Deli Aşk

Peride Celal ile ilk tanışma. Ve tanıştığına memnun olma. 1916 doğumlu bu Cumhuriyet kadınının 2002'de yazmış olduğu bu nefis romanda üç ana karakter bulunuyor. Dikkat: romanı anlatmaya başlıyorum! Annesini çok küçük yaşta kaybeden, başka bir kadınla evlendiği için de babasını hiç affetmeyen, yaşamının yarısını İstanbul yarısını Paris'te (ki giderek artar orada geçirdiği zaman) geçiren Elif'i ana karakterlerin en önemlisi olarak düşünebiliriz. Çünkü içindeki deli aşk ile mücadele ederken ruhen inanılmaz şekilde yıpranan, yorulan, gel-gitler yaşayan ve çıkmaza giren karakter o. Çevreye ve ülkesinde olup bitenlere duyarlı, ama bu konuda bir şey yapamamak canını sıktığı için Paris'e kaçmaktan hoşlanan, orada kendini sanata, kitaplarına ve çok yakın olduğu iki-üç insanla ve çoğu zaman da yalnız geçirdiği yaşamına adayan, süsten püsten hoşlanmayan, doğal, yapmacık hayata uyum gösteremediği için bencil ya da hafif kaçık görünen, ama benim pek empati kurduğum bir karakter oldu Elif. Elbette empati kurduğum her karakter gibi pek de hayırlı şeyler yaşamadı ama olsun! (Hatunun arızası makbuldür, değil mi? :) #yalandünya)   


Elif'in İstanbul'da yaşayan kocası Cem'den bahsedelim biraz da. O da eski solcu geçinenlerden, yeni yanar dönerlerden bir gazeteci. Şaşalı yaşamdan, gösterişten, kadınlardan, markalı giysilerden, paranın satın alabileceği her şeyden hoşlanan bir adam. Derinliği sıfır ama yaşına rağmen dış görünüşü halen çok iyi. Onun derdi de derinliği falan değil zaten. Bir şekilde şu deli karısını ikna edebilse de babasından miras kalan konağı müteahhite verip upuzun apartmanlardan diktirebilseler o arsaya ondan kralı olmayacak ama nerede? Elif, kendisine bu kadar zıt karakterdeki bir adama aşık işte. Hem de yıllardır evli olmalarına rağmen, her an ortaya çıkan karakter defolarına rağmen deliler gibi aşık. Zaten bu mutsuz aşktan dolayı daha fazla mutsuz olmamak için atıyor kendini Paris'teki çatı katı dairesine sık sık. Aslında laf aramızda Cem'in de etrafındaki onca kadına ve parıltılı yaşama karşın kendi çapında Elif'e deliler gibi aşık olduğunu görüyoruz (ama iki aşk arasında epey yorum farkı var!). 

Üçüncü ana karakter ise Elif'in Paris günlerinin çoğunu birlikte geçirdiği Kristof. Kendisinden çok genç olan bu yalansız, dolansız, içten çocuk bir zamanlar babasının yanında da çalışmış. Zaten Elif'le oradan tanışıyorlar. Benzer sanat zevklerini paylaşıp, Paris sokaklarında yürüyüşlere çıkıp, gösterişsiz yerel kafelerde  sohbet eşliğinde şaraplarının ve konyaklarının tadını çıkarıyorlar. Kristof, Budist olmak amacıyla üç aylık Tibet yolculuğuna çıkana kadar Elif'in hayattaki en önemli dayanak noktası olmaya devam ediyor. Dayanak noktasından uzaklaşan Elif, ayakta durmaya devam edebilecek mi dersiniz?

Elif'in aşk algısı benim aşk algılamama yabancı olsa da ben çok sevdim Deli Aşk'ı!

Benim için aşk tam da Jülide Sevim'in Tırtıllara Özgürlük kitabında tanımlandığı gibi bir şey:

...Yanından daha yeni ayrılmışken özlemek,
Huzuru, umudu, sevinci paylaşmak,
Yaşanacak günlerin güzelliğine inanmak,
Onun gelişmesine izin vermek, onu desteklemek,
O gelişirken kişisel gelişimini sürdürmek,
Bedenine dokunmayı istemek,
Bazen şefkatle bazen de tutkuyla öpmek o vücudu...



Pera'daki Altın Çocuklar

Bayram öncesindeki hafta Limonata oyununu izlemeye gideceğimiz gün ben biraz erken Beyoğlu'na gittim. Böylelikle Pera Müzesi'nde 13 Ekim'de açılan ve 6 Ocak'a kadar devam edecek olan Altın Çocuklar sergisini görebildim. 16.-19. yy arası dönemin Avrupa'sından çocuk portrelerinin bulunduğu sergide inanılmaz güzel tablolar var. Mutlaka görmeli ve hayran hayran izlemelisiniz. 



Sergilenen elli yedi çocuk portresi, çeşitli ülkelerden soylu ve aristokrat çocukları betimlerken, Avrupa’nın siyasi tarihine, aristokrasi geleneklerine, inançlarına ve moda akımlarına da ışık tutuyor. Bir anlamda bu portreler aracılığıyla Avrupa portre geleneği de anlaşılmış oluyor. Portrelerde yer alan pek çok obje ve canlının bir anlamı var. Çocuklar mutlaka ellerinde bir mücevher, papağan, hançer, pretzel gibi bir şey tutuyor ve bazılarının yanlarında bir köpek bulunuyor. Bunların anlamları tabloların yanlarındaki açıklamalarda yer alıyor. Örneğin, pretzel, varoluşun kırılganlığına gönderme yapıyor. Kuzey Hollanda'da doğan çocukların yarısından fazlasının 18 yaşına bile ulaşamadıkları bir dönemde çocuk portreleri ölümü aşma aracı olarak kullanılıyormuş. Ya da mercan kolye, takan figürün erkek çocuğu olduğunu gösteriyor; üç sıraysa üç erkek çocuğu var demek.  

Onları okurken birtakım geleneklerle ilgili çok şey öğreniyor ve ilginç bilgiler ediniyorsunuz. Ama benim asıl bu portrelerde kaybolmamı sağlayan şey kumaşların ve mücevherlerin neredeyse kusursuz bir şekilde resmedilmiş olması, yüzlerdeki ifadelerin canlılığı oldu. Bakmaya doyamıyorsunuz her birine. O inci kolyeler, taşlı yüzükler, sırma süslemeli perde saçakları, halılar, kadife ya da tahta kumaştan elbiseler, dantel yakalıklar... Daha neler neler.. Tek kelimeyle harika! 


Bu arada portrelerdeki çocuklar genellikle ailelerinin belirledikleri hedefe ulaşmak için kullandıkları çocuklar. Yani savaşı engellemek, iktidarı ve saltanatı güçlendirmek ya da sürdürmek, evin bereketini artırmak için evlendirilmek ya da başka birtakım stratejik ilişkilere sürüklenmek suretiyle kullanılan çocuklar. Bu yanıyla olayın hüzünlü bir tarafı olduğu kesin, ama portrelerde o hüznü gösteren hiçbir şey yok. Hepsi son derece gösterişli giysiler ve takılar içinde, mağrur ve asalet timsali bir duruş sergiliyorlar. 

Ben de bu sergiye bir kez daha gideceğim, çünkü hangi iki portreyi görmeyi unuttum tahmin edin bakalım? Cevap veriyorum: Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan ve Şehzade Abdürrahim Efendi! İnanamıyorum nasıl olup da görmediğime bunları. Çıkışta sergi kataloguna bakarken gördüm ve yeniden girmek istedim ama müzenin kapanış saati gelmiş olduğu için katların artık kapanmaya başladığını söylediler. Neyse, PERAkart'ım sağ olsun, Ocak ayına kadar birkaç kez daha giderim nasılsa. (Ve nitekim gittim de. Detaylar burada. 8/11/2012) Ama sonuçta iki katı da bitirdim ve göremedim, neredeydi onlar yahu, hâlâ aklımda bak..:)

Bu arada çooook uzaklardan gelmeme az kaldı. Bekleyin beni birkaç gün daha, sizlere anlatacak bir sürü şey biriktirdim.  (Yani umarım öyle olur, çünkü bu yazı 20 Ekim'de yazılmıştır.:) )

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

Ve iyi ki varsın, iyi ki bizim Atamız olmuş, bize ışık tutmuşsun Atam.. Senin aydın zihniyetinin eseri olan bu laik Cumhuriyet ve reformlar olmasaydı bir kadın olduğum için mutlu olabilir miydim emin değilim. Sayende "insan gibi" yaşıyorum. Aklım başımda olduğu sürece değerini bilmemem, unutmam, yadsımam mümkün değil! Huzur içinde uyu... 


Resmin hikayesi:

İstanbul'un kurtuluşundan 23 gün sonra Cumhuriyet ilan olunur ve Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir. 1924'ün 2 Ocak tarihinden 22 Şubat'ına kadar İzmir'de bulunur. İzmir'e giden bir kurul arasında İbrahim Çallı da vardır.


Çallı, Atatürk'le karşılaşır ve kendisine:

-"Türk milletinin gönlündeki Mustafa Kemal'in portresini yapmama izin verir misiniz Paşam?" der.

Atatürk de:

-"Mademki gönüllerde yaşayan Mustafa Kemal'i çizmek istiyorsun, benim modelliğime gerek yok." yanıtını verir.

Daha sonra Çallı, bazı araştırmalarına dayanarak Atatürk'ün koltukta oturur, sivil giysili/fraklı tablosunu oluşturur. (1935)

(Hikayeyi buradan, fotoğrafı Google görsellerden aldım.)

Aman Nazar Değmesin…

Ressam Sedat Kumova “Aman Nazar Değmesin” adını verdiği resimlerini 5 Kasım – 16 Kasım 2012 tarihleri arasında Vakıfbank İstanbul Genel Müdürlük Fuayesinde sergiliyor.

Hayatın içinde yaşanan aşklar…
Sevgiliye, çocuğa, maddeye, objeye duyulan aşklar…
Kimi insanları görürüz ruhtan yoksun, kimi binalar görürüz ruhlarıyla bizi tutsak eder, vazgeçilmez olurlar…

Kız Kulesi ve Galata Kulesi’nin bu ruha sahip en güzel örnek olduğu hepimiz için bir gerçektir. Tıpkı Kumova’nın tablolarında sonu olmayan zincirler gibi binlerce hikâye yarattık. Hepimiz kendi yaşanmışlıklarımıza uygun hikâyeler biçtik, yakıştırdık.

 Galata'ya Bakış

Pamuk Prenses 

Peki ya Onlar’ın gerçeği?

Ressam Sedat Kumova’da tablolarında onların her ne kadar ayrı görünseler de aslında ruhen birleşmiş oldukları düşüncesinden yola çıkıyor. Vapurlarla, martılarla haberleştiklerini düşünüyor.

Kullandığı tüller kendi gerçekliklerini saklıyor, kim bilir belki de ‘nazar değmesin’ diye yaşanan aşk gizli kalıyor.

 Selam Söyle

Şimdi Sedat Kumova tablolarını izleyerek yaşanmışlıklarımızı hatırlama kendi içimizde yaşadığımız aşklarla karşılaşma, yeni aşk hikâyeleri yaratma, aşk’a saygı duyma zamanı…

Açılış   : 5 Kasım 2012 Pazartesi Saat: 18.30 – 19.30
Vakıfbank Sanat Galerisi
Adres : Hacı Adil Yolu Çayır Çimen Sok. No:2 1.Levent- İstanbul 
Tel : +90 (212) 316 70 70
Sergi Pazar günleri dışında her gün 09.00 – 17.30 saatleri arasında görülebilir.

Brand It!

Detaylar aşağıda...Gayet kısa ve öz bir şekilde açıklandığı için ben ayrıca bir şey yazmak istemedim. Sanatçı listesi de var..


Rh+ Sanat Galerisi nerede derseniz, o da Valikonağı üzerinde Vitra'nın tam karşısındaki apartmanlardan birinin birinci katında. Değişik bir sergi bu. Çalışmalar streç film gibi şeffaf bir tabakayla kaplanmış, üzerine yorum yapıştırabileceğiniz şeffaf stickerlar ve kalemler var masalarda... O tablonun size ne hissettirdiğini, çağrıştırdığını ya da beğenip beğenmediğinizi yazabilirsiniz onlara.. Sanatçılar ara sıra gelip, yorumlara bakıp eğleniyorlarmış, aralarından biri söyledi! :) 

Ama ortam fotoğraf çekmeye pek uygun değil. Resimler alt alta üst üste atılmış gibi mekanın ortasına. Üzerlerindeki kaplama bir de bir tarafta gün ışığının yansıması, diğer tarafta karanlık olunca fotoğrafla anlatabileceğim bir ortam çıkmıyor ortaya. Ama 30 Ekim'e kadar Nişantaşı taraflarına yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim. 


Çok değişik, çok keyifli bir sergi olmuş. Rh+ ile ilgili bilgi almak için de buraya tık tık!

İyi haftalar! 

Limonata

İkincikat'ı geçen sene de çok duymuştum. Hem Limonata hem de Disosya oyunlarını. Ama bir türlü fırsat bulup da gidememiştik ikisine de. Bu sene Limonata'nın son oyunları olduğunu ve Ekim ayından sonra oynamayacaklarını öğrenir öğrenmez aldım biletlerimizi 17 Ekim Çarşamba akşamı için. İkincikat Tiyatro'nun yeri Beyoğlu'nda. Eski bir Beyoğlu apartmanının ikinci katında. Adres Olivya Geçidi, Olivya Han, No:1. Tarif ise Mısır Apt.'nın karşısındaki Greyder'in olduğu ara sokakta bulunan Mandabatmaz kahvenin üst katı. Yerler numarasız. Küçük bir oda tiyatrosundayız. Tiyatroya çıkmadan Mandabatmaz'ın nefis Türk kahvesinden içmelisiniz (Twitter'da Ahmet Hakan'dan birkaç kez duymuştum, ilk kez denedim, bayıldım. Küçük tahta tabureleri olan minik bir sokak arası kahvesi, uzun uzun oturmalık değil ama Türk kahvesi molası için harika). 

Neyse, oyuna gelmeden önce bir hatırlatma daha. İkincikat biletlerini Biletix'e gereksiz komisyonlar ödeyerek alabileceğiniz gibi gişeyi arayıp telefonda kredi kartıyla da alabiliyorsunuz. Biz öyle yaptık. Girmeden önce biletlerimizi teslim aldık ve en öndeki sandalyelerden ikisine kurulduk. Uyarayım, bundan sonra oyunu anlatıyorum!


Önce bir magazin programında Müge (Banu Çiçek Barutçugil) adında bir yazarın sözüm ona tanıtımı yapıldı. Sonra her yere fotoğraflar saçılmış bir salonun kanepesinde oturan üzgün bir kadın gördük. Aynı evden yazarın da çıkmasıyla öğrendik ki o kadın yazarın annesi. Ailesinde yaşadığı travmatik olayları unutmaya çalışan, reddeden bir zihne sahip, mutsuz bir kadın, bir anne... Deniz Türkali, bu hasta ve depresif Özlem Hanım rolünü çok başarılı canlandırmış. Daha sonra başka bir dairede tekerlekli sandalyeye bağlı  Ege (Tevfik Şahin) ve sevgilisi  Koray (Barış Gönenen) ile tanışıyoruz. Mutlu görünüyorlar. O da ne? Müge, Ege'yi ziyarete geliyor. Evine çeki düzen verip, biraz öğreten abla pozları takınıp, kontrollü tavırlarıyla Ege'yi biraz da sinir edip gidiyor. Meğer bunlar abla-kardeşlermiş. Hatta bir de seneler önce hiç haber vermeden, aileyle bağlarını tamamen kopararak aşık olduğu kadının peşinden Paris'e giden  küçük, sorumsuz, deli dolu bir kardeş daha var bu ailede: Melih (Sezgi Mengi). Büyük aşkı tarafından terk edilince "hadi bir dönüp bakayım, bizim oralarda durumlar nasıl" diye hava değişimi tadında dönüp gelmiş ve ailenin durumuna turist kadar yabancı Melih. Ama o da ailenin bir parçası en nihayetinde. Babamız eksik değil mi? Baba çoktan başka bir kadın için Özlem Hanım'ı terk etmiş, onu oyunda görmüyoruz bile. Karakterlerimiz bunlar. 

Ne yazık ki seçemedikleri bir gruba aitler,
O grubu sevme zorunluluğu ve şartlanması içinde yetişmişler, 
İstemeseler de kendilerine  biçilen rollere razı olmuşlar,
Kimi zaman gönüllü olarak kaldırabileceklerinden fazlasını üstlenmiş ama kimseyi memnun edememişler, 
Grup üyelerini kendi doğrularına uygun olmadıkları için hayal kırıklığına uğramışlar,
Yargılamışlar, çatışmışlar, savaşmışlar, kopmuşlar...ama aslında hiçbir zaman tam anlamıyla kopmayı becerememişler,
Kafalarında büyük beklentiler yaratmışlar,
Ve elbette büyük hayal kırıklıkları yaşamışlar...

Fazla söze gerek var mı? Onlar bir aile. Toplumun küçük ama dev birimi. İçinde kopan fırtınalar , yaşanan travmalar ve sancılar da devasa boyutlarda. Yine de bunları atlatmak için de sevgi ve hoşgörü içinde birbirlerine tutunmak dışında çıkar yolları da yok. 

Oyuna bayıldım. Oyunculara ayrıca bayıldım. Yazarı Sami Berat Marçalı'nın ise 1987 doğumlu olduğunu öğrenince metnin derinliğine bir kat daha hayran oldum. 24 Ekim ve 31 Ekim'de son oyunlarını oynayacak Limonata'yı mutlaka izlemelisiniz. Bir de uyarı: selpaklarınız yanınızda hazır olsun mutlaka!

Şimdiden iyi seyirler...

Kurban Bayramı...

...bağışlarınız için aşağıdaki vakıfları hatırlatmak istedim. 


Şimdiden iyi bayramlar ve iyi tatiller hepinize... 

Harika Bir Sesle Tanışın

Albüm yolda.. Muhtemelen bayramdan hemen sonra müzik marketlerin raflarında Ezgi'nin albümünü ve TV'lerde ise bu klibi görmeye başlayacağız. Bu harika ses benim çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşıma ait... İşte ilkokul yıllarından itibaren müzikle haşır neşir olduğunu bildiğim, sesini ayrı piyanosunu ayrı konuşturan ve  yüzlerce öğrenci yetiştirmiş -halen de yetiştirmeye devam eden- Ezgi ilk albümünü çıkarıyor. Ben bile heyecanlandım ondan bu haberi duyunca, onun içindeki kıpırtıyı düşünemiyorum bile. Siz de herkesten önce bu nefis sesle tanışmak isterseniz buyurun buraya:



Tekrar tebrikler ve yolun açık olsun Ezgi'cim!! Bayram tatili dönüşü bu güzel haberi ve ilk klibini bahsettiğin pizzacıda kadeh tokuşturarak kutlamak dileğiyle. :)  

Tasarım Bienali

Bu sene ilk kez böyle bir bienal düzenleneceğini sanırım Eylül ayı içinde İKSV'nin Twitter hesabından öğrenmiştim. İçeriğini bilmesem de açılır açılmaz gezmeye karar vermiştim zaten. Ne de olsa içinde "tasarım" kelimesi geçiyor ve İKSV tarafından düzenleniyor, kesinlikle iyi bir şeydir! Bir de bunun üzerine Vitra'nın yine Twitter üzerinden düzenlediği yarışmayla üç hafta boyunca 10'ar kişiye çift kişilik sınırsız kullanım hakkı olan davetiyeler vereceğini öğrenince katılmasam olmaz dedim. Sorun bakalım sorunuzu dedim. :) #tatilyeridediğin dediler, ben de "#tatilyeridedigin bedenen ve ruhen sıfırlanmış bünyeyi yeniden 100% enerji seviyesine getiren bir şarj istasyonudur" dedim. Ve jürinin beğendiği yanıtlardan biri olarak davetiye kazanan ilk 10'lu gruba dahil edildim. Sınırsız giriş, ön gösterime katılma, rehberli tur gibi ayrıcalıklar sağlayan davetiyem de geldikten sonra sıra günü planlamaya geldi.  


Cumartesi'yi sergiler ve sahaflarla geçiren İso'cumdan Pazar günü "hadi Tasarım Bienali'ne gidelim" teklifi duymayı beklemiyordum, ama hayat güzel sürprizlerle dolu işte! :) Ve Pazar günü öğleden sonrayı Tasarım Bienali'nin İstanbul Modern'de bulunan ve küratörlüğünü ünlü mimar Emre Arolat'ın üstlenmiş olduğu Musibet bölümüne ayırdık. Bayram sonrasındaki bir hafta sonu da Galata Rum Okulu'ndaki Adhokrasi bölümünü gezeriz dedik. Tasarım Bienali deyince aklınıza değişik tasarım ürünlerinin sergilendiği bir bienal geliyorsa yanılıyorsunuz.  Tasarım Bienali’nin teması Kusurluluk / Imperfection. Böyle bir tema için İstanbul'dan daha güzel bir örnek olabilir mi? Kusurlu ama enerjik, dinamik, ilham veren, yaratıcı potansiyeli yüksek bir şehir İstanbul. Tema, şehir, mimar bir küratör ve Musibet başlığını bir araya getirdiğinizde Tasarım Bienali'nde nelerle karşılaşacağınızı az çok anlamış oluyorsunuz. Bu bienalde büyük "kentsel dönüşüm" planları ya da birbirinden "havalı (hatta çılgın!) projeler" adı altında plansız, programsız, mantıksız, pek çok değeri yok etmek, insana ve doğaya zarar vermek pahasına yapılan zevksiz ve yersiz tasarım etkinlikleri sorgulanıyor. Ve inanın içeride sizi harika çalışmalar bekliyor!


İçeride çok tatlı, dersine çok iyi çalışmış olduğu belli, eserler konusunda çok bilgili, güler yüzlü, gencecik rehberimiz Cansın ile tanışıyor ve sergiyi onunla birlikte geziyoruz. İyi ki de öyle yapıyoruz, gerçekten elinizdeki kitapçığın ya da kapı girişlerinde yazan açıklamaların çok daha fazlasını çok daha anlaşılır bir şekilde öğrenebilirsiniz rehberinizden. Tavsiye ediyorum.  

Her bir odada ayrı bir hikaye var, o yüzden bienali anlatmak imkansız, görmeniz gerek. Bir sürü enstalasyon ve  fotoğraf & video çalışmasının olduğu bienalde fotoğraf çekmek serbest. Ama görmeden anlamanın çok mümkün olmayacağını düşünerek fazla fotoğraf çekmedim. Yine de birkaç fotoğraf ekleyeyim hadi.


En çok aklımda kalanları kısaca anlatacak olursam:

  • Deplase adlı çalışma.. Özden Demir ve Sinem Serap Duran'ın toplumsal bellek kaybının farklı durumlarına odaklandıkları video çalışması. Deprem sonrasındaki yıkıntılar arasından çıkardıkları eşyalarla oluşturulan o kulübe videosu etkileyiciydi..
  • Bir kısmını yukarıda sağ altta gördüğünüz Olağanaltı adlı enstalasyon çalışması. Kentin ancak pek çok farklı zamanda, farklı yerlerden deneyimlenerek anlaşılabilecek bir yapı olduğunu ve durağan ve ikonlaşmış imgeler üzerinden kavramanın olası tehlikelerinin altını çiziyor.
  • 40 Nasihat Made in İstanbul odasındaki fotoğraflar tek tek incelenmeli! Süperler ve hepsi de sadece bize özgüler. Ne demek istediğimi birkaç örnekle anlatayım: aynı binada bir düğün salonu, yanında çiğ köfteci, üst katında kuaför ve en üstte de halı saha görebileceğiniz başka bir ülke var mıdır bilmiyorum? Ya da üst geçidin geçidi yok olmuş ama kaldırımlarda boşluğa uzanan merdivenler halen duruyorsa bilin ki vatan toprağındasınız! :)
  • Ali Taptık'ın Osmanbey'in tekstilcilerin merkezi olmasıyla birlikte semtte yaşanan dönüşümü anlattığı Giyinmek ve Giydirmek Üzerine de güzel bir çalışmaydı. Sürekli göz önünde olan kusurluluğu bir süre sonra yadırgamamaya başlıyoruz sanırım. Osmanbey'deki çoğu iş yeri vitrini, son iki katı konut olarak kullanılan binaları görünce bunu düşündüm.
  • Ebru Salah, Kentsel Kılık projesiyle biçki-dikiş terimlerini kente uyarlamış. Altta ortada gördüğünüz üzere İstanbul haritasını bir giysi gibi tasarlamış ve örneğin bağlantı noktası olan köprüleri şeritler dikerek göstermiş. 
  • Can Yalman'ın Meydandaki Tepki adlı video çalışması da süperdi. İstanbul'un çeşitli noktalarına yerleştirilen tasarım bir koltuğun başına gelenler ve vatandaşın tepkisi anlatılıyor değişik ekranlarda. Ya da tepkisizliği mi desem?
  • Ve çıkışta sizi uğurlayan aşağıdaki çalışma: İnşaat Ya Resululullah! Aydan Çelik'in bu çalışması için açıklamaya gerek var mı? Bence hiç yok, ama koca bir alkış hiç fena olmaz, değil mi? 

Çıkışta Ben Başkan Olsam interaktif uygulamasına da mutlaka katılın derim. Ortada her birinde ayrı bir soru bulunan şemsiyeleri göreceksiniz zaten. İstanbulkart'ınızı okutarak "eğer belediye başkanı olsaydınız, ne yapardınız?" diye düşünerek o soruların hepsini yanıtlayın. En sonunda başkan olarak profilinizi öğreneceğiniz ekrana da kartınızı okutun ve sonucun yazdığı rozetinizi alın. Benim yüz kızartıcı sonucumu merak edenler buraya! Ben de çaktırmadan eleştirdiğim bu düzenin bir parçası olmuşum dostlar! :) 

Neyse, çok uzattım yine. Tasarım Bienali 12 Aralık'a kadar devam ediyor. Mutlaka gidin derim. Bakarsınız belki  bir hafta sonu Galata Rum Okulu'nda karşılaşırız bile. Olamaz mı, olabilir..:)

Cildim Darphin'e Emanet :)

Şansım devam ediyor. Bakıyorum, "evet bu ürünü istiyorum diyorum," yarışmaya katılıyorum, kazanıyorum! :) Tavsiye ederim. 

Darphin de Facebook üzerinden düzenlediği yarışmanın kazananlarına Vitalskin serisinden iki ürün vereceğini söylemiş. Ürünün açıklamalarını okudum ve paraben içermeyen, %85 ve üzerinde doğal içeriği olan, kullanımı kolay ve pratik bu cilt bakım ürünlerini denemek istedim. Tam da yazdan yeni çıkan yıpranmış, güneş yorgunu cildimi biraz şımartmam gerektiğini düşündüğüm bir dönemde Darphin'in ürünleri ilaç gibi geldiler kapıma kadar. Nasıl mı?

Darphin bize "hayatımızın enerji kaynağını" sordu. Bizler de yanıtlarımızı gönderdik. En beğenilen yanıtlar da hediye kazandı. İşte onlar:


Yanıtımın sizler için bir sürpriz olmadığını düşünüyorum, ne dersiniz? :)

Gelelim Salı günü akşam üstü gelen hediyelerime. Aşağıda gördüğünüz minik karton çantadan çıkan ve el yazısıyla yazılmış "keyifli bakımlar dileyen" mesaj içlerinde en değerli olanı ve bana en çok canlılık vereni oldu. Diğerleri ise tüm ciltler için uygun olan Vitalskin anti-fatigue dynamizing serum (yorgunluk giderici ve cilde enerjisini geri kazandıran bir ürün) ve Vitalskin replumping energic emulsion (nem ve anti-oksidan koruma sağlayan, cilde esnek ve ışıltılı bir görünüm veren bakım kremi) ile birlikte verilen cilt bakım sanatı kitapçığı idi. 
  

Sizler ürünlerle ilgili daha detaylı bilgileri buradan öğrenirken, ben de izninizle cildimin sabah şımarıklığıyla ilgilenmeye gidiyorum. Memnun kalacağımdan eminim ama üzerinden biraz zaman geçtikten sonra gözlemlediğim sonuçları da sizlerle paylaşırım. 

Teşekkürler Darphin! Cildime iyi bakacağım, söz! :)



Beyoğlu'nda Bir Cumartesi Öğleden Sonrası

Cuma akşamı Ongun da bizde olduğundan dolayı hastayız falan demeyip kendimizi kaptırmışız şaraba. Gerçi ertesi gün de nezle ve öksürüğüm geçti, acaba geçen hafta boyunca öksürük şurubu ve ıhlamur yerine her gün iki kadeh Merlot atsam daha mı  iyi gelecekti bilemedim. Neyse, Cuma akşamı abartınca Cumartesi günü gece Beyoğlu'sunu değil ancak öğleden sonra Beyoğlu'sunu kaldırabileceğimize karar verdik. İso'cumu Sahaf Festivali'nin son günlerinde plak bakma vaadiyle kandırdım. Oraya kadar gitmişken onu bir de Akademililer ile tanıştırdım. Biliyorsunuz ben şimdiye kadar Akademililer'deki sergilerin hiçbirini kaçırmadım, kendilerinin hastasıyım! :) Bu kez 25 Ekim'e kadar devam eden Görünüşün Anlamı adlı karma sergi vardı.


Ve bu karma sergide önceki Akademililer sergilerinden tanıdığım bir sürü sanatçı da bulunuyordu. Örneğin Sinema Kaya'nın Bir Aşk Cinayeti'ni anında hatırladım. O kadının yüz ifadesini nasıl unutabilirim zaten! Nesli Türk'ün iki tablosu vardı sergide. Gizem Enuysal'ın TV karşısında uyuklayan yaşlı kadını oradaydı. Sonra Resul Aytemür'ün İşçi Bayramı sonrasında kalabalık dağıldığında Taksim'de kaldırıma oturmuş bayraklı iki çocuğun olduğu tablosunu da anında tanıdım. Vay be, dedim sonra kendi kendime, çaktırmadan müdavimi olmuşum buranın.:) Bu kez gözüme çarpanlar ise bunlar oldu:


Üstte soldaki kadın bedeni Sema Maşkılı'ya ait. Zaten bu sergi bittikten sonra onun kişisel sergisi başlayacakmış (31 Ekim-30 Kasım arası). Hemen yanındaki figür ve altta sağdaki asansörün içinde bulunan figür Mustafa Özel'e ait. Hem figürlere hem de arka plandaki metal yüzeylerine bayıldım kendisinin. Üstte sağdaki balıkçılar Vasıf Pehlivanoğlu imzası taşıyor. Altta solda yer alan ayna karşısındaki yaşlı teyze ise Aslı Altınışık'ın. En favorilerimden biri de altta ortada yer alan sokak görüntüsü oldu. Işıl Güleç'in aynı şekilde bir de Narmanlı Han'ın kapısını yaptığı harika bir çalışması daha bulunuyordu sergide. Beyoğlu'nun vazgeçilmez durağı Akademililer beni yine mest etti anlayacağınız. 

İso'cuma bu sanat molası yetmemiş olacak ki çıkışta Burhan Doğançay Müzesi'ni de gezmek istedi. Biliyorsunuz onun da hastasıyız! Ama müzenin önceden anlatılmışı var, o yüzden sadece sanatçının ilk dönem eserlerinin önünde çekilmiş kendi fotoğrafımı ekliyorum.:) 


Artık Sahaf Festivali'ni didikleyebiliriz. Plaklar, kitaplar, kartpostallar, posterler, vs.. Gerçi onun da anlatılmışı var. :) Buradan çıktıktan sonra Koska'ya uğrayıp birkaç muzır atıştırmalık alıyor ve kendimize çorba ve tost yapıp, üstüne çay demleyip film izlemek üzere evimize dönüyoruz. Cumartesi akşamına pek yakışmadı değil mi bu plan? Eee, n'apalım, işte bu yüzden "drink responsibly" yazıyorlar içki reklamlarına ama anlayana tabi! 

Neyse, yazının ana fikri: Akademililer'i henüz keşfetmediyseniz mutlaka keşfedin. Bir de sizinle birlikte sergi, bienal, festival, bar, konser, tiyatro ya da kısacası her yere -ya da pek çok yere diyelim- gelmekten keyif alan bir sevgiliniz varsa hiç durmayın, hemen ona sarılıp kocaman bir öpücük kondurun boynuna.:)

Açıl Kafam Açıl

Geçen hafta Çarşamba günü Devlet Tiyatroları'nın Açıl Kafam Açıl oyunu ile tiyatro sezonunu da açmış olduk. Refik Erduran'ın yazdığı ve geniş bir oyuncu kadrosuna sahip bu oyunu ben çok sevdim. Hatta hasta olmama rağmen sayelerinde açıldım diyebilirim. :)

Cevahir Sahnesi'nin koltuk araları geniş olanının ikinci sırasının ortasına kurulduktan sonra arayla birlikte yaklaşık iki saat süren bu güzel oyuna, ekran görüntülerine ve müziklerine bıraktık kendimizi. Evet, oyunda aynı zamanda dev ekrana yansıtılan etkileyici -ama biraz sert- görüntüler ve arka planda da oyuncular kadar alkışı hak eden bir orkestra bulunuyordu. Oyuna müzikal diyemem ama kesinlikle müzikler de çok önemli bir unsurdu. İmza: Can Atilla zaten, başka söze gerek var mı?

Kısaca konusundan bahsedecek olursam, aslında birbirlerini uzun yıllardır görmemiş, pek de tanımayan bir baba-kızdan yola çıkarak ülkedeki yozlaşma ve kötü gidişatı anlatan bir oyun olduğunu söyleyebilirim. Bakmayın siz oyunun ana mekanının bir batakhane olduğuna. Görünenin her zaman gerçeği yansıtmayabileceğinin vurgulandığı oyunda size tanıdık gelecek pek çok durum ve karakter bulacağınıza eminim. Hatta belki en sonunda batakhane ortamını daha dürüst, maskesiz ve anlaşılır bulabilirsiniz, ona göre! 

Oyunculuklar iyiydi ama öyle çok harika bir performansın gözüme çarptığını söyleyemeyeceğim. Dekor, kostümler ve müzik harika. Günümüz dünyasına ve Türkiye'sine karşı eleştirel bir gözle bakan, güncel bir metni var. Ama mesaj kaygısı çok fazla. İso'cumu en çok rahatsız eden kısmı bu oldu. Biraz Levent Kırca'nın Olacak O Kadar'ı havasında kör göze parmak eleştiren bir oyun. Yer yer doğal bir baba kız konuşmasından çıkıp ders veren bir öğretmen ve dinleyen öğrencisini görür gibi oluyoruz sahnede. Ama yine de hiç de sıkılmayacağınızı belirtmeliyim. 

   
Bu arada Devlet Tiyatroları'nın biletlerinin sadece 10 TL olduğunu bir kez daha hatırlatırım. Yani artık pek çok yerde sinemaya daha fazla para harcıyoruz. Bu kadar uygun bir bedel karşılığı bizlere sunulan böylesine değerli, emek ürünü oyunların hiçbirini kaçırmamak gerek bana göre. Hangi şehirde olursanız olun hemen sezon oyunlarından görmek istediklerinizi buradan seçip, biletlerinizi de MyBilet'ten alın derim. Benim bu sezon görmek istediğim iki oyun daha var: biri Çirkin, diğeri ise Yağmur Durduğunda. İlk üç sıranın ortasında bilet yakaladığım anda oradayım! :)

İyi seyirler hepinize..

Eylül

Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı diye bildiğimiz Mehmet Rauf'un Eylül romanını okudum ve bir noktaya kadar platonik aşkın keyifli olabileceğini düşünen benim bile içim şişti! Bakış bakış nereye kadar yahu? Sayfalarca bakışarak birbirlerine duygularını aktaran Suad ve Necib'e "hadi artık, açılın birbirinize" diye diye son sayfalara kadar geldim ama nafile. Neyse, size kısaca hikayeyi anlatayım..

Suad ve Süreyya evliler. Siz de benim gibi ilk sayfalarda Suad'ın erkek Süreyya'nın kadın olduğunu düşünürseniz Necib'in cinsel yaşamıyla ilgili farklı bir intibaya kapılabilirsiniz, ama düşündüğünüz gibi değil. Önce bu konuda netleşelim: Suad kadın, Süreyya erkek. Bunların mutlu bir evliliği var. Tabi Süreyya'nın ailesinin yanında yaşamak gibi önemli bir mutsuzluk nedenleri de var ama romanın başında Suad'ın babasından gelen para desteğiyle o evden, yani kayınvalideden, despot kayınpederden, kötü niyetli görümce Hacer ve yalaka kocasından kaçarak kendilerine Boğaziçi'nde bir yalı dairesi tutuyorlar. Artık değmeyin gitsin keyiflerine. İlkbahar ve yaz harika geçiyor onlar için. Yalıda baş başa hayat çok güzel. Bağlarda, bahçelerde yürüyüşler, sandal sefaları, balığa çıkmalar, balkonda manzaraya karşı keyif çatmalar, Suad'ın piyanosundan yükselen ezgiler, Süreyya'nın tekne merakı... Vee elbette bu ikilinin yaşamına renk getiren dostları Necib'in varlığı. Necib, müzmin bekarlardan. Evliliğe sıcak bakmıyor. Beyoğlu'nda her davette, eğlencede o da var. Dışarıdan bakınca eğlenceli, dopdolu, renkli görünen bu yaşamı  içinde  sayısız kadınla  da ilişkisi olmuş. Ama bar filozofunun dediği gibi "çok kadın hiç kadındır" sözünün doğruluğunu kanıtlarcasına yapayalnız kalmış ve bu hayatı artık bomboş bulmaya başlamış bir genç adam. Süreyya'nın dostu olarak bu çiftin evine çok sık gelip gitmeye başlıyor. O sırada onların evliliğine imrenerek bakmaya, aralarındaki uyumu gözlemeye, evlenecekse ancak Suad gibi temiz, dürüst, numarasız ve sevecen bir kadınla evlenebileceğine karar veriyor. Sonra iç dünyasında işi bir adım daha ileri götürerek Suad'a iyiden iyiye aşık olmaya başlıyor! Baş başa kaldıkça kocasının bencilce kendi zevkleri dışında başka bir şeyle ilgilenmediğini , ortak bir zevkleri olmadığını fark ederek yalıda boşluğa düşen Suad ise etrafına bakınırken Necib'in bu ilgi dolu gözleriyle karşılaşıveriyor. İşte ondan sonra olan size oluyor, sevgili okur. Bunlar bakışa bakışa sizi ruh hastası ediyorlar artık. Bakışarak sayfalarca şey anlatıyorlar birbirlerine ama toplasan iki cümle laf etmiyorlar. Bir de üstüne yazın güzel günleri bitip sonbahar bunalımı geliyor ki artık ondan sonrasını bir ufak açıp okumaya devam edebilirsiniz, yakışır yani.:) 

Bense İso'cumun maçta olduğu bir akşam buz gibi bir bira eşliğinde okudum bu aşkın hazin öyküsünün son sayfalarını:


Ama böyle dediğime bakmayın, sevdim ben bu romanı. Aşkın yapısı itibariyle içimi sıktığı yerler oldu ama karakterlerin iç dünyalarını çok güzel anlatmış Mehmet Rauf. Elimdeki baskı imla yanlışları ve yer yer anlaşılmaz cümlelerle dolu berbat bir kopya olsa da sevdim bu romanı. Okunması gereken klasiklerden biri olduğunu düşünüyor ve bilinen bir yayınevi baskısını alıp okumanızı tavsiye ediyorum. İçinizi bunaltacak -ama iyi yönünden bakacak olursanız sizi aşka inandıracak- bir sonu olduğunu da baştan söyleyeyim.

Bol kitaplı, keyifli bir hafta diliyorum hepinize...


Pera'da Yeni Sergi Başlıyor!

Elbette gidip görüp, size de anlatacağım ama ne zaman olur bilinmez. Benden önce gidip görüp tadını çıkarmak isteyenlere duyurulur!!


Bugün başladı, haberiniz olsun.
Ve iyi hafta sonları...

Bir Figür Ustası: Neşet Günal'dan Desenler

Kısa biyografi: Türk resminin figüratif duayeni Neşet Günal, 1923'de Nevşehir'de doğdu. 1939 yılında başlayan ve yaklaşık yedi yıl süren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki eğitimi süresince sanatçı, Nurullah Berk, Sabri Berkel ve Leopold Levy'nin atölyelerinde çalıştı. Sanatçı 1946 yılında Akademi'den birincilikle mezun oldu ve aynı yıl İtalya bursunu kazandı. Fakat bürokratik birtakım engeller nedeniyle  iki yıl sonra Paris'e gönderildi. 1954 yılında Türkiye'ye geri dönen Günal, Akademiye asistan olarak atandı. Burada uzun yıllar çalıştıktan sonra 1970 yılında profesör oldu. Sanatçı yur tiçi ve yurt dışında pek çok karma sergiye katılmıştır.

Sağlam desen yapısıyla doğup büyüdüğü Orta Anadolu'nun çorak topraklarını ve yoksul ama çalışkan insanlarını anlatan sanatçı, tekniği ve yorumuyla Türk resmine yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.


Desenler  bir sanatçının gizli bahçesidir.. Bir desen de tıpkı bir tuval resmi gibi sanatçının özelliklerini yansıtır; hatta onu ele verir. Çünkü izleyici çoğu kez sanatçının kendisine sunulan son ürününü, çoğunlukla tuval çalışmasını görür, öncesini, yani o resmin siyah-beyaz yüzünü, oluşumunu, yaratma sürecini bilmez. Sanatçının bu süreçten geriye  bıraktığı en önemli ipucu desenleridir. Sanatçının yeteneği, ressamlığı, kişiliği, özgünlüğü- eğer yapıyorsa- desenlerine bakılarak daha iyi anlaşılır.

Desenini resime ulaşmanın ana yolu olarak kullanan Neşet Günal için desen tuval öncesi yapılan hazırlık çalışmalarının ötesindedir.

Toplumsal ve işlevsel bir sanatı savunması, ilk bakışta Neşet Günal’ın toplumcu gerçekçi sanat anlayışına yakın olduğu izlenimi verebilir. Ancak onun sanat anlayışı, sanatçı kişiliği ve sanatçı tavrı ideolojik bir öncülden ya da güncel bir sanat akımından hareketle değil yaşamın ve yaşadıklarının sürekli sorgulanmasıyla gelişmiş ve biçimlenmiştir.

Neşet Günal resimlerinde dışavurumcu, fantastik, hatta gerçeküstü öğeleri hep kullanmıştır. Ancak bunların hepsi resmin genel konusunu destekler ve gerçekliğini zenginleştirir.


Usta Türk ressam, 26 Kasım 2002 sabahı hayata gözlerini kapadı. Başlıca eserleri arasında, ''Çocuklar'' (1996), ''Korkuluk'' (1989), ''Duvar Dibi'' (1981), ''Toprak Adamı''(1974) ve ''Başakçılar'' (1984) sayılabilir.

17 Ekim – 30 Kasım tarihleri arasında Neşet Günal’ın 10. ölüm yılı anısına eserlerinden oluşan BİR FİGÜR USTASI: "Neşet Günal'dan Desenler" isimli desen sergisini Galeri Selvin’de görebilirsiniz.

Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy,Beşiktaş/İstanbul
Tel: 212.263 74 81



Bakış - Portre Fotoğrafının Değişen Yüzü


İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde 3 Ekim 2012- 20 Ocak 2013 tarihleri arasında yer alacak Bakış - Portre Fotoğrafının Değişen Yüzü başlıklı sergi, Bank of America koleksiyonundan seçilen 54 fotoğrafçının 72 yapıtı aracılığıyla portre fotoğrafının 160 yıllık geçmişine ışık tutuyor.

Fotoğraf tarihinin mihenk taşı niteliğindeki sanatçıları bir araya getiren bu sergide, teknik, içerik ve estetik olarak fotoğrafçılığın ve portrenin gelişimi ve dönüşümü aktarılıyor. Sergi, portre fotoğrafının ilk örneklerinden bugüne uzanan süreçte toplumsal gelişmeler, düşünce yapıları ve sanatsal eğilimlerin fotoğraf tarihindeki izini sürüyor. Stüdyo fotoğraflarının ilk örnekleri, tarihin ilk savaş fotoğrafları, fotomuhabirliğin ve belgesel fotoğrafçılığın öncüleri ve bugünün öne çıkan çağdaş sanatçıları bu sergide buluşuyor.



Küratörlüğünü Sena Çakırkaya’nın üstlendiği sergi, yalnızca portre türünün değil, fotoğrafın ortaya çıkışından günümüze toplumsal ve sanatsal dönüşümün izini sürüyor. Sergiyle ilgili düzenlenen basın toplantısında Sena Çakırkaya, portrenin zamanın içinden bize ulaşan bakış olduğunu vurgulayarak, objektifin karşısında poz veren kişinin bakışını, görüntüsünü kurgulayarak kimliğine dair bir temsil yarattığını, fotoğrafının çekildiğinin farkında olarak gelecekteki izleyicisine bir mesaj bıraktığını belirtmiş: “Çekilen portre fotoğrafçı, özne ve izleyici üçlüsünün bakışlarının kesişiminde var olur. Bu bakışların farklı zaman ve mekanlarda gerçekleşebilecek karşılaşmalarından doğacak anlamlar sınırsızdır. Sergide, dekor ve kostümlerle inşa edilen kimlikler, fotoğrafın sanat olarak kabul mücadelesi, zamanın gerçekleriyle yüzleşme ve bugünün kimlik ve iktidar politikaları gibi portrenin farklı katmanlarına dair bir bakış ortaya konuyor.”



Bu sergi, Bank of America Merrill Lynch’in koleksiyonunda bulunan sanat yapıtlarını ödünç vermesini sağlayan Art in our Communities™ programından yararlanarak gerçekleştiriliyor. Bu özgün girişim,   dünyadaki müzelerin ve kar amacı gütmeyen galerilerin, hazır veya kendi ürettikleri sergiler için bedelsiz olarak yapıt ödünç almasına olanak veriyor. 2008 yılı sonundan bugüne dek bu programla,  dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelere 50’den fazla sergi ödünç verildi.

Ben de düşündüm ki, "hazır bugün günlerden Perşembe iken ve İstanbul Modern Perşembe günleri kapılarını ücretsiz olarak sanatseverlere açıyorken, belki gidip bu sergiyi görmek istersiniz."

Hangi günü seçerseniz seçin şimdiden iyi gezmeler diliyorum hepinize...
  

Bir Nişantaşı Rapsodisi: Vinyet'ler ve Pipa

Geçen hafta Perşembe günü yine dopdolu bir gündü. Önce Nişantaşı Valikonağı'nda bulunan Hobi Sanat Galerisi'nde 23 Ekim'e kadar gezilebilecek olan Vinyet'ler sergisini gezdim. Çok yönlü bir sanatçı olan Mevlut Akyıldız'ın esprili yağlı boya çalışmalarını çok sevmiştim. Bu kez sanatçının farklı çalışmaları bizi bekliyor: vinyetler. Vinyet, etiket anlamına geliyor. Sözlük tanımı ise ‘Herhangi bir obje için üretilmiş etiket resimleri, bir kitabın sayfalarını süsleyen başlık, süslü harf gibi motif.’ Bu etiketler arasında neler yok ki; sabun etiketleri, şarap etiketleri, CD ya da kitap kapakları, vs gibi pek çok vinyet Hobi'de sizi bekliyor. 

Fotoğraflar ne yazık ki hiç harika değiller, çünkü bunlar tahmin ettiğiniz üzere ufacık tefecik şeyler ve bir de üstüne minik ve ışıklı bir ortamda normal camın ardında sergilendikleri için parıl parıl parlıyorlar. Her fotoğrafta fotoğraf makinemi de görmeniz mümkün o yüzden.:) Ama olsun, en azından nasıl bir beklentiye sahip olmanız gerektiği ile ilgili size bir fikir vermesi için yine de onları bu yazıya koymak istedim. Yaşamın ciddiyetine eğlence katmayı büyük bir başarıyla becerebilen Mevlut Akyıldız'ın vinyetlerini de çok sevdim. Ama yağlıboyaları favorim olmaya devam ediyor. Bu arada şimdi fark ettim: Hobi Sanat Galerisi'nin yukarıda verdiğim linkinde de vinyetlerin tamamını bulabilirsiniz. Resimleri oradan  indirip yeni bir kolaj yapmakla uğraşmayayım şimdi, olur mu? :)


Buradan çıktıktan sonra biraz alışveriş yapıp üzerinde de Caffe Nero molası verdim. O gün sonbahar bugünkü kadar hissedilmiyordu ve ben tişörtle dolaşıp, duble kahveli frappe latte hüpletmekten zarar gelmez diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. Ondan mı yoksa akşamına açık havada içtiğimiz buz gibi rose'lerden mi, yoksa hafta sonu boyunca maçlarla tükettiğimiz buz gibi biralardan mı oldu bilmiyorum ama sezonun ilk soğuk algınlığı kapıdan içeri girdi bile! 

  
Neyse, dönelim o Perşembe gününe, daha doğrusu akşamına. Artık elimdekileri İso'nun ofisine bırakma ve üstümdeki tişört ile altımdaki düz ayakkabıyı gömlek ve topuklu ayakkabı ikilisiyle değiştirmek suretiyle akşama hazırlanma zamanı. Akşam yaz boyunca buluşamadığımız (en son 14 Haziran'da bir partide görüşmüşüz, vay be, zaman nasıl akıp gidiyor!) Ebru&Mete ikilisiyle yemek yiyeceğiz. Mekan olarak da adını çok duyduğum ama ekstra bir İtalyan merakım olmadığı için şimdiye kadar keşfetmemiş olduğum PiPa'yı seçmiştik. İyi ki de seçmişiz çünkü Süleyman Nazif Sokak'ta bulunan PiPa'ya bayıldım. Gerçekten çok geç bir keşif olduğunu fark ettik biz kızlar, zira erkekler daha önce birkaç kez gelmişler. 

Öncelikle o ara sokakta o kadar ferah ve kocaman, hem spor hem şık, koyu renklerle dekore edilmiş ama iç karartmayan böyle bir ortam bulmayı beklemiyordum. Menüsü, servis kalitesi, şarap seçenekleri de harikaydı. Yediğimiz her şey inanılmaz lezzetliydi. Ortaya Napoli'den getirtilen özel pizza fırınlarından çıkmış harika bir pizza, mozzarella ve yufkaya sarılarak kızartılmış enginarlardan söyledik. Sonra herkes kendine bir makarna seçti. Tabi ki benim kırmızı şarap soslu raviolim en güzeliydi! :) Şaka bir yana, hepsi birbirinden lezzetli yemeklerimizi de afiyetle yedikten sonra gecenin kalanına rose şaraplarımızla birlikte mekanın minik bahçesinde ayakta devam ettik. Sohbet o kadar keyifliydi ki mekanı resmen bizim kapatmakta olduğumuzu "bardan istediğiniz başka bir şey var mı?" diye sormaya gelen servis elemanı sayesinde anladık! Şehir sezonu açıldığına göre arayı daha fazla açmamaya karar vererek pizza&pasta diyarı PiPa'dan ayrıldık. (Bir dahaki gidişimde Nutellalı pizzayı denemek istiyorum bu arada, kesin! Biraz aklım kalmış olabilir.:))

Fotoğrafları PiPa'nın web sayfasından aldım. Üstte gördüğünüz o şaraplarla dolu ahşap raflardan oluşan koridoru geçtikten sonra alttaki fotoğrafta gördüğünüz ortam sizi karşılıyor. Ben bu İtalyan'ın her şeyini çok sevdim. Siz de henüz tanışmadıysanız mutlaka gidip tanışın derim.

Ciao! :)

Hysteria ve Terra ile Roma'ya Sevgilerle

Filmlerden birine bayıldım, diğerini ise sadece sevdim. Önce bayıldığım filmi anlatmaya başlıyorum: Hysteria (Histeri). Şaşırdınız değil mi? Diğer film Roma'da geçen bir Woody Allen hikayesi gibi güçlü bir rakip oysaki. Neyse, acele ettirmeyin beni, sırayla anlatayım. 

Hysteria, geçen sene İstanbul Film Festivali'nde oynamıştı. Belki adını oradan hatırlıyor olabilirsiniz. Bana o zaman da konusu ilginç gelmişti ama festivallere bilet bulamayacağımı düşündüğüm -öğrenilmiş çaresizlik!- için aramama gibi bir özelliğim olduğundan izlemek bu zamana kaldı. Merak edip izlemek isteyenler bir sonraki paragrafı okumasın. Ben de en son yapacağım yorumu şimdi yapayım ve "çok eğlenceli, harika bir film, kesinlikle izleyin" demiş olayım baştan. 

Film İngiltere'nin Victoria Dönemi'nde geçiyor. Dr. Mortimer adında genç ve idealist bir doktor, varlıklı şehir kadınlarının geldiği bir kliniği olan Dr. Robert'ın yanında çalışmaya başlar. Dr. Robert, kadına dair her türlü sorunu "histeri" kategorisine sokup bunun çözümünün de vajinal masaj olduğuna inanmaktadır. Kadınların neden kliniğe akın ettiklerini artık anlıyorsunuz sanırım? :) Genç ve yakışıklı Dr. Mortimer ile birlikte işler daha da artar ve en nihayetinde masaj yapan eller iflas eder! Bu durumda Dr. Mortimer'in zengin, çalışmayan ama sürekli evinde  kendi kendine teknolojik icatlar yapan arkadaşı Lord Edmund'un da devreye girmesiyle tarihin ilk vibratörü icat edilmiş olur. :) 19. yy İngiltere'sinin kadınları için  adeta bir mucize sayılan bu aletin ev tipini yapmak üzere bir şirketle anlaşma yapan Edmund ve Mortimer inanılmaz zengin olurlar. Ve bundan sonra da Mortimer ile Dr. Robert'ın kızı Charlotte'un hikayesi başlar. O döneme göre fazla özgür ruhlu, yardımsever ve soylu ailesinin ayrıcalıklarından yararlanmak yerine canını dişine takarak yararlı olmaya çalışan Charlotte, artık etrafına çok daha yararlı olabilecektir. 

Uzun zamandır izlediğim en keyifli filmlerdendi Hysteria. Kostümler ve dekor, oyunculuklar, hikayenin kendisi  ve İngiliz usulü akılcı mizah öğeleriyle kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biri. 

Gelelim Roma'ya Sevgilerle'ye... Bir Fikrimühim ve Terra Şarapları ortak etkinliği olan bu film gösterimine İso'cumla birlikte davetli olarak gittik. "Love sponsored by Terra" idi anlayacağınız o gece. Saat 20:30'da Cinebo... ay pardon Cinemaximum Kanyon'da buluştuk. Organizasyon harikaydı. Sinemanın üst katına bir kokteyl ortamı yaratılmış. Barda çeşit çeşit Terra şarapları. Bir yanda aşkını paylaşabileceğin "love booth", bir yanda kokusuyla görüntüsüyle insanı cezbeden nefis çikolata şelalesi. Fortune cookie'lerimiz elimizde, çeşitli ikramların ve şarapların olduğu tepsilerle dolaşan hoş kızlar çevremizde. Daha ne olsun değil mi? Şarapların tatlarına bakıp en çok #ağırbaşlıbiraşk olan Terra Shiraz'ı beğendik. Eee, bizim aşkımıza da uygun bir seçim oldu sanırım. :) 21.30'da film başlarken birer kadeh Terra Shiraz'ımızla birlikte koltuklara kurulduk. 


Woody Allen'ın New York dışına çıkarak Avrupa'da çektiği şehir hikayelerine bayıldığımı biliyorsunuz (bkz. Barselona ve bkz. Paris). Son hikayesi ise Roma'da geçiyor. Roma gibi bir şehir ve Woody Allen gibi bir adamın bileşiminden beklentiniz haliyle biraz yüksek oluyor. Ama film o beklentiyi karşılamaktan birazcık uzak. Yani izlenir izlenmesine, sıkılmazsınız, güler eğlenirsiniz falan ama diğerlerinden biraz da farklı bir yere koyabilirsiniz. Daha "lay lay lom" ya da "çıtır çerez" olarak tabir edebileceğim filmlerden. Ama ne olursa olsun bence bir Woody Allen filmi izlemenin zararı değil ancak yararı olabilir diyorum.

Oyuncular çok iyi. Penelope Cruz'a zaten bayılırım. Sosyal Ağ'da Mark Zuckenberg olarak tanıdığımız Jesse Eisenberg var (burada da mimarlık öğrencisi Jack'i canlandırıyor ve sırf bu canlandırdığı karakterler yüzünden bu çocuğa gerçek hayatta güven duyulma olasılığı sıfıra inmek üzere bence). Alec Baldwin de Jack'in geçtiği yollardan geçmiş, aşk-meşk ilişkilerinin kitabını yazıp artık kendini AVM inşaatlarının tasarımına veren zengin bir Amerikalı mimar rolünde. Sürekli akıl hocası modunda Jack'in başında biten  hallerine bayılmadım doğrusu. Sonra Woody Allen da filminde oynuyor ve çok sevimli olmuş kızının evleneceği adamı tanımak üzere Roma'ya gelen ateist Amerikalı  eski sanat prodüktörü rolünde. Duşta şarkı söylerken keşfettiği dünürünün duş kabiniyle birlikte bir operada yer almasını sağlaması bizi koparttı. Hayat Güzeldir'den tanıdığımız Roberto Benigni anlık şöhret sahibi sıradan memur olarak çok başarılı. Galiba şu evlenmek üzere olan ama kendilerini salakça nedenlerle başka kollarda bulan taşralı çift yüzünden filmden biraz soğumuş olabilirim. Onlar çok abartılı geldiler bana. Evet, tenor dünürden bile abartı buldum kendilerini! :) Gördüğünüz üzere filmde bir sürü karakter var, hepsi de o an için Roma'da bulunuyorlar ve ayrı hikayeleri var. Hepsini tek tek anlatmıyorum, filmi izlememiş birine hiçbir şey ifade etmeyeceğini biliyorum. En sevdiğim birkaç tanesini seçtim aralarından. 


Şehir ve bir kültürün tanıtımı anlamında Woody Allen yine harika. Çok yaşasın, bir de -ah keşke- bir İstanbul filmi çeksin. Bence filmleriyle ilgili olarak ilgili ülkenin Turizm Bakanlığı'ndan prim falan almalı. Sırf İtalyanlar'ın o abuk subuk yol tarifleri, harika daracık sokaklar, eski, tahta panjurlu binalar, piazza'lar, antik kalıntılar, çeşmeler, motosikletler, insanının ve şehrin estetik güzelliği ve ateşli coşkusunu izlemek için bile filme gidilebilir.  Hatta üstüne bir kez daha Roma'ya da gidilebilir. Tarihi falan boş verip bu kez sadece pizzalarının, makarnalarının ve şaraplarının tadını çıkarmaya...

Şarap demişken Terra Şarapları'nın çeşitlerini görmek için bu sayfaya göz atabilirsiniz. 10 farklı çeşidi olan Terra'yla tanışmanızı öneriyorum. Benim Shiraz'dan sonraki favorim kırmızı Kalecik Karası oldu. Bu arada film arasında koltuklarımıza içinde birer şarap kadehi ve Woody Allen'ın Barselona Parselona ve Paris'te Geceyarısı filmlerinden birinin olduğu hediye paketlerinin bırakılmış olduğunu gördük. Hem bu keyifli organizasyon hem de bu güzel hediyeleri için Terra'ya bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Sinema sezonunu da açmış olduk bu sene.. Sıradaki!

Galeri Selvin ve Bebek Mangerie

Geçen hafta Çarşamba günü süperdi! Önce size burada daha önce bahsetmiş olduğum Ruzin Gerçin Anısına suluboya resim sergisini gezmek için Galeri Selvin'e uğradım. Galeri Selvin, Arnavutköy'de bulunan minik bir galeri. Yeri çok kolay Arnavutköy Deresi Sokak'tan içeri girer girmez görüyorsunuz. Yani "şu sıra sıra balıkçılar bitip de Girandola'ya gelmeden önceki sol" da diyebiliriz. 


Resim yaptığımı ve bildiğimi iddia edemem ama geçen sene resmin çeşitli dalları konusunda bir fikir edinmiş olduğum için suluboyanın ne kadar zor olduğunu bilirim. Hatta bu sene suluboya zamanı kursa gitmeyi düşünmediğimi şimdiden söyleyeyim! İşte o yüzden bu aşağıda gördüğünüz suluboya çalışmaları hayranlıkla izledim. Sağ altta içinde karakalem dokunuşlar varmış gibi görünen resim bile tamamen suluboyaymış! Yetenek başka bir şey işte... Bu arada en sevdiğim resimler çiçekler oldu bu kez. Sol üstteki harika değil mi sizce de? Diğer çiçeklerde çok fazla yansıma olduğu için (neden normal cam kullanırlar anlamam zaten) onları buraya koymadım, web sayfasından ya da bir önceki yazıdan bakabilirsiniz. Bu güzel sergiyi bitirip, bir sonraki serginin Neşet Günal'dan Desenler olduğunu öğrenip çıktım dışarı.


Hafta arası öğlen saatlerinde Boğaz'ın bomboş olmasının tadını çıkararak Bebek'e kadar yürüdüm. Puslu da olsa, güneşli de olsa, kapkaranlık ve yağmurlu da olsa ayrı bir güzelliği olan Boğaz'ın iyot kokusunu içime çektim şifa niyetine.:) Bebek Parkı'nda biraz mola verdim ama bu kez yerlerde kurumuş yapraklarıyla, hepsi kendi köşesine çekilmiş uyuklayan sokak köpekleriyle, su birikintilerinden bir şeyler içmeye çalışan kuzgunlarıyla pek bir hüzünlü geldi park gözüme. Hemen ayrıldım oradan ve biraz Bebek'teki Yargıcı'da oyalandım. Çantalar ve giysiler dışında bebek/çocuk taburesi ebatlarında minik, yuvarlak düğme sehpalara bayıldım. Evde nereye koyabilirim onları diye düşünme aşamasındayım şu an. 


Ama artık çıkmam gerek, çünkü Dilara ile buluşma zamanı geldi. Yazın 99 gününü Amerika'da geçirdiği için kendisini fazlasıyla özleten Dilara'nın oralarda neler yaptığını ve harika fotoğraflarını görmek için sayfasına ve sayfasının sağ üst köşesindeki USin99Days linkine mutlaka uğrayın. Bebek Mangerie'nin o keyifli balkonunda tatlı yiyip tatlı tatlı yazın neler yaptığımızdan konuştuğumuz güzel bir öğleden sonranın ardından İstanbul'un hep de tatlı olmayan yüzünü de dikkate alarak saat dört gibi ayrıldık. (Trafiğe kalmadan evime dönebilmem gerekiyordu çünkü akşam da İso'cumla birlikte Terra Şarapları ile Roma'ya Sevgilerle'yi izlemeye Kanyon'a gidecektik (bir sonraki yazıda bahsedeceğim o geceden). Sizi bilmem ama ben İstanbul'la aramızdaki aşk ilişkisini canlı ve sağlıklı tutabilmek için kendisinin şirret yanlarını görmezden geliyor, bunalım hallerinde ondan uzak duruyorum!) Bu nedenle bence o kadar uzun aradan sonra bir öğle rakısı güzel gidebilirdi ama artık onu da Kasım'da yaparız, n'apalım.:) 


Sergi çıkışında Girandola'ya pas vermeme nedenimi de artık anlamış oldunuz sanırım. Tatlı hakkımı Mangerie'nin taze meyvelerle birlikte servis edilen çikolatalı pancake'inden yana kullanmak istedim bu kez. Bu arada Mangerie'nin kartpostallarındaki resimleri biz misafirlerinin #mangeriebebek tag'i ile Twitter ve Facebook üzerinden yayınladıkları fotoğraflar arasından seçtiğini biliyor muydunuz?

Haftaya geçen haftanın güzel günlerinden birini anlatarak başladığıma göre bu hafta benim için güzel geçecek diyor, hepimiz için öyle olmasını diliyorum. İyi haftalar! :)

Bence Bunlar da Sanat Eseri

Fark ettim ki Tasarım Harikaları kategorisine uzun zamandır bir şey eklememişim. O zaman bugün bu kategoriyi güncelleyeyim. Aşağıda evdeki dergileri karıştırırken görüp, ilgimi çeken birkaç değişik tasarım bulunuyor. Dergilerin birçoğu atıldı, ama bunlar unutulmasın istedim. :)

İlki Forrest Jessee'nin tasarladığı suni kauçuktan yapılmış bal peteği görünümlü "uyku elbisesi." Koza şeklindeki bu uyku elbisesini üzerinize geçirip istediğiniz yerde kıvrılıp kalabiliyorsunuz. Kullanım konusunda endişeleriniz varsa detaylı yönlendirme için ikinci fotoğrafa bakabilirsiniz. Ya da bu yaratıcı tasarımcının web sayfasına. :)

  

Sırada Williams bavullar var. Markanın kurucusu Sarah Williams alışılmamış tasarımlarını yaparken Salvador Dali'den esinlendiğini söylüyormuş. Geleneksel İngiliz teknikleriyle üretilen bavulların her birinde en iyi kalite deri ve terzi elinden çıkma el dikimi yöntemi kullanılıyormuş. Bu sürreal bavullarla seyahate çıkmak isteyen? :)  


Şimdi mobilyalara geçiyoruz. Doğadan, daha da spesifik olmak gerekirse hayvanlardan ilham alan bir tasarımcı var karşımızda: Maximo Riera. Değişik hayvan formlarındaki koltukları benim çok hoşuma gitti, sizce nasıllar?



Şimdilik bu kadar. Artık size güzel bir hafta sonu dileyerek huzurlarınızdan ayrılabilirim. Hafta sonunun iyice tadını çıkarın, haftaya öyle buluşalım, olur mu? Ha bir de çevirdiğim kitaplardan birini size hediye etmemi istiyorsanız yapmanız gerekeni unutmayın.:)

Son Tatilde Okunanlar

Son zamanlarda en düzenli, kesintisiz ve uzun uzun kitap okuyabildiğim yerler yaz tatilleri oluyor. Sabahtan akşama şezlongla bütünleştiğim günlerde elimdeki kitabın hikayesinde kaybolmaya bayılıyorum. Diline ve romanlarına bayıldığım Ayfer Tunç'un uzun zamandır okunacaklar köşesinde duran yaklaşık 500 sayfalık Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi kitabını da o yüzden senenin son yaz tatiline saklamıştım. Yine harika bir roman, tam anlamıyla bir "memleketimden insan manzaraları" derlemesi. Karadeniz'in küçük bir kentindeki bir akıl hastanesinden yola çıkılan hikaye içinde onlarca farklı karakterle tanışıyorsunuz. Öyle böyle değil, gerçekten tanışmış, tanımış oluyorsunuz o insanların hepsini. Başhekimin temizlik hastası karısından, hastanedeki kulaksız temizlik görevlisi Ziya'ya; kocasının kendisini terk etmesi sonrası hafiften kafayı sıyıran ve kendini içine değişik (!) malzemeler katarak yarattığı keklere, kurabiyelere veren Nebahat Hanım'dan muhafazakar doktor, blogger ve sinema aşığı Alim Kahkeci'ye; sapık kocasından kurtulmak için başarılı bir yöntem bulan Başhemşire Servinaz'dan kucağında bebek İsa'yı taşıyan Meryem Ana ikonasını yanından ayırmayan hayırsız Bolat'ın annesi Alla'ya; kocasını kardeşi Yurdanur ile aynı yatakta basan Aydanur Hanım'dan babasının son karısı Bedia Hanım'a aşık olan oğlu Erdem Bey'e; Pasajlı Çarşı'da çeyizlik eşya ve iç çamaşırları satan Kız İsmet'ten yaşı çok ileri olmasına rağmen zihni pırıl pırıl çalışan, dinç ve çağdaş bir kadın olan emekli Cumhuriyet savcısı Türkan Hanım'a; şizofren Barış'a, annesi işini bilen diplomat Veda Hanım'a, Barış'a deli gibi aşık olan koca memeli Gülnazmiye'ye ve daha onlarca karakterin hikayesine aşinayım artık. Gerçekten onlarcası daha var ama gözünüzü korkutmasın, hepsinin öyküsü ve hayatlarının nasıl birbirleriyle kesiştiği öyle güzel sunulmuş ki okurken büyük bir keyif alıyor ve hepsini tam anlamıyla tanıyorsunuz. Şimdiye kadar okumadıysanız mutlaka okumanızı öneririm. Benim için bu roman çoktan en bayıldığım Türkçe romanlar listesine en üst sıralardan giriş yaptı. (Daha önce okuduğum Ayfer Tunç romanlarından Kapak Kızı için buraya, Yeşil Peri Gecesi için buraya bakabilirsiniz. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek için ise hiçbir yere bakamıyorsunuz, çünkü o dönem İmgeleme ne yazık ki yoktu.)

Gelelim okuduğum ikinci romana: Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ı. Sabahattin Ali de okumak için çok geç kaldığım ama çok sevdiğim yazarlardan biridir. (Kürk Mantolu Madonna için buraya, Kuyucaklı Yusuf için buraya bakabilirsiniz.) Bu kitapta iyi niyetli, ama her konuda sorumluluk almaktan kaçınan, çocuksu, tembel Ömer ile konservatuvar öğrencisi Macide'nin ilişkisi üzerinden ahlak, iyilik, aşk, güç, toplumun kişilik üzerindeki rolü gibi konulara değinilmiş. Yazarın bu konulardaki çıkarımlarıyla ilgili bir sürü sayfayı not aldım kendime, bazılarını paylaşayım:

...içimizde bizim "ahlak" tarafımızla hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir "hesabi" tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu... (işte içimizdeki şeytan!)

...Riyakarlık tesellide son haddini bulur. Bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder... (katılıyorum!)

...(gerçekten kötü niyetli karakterlerden birinin ağzından:)  "...aklı başında adamlarla iş görüşülmez. Bize itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! Bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avucumun içine almak daha kolay..." (hımm, genç dimağları böyle kullanan şeytanlar yoktur değil mi dünyamızda?!)

..."insanların en zayıf tarafları sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır." (koca bir alkış! günümüzdeki durum açısından da tanıdık gelen bir şeyler var mı size de?

...bir hocam bana "zekanı mirasyedi gibi harcıyorsun!" demişti. Doğru..Zekamı har vurup harman savurdum ve nihayet iflas ettim. Ben zekayı radyum gibi bitip tükenmez bir cevher sanıyordum.. Onun insan eliyle yetişip gelişen bir şey olduğunu düşünmüyordum..."

...İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.

Ellerine sağlık ve nur içinde yat Sabahattin Ali. Ve mutluluklar Macide ve Bedri...

İyi haftalar ve iyi okumalar hepinize..