmış olabilirim ama pek çok yerin hafta arası sakinliği bana çok daha keyifli geliyor. Yemek, servis ve ambiyans açısından İstanbul Doors kalitesini yansıtan bu yılların mekanını benim tavsiye etmeme gerek yok sanırım.Yazın özel bir gece geçirmek için burayı planlarınız arasına almayı unutmayın. Rezervasyon tel: 0-212-327 28 44

Yedik, içtik, şımardık, tamam! Sırada sağlığımızı gözden geçirmek var. Senelik check-up randevumuz için bu yıl komşumuz Gayrettepe Florence Nightingale'i tercih ettik. Randevu aşamasından check-up sırasında bizi ilgili servislere yönlendiren çalışanlarına ve doktorlarına kadar hastanenin yaklaşımından çok memnun kaldık. Benim değerlerim iyi çıktığı için check-up sonrasındaki günlerimi bildiğiniz salıvermiş halde geçirmeye devam ediyorum (ama böyle gitmeyecek korkmayınız, bunlar miras değil alın teri, kendimize iyi bakmaya devam edeceğiz elbette). İso ise her sene olduğu gibi bu sene de sonuçlardan bir miktar korktu ve kendine iyi bakmaya başladı (ama panik olmayınız, o da eski salıvermiş haline en kısa zamanda dönecektir). Ailemizdeki yin-yang sendromu! :) 

Gelelim bu Cuma'ya.. Tam zamanlı çalışan arkadaşlarla buluşmanın zorluğundan söz etmiş miydim daha önce bilmiyorum. Hele bir de evli ve çocuklu olanlarla ya da farklı yakalarda oturanlarla buluşmak iyice zor. O yüzden nadir de olsa çıkan fırsatları iyi değerlendirmek gerekiyor. TAC'den çok sevdiğim arkadaşlarımdan olan Deniz bir önceki hafta beni arayıp "bugünüm boş, hadi bir şeyler yapalım" dediğinde ben spordaydım. Çıkışta da yukarıda sözünü ettiğim Anjelique gecesi için hazırlanacaktım. Hemen arayıp hafta arası başka bir boş günü olup olmayacağını sordum ve bingo! Kendisi yabancılarla dolu bir ortamda çalıştığı için Paskalya tatilinin olacağını ve sürekli bavuluyla yaşayan tiplerden biri olmasına rağmen (:) ) bu seferki tatilini İstanbul'da geçireceğini söyledi. Ve biz hemen o gün bir sonraki Cuma buluşmaya karar verdik! İşte biz: 


Açık havada yürüyüş ve güneşe tapan iki tip olarak Deniz'le birlikte Çırağan'da buluştuk ve attık kendimizi yollara. Cuma günkü hava inannılmaz güzeldi şansımıza. Deniz, bavul toplama alışkanlığıyla olsa gerek içinde yedek tişört, sweatshirt, sakız, deodorant, şişe su (Allah muhafaza Arnavutköy'e giderken susuz falan kalırsak diye! :) ) ve bilimum ihtiyaç duyulabilecek şeylerle doldurduğu sırt çantasıyla Inspector Gadget kıvamında geldiğinde kendimi hem güvende hem de fazlasıyla eksik hissettiğimi belirtmeliyim. :)  Sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendimizi Arnavutköy'de bulduk. İlk hedefimiz Girandola'ydı. Burada iki kocaman top dondurma yemeyi planlıyorduk ki Deniz Bebek'teki Migone'yi de mutlaka denemem gerektiğini söyleyince bu durakta bir top Nutellalı dondurma ile yetindim. 

İlk moladan sonra yolumuza devam ettik. Migone'den de kurabiyeli dondurmalarımızı aldıktan sonra Bebek Parkı'nın önündeki banklarda oturup sohbet ettik bir süre. Sonra hareket berekettir mottosuyla dönüş yoluna koyulduk. Dönerken de otuzlu yaşlardaki şehir kadını, hayattan beklentiler, hayatı anlamlı kılanlar, yaşla birlikte öğrenilenler/öğrenilemeyenler, sağlıklı yaşam, vs konularından biraz daha ciddi konulara geçerek memleketi kurtardık kendi aramızda. Daha doğrusu kurtaramadık ve salgıladığımız serotonine yazık olmasın diye kısa kestik bu bölümü! Gerçekten de yazık olacaktı bence, çünkü kendi adıma bol bol serotonin salgıladığımı söyleyebilirim. Güneş, yürüyüş ve en önemlisi de keyifli bir dostla (ya da sevdiceğinle) sohbet kadar insanı mutlu eden ortam azdır bence şu hayatta. Ve böylesi fırsatları yaratmak ve tadını çıkarmak gerekir. Biz yaptık, size de tavsiye ederiz. Değil mi Deniz'cim? :)

Harika bir hafta geçirmeniz dileğiyle..

Bahar Sergisi – Bir Atölye, İki Sanatçı

EKG resim atölyesinin sanatçılarından ikisinin, farklılıkların zenginleştirdiği bir çalışma ortamında gelişen sinerji ile ürettikleri çalışmalarını izleyeceğiz: Ayla Baysal & Esra Kizir Gökçen.

EKG resim atölyesinde sanatçı Esra Kizir Gökçen eşliğinde, Ayla Baysal ile kişisel tarzlarını bulma ve geliştirme yaklaşımının bir göstergesi olarak, paylaştıkları atölye ortamında farklı tavır ve yaklaşımlarıyla birlikte ürettikleri çalışmalarını bir arada görme şansı bulacağız.



Esra Kizir Gökçen, Ayla Baysal “ Baharresim sergisi 25 Nisan – 08 Mayıs 2012 tari,hleri arasında Niş Art Gallery’de izleyenleriyle buluşacak. Sergi, pazar hariç her gün saat: 09:00-19:00 arasında ziyaret edilebilir.

Ayla Baysal; 2005 yılından bu yana EKG resim atölyesi’nde çalışmalarını sürdürmektedir. Sanatçı 2007 yılından bu yana sürdürdüğü çiçekler serisi ile dikkat çekmektedir. 6 grup sergisine katılmıştır, çeşitli koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır.


Esra Kizir Gökçen; Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü mezunudur. Resim, exlibris ve özgün baskı çalışmalarını İstanbul Anadolu Hisarı’ndaki atölyesinde sürdürmektedir. 2005 yılından beri birçok karma sergiye katılmış olan Esra Kizir Gökçen üç kişisel sergi açmıştır. Sanatçının, Türkiye, Amerika, Çin, İtalya, Kıbrıs ve Ukrayna’daki özel koleksiyonlarda birçok eseri bulunmaktadır.

Niş Art Gallery

Adres: Ahmet Fetgari Sokak No: 22 Teşvikiye/İstanbul
Telefon: 2122328848


Van Gogh Alive

Pazar gününün planını İso'cum yaptı. İç sıkıcı bir havada yayılıp gazete okuyup, film mi izlesek, spora mı gitsek derken İso'cumun aklına (sanırım spor lafını duyunca) Van Gogh Alive sergisine gitmek geldi. İyi ki de geldi çünkü ben de onunla gideceğim diye kimselerle sergi planı yapmamıştım (bir diğer örnek için bkz Rembrandt). 


Bu sergiyle ilgili biraz önyargılıydım aslında. Daha çocuklu ailelere yönelik bir etkinlik olduğunu düşünüyordum. Müzik eşliğinde sanatçının dev ekranlara yansıtılan tabloları ve sözleri klasik bir sergiye nazaran çocukların daha çok ilgisini çekebilir ve merak uyandırır demiştim. Bizler de belki biraz eften püften ve fazla attraksiyonel buluruz diyordum. Ama hiç de öyle olmadı. 

Evet, klasik bir sergiden çok farklı bir "deneyim." Gerçekten adı üstünde bir deneyim. İnsanın içinde hisler uyandıran, duyularına hitap eden bir deneyim. Amsterdam'daki Van Gogh Müzesi'ni gezmiştik. Ressamın yalnızlığını hastalığını, sağlığında resimlerini satamamış olmasını, Gaugin ile aralarındaki ilişkiyi ve bunun gibi pek çok bilgiyi o zaman da öğrenmiş ve hüzünlü bulmuştuk. Ama burada müzik ve seçilmiş sözleri eşliğinde tablolarına, el yazısına bakarken o hüznü resmen hissettik diyebilirim.   


Van Gogh'un 1880 -1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfedeceğiniz bu sergide en hoşuma giden şeylerden biri de detayları ve renkleri dev ekranlarda görebilme fırsatı oldu. Diyelim ki bir ekranda vazodaki çiçekleri görürken hemen yanındaki dev bir ekranda ise o çiçeklerden birinin yaprağını görebiliyorsunuz. Böylelikle tek bir yaprakta bile ne kadar çok renk kullanılmış, fırçayı nasıl kullanmış, ışığı, gölgeyi nasıl vermiş anlayabiliyorsunuz.

Serginin eksik bulduğum yönü ise tablolarla ilgili açıklayıcı herhangi bir bilgiye yer verilmemiş olmasıydı. Dışarıda vardı ama dev ekranlarda en azından tablo isimleri olabilirdi ve Van Gogh'un sözleri dışında resimleriyle ilgili birkaç özellikten de bahsedilebilirdi diye düşünüyorum.


Ama genel olarak ben bu deneyimi çok beğendim. Kırktan fazla yüksek çözünürlüklü projektör, sinema kalitesinde ses, sanatçının sözleri ve 3000'in üzerinde dev Van Gogh resmini bir arada göreceğiniz bu sanat ve teknoloji buluşmasını bence kaçırmayın. Çocuğu olanların ise çocuklarını bu sergiye götürmemelerini anne-baba yanlışları listesinin ilk sıralarına yerleştiriyorum. Çocukta sanata ilgi ve merak uyandırabilecek en uygun ortamlardan biri olabilir bu deneyim. 15 Mayıs'a kadar mutlaka bir fırsat yaratıp İstanbul Modern'in hemen yanındaki Antrepo 3'e uğrayın derim. Ankaralılar da üzülmesinler, çünkü Van Gogh Alive 15 Ekim – 30 Aralık tarihleri arasında Cer Modern’de olacak.

Bu arada yine söylemeden geçemeyeceğim. Bir benim karanlıkta ve hızla değişen ekranlar arasında çektiğim fotoğraflara bakın, bir de İso'cumun beni tüm ekranlar en sevdiğim Van Gogh tablosu olan Almond Blossoms ile doluyken çekmeye çalıştığı fotoğrafa bakın (yukarıdaki kolajda sağ alt foto). Neyse, ben hep buradayım da olan "çiçeklenmiş badem ağacı dallarıma" oldu. Yine yukarıdaki kolajda en altta yer alan cümle de neden bir Van Gogh olamayacağımı gösterir nitelikte!

Çıkışta da Beşiktaş'a gidelim balık alalım, roka falan da alayım eve dönelim gibi domestik planlar yapan bendeniz bir kez daha İso müdahalesiyle etkisiz hale getirildim ve Pazar akşam planı için de kendimi ona emanet ettim. Ve tabi ki Guinness geldiğinden beri aklı sürekli onda olan kocacığım sayesinde kendimizi James Joyce'da bulduk. Fish&chips, poppers ve Guinness'lerimiz eşliğinde tam bir Irish Pub günü yaşadık. 


İso'cum sayesinde harika bir Pazar yaşamış olduk. Sanki Londra'da değişik bir müze keşfetmişiz, üstüne de çıkıp bir pub'da yemek yiyormuşuz gibi, diye aramızda konuşurken inanılmaz bir yağmur ve fırtına başladı dışarıda. Böylelikle resmettiğimiz tablonun eksik yanı da tamamlanmış oldu. :) 

(Bu arada İso'nun önümüzdeki doğum günü hediyesini de buldum galiba. Tuborg'la anlaşıp evimize de şu barlara konan dev Guinness fıçılarından koymalarını isteyeceğim. Musluğuyla falan düzeneği kurdurttuktan sonra İso'cumdan mutlusu olmayacaktır eminim. :) )

Hafta sonu  yaklaşıyor yavaştan, bu önerim aklınızda olsun derim. Hepinize keyifli yaşam deneyimleri diliyorum. 

Mekan Artı'da Vajina Monologları

Bu hafta sonu dopdolu geçti. Cumartesi gününden başlayayım anlatmaya. Haftanın ikinci sporunu yaptıktan sonra (itiraf ediyorum bu sezon spor konusunda pek iyi değildim, bir ya da iki kez ancak gidebildim, umarım baharda tempom değişir) eve gelip eşyalarımı bırakıp, yeniden attım kendimi dışarıya. İso, Betül ve ben olarak planladığımız program İso kontenjanından gelen Gizoş, Betül ve ben olarak devam etti. İso'cum haftanın yorgunluğunu masajla atıp, sonra evde maç izlemeye karar verince biz de kızlarla Kırıntı'da buluşup, yemeğimizi yedikten sonra Harbiye'deki Mekan Artı'ya doğru yola koyulduk. Mevcut global ve yerel sorunlara sanat aracılığıyla dikkat çekmeye çalışan bir yapılanma olan Dreamtree Productions'ın sahneye koyduğu Vagina Monologues adlı İngilizce oyunu izlemeye gidiyorduk. Üstelik monologunu sergileyecek vajinalardan biri de arkadaşımız Ayşe'ydi. Hımm, çok heyecanlı! :)

Eve Ensler'in dünyaca ünlü Vajina Monologları oyunu yıllar önce Türkiye'de sahnelendiğinde yaygaralar kopmuş. Ne de olsa biz korkarız öyle vajina falan gibi "ayıp" kelimelerden değil mi?! Aslında ortada ayıp, günah ya da müstehcen bir durum yok. Bir tür sosyal sorumluluk projesi bile denebilir. Oyunun yazarı Ensler 1996 yılında kadınların kendi anatomilerinden bihaber olduklarını düşünerek yola çıkıyor. Farklı ırk, dil, din, yaş ve sosyal konumlardan 200'ün üzerinde kadınla röportaj yapıyor ve sonrasında bu bilgileri vajinalar konuşsaydı ne derlerdi, ne yaparlardı, ne giymek isterlerdi, vs gibi yaratıcı monologlara dönüştürüp oyun haline getiriyor. Amaç vajinanın kadının anatomisinin yanı sıra ruhsal ve duygusal kimliğinin bir parçası, ayrıca utanılacak değil keşfedilecek bir şey olduğunu anlatmak ve farkındalık sağlamak. 

Daha sonraları geniş çaplı bir ün kazanan bu oyunun kadına şiddete son verilmesi amacıyla kurulan V-Day adlı global organizasyona da katkısı olabileceği düşünülmüş. Birleşmiş Milletler'e göre "dünya üzerindeki her üç kadından birinin bizzat fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalacağının" belirtildiği düşünülürse V-Day, Vagina Monologues ve Dreamtree'nin üstlendiği misyonun önemi ve ne kadar takdir edilesi bir iş yaptıkları da daha iyi anlaşılacaktır.  Her yıl Sevgililer Günü'ne yakın kutlanan V-Day Vagina (Vajina), Anti-Violence (Şiddete Hayır) and Victory Day (ve Zafer Günü) olarak anılıyor. Dreamtree'nin bu uyarlaması da V-Day 2012 kapsamında  sahneleniyor. Dolayısıyla elde edilen gelirin bir kısmı her ülkede olduğu gibi burada da kadın derneklerine gidecek. 


Yaklaşık yirmiye yakın mini öykünün anlatıldığı oyunda anlatılanların hepsinin gerçek yaşantılar olduğunu biliyorsunuz. Bunların bazıları komik keşif hikayeleri olup bizi çok güldürmüş olsa da önemli bir kısmı da şiddet ve istismar dolu hikayelerden oluşuyor. (Aralarından bir tanesi de çok öfkeli! Bilin bakalım hangisi? :) ) Yıllardır dünya kadınlarını vajinalarından bahsetmeye ikna edebilmiş bu cesur metni yakaladığınız yerde kaçırmamanızı öneririm. Dreamtree'nin Vagina Monologues'unda oynayan cesur kadın oyunculara ve üç gecesini bu oyuna ayıran Mekan Artı'ya teşekkürlerimi gönderiyorum.

Bu oyun sayesinde Harbiye’de kurulmuş, çağdaş gösteri sanatları mekanı olan Mekan Artı ile de tanışmış oldum. Bünyesinde Tiyatro Artı başta olmak üzere çok sayıda tiyatro topluluğunu, çağdaş dans topluluklarını ve bağımsız sanatçıları barındıran Mekan Artı, kar amacı gütmeyen bir sanat mekanı. Hakkında bilgi almak ve etkinlik takvimini incelemek için buraya bakabilirsiniz.

Sırada Pazar gününün etkinliği var. Bence benden ayrılmayın.


Anılarınızı Duvara Yansıtın!

Ailece gittiğiniz yaz tatilinde yaptıklarınızı yeni Sony Projektörlü Handycam ile kaydettiyseniz istediğiniz her yerde ışıkları biraz kısarak sevdiklerinize izletebilirsiniz. Diyelim ki tatilden sonra annenizin evine gittiniz. Malum emektar televizyonların usb girişi ya da SD kart girişi olmayacaktır. Peki ne mi yapıyoruz? Işıkları kısıp, yeni Sony Handycam’inizin projektörünü açıyorsunuz ve tüm anılarınızı duvara yansıtıyorsunuz. İşte hepsi bu!


Sony’nin, Handycam’in tanıtımı için hazırladığı bu kısa videoda görüntü kalitesi ve kameranın diğer özellikleri sanki kendi evimizde gerçekleşiyor gibi canlandırılmış. Şimdi hayal gücünüzü zorlayın ve projektörünüzü nereye yansıtacağınızı düşünün. Çünkü artık her yüzey bir sinema perdesi...

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Yeşil Peri Gecesi

Kapak Kızı'ndan sonra Yeşil Peri Gecesi'ni de bitirdim. Ama itiraf ediyorum: o da beni bitirdi! Kapak kızı Şebnem'in travması bende de travmalar yarattı, içimi acıttı, bazen sinirlendirdi, bazen çok üzdü, ama sonunda biraz umut görebilsem de mutlu herhangi bir duygu uyanamadı içimde. Acaba bu haftaki dengesiz ruh halim de buna mı bağlı olarak değişti diye düşünmedim değil. Harika bir kitap, ama gerçekten çok sert! Hani öyle Yalan Dünya'nın Emir'inin "çok sert"i falan da değil. Gerçekten sert içerikli bir kitap. Ruhunu sıkıştırıyor insanın.

Ailesi, dolayısıyla da içinde bulunduğu sevgi ve güven dolu düzeni çok küçük yaşlarda, beklenmedik bir anda bozulan Şebnem'in yaşadığı bu duygusal yıkımın intikamını almak için girdiği özyıkım süreci ve bunun sonuçlarında yaşanan daha da travmatik olaylar silsilesi anlatılıyor romanda. Yine aile ve ahlak kavramlarının enine boyuna sorgulandığı romanda toplumdaki yozlaşmış, ikiyüzlü, üç maymun temelli düzen ve bu düzen içinde cesaretle var olabilmenin güçlüğü de ele alınıyor.

Kitaptan alıntılara geçeyim:

"...Sevginin kesintisiz bir şey olduğuna inanmıyordum. Sevgi doğuyordu. Sonra bir gün ölüyordu. Ölünce hiç doğmamış gibi oluyordu..."
"...Dünyaya kurban edilmeye hazır gözlerle bakmak, hayır demekten kolaydı. Mağdur olmak cesur olmaktan   çok daha kolaydı. İnsan cesareti seçemezse kurban olmayı kendiliğinden seçmiş oluyordu. İnsan mağdur olmanın suçsuz olmak anlamına geldiğini sanıyordu. Oysa mağdur olmak, suçsuz olmak değildi..."
"...Hayatımız dökülüyordu. Dökülen hayatımız, karşımda duran aynanın çerçevesine benziyordu. Hayatımız alçıdan yapılmış, üstüne altın yaldız sürülmüştü. Altın döküldükçe aslımız meydana çıkıyordu..."
"...Bizde itiraf yoktur. Biz itiraf edersek unutamayız. Oysa unutmak isteriz, olmamış gibi yapmak. Bizim tarihimiz unutarak gömdüğümüz günahlarımızın tarihidir. Kurcalayıp durmayın. Bizim milli ikilimiz Suç ve Ceza değildir. Bizim milli ikilimiz Suç ve Nisyan'dır..."
"...Ölümün bir an değil, bir süreç olduğunu düşündüm. Ömür bir dalgaydı, uzaklardan gelip sonunda kıyıya vuran. Ölüm bir süreçti, dalganın anbean kıyıdan çekildiği..." (Gün'ün ölümü kitapta en çok etkilendiğim yerlerden biriydi.
"...Para hayata tahammül etmenin en şahane bir yoluydu. Hayatı birdenbire ve müthiş süslüyordu. Para hafızayı mükemmelen siliyordu. Böylece olmuş olan olmamış gibi oluyordu. Böylece insan lekesiz zihin oluyordu..."
"...Cesaret, ancak göstermemiz gerektiğinde imkansız olduğunu anladığımız bir erdemdir..."
"...Affedilmez olan, yapman değil zaten, yakalanmandı. Bu memlekette çünkü ifşa olmaktır suç olan. Kırık kolun yenden çıkması ölümcül sonuçlara yol açar..." (Uluçmüdürüm'ün skandalı)  
"...İnsan, insan denen varlığın en iyimser oranla yarısının şerefsiz mahlukat, diğer yarısının da bu şerefsiz mahlukatın oyuncağı olduğunu fark etmesin bir kere. İşte orada yeni bir ülke başlar. Bu ülke bir hayaldir aslında, bir umut, öncesiz ve sonrasız, anlık bir anlamdır sadece..."
İlk romanını okuduktan sonra uzun bir süre ara verdiğim Ayfer Tunç, beni bu iki romanıyla darmaduman etti.  Harika bir dil, harika bir anlatım, harika bir(kaç) insan hikayesi. Şebnem'i unutmam mümkün olmayacak, ama aynı şekilde travmatik bir çocukluk yaşayan, yaşamın kurbanlarından Osman'ı, şerefsiz ağabeyi Teoman'ı, zalimlerin zalimi, iktidarıyla adeta İstanbul'un Allah'ı sayılan  Uluçmüdürüm'ü, Gün ve Kubi'yi, Ali'yi, cesareti seçen Selda'yı ve seçemeyen silik Ersin'i, bir zamanların yakışıklı ve güzel gülüşlü mert erkeğinden şimdi tek kollu bir alkoliğe dönüşmüş olan Cavit'i, sonradan Bayan İbiş olan eski karısı güzeller güzeli Hülya'yı, kardeşine en zayıf anında manevi bir kazık atmaktan çekinmeyen ve sonra suçluluğunu gidermek için maddi  desteğini esirgemeyen Süleyman Amca'yı, yatılı okuldaki Seçkin Hoca'yı, cadı babaanneyi ve daha bir sürü karakteri hiç unutamayacağım sanırım.

İdefix 'in Kütüphane Haftası nedeniyle geçen hafta düzenlediği bir haftalık Sanal Kitap Fuarı'ndan  Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi romanını da sipariş verdim. Heyecanla bekliyorum ona da kavuşmayı. Bu iki romanı da sağlam bir ruh hali içinde olduğunuz bir dönemde, arka arkaya okumanızı öneriyorum.

İyi haftalar hepinize...