İstanbul Modern Sinema: Turuncu Günler

İstanbul Modern Sinema, 4 - 21 Ekim tarihleri arasında Hollanda’nın prestijli film merkezi EYE Film Enstitüsü ve Hollanda Başkonsolosluğu'nun işbirliğiyle Hollanda sinemasından bir seçki sunuyor. Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında gerçekleşen program beş farklı bölümden oluşuyor: Uzun Metrajlar, Kısalar, Frank Scheffer Retrospektifi, Cinedans Filmleri ve Salon filmleri.



Turuncu Günler’in bölümleri arasında, son zamanlarda büyük beğeni toplayan ve ödül alan sekiz uzun metraj film; EYE Film Enstitüsü’nün son dönemden seçtiği, animasyon ve belgesel türünde 20 kısa film; dans filmlerini ekrana taşıyan, kreatif direktörü Janine Dijkmeijer’in gösterimleri sunmak için katılacağı, Cinedans Festivali ile ortak bir program ve İstanbul Tasarım Bienali kapsamında yer alan, sanat, tasarım ve moda arasında ilham verici diyaloglar ve deneyimler yaratan bir merkez olan SALON/Amsterdam’ın 20 filmlik seçkisi yer alıyor.




Programda gösterilecek bir diğer bölüm ise Edgard Varesé, Frank Zappa, John Cage gibi müzik tarihinin efsane isimleri üzerine belgeseller çeken Frank Scheffer’ın sekiz filmlik retrospektifi. Günümüz müziğinin üç önemli ismi Brian Eno, Steve Reich ve Philip Glass’ı New York şehrinde konu edinen Okyanusta; alternatif rock müzik tarihinin efsane ismi Frank Zappa’nın hayatı ve eserleriyle ilgili Frank Zappa, Faz II, Büyük Nota; dünyanın en önemli çağdaş bestecilerden biri sayılan Elliot Carter’ı konu edinen Elliot Carter: Zaman Labirenti; Nader Mashayeki’nin klasik batı ve çağdaş müziği cesurca İran’a taşıma denemesini anlatan Gozaran: Geçen Zaman filmlerinin yer aldığı retrospektifte gösterilecek diğer belgeseller ise Helikopter Yaylı Dörtlüsü; Havaalanları için Müzik; Ses Hareketleri ve Ses Görselleri.



Uzun metrajların gösterileceği bölümde, Erik De Bruyn’un yönettiği, bir balıkçı kasabasında, günlük yaşamlarının hapsediciliğinden ve tekdüzeliğinden kaçmak için hayal dünyasında yaşayan üç arkadaşın hüzünlü öyküsünü anlatan Vahşi Midyeler; yönetmen Urszula Antoniak’den, başrolünde Stephen Rea’nın olduğu, her şeyden vazgeçen, yollarda sırt çantasıyla dolaşan genç bir kadın ile orta yaşlı ve yalnız bir adamın yaptığı anlaşma üzerine gelişen olayları anlatan, Gümüş Leopar ödüllü Bana Özel; 2011 Oscar Ödülleri’nde Hollanda’nın yabancı film adayı, kaybolan kızını arayan bir babanın öyküsünü ele alan Rudolf van den Bergden Tirza; Sander Burger’ın yönettiği, yavaş akan, etkili bir aile dramı Hunting ve Oğulları; Nicole van Kilsdonk’un yönettiği, boşanmış bir anne olan Claire’in karmaşık hayatını konu alan Batıya Doğru; yönetmen Paula van der Oest’in Güney Afrikalı yetenekli şair Ingrid Jonker’ın hayatıyla ilgili derin, etkileyici filmi Siyah Kelebekler; Victor Ponten ve Jim Taihuttu’nun yönettiği, üç arkadaşın Hollanda’dan Fas’a arabayla yaptığı yolculuğu anlatan Rabat; yönetmen Boudewijn Koole’den, eski düzenini yitirmiş, ailesinin yeni sistemine alışmaya ve gerçekler ile arzuları arasındaki dengeyi bulmaya çalışan bir çocuğun dokunaklı hikayesini işleyen Kovboy adlı filmler bulunuyor.

Turuncu Günler’de yer alan EYE Film Enstitüsü’nün seçtiği kısalar seçkisinde ise Hollanda’da son dönemde öne çıkan, ülke insanlarının içsel yolculukları, dönüşümleri ve mücadelelerini işleyen filmler yer alıyor.

Mehmet Şafak Türkel’in yönettiği, “Bolşoy'da sahneye çıkmış ilk Türk balerini" olarak tarihe geçen sanatçı Meriç Sümen’in hayatını konu alan Tutku: Meriç Sümen; Hüseyin Karabey’in yönettiği, 2009 yılında hayatını kaybeden ünlü dansçı ve koreograf Pina Bausch’un İstanbul’dan esinlenen Nefes adlı gösterisini belgeleyen Pina ile Bir Nefes filmlerinin de yer aldığı, Cinedans Festivali ile ortak düzenlenen bölümde Clara Van Gool’un Coup de Grace Clara van Gool, Point Taken: Hyperscape , Spiegelingen, Diamond Dancers; Ann van den Broek ve Mike Figgis’in Co(te)lette ve Marc de Cloe’nun Yalancı Vals adlı filmleri bulunuyor.


TÜRVAK’ta “Sevmek Zamanı" ve PERAFEST


TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi, İstanbul’un disiplinlerarası sanat festivali PERA FEST kapsamında, Ağustos ayında yitirdiğimiz Metin Erksan ve Müşfik Kenter anısına düzenlenecek “Sevmek Zamanı” filminin gösterimine ev sahipliği yapıyor.

Kültürlerarası İletişim Disiplinlerarası Sanat Derneği tarafından düzenlenmekte olan uluslararası kültür ve sanat festivali PERA FEST’in bu yılki programında, günümüz yaratıcı endüstrileri içinde öncülüğü tartışılmayan sinema sanatına ilişkin etkinlikler de yer alıyor. Bu etkinliklerden biri, 3 Ekim 2012 Çarşamba günü TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi’nde gerçekleşecek.

Sinemaseverler, yönetmenliğini Metin Erksan’ın yaptığı, başrollerini Müşfik Kenter ve Sema Özcan’ın paylaştıkları “Sevmek Zamanı” filmini, TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi Ali Efendi Sinema Salonu’nda 3 Ekim saat 19.00’da ücretsiz olarak izleyebilirler.


Yer:
TÜRVAK SİNEMA-TİYATRO MÜZESİ VE SANAT KİTAPLIĞI
ALİ EFENDİ SİNEMA SALONU
Yeniçarşı Cad. No.24 Galatasaray Meydanı, Beyoğlu

Bu yıl 11.si gerçekleşen Uluslararası PERA FEST ise,  Ghetto’da yer alan ‘kick-off’ etkinliği ‘Amsterdam Klezmer Band’ konserinin ardından, 2 Ekim’de ana programını uygulamaya başlıyor. Etkinlikler Ekim ayının 16’sına dek sürecek. 11. Uluslararası  Pera Fest Programı şöyle:


11.PERA FEST PROGRAMI :
Ekim
2 Salı             18.30      Pera Müzesi
                                       Film : “Bir Aydınlık Adam : Refik Ahmet Sevengil”
                                       Yön : Mehmet Eryılmaz
                                       “İstanbul Nasıl Eğleniyordu”
                                       Söyleşi : Cemal Ünlü
                       16.00      İtalyan Kültür Merkezi
                                       Antonioni Retrospektifi : “Bir Aşk Hikayesi”
                       18.15      Antonioni Retrospektifi : “Kızıl Çöl” 
             
         
3 Çarşamba   16.00    İtalyan Kültür Merkezi                                    
                                       Antonioni Retrospektifi : “Blow-up”
                       18.15      Antonioni Retrospektifi : “Zabriskie Point”
                       19.00      TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi
                                       Metin Erksan ve Müşfik Kenter’in Anısına
                                       “Sevmek Zamanı”
                                       Sunan : Agah Özgüç

4 Perşembe   17.00    İtalyan Kültür Merkezi
                                       Antonioni Retrospektifi : “Oberwald’in Gizemi”

5  Cuma        17.00       İtalyan Kültür Merkezi
                                       Antonioni Retrospektifi : “Bir Kadının Tanımlanması”
                      18.00        Bahçeşehir Üniversitesi
                                       Fotoğraf Sergisi : Filiz Kutlar
                                       “Kutsal ve Büyülü Mekanlar”
                      20.00       Bahçeşehir Üniversitesi Fazıl Say Oditoryumu
                                      Konser : “Barok’tan Romantizm’e” 
                                      Özay Güray (mezzo soprano),
                                      Aylin Özuğur (piyano)

6 Cumartesi 20.30     Kumbaracı 50
                                       “Dertsiz Oyun” Altıdan Sonra Tiyatro
                                       Oyun sonrası Söyleşi                       

7  Pazar       15.00       İtalyan Kültür Merkezi
                                       Antonioni Retrospektifi : “Chung-Kuo Cina”   

8 Pazartesi   21.30    Nardis
                                       Flamenco - Caz : “Kind of Cai” (İspanya)
         
9  Salı          18.00     Pera Müzesi
                                      Panel : “Gelenekselden Çağdaşa Disiplinlerarası
                                      Yaklaşımlar”
                                      Belgesel : “Telvin”
                                      Yön : Okan Avcı  
                      20.00       Küçük Sahne
                                      “Tek Kişilik Yaşam” (B.Rahmi Eyüboğlu)
                                      Yön: Ayşe Lebriz Berkem (Bursa Devlet Tiyatrosu) 
                      21.30       Salon
                                      Caz : Evrim Demirel trio

10 Çarşamba18.00     Schneidertempel Sanat Merkezi                     
                                       Karikatür Sergisi : “Gelenek ve Gidenek”
                       20.30      Harbiye Şehir Tiyatrosu
                                      “Surname” (İstanbul Büyükşehir Bel. Şehir Tiyatroları)
                                     Yazan-Yöneten : Yiğit Sertdemir
                                     Oyun sonrası yönetmenle söyleşi

12  Cuma        21.30      Alt
                                      Caz : Kürşat Başar

13 Cumartesi   15.00   Lush Kabare
                                     Söyleşi : Istvan Szabo (Macaristan)
                          20.00   Tiyatro Pera
                                      “Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im”
                                      Yazan-Yöneten : Nesrin Kazankaya
                          22.00   Söyleşi : Herkül Milas, Stelyo Berber

                          22.30   Alt
                                      Caz : Özay Fecht & Kent Mete

14 Pazar        13.00 / 15.00 / 17.00  Istanbul Modern
                                     Film : Derviş Zaim’in Geleneksel Sanatlarla ilgili
                                     üçlemesi :  “Cennneti Beklerken”, “Nokta”, “Gölgeler ve Suretler” 

16 Salı           10.00   Bahçeşehir Üniversitesi
                                    Sergi Açılışı : “Geleneksel Sanatlardan Yaratıcı Endüstrilere”
                       10.30 – 18.00  Konferans (B Salonu)
                                    “Geleneksel Sanatlardan Yaratıcı Endüstrilere”
                       20.00   Kapanış Konseri  (Fazıl Say Oditoryumu)
                                    ’Ruhi Su’nun 100. Doğum Yılı’
                                    Mehtap Meral’den R.Su Türküleri


İşte Öyle Bir Şey

(Salı akşamı daha önce 6 Eylül'de yapılması planlanan ama Afyon'daki cephanelik patlaması ve şehit haberlerinden dolayı ertelenen bir İşte Öyle Bir Şey konseri için yola çıkmadan önce bu kez Tunceli'de 7 şehit olduğu haberini aldık! İnsanı keyif aktivitelerinden utanır hale getiren bir ülkede yaşadığım için çok mutsuzum ve olumlu yönde bir değişiklik umudum olmadığı için her geçen gün daha da mutsuz oluyorum. Bu başımıza gelenlerin kaderle falan alakası olmadığının, tamamen bizim seçimlerimizle ilgisi olduğunun farkında olan bir toplumda yaşamak isterdim. Ama ne yapalım, insan doğduğu ülkeyi  ve dönemi seçemediğine göre biz de bu anlamda şanssız olduğumuzu kabul edip elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız demek ki. Bu konuyu bu blog ortamında fazla uzatmıyor, burada kapatıyorum. Neredeyse her gün şehit verdiğimiz bu günlerde neden hâlâ bir şehit ailelerine yardım gecesi (tek bir gece de yetmeyecektir, yardım geceleri diyelim) düzenlenmediğini gerçekten merak ediyorum. Van depremi için koştura koştura birlik olup da şehitler için bu kadarını bile akıl edemeyecek kadar duyarsızlaştıysak, o canlar ne için gencecik yaşta ölüp gidiyorlar gerçekten bilemiyorum. Van'a destek olmasaydık demiyorum, ama bu ailelere de destek olmalıyız bana göre. Ayrıca Van'da yaşanan doğal afetti, bu ise insan eliyle yaratılan ve çözülemeyen bir afet, dolayısıyla madem sorunu çözemiyor ve o canların ailelerine bunları yaşatıyoruz bari bu kadarını yapalım diye düşünmemiz gerekiyor bence. )

25 Eylül Salı akşamı  Turkcell Kuruçeşme Arena'daydık. Müziğin ruhun gıdası olduğuna bir kere daha bizzat şahit olduğumuz harika bir geceydi. ÇYDD yararına düzenlenen bu konserde Candan Erçetin & Nükhet Duru & Erol Evgin ve Zeynep Alasya, Onur Mete, Sibel Gürsoy ve Tuba Ünal gibi genç isimler de sahne aldılar. Tüm sanatçıların hem tek tek hem de düetlerle Melih Kibar & Çiğdem Talu şarkılarını seslendirdikleri bu doyumsuz geceyi dördüncü sıradan ve yanıma fotoğraf makinesi almadan, her anının tadını çıkararak,  Melih Kibar & Çiğdem Talu'nun ruhlarını şad ederek izledim.



Ve,

...yine kendimi yaşam ve ölüm üzerine düşünürken, bir an için her ikisini de çok anlamsız bulurken ve sadece sanatçıların gerçekten de ölümsüz olduklarını fark ederken buldum...

...saat 21:15'te başlayıp 23:30'da biten ve ara verilmeyen konserde izleyicilerin bir an olsun kopmadan, tüm şarkılara eşlik edebilmelerinin hem müzikleri yapanlar hem de yorumlayanlar açısından ne kadar gurur verici bir şey olduğunu düşündüm...

...konserin ÇYDD yararına düzenlenmiş olmasına bayıldım. Bu sayede Prof. Dr. Türkan Saylan'ın o güzel ruhuna da selamlarımızı ve teşekkürlerimizi göndermiş olduk. 

...aynı gün kaybettiğimiz Neşet Ertaş'ı da andık. En son tüm sanatçıların sahnede olduğu kapanış bölümünde hep birlikte Neredesin Sen türküsü söylenerek bu büyük halk sanatçısını da güle güle uğurladık. 

...Genç şarkıcılar arasında favorilerim Zeki Alasya'nın kızı Zeynep Alasya ve Onur Mete oldu, ama hepsi gerçekten çok çok iyiydi. 

...Orkestra harikaydı!

...Erol Evgin'e zaten ailece bayılırız. Plaza Otel'deki programında da mest olmuştuk sayesinde. Dede olmasına rağmen asla yaşlanmayacak, mutlu, kendine, bedenine ve çevresine saygı duyan insanlar arasında gördüğüm Erol Evgin her zamanki gibi formundaydı. İçi gülen gözleriyle Melih Kibar & Çiğdem Talu şarkılarının vazgeçilmez yorumcusu olarak bizleri yine mest etti. 

...Daha önce sahnede Timur Selçuk ile birlikte izlediğimiz Nükhet Duru her zamanki şımarıklığındaydı. :) Kötü bir şey demedim, benim pek haz etmediğim onun o kendine has, kadınsı, işveli cilveli şımarıklıkları işte. 

...Kişiliğiyle, duruşuyla, şarkılarıyla, yorumuyla, sesiyle, giyim-kuşam ve yaşam tarzıyla bayıldığım Candan  Erçetin'e bir kez daha bayıldım. Gözlerimi kamaştırdı diyebilirim hatta..Sahneden yaydığı enerji adeta elle tutulabilir, gözle görülebilir haldeydi. Çok içtenlikle diliyorum: 'Hep Böyle Kal'sın. Yıllar önce Rumelihisarı'nda konserine gitmiştik, ilk fırsatta bir kez daha sadece onu dinlemek istediğimi fark ettim. Aklımdaki yapılacaklar listesine ekliyorum.  


...Her şarkı için farklı bir kostümle çıkan Candan Erçetin ve Nükhet Duru'nun giydikleri tuvaletler de çok göz alıcıydı. Nükhet Duru'nun son parlak tulum içinden çıkan beyaz fırfırlı gömlek ve sarı, siyah bir detay sayesinde iki parça gibi görünen elbisesini beğendim. Candan Erçetin ise çuval giyse beğenecek durumdaydım, o yüzden onun tüm elbiselerine bayıldım. En çokları soruyorsanız: ilk giydiği su yeşili tuvalet, hemen ardından giydiği fuşya tuvalet ve en son giydiği siyah tuvalet muazzamdı. Erol Evgin'cim de ceket renkleriyle yıktı ortalığı.:) (Eleştiri: Nükhet Duru'nun makyajı Bülent Ersoy kıvamına yaklaşmıştı, bir de dişlerini yaptırmış ve olmamış! )




...Erol Evgin'in Türkan Saylan öncülüğünde eğitimde fırsat eşitliği sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla, 1991 yılından bugüne kadar ilköğretim ve lisede 54.650 kız öğrenciye ve 62.497 üniversite öğrencisine  burs veren ÇYDD'ye teşekkürü ve özetle Türkiye olarak hiçbir zaman Atatürk'ün çağdaş çizgisinden sapmayacağımızı vurguladığı  konuşması hepimiz tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı. Bazen kendimizi yalnız hissetmediğimiz de oluyor bu ülkede, ne güzel! 

...Yine tüylerimizi diken diken eden bir an da Erol Evgin'in Melih Kibar ve Çiğdem Talu'ya dua niyetine gönderdiği Sanatkarın Ölümü adlı şiir oldu:

Gitti gelmez bahar yeli; 
 Şarkılar yarıda kaldı. 
 Bütün bahçeler kilitli; 
 Anahtar Tanrı'da kaldı. 

 Geldi çattı en son ölmek. 
 Ne bir yemiş, ne bir çiçek; 
Yanıyor güneşte petek; 
 Bütün bal arıda kaldı.

Gerçekten bize çok iyi gelen, harika bir geceydi o gece. İyi ki var olmuşlar, iyi ki ikisi aşık olmuş, üçünün  yolu bir şekilde kesişmiş ve bizlere hiçbir zaman unutulmayacak bu güzel şarkıları bırakmışlar. Bu konserle ilgili olarak da organizasyondan, orkestradaki ve yorumcu sanatçılara kadar herkese tek tek teşekkür ediyorum. Kapanışı da Melih Kibar ve Çiğdem Talu aşkına galiba en çok yakıştırdığım ve onları düşünerek dinlediğimde burnumu sızlatan, gözlerimi dolduran Tüm Bir Yaşam şarkısıyla yapayım.  

Not: Fotoğraflar bu güzel organizasyonu yapan BKM'nin BKMonline Facebook sayfasından alınmıştır. 

Röportaj: Bir Paragliding Hikayesi

İso'cumun sık sık yaptığı iş seyahatlerinden dolayı onunla ilgili konuşurken hep: "İso'ya ulaşmak istiyorsanız, şansınızı havada deneyin, yerde değil" derdim. Sevgili kocam ne yapıp edip en azından bir hafta boyunca ayaklarının yere basacağından emin olduğum Lykiaworld tatilinde de uçmayı başardı. Önce  iki gün sonrasına yaptırdığı rezervasyonunu benim ısrarlarım üzerine "Seni üzecek bir şey yapar mıyım hiç, aşk olsun," diyerek iptal etti. Ben tehlikeyi atlatmış olmanın verdiği rahatlıkla mutlu mesut tatilime devam ederken bir de baktım ki son gece ertesi günün (yani döneceğimiz günün) sabahına yine rezervasyon yaptırmış! O zaman bunu sorarak başlayalım.

Hani beni üzecek bir şey yapmazdın? İptal ettikten sonra gizlice yeniden rezervasyon yaptırarak beni kandırmış olmuyor musun?

İso: Çok sayılmaz. Yani aslında bu işin riskli olmadığını, senin de gereksiz yere panik yaptığını düşünüyordum. O yüzden son akşam rezervasyon yaptırıp, üzülme ve düşünme süreni 48 saatten 5-6 saate indirerek kendime göre bir optimizasyon yapmış oldum. 

Bu da bir çeşit kandırma değil mi yani?

İso: Kesinlikle değil. Son derece dürüstçe bir kandırma olduğunu düşünüyorum! (bkz. oksimoron örneği)

Peki, bu işin riskli olmadığını söylüyorsun. Buna nasıl ikna oldun? Bir sürü kaza haberi duyuyoruz, sen bu şirketin iyi olduğuna nasıl inandın? Nasıl bir araştırma yaptın?

İso: Açıkçası Lykiaworld gibi bir tesisin içinde faaliyet gösteren bir şirket olması, güven duymam için en büyük etken oldu. 15 yıldır bu işi yapan ve şimdiye kadar hiç kaza yapmamış bir şirket olduklarını öğrendim. 

Çalışanların beyanına güvendin yani?

İso: Hayır, tanıtım broşürlerinde yazılı olarak verdikleri istatistiksel bilgiler de var. Mesela hiç kazasız 52,000 uçuş yapmışlar. Eğitmenlerin 5 yıl paragliding tecrübesi ve en az 2,000 uçuş yapması gerekiyormuş. Malzemeler Alman malı ve DHV German Paragliding Assoc. tarafından onaylanmış, ayrıca her 300 saatlik uçuştan sonra yenileniyor, falan filan. Kısacası böyle bir deneyim yaşayacaksam Escape ile yaşayabilirim gibi geldi. 

Buraya geldiğimiz ilk günlerde falan bildiğim kadarıyla bu deneyimi yaşamak için inanılmaz tutkulu falan değildin. Sonra stantlarının önünden her geçişte biraz daha gaza geldin ve "kesin yapmalıyım" havasına girdin. Neden?

İso: Her gün güneşlenirken gökyüzünde süzülen paraşütleri gördükçe ben de onlardan birinin içinde olmalıyım diye düşünür oldum galiba. Böyle muhteşem bir coğrafyaya o kadar yukarıdan bakmanın harika bir deneyim olacağını, deneyeceksem de böyle bir yerde denemem gerektiğini düşündüm. Yüzlerce metre yukarıdasın, rüzgarı hissediyorsun, zaten ruh hali olarak tatil modundasın, harika bir doğadasın ve arkanda da paraşütü idare eden deneyimli bir hoca, bundan daha güzel ne olabilir dedim kendi kendime..

Fotoğraflar ve videolar süper bu arada. Ama video çekiminin ilk birkaç dakikasında yüzünde biraz (tam tabiriyle) tırsmış bir ifade var. İtiraf et bakalım, ne kadar korktun? :)

İso: İstersen herkesin paragliding'in kendisinden daha çok korktuğu bölümden bahsedeyim sana önce: uçurumun dibinden kıvrılan, korkuluksuz, keçi yolu gibi bir yoldan minibüsle Babadağ'a çıkış turistlerin falan en korktuğu bölüm oldu. Hep bir ağızdan çığlıklarla çıkıldı tepeye. Orada da benim korkmamam ilginç geldi herkese ama bir şekilde alışkanlık kazanmışız demek ki böyle korunaksız ve tehlikeli yollara. 45 dakika sürdü yol. Babadağ'ın en tepe noktasına bizim minibüs ve malzemelerin olduğu diğer bir minibüs arka arkaya çıktık. (Resim aşağıda)


Burası 1,950 metre yüksekliğe sahip bir nokta. Ve asıl sorduğun soruya gelecek olursak benim de olayla ilgili en çok korktuğum bölüm burası oldu. Atladıktan sonra birkaç dakika içinde işin keyfini çıkarmaya başlıyorsun ama eğitmenle birlikte koşarak kendini bu yükseklikten boşluğa bırakma bölümü insanın içini gerçekten bir tuhaf yapıyor. Ben o bölümü böyle tahmin etmemiştim, hani ayaklarının yere bastığı bir yerde paraşütün açılmasını bekleriz diye düşünmüştüm ama benim eğitmenim Cem "hadi biz hemen hazırlanıp ilk uçalım abi, ben üçe kadar sayıp koş diye bağırınca koş," diyince kendimizi bu yükseklikten atacağımızı anladım!  Gerçi bir bakıma da iyi olmadı değil hani, beklesem daha fazla heyecan yapabilirdim orada, Cem sayesinde ne olduğunu anlamadan attım kendimi boşluğa!

Ve paraşüt açıldı, başladınız süzülmeye... Ayakların yerden kesildiği o ilk an nasıl bir his?

İso: Çok farkındalık içinde yaşadığın dakikalar değil o ilk anlar aslında. Orada hislerden çok bir alışma süreci geçirdim diyebilirim.

Peki hiç aklından "Tutturduk yapalım diye ama, iyi mi ettik kötü mü ettik, otursaydım paşa paşa karıcığımla birlikte sahilde," falan gibi düşünceler geçti mi?

İso: Keşke yapmasaydım düşüncesi ya da kaza haberleri falan olayın hiçbir aşamasında aklımdan geçmedi ama bir an için senin müthiş olumlu (!) yorumların aklıma geldi. En son "kilo sınırını falan sor da patates çuvalı gibi düşmeyin restoranın önüne" dediğini hatırladım havada! Neyse ki aynı hızla da aklımdan çıktı.

Toplam uçuş süresi ne kadar?

İso: Yaklaşık yarım saat.

Yarım saat o yükseklikte olmayı düşünemiyorum. Çok korkutucu bence..

İso: O süre olmalı aslında. Hatta net 25 dakika desen, ilk 5 dakika falan ne yaptığını anlayamadığın için ve 10 dk sonra sizlerin aşağıdan bizi gördüğünüz "asıl manzaralı" yerlere ulaştığımız için -gerçi her yer panoramik ama yine de tatil köyünün tepesinden görünen deniz ve dağlardan oluşan manzara eşsiz!- zaten o kadar sürmeli. Oraya kadarki bölüm de çok etkileyici. Geçen depremde dağdan kopan koca bir kaya kütlesinin olduğu yeri gördüm mesela yukarıda. 



Dağlara falan çok yaklaştığınız anlar oluyor mu? "Aman çarptık!" gibi hissettiğin ürkütücü durumlar oldu mu yani?

İso: Yok, hiç olmadı. Gayet güvenli bir mesafeden uçuyorsun. O kadar yaklaştığımız olmadı. Hatta dağa çakılmanın falan özel bir çaba gerektireceğini ya da ancak çok ciddi bir terslikle ve deneyimsizlikle olabileceğini düşündüm. 

Cem'in bir yandan paraşütü idare edip bir yandan da fotoğraflarını çekmesine ne diyorsun? 

İso: İnanılmazdı! Adam masa başında koltuğunda oturur gibi rahat. Kalkıştan sonra "abi, fotoğraflarda yüzün görünsün" diyip arkadan kaskımı çıkarıp bir koluna taktı. Diğer elinde de çubuğa bağlı bir fotoğraf makinesiyle sürekli video kaydı yapıp fotoğraf çekmiş. Ben arada bir "şuraya gülümse abi" falan dediğinde çekiyor sanıyordum, meğer gördün sen de olayın her anını çekmiş. İnişe yakın da makineyi kapatıp, kaskımı taktı. Biliyorsun uçaklarda da iniş ve kalkış önemli, bizde de aynı durum geçerliydi! Onlar dışında Cem'in bir kemerini çözmediği kaldı yani. :)

Senin yapman gereken bir şey oluyor mu hiç? Ya da ters bir durumda ne yapman gerektiğine dair kısa bir eğitim falan veriliyor mu?

İso: Hayır. İnerken ve uçmaya başlarken koşma hareketi yapmak dışında bir şey yapmıyorsun. Yedek paraşütün yerini gösterdiler ama nasıl kullanacağını bilmiyorsun, onu da gerekirse eğitmen açıyor. Her durumda onun açabileceği bir sürenin olacağı düşünülmüş herhalde.

Ya eğitmen havada kalp krizi geçirirse?

İso: Ooooğğğ yoğğğğğğğ!! Sen bir ara olumlu düşünme çalışmaları falan yapıyordun, ne oldu onlara?

Tamam, sustum. :) Ama çekimler çok güzel gerçekten. Bayıldım hem fotoğraflara hem videoya.. Her kare harika görünüyor da senin en nefesini kesen an/manzara neydi?

İso: Evet, güzel hatıra oldu. Her anı da çok güzeldi. Öyle bir nefes kesen en heyecanlı, görkemli yeri falan yok. Olayın tamamı öyle zaten. Benim için keyif almaya başladığım an ise atlamanın paniğini üzerimden atıp, bulutların üzerinde (ya da içinden geçerken) koltuğumda oturup aşağıdaki harika manzaraya baktığımı ve üzerimde sadece paraşütün olduğunu fark ettiğim andı. "İşte bu!" dediğim anı soruyorsan budur.

İyi ki yapmışım, diyor musun?

İso: Kesinlikle

Bir daha yapar mısın?

İso: Yaparım.

Ben yine yapmanı istemem ama. 

İso: Ben de seni en az rahatsız edecek şekilde yapmanın bir yolunu bulurum.

Yahu bir kere denemek, görmek yeterli değil mi işte?

İso: Bir de şu işin fantezi boyutunu denemek isteyebilirim. Hani taklalar atarak, dönerek falan inen paraşütler vardı ya. Onlardan da yapmak isteyebilirim belki bir kez daha. Zaten bu sefer de Cem sordu "abi heyecan, eğlence ister misin?" diye ama ben ilkini sade almak istedim.:)


Peki kimlere tavsiye edersin bu deneyimi, kimlere etmezsin?

İso: Valla sen dahil herkese tavsiye ederim. 

Ben dahil? Bunun mini ve çok daha güvenli versiyonunu (parasailing) yapmış olabilirim ama o bile 200 metreydi ve tekneye bağlıydı yahu! 

İso: Olsun, bunda da o ilk heyecan çabuk geçiyor. Tabi fobi derecesinde korkuları olanlara tavsiye edemem, yani ciddi bir yükseklikten atlıyorsun sonuçta. Ama ekstra bir fobin yok, sadece dışarıdan baktığında korkutucu gelen bir deneyimse, bence denenebilir derim.  Tabi güvenilir bir firmayla, deneyimli eğitmenlerle... 

Son olarak teşekkür ederim bu deneyimi İmgeleme okurlarıyla paylaştığın için..

İso: İmgeleme'de bahsim geçen her yazı benim için gurur kaynağıdır. 

Vaay, hadi o zaman bu yazı senin sayılır, hangi fotoğrafların yayınlanmasını istediğine de sen karar ver. Seneye kadar da bir daha düşün şu ikinci kez uçma işini olur mu? :)






Mevlut Akyıldız - Vinyet'ler

İlk kez burada bahsettiğim Turkeyland ile tanışmıştım Mevlut Akyıldız'ın renkli ve eğlenceli dünyasıyla. İkinci buluşma da yakınmış duyduğuma göre. Aşağıdaki sergi açılış davetiyesini ve haberini aldım, çok mutlu oldum. Heyecanla bekliyorum. 


Bence siz de 2-23 Ekim tarihleri arasında Nişantaşı'ndaki Hobi Sanat Galerisi'nde yer alacak bu sergiyi kaçırmayın. Çok keyif alacaksınız, eminim..
İyi gezmeler.

Bambaşka Bir Dünya: Lykiaworld

Haftaya güneşli başlayalım istedim, o yüzden sizi Fethiye'ye, Ölüdeniz'deki Lykiaworld'e götüreceğim. Temmuz ayındaki Kaş tatiliyle birlikte ayarladığımız bir haftalık bu tatil köyü tatilini, babamla ilgili nahoş gelişmelerden dolayı önce iptal ettik, sonra yeniden ayarladık. Ve bilin bakalım ne oldu? Son rezervasyonu çok daha uygun fiyata yaptık. Aynı şeyi Kaş tatilinde de görmüştük. Bundan sonra öyle erken rezervasyon falan diye aylar öncesinden yer falan ayarlatamaz kimse bana. Karar verir, bir hafta 10 gün içinde basar gideriz, mis!

Bu arada burada da incelenmesi gereken bir haritamız vardı. Sürekli birbirine selam vererek, gülümseyen İngiliz ve Alman turistlerin çokluğu ve elimizde haritayla ilk gün elimiz gayriihtiyari pasaportlarımızı falan arıyordu.:) (Bizim takıldığımız yerlerin harita numaralarını parantez içinde belirteceğim.)


Lykiaworld tatilini duyan herkesten "Aaa, orası çocuklar için çok güzel, sizin ne işiniz var orada?" falan gibi yorumlar duyduk. Gerçekten çocuklar için çok güzel bir yer(miş), ama biz çocuk görmedik desem yeridir. :) O kadar devasa bir tatil köyünün pek çok köşesinde kalabalığı, gürültüyü, çocuk vızıltısını hissettirmemeyi başarmayı Lykiaworld'ün en önemli artısı olarak bir köşeye yazıyorum. Yetişkinlere özel havuzlar&güneşlenme yerleri, restoranlarda çocuksuz odalar, Residence bölümünün sakin plajı (Beyaz 13 numara- ki bence burası da "resmen" çocuksuz plaj olmalı), Village bölümünün en ucundaki Beach Bar (Siyah 21) bizim mekanlarımız oldu. Her tatil köyünde olduğu gibi devasa bir(kaç) havuz, (ortada çocuklar koşturduğu için bana vasat bir düğün salonu eğlencesini anımsatan) curcuna bir ana bar, kaydırak havuzlarıyla dolu Çocuk Cenneti (Siyah 29 numara- bir ara gidelim dedik ama tesis içinde işleyen shuttle'lar ile gidilen bu bölümü görmeyi unuttuk gitti!) animasyonların yapıldığı amfitiyatro (Siyah 15) gibi yerler vardı elbet ama bunların hiçbirini görmeden, hatta en önemlisi sesini bile duymadan istediğiniz her şeyi yapabiliyordunuz. Sırf bu özelliği ile benden kocaman bir yıldız alıyor Lykiaworld!

En iyisi sırayla başlayayım. Önce Odalar:

Kocamandı. Dört kapılı gardrop, banyonun dışında ışıklı dev bir aynanın önünde lavabo, mis gibi çam kokularına açılan ve gününüzün güzel başlamasını garanti eden bir balkon, yatak, tuvalet masası, TV önünde  çift kişilik ve tek kişilik koltukları ve sehpasıyla bir oturma bölümü derken deyim yerindeyse at koşturabileceğimiz kıvamda bir odada kaldık. Ama tesisin en az gördüğümüz yeri de odaydı, o ayrı! :) Bu arada biz Residence bölümünde kaldık (Beyaz 2), Village bölümü odaları da aynı mı bilemem. Ama biz bir dahaki gidişimizde de Residence'ta kalırız bence. Neden mi? Hemen ikinci kategoriye geçiyorum o zaman: deniz!


Deniz ve Havuzlar:

Havuzlar konusunda hiçbir fikrim yok. Her zamanki gibi hiçbirine girmeden geldik. Ama arzunuza göre bir sürü havuz vardı, ister devasa, ister küçücük ve huzur dolu... Sadece plaja inerken gördüğümüz +17 havuzunun huzurlu ortamı beni her gün mest ediyordu (Beyaz 11, aşağıda). Bu arada +17 çok doğru bir karar değil mi sizce de? Çünkü çocuk ve bebek gürültüsü dışında 13-16 yaş arası ergenlerin kuduruk enerjisi de çok rahatsız edici olabilir bu tür yerlerde. Bu ayrımı yapan ve her iki gruba da yer ayıran tesisler (ve kesinlikle havayollarının) katlanarak çoğalmasını diliyorum!


Gelelim denize... Kocaman bir koyun iki bölümüne konuşlanmış olan Lykiaworld'ün denizi tek kelimeyle muhteşem. Pırıl pırıl ve turkuazın her tonunu görebileceğiniz bir deniz. Çok ılık ya da çok soğuk değil, tam kıvamında. Residence plajı daha küçük ve daha sakin. Orada güneşleniyorsanız kendinizi butik bir otelin plajında gibi hissedebilirsiniz. Village bölümünün plajı ise upuzun (Siyah 20). Çok daha hareketli, bol şezlonglu, şamatalı bir yer. İlk gün dışında orada takılmadık. Denizin biraz vahşi bir havası var bana göre, ara ara yüzeye çıkmış kayalar, dalgalıyken korkutucu olabilirmiş gibi geldi bana açıkçası. Ama yine de çok güzeldi, hatta İso'cum için Kaş'ın denizinin bile önüne geçti diyebilirim. 


Benim için Kaş hâlâ bir numara, ama ben de tatil köylerindeki alternatif bolluğunu seviyorum. Hani hemen elinin altında fitness, bir sürü spor aktivitesi, SPA, restoran&bar alternatifi olması hoşuma gidiyor. O yüzden tatil köyü tatilinin bir haftası hiç fena değil bana göre, ama daha fazlası da seni gerçeklikten her anlamda kopardığı için gerçekten bünyeye zarar diyerek bir sonraki kategoriye geçiyorum: Yemek.

İnanılmaz lezzetliydi! Ben tatil köyü oburlarından değilimdir. Açık büfede kendimi kaybedip, tabak tabak bol kalorili yemeklerden hüpletip, fenalık geçirmem. Çoğu zaman tatlı büfesine falan uğramamayı tercih ederim ya da İso'nun tatlısından bir iki çatal alırım, vs. Ama burada ben, ben değildim sevgili okur! Çünkü burada sırf çeşit olsun diye o büfeye konmuş tek bir yemek bile yoktu. Tatlısından, mezelerine, Kentucky usulü kızarmış tavuğundan, karides tavasına, her gün yapılan çeşit çeşit balıklardan kuzu şişlere, krem karamellerden meyveli parfelere ya da çikolatalı fondonlara kadar her şey gerçekten çok lezzetliydi. İlk kez günde üç öğün yemeğin üstüne tatlı yediğim bir dokuz gün geçirdim ve pişman değilim! Bu arada tam pansiyon plus sistemiyle çalışan Lykiaworld'de yemekler dışında içtiğiniz her şey ekstra, ama dilediğiniz her şeyi de bulmanız mümkün. Yani uyduruk kokteyller yerine dilediğiniz marka viskiyi ya da güzel bir Roze'yi yudumlayabilirsiniz. Ya da sulandırılmış bira yerine şişe Tuborg, Carlsberg, Corona, vs içebilirsiniz. Hangisini tercih ediyorsunuz bilmiyorum, ama "her şey dahil" sisteminde çoğu zaman en iyi yerlerde bile kaliteden feragat edildiğini gördüğümüz için biz bu "bazı şeyler ekstra" sistemini daha çok sever olduk artık. Yemekler için deniz kıyısındaki Marina Restoran'ı (Siyah 18) tercih ettik.  

Aktiviteler&Olanaklar:
Ne ararsanız var! Hatta aramadıklarınız da var. Haritadan, linkten bakabilirsiniz. Beni genellikle spor ve SPA ilgilendirir. Tatil zamanı yaptığı en önemli spor bira almak için en yakın bara yürümek olan İso'cum ise öyle bir şey yaptı ki sormayın! Çok kızgınım ona ama yine de bir sonraki yazıyı tamamen kendisine ayıracağım, o yüzden şimdilik sürpriz!

Ben spordan da SPA'dan da çok memnun kaldım. Spor eğitmenleri Elvan ve Roxana'nın dönüşümlü olarak saat 11.00'de verdikleri Body Workout ve Step dersleri harikaydı.  Hemen hemen hiç kaçırmadım. Her gün suyumu kaptığım gibi spor alanındaydım (Siyah 19) o saatlerde, sonra deniz ve sonra buz gibi bir bira! Sabah rutinim hep bu olsa keşke! :) O hafta ayrıca Avrupa'dan gelen iki konuk eğitmenle Yoga Body&Mind Week vardı. Zaten her hafta değişen programı takip etmeniz iyi olacaktır. 


Kapanışı da Sanitas Spa'da yaptık. İstanbul'dan aşina olduğumuz Sanitas Spa'yı görünce dayanamayıp havaalanından önceki son durak olarak randevumuzu aldık. Akşam altıda vücut peeling'i ve köpük masajı ile hamam sefamızı yapıp -ben daha sonra yüz bakımı ve sırt masajıyla sefaya biraz daha devam ettim- sezonu kapattık. Kapatmadan önce LykiaFriends Card'ımızı çıkartmayı da ihmal etmedik. Çünkü lobiler dışında olmayan, lobilerde de bağlanmanın eziyet olduğu wireless Internet hizmeti dışında her şeyine bayıldığımız bu tesisi ilk ve son görüşümüz olsun istemiyoruz. (Wireless Internet kalitesini gerçekten hiç yakıştıramadım ama buraya. Tek eleştiri olarak özellikle belirtmek istedim.)

Biz güneşin böyle parladığı,


Ve böyle battığı,


Bu cenneti çok sevdik. O huzurlu doğasının, sunduğu harika manzaraların, leziz yemeklerinin, havasının suyunun  tadını birkaç kez daha çıkartabilmeyi diliyoruz. Sağlıkla, mutlulukla ve aşkla elbette...O zaman Lykiaworld'e kocaman bir teşekkür gönderip sonbahara hoş geldin diyelim mi, ne dersiniz? 



V. Burunda Sanat Festivali.. Kaçırmayın!

Moda'da harika şeyler oluyor!!

Bu yıl beşincisi gerçekleştirilen festival, Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği tarafından yaratılmış bir festivaldir. Moda’yı tarihi ile, alışkanlıkları ve kentsel dönüşümü ile anlatmak için, sanatçıları ve halkı ulaşılabilir sade etkinliklerle bir araya getirebilmek için çalışır. Bu yılın teması "An". Açılış etkinliği Moda Sokak Şenliği ile güzel bir paylaşma anı olacak; öte yandan aynı tema, Lokomotif üyesi plastik sanatçıları ilk kez bir karma sergiyle biraraya getirecek.

25 Eylül 2012: An İçin de Dans Et

17.30 ve 18.30 Moda Çay Bahçesi Önü - etkinlik ücretsizdir
Dans, Performans: Gonca Gümüşayak, Tuba Önal ve arkadaşları
Müzik : Serkan Doğan (Akordeon) , Çağlar Erdoğan (Perküsyon)

Bu gösteride müzik ve dans etkileşimli olarak o an için-de üretilecek. O an’a özgü, o an’ı hissettiren, sokağın nabzını tutturan ve biraz da olsun güldüren, o an’ın tadını çıkaran bir gösteri izleyeceğiz. Dansta güldürü temasına odaklanan performans ve çağdaş dans sanatçısı Gonca Gümüşayak ve arkadaşlarının kolektif olarak ürettikleri "Performance Planet" yolculuğuna davetlisiniz, belki sadece izleyici değil, oyuncu ve katılımcı olarak…  




29 Eylül Cumartesi Sokak Şenliği 
Hacı Şükrü Sokak 14.00 ile 21.30 arasında
Detaylı program burada.
Mutlaka size uyan bir şeyler vardır, haydi sokağa!

Ve son olarak 4-22 Ekim tarihleri arasında görülebilecek "Uyanış Anı" Sergisi sizleri bekliyor. Bu sergi ressam, fotoğrafçı, heykeltraş, değişik disiplinlerden 16 Lokomotif üyesi plastik sanatçıyı ilk kez bir araya getiriyor.




Uyanış anı, özel bir an… Kendinde olma ve olmama, düş ile gerçek, gece ile gündüz arasında bir değişim, karşıtlıklarla dolu bir geçiş anı. Her sanatçı uyanış anına dair kişisel yaklaşımını eserine yansıtıyor "Uyanış Anı" Sergisi’nde... Bu sergi her güne yeniden doğabilmek, her şeyi iyileştirebilmek ve daha iyiye götürebilmek adına bize verilen fırsatlara dair samimi bir değinmedir. Detaylar için tık tık!

 Sergi Ziyaret Saatleri: Hafta içi: 10.00 – 17.00 Cumartesi: 09.00 – 13.00 Pazar: kapalı.

Bayıldım ben Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği'nin fikri olarak ortaya çıkan bu harika etkinliğe. Ellerine sağlık diyor, sizleri de bu tarihlerde Moda'ya davet ediyorum. Bence kaçmaz!

Budapeşte Ulaşım, Alışveriş, Yeme-İçme..Yani Kapatıyoruuuz! :)

Gezilecek görülecek yerleri büyük ölçüde bittiğine göre Budapeşte ile ilgili diğer konulara geçebiliriz. Görmediğimiz yerlerden biri Gül Baba Türbesi, ki sanırım kendisi İstanbul'da olsa da görmemiş olurduk. Bir de Gellert Tepesi'nin yarısına kadar çıkmış olmamıza rağmen orayı gösteren veya anlatan fotoğraflarımız yok diyebilirim. Zaten anlatılacak fazla bir şey de olmadığı için onu ayrı bir yazı konusu yapmadım. Bol bol yeşil alan ve bir aşama yukarıda Psikopos Gellert'in anıtı, en yukarıda ise Özgürlük Anıtı bulunan bir yer. İki önceki yazıda bahsettiğim gibi burada bir kaplıca da var tabi. Ama kaplıcaya gelmeyecekseniz Tuna Nehri turu sırasında ya da bir yürüyüşte köprü üzerinden falan fotoğrafını çekmek için görmeniz bence yeterli.

Gelelim Budapeşte ile ilgili değinmek istediğim diğer konulara:
  • 24-48-72 saatlik Budapest Card alternatifleri var. Bunlara ulaşım, Buda ve Peşte taraflarında yapılacak yürüyüş turları, Hayvanat Bahçesi girişi ve birçok müze girişinde indirimler dahil. Biz almadık, sadece 13 EURO'ya 3 günlük sınırsız ulaşım kartı almakla yetindik. Ama aklınızda olsun, gidince Budapest Card broşürlerini inceleyin. Belki sizin için avantajlıdır. 3 günlük Budapest Card fiyatı 29 EURO idi. 
  • Para biriminin gıcıklığından söz etmiştim. 1 EURO yaklaşık 270-280 forint ediyor. EURO'nuzu her yerde bulunan ATM ve döviz bürolarından bozdurabilirsiniz. Bunların yanlarında daha uygun fiyatlara para bozabileceğini söyleyen tiplere aldırış etmeyin. Büyük olasılıkla sahtekar olurlarmış! Sahtekarlık ve çakallık anlamında altta kalmayacak bir grubun da taksicileri olduğu söyleniyor. Korsan taksi bolmuş, anlaştığın fiyatın üstünü almaya çalışıp bir de kavga edenleri varmış, abuk subuk yerlerde bırakıp daha çok para koparmaya çalışanları varmış, falan filan. Taksiye ihtiyacınız olacağını sanmıyorum, ama olursa aklınızda olsun bunlar. Gerçi biz İstanbul'daki taksicilerle muhatap oluyoruz her gün, bize bir şey olmaz derseniz, ona da lafım yok! :)
  • Havaalanından şehre nasıl ineceğinizden bahsetmiş miydim? Çok kolay! Terminal 2'den 200 no'lu shuttle otobüsü kalkıyor. 15-20 dakikada bir kalkıyor ve ödemeyi otobüste yapabiliyorsunuz (400 forintti sanırım). Bu otobüs yaklaşık yarım saatte sizi Kobanya-Kispest istasyonuna götürüyor. Orada zaten kendinizi mavi M3 metro hattına atmış oluyorsunuz. Eh, hayırlı uğurlu olsun, artık adresinize ulaşmak çok daha kolay! 
  • Alışveriş için üzerinde Hard Rock Cafe'nin de olduğu Vaci Utca'ya uğrayabilirsiniz. Burası trafiğe kapalı bir alışveriş caddesi. Birçok markanın mağazası ve ortasında da değişik stantlar bulunuyor. Bizim ilgimizi çeken bölüm daha çok Hard Rock Cafe oldu elbette.:) İlk gün otelden çıkar çıkmaz kendimizi haritamızla birlikte buraya atıp, yemekler eşliğinde gezi planımızı yaptık. Pek geleneksel bir alternatif olmadığını biliyorum ama bir rib ve nachos atmadan kendimize gelemeyeceğimizi hissettik! :) 

  • Hediyelik ve gıda (peynir, sucuk, şarap, paprika sos, vs) alışverişi için Central Market Hall'ı öneririm. Kapalı bir çarşı olan bu mekanda yok yok! Ben de dükkanlardan birinde pazarlık halindeyim bu arada. :) Binası da çok hoş olan bu çarşıya gelmek çok kolay: mavi M3 metro hattının Kalvin ter. durağında iniyorsunuz. Sonra içeride kendinizi kaybediyorsunuz.  

  • Yeme-içme konusunda çok fazla öneride bulunamayacağım bu kez. Ben sıcaktan zaten soğuk kahve, dondurma, limonata ve birayla beslendim diyebilirim. Ama çok güzel bir restoran keşfettik, şık bir akşam yemeği için aklınızda olsun isterim: DIO. İlk kolajda Dio'ya ait görüntüler var. Web sayfasından  menü ve restoran hakkında daha detaylı bilgiler alabilirsiniz. İçerisi çok daha ihtişamlı, ama sıcak olduğu için her yerde olduğu gibi burada da masalar sokağa taşmıştı. Servis çok özenli, garsonlar çok ilgili, yemeğin sonunda ikram edilen "palinka" pek şükela! Tavsiye ederim. Bir de merkezde, üç metro hattının da geçtiği bir durak olan Vörosmarty ter'de bulunan Boom &Brass'in yemeklerinden, ortamından ve servisinden memnun kaldık. Ben her ne kadar soğuk kahve içsem de, İso'cum gulaş çorbası, değişik bir Macar yemeği ve püresiyle birlikte çok mutluydu. Restoranla ilgili detaylar burada. Fotoğraflar ikinci kolajda. (İso'cum yeme-içme reytinglerini düşük verdi bu gezide bana. Ama bir günü günübirlik gezide bir günü festival stantlarında gözümüz dönmüş şekilde yiyip içerek geçirdiğimiz 3,5 gün boyunca daha ne kadar yer keşfedebilirdik bilemiyorum! )


  • Hem daha sırada tatlılar var. Budapeşte'nin dondurmalarının ününü duyduk ama Gerbeaud Cafe dışında yediklerime çok da bayıldığımı söyleyemeyeceğim. İki defa mola verdiğimiz Gerbeaud Cafe'nin ise hem dondurmalarına, hem spesiyal tatlısına, hem de soğuk/sıcak kahvelerine ve limonatasına bayıldık. Ortamı da çok keyifli olan bu cafe için yine herhangi bir metro hattının  Vörosmarty ter durağında iniyorsunuz ve  anında kendisini görüyorsunuz. İçerisi ayrı ihtişamlı olan bu meşhur cafenin hesaplarının da ihtişamlı olduğunu belirtmeliyim! Ama kaç kez gidiyorsunuz Budapeşte'ye yahu, sefanız olsun, tadını çıkarın işte. 

Eveeet... Bir gezinin daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Çoktan sonuna gelmiş, araya bir Adana bir de Fethiye alarak çoktan bu geziyi unutmuştuk bile ama yazı anlamında defteri kapatmak bugünü buldu. Güzel de oldu. Hep diyorum, ben yazarken bir kez daha geziyorum ve bu çok keyifli! 

Şimdi hazırlanın bakalım, haftaya sizi Ölüdeniz'e götüreceğim. :)