Reklamlaaar!! :)

Denediğim ve memnun kaldığım ürün ve hizmetleri paylaşma zamanı..

Yiyeceklerle başlayalım mı? Kahvaltının ve çay saatlerinin vazgeçilmeziyle... Yani çıtır çıtır simitle! Beşiktaş'tan taşındıktan sonra en önemli problemlerimizden biri simit diğeri balık oldu. Zaten her ikisini de Beşiktaş'tan almaya devam ediyorduk. Ta ki Gayrettepe, Fulya ve Ortaklar'da evlere hizmet veren 7 Ocak simit fırını ile tanışana dek. Artık Beşiktaş'tan alıp dondurucuda bekletmek yerine hafta sonu uyanır uyanmaz simitlerimizi söylüyoruz ve simitçimizin deyimiyle 10 numara simitler evimize geliyor. Bu civarda oturanlara duyurulur. Telefonlar: 0-530-221 18 05, 0-541-214 96 32 ve 0-507-389 28 83.  Şimdiye kadar simitleri getirmeleri en uzun yarım saat sürdü, o da 10 numara olsun diye beklemeyi tercih ettiğimiz içindi. Yani 7-8'e razıysanız simitleriniz hemen kapınızda! :)

Madem yiyecekle başladık öyle de devam edelim. Sırada Akaretler üzerinde iki yanındaki Corvus'a ve Kahve Dünyası'na sık sık uğramama rağmen DOT'un Süpernova'sını izlediğimiz 17 Mayıs akşamına kadar tanışma fırsatı bulamadığım The Winston Brasserie var. İso'cumun iş yerine yakın olduğu için oyundan önce orada buluşup, yemeğimizi yedik o Perşembe akşamı. Birer kadeh şarap eşliğinde harika bir krep ve salata yedik, üzerine de kahvelerimizi içtik. Her şey çok lezzetliydi. Fiyatlar oradaki pek çok yere göre uygun ve porsiyonlar kararındaydı. Servis elemanları ve sahibi son derece ilgili ve güleryüzlüydü. Kısacası ben çok sevdim kendisini. Sokak kafesi olarak yanımdan arabaların geçtiği yerleri çok tercih etmememe rağmen burayı Nişantaşı'ndaki pek çok sokak kafesine tercih ederim. Hatta bir sonraki programı kafamda oluşturdum bile: Galatamoda zamanı kızlarla burada buluşma, sonra stantları ve belki oradaki sanat galerilerini gezip, kahve için Nero'ya ya da Kahve Dünyası'na (hangisi daha az kalabalıksa oraya) oturma. Yolunuz düşerse buraya uğrayın. Seveceksiniz. Tel: 0-212-259 99 19. Fotoğrafı da web sayfalarından aldım.


Karnımız doyduğuna göre kişisel bakım ürünlerine geçebiliriz. Özellikle çantalarına ve kremden koyu kahveye kadar her toprak tonuyla dolu mağazalarına bayıldığım Yargıcı kozmetik ürünler de satmaya başlamış. Ta Marsilya'dan buraya mis kokulu kalıp ve likit sabunlar, duş jelleri, vücut kremleri ve losyonları getiren Yargıcı'nın hem mağazalarında hem de online mağazasında yer alan bu ürünleri denemenizi öneririm. Kokuların güzelliğine, kalıcılığına ve kremlerin yumuşacık kıvamlarına bayıldım. Aşağıdakilerden sıvı sabun dışında (daha ona sıra gelmedi) kalan her şey tarafımca denenmiş ve onaylanmıştır. Hem kendiniz için hem de güzel bir hediye alternatifi olarak aklınızda olsun derim.


Bugün İstanbul'da bir İspanyol keşfetme niyetiyle çıkacağım dışarıya. İstikamet Şişhane! Niyetimi gerçekleştirirsem, yarın kendisinden bahsederim size.

3 Günlük Adana Kaçamağı

Bu kez anne baba görmeye değil (çünkü onlar nasılsa bu hafta yanıma gelecekler), Dido&Ongun'u ve yeğenimi görmeye. Evet henüz annesinin karnında olabilir ama hepimizi duyuyor, tanıyor ve hissediyor artık. Eee, o zaman geç kalmadan gideyim de halasının da sesini tanısın dedim ben de. Hem biraz da gördük sayılır, hatta el bile salladı bize. :)


Genelde evde geçirdik  bu sefer günlerimizi. Uzun zamandır görüşmemiş olduğumuz için arada geçen zamanlarda neler yaptığımız konusunda güncelledik birbirimizi. Ongun Londra'da, ben İstanbul'da, Dido da Ankara'da güneşe hasret kaldığımız için Adana'da en çok yapmak istediğimiz şeylerin başında bahçede güneşlenmek geliyordu. Ama ne yazık ki ilk iki gün orada bile hava çok dengesizdi. Bulutlar, esinti, arada bir görünen güneş, başka yerlere yağan ve serinliği bize ulaşan kısa süreli yağmurlar, falan filan. Yine de açık havada Ongun'un gitar serenatları eşliğinde kahvaltılar ve kahve keyifleri yapabildik. 


Bize zaman zaman eşlik eden küçük dostlarımız da vardı yanımızda her zamanki gibi. Bir tanesi pek sepetinden çıkmıyordu çünkü bakması gereken beş tane minik canavarla uğraşması gerekiyordu. Ama diğerleri tam formundaydı! 


Biliyorsunuz Adana hepimizin etobura dönüştüğü bir yer. Gerçi ben et, ot, sebze, meyve, orada yetişen her şeye hastayım. Oradaki gerçek lezzetlerden sonra İstanbul'da yediğimiz her şeyin de çakma olduğunu düşünüyorum. Bu kez yaza yaklaşırken biraz daha dikkatli olmak adına uzun uzun oturulacak içkili bir kebap sofrası yerine pratik bir "öğle ocakbaşısı" seçtik kendimize. Şehirde işlerimizi hallettiğimiz ilk günün öğleden sonrası Ongun'un kebap gurmesi sayılabilecek arkadaşlarından ikisinin önerisi olan Sergen Ocakbaşı'nda bir yemek molası verdik. (Gazipaşa Bulvarı'nın bir arka paralelinde Yeni Sauna'nın olduğu sokakta Kuaför Mahmut'un yakınlarında diye tarif edeyim size yerini. Adanalılar hemen bulurlar. Yabancılar da fotoğraftaki numarayı alıp tarif sorabilirler.) Etler, salatalar, şalgam, her şey taptazeydi ve çok lezzetliydi. Alttaki fotoğrafta Ongun reytinglerimizi alıyor ve sonra tavsiye eden arkadaşlarına gönderiyor telefonundan.:) 


Ertesi akşam da hava güzel olunca bahçede mangal sefası yaptık. Erkekler mangalı, annem etleri, Dido ve ben masada salataları hazırlarken, Ongun da aperatif olarak Dido'ya alkolsüz, çilekli bir içecek (özel ve gizli tarif!) annemle bana da cin tonik hazırladı. Güneşi cinin kralı olarak tanımladığı Hendrick ile batırdık anlayacağınız. Erkekler mangal başında rakıya başlamışlardı çoktan. Yemek ve sohbet başlayınca fotoğraf çekmeyi falan unuttuk tabi. O yüzden geceye dair elimde olan fotoğraflar hep hazırlık aşamasına ait. 

    
Bahçede uzun uzun güneşlenebildiğimiz tek gün Cumartesi.. Yani benim için son gün.. Ongun için Pazar, Dido içinse bugün. Bizimkiler her gün bir çocuklarını yolcu edip Çarşamba günü buraya gelecekler.   Pazar günü gidecekleri Antonius ile Kleopatra biletleri hazır ama planın geri kalanını henüz düşünmedim. Çoook çalışmam lazım çoook! :) Her şeyden önemlisi İstanbul'a çok iş düşüyor. Havasını, trafiğini, mekanlarını ona göre hazırlasın ki tadını çıkaralım güzelce.

Bakalım bir dahaki toplu buluşma ne zaman olacak? Bu seferki buluşmada bile bir fire verdik (İso'cum o sırada Münih'te Bavyera biralarının tadını çıkarıyordu çünkü). Neyse, ne zaman olursa olsun, sağlıkla ve ağız tadıyla olsun diyerek haftanın ilk yazısını bitiriyorum.

Hepinize iyi haftalar..

3 Film Birden

Bu hafta sonu hava berbat olunca eve kapanıp üç film izlemeyi başardık. İlk izlediğimiz film Tehlikeli İlişki olarak Türkçeye çevrilmiş olan A Dangerous Method oldu. En başından beri konusu ilgimi çeken ve oyuncular arasında Keira Knightley'i gördüğüm için daha da merak ettiğim bir filmdi bu ve daha yeni izleyebildik. Benim "kitap film" olarak tanımladığım filmlerden biriydi Tehlikeli İlişki. Karakterler arasındaki diyaloglar sayesinde adeta bir psikoloji kitabı okumuş gibi olduk. Freud ile Jung'un meşhur mektuplaşmalarından da yararlanan film 1900'lerin başında geçiyor. O dönemin araçları, giysileri, insanları, yaşamları çok güzel yansıtılmış. (Hayal gücünü bize bırakmayan bir kitap diyelim o zaman.:) )

Filmin konusuna gelince: Sabina (Keira Knightley), hastası olarak Jung'a gelen genç bir kadındır. Jung (Michael Fassbender), genç kadını tedavi ederken Freud'un (Viggo Mortensen) tartışmalı yöntemlerinden birini uygular. Bu süreçte evli ve çocukları olan Jung ile Sabina arasında yakınlaşma doğarken, Jung ile Freud arasında fikirsel bir kopuş ve uzaklaşma yaşanır. Doğal olarak yaklaşık on yıllık bir süre içinde yaşananlar yaklaşık iki saatlik bir filme nispeten yüzeysel bir şekilde aktarılmış. Ve bence Freud ile Jung arasındaki ilişkide oldukça yanlı bir tavır alınmış. Freud bir ilah gibi sunulurken Jung'un da adeta bir şarlatan olmasına az kalmış. Hatta pek çok açıdan Jung en zayıf karakter gibi geldi gözüme. Hani bir Freudcu olan ben, Jung'u adeta cinci hoca falan gibi görmeye başlayacaktım ki bunun bir film olduğu aklıma geldi! Durumun gerçeği hakkında yeterince bilgim olmadığı için bu konuyu araştırılacaklar arasına alıyorum. Bu arada Vincent Cassel'in oynadığı Otto Gross karakterinin hastası olduğumu belirtmeliyim. Ben beğendim filmi. Ama "psikoloji kitabı gibi" tanımından hoşlanmayanlar çıkacaktır sanırım. :)

İkinci film Süpernova öncesi G-Mall'daki D&R turu sırasında İso'cumun kaptığı ganimetlerden biri oldu. 2001 yapımı eski bir film olan Juana La Loca, Çılgın Aşk olarak Türkçeleştirilmiş bir İspanyol filmi. 16. yüzyıl İspanya'sında geçen trajik bir saray hikayesi bu: aşık Kraliçe Juana'nın yaşam öyküsü. Yakışıklı ve çapkın Kral Felipe'nin yediği haltlar yüzünden çıldırma noktasına gelen Kraliçe Juana'Pilar Lopez de Avala canlandırıyor ve harika bir oyunculuk sergiliyor (pek çok İspanyol sineması ödülü de almış zaten). Filmin ilk yarısında "ay canım, ne kadar aşık kocasına, erkek milleti değil mi ayol, kral da olsa aynı işte, hem nasıl kral olduğunu sanıyorsun sen ezik herif, karın olmasa kral falan olamayacaktın, genç, güzel karın var, sana sürekli çocuk doğuruyor, sürekli seni yatağa atma derdinde, daha niye gözün dışarılarda a edepsiz!" falan gibi duygular içinde izlerken ikinci yarıda "yok şekerim, her şeyin fazlası zarar, olmaz olsun böyle aşk ayol, sen koskoca Kraliçe'sin ne diye muhatap oluyorsun elin cariyeleriyle falan, niye komik duruma düşürüyorsun kendini abuk subuk kıskandırma numaralarıyla, bir de adam dışında yönetmen gereken bir ülken var hani hatırlatalım, ay adam yaralı bereli ölüm döşeğinde hâlâ öpüyor kokluyor, bana fenalık geldi valla, arıza mısın kadın, bir çekil şu adamın üzerinden!" noktasına geliyorsunuz. Bence yeterince anlattım bu aşk hikayesini, ne dersiniz? :) Ama bana göre güzel bir dönem filmiydi. Saraylar, kaleler, kostümler, o dönemin Kastilyası... Sevdim.   


Gelelim son filme: Intouchables, nam-ı diğer Can Dostum. Her yerde "30 milyonun üzerinde izleyicisi olan Fransız filmi" diye lanse edilen film. Bu kadar izleyici çekmesine şaşmamak gerek çünkü içine Hollywood kaçmış bir yapım gibi bu film. Popüler kültüre hitap eden eğlencelik bir seyirlik. Sıkılmazsınız ama derinlik ve anlatım olarak afişindeki tek cümlenin -Güneşi göremedim diye ağlarsan yıldızları da göremezsin- ifade ettiği kadarını veriyor mu emin değilim! Yine de Omar Sy diye bir oyuncuyla tanışmış olduk sayesinde. Boyundan aşağısı felçli olan zengin Philippe'nin bakıcısı olarak işe alınan hapisten yeni çıkmış, siyahi, banliyö genci Driss'i canlandıran Omar Sy gerçekten rolüne çok gitmişti. Philippe'ninse (François Cluzet) o gülüşüne hasta oldum diyebilirim. Karı-koca duygularımız körelmiş olabilir, çünkü herkesin dediği gibi insanı inanılmaz mutlu eden, hayata dair harika mesajlar veren bir film olarak görmedik bu filmi. Hatta çoğu yerde "yok artık, bu kadarı da olmaz" dediğimiz oldu. Ama sonuçta bazı abartılı kısımları yok sayarsanız ve fazla beklentiyle gitmezseniz keyifle izleyebileceğiniz bir film. Gülüp, eğlenip, patlamış mısırınızla tadını çıkarıp, güzel birkaç saat geçirdikten sonra evinize dönmek isterseniz hafta sonu planınıza şu an vizyonda olan bu filmi de  ekleyebilirsiniz. 

Şimdiden iyi seyirler hepinize..





Süpernova

DOT'un bu sezon sahnelediği ikinci oyunu Süpernova / Beautiful Burnout için biraz geç kaldığımızı itiraf ediyorum. Öncelikle oyunun boks ringinde geçtiğini duyduğumda biraz soğumuş, hatta ilk kez bir DOT oyununa gitmesek mi diye düşünmüştüm. Ama İso'cum ısrarla bu oyunu da görelim diyince bilet almak farz oldu. Sonra arkadaşlarımızla dörtlü gitmeye karar verdik ama bir türlü gün ayarlayamadık ve en sonunda biz artık beklemeden sezonun son oyunlarından birini yakalayalım diyerek 17 Mayıs Perşembe akşamı düştük G-Mall yollarına . 

Bryony Lavery'nin yazdığı ve Murat Daltaban'ın yönettiği oyunun kadrosunu aşağıdaki fotoğrafta görüyorsunuz. Ünal Silver boks hocası Bobby'yi, yanında duran Berrak Kuş ise oğlu boks dersleri almaya başlayan ve sonra profesyonel olma yolunda hızla ilerleyen bir anneyi canlandırıyor. Berrak Kuş, Carlotta rolünde her aşamada çok başarılı. Carlotta'nın oğlu Cameron Burns ise sağdan ikinci sırada yer alan Hakan Kurttaş tarafından canlandırılmış. Daha önce de birkaç DOT oyununda izlediğimiz Hakan Kurttaş'a bu kez daha çok hayran kaldım diyebilirim. En zor karakterlerden biriydi bana göre ve gerçekten çok başarılıydı. Yine zor bir karakter olup da çok başarılı canlandırılmış bir diğer örnek için bakınız Pınar Töre'nin Dina Massie'si. Boks salonundaki tek kadın olan ama kadınlarla maça çıkmamakta ısrar ederek erkekler dünyasında varlığını göstermeye çalışan Dina'nın isyan ve öfkesindeki sertliği ve hüznü çok iyi yansıtmış Pınar Töre. Aynı zamanda yine boksör adaylarından -ama biraz şanssız olanından- Neil rolündeki Tuğrul Tülek ile birlikte oyunun çevirisini de yapmış. Cemil Büyükdöğerli'nin hayat verdiği Ajay en parlak, en söz dinlemez, kendini en iyi gören, en kuvvetli boksörlerden biriyken salonun en zayıf halkası ise Emre Yetim'in canlandırdığı Ainsley karakteri. 


Hepsi de zor koşullar altında yaşamlarını sürdüren, yoksul, sorunlu ailelerin çocukları olan bu genç boksör adaylarının hedefi maçlara çıkabilecek kadar iyi bir profesyonel olabilmek. Böylelikle en parlak yıldız olacak ve yaşamlarının karanlığına bir son verebilecekler. Elbette pek çok şey pahasına... Oyunun adı buradan geliyor. Süpernova, enerjisi biten büyük yıldızların patlamasına verilen ad. Oyunun orijinal adı olan Beautiful Burnout ise "harika tükeniş/yanıp bitip kül oluş" anlamına geliyor. Hangi ismin daha güzel olduğuna karar veremedim doğrusu.


Bu arada en başta bokstan hiç haz etmediğimden bahsetmiştim hatırlarsınız. Müzikler ve koreografi eşliğinde izlediğimiz boks antrenmanı ve maç sahneleri daha güzel sahnelenemezdi sanıyorum. Boks ringinin etrafındaki seyirci koltuklarından izlerken inanılmaz keyif aldım. Olay boks ringinde geçmesine rağmen oyunla ilgili "sert içerik" uyarısının fiziksel sertlikten çok duygusal sertlikle ilgili olduğunu söylemeliyim. Aksiyonu bol ama dokunaklı ve hüzünlü insan hikayeleri de bol bir oyun bu. Ve kesinlikle içinize işliyor. 

DOT'a bayıldığımı zaten yıllardır biliyorsunuz  ve her oyundan onlara daha da hayran kalarak çıkıyor olmak beni çok mutlu ediyor. Hepsine çok çok teşekkürler. Sanırım bu oyunla birlikte tiyatro sezonunu kapatmış bulunuyoruz. DOT da Mayıs sonu sezonu kapatacak diye biliyorum. Umarım önümüzdeki sezon da bu oyunu oynarlar ve izlemeyen kalmaz. Yine de bu sezon da oyunu görme şansınız olabilir. En güncel takip için DOT'u Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilirsiniz. Görselleri de DOT'un web sayfasından aldım. 

Şimdiden iyi seyirler. 
DOT'suz ve tiyatrosuz kalmayın!

2 Film 1 Kitap

Sonunda izledim: Artist! Biraz geç kalmışım gibi geldi değil mi? Öyle oldu gerçekten ama ne yapalım, ruh halimiz bir türlü siyah-beyaz ve sessiz bir film izleyecek olma fikrine alışıp da ekran karşısına geçmeye hazır olamadı. Sonuçta bizler dört bir yandan uyaran bombardımanı olmazsa kendimizi eksik hissedebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz ve sinemada sessizlik kesinlikle başka bir dünyaya ait bir şey. Ve her ne kadar filmle ilgili hep olumlu yorumlar duymuş olsak da, ekip Oscar'ları silip süpürmüş olsa da biz sıkılabileceğimiz uygun bir gün arayışındaydık bu filmi izlemek için. Ve geçen hafta Pazar akşamı bunun için çok uygundu!

Öncelikle tüm oyunculardan çok o meşhur köpeği merak ediyordum ve bayıldım. :) Film sessiz sinema dönemleri olan 1920'lerde geçiyor. Ama bu dönemin sonlarında, yani sesin duyulmaya başlayacağı yıllarda. Dolayısıyla eski tip sinemada ısrar edenlerin ve değişime ayak uyduramayanların yok olmaya mahkum olduğu bir dönem bu. Sessiz sinemanın usta sanatçılarından George Valentin (Jean Dujardin) işte bu uyumsuzlara örnek olabilecek bir oyuncu. Yeni şöhret genç oyuncu Peppy Miller (Bérenice Bejo) ise tam da yeni nesil sinemanın yüzü olabilecek bir tip. Biri düşüşte diğeri yükselişte olan bu iki oyuncunun nasıl bir orta noktada buluştuğunu merak ediyorsanız bu filmi izleyin. Ama en çok da o dönem sinemasının ruhunu hissetmek ve sektörün -belki de her dönem- acımasızlığını, kimsenin gözünün yaşına bakmadan tüketme eğilimini ve değişim sürecini görmek için izleyin Artist'i. Bir de sevginin ve sadakatin neler başarabileceğini görmek için...

İkinci önereceğim film Çok Gürültülü ve Çok Yakın olarak Türkçeleştirilmiş olan Extremely Loud & Incredibly Close. Filmin baş rollerinde Tom Hanks ve Sandra Bullock var ama bana göre asıl baş rol çocuk oyuncu Thomas Horn. Babasını 11 Eylül saldırısında kaybeden Oskar'ı canlandıran Thomas Horn gerçekten oynadığı karakterin acısını ve keşif seven meraklı yapısıyla ne kadar "babasının oğlu" olduğunu çok güzel yansıtmış. Babasını kaybettikten sonra eşyalarının arasında bulduğu bir anahtarın sırrını çözmek için ipuçları, haritalar ve şifreleriyle işe koyulan Oskar'ın tek amacı bu büyük kayıp duygusunun üstesinden gelmek ve babasıyla bağ kurmaya devam ettiğini hissetmektir. Ve bu süreçte bir sürü duygusal deneyim de yaşar. Belki de bunlardan en önemlisi daha mesafeli durduğu annesiyle arasında kurulan bağ olur. 

Ben filmi çok sevdim. 11 Eylül olayının etinden sütünden faydalanmaya yönelik, sömürü dolu bir film değil ama geride kalanların hislerini ve kaybetmenin yarattığı boşluk duygusunu çok güzel vermiş. O yüzden insanı hüzünlendiren bir tarafı var elbette. Bir de bir baba için buradaki baba karakteri gibi bir baba olmak ne büyük bir manevi başarıdır diye düşündüm izlerken (anne de fena değildi ama baba gerçek bir babaydı, filmdeki birkaç dakikalık varlığı bile yetti bunu anlamamıza). Bence izleyin. Yönetmen Stephen Daldry'nin The Hours, The Reader ve Billy Elliot filmlerinin de yönetmeni olduğunu hatırlatıyorum son olarak. 

Kitap olarak da gönül rahatlığıyla önermeyeceğim, kendim de henüz okumayı bitirmediğim (ve ara sıra bölüm bölüm okumaya karar verdiğim) ama varlığından haberiniz olsun istediğim bir kitap var sırada. Belki dikkatinizi çekmiştir, bir süredir sağ sütundaki "Okuyorum" bölümünde duruyordu: Tolstoy'un Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir. 2005'te yazılışının üzerinden 100 yıldan uzun bir süre geçtikten sonra Türkçeye çevrilen bu kitapta Tolstoy'un dine bakış açısını göreceksiniz. Sade, gösterişsiz, ahlak ve vicdan temelli ve şiddetten uzak bir din anlayışına sahip olan Tolstoy şiddeti ve savaşı meşrulaştıran ve öldürmeye onay veren  kilise Hıristiyanlığı'nı "dünyanın en yozlaşmış dini" olarak tanımlayarak Kilise'yi Hıristiyanlık karşıtı bir kurum olarak gördüğünden bahsediyor. Anlayacağınız sadece Hıristiyanlık ve o günün dünyasına değil bugünün dünyasında var olan din temelli şiddet ve sömürü düzenlerinin tamamına uyarlanabilecek eleştiriler var bu kitapta. 

Tolstoy bu kitabı 1893'te tamamlamış. Rusya'da kitabın el yazması kopyaları dolaşırken bir yıl sonra Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere'de kitap basılmış. Din ve devlet otoritelerinden yoğun tepkilerle karşılaşan Tolstoy, 1901 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmiş. Bir oturuşta bitirmenin zor olduğu, bir köşede durup altı çizilerek, notlar alınarak okunacak kitaplardan biri bana göre. İlgilenenlere tavsiye ederim.   

Sırada harika bir oyun var.
Hepinize iyi haftalar..

19 Mayıs

Ya O da oturduğu yerden kalkmayıp, eli kolu bağlı dursaydı? 
Ya "ben mi kurtaracağım memleketi" deseydi? 
Ya başka işleri, güçleri, hırsları, amaçları olsaydı?
Ya bizim bağımsızlığımız, özgürlüğümüz O'nun derdi olmasaydı?
Ya o zor koşullar altında 16 Mayıs günü İstanbul'dan Bandırma Vapuru'na binerek 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'a gitmeseydi?


Ya vatanını, milletini bu kadar sevmeseydi?
Ya Kurtuluş Savaşı'nı başlatmasaydı?
Ya bizi kurtarmasaydı...

...ne olurdu diye düşündüğünüz olur mu? Bugün ülkesini "seven", "sorumluluk sahibi" insanlar olarak oturup düşünelim mi biraz? Madem bayramın adı Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı biz de layıkıyla analım Atamızı. Okuyalım, değerlendirelim, eleştirelim, neler yapabileceğimizi, üstümüze düşenleri düşünelim. Bayraklarımızı asalım bu güzel günün anısına. Coşkuyla çıkalım sokaklara, meydanlara milli birlik ve beraberlik duyguları içinde. O'nu bizim olduğu gibi çocuklarımızın da kahramanı yapalım. Minnet duygusuyla analım Yüce Atatürk'ü ve böyle bir liderin izinden gidenler olarak kendimizle gurur duyalım. Bayramımız kutlu olsun!

Goya - Zamanının Tanığı

Avrupa resminin en özgün sanatçılarından ve modern resmin öncülerinden biri olarak bilinen Francisco de Goya (1746-1828),  dört büyük gravür serisi ve az sayıda yağlıboyalarıyla ilk kez Pera Müzesi sayesinde İstanbul'a geldi. Sergi 29 Temmuz'a kadar devam edecek.

Francisco de Goya 30 Mart 1746’da Zaragoza’da doğmuş. IV. Carlos’un 1789’da tahta çıkmasından sonra saray ressamlığına atanmış, 1799’da ise saray baş ressamı olmuş. Görevleri arasında kral ve kraliçenin portrelerinin yapımı da varmış. Goya’nın ilk portrelerinde, hayranı olduğu Velázquez’in etkileri görülürken sonraları daha doğal, canlı ve kişisel bir anlatıma yönelmiş. Gravür çalışmalarına da 1778’de bu alanda söz sahibi olan İtalyanlar’ın ve Velázquez’in eserlerini kopyalayarak başlamış. Ben yağlıboya tablolara bayılacağımı düşünürken bu sergide tam tersi oldu ve gravürlere hayran kaldım. Ama yine de sergideki birkaç yağlıboyayı da aşağdaki kolajda görebilirsiniz: (çocukları resmettiği tabloları dışında portre, yakın arkadaşı Martin'in portresi. Diğeri ise büyük boyu Madrid'deki Prado Müzesi'nde olan Maya ve Yüzleri Örtülü Adamlar adlı ünlü tablosu)


Goya’nın gravür serileri: Kapriçyolar, Savaşın Felaketleri, Boğa Güreşi, Atasözleri ya da Zırvalar. İspanya ve tüm Avrupa’nın çalkantılı bir dönemine tanıklık eden ve karanlığın en iyi anlatıcılarından biri olan Goya, dönemin toplumsal olaylarını, soyluları ve din adamlarını eleştirel bir bakış açısıyla yansıtmış.  Yağlıboya çalışmaları ağırlıklı olarak saray ressamlığı ve portreciliğinin ürünleri olsa da gravürleri bu eleştirel ve isyankar kimliğinin eseri olarak ortaya çıkıyor. Gerçekçi ve yer yer ürkütücü üslubuyla çağdaşlarından ayrılan Goya, zamanının ötesine geçerek 20. yüzyıl modernizmini de etkilemiş, modern anlatımların da habercisi olarak anılmıştır. 

(Kimse Görmedi Bizi)

Halkı cehaletten kurtaracak bir eğitimin gerekliliğine inanan bir aydın olan Goya hem eğitmenlerin niteliğini hem de bedensel cezayı temel alan yöntemleri eleştirmek amacıyla Eşeklikler serisini yaratmış.


1810-20 yılları arasında ortaya çıkardığı Savaşın Felaketleri serisinde yaralı ve sakat figürler, ölüler, açlık, kıtlık, umutsuzluk, dehşet ifadeleri aracılığıyla savaşın korkunç ve soğuk yüzünü ortaya koymaya çalışmış.

(Haklı mı Haksız mı?)

(Daha Fazlası Olur Mu?)

(Mezarlığa Giden Araba Dolusu Yük)

Goya, 70 yaşına geldiğinde mali sıkıntılarla karşı karşıya kalmış. Bir yandan da 5 Mayıs 1814 tarihinde baskı sansürü uygulaması yeniden başlatılmış ve Engizisyon tekrar kurulmuştu. Bu dönemde bir gravür dizisi için en uygun konu, çocukluğundan itibaren çok meraklı olduğu boğa güreşleri gibi göründüğünden Boğa Güreşi serisini bu yıllarda (1815-1816) ortaya çıkarmış. 


1815-1824 yılları arasında hazırladığı Zırvalar serisinde ise grotesk kişiler ve şeytanların anlaşılmaz formları mantıktan tamamen kopuk, hayali bir manzara oluşturmuştur. Bu dizi ancak bir yüzyıl sonra ortaya çıkacak olan sürrealizmin habercisi niteliğindedir.

Asi deli dahilerden biriyle daha beraberliğimizin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Hazır Müzeler Haftası da başlamışken önümüzdeki günler için Goya'yla bir randevu ayarlamayı düşünebilirsiniz belki, ne dersiniz?

İyi hafta sonları... 

Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı

İstanbul Modern, Mayıs ayında Burhan Doğançay’ın retrospektifini sunuyor 

İstanbul Modern, yeni sergisinde çağdaş Türk sanatının önde gelen isimlerinden Burhan Doğançay’ın 50 yıllık çalışmalarından oluşan kapsamlı bir sergi sunuyor. Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi, sanatçının 14 ayrı dönemini ve dünyanın önde gelen müzelerinin koleksiyonlarında bulunan çalışmalarını izleyiciyle buluşturuyor. Yıldız Holding'in sponsorluğunda gerçekleşen sergi, Doğançay’ın yarım yüzyıllık sanatsal birikimini aktarıyor. 23 Mayıs - 23 Eylül 2012 tarihleri arasında İstanbul Modern Süreli Sergiler Salonu’nda yer alacak serginin küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu yapıyor. 

“Duvarlar toplumun aynasıdır” diyen Burhan Doğançay, 1960’lardan bugüne duvarlar aracılığıyla modern ve çağdaş kent kültürünün toplumsal, kültürel ve politik dönüşümünü araştırıyor. Bir kent gezgini olarak yarım yüzyıldır dünyanın farklı şehirlerindeki duvarların izini sürüyor. Zamanın her türlü müdahalesine açık bu yüzeyleri bir antropolog gibi inceliyor. Kamusal alandaki duvarların kişisel anlatı ve mesajlarla biçimlenmesini resmediyor, kent hayatındaki toplumsal dönüşümlere sosyal ve politik imgelerle işaret ediyor. Doğançay’ın çalışmalarındaki çeşitlilik, farklı üslup ve tekniklerle işlediği serilerden meydana geliyor. 



Burhan Doğançay eğitim yıllarından bu yana dünyanın dört bir yanında gezerek kent kültürünü araştırıyor, 70’li yılların ortasından bugüne, fotoğraf makinesiyle seyahat ettiği 114 ülkedeki duvarların kaydını tutuyor. Kent duvarlarını tuval yüzeyinde yeniden yaratan Doğançay’ın son 50 yıllık çalışmaları fotoğrafçı kimliğiyle paralel ilerliyor. Çalışmalarında merkez aldığı kent duvarlarını fotoğraflarla arşivliyor, bu birikimden yararlanarak duvar sanatını icra ediyor. Bugün 30 bini aşan fotoğrafın bulunduğu geniş bir arşiv oluşturan sanatçı, 1982 yılında Dünya Duvarları adını verdiği fotoğraf sergisini Paris’teki Centre Georges Pompidou’da gerçekleştirmişti. 

Sanatçının 1963 yılında başladığı “Genel Kent Duvarları” serisi, hem sergiye hem de Doğançay’ın duvar sanatına bir giriş sunuyor. Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi, “Kapılar”, “Sapak”, “New York Metro Duvarları”, “Hücum”, “Kurdeleler”, “Koniler”, “Boyacı Duvarları”, “Grego Duvarları”, “Formula 1”, “Çifte Gerçeklik”, “Alexander’ın Duvarları”, “New York’un Mavi Duvarları” ve 2008 yılından bu yana sürdürdüğü “Çerçeveli Duvarlar” serisiyle devam ediyor. 


1965 yılında New York’taki Solomon R. Guggenheim Müzesi’nin Doğançay’ın bir yapıtını satın almasıyla sanatçının çalışmaları ilk kez büyük bir müzenin sürekli koleksiyonunda yer aldı. Günümüzde sanatçının duvar resimleri, dünyanın önde gelen müzelerinde, önemli kurum ve özel koleksiyonlarında bulunuyor. Burhan Doğançay'ın eserleri, Boston'daki Museum of Fine Arts, Londra'daki Victoria & Albert Museum, Paris'teki Pompidou Center, Londra'daki British Museum, Münih'teki Pinakothek der Moderne, Stockholm'deki Moderna Museet, New York'taki Guggenheim Museum gibi dünyanın önde gelen 70’ten fazla müzenin koleksiyonunda yer alıyor. 

Bu yıl Ribbon Mania isimli yapıtı New York'taki Metropolitan Museum of Art tarafından sürekli koleksiyona alınan Burhan Doğançay, Metropolitan Museum of Art’ın koleksiyonuna giren ilk Türk sanatçı oldu. 


Yıldız Holding sponsorluğunda hazırlanan, Münih merkezli yayınevi Prestel’in yayınlayacağı ve dünya çapında satışa sunacağı katalog, Doğançay’ın yapıtlarının geniş bir kitleyle paylaşılmasını sağlayacak. Sergi küratörü Levent Çalıkoğlu, Tarihin Kaydı ve Duvarların Anatomisi adlı katalog yazısında sanatçının 50 yıllık sanat kariyerini anlatıyor. Southhampton Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Profesör Brandon Taylor 2008 yılında Doğançay’ın yapıtlarını kaleme aldığı Urban Walls isimli kitaptaki analizlerine bu katalogda devam ediyor. Katalog yazarlarından Art in America dergisi editörü Richard Vine da sergideki serilere ve yapıtlara birebir referans vererek sanatçının çalışmalarını biyografik anlatılar eşliğinde açıklıyor. Yazar, editör ve grafik tasarımcı Clive Giboire, Doğançay’ın tüm serilerini analiz eden yazısıyla sanatçının geliştirdiği teknikleri inceliyor.

657 ve Diğerleri

Geçen hafta Çarşamba günü uzun bir aradan sonra Gizem'le buluşup Beyoğlu turu attık. Asıl amaç Pera Müzesi'nin yeni sergisi Goya - Zamanının Tanığı'nı gezmekti. Tabi ki Beyoğlu'ndaki ana duraklarımızdan biri olan Akademililer'e de uğradık. Burada Resul Aytemür'ün 4 Mayıs'ta açılan ve 3 Haziran'a kadar devam edecek olan 657 ve Diğerleri sergisi var.

Sanatçı, Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleştirilen sergide günümüz Türkiye'sinin orta sınıfını oluşturan insanların içinde bulunduğu sosyo kültürel yapıyı, yaşam biçimlerini, günlük hayatın diyalektiği içinde irdeliyor. Geleneksel yöntemlerden yararlanıp bunu yeni bir anlatım biçimine dönüştürmesi ve yaşadığı gerçeğin durum tesbitini yapması sanatçının her türlü belirsizliğe karşı gösterdiği anlamlı bir duruş. Arka planda bir dönemi, bir düşünceyi anlatan resimlerin taşıdığı politik izler, yaşanmışlıkların önemli bir göstergesi niteliğinde.

Aytemür gerek işlediği konular, gerek tekniği ve renk anlayışıyla çağdaş türk figür resminin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biridir. 1951 doğumlu sanatçının özgeçmişini ve eserlerini incelemek için buraya bakabilirsiniz.

Ben bu sergide en çok pazar ve plaj resimlerin sevdim. Bakın Beşiktaş Pazarı'ndan birkaç görüntü var aşağıda, tanıdık geliyor mu?


Şahsen ben sol alttaki alışveriş yapan tombul teyzeleri görür gibi oldum adeta. Sağ üstteki görüntü de çok tanıdık. Meyve-sebze pazarının sonu diyebiliriz hatta. Alışverişini yapıp servis bekleyenlerin olduğu yer. :)Bu da Resul Aytemür'ün gözünden Hıdrellez:


Aytemür'ün plajları ve tekne gezileri nasıl derseniz, benim gibi bir yaz delisini bile soğutacak türden olduğunu söyleyebiliriz! Evet, renkli görüntüler var ama bu ne kalabalık böyle yahu? Ben insan uğultusu değil kuş cıvıltıları, su şıkırtıları duymak istiyorum. Gözüm de bu kadar yorulmasın mümkünse, yoğun bir mavi ve yeşilin arasına çiçek ve kelebek renkleri serpiştirilse yeter. Curcuna plajlar için fazla yaşlıyım ben evlatlarım! :)


657 ve Diğerleri sergisi sizlere buna benzer pek çok renkli görüntü vaat ediyor. Pazar ve plaj serileri dışında 1 Mayıs serisi ve Ihlamur Kasrı'ndan görüntüler de bulunuyor sergide. Bence 3 Haziran'a kadar yolunuzu düşürün buraya.

Minik bir not: Çıkışta sağlıklı bir şeyler yiyelim diye Saladstation'a uğradık. Tam salatalarımızın fotoğrafını çekecektim ki karışımların başındaki kız canhıraş bir şekilde "burada fotoğraf yasak" diye seslendi tezgahın arkasından. "Öyle mi? Nerede yazıyor?" diyince hiçbir yerde yazmadığını ama öyle olduğunu söyleyerek beni en delirten açıklamayı yaptı. "Peki, o zaman arkadaşımın fotoğrafını çekiyorum, yasak değildir herhalde?" diyerek çektiğim kareye hem Gizem'i hem  salataları aldım ve söylediği şeyin anlamsızlığını kendisine göstermek istedim. İstemiyorlarsa salatalarını  burada gösterip de zorla tanıtımlarını yapmak gibi bir isteğim yok haliyle! Ama beni bu tür keyfi yasaklar çıldırtıyor. Hadi diyelim ki keyfi bir yasak koydun, o zaman uyarı olarak da yazıp bu saçmalığını destekleyeceksin bir zahmet! Örneğin, üst katta otursam görmeyecekti ya da fotoğraf makinesi çıkardım diye dikkatini çekti. Birileri bu akıl küplerine herkesin elinde akıllı telefonlar olduğunu ve onlarla hiç anlaşılmadan da kolaylıkla fotoğraf çekilebileceğini hatırlatabilir mi bir ara. Ben yapamayacağım, çünkü böyle abukluklar yaşadığım yerlere bir daha adımımı atmamayı tercih ediyorum (bkz. Beyoğlu Bershka!)

Neyse, sinirimizi bozmayalım. Araya film mi alsam yoksa hız kesmeden Goya ile mi devam etsem diye düşünelim biraz bakalım. 

Günde Üç Mevsim

Yazın oturduk,


İlkbaharda yemek söyledik,


Sonbaharda yemeğimizi yedik,


Ve sonbaharın ıslak bölümünü içeride atlatıp, ilkbaharda yeniden düştük yollara...

Sonra insanlar neden dengesiz diyoruz? Hava durumuna bağlı ruh hali değişimlerinin araştırılmasını talep ediyorum! Bildiğin manyak etti İstanbul bu sene hepimizi. Askılı bluzdan trençkota, şemsiyeden güneş kremine, şapkaya kadar her şeyi yanımda taşıyabileceğim çekçekli bavullarla dışarı çıkmayı düşünüyorum artık.. Bir de Mayıs ortasına geldik hâlâ herkesin dilinde "tam hastalık havası işte" lafı! Ne bitmez hastalık havasıymış bu! Artık askılı elbise ve sandalet havasının gelmiş olması gerekiyor yahu? Hadi ama...

Yer: Ortaköy Destan Cafe. Balkonuna tav olduk ama balkonu dışında önermiyorum.:)

Süper Final'in Hiç Süper Olmayan Bölümü!

Şu an Tarafsız Bölge'de tartışıladursun, ben kendi içimde tartışmamı bitirip şu sonuca vardım:

Önce yazsam mı yazmasam mı diye düşündüm. Bundan sonra spor yazısı yazmayacağımı biliyorum, o yüzden bu konuya bulaşsam mı bulaşmasam mı diye düşündüm ve yine de yazmaya karar verdim. Çünkü bence bu bir maç ve spor yazısı değil. Adil, objektif ve sağduyulu bakabilme yetisini kaybedenlere bir şeyler hatırlatabilecek bir yazı. 

Öncelikle ben GS'liyim. Sağ üst köşeden anlaşılıyor herhalde. :) Hayatımın bir dönemi (ortaokul ve lise başlarında) fanatik sayılabilecek kadar GS'liydim. O kadar ki her maçı evdeki üç Beşiktaşlıya rağmen evi bayraklarla donatarak, sonrasında marşlar çalarak falan izlerdim. GS haberlerini, poster ve resimlerini biriktirdiğim dosyalarım, kutularım falan oldu yıllarca. Üniversite yıllarında bu maç merakım biraz azaldı. Sonra İso'cumla birlikte İstanbul'a taşındığımız ilk yıllarda yine coştu. Sonra yine azaldı. İlgimin en az olduğu dönemde bile en azından ligde neler olup bitiyor diye bir fikrim olur, takımdaki en az üç-beş ismi, kim iyi kim kötüyü bilirim. GS'nin başarısı karşısında gözlerim dolar, gururlanırım. En ilgili olduğum dönemde bile stadyumda maç izlemeye bayılmam, her hafta futbol muhabbetine gelemem ve her maçı da izlemem. Olayım budur yani, bir fikir vermesi açısından. 

Bu sene de lig başından beri sadece derbilerle idare ettim ve Süper Final saçmalığının da hepsini izledim. Haklı çifte şampiyonluğumuzdan dolayı takımımı tebrik ediyorum. Fatih Terim'e de zaten bayılırım, onun takıma her zaman ayrı bir ruh kattığını düşünüyorum. Ve uzatmadan son derbiye geliyorum.

Hani FB seyircisinin Trabzon seyircisi gibi gösterilmeye çalışıldığı Saraçoğlu'ndaki son maça. (TS seyircisi istediği kadar bozulabilir, son TS-FB maçında yaptıklarını uzun süre unutamayacağım!) Buna zerre kadar inanmıyorum çünkü maçı izlerken son dakikaya kadar ne kadar medeni bir şekilde izlediklerini kendi gözlerimle gördüm. Ne hakeme ne GS'ye hiçbir küfürlü tezahürat ettiklerini duymadım. Sporcular birbirlerine karşı ortamı ateşleyecek hiçbir sert hareket yapmadılar. Sakatlığından sonra ayağa kalkan Muslera'yı alkışlayacak kadar efendi bir seyirci vardı o gün orada ve bence bu açıdan bir dönüm noktası olabilirdi bu maç. Ve maçın ortasında da İso'ya aynı şeyi dedim: sonuç ne olursa olsun maçı böyle izlememiz gerekiyor işte hepimizin. Biz kutlamamızı yapardık, FB taraftarı takımını kutlardı (ki bu seneki bunca zorlu sürece rağmen motivasyonlarını hiç kaybetmedikleri ve birbirlerine bu kadar kenetlendikleri için kutlanmayı çok hak ediyorlar bence), sahanın ışıkları açık kalırdı, biz de adam gibi kupamızı alır ve Florya'ya giderdik. Ama ne oldu da ortalık savaş alanına döndü hiçbir şey anlamadık ekran başında.  

Son düdük çaldığında şampiyonluk kutlamasına başlayan GS takımı (nedense gereksiz yere bir polis ordusu tarafından çevrelendi bir anda), takımını alkışlayan bir FB seyircisi vardı, sonra reklam arası verildi ve sonra bir baktık ki sahaya taraftarlar inmiş, koltuklar havada uçuşuyor, göz gözü görmüyor, dışarıda polis arabaları ters çevrilmiş, falan filan. "Yenilmeyi bilmiyoruz işte, hazmetmeyi öğrenmek lazım" gibi yorumlar uçuşmaya başladı etrafta. Görüntüler ilk başta öyle düşündürüyor gerçekten ama sonrasındaki günlerde bir sürü farklı yerden okuduğum köşe yazıları, blog ve Twitter yorumlarına göre olayın kesinlikle yenilmeyi hazmedememekle ilgisi olmadığına karar verdim. Güvenliği sağlaması gereken birimlerin orantısız güç kullanımıyla birlikte güvenlik falan kalmamış, ortalık savaş alanına dönmüş anladığım kadarıyla. Olayları yatıştırması gereken görevliler, kışkırtıcı rol oynamışlar, kadın, çoluk çocuk demeden gaza copa sarılıp ortalığın bu hale gelmesinde başrol oynamışlar. Dışarıda polis arabası devirenleri, dükkanlara araçlara zarar verenleri tasvip etmek mümkün değil elbette, ama ben o arbedede en az suçun FB taraftarında olduğunu düşünüyorum. Yetkililer hep bayılırlar ya her türlü olayla ilgili "münferit olaylar bunlar" demeye, mutlaka münferit kendini bilmezler vardır seyirciler arasında. Polis de onların çaresine  çok rahatlıkla tek tek bakabilirdi. Bu kin, nefret, savaş, gerginlik niye?

FB'nin yöneticileri olay çıkmadan önce bir şey yapabilirler miydi bilmiyorum. Onların etkili bir tavır koyduklarını göremedim -zaten pek ortada değillerdi sanki- bu olaylarda. Sonrasında çimlerin sulanmaya başlaması, ışıkların kapatılması, GS'nin soyunma odasına tıkılıp kalmasının da sorumlusu onlarmış gibi geliyor bana. O yüzden onları bu süreci yönetemedikleri için eleştiriyorum. Bu olaylardan bağımsız olarak Twitter gözlemlerime dayanarak FB taraftar grubu 12numara.org'un da çok taraflı ve kışkırtıcı olduğunu düşünüyorum. İşin aslı bilinmeden GS'liler 12 yaşındaki çocuğu metrobüste bıçaklayıp öldürdüler diye abuk subuk bir haberi yayarak maç öncesinde #çocukkatilisingalatasaray hashtag'i çıkaranlar da onlardı! Eminim kupayı hakkıyla sahada almakta ısrar eden GS'yi eleştirenler de en başta bunlar olmuştur (soyunma odasında alacakmışız kupayı! yok ya!)  Tüm bunlara rağmen gaza gelmemeyi başarmış, gayet medeni ve sağduyulu bir FB seyircisi vardı o gün statta. Ama ne oldu? Yakıp yıkıp döken holigan ilan edildiler. Bir GS'li olarak buna  inanmıyorum. Bence bu kadar bölündüğümüz, bu kadar kutuplaştığımız, her anlamda bu kadar kopma noktasına geldiğimiz, getirildiğimiz bu günlerde herkesin sadece gördüğüne değil, gördüğünün ardında ne olduğuna da biraz kafa yorması gerekiyor. Görünen köyün kılavuz istediği bir dönemde yaşıyoruz. 

Rakip takımlar olabiliriz ama  birbiriyle savaşan düşman safları değiliz. FB'nin şampiyonluk yarışını kaybettiğine sevinebilirsin ama taraftarının orada gördüğü haksız muameleye sevinmek hastalıklı bir durum. GS'nin senin sahanda şampiyon olmasına sinir olabilirsin ama "kupayı vermiyoruz işte, alırsanız da soyunma odasında alın" demek saçma ötesi! Ya da bir grup Beşiktaş taraftarının "Beşiktaş'ta sadece Beşiktaş'ın şampiyonluğu kutlanır" diyerek şampiyonluk kutlaması yapan arabaların önünü kesmesi angutça bir davranıştır! İşte bu süreçleri idare etmeyi öğrenemediğimiz için iki takımın taraftarı aynı sahada maç bile izleyemiyor. Aslında ne saçma bir durum, düşünsenize. Dışarıdan bir göze ne tuhaf geliyordur. Saha sahibinin taraftarı dışında taraftarı olmayan maçlar! 

Biraz sağduyu, biraz empati, biraz öfke kontrolü, anlayış, hoşgörü... Taraftarlar, takımlar, yöneticiler, rakipler, herkes birbirini eğitecek, bu işin başka çözümü yok bana göre. Tabi kışkırtma güvenilen dağlardan gelirse yapacak bir şey yok. O zaman daha çok görürüz olayların çığırından çıktığını... 

Rembrandt ve Çağdaşları

1 Mayıs günü tatil olduğu için İso'cumla birlikte uzun zamandır görmek istediğimiz Rembrandt ve Çağdaşları sergisine gitmeye, dönüşte de arada Girandola molası vermek kaydıyla Beşiktaş'a kadar yürümeye  karar verdik (yazmaya ancak sıra geldi). Çok keyifli bir gün oldu ve 9 kilometre yürüyüş ve sergi turu ile birlikte kendi kişisel rekorumuzu  da kırmış olduk. Bu arada Sakıp Sabancı Müzesi'nin Twitter üzerinden düzenlediği günlük yarışmalardan birinde sorulan soruya doğru yanıt veren ilk iki kişiden biri olduğum için sergiye de davetli olarak girdik. Bonus! :)

1606 yılında doğan ve 1669'da ölen usta ressam Rembrandt, Avrupa sanat tarihinin en önemli ressamlarından ve aslında baskı ustalarından biri. "Işığın ve gölgelerin ressamı" olarak anılıyor. Yaşadığı dönem itibariyle de çok şanslı, çünkü Hollanda'nın Altın Çağı olarak kabul edilen ticaret, bilim ve sanat alanlarında büyük bir atılım yaptığı bir dönemde yaşamış. Çok fazla portre ve otoportre çalışması yapmış. 


Bu sergide Rembrandt'ın çalışmalarının yanı sıra (hatta onlardan çok daha fazla) Hollanda resminin önde gelen isimlerinin bulunduğu 59 sanatçıya ait 73 tablo, 19 desen ve 18 obje olmak üzere toplam 110 eser göreceksiniz.  Bunlar Rijksmuseum (ki gezmişliğimiz vardır) ve dünyanın önde gelen özel koleksiyonlarından birinden derlenmişler.

Sergiden benim seçtiklerime gelelim. Serginin afişlerinde de  kullanılan aşağıdaki tablo Rotterdamlı bira üreticisi Dirck Jansz Pesser'in eşinin portresi.  Fotoğraf düzeyinde bir gerçekliğe sahip olan bu resim Rembrandt'ın portre ressamlığındaki ustalığını gösteriyor. Dönemin modası olan o boyunluğu yapmak kim bilir ne kadar zordur!


(Not: Karanlıkta, flaşsız ve bir amatörün elinden ve makinesinden çıkan bu fotoğrafların boyutunu da bloga koyarken kolaylık olsun diye küçültüyorum. Dolayısıyla kolajlarda görüntü kalitesi iyice düşüyor olabilir ama yazıda sanatçı ve eser adından bahsediyorum ki isteyen Google'dan yüksek çözünürlüğe sahip olanını bulabilsin. Ben de son üç resmin görselini webden buldum.)

Aşağıdaki kolajda çeşitli sanatçıların resimleri bulunuyor. Sol üstteki Adriaen van de Velde'nin İki Çocuklu Çift ve Dadı Portreli Manzara adlı tablosu. Bu tabloyu tabloya konu olan ve adı bilinmeyen bu zengin ailenin sipariş ettiği düşünülüyor. Ressam insan ve hayvan figürleri yapmakta o kadar ustaymış ki başka ressamlar onu kendi kent veya manzara resimlerine insan ve hayvan figürü eklemesi için çağırırlarmış.

Hemen yanında Rembrandt'ın bir yaptığı tek yağlıboya natürmort olan Ölü Tavuskuşlu Natürmort var. Kuşların tüylerinin canlılığı inanılmaz.

Onun yanındaki ölü yaban tavşanını ve diğer av hayvanlarını ise Jan Weenix resmetmiş. 1700'lerde av hayvanları betimlemelerinde en ünlü isimlerden biri olan ressam yaban tavşanının ipeksi kürkünü betimleme konusunda rakipsizmiş. Gerçekten de yumuşacık tüyler buradan bile belli oluyor değil mi? Bu arada av hayvanlı natürmortlar zenginlik ve statü sembolü olduğu için varlıklı sanatseverler tarafından çok rağbet görürmüş. Jan Weenix de kır evleri ve av köşkleri için bunlardan çok sayıda yapmış.

Alt sırada soldaki Balıkçı Kadın Adreiaen van Osdade'ye ait. Yüksek çözünürlüklü bir kopyasını bulup tezgahtaki balıkların canlılığına bakın derim. (Bir de harika bir oymabaskı çalışması var sergide. Handa içen kalabalık bir grubu tasvir etmiş, onu da görmeyi unutmayın.) Yanında ise Dam Meydanı'ndan Belediye Binası adlı tablo var. Ressamı Gerrit Adriaensz Berckheyde.


Aşağıda soldaki Gabriel Metsu'nun Yemek Yiyen Kadın tablosunu çok beğendim. Bu tablo Kedinin Kahvaltısı olarak da bilinirmiş. Bir de sağda Rembrandt'ın Müzik Dersi adlı çalışmasını çok sevdim. Rembrandt Doğulu giysileri içinde müzik yapan dört figürü resmettiğinde yirmi yaşındaymış. Bu tabloyu ise ne amaçla yaptığı pek anlaşılamamış. Yani "bu kafa ne kafası Rembrandt?" diyoruz kısaca. :)


Benim her sergide olduğu gibi eve götürmek için ayırdığım tablo aşağıda. :) Nicolaes Maes'in "Hayalci" olarak da bilinen Pencerede Genç Kız tablosu. Sıcak renk tonlarına ve dokulara bayıldım. Işık kullanımıyla Rembrandt'ı andıran sanatçı daha sonraları yumuşak ve zarif portreler yapmış.


İşte böyle.. Bir serginin daha sonuna  gelmiş bulunuyorum. Her zamanki gibi bu yazı buzdağının sadece görünen kısmını oluşturuyor. Hatta sadece benim gördüğüm kısmını... O yüzden kendi gözünüzle tamamını görmek için 10 Haziran'a kadar mutlaka zaman yaratarak SSM'ye uğrayın. Hayran kalacaksınız.

Bir de uyarı: bu hafta sizi sergi manyağı yapabilirim, çünkü sırada iki sergi ve bir de sergi haberi olacak. Yani  ben her zaman beklerim ama siz ona göre gelin. :)


Hıdrellez Parkorman '2012

Dilekler çoktan gül ağacının altına kondu, ertesi sabah alındı, bir güzel suya atıldı, bahara hoş geldin dendi, "biraz geç kalmadın mı Hıdrellez yazısı için" diyenlere hemen söyleyeyim: bu yazıyı önümüzdeki sene sizlere fikir vermesi için yazıyorum. Çünkü biz bu sene aşağıdaki gibi bir ortamda, son derece eğlenceli bir Hıdrellez günü ve gecesi yaşadık. KafePi'nin Parkorman'da düzenlediği Hıdrellez 2012 dev bir üniversite bahar şenliği ya da bir bahar festivali tadındaydı. 

Şekerciler, köfteciler, sosisçiler, macuncular, bira standları ve daha pek çok yeme-içme noktası... Konserler için kurulmuş dev bir sahne... Fal çadırları, çaput bağlanacak yapay ve gerçek ağaçları... Alışveriş yapılabilecek az sayıda standı... Genç grupların dilediğince yayılabileceği çim alanları, daha yaşlı ve çocukluların ise oturabilecekleri banklı bölümler... Ve elbette bir an olsun susmayan davulcularıyla gerçek bir şenlik ortamı yaratılmıştı Parkorman'da. (Gerçi birkaç saat sonra davulcular sayesinde o kadar sersemlemiştik ki bir ara araba kullanacağı için aramızdaki en ayık kişi olan Çağla'nın "şu davulcuları artık vursunlar!!" dediğini hatırlıyorum.:) )


Akşam üstü beşe doğru Parkorman'da olduk. İzlemek istediğimiz konserlerin sekizde (Baba Zula) ve onda (Burhan Öçal & Trakya All Stars) olduğunu öğrendik. Erken mi geldik diye düşünsek de zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Ama yine de uyarayım: etkinlik 12:00'de başlayıp gece 00:00'da bitiyor. O yüzden siz bu şenliğin gündüz mü gece mi kısmında olmak istediğinize karar verip ona göre gelin. (Öğleden sonra üçe doğru gelip güneş&bira&davul üçlüsünden dolayı transa geçmiş bir halde saat sekize doğru alanı terk eden tanıdıklarım var hani.:) ) Konserler başlarken hava da kararmaya başladı ve o kocaman Süper Ay'ın da doğuşunu görmüş olduk


Bu arada yukarıda sahnenin yanındaki dev ekranda iki kişiye çift kişilik Yunan Adaları tatili hediye edileceği yazıyor, görmüşsünüzdür. Peki Tolga&Çağla'nın zafer işaretleri ne anlama geliyor dersiniz? :) Aynen öyle! Hızır ve İlyas'ın ilk gördüğü çift bizim ekipten çıktı dostlar. Artık Santorini'de uzolarını yudumlarlarken bize de bir kart atarlar oralardan.:) Addams Family sandalyemizi de geceden bir hatıra olarak kolaja ekleyeyim dedim. Umarım hepimizin dilekleri gerçekleşir ve gelecek sene yeni listelerimizi şevkle hazırlarız. 

Gelecek seneki organizasyonu KafePi mi yapar bilmiyorum ama kim yapacaksa ondan önemli bir ricam olacak: böyle bir etkinlikte tuvalet sayısı ve hijyeni kesinlikle artırılmalı ve tuvaletler unisex olmalı! Bence en önemli problem buydu: kadınlar tuvaletinin önündeki upuzun kuyruklar ve bomboş erkekler tuvaletleri, ilk turun ardından biten tuvalet kağıtları ve ıslak çamurlu zeminler. Çok mu zor 25,000 kişinin katıldığı bir etkinlikte saat başı tuvalet zeminine paspas yapılması ve tuvalet kağıtlarının yenilenip çöp kutularının boşaltılması? Bence olmamalı. Bu seneki katılım göz önüne alındığında stand çeşitliliği zaten artacaktır diye düşünerek o konudan bahsetmiyorum. 

Ama yine de KafePi'ye çok önemli bir şey için daha teşekkür etmek gerektiğine inanıyorum. Bizler bu kadar çok mutlu yüzü, gamsız-tasasız şekilde bir arada görmeye alışkın insanlar değiliz. Eğlenmeye bahane yaratan bir millet olmadığımız gibi dertlenmeye meyilliyiz. O yüzden en büyük teşekkür biz gamlı baykuşlara böyle şen şakrak bir ortam hazırladığı, güzel bir geleneği festival havasında kutlamayı akıl ettiği için olmalı. 

Seneye görüşürüz..:) 

Malaga

Malaga'da bir akşamüstü, bir gece, bir de sabahtan öğlene kadar olan süreyi geçiriyoruz. Toplamda bir gün bile değil ama şehir küçük olunca ve günler uzun olup da hava 21.00'e kadar kararmak bilmeyince bir güne de pek çok şey sığdırılabiliyor. Malum yazlık bir şehir olduğu için önce limana iniyoruz, ama sezon açılmadığından henüz limanda hayat başlamamış. Biz de yeniden içeri dalıyor ve önce 1951'den bu yana  yapılan kazılarla büyük bir kısmı çıkarılmış olan Teatro Romano'yu (Antik Roma Tiyatrosu) görüyoruz. Ama öylesine, üstünkörü. Arkasında yükselen kale ve Alcazaba kompleksini görmeye ise hem zamanımız hem mecalimiz yok. Biliyorsunuz yeterince saray, kale gezdik ve bugün de uzun bir yoldan geldik ve artık son akşamımız. Şöyle bir ne var ne yok diye dolanıyoruz sadece. Meşhur alışveriş caddesi Marques de Larios boyunca bir boy yürüyoruz. Kırmızı halıyı görünce sevinmiştik ama bizim için sermemişler, Malaga Film Festivali'ne denk gelmişiz. :) Cadde üstündeki sinemanın girişinde bir sürü -büyük ihtimalle- İspanyol film yıldızı ve kameraman vardı. Bir de şehrin sokaklarında karşımıza çıkan hoşluklar harikaydı. İki bina arasındaki cambaz figürleri ve el-güvercin heykeli gibi...


Malaga aynı zamanda Picasso'nun 1881 yılında doğduğu şehir. Bu nedenle burada hem doğduğu ev (vakıf tarafından bir müzeye dönüştürülmüş) hem de eserlerinin olduğu Picasso Müzesi gezilebiliyor. Ancak Picasso Müzesi Pazartesi günleri kapalı olduğu için sadece kapısına bakabiliyoruz. :) Doğduğu evi ise geziyoruz (altta sağdaki bina). Burada Picasso'nun çocukluğuna ve ailesine dair pek çok fotoğraf, seramik çalışmaları, müzenin derlediği kitap ve gravür koleksiyonu, Picasso'nun ressam ve resim öğretmeni olan  ve kendisini resme yönlendiren babasının çalışma odasının aslına uygun yaratılmış hali ve daha pek çok şeyi görebilirsiniz. 


Ve biz oradan çıktıktan sonra güneşi batırmak için şehrin en büyük katedralinin yan cephelerinden birine bakan, süs havuzlu, sokak müzisyenleri olan, çiçekli, eski binalarla çevrili, avlu benzeri şirin bir meydanı seçiyoruz. Mis gibi havada, mis gibi şaraplar eşliğinde gezimizin son gecesini tamamlıyoruz. (Daha önce alışveriş için gezinirken harika jambon çeşitleri olan La Cueva diye bir yerde bir şeyler atıştırmıştık ama adresi yok ne yazık ki. Biraz büyüktü porsiyonları ve harikaydı Iberian ham tabakları. Buz gibi bira eşliğinde tavsiye edilir.) Bu sırada İso'cumdan gezinin reytinglerini de alıyorum ve alnımın akıyla bir gezi programını daha tamamlamış olmanın haklı gururunu yaşıyorum. 


Ertesi sabah kahvaltı sonrasında kendimizi otelimizin yakınlarındaki El Corte Ingles'e atıp son birkaç parça ganimeti de topladıktan sonra havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Ben her zamanki gibi dönüyorum diye mutsuz, İso'cum her zamanki "bu gezi bitsin ki önümüzdeki gezileri planlayalım, hem İstanbul'a da bahar geldi, artık orası da çok keyifli" diyen olumlu haliyle evimize dönüyoruz. İspanya topraklarından bir kez daha çok mutlu ayrılıyoruz. Ama ben daha uçaktayken bile buraya bir sonraki gelişimiz ne zaman olur diye düşünmeye başlıyorum. Bu kez ucuz Valencia bileti yakalayıp, paella şehrini görmek ve bir kere daha Barselona'ya uğramak var aklımda...

Yarın sizi Parkorman'daki Hıdrellez coşkusuna götüreceğim. Bende kalın. :)

Ronda & Marbella

Gezinin son gününe yaklaşıyoruz. 23 Nisan Pazartesi günü Malaga'da kalacak ve ertesi gün de İstanbul'a döneceğiz. Sevilla'dan Malaga'ya doğru yola çıkıyoruz ama önce iki durağımız olacak. İlki kayaların üzerine kurulmuş Ronda şehri. İspanya'nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Ortasından Guadalevin Nehri geçen şehrin iki yakasını 1751 yılında yapılmış Puente Nuevo (Yeni Köprü), Puente Romano (Roma Köprüsü) ile Puente Viejo (Eski Köprü) birleştiriyor. (En heybetli olanı en yenisi)


Bu köprülerin dışında pek çok tarihi kalıntı da gözünüze çarpıyor. Mağribi hamamları, kapılar, antik tiyatro kalıntıları, kiliseler ve daha pek çok şey. Hepsinin yanında İngilizce ve İspanyolca bilgilendirme panoları bulunuyor. O yüzden gördüğünüz bir kalıntının ne olduğunu anlayabiliyorsunuz. Burada görülmesi gereken önemli yapılardan biri de Plaza de Toros, yani boğa güreşi arenası. Girişlerinden birinde iki ünlü matadorun heykeli bulunan (aşağıdaki kolaj sol üst) İspanya'nın bu en eski arenasının içini İso'cum gezdi ama benim ilgimi çekmediği için ben o sırada arenanın hemen karşısındaki alışveriş sokağında kendimi kaybetmeyi tercih ettim. :) İçinde binicilik okulu da bulunan bu arenada ilk boğa güreşi etkinliği 1785 yılında yapılmış. Plaza de Toros'da iki katlı sütunlu arena alanı dışında matador giysileri ve kılıçlarının bulunduğu boğa güreşi müzesi, üniforma ve koşum takımlarının sergilendiği alanlar ve eski silah koleksiyonu da görülebilir.


Yukarıdaki kolajda sol altta bulunan kilise de Santa Maria la Mayor Kilisesi. Burası 1485 yılında kiliseye dönüştürülmüş. Öncesinde bir camiymiş. İçinde mihrabın ve dışında ise kemerli sütunların olduğu gibi korunduğunu görebilirsiniz. 

Haritamız eşliğinde şehrin görülmesi gereken her yerini gezdikten sonra yeniden yola düşme zamanı! Yılda ortalama 2,700 saat güneş gören küçük ve serin Ronda kentine o 2700'ün yaklaşık 3'ünü bize ayırdığı için teşekkür edip inanılmaz virajlı dağ yollarından Marbella'ya doğru yola çıkıyoruz. Bu arada Ernest Hemingway ve Orson Welles'in uzun yıllar yazları Ronda'da geçirdikleri ve burada kitaplar yazdıklarını da bir bilgi notu olarak ekleyeyim. 

Bir dağ şehrinden deniz şehrine iniyoruz. Marbella Akdeniz'e kıyısı olan yaklaşık 140,000 nüfuslu bir kıyı şehri. Henüz açılmamış plajları, dünyanın en lüks yat limanlarından biri olan Puerta Banus'u, burada "dizi dizi inciyiz güzellikte birinciyiz" dercesine deniz üstünde sıralanmış yatları ile kara üstünde sıralanmış lüks arabaları, marinadaki lüks mağazaları ve restoranları ile bambaşka bir dünya burası. Burada marinanın mağazalarında bir tur atıp, yemek molası vermek dışında yapılabilecek bir şey yok bu sezonda. O yüzden yazın yatımızı demirleyip tadını çıkarırız diye düşünerek kendimizi sahildeki İtalyan restoranlarından birine atıyoruz. :) Güneşin altında makarna ve beyaz şarap molası veriyor, daha sonra dünyanın en pahalı otoparkından (!) arabamızı alarak Malaga'ya doğru yola koyuluyoruz. 


Bu yazıyı bitirmeden önce size biraz yol durumu ile bilgi de vereyim. Sevilla-Ronda arası yaklaşık 130 kilometre. Bu yolla ilgili korkutucu yorumlar duyabilirsiniz; çok virajlı, uçurumların kenarından, bozuk yollardan gideceksiniz falan gibi. İnanmayın! Hiç de öyle değil. Ama Ronda-Marbella arasındaki 60 kilometre kesinlikle öyle! Yani bozuk falan değil ama çok virajlı bir yol. O yüzden araba tutuyorsa ilacınızı alıp yola çıkmanızda yarar var. Marbella-Malaga arasındaki yaklaşık 55 kilometrelik yol ise dümdüz ve rahat bir yol. Ne olursa olsun San Jose, Hulusi ve İso'cum yoruldular bugün. Malaga'da güzel bir meydan kafesi bulup bir yorgunluk şarabı açmak gerek bence, ne dersiniz? :)

  

Sevilla (2)

Sevilla'da görülmesi gereken tarihi yerleri bitirmiştik. O zaman sefa zamanı! Nehir boyunca Plaza de Toros (Arena) ve Torre del Oro'nun (Altın Kule) karşısındaki kıyı boyunca biraz yürüdüğünüzde yan yana sıralanmış deniz ürünleri restoranlarını, tapasçıları ve cafe&barları göreceksiniz. Burası öğleden sonrası ve akşamı çok canlı olan bir yer. Ayrıca nehir ve köprülerin olduğu birçok yer gibi harika fotoğraflar da çekebileceğiniz bir yer. İso'cumun arkasındaki güzel köprü II. Isabel Köprüsü


Sevilla aynı zamanda Endülüs'ün müziği olan flamenkonun da merkezi. Yabancı gezi sitelerindeki yorumlar  ve değerlendirmeler sonucunda flamenko izleyebileceğimiz en özel mekanın Casa de la Memoria olduğuna karar verdim. Otele varır varmaz da resepsiyondan bizim için ertesi günün (22 Nisan) akşamına yer ayırtmalarını rica ettik. Eski şehir olan Santa Cruz bölgesinde "flamenko şov" izleyebileceğiniz pek çok mekan var. Ama "yemekli&içkili şov" yerine "salt gerçek flamenko" izleyebileceğiniz yerlerin sayısı çok az. Bunların başında da Casa de la Memoria geliyor. Sahnenin etrafına sandalyeler sıralanmış küçük bir mekan burası. O yüzden biletlerinizi -en az bir gün- önceden almanızı ve gösteri başlamadan en az yarım saat önce orada olmanızı öneririm. Yerler numarasız olduğu için erken giden öncen yer kapar! Fiyatlar kişi başı 15 Euro ve yaşayacağınız benzersiz deneyim için kesinlikle çok az bir rakam! Fotoğraf&video yasak (o yüzden elimde sadece girer girmez çektiğim sahne görüntüsü var).


Madrid'de ve Granada'da da flamenko izledim ama buradakini gerçekten soluksuz izledim ve dinledim sevgili okur. Flamenkonun olmazsa olmazları olan şarkıcı, gitarcı ve dansçı üçlüsü açısından buradaki ekip kesinlikle bir numaraydı. Harika sesler, harika müzikler ve elbette harika danslar eşliğinde bir saat geçirdik. Bir erkek bir kadın dansçının ayrı ayrı yaptığı danslar sırasında ağzımızı kapatmayı unutmuş olabiliriz! Tamam, flamenkodaki el ve ayak vuruşları, dönüşler, hareketler serttir ama bu kadar sert ve etkili olanını ilk kez gördüm. Şarkıcı ve gitarcının dans sırasında sözleriyle, el ve ayaklarıyla ritim tutarak dansçıya eşlik etmelerine bayıldım. Bir de flamenkoda en hareketli şarkılarda bile fadodaki hüznü andıran bir hüzün olduğunu düşündüm izlerken. Ama daha tepkisel, dışa vurulan, isyankar bir hüzün bu. Yolunuz düşerse mutlaka izleyin. ve yaşamınızın keyif arşivine ekleyeceğiniz en özel deneyimlerden biriyle tanışın. Adres: C/.Ximenez de Enciso, 28 (Barrio de Sta. Cruz) 41004 Sevilla. Tel: 954 56 06 70.


Sevilla için her yerden daha çok yeme-içme mekanı çıkarmıştım ama çoğuna bağlı kalmadan kafamıza esen yere oturmayı tercih ettik. Bir tek şu fıçının üstünde yemek yediğimiz Huelva Ocho listemdeki yerlerdendi. Güzel tapasları vardı, aklınızda olsun, ama gitmezseniz de çok şey kaçırmış olmazsınız. (Adres: C/Huelva 8, 41004 Sevilla. Tel: 625 42 38 66) Katedralin kulesine bakan iki küçük kafeden önünde "La Vida Es Bella (Hayat Güzeldir)" yazanında bira ve bir şeyler atıştırma molası verebilirsiniz. Adı Bar Milagritos olan mekanın adresi falan yok ama Katedral'in yakınlarında şirinliğiyle gözünüze çarpacağına eminim. Yine sokağa attığı birkaç masasıyla çok güzel şarapları ve tapas çeşitleri olan küçük ama şirin bir yer arıyorsanız Robles Tapas'ı öneririm. Hani maç izlemeniz falan gerekirse ücretsiz wireless'ı da var, aklınızda olsun.:) (Adres: C/Conteros No:12 41004, Sevilla. Tel: 954 21 31 50) İlgilenenler hemen karşı köşesindeki restoranın önünde halis muhlis Küba purosu saran şu beyazlı kadından bir keyif purosu alabilir (tabi her gün orada oluyor mu bilmiyorum, ama bize denk geldi). Adını hatırladıklarım bunlar, hatırlamadığım yerlerde de minik bir sürü mola verdik. Zaten Sevilla'da (aslında genel olarak İspanya'nın her yerinde) yemek yerine minik molaları tercih ettik biz. Hatta Sevilla'da yerel halkın yediği özellikli restoran önerisi olarak bulalım diye tutturduğum bir adresteki florasan ışığın altında ağır aksak yemek yiyen küçük bir grubun yaş ortalamasını görünce tam turist olmaya karar verdik! :) Az çok birbirine benzeyen keyifli yerler buralar. Katedral'den Santa Cruz'a çıkan ara sokaklarda her yer sizin anlayacağınız. Kafanıza göre takılın.

Ertesi gün 23 Nisan ve biz o gün üç yer birden göreceğiz. Aklımızda planı iptal edip güzeller güzeli Sevilla'da daha fazla zaman geçirsek mi diye bir düşünce de var ama sonuçta birkaç tapas bar daha keşfetmek yerine daha fazla yer görmek fikri daha cazip geliyor. Hem San Jose ve Hulusi de özlemişlerdir bizi iki gündür otoparkta. O zaman yarın hep birlikte düşüyoruz yollara. İlk durağımız Ronda!

Sevilla (1)

Gezdiğimiz şehirler arasında Sevilla favorimiz oldu. Estetik güzelliği, canlılığı, yeme-içme mekanları, Santa Cruz bölgesindeki ara sokakları, sıcacık havasıyla bayıldık bu şirin şehre. Bir önceki yazımda Katedral'de buluşalım demiştim değil mi? İşte Cordoba'yı bitirip 21 Nisan akşamüstü varıyoruz Sevilla'ya. Otelde nihayet incecik elbiseme kavuştuktan -ama Granada sonrası çorapsız çıkmaya cesaret edemedikten- sonra atıyoruz kendimizi Katedral'in olduğu ana meydana. Biraz harita inceleme molası vererek Sevilla'da geçireceğimiz iki günün planını çiziyoruz oradaki bir bankın üzerinde. Katedral'in içini gezmiyoruz. Ama dünyanın en büyük katedrali olan bu muhteşem yapıyı tavaf ederek çeşitli açılardan görüp hayran kalıyoruz. Bu arada ünlü kaşif Kristof Kolomb'un mezarı da bu katedralin içindeymiş. Önünde duran faytonları görünce bir an için Viyana'daki Stephansdom'u hatırlıyorum, ama orada çok önemli bir -hatta iki- eksik vardı: güneş ve palmiye ağaçları! :)


Gelelim Sevilla'daki en beğendiğim tarihi yer olan Alcazar Sarayı'na. Açıkçası "zaman olursa gezeriz, yoksa gezmesek de olur" diye düşündüğüm bir yer olmasına rağmen burası beni çok büyüledi. İşlemeleri, süslemeleri, bahçeleri, kapıları, duvarları, avluları, çeşmeleri, havuzları, hamamlarıyla ve bunların nefis bir bütünlük ve anlatım ile sunulmasıyla çok severek gezdiğimiz bir yer oldu diyebilirim. Orijinali 10. yüzyıla dayanan bir Mağribi kalesi olan bu yapı İspanyol Kralı 1. Pedro zamanında şimdiki halini almış. Çok iyi korunarak günümüze kadar ulaşmış bu sarayın kapılarındaki ahşap işçiliği, duvarlarındaki süslemeler ve seramikler görülmeye değer. Bu arada "alcazar" adını İspanya'da birçok yerde görebilirsiniz. Arapça'daki "el kasr" yani kale/hisar anlamına gelen bu kelime o sarayın Müslüman kökenleri olduğunu da göstermektedir.  


Sarayın en keyifli bölümlerinden biri de bahçeleri. Öyle ki havuz ve çeşmelerin şırıltısını dinleyerek saatlerce  içeride zaman geçirebilirsiniz. Tepesinden sürekli su akan en büyük havuz Merkür Havuzu. Ama biz bir buçuktan iki günlüğüne oraya gelmiş turistler olarak sadece yarım saat bahçeye ayırdık (o da benim güneşin altında biraz ısınmam için verdiğimiz bir molaydı çünkü sabah saatlerinde Sevilla bile serindi).


Yine uzun uzun bahçelerinde zaman geçirebileceğiniz, çimlerinde yayılıp, bisiklet sürebileceğiniz, hatta yapay nehrinde sandal sefası yapabileceğiniz bir diğer yer için bakınız: Plaza da Espana. İçinde Maria Luisa Parkı bulunan kompleksin 1928'de inşa edilmiş ana binası da çok etkileyici. Biz uzun uzun vakit geçirmek ve mola vermek için park-bahçelerden çok tapas barlardan yana kullandık hakkımızı, ama bu keyifli ortamlar sizlerin aklınızda olsun istedim. 


Sevilla'da nehir kıyısında görülmesi gereken iki önemli yapı daha var. Bunlardan biri Altın Kule anlamına gelen Torre del Oro. 13. yüzyılın başında inşa edilen bu kule Ortaçağ'da hapishane olarak kullanılmış. Daha sonra ise Hint Adaları'ndan gelen filoların getirdikleri ganimetlerin saklandığı bir hazine olarak görev görmüş. Bendeki fotoğrafı güzel olmadığı için sağ olsun Google'dan yürüttüm bu resmi. 


Diğer iki fotoğraf da Plaza de Toros, yani boğa güreşi arenasına ait. Daha önce şu yazımda bahsettiğim nedenden dolayı bir daha hiçbir kuvvet beni bir daha boğa güreşi izlemeye götüremez! O yüzden bu mesafeden dış görüntüsünü çekmek benim için yeterliydi. Tarihini, hikayesini falan da merak etmiyorum. Edenlere mani olmayayım, buyrun kendiniz gezin, görün, araştırın ama beni karıştırmayın lütfen.

Sırada Seville'nin sefa durakları var. Yeme-içme, tabi ki flamenko, nehir kıyısı ve ara sokaklar... Benden ayrılmayın.:)