Terapi Niyetine Kaş Yarımada..Ve Club Çapa..

İple çekilen 21-29 Temmuz arası tatili geldi çattı. Ve attık kendimizi Kaş'a. Ama bu kez sadece Yarımada da denilen Çukurbağ bölgesine. Burayı anlata anlata bitiremeyenleri duymuştum. O zaman artık test edip onaylama zamanı geldi diyerek tesis seçme aşamasına geçtim. 

Birkaç yeri inceledikten sonra da Club Çapa'da karar kıldım. Ailede etkinlik ve gezi programları benden sorulduğu için tekil konuşuyorum. Zaten İso'cuma "bak tesislerden bir tanesinin şusu var, diğeri ise şurada ama busu yok, bir tane de şöyle bir alternatif var.." falan diyecek olsam hiçbirini dinlemeyecek. Bana "önünde harika bir denizi olan, plastik bardakta gazı kaçmış kola ya da sulu, ılık bira içmeyeceğimiz, huzurlu bir yer bul gidelim" diyecek. Ben de aradığımız kriterlere uygun yeri bulup gidiyoruz dedim işte! Ve her zamanki gibi doğru seçim yapmışım. :)

Kaş'ta oteller konusunda büyük beklentileriniz olmaması gerekiyor. Yani bunun meali şu: beş yıldızlı tatil köyü  odası konforu beklemeyin. Bu otelin de odaları küçük. Kapılar, dolaplar, yataklar eski. Minik bir duşu, kireçlenmiş duşakabinleri, dik duramayan klozet kapakları var. Kapılar, dolaplar gıcırdayabiliyor. Odalardakiler o kadar değil ama plajdaki havlular çok çok eski. Ama sıcak, soğuk suyu çok güzel akıyor, kliması çalışıyor ve çarşafları temiz. Dolayısıyla aslında son yirmi yıldır içine hiçbir tadilat yapılmamış bir yazlık ev havasında olan odaları sizin için sorun yaratmıyor, ihtiyacınız olan her şey var ve odayı çok az kullanıyorsunuz (çünkü her anı o muhteşem deniz kıyısında geçirmek istiyorsunuz). Önünde bir balkonu ve balkonundan bakınca aşağıdaki manzarası bulunuyor. En çok begonvilin olduğu köşe balkon bizim balkonumuz bu arada. Bir kat aşağıda büyük havuz, iki kat aşağıda ise ana restoran var.


Bence Kaş'ın her yerinde deniz harika. Hatta Türkiye'de görmediğim birçok deniz olmasına rağmen iddialı konuşur ve Kaş'ın denizinin muadili olmadığını söylerim. Bir de ben sahilden girmeyi değil de doğrudan derin denize girmeyi çok sevdiğim için de burayı çok seviyorum. Tesisin Kaş genelinde olduğu gibi kayaların üzerine oluşturulmuş sekiler üzerine atılmış şezlong ve şemsiyelerden oluşan bir plajı var. Aşağıda otelin kendine ait plajından çekilmiş fotoğraflar bulunuyor. Denizin renginin güzelliğini görüyor musunuz? Her gün akşam güneş batana kadar bu manzarayı içimize çekip, günde beş kez falan yüzdüğümüz bu doğa harikasını anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalıyor. Her seferinde böyle güzelliklere sahip olduğumuz ve tadını çıkarabildiğimiz için şükredip, Kaş'a ulaşımın her zaman nispeten zor kalması için dua ettik. (Kaş'la ilgili en büyük kabus ulaşım gerçekten de.. Gelişte de dönüşte de midem alt üst oluyor o yollarda!) Bu arada Kaş geneline göre Yarımada'da denizin daha az dalgalı ve daha ılık olduğu söyleniyor (ki mantıklı, çünkü koy gibi bir oluşum burası).


Aşağıda dik bir yamaca, doğayı neredeyse hiç bozmadan kurulmuş tesisin diğer bölümlerinden birkaç fotoğraf görüyorsunuz. Bizim odanın bir alt katındaki büyük havuz dışında bir de minik bir sefa havuzu bulunuyor. Burada muhteşem deniz manzarasına karşı içkinizi yudumlayabilir, sohbet edebilir, hatta havuzun içinde kitap bile okuyabilirsiniz. Taş basamaklardan aşağı inmeye devam ederken karşınıza Sunset Bar çıkıyor. Akşam yemeğinden sonra otelde kalmayı tercih ettiğiniz günlerde bambu koltuklarına yayılarak içkinizi yudumlayabileceğiniz bir yer. Aynı zamanda tesiste free wi-fi olan son nokta, buradan sonra plaja kadar wi-fi yok. Çünkü tesisin işletmecisi Mehmet Bey insanların plajda Internet'in değil denizin, güneşin tadını çıkarmalarını istiyor. Tabi bunlara eşlik edecek güzel müzikleri de unutmamış. Genellikle 80'ler ve 90'ların huzur dolu şarkılarından oluşan harika müzikler eşlik etti bize kahvaltıda, plajda ve akşam yemeğinde.  

Akşam üstü de saat beşe doğru serçelerimiz geliyordu plaja. Ben de her gün kahvaltıdaki simitlerden bir parça yanıma alıp onları besliyordum. Bazen de çubuk kraker ya da hamburger ekmeği ziyafeti çekiyorlardı. Artık o gün şanslarına ne varsa..:) Günün en keyifli anlarından biri de buydu bu tatilde benim için: onlarca kuşun cıvıltısı, önümde kıpırtılı maviler ve yeşiller, akşam güneşi...


Tesisin en önemli eksiği odalarının ve plaj havlularının eksiğiydi bana göre ama bu sene Kasım ayında odaların baştan aşağı yenileneceğini öğrendik Mehmet Bey'den. Yaşlılar ve bebekli aileler için olumsuz sayılabilecek bir özelliği ise sadece buraya özgü değil Kaş'taki birçok tesisin özelliği olan, sahile inerkenki bitmek tükenmek bilmeyen merdivenleri. Bunun için de bir asansör sistemi düşünülüyormuş (ama laf aramızda olmasa da olur bana göre, böylelikle küçük çocuklu aileler gelmez belki! Kızmayın canım, hayat çocuklu ailelerden ibaret değil, "childfree marriage" savunucuları da var bu dünyada! :) ) Garsonlar iyi niyetli ve güler yüzlüler ama bazen hal hatır sormayı abartıp hayat hikayelerini anlatmaya, akşam yemeğinin üçüncü kişisi olarak muhabbete dalmaya falan kalkıyorlar ve "hı hıı" gibi küçük sohbet bitirme ifadelerinden de anlamıyorlar.:)  

Belirteceğim diğer bir nokta da Oda&Kahvaltı ve YP seçenekleriyle ilgili. Biz fazlasıyla dinlenme odaklı giderek, Kaş merkeze de minimum uğramayı planlayıp YP seçtik, ama bir dahaki sefere Oda&Kahvaltı yapmayı planlıyoruz. Çünkü akşam yemeğindeki her şey çok lezzetli olmasına rağmen fiks menü şeklinde: günün çorbası, meze tabağı, salata ve ana yemek, tatlı veya meyve. Ben yaz sıcağında çorba içmem, akşam tatlı istemem, ana yemek olarak tavuk sevmem, falan filan. Her akşam en azından geri kalan her şey aynı olmak üzere iki üç çeşit ana yemek ve birkaç çeşit meyve olsaydı bundan sonrasında da YP tercih edilebilirdi ama bu format bana çok uygun değil. Ama eğer siz böyle bir menü sisteminden hoşlanıyorsanız, YP de tercih edebilirsiniz çünkü mezeler ve yemekler gerçekten taptaze ve lezzetliydi, sunum özenliydi. 

Sonuç olarak tesisin denizine, doğasına, işletmecisinin düşünülmüş seçimlerine ve ilgisine, güler yüzlü çalışanlarına bayıldık. Biz Club Çapa'nın müdavimi oluruz gibi geliyor. Size de tavsiye ederiz. Mehmet Bey'den tüyo: hava ve deniz olarak en güzel zamanı Ağustos 15-Eylül 15 arasıymış, haberiniz olsun.:)

Sırada Kaş merkezde ne yedik ne içtik yazısı var.. Beklerim.

Ben Hazırım! :)

Zelfist'ten hem 30 SPF güneş korumalı hem sıkılaştırıcı krem kazandım dostlar! Mini minnacık bir hediye ama ben hediye almayı da vermeyi de çok seven ve hediyenin boyutunun değil işlevinin önemine inanan biri olarak kendisine bayıldım. :) Bu web yarışmasını ve Zelfist'i merak edenler buraya. Stil ipuçları, şehirden ve dünyadan haberler, modada yeni trendler ve daha birçok konuda bilgi alabileceğiniz keyifli bir sayfa Zelfist. Bence takip etmelisiniz. 



Eee, yüz nemlendiricim gelmiş, sol elimin minicik bir tırnak dibi enfeksiyonunun orta parmağımın en üst boğumunu diğerinin iki katına çıkarması sonucunda kullanmaya başladığım antibiyotikli krem ve ağızdan alınan antibiyotiğim hazır(!), demir haplarım, gözyaşı damlalarım, tırnak besleyici kremlerim, nasır önleyicim, burun spreyim vs derken  bir de baktım ki her şeyden önce ilaç torbasını hazırlayan tonton bir teyzeye dönüşmüşüm. Zaten başucumun görüntüsü uzun zamandır rahatsız ediyordu beni. Bu ne yahu? Gece yatmadan bir bardak da su alıyorum yanıma, tam İso'ya malzeme oluyorum artık. "İmge Nineee, dişlerini çıkarmayı unutma yatarken!"  :)


Neyse.. Nerede kalmıştık? Nemlendiricim ve ilaç torbam hazır demiştim değil mi? Pedikürlü ayaklarım ve sol el orta parmağımın attığı son dakika golü ile manikürsüz ellerim de hazırlar. Tamam o zaman, artık geriye üç beş rahat kıyafet ve sandaleti bavula atmak kalıyor. Bu kez giyilecek her türlü şeyi minimumda tutmayı planlıyorum. Çünkü akşama kadar aşağıdakilerle idare edebileceğim bir yere gidiyorum. 

  
Önümüzdeki haftanın olmazsa olmazı güneş kremleri, kitaplarım ve kırmızı kaplı not defterim, parmak arası terliklerim, kocaman hasır şapkam ve bikinilerim olacak. An itibariyle İmge Nine ruh halinden hemen çıkıyor ve plajlarda fırtınalar estirmeye hazır Brezilyalı top model havalarına giriyorum.:)

Biliyorum bensizlik zor olacak ama özleminiz dayanılmaz bir hal alırsa bloga olmasa da Twitter ve Instagram'a uğramayı düşündüğümü bilin isterim. Ama siz yine de İmgeleme'ye iyi bakın, arada bir uğrayın, ihmal etmeyin onu, eski sayfalarında dolaşın, "vay be ne günlerdi" diyerek nostalji yapın, falan filan. Dönünce kaldığımız yerden devam ederiz. 

İyi hafa sonları...





Polat Tower & Mercan Bebek & Kitchenette

Dün tam da bu saatlerde evden çıkıyordum işte. İstanbul'da yaşayan herkes gibi yağmur haberini aldığım için gardrobun karşısına geçip minik çaplı bir "bugün ne giysem" seansı düzenledim. En sonunda Accuweather ve altıncı hislerime güvenerek sandaletlerle ve etekle çıkabileceğime karar verdim. Gerçekten de Nişantaşı-Bebek-Gayrettepe hattında taksinin içindeyken çiseleyen birkaç damlayı saymazsak yağmura yakalanmadım. Çıkmadan önce pencerelerin kapalı olup olmadığını kontrol ederken odamdan gördüğüm manzara ve itfaiye sesleri korkunçtu! Binanın ne olduğunu bile çıkaramamıştım evden çıkarken ama ön cephesinin alev alev yandığı bu mesafeden bile görünüyordu. 15 dakika sonra hem İso'cumun hem de annemin telefonlarıyla Polat Tower'da çıkan yangından haberdar oldum. Annem evde değilsem kesinlikle Polat Tower yakınlarında bir yerlerdeyimdir diye düşünerek panikle aramıştı. İso'cum ise Nişantaşı'nda Amerikan Hastanesi'nde buluşacağımız için güzergah seçiminde dikkatli olmam konusunda uyarmak için. Her ikisi de olayın nedenini bilmiyordu, bence hâlâ da bilmiyor gibiyiz, klimaların olduğu bölümle ilgili teknik arıza mı ne dersiniz? Neyse ki böyle berbat bir olayda can kaybı ya da yaralanma yok. Ben de zaten metroyla ulaşabileceğim hiçbir yere taksiyle gitmediğim için olay yerinden geçmeden ve zamanında -hatta daha önce gidip mabedim Mudo Concept'te biraz zaman geçirerek- İso'cumla buluştum. Hastane ziyaretimizin nedeni İso'cumun askerlik arkadaşlarından birinin minik kızının doğumuydu. Mercan'a hoş geldin demeye gittik ve ismine de cismine de bayıldık.:)

Daha sonra İso'cum bana yemek ısmarlamayı teklif etti ama akşam bizim mekanda (Gayrettepe İ&İ Cafe Bar :)) buluşalım diyerek bu teklifini geri çevirmek zorunda kaldım. Çünkü başka planlarım vardı. Hazır hafta sonundan eski dostlar sohbetlerinin tadı damağımda kalmışken diğer eski dost Müge'yi yazlığa göçmeden (biliyorsunuzdur o süreç minik bir göç sayılır!) önce yakaladım ve Bebek'teki Kitchenette'de buluştuk. Son dönemlerdeki sıcaktan baygınlık geçirme aşamasına gelmiş iki tip olarak bahçeyi falan pas geçip üst kattaki klimalı ve bomboş salona geçip, daldan dala bir konudan girip öbüründen çıkarak keyifli bir sohbet eşliğinde yemeklerimizi yedik. Üstüne cappuccino'larımızı da (ne yazık ki henüz fırından çıkmadıkları için yanında Müge'nin sevdiği o mini brownie'ler olmadan) içtikten sonra Eylül'de görüşmek üzere ayrıldık. Pek romantik oldu değil mi? :) 


Müge'den ayrıldıktan sonra bir süre kendi içimde gelgitler yaşadım. Girandola'ya kadar yürüyüp dondurma yemeli miyim, yoksa yememeli miyim diye. Bu kez Girandola kaybetti! Hem hafta sonu fazla kaçırdığım ve henüz bikini sezonu kapanmadığı için hem de yağmura yakalanmadım diye işin suyunu çıkarmadan bir an önce döneyim diye düşündüğümden doğrudan eve attım kendimi. Çünkü gün boyu kapkara bulutlar dolandı tepemizde ve İstanbul'un bazı yerlerine yağmur yağdı.

Ama harika günümü sekteye uğratıp, beni sırılsıklam etmedikleri için sanırım bunlara kocaman bir teşekkür borçluyum değil mi? :)



Dostlarla House Cafe Ortaköy

Tarihe bir keyif notu düşelim.. 14 Temmuz 2012, yani bu Cumartesi, yer ayırtırken denize yakın bir masa istediğimde "benim için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarını" söyleyen ve gittiğimizde "daha iyisi olamazdı" dedirten bir masayı bizlere ayırmış olan House Cafe Ortaköy'deydik. Ailecek bayıldığımız bu mekanda bu kez eski dostlarla harika bir keyif gecesi yaptık. 

Fotoğraf makinem yanımda değildi, o yüzden masadaki akıllı telefonlarla idare ettik o geceden anlar yakalamak için. Aşağıdaki ilk fotoğraf oturduğumuz yerden çektiğim Instagram fotoğraflarımdan biri. Yoksa siz hâlâ  beni Instagram'da takip etmiyor musunuz? Alıştım artık, beklerim, ona göre..:) Tabi ki @imgeleme olarak oradayım!


Yerimizi ve bizi ve birazcık da yemekleri görebileceğiniz aşağıdaki kolaj üzerinden devam edeyim. Önce 20.30 gibi masamıza oturup bir şişe buz gibi beyaz şarabımızı söyledik. Daha sonra hava kararmadan önce fotoğraf faslı için bir dakikamızı ayırıp siparişlere devam ettik.:) Başlangıç olarak asma yaprağında hellim ızgara, misket köfteler ve House Cafe'nin ufak bir aksaklık özrü olarak ikram ettiği bruschetta'larımızla geceye başladık. Daha sonra kırmızı şaraba geçtik ve onlarla birlikte herkes kendi keyfine göre ana yemeğini seçti. Herkes de seçiminden son derece memnun kaldı. Masada pizza, hamburger, ördekli risotto ve patates salatalı külbastı gibi her telden yemek mevcuttu ve biz biraz açtık sanırım! :) Son olarak Müge kapanışı tatlı ile yaparken İso'cumla ben birer kadeh daha şarap aldık ve Recep de bir adet Hoegaarden bira söyledi. Biranın albenisiz bir su bardağında gelmesi dışında House Cafe'deki her şey her zaman ve her şubesinde olduğu gibi harikaydı.  


Ama en harika olanı eski ve her daim dostlarla yapılan uzun ve sıcak sohbetimizdi. Her şeyin fazlasıyla gelip geçici, yüzeysel ve güvenilmez olduğu bugünün dünyasında kendimi şanslı hissetmemi sağlayan güzelliklerden biriydi. O kadar tadı damağımızda kaldı ki geceyi burada bitirmek istemeyip Ortaköy'de sahildeki bira evlerinden birinin terasına attık kendimizi. Afrika sıcakları geldi, denilen bir hafta sonunda püfür püfür esen Boğaz manzaralı bir teras da kapanış ve sohbete devam edebilmek adına güzel bir seçim oldu. Orada da Bomonti'lerimizi içtikten sonra (ki One Love Festival'da yapılan saçmalıktan dolayı kendi çapımda bir "inadına Efes!" hareketi başlatmıştım ama orası Bomonti bira evi olduğundan hareketim sekteye uğradı!) en kısa zamanda yeniden bir araya gelme sözü vererek geceyi bitirdik. 

Bu yazıyı Marcel Proust'un sözleriyle kapatayım o zaman, bence yakışır..


"Bizi mutlu eden insanlara karşı minnettar olalım; onlar ruhlarımızın çiçek açmasını sağlayan büyüleyici bahçıvanlardır."

Harika bir hafta olsun hepimiz için!

Bir Mekan & Bir Kitap

Geçen hafta çocukluk arkadaşlarımdan biriyle buluştuk Kızının yaz okulu için bir aylığına İstanbul'a gelen Nazire ile Bebek Divan'da öğle yemeği yemeye karar verdik. Bu İstanbul dışından gelenlere Boğaz dışında bir yeri kabul ettirmek mümkün değil zaten ayol. Yaz sıcağı, öğle saati demeden illa ki Boğaz kıyısına inilecek.  :) Uzun uzadıya sohbet ettik Nazoş'la, hatta o kadar uzun ki öğlen 12'de başlayan buluşmamız akşam üstü beşte bitti. En birincil ortak paydamız ise tabi ki geziler oldu. Son bir buçuk saati de Bebek Parkı'nın yanındaki adını unuttuğum (Sirene olabilir) açık hava kafede geçirdikDivan lezzetini, servisini, kalitesini zaten anlatmaya gerek yok (gerçi ben Bebek'tekine daha önce gitmemiştim) ama kısaca şöyle bir manzaraya karşı şöyle bir şeyler yedik, üstüne kahvelerimizi içtik ve hepsinden de çok memnun kaldık:  


Yemek faslı bittiğine göre kitaba geçebilirim sanırım. Paul Auster'ın Kış Günlüğü'nü sonunda okudum. Bu,  diğer kitaplarından farklı çünkü bir roman değil. Anı türünde kendi yaşadıklarından yola çıkarak, belli bir kronolojik sıraya bağlı kalmadan yazdığı kitapta Paul Auster'ın dört yaşındaki deneyimlerinden günümüzdeki (65 yaşında) düşünce ve hislerine kadar pek çok şeyi bulmak mümkün. Biraz "ömrümün son demi, son baharı" tadında bir ruh haline girmiş Paul'cüm. Hayatın kışına girdim, daha kaç sabah kaldı ki göreceğim zaten, kaç kış, kaç bahar, dostlar göçüp gidiyor ne çare, koyun bir kadeh rakımı da efkar dağıtayım biraz, ama yok yok, çarpıntım tutar şimdi, zaten panik atak var bende, ah benim güzel karım, canım karım, o da olmasa ne yapardım  bilmem tadında bir Paul Dede ile karşı karşıyayız gibi geldi bana. Acımasız falan değilim, bende bu karamsar hisleri uyandırdı. Samimi bir kitap, sanki dil, anlatım, bütünlük kaygısı duymadan masa başına oturup günlüğüne içinden geçenleri dökmüş gibi. Kolay okunuyor. Gerçi daha derli toplu bir iç hesaplaşma tadında bir anı kitabı beklerdim kendisinden ama hatırı var, severim, yine yazsa yine okurum hani.:)

Bir de bir yerinde benim de kendimle ilgili düşündüğüm ve nedenini bulamadığım bir konuya değinmiş (ki aynı fikirdeyim). California'da yaşadığı dönemde New York'un büyüklüğünü ve kargaşasını özlediğini fark ediyor. San Francisco'yu tanıdıkça ufak ve sıkıcı gelmeye başladığını hissediyor ki daha önce Fransa'nın kırsalında, olabilecek en ıssız yerlerde hiç sıkıntı çekmeden dokuz ay yaşamış biri olarak! Bir şehirde yaşayacaksan büyük bir şehir, en büyük şehir olması gerektiğini düşünüyor. "Kırsaldaki ücra bir yerin tenhalığı da büyük kentlerin kalabalığı da sana usanç vermiyordu, oysa ufak kentler ve kasabalar kendilerini çok hızlı tüketiyorlar ve sonunda seni bıktırıyorlardı." Tam olarak aynı şeyi düşünüyorum ben de. "Türkiye'de şehirde yaşayacaksam İstanbul'da yaşamayı isterim, başka bir yerde hiç şikayet etmeden yaşayacaksam da minik ve popüler olmayan, hani yazın bile tam dolmayan bir sahil kasabası falan olabilir, ikisinden de sıkılmam gibi geliyor," derim hep.

Son olarak şunu da not edeyim ki Paul AusterJoubert'in 1815'te 61 yaşında söylediği "İnsan (eğer becerebilirse) sevilebilir biri olarak ölmeli" sözünden çok etkilenmiş. O sözlerin az rastlanır bir duyarlılığı, özellikle de yaşlanmış, bir ayağı çukurda ve başkalarının bakımına muhtaç biri için sevilebilmenin zorluğunu kavramak gibi çok zor koşullarda edinilmiş bir anlayışı yansıttığını hissetmiş, özellikle o "eğer becerebilirse" ifadesinde. Altmışlı yaşlar gözüyle bakamam ama otuzlu yaşlarda biri olarak bile o hissiyatı anlayabiliyorum sanırım.

Bu sıcacık yaz günü sizi bir ömrün kışına götürdüğüm için kusursa bakmayın. Ben şahsen ömrümün hep ilkbahar-yaz tadında olmasını (Mayıs-Temmuz arası tercihim :)), sağlıklı bir halde 85'i devirdikten sonra da ani bir yaz fırtınasının hortumuna kapılarak uçup gitmeyi tercih ederim. Of be Paul, içimi şişirdin valla, durduk yerde düşündüğüm şeye bak!


Haftanın Filmleri

Tatilden döndüğümüzden beri üç film izledik. Tıpkı kış dönemlerinde olduğu gibi bugünlerde de akşam saatlerinin vazgeçilmezi film izlemek oldu İstanbul'da.  Hafta arası, sıcak yaz gecelerinde klimayı açıp, ışıkları kısıp, dokuz ile on bir arası meyve ve çerez eşliğinde bir film  izlemek keyifli oluyor, tavsiye ederim. Gerçi keyif kaçıran filmler de olmuyor değil! Hepsinden kısa kısa bahsedeceğim, merak etmeyin..

İlk olarak İKSV'nin İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş olan Las Acacias'tan başlayalım. Bir kamyon şoförü, Paraguay'dan Buenos Aires'e giderken bir tanıdığının gönderdiği bir kadın ve bebeğini  de kamyonuna alıyor. Önlerinde 1,500 km yol var. Başlarken İso "konusu neymiş?" diye sormuş, ben de "bakmadım, festival zamanında çok duymuştum, ödüllü bir festival filmi işte" demiştim. Filmde adam, kadın ve bebeğini yoldan alıp 20 dakika boyunca iki kelime konuşmadan kamyonda tıngır mıngır gitmeye başlayınca yerinde kıpırdanmaya başlayan İso'cum "bu filmi tek ödül kesmez, üç-beş ödül almıştır, hatta jüri özel ödülleri falan da almıştır!" demeye başladı. :) Gerçekten de şimdi bakınca görüyorum ki Cannes, İngiltere, Kiev, Bratislava, Mumbay (jüri ödülügibi pek çok yerde ödül almış film. Şahsen bende kendimi kamyon yolculuğundan çıkmış gibi hissetmek dışında bir etki uyandırmadı. Evet, adam ve kadın ile çocuğunun arasında geçen birkaç konuşma, kurulan bağ, zaman içinde oluşan sıcaklık, duygular falan iyi hoş da bizimki de can yahu! Ben söyleyeyim, bu film bir tek çevirmeninin işine yaramıştır.. Bir film fiyatına beş-on kısa cümle çevir bitsin, oh ne güzel.:) İzleyene mani olmayayım, ama biz çekik gözlü velet hariç filme pek bayılmadık. 

İzlediğimiz ikinci film Marilyn İle Bir Hafta. Bence Marilyn Monroe'dan nefret etmek istiyorsanız izleyebilirsiniz. 1950'lerde 23 yaşında genç bir adam olarak sinema sektöründe yer edinmek adına "ne iş olsa yaparım" mantığıyla yapım şirketlerinin kapısında yatıp kalkan Colin en sonunda harika bir fırsat yakalar. Mariyln Monroe'nun son filminin bir kısmı İngiltere'de çekilecektir ve Colin de set asistanlarından biri olarak sete kabul edilir. Colin o bir hafta boyunca birçok yerde Marilyn'e asistanlık yapar ve eşlik eder. Filmde de Colin'in gözünden Marilyn Monroe ile geçen o hafta anlatılıyor. Detaylı bir biyografik film beklemeyin yani, bir kesit sadece...

Michelle Williams, Marilyn rolünde gerçekten çok başarılı. Ama Marilyn karakter olarak bir hafta bile çekilecek gibi değil yahu! Yordu beni kadının dengesizliği, güvensizliği, hastalıklı güzellik takıntısı, kaprisi, sevgi açlığı, bağımlılığı, ruhsal dalgalanmaları. Marilyn'e ekstra hayranlık duymaz ve bu tür özelliklerini bilirdim ama bu filmle birlikte "hakkında daha derinlemesine  bilgi edinilmeyecekler" listesinde de ön sıralara yerleştirdim kendisini. Ama filmdeki kostümler ve dekora da bayıldım diyebilirim. Dönem giysileri, Marilyn giysileri, arabalar, dekorasyon, dönemin İngiltere'sinden görntüler falan bir harikaydı. Keyifle izlenebilir bir film bana göre..


Son olarak sırada yana yakıla arayıp bulduğum, daha filmdeki ilk cümlede "bu hikayeyi tanıyorum ben, biz bunun oyununu izlemiştik" dediğim ve ikinci cümlede ise "İso hatırladın mı Vahşet Tanrısı bu!" diye heyecanla kocamın filmle ilgili heyecanını sıfırladığım Carnage var. Oyunu sevdiğimiz kadar tiyatro oyunundan uyarlanmış bu tiyatro tadındaki filmi de çok sevdik. Bir Roman Polanski filmi olan Carnage, Acımasız Tanrı olarak Türkçeleştirilmiş. Konusu ve yazarı ile ilgili bilgileri Vahşet Tanrısı linkinden okuyabilirsiniz diye detaya girmiyorum ama tek mekanda geçmesine rağmen çok keyifli bir metin ve harika oyunculuklar içeren bu filmi izlemenizi kesinlikle öneriyorum. Kate Winslet'a da bayılırım ama bu filmdeki favorimin açık ara Jodie Foster olduğunu da söylemem gerek. Erkek oyuncular da gerçekten çok başarılılar.  Diyorum ya, tiyatroyu evinize getiren bir film bu! Okulda çocukları birbirleriyle tartıştığı için onları uzlaştırmak ve çözüm üretmek için bir araya gelen medeni, eğitimli, yetişkin iki anne-babanın bir araya geldiklerinde işlerin yoluna girip girmeyeceğini merak ediyor musunuz? O zaman bu filmi kesinlikle izleyin. Çocukların mı yoksa ebeveynlerinin mi daha "normal" ve "yetişkin" olduğuna kendiniz karar verin. :)


Şimdiden iyi seyirler..


Hakan Günday'dan Piç ve Azil

Geçen seneki yaz tatilimde Azokumuştum. Yurdun o cennet köşesinde aynı yurdun cehennemini yaşayan Derda(â)ların öyküsünü okumak beni mahvetmişti. İnsan biraz olsun akıllanır değil mi? Yok! Bu kez iki Hakan Günday romanı birden okudum. Önce Piç'i bitirdim, ardından Azil'i. Ve yine çok etkilendim onun  çok farklı bir işleyişi olduğunu düşündüğüm zihninin yönlendirdiği kaleminden. 

Piç'te dört tane piçin öyküsü anlatılıyor. Ama bildiğimiz anlamda piçler değil bunlar. Yazar, romanının bir yerinde şöyle açıklamış:
"Türkçedeki kelimelerin ilk anlamlarının pek de geçerli olmadığı bir yüzyılda piçler, babaları bilinmeyenler değil babalarına ihanet edenlerdir. Babalarına ve annelerine. Piçlerin ebeveynleri dünyadan doğal ölümlerle ayrılmazlar. Katillerinin adı üzüntüdür. Kimse öz çocuğunun ihanetlerinden canlı kurtulamaz. Kurtulsa bile içi doldurulmuş bir av hayvanından farksız yaşar."
Yani anlayacağınız buradaki piçler de ailelerinin maddi ve manevi tüm olanaklarını, desteklerini, umutlarını, beklentilerini tüketerek bağlarını koparmış, sadece aileleriyle değil gerçek dünyayla da bağlarını koparmış, çalışmadan, üretmeden, ne kendilerine ne çevrelerine herhangi bir yarar sağlamadan, kendi uydurdukları bir amaç, bir dik duruş uğruna aslında tamamen amaçsız, boşlukta, var olan yeteneklerini de heba ederek, sıfır noktasında (bazen biraz üstünde çoğu zaman altında) bir yaşam süren dört genç insan. 

Piçlerden Barbaros şöyle diyor bir keresinde: "Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa. Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. Ölenler harcanıyor.Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor." Bunun üzerine Hakan'ın yorumu: "Eğer öyle olsaydı biz nereden geldiği belli olmayan sahte paralar olurduk. Hiçbir yerde geçmeyen sahte insanlar!"

Ama piçlerin iyi yaptığı şeyler de var. Örneğin piçlerle sevişmek çok keyifli çünkü onlar insan kimyasında zevk yaratan her salgıya baraj ve vadi kurmayı öğrenecek kadar zamana sahip oldukları bir hayat sürerler. Çünkü başka işleri yoktur

Her iki kitapla da ilgili o kadar çok not almışım ki defterime. Hatta bazı sayfaların fotoğraflarını çektim tamamını yazmayayım diye. O yüzden Piçler hakkında bu kadar yazmak yeter, yoksa hoşuma giden sayfalarca alıntıyı yazarak sizi sıkabilirim. Ama hepsi de trajik ve hüzünlü biten bu dört piçin hikayesini mutlaka okuyun derim. Etkileneceksiniz. 


Azil ise Piç'e göre daha tedirgin edici, rahatsızlık veren bir romandı bana göre. O deli dahi baş kahramanın (Asil) felsefesine karşı elinizde olmadan huzursuz bir saygı duyuyorsunuz. Şöyle şeyler geçiyor o kahramanın hareketli zihninden:
...Düşünce şeytandan,davranış Tanrı'dandır. Hangi düşüncenin davranışa dönüşeceğine karar verense insandır...
...Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur. Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir. Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir...
...Aile bir olarak doğar ve dağılır. Bir zamanlar gülerek dövüştüğün kardeşinin evine ancak önceden telefonla haber vererek gidersin. Bir zamanlar birlikte yıkandığın annenin söz ettiklerinden hiçbir şey anlamadığını fark edersin. Uzaklaşmak doğaldır. Bunun için üzülme. Çünkü etrafa saçılan aile bireylerinin her biri kendi ailesini kurmaya gidecektir. Bazen yalnızlık, bazen dostluk, bazen de evlilikten ibaret aileler. İlişkilerin zaman içinde sıcaklığını yitirmesi doğaldır. Geçmişe özlem duymak, sadece zaman kaybıdır...
...Sol gözü kapatıp sağ ile, sağ gözü kapatıp sol ile sigarasına baktı... Arada yedi santim var. Aynı yüzün taşıdığı iki göz bile dünyayı tamamen farklı avlıyordu. Onların arasında bile bakış açısı farkı vardı...
Bir de kendime not: 1749'da Normandiya'da doğan ve kuantum fiziğinin düşünsel kurucularından biri sayılan Pierre Simon Laplace (Laplace Markisi) araştırılacak. Astronom ve fizikçi olan bu insani dehaya Napolyon şöyle demiş: "Evrenin düzenini açıklayan bir kitap yazmış olmanıza rağmen içinde tek bir Tanrı kelimesi bile geçmiyor." Laplace ise cevaben: "Çünkü öyle bir varsayıma ihtiyacım yok!" demiş. Bundan neredeyse iki yüz elli yıl önce yaşamış böyle bir zihin bence araştırılmaya değer.

Sırada Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra'sı var. Ama genellikle okurlarının en güzel kitabı olarak yorumlar yazdığını gördüğüm bu kitaba geçmeden önce benim biraz Hakan Günday molası vermeye ihtiyacım var. Böyle dediğime bakmayın, bayılıyorum kendisine. Ama mesela güzel bir şaraba da bayılıyorum da bir şişe içtikten sonra biraz molaya ihtiyacım oluyor, onun gibi bir şey işte. :) Henüz tanışmadıysanız mutlaka tanışın Hakan Günday'ın kalemiyle..

İyi okumalar..

Salt Galata, Karaköy ve Beyoğlu

Cumartesi akşam üstü Wimbledon yarı finali biter bitmez attık kendimizi dışarıya. Zaten ancak kendimizi dışarı atabileceğimiz bir sıcaklık seviyesi oluşmuştu akşam altı buçuğa doğru. Uzun zamandır Karaköy'ün çehresinin değiştiğini, çok keyifli mekanlar ve sanat galerileri açıldığını falan duyuyordum ama henüz kendi gözlerimle görmemiştim bu değişimi. O yüzden İso'cumla birlikte önce Salt Galata'yı gezmeye, sonra da mini bir keşif turu yaparak yüreğimizin bizi götüreceği yerlere gitmeye karar verdik. 

Salt Galata, Bankalar Caddesi'nde yer alıyor. Eski Osmanlı Bankası'nın binası olan bu muhteşem, eski yapı harika bir şekilde yenilenerek bir modern sanat merkezi haline dönüştürülmüş. İçinde süreli ve kalıcı sergi alanı (nam-ı diğer Osmanlı Bankası Müzesi), video gösterim salonları ve harika bir restoranı (İstanbul Doors grubunun işlettiği Ca'D'oro) bulunuyor. İçiyle ilgili görseller Google'dan ama bana enteresan gelen tuvaletinden görüntü benden..:) 

Restoranı daha sonra denenecekler listesine alıp önce Osmanlı Bankası'nın kuruluşundan kapanışına kadarki öyküsünün anlatıldığı giriş katındaki Osmanlı Bankası Müzesi'ni gezdik. Bankanın tarihçesi ilginizi çekiyorsa linkten de okuyabilirsiniz diye düşünerek bu müzede neler görebileceğiniz konusunda bir fikir vermesi için aşağıdaki kolajı ekliyorum. Örneğin, bankanın tüm kayıtlarının tutulduğu bir Hesap Defteri var sağ üstte. Her ne kadar şu an bilgisayarsız bir banka ortamını aklımız almasa da bir zamanlar bankacılık kağıt-kalem ikilisiyle tutulan kayıtlardan ibaretti değil mi? Hemen altında gördüğünüz kara kalem çizimler bankanın yeni binasına taşınma görüntülerini tasvir ediyor. Çuvallarda paralar, hisse senetleri falan vardır herhalde. Günümüzde böyle bir taşınma düşünebiliyor musunuz? Ortada en üstte bankanın yeni binasının girişinde yer alan levhadaki Arapça yazıda  "Para kazanan Allah'ın sevgili kuludur." yazıyormuş. Ortada alttaki levha ise bankanın adının yazılı olduğu bir levha örneği. Tam ortada yer alan resimler o dönemler İstanbul'da geleneksel ve modern kesimlerin merkezleri sayılan Kapalıçarşı ve Rumelihisarı&Dolmabahçe gibi semtlerin görüntüleri. Modern Beyoğlu'nun Geleneksel Aksaray'a karşı yükselişi, o dönem çeşitli semtlerdeki Müslüman ve Gayrimüslim oranları ve bunların ticaretteki payları gibi pek çok istatistiksel bilgiye de ulaşmanız mümkün. En solda üstte ise bankanın elit müşterilerinden biri olan Osman Hamdi Bey'in resmi ve müşteri kartı bulunuyor. Solda altta yer alan kadın ise Osman Hamdi Bey'in eşi Naile (Marie) Hanım'mış ve bence pek de hoş bir kadınmış.:) Daha pek çok doküman, resim, dekont, levha, hazine bonosu, hisse senedi, dönem fotoğrafları ve hikaye bulabileceğiniz bu müzeye bir göz atın derim.


Burayı bitirdikten sonra 3. kattaki Aşı adlı süreli sergiye attık kendimizi ama bu serginin pek ilgimizi çektiğini söyleyemeyeceğim. Hatta salona girince bir an için İso'cumun Açılay'ın patlangoz performansını hatırladığını bile söyleyebilirim. :) Bitki aşılamanın ne olduğunu, nasıl yapıldığını, ne şekilde tutup tutmadığını, nehirleri ve havzaları anlatan sergiden ziyade o kattan görünen manzara çok daha etkileyiciydi. 


Ve elbette Atatürk'ün her alanda olduğu gibi çevre konusundaki yüceliğini de gözler önüne seren aşağıdaki gazete örneği serginin favorisiydi benim için:

Buradan çıktıktan sonra bir sürü şey yapıp, çok az fotoğraf çektiğim için anlattıklarımla yetinmek durumundasınız.:) Önce attık kendimizi sahile. Üsküdar vapurlarının kalktığı iskele boyunca bir sürü balık ekmekçinin ve cafeler ve balık restoranlarının sıralandığı sahil boyunca yürüdük. Sonra Namlı'nın olduğu sokaktan içeri girdik, yol üstünde gördüğümüz bir aynada kendimizi çektikten sonra Bej Kahve'ye kadar uzandık ve orada kısacık bir kahve molası verdik. Lokanta Maya, Karaköy Lokantası ve Liman Restaurant gibi adlarını duyduğum ama daha önce hiç gitmediğim yerleri görüp, hangisine ne zaman gidileceği konusunda İso'cumla mutabakata vardık. Kışın İso'cumun çok sevdiği Karaköy Lokantası'nda yazın da giriş görüntüsü hoşuma gitmese de methini çok duyduğum Liman'da bir rakı&balık yapmaya karar verdik. Maya ve Bej de belki bir İstanbul Modern turu sonrasında kız kıza yemek için gelinebilecek yerler diye düşündüm.  Sonra İso'cum ilk kez Karaköy-Tünel arasındaki trene bindi. Hayatın taksisiz ve arabasız da ne kadar kolay olabileceğini gördüğü anlardan biriydi ve buna bayıldı! :) Sonra Tünel Şenliği kapsamında meydanda ve İstiklal Caddesi boyunca pek çok yerde yer alan sokak konserleri kalabalığını yara yara Litera'ya attık kendimizi. Tabi ki Cumartesi gecesi saat 21.00'e doğru rezervasyonsuz giden bir çift için deniz manzaralı bir köşe yoktu. Biz de Galatasaray Lisesi'nin duvarlarına bakarak birer Bomonti içimliği beklemeye, yer açılmazsa da James Joyce'da ikişer Guinness atarak eve dönmeye karar verdik. Yer açılmadı ve biz James Joyce'un yaz dönemi olduğu için oldukça sakin ve klimalı, serin ortamında kararımızı uyguladık. Guinness'lere poppers ve çerezimiz de eşlik edince pek şükela oldu! :)


Litera ile James Joyce arasındaki kısa yürüyüşe bir de ayakkabı alışverişi sığdırdım a dostlar. Tabi az kalsın kendi ayakkabılarımı kaptırıyordum. Nasıl mı? Önce genç bir kızın "ay anne bunlar çok güzelmiş" dediğini duydum sonra bir baktım ki benim ayakkabı denerken çıkardığım sandaletlerim bir kadının elinde ve kadın satış elemanına "bunların numarası var mı?" diye soruyor. Kaç senelik sandaletlerim bir kıymete bindi ki sormayın. Gelir gelmez, silip parlatıp kutusuyla dolaba kaldırdım hemen. :)

Gecemiz Gayrettepe'deki İ&İ Pub'ın balkonunda geç saatlere kadar devam etti. Ve ben çok seviyorum böyle her şeyden bir parça olan bol sohbetli, yemeli-içmeli, keşifli ve elbette İso'lu hafta sonlarını..:) Haftanın kendisinin de en az hafta sonu kadar harika olmasın diliyorum...İyi haftalar hepimize!



Ah Bu Rus Karakterleri!

Rudin, Sergey, İvan, Vladimir, Petroviç, Alexandra, Darya, şu bu derken ömrümü yediniz yahu! Nedir bu alıp veremediğiniz, sürekli bir düellolar, tuhaf tuhaf gurur yapmalar falan. Bir de o hasta olup yataklara düşene  kadar aşkını içinde yaşama olayları, dibine kadar içkiye, kumara saplanmalar... Bir silkinip kendinize gelin, yakışıyor mu sizin gibi koskoca adamlara, taş gibi hatunlara hı?

Demek ki neymiş? Yazın o çok sevilen Rus klasikleri bile fazla geliyormuş bünyeye. Tatile gitmeden önce başladığım Turgenyev'in Rudin-İlk Aşk-İlkbahar Selleri adında üç hikayeden oluşan kitabının son hikayesini deniz kenarında okudum. Üstüne bir de oradaki bir sahafta aldığım Dostoyevski'nin Kumarbaz'ını bitirince bu hale geldim işte. Dönem koşulları, kültür, anlayış falan bir yere kadar. Yazın güneşi görünce insanın bakış açısı da "değer mi evladım birbirinize silah çekmeye, hadi karşılıklı birer kadeh votka ısmarlayın da keyfinize bakın" kıvamına geldiği için birer Rus klasiği olan bu güzide kitaplar da benim yazlık algılarımın kurbanı oldular diyebilirim.:) Yine de öyle dediğime bakmayın, çok severim ben Rus klasiklerini ve bunları da çok sevdim. Belki de klasik olan pek çok şeyi sevdiğim içindir. Düşünsenize yaklaşık iki yüz yıl önce doğmuş bir yazarın yazdıklarının hâlâ keyifle okunabilmesi ne kadar etkileyici görünüyor!

  
Turgenyev'in karakterlerini anlatış tarzına bayıldım. O kadar ki aslında bir boş gezenin boş kalfası olan Rudin'i hitabet yeteneğiyle herkesi etkisi altına aldığı bir ortamda görür görmez tanıyabilirim. Bir Rus gerçekçisi olarak "çekilen ilk acıları ilk aşka benzetmesine ve her ikisinin de bir daha tekrarlanmayacağına ve iyi ki de öyle olduğuna" dair düşüncelerini yüzde yüz benimsemesem de takdir edebilirim. Yine karakterlerinden birinin ağzından yazdığı şu cümleye gülerek katılabilirim: "Dünyada üç talihsizlik vardır bence: kışın soğuk bir evde yaşamak, yazın dar çizmelerle dolaşmak zorunda kalmak, bir de durmadan ağlayan ve böcek ilacıyla kurtulamayacağınız bir bebeğin bulunduğu odada uyumaya çalışmak!" :) Ya da şu düşünceye ne dersiniz: "Hiçbir şey çok geç gelen mutluluktan daha kötü ve incitici olamaz. Hiçbir şekilde haz vermez size, üstelik en değerli hakkınızdan, kaderinizi lanetleme hakkından yoksun eder sizi. Geç gelen mutluluk incitir insanı..." 

İlk Aşk'ını yaşayan 16 yaşındaki Voldemar'ın aşık olduğu güzeller güzeli Zinayda'nın babasıyla olan ilişkisini fark ettiğinde hissettikleri ya da İlkbahar Selleri'ndeki aşk, bu uğurda verilen emek, ihanet ve yıkım döngüsü de kesinlikle okunmaya değer. Turgenyev'le iyi anlaştık, Babalar ve Oğulları'nı da okunacaklar arasına alabilirim o zaman.

Dostoyevski ile zaten iyi anlaşırdık. Ama Kumarbaz'ı okuyana kadar onun da bir kumar bağımlısı olduğunu, sarhoş bir baba ve hasta bir anne tarafından büyütüldüğünü, 1849 yılında bir komploya karıştığı iddiasıyla dört yıl kürek, altı yıl da adi hapse mahkum edildiğini, cezasını Sibirya'da çektiğini ve sık sık sara nöbetleri geçirdiğini bilmiyordum. Deha böyle bir şey demek ki, böyle bir hayat hikayesinden bile fırlayıp kendini gösterebiliyor. Bunlar kitabın arka kapağından öğrendiklerim.

Kumarbaz'da ise adı üstünde kumarbazlığın ve kumar bağımlılığının insanları maddi ve manevi olarak ne kadar sefil bir duruma düşürebileceğinden söz ediliyor. Dostoyevski bu romanında kendi deneyimlerinden ve gözlemlerinden yola çıkarak bir kurgu yaratmış. Aleksi İvanoviç'in kendi içinde yaşadığı tüm savaşımlar  da yazarın bir zamanlar yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı şeyler olmalı. Bir günde bitirebileceğiniz sürükleyici ve kısa bir roman. 

Sırada okuduğum Hakan Günday romanları var. Ee, 11 gün boyunca şezlongda boş boş yatmadık herhalde! :) Deniz&güneş ikilisiyle aşk yaşayanlara sesleniyorum: bunların yanına dönüşümlü olarak kitap&müzik ve buz gibi bira eklerseniz hayat tadından yenmez, ona göre.. :)

Hepinize iyi hafta sonları...

Seul de Kiametre Taşlarınızdan Biri Olabilir

Tatil anılarınız, önemli deneyimleriniz ve hayatınıza değer katan her şey Kia’nın yeni Facebook uygulamasıyla kişisel bir yol haritasına dönüşüyor. Uygulama, anlatmaya değer bulduğunuz her şeyi hayatınızın Kiametre taşlarına dönüştürüyor ve şık bir tasarımla paylaşmanıza olanak tanıyor. Kia’nın Facebook sayfasında yer alan uygulama hem Kia kullanıcılarına hem de Kia sahibi olmayanlara yönelik.

Kiametre uygulamasında evlilikten çocuğa, iş değişiminden tatile, size yeni deneyimler kazandıran ve hayatınıza değer katan her şey, sevdiklerinizle paylaşabileceğiniz ya da çıktısını alıp hayat hikayeniz olarak duvarınıza asabileceğiniz bir tasarıma dönüşüyor. Bu sayede geçmişe bir göz atıp anılarınızı hatırlama, hatta deneyimlerinize bağlı olarak gelecekte izleyeceğiniz yolu çizme olanağı buluyorsunuz.



Uygulamanın önemli özelliklerinden biri de üç kullanıcıya Seul seyahati kazandırması. Kia’nın anavatanı olan Güney Kore’nin başkenti Seul, dünyanın en kalabalık ve kozmopolit şehirlerinden biri. Kore kültürüne dair her şeye nüfusu 10 milyonu aşan bu şehirde ulaşmak mümkün. Tüm masrafları Kia tarafından karşılanacak üç günlük seyahate ise Kore’nin turistik merkezleri, sanat aktiviteleri, kültüre dair atölyeler ve tabii Kia teknolojisinin hayata geçirildiği fabrika ve AR-GE merkezi dahil.


Kia’nın Facebook sayfasında yer alan uygulama ile belki siz de hayatınızın Kiametre taşlarına rüya gibi bir Seul seyahati ekleyebilirsiniz.

Siz de Kiametre ile Seul seyahati kazanmak için tıklayın!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Yazlıkta 11 Gün

20-30 Haziran tarihleri arasında buralarda değildim. İso'cumla bir yerlere kaçsak mı diye düşünüp taşınıp, birkaç gün öncesinde feci gaza gelip, Kemer'den Çeşme'ye kadar bir sürü alternatife bakıp, son birkaç gün kala baktığımız için istediğimiz gibi bir yer bulamayıp, "acaba? mersin? hı?" diyip, karar verip, uçak biletlerini alıp attık kendimizi yazlığa. İso'cum üç buçuk gün bizimleydi. Bense dolu dolu on bir gün kaldım bu sene. Bu kadar doğaçlama ve bu kadar uzun bir kaçış harika geldi doğrusu.

Hatırlayan var mı bilmiyorum ama iki sene önceki yaz tatilinde korkunç bir terslik yaşamıştım (2010 yılı Haziran ayı yazılarında baştan sona her ayrıntıyı bulabilirsiniz). O günden sonra deniz fobisi, deniz gözlüğüyle yüzme fobisi, güneşe çıkma fobisi, sahilde koşma fobisi, vs gibi çeşitli yaz fobileri geliştirdim ve hepsinden sırayla kurtuldum. (Kurtuldum dediğime de bakmayın, burnum aksa bile aynanın önüne koşup okuma lambasıyla burun deliklerimin içini kontrol ediyorum hâlâ!) Yazlık fobisinden kurtulmam biraz zaman aldığı için geçen sene yazlığa hiç gitmemeyi tercih etmiştim. Yazlığı o olayla özdeşleştiriyordum. O yüzden bu sene daha da özlemiş halde attım kendimi çocukluğumun ve gençlik dönemlerimin geçtiği yazlığa..

Koskoca 11 gün! Çabucak geçti dediğimde her günü ve geceyi ayrı bir plan, programla geçirdiğimi düşünürsünüz değil mi? Yok işte, öyle bildiğiniz gibi olmuyor oradaki hayat. Mersin Marina'ya gezmeye bile gitmeyi canım istemedi desem? Ya da Narlıkuyu taraflarına.. Ya da yat gezisine.. Ya da Tarsus'a tantuni , Adana'ya kebap yemeye..

Standart bir yazlık günü nasıl olur peki? Sabah uyanılır, 10.00'a doğru balkonda kahvaltı yapılır, deniz hazırlıkları yapılır ve İstanbul'da berbat bir kış sezonundan çıkmış güneşe hasret beden şezlonga atılır. Sonra? Güneş batana kadar orada yatılır! Tamam, arada eve gidip, soğuk meyve, kola, bira ya da yoldaki mısırcıdan mısır, dondurmacıdan dondurma almaya falan kalkılır. Ama onun dışında tüm gün orada yatılır işte.  Annemin deyimiyle gün kurusu olana kadar! :) Kitap okunur, sohbet edilir, denize girilir, hayaller kurulur (hayaller şehirdeki hayallerden daha farklıdır bu kez, daha doğa ve açık hava içeren, daha sade yaşam odaklı, daha hırssız, daha gülümseten hayaller), beden ve ruh itinayla dinlendirilir...


Kafanı kaldırdığında hasır şemsiyeyi, önüne baktığında ise ufka kadar uzanan maviliği görmek esastır. Tabi kafanı kaldırdığında masmavi, bulutların istilasına uğramamış bir gökyüzü görmek de esastır. Ama Mersin bu kez şaşırttı bizi biraz. Her an tehditkar bir tavırla arka balkona çıkıldığında uzaklarda görünen dağların üzerine konuşlanmış bulutlar gün içinde mutlaka bir ya da birkaç kez deniz kıyısına da uğradılar. Bazen gece aniden gelip elektriğin kesilmesine neden oldular ve koyu karanlıkta ardı arkası kesilmeyen şimşek ve gök gürültüleriyle etkileyici bir ses ve ışık gösterisi yaptılar.

Bu da kocamın azimli bekleyişinin sonucu yakaladığı şimşek fotoğrafı: http://instagram.com/p/MMJyWyFriZ/ O kadar çok takdir ve övgü bekledi ki bu pozdan sonra bahsetmesem olmazdı. :)


Bazen evin tepesinden denize doğru kapkara yaklaştılar, bir şey olur mu olmaz mı derken yerleri ve bizi birazcık ıslatıp kaçtılar. Bazen kahve molası için eve gelip sahilde bıraktığımız şezlong minderlerini ve havluları sırılsıklam ağırlaştırdılar.




Bazen de sağ gösterip sol vurdular. "Yok canım, bu buluttan bir şey olmaz" diye yürüyüşe çıktığım bir gün kendimi zar zor bir sıkmacı tentesinin içine atıp yarım saat yağmurun dinmesini bekledim! Aşağıdaki kolajda sağ üstteki turuncu plastik çadırımsı şeylerden birinin içindeyim ben de.:) 




Yani kısacası ilk bir iki gün "ay ne güzel oldu denizin rengi" "yaşasın, buranın bu halini de gördük" "iyi oldu canım, değişiklik işte!" falan desek de birkaç günün sonunda hiç yağmur yağmayan güneşli bir günde deliler gibi lodos esmeye başlayınca "Eeeeh!! Yeter ulen artık! Biz bu manyak havayı İstanbul'da da görüyoruz yahu!" falan demeye başladık. Tabi ne olursa olsun orada yağmur yağdığında hava 15 derecelere düşüp mont aratmıyor, gün boyu ya da günlerce kapalı kalmıyor, sizi bunalımlara sürüklemiyor buradaki gibi. İstersen yağmurda bile denize girebileceğin kadar güzel bir hava var ve en şiddetli yağmur bile bir iki saat sonra yerini pırıl pırıl, yakıcı bir güneşe bırakıyor. 


Yağmur dışında bu sezonla ilgili kısa kısa aklımda kalanlar:


* İlla ki uğranan duraklardan biri olan Sahil Balık yine bir harikaydı:




* Cüreoğulları'nın kaşarlı pidesi, Özkaymak dondurmacısının damla sakızlı Maraş dondurması, bira molaları, akşamları bahçelerinden getirdikleri ürünleri sahile yakın bir yerde kurulan pazarda satmaya çalışan köylülerin harika bir lezzete sahip meyve sebzeleri, o mayhoş yerli domatesler ve çıtır çıtır biberlerle yapılan kahvaltılar, İso'cum yemediği için bizde hiç tüketilmeyen ama orada iki günde bir yediğim közlenmiş patlıcanlar..





* TTNET Wi-Fi hizmeti alana kadar göbeğimiz çatladı, aldıktan sonra azimle kullanmaya çalıştık ama olmadı, ona rağmen üç tane 600 dakikalık paket kullanmışız gibi bir tutar da faturamıza eklendi! Superonline Fiber'in kapımıza ulaştığı anda hem ev telefonumdan hem de TTNet'ten kurtulacağım. Net!


* Akşamları annemle Kelime Oyunu'nun başına geçip, aralarda dönen tanıtım videolarında çıkan ve "z" hariç tüm harfleri çıkan "faraza" kelimesini bulmak için arka arkaya "farama, farasa, farata, faraşa..." diye sıralayan kıza her gün aynı sinir bozukluğuyla gülmemiz...:)


* Annemin sabah benden önce uyandığında kapımı çalıp Ali Biçim usulü "Açar mısınız kapıyı?" demesi..Sonra "Neden?"lere başlaması.. Evet, doğru bildiniz, biz Follow The White Owl serisine çok gülüyorduk..:)) Bir örnekle hatırlatayım


Ve son olarak öyle bir dinlenmişlik, huzur ve kendine gelmişlik hissi ki önümüzdeki seneye kadar deniz&güneş görmesem olur... desem de inanmayın siz. Hiç olur mu ayol? :) Daha sezon açılışı yaptık. Yani girişteyiz. Gelişme ve sezon finali de bizleri bekliyor elbet. Herkese güneşli, iyot kokulu, kumlu&çakıllı,  rakılı&balıklı, buz gibi biralı, masmavi bir yaz diliyorum. 


Sırada tatilde okuduğum kitaplar var... Beklerim..






Quick China ve Çubuklu Hayal Kahvesi

Mekan keşifleri... Seyahatten sonra en sevdiğim kategori... Yeni bir kafe, restoran, büfe, tatlıcı, sokak satıcısı, kısacası yeni bir tat keşfetmek... 

İşte onlardan ilki geliyor: Quick China.  Tatile çıkmadan önceki gün evdeki birkaç eksik için İso'cumla alışverişe çıkıp kendi çapımızda mini bir shopping fest yapmıştık. İşte o gün alışverişten bitap düştüğümüzde bir şeyler yemek için oturduk Atiye Sokak'taki Quick China'ya. Daha önce adını çok duymuş ama henüz denememiştik. Deneyince gördük ki biraz geç kalmışız. Çünkü yemekleri gerçekten çok lezzetliydi. Aşağıda gördüklerinizle iki kişi tıka basa doyduk diyebilirim. Ben ana yemek yerine her zamanki gibi iki çeşit ara yemeğe (wonton böreği ve dana satay) yöneldim. İso'cum da her zamanki yeşil köri soslu tavuklu ve yanında -galiba bademli ve sebzeliydi- pilav söyledi. Yemeğin yanında sade pilav geldiği için diğer pilav fazla bile oldu ama o kadar lezzetliydi ki oburluk yapmadan duramadık. Zaten bu yaza kilo vererek giremediğimize göre yapacak bir şey de yok, önümüzdeki yazlara bakacağız artık, değil mi? :) Quick China'yı denemek isteyenler web sayfasına göz atarak iletişim bilgilerine ulaşabilirler. Benden kesinlikle olumlu not aldılar, haberiniz olsun.


İkinci mekan keşfi insanlık için eski benim için yeni bir keşif olan Çubuklu Hayal Kahvesi. Kendimi bildim bileli var olan bu mekana ben ilk kez gittim. Denizin dibinde yer alan her yer zaten bir sıfır önde başlar yarışa, burası da inanılmaz bir konum avantajına sahip. Avrupa Yakası'ndan gidecek olanlar İstinye'den kalkan teknelerle mekana geçebilirler. Günü batırırken içkinizi yudumlamak için harika bir yer bence. Zaten gün batımı fotoğrafı da benden! Ama alttaki  fotoğrafı Google'ın görsellerinden buldum. Gitmeden önce kendi  ayna fotoğrafımı da çekeyim dedim bulunsun diye. Malum takım elbiseli, ciddi adamların arasında fotoğraf çekmek çektirmek falan olmaz. :) Evet, doğru anladınız: baş başa değil İso'cumun iş ortamlarından birindeyiz bu kez.  


Bu ağırbaşlı plaza insanlarının ortamlarından uzaklaşmamın  üstünden on seneye yakın bir zaman geçmiş. Artık o hayatı yaşayan herkesle bir bakıma ayrı dünyaların insanıyız. İyi ya da kötü olarak demiyorum ama iki tarafın da birbirine uzaylı gibi baktığına eminim. Çünkü herkesin yaşamdaki hedefleri, öncelikleri, değerleri, mutluluk unsurları çok farklı. Ama neyseki herkes birbirine "merhaba uzaylı, biz dostuz" diye sıcak bir yaklaşımda bulunduğu için gece gayet keyifli geçti. Aslında benim oraya gitmemin en önemli nedenlerinden biri benim de kısa bir süre önce tanışmış olmamıza rağmen hemen kaynaştığımız, İso'cumun iş arkadaşlarından birinin eşinin de geliyor olması ve beni de gelmem için gaza getirmiş olmasıydı.  Ve ben hem onunla keyifli bir sohbet imkanı buldum, hem harika insanlarla tanıştım, hem tam da kuaförümü değiştirmek istediğim bir dönemde evimin dibindeki harika bir kuaförün varlığından haberdar oldum (Evren beni sever demiştim değil mi?), hem de muhteşem bir gün batımı yaşadım, ve... Aşağıda kim var görüyor musunuz? :) 



Evet, doğru bildiniz! Ayhan Sicimoğlu ve Latin All Stars ekibi o gece oradaki bu özel davette sahne aldılar. Ve biliyorsunuz ki ben Ayhan Abi'nin HASTASIYIIIMMM!! Ve tahmin edebileceğiniz üzere kıpır kıpır enerjisi, desenli gömleği, sohbeti ve şarkılarıyla o da gecenin uzaylılarından biriydi! :) Eh, böyle bir gecenin kötü geçmesi mümkün mü? Artık takım elbiseli plaza insanları purolarını yakarak ciddi konularda sohbetlerine devam edebilirler. Ama izninizle ben kaçıyor, yavaştan sahneye yaklaşıyor, biraz müzik dinlemeye ve Ayhan Sicimoğlu ile coşmaya gidiyorum.

video

Not: Bu gece 14 Haziran'da yaşanmış olup ancak yazılabilmiştir. :)

Artık son on gündür neler yaptığımı yazsam iyi olacak sanırım. Bende kalın, size Akdeniz güneşi getireceğim...

Hayatınızda Neyin İki Katını İstersiniz?

Ben seyahatin iki katını istedim ve kazandım! Nasıl mı? Hemen anlatayım...

Twitter'da takip ettiğim Melis Alphan sayesinde Hilton'un Facebook üzerinden düzenlediği bir yarışmadan haberdar oldum. Yarışmanın sorusu "hayatınızda neyin iki katını istersiniz?" idi. Jüri ise Melis Alphan, Oben Budak, Savaş Özbey ve Esin Övet dörtlüsüydü. İşte bu jüri verilen yanıtlar arasından en beğendikleri 14 tanesini seçecek, ilk dörde giren yanıtlara ise büyük ödüller verecekti. Büyük ödülleri merak edenler buraya:


Bu blogun sahibesi de tahmin edebileceğiniz üzere "hayatında seyahatin iki (hatta üç-dört-beş) katını isteyerek" ve bu yanıtının nedenlerini birkaç cümle ile açıklayarak en güzel yanıt veren ilk dört yarışmacı arasına girerek o ödüllere hak kazandı. Yanıt verirken benim gezi notlarımı yanına alarak gezen okurlarımdan bazılarının benim hep gezmem konusundaki temennilerinden feyiz aldığımı da belirteyim.:) Şu yazımın sonunda harika bir ödül almaya gittiğimi söylemiştim size, işte o ödül buydu. 6 Haziran akşamı Hilton'un en tepesinde yer alan Al Bushra'daki partiye katıldık. Harika manzara karşısında İstanbul'a bir kez daha aşık olarak içkilerimizi yudumladıktan sonra sıra geldi ödüllere...


O gece ödüllerin tamamı hazır değildi, biz de evimize iki çantayla döndük: hem bana hem de İso'cuma birer iPad2. Böylece Nokia'nın en basit telefonlarını kullanarak akıllı sistemlere geçmeyi hâlâ reddeden bendeniz de bu cin gibi akıllı ve dokunmatik dünyaya bir adım atmış oldum. Adım atar atmaz da o dünyada en çok merak ettiğim Instagram uygulamasını yükledim. Yine "imgeleme" olarak oradayım, beklerim efendim. :) Ha bir de hayatımda artık bir Foursquare var ama iPad'i tatiller dışında yanımda taşımayacağım için sürekli evinde oturuyor görünen bir kullanıcıdan Foursquare pek haz eder mi bilemiyorum. :)

Şaka bir yana "yapamam, edemem, uğraşamam, ne gerek var" derken bir anda feci alıştım iPad'ime. İso'cum da öyle. Steve Jobs'ı minnetle anarken iPhone'a bile geçebileceğimi düşünüyorum hayatımda ilk kez. Ama düşünme sürecim ve karar vermem biraz uzun sürer benim.  Çünkü akıllı telefonlarla ilgili her zaman aklımdaki soru işareti de yararına çok inansam da tüm sanal dünyanı her an yanında taşımaya gerek var mı konusuydu. Ben evden çalıştığım için sürekli bilgisayar ve Internet başındayım ne de olsa. Dışarı çıktığımda da Twitter'dan gelen mesajı, Facebook'tan gelen like'ı, gelen bir e-maili görmek, iki Instagram fotosu çekip, üç check-in yapmak gerekli mi diye hâlâ düşünüyorum. Gerekli görmüyorsan yapmazsın, diyebilirsiniz ama demesi kolay yapması zor, çünkü benim için bunların çekirdek çitlemek ya da sigara içmek gibi keyfili ve her an elinin altında olsun istediğin alışkanlıklara dönüşmesi çok mümkün. O yüzden düşünmeye devam...


Diğer hediyelerden iki bornozumuz da ben Mersin'de yazlıkta, son on günün  büyük bir bölümünü şezlong üzerinde geçirdiğim sırada evimize ulaşmış: Hilton'un şu meşhur yumoş bembeyaz bornozlarından iki adet. Bunları şimdilik açmadan saklamayı düşünüyorum, ama temizlik için gelen Mukaddes'in bunları gördüğü an "acaba yine bir taşınma durumu mu var" diye düşüneceğine de eminim. Bundan önceki evimizde daha ufukta bile görünmeyen bir yeni ev için açılmamış bornozlar, tencereler, havlular, nevresimler falan biriktirdiğime şahit olmuştur kendisi..O yüzden ona bir açıklama borçluyum bence. :)


Evet, bakalım sıradaki hediyeler ne zaman gelecek? Ama onlar gelmeden de ben artık bu mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim. Geri kalanını da yazarım mutlaka. Aslında Hilton HHonors Gold üyeliği ile ilgili paylaşılacak bir şey yok ama iki gece herhangi bir Hilton Worldwide otelinde konaklamayı mutlaka yazarım, merak etmeyin. Hatta şimdiden hangi şehirler olabilir diye aklımdan geçirmeye başladım bile..:)

Düşünün bakalım siz hayatınızda neyin iki katını istersiniz? Benim istediğim bana uğur getirdi, umarım sizin istediğiniz şey de size uğur getirir. Bu arada hayatımda ilk kez böyle bir yarışma, çekiliş, vs gibi bir yerden kocaman bir hediye kazandım. O yüzden teşekkürler Hilton ve jüri! :) Yazlıkta annemle konuşurken "sıradaki hediyemin bir seyahat, sonrakinin de bir araba olmasını istiyorum" dedim ve iki gün sonra Hürriyet Bumerang ekibi tarafından geçtiğimiz hafta sonu yapılan Batum gezisine davet edildim! Gidememiş olsam da Evren'le aramızdaki kanallar oldukça açık bu aralar. Gerçi Mersin'de birtakım yanlış anlaşılmalar olmadı değil aramızda, ama olsun, seviyorum onu ben.:) (Mersin yazısı da ilk fırsatta yazılacak bu arada) Sonuçta ben istemeye devam ediyorum, size de aynısını tavsiye ederim. 

İyi haftalar herkese...