Hamburg Şehir Turu

Hamburg Almanya'nın en büyük ikinci şehri ve Avrupa'nın en büyük ikinci liman kenti olsa da bakmayın siz onun havalı tanımlarına, aslında gezmek için küçük bir şehir. Hava güzel olduğu sürece ve şehir merkezinde kalıyorsanız her yere yürüyerek gidebilirsiniz. En uzun mesafe yarım saat yürüyüş mesafesidir sanırım. Yani iki gün içinde bir Hamburger olup çıkabilirsiniz. :)

Görülmesi gereken en önemli yerlerin başında Rathaus, yani belediye binası geliyor. 1886-97 yılları arasında yapılmış olan bina halen orijinal amacı için kullanılmakta. İçinde pek çok devlet görevlisinin çalışma ofisi, senato ve Hamburg parlamentosunun toplantı odaları bulunan binanın dışı da çok etkileyici. Harika korunmuş bu neo-Rönesans mimarisinin Buckingham Sarayı'ndan daha fazla odası olduğunu biliyor muydunuz? Aşağıda binayı ve giriş salonunu görüyorsunuz. Ayrıca önündeki Noel pazarı da şehrin en güzeliydi sanırım.


Gelelim şehrin ikinci simge binasına: St. Michaelis Kilisesi. Şehrin birçok yerinden saatini görebileceğiniz kiliseye Hamburglular kısaca "Michel" diyorlarmış.1648-61 yılları arasında yapılan kilisenin içinde 3,000 insanın oturabileceği bir alan var. Önünde Martin Luther heykeli bulunan kilisenin yakınlarında da harika bir restoran var ama onu yeme-içme yazısına saklıyorum. 


Hamburg bir liman şehri olduğu gibi içinde göller de bulunuyor. Dünyanın üçüncü büyük limanı olan limanı mutlaka görülmesi gereken yerler arasında gösterilse de aslında bana göre çok da özellikli değil. Daha doğrusu estetik anlamda özellikli bir bölge değil liman bölgesi. Ticari değeri olan bir yer. İçinden kanallar da geçtiği için Amsterdam ya da Venedik'i andırdığı söylese de bence şehri her koldan sarmış olan bu su yolları diğer şehirlerde olduğu gibi buraya romantik bir hava katamamış. Hamburg, soğuk ve mesafeli bir Kuzeyli olmaya ısrarla devam etmiş. 


Karlı yolun sonunda gördüğünüz Fischmarkt (Balık Pazarı) ile ilgili de ne hayallerim vardı ama yıkıldı sevgili okur. İso'ya sen gelmeden önce şehri keşfederken öğlen orada oturup güzel deniz ürünlü sandviçlerden yer bira içerim falan diyordum ki meğer orası Pazar sabah 5 ile 9 arası taptaze balıkların ve meyve&sebzelerin getirildiği bildiğiniz pazarmış. Onun dışında ortamda tık yok anlayacağınız. Neyse artık, yine kaldık Beyoğlu Mercan'ın midye tavasına, dolmasına, n'apalım.. :) 

Limanın hemen yakınlarında Reeperbahn adında bir cadde bulunuyor. Burası Hamburg'un Red Light District'i olarak anılıyor. Elbette yer olarak limanın yakınlarının seçilmesi de son derece normal değil mi? Burada bir sürü striptiz kulübü, erotik müze, vs bulunuyormuş ama az zamanda öncelikli yerlerimizden biri olmadığı için keşfetme fırsatımız olmadı. Ayrıca Ata'nın hatırlatmasıyla hemen bir bilgi notu daha ekliyorum: burası Beatles efsanesinin doğduğu yer. Beatles, uluslararası bir üne kavuşmadan önce 1960larda buradaki barlarda çalıyormuş.

Bir de yine liman bölgesinde Tarihi Antrepo Bölgesi olarak anılan yerler bulunuyor. Buranın bir ucu liman tarafına doğru devam ederken diğer ucu da Avrupa'nın en önemli kentsel dönüşüm projelerinden olan Hafencity'ye uzanıyor. Hafencity nehir kenarına sıralanmış yepyeni apartmanları, restoranları, mağazalarıyla birlikte 155 hektarlık bir alana yayılmış bir proje. Tamamlanması 2025'i bulacakmış ama şimdiden pek çok mimari güzelliğe rastlamak mümkün. Tarihi Antrepo Bölgesi'nde ise Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, kanallar  ve köprülerin etrafında sıralanmış 100 yıllık antrepoları görmeniz mümkün.  

  
İlginizi çekerse buralarda turistik atraksiyon olarak Hamburg Dungeon ve bizim Miniatürk'e benzer Miniatur Wunderland bulunuyor. Bizim aklımız şehrin en cıvıltılı yerleri olan Noel pazarlarında ve sıcak şaraplarda kaldığı için bunlar pek ilgimizi çekmedi. Ama özellikle Miniatur Wonderland'in çok başarılı olduğunu birçok yerde okudum, haberiniz olsun. 


Şimdi bir müze gezelim, sonra da alışveriş ve yeme-içme yazısıyla birlikte Hamburg dosyasını kapatalım diyorum. Bir dolu müze arasından hangisini seçsem acaba? 


Hamburg'da Christmas

Bizim için geçtiğimiz hafta sonunu Hamburg'da geçirmenin en önemli nedeni Christmas coşkusuna şahit olmaktı. Almanya'da pek çok yerin Christmas pazarlarının ünü duyulmuştur. Hamburg onlardan biri olmamasına rağmen her meydanında yer alan pazarlarıyla bizi çocuklar gibi şenlendirdi.:) 

Ağaçların ve binaların göz alıcı süslemelerine her yerden yayılan müzik sesleri ve sıcak şarap ya da nefis barbekü sosisler ya da çikolatalı krep kokuları da eklenince bizim için yetti de arttı bile. Burnumuzun götürdüğü yere gittiğimiz bir hafta sonu oldu bu. 


Aşağıdaki kolajın baş rolünde adeta bağımlısı olduğumuz glühwein'ı yani sıcak şaraplarımızı görebilirsiniz. Günde üç-dört tane içmezsek kendimizi eksik hissederiz gibi düşünüyorduk oralardayken. Hem soğuğa karşı da birebir, tavsiye ederim. Harika içinizi ısıtıyor. Ve gerçekten de içinizin ısınması gerekiyor, çünkü hava buz! Her ne kadar Cuma günü gittiğimde her yer kupkuru ve havanın soğukluğu normal derecelerde olsa bile Cumartesi-Pazar gerçekten soğuktu. Kuzey Denizi'ne, Baltıklara iki adım mesafedeyiz ne de olsa. Almanya'nın en kuzeydeki şehri Hamburg. Ayrıca içinden geçen kanalların da yaşayacağınız romantizme değil geçirebileceğiniz yüz felcine katkısı olabilir diye düşünüyorum! Neyse, Cumartesi sabahı yağan karla birlikte Christmas dekorunun eksik parçası da tamamlanmış oldu. Ben eksikliğini falan hissetmemiştim ya neyse.:) 


Aşağıdaki Noel Baba pek şekerdi doğrusu. Akşamları ışıklı geyiklerin çektiği arabasıyla, Christmas şarkıları eşliğinde bir ileri bir geri gidiyordu. Bir akşam kızağını durdurup konuşmaya başladığında sıcak şarabı fazla kaçırmış olabilir miyim diye de düşünmedim değil. Meğer akşamları maketinin yerini kanlı canlı bir Noel Baba  alıyormuş.:)


Bir de sokaklardaki geçit töreni vardı tabi. Jingle Bells eşliğinde dans ederek geçen Noel Babalar (ve Anneler) ile zencefilli kurabiyeler favorim oldu. Hatta arkamdan geçerlerken fotoğrafımı çeksin diye İso'ya makineyi vermişken bir de baktım ki kurabiyelerden biri de ekibin yanından ayrılıp yanıma gelmiş.:) 


Şimdi sorarım size: biz çocuklar gibi şen olmayalım da kim olsun? Biz kendimizi bu pazarlarda kaybetmeyelim de kim kaybetsin? Başka şey dileseymişim, diyemeyeceğim. Tam da bunu görmek, yaşamak istiyordum ve oldu. Akışından hiç şüphe etmediğim Evren'e binlerce teşekkürler. 2013 için de bir sürü isteğim var ondan, o biliyor. 

E o zaman, hepinize şen şakrak bir hafta sonu diliyorum.:)

Ondan, bundan, şundan….


1980li yıllardan bugüne gelen resim serüveni içerisinde hep kendi özüne ve kişiliğine dayanan saf, çocuksu ve hümanist heyecanların en iyi anlatımcısı oldu ….



Resmin boyaya ve tuvale dayanan geleneksel malzeme zincirine doğadan aldığı yeni malzemeleri ve konuları ekleyerek farklı açılımlara cesaretle yöneldi. İster tuval olsun, isterse taş/çakıl taşları , ahşap veya cam altı resimleri, devamlı araştıran ve üreten kişiliğinin titizliği ve sabrının verdiği güçle yorulmadan üreten sanatçının, naif anlayışının ürünleri için yeni denemelere imkan sağlamıştır.

 Mazhar Bey'in Kızları

Vakti Keraat


Dar alanda kısa paslaşmaları temelde bünyesinde barındıran, “cam altı boyutuyla geleneğe”, “parça-bütün ilişkisi ve yapıt farklı kavram, strüktür, elemanlara dayalı bir gerçekliktir” gibi yanlarıyla da modern bir söyleme ayak uyduran Uğural Gafuroğlu’nun kompozisyonlarında, hemen her şeyi imge boyutunda yakalayabilme ve anlamlandırma şansına sahipsiniz bir izleyici olarak…


Bir ironi, yani ince alay; humor, yani gülmece, yanı sıra toplumsal eleştiriyi dile getiren imge kullanımları ve bunların hemen hepsi, Uğural’ın çalışmalarında kendini ortaya koyuyor.



Bugüne kadar 28 kişisel sergi açan Gafuroğlu’nun yurtdışı koleksiyonlarda da eserleri bulunmaktadır.



Gafuroğlu, bu sergisinde camaltı, taş, ahşap ve tuval üzerine çeşitli tekniklerde işler üretmiştir.







9 – 27 Ocak  tarihleri arasında Uğural Gafuroğlu’nun  eserlerinden oluşan “Ondan, bundan, şundan….” isimli resim sergisini GALERİFE’de görebilirsiniz.

GALERİFE

AdresCemil Topuzlu Cad. Kutmen Apt. No: 60/2 D:4 Çiftehavuzlar, Kadıköy



Kar, Kış, "Kıyamet" Demedik...

...düştük yollara. Hem de tam 21 Aralık günü! Hem de İstanbul'da kar çilesinin yaşandığı günün sabaha karşı bir saatinde. Hem de İso'cumla ayrı uçaklara binerek. Neyse ki herkesin "Allah akıl fikir versin" yorumlarını ve uyduruk bir kar sonrasında metrosu bile izdihamdan kapanacak hale gelerek işkenceye dönüşen megakentimizi geride bırakıp içime huzur veren şu manzarayla karşılaşır karşılaşmaz içimdeki "acaba?" sorusu "iyi ki" ile başlayan net bir yanıta dönüştü.


İso'cumun Hannover'de 21 Aralık günü toplantısı olacağı haftalar öncesinden belliydi. Bu arada aramızda güzel bir fırsat bileti yakalayıp Christmas coşkusunu iki üç günlüğüne de olsa Avrupa şehirlerinden birinde geçirsek mi diye de konuşuyorduk. Son hafta bu ikisini birleştirerek "kıyamet" hafta sonunun planını yapmış olduk. Birlikte Hannover'e gidecektik. Sonra İso "Sen neden Hannover'e gelip zaman kaybedesin ki? Hamburg'da kalalım, ben toplantımı bitirip trenle akşam Hamburg'da olayım. Sen de direkt Hamburg'a gidip, otele yerleşir, gün kaybetmeden keşfe başlarsın," dedi. Normal bir tarihte bayılarak atlayacağım bu öneriye ilk önce içimdeki batıl itiraz etti. Düşünsenize: kıyamet günü uçtuğumuz yetmiyormuş gibi bir de karı-koca ayrı uçaklarda gitmek! Ayrıca dijital kıyamet de olabilir, haberleşme kesilir, trenler, uçaklar çalışmaz, oralar buz tutmuştur, falan filan... Ama sonra her zaman en dominant olan realist aslım ortaya çıkarak duruma tek kelimeyle el koydu: "Saçmalama!" Haklıydı da.. Madem kıyamet geyiğine inanmıyorum, o gün ayrı uçmak fikrine neden sıcak bakmıyorum. Aldım Hamburg biletimi. İso da Hannover biletini aldı. Benden 50 dakika önceydi uçağı, o yüzden havaalanına birlikte gittik. Onu uçağa yollarken içimdeki batıl bir an için su yüzüne çıkar gibi olsa da uçağa biner binmez sadece bilmediğim bir yere giderken hissettiğim o heyecanlı coşku duygusuyla doluydum. Oya Baydar'la ve kahvemle birlikte de zaten bambaşka bir dünyaya geçtim üç saatliğine..


İner inmez de bayıldığım Alman sisteminin ve düzeninin içine düştüm zaten. Gitmeden önce yeşil S işaretini takip ederek beni havaalanından Hauptbahnhof'a (yani Central Station, yani Merkez Tren İstasyonu'na) götürecek trene binmem gerektiğini öğrenmiştim zaten. Bunun dışında pek bir bilgiye ihtiyacınız yok, neredeyse trene adımınızı atacağınız yere kadar okları takip ederek gidebiliyorsunuz. Biletleri ya otomatlardan ya da benim yaptığım gibi Tourism Information'dan (şehir haritasını alıp şehir içi ulaşım bilgilerini de öğrenerek) alabilirsiniz. 2,85 EURO vererek 25 dakika içinde şehrin merkezinde oluyorsunuz. Buradan zaten her metro hattı geçiyor. Bizim otelimiz Park Hyatt Hamburg'un ise buraya 7 dakika yürüme mesafesinde olduğu yazıyordu web sayfasında.

7 dakika! Türk usulü tariflerde asla kendine yer bulamayacak bir zaman dilimi değil mi? :) İso'cum da benim dakikliğimi ve zaman konusundaki hassasiyetimi en iyi bilen kişi olarak bana "sen burada yaşasan kendine benzer bir sürü ruh hastası arkadaşın olurdu.. Birbirinize '15.42'de buluşalım mı?' falan der, sonra 'kusura bakma ya, 15.44'te gelebileceğim galiba' diyerek gecikeceğinizi bildirirdiniz!" diyerek dalga geçti hafta sonu boyunca. Laf aramızda İso'cum Türk usulü zaman mevhumuna sahiptir: yani "Abi üç gibi buluşuyoruz, değil mi?" diye konuşurlar ve 15:45'e kadar buluşmaya katılan kimseyi de yadırgamazlar. Ya da "beş dakikaya işten çıkıyorum, yarım saate yemek yeriz," diyen ortalama bir İso'nun eve 1,5 saat sonra gelmesi hiç şaşırtıcı değildir! :)

Neyse, biz otelimize gelelim. Park Hyatt Hamburg, Mönckebergstrasse üzerinde yer alan Levantehaus alışveriş merkezinin içinde bulunan bir şehir oteli. Yani kaldığımız yeri ve semti kısaca şöyle tarif edebilirim: Teşvikiye'deki Sofa Hotel gibi düşünün. Adım attığınız anda cıvıl cıvıl bir alışveriş caddesi üzerindesiniz. Yeri inanılmaz merkezi. Hava güzel olsa her yere yürüyerek gidilebilir, ama ikinci ve üçüncü gün buz gibi olduğundan Liman bölgesi için metroya binmeyi tercih ettik. (Günlük sınırsız metro biletleri 5 EURO, tek kullanımlıklar 1.40 EURO bu arada. Yerinizin ne kadar merkezi olduğuna bağlı olarak tercihinizi yaparsınız.) Otelin kahvaltısından, temizliğine, ikramlarından, güler yüzlü servislerine kadar her şeyinden çok memnun kaldık. Tavsiye ederiz.


Yukarıdaki kolajda sol üstte Levantehaus'un girişini ve orta altta ise içini görüyorsunuz. Her yer gibi burası da harika süslenmişti. Elbette girişte de kocaman çam ağacı bizi karşılıyordu.


Christmas süslemelerinden ve pazarlarından ayrıca bahsedeceğim ama son olarak şunu söylemezsem olmaz. Her şey o kadar zevkliydi ki, estetik anlamda mest oldum diyebilirim. (İyi ki Christmas gibi bir geleneğimiz yok diye de içimden geçirdim. Güzeller güzeli Köprü'yü bile ışıklandırmayı beceremeyen bizler için her yerin süslenmesi görsel kıyamet olabilirdi!) Yukarıda gördüğünüz çam ağacındaki mumlar bile gerçek mum ışığı yansıması veren minik led ampullerle yapılmıştı. Ancak yanına gidince ateş olmadığı fark edilen ve mumun o sıcak, hareketli ışığını yansıtacak şekilde. Binalar, mağazalar, restoranlar ve pazarlardaki her detaya hayran kaldım. Güzele bakmak sevapsa eğer, ben Hamburg'da bol bol sevaba girdim geçtiğimiz hafta sonu, çünkü canlı ve cansız her şey, herkes ışıl ışıldı! Ve ben bu güzellikleri görebildiğim için bol bol şükrettim...


   

Yılbaşı İçin Hediye Fikirleri

Müzelerden ve İKSV'den gelen e-mailler sayesinde aklıma bu postu hazırlamak geldi. Bir de geçen haftalarda sanırım Hürriyet'in Keyif ekinde BKG diye bir oluşumdan haberdar olmuştum. Bilkent Kültür Girişimi olarak Türkiye genelindeki 55 müze ve ören yerinin ticari alan işletmesini üstlenen kurumun online mağazasında her fiyat kategorisinde çok fazla hediye çeşidi var. Yani takibe almanızı öneririm.  

Şimdi ben de bu yazıda her mağazadan üç hediye seçeceğim. Yaşasın, çok keyifli! :)

Önce İKSV'nin mağazasına uğrayalım bakalım. Seçtiklerim aşağıda. Buradan İnci Balaban tasarımı pamuk ve deri malzemeden yapılmış Sirkeci Postanesi çanta (170TL), Kikkerland kurbağalı tirbüşon (29,90TL) ve MOMA koleksiyonundan buruşturulmuş nota kağıtları gibi duran kağıt ağırlığını (95TL) alıyorum. 


Sırada İstanbul Modern'in mağazası var. Buradan sergisini gezdiğim ama katalogunu almadığım Burhan Doğançay'ın Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı sergi kitabını (115TL) alayım öncelikle. Hatta 2013 ajandamı  (38,50) da bu mağazadan alayım. Bir de Omlet Design tasarımı "Fillerin Aşkına" serisinden pleksi çay tabaklarından alayım (tanesi 17,50TL) , pek sevimlilermiş.


Sonra Pera Müzesi'nin mağazasına uzanayım. Pera Dostu olduğum için burada indirimli alışveriş imkanım da var zaten. Online mağazasında oldukça az çeşit bulunan Pera Müzesi beni şaşırttı doğrusu. Buradan aşağıdaki gezmiş olduğum geçmiş sergilerin kataloglarından alıp kaçayım.


Sabancı Müzesi'nin sanal mağazasına bir uğrayayım, orada neler varmış. Hımm, her gittiğimde gördüğüm  ve çok pahalı bulduğum için almadığım balıklı kolye (975 TL) ve yüzüğü (475 TL) bu sanal alışverişimde alayım artık bari. :) Bir de Ara Güler gözünden çok merak ettiğim Mardin şehrini göreyim (40 TL).


Son olarak İstanbul koleksiyonundan martılı shot bardaklarından (9 TL) ve esprili İstanbul Havası kutusundan (16 TL) alıyorum. :)




Bence güzel alışveriş oldu. Ayrıca nerede ne var, bir fikrimiz de olmuş oldu. Müze mağazalarının daha da gelişmesini ve yurt dışındaki müzelerle işbirliği içine girerek onların ürünlerini de getirmelerini diliyorum. Bu güzelliklerden daha fazlasını hak ediyoruz, o yüzden onları desteklemeyi de unutmayalım. Yılbaşı hediyeleri güzel bir fırsat olabilir, ne dersiniz? 


Bora'nın Kitabı

Gizli Anların Yolcusu, Ayşe Kulin'in şimdiye kadar okuduğum kitapları arasında pek de bayılmadığım bir kitabı olmasına rağmen (hatırlamak isteyenler buraya) yine de oradaki gay karakter Bora'nın hikayesinin anlatıldığı Bora'nın Kitabı'nı okumadan edemedim. Hikaye eksik kalacakmış gibi hissettiğim için mi, yoksa "bir Ayşe Kulin romanı çıkar da ben nasıl okumam" duygusu içinde mi aldım kitabı bilmiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim, almasam da çok şey kaybetmezmişim. Yine de yazarın anlatım dilini bilenler kitaplarının nasıl su gibi akıp gittiğini ve kolaylıkla okunduğunu da bileceklerdir. O yüzden gereksiz bir ikinci kitap olduğunu düşünmeme rağmen bu romanı da bir çırpıda bitiriverdim.

Fazlasıyla tekrar niteliğindeki bu romanda Bora hakkında çok da farklı bir şey öğrenmedik. Az çok hikayesini ve geçmişini bildiğimiz Bora'nın köydeki çocukluğuna ve o dönemin hayatında bıraktığı izlere odaklanan hikayede, Bora'nın ailesine ve en yakın arkadaşı Recep'e de bol bol yer verilmiş. Ama derin bir konu olabilecek ailevi travmalar bile sanki biraz fazla yüzeysel anlatılmış. Bir gün önce geçmişinden kaçmak için korku içinde tipini bile değiştiren Bora'nın ertesi günü geçmişini bulmak için yollara düşme çabası da biraz tutarsız ve anlamsız geldi bana. Hayatında ne değişti, n'oldu da bağlantı kurmak istedi şimdiye kadar hiç merak etmedi ve silip attığı geçmişiyle anlayamadım. Yine de okudum ve pişman değilim. Bundan sonraki Ayşe Kulin romanlarını da okurum. Ama naçizane fikrim bu öykünün sadece tek bir kitapla sınırlı kalabileceği ve hakkında bir kitap daha yazılmasına gerek olmadığı yönünde.



Bir de alıntı...

Recep'in dedesinin musallat olduğu annesi Meryem'in ölümünün ardından "Allah taksiratını affetsin" dendiğinde Bora'nın çocuk aklından geçenler ve köyüyle ilişkisini kesmek isteme kararını anlatan şu satırlar beni etkiledi:
"Taksirat niye Meryem'e düşüyordu? Niye kocası hapiste olan bir kadının köylük yerde hamile kalması, tecavüzcüsünün değil de, öyle ya da böyle kendisinin ölümünü gerektiriyordu? Niye yüce Allah zavallı, çaresiz kadını değil de tecavüzcüyü koruyor; tecavüzcüyü değil de kadını cezalandırıyordu?
Bunları uzun uzun düşünüyor, cevap bulamıyordum.
Sonra bir gün gerçeği gördüm; kadını cezalandırıp tecavüzcüyü koruyan yüce Allah değil, köy halkıydı!
Belki bu yüzden, dönmek istemedim köyüme. Her türlü melaneti hep bilip hep saklayan, kötülüklerin üstünü örten, kendilerini Allah yolunda zannederken şeytanın esiri olmuş çevremden buz gibi soğuduğum için."
Böyle bir zihniyetin içinde kadın olarak da eşcinsel olarak da büyümüş olmak büyük bir travma olsa gerek. Belki de üstesinden gelindiği sanılsa bile hiçbir zaman aşılamayacak olan hayati bir travma...

Ben sıradaki kitabı seçtim ve okumaya başladım bile. Merak edenler sağ sütundaki Okuyorum köşesine bakabilir. Sizlere de hangi kitabın sayfalarına gömüldüyseniz o kitapla ilgili  iyi okumalar diliyorum...



ODTÜ'den Kamuoyuna Duyuru


Dün yaşanan olaylara gazete, TV ve radyolarda hiç yer verilmemesi ileri demokrasimizin (!) medya üzerindeki etkilerini de açıkça görebildiğimiz güzel bir örnek oldu hepimiz için. 70 milyon insanın 700,000'inin haberi var mı acaba savaş alanına çevrilen ODTÜ'de yaşananlarla ilgili. Neler olup bittiğini öğrenmek, bilmeyenlere de anlatmak isteyenler için aşağıda Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği, EĞİTİM-SEN Ankara Üniversiteler Şubesi ve ODTÜ Mezunları Dernekleri Konseyi tarafından hazırlanmış Kamuoyu Duyurusu bulunuyor (daha detaylı metin için Rektörlüğün Basın Açıklaması'na da bakabilirsiniz).  İlginizi çekebilir. Bilimin izinde, demokrasiye inanan, özgür düşünceli insanların yetiştiği ve hâlâ yolunda gitmeyen uygulamalarla ilgili gıkını çıkarabilen üç-beş kurumdan biri ODTÜ. Oradaki öğrencilerin ve her zaman öğrencilerine destek olan öğretim üyelerinin de hepimizin her zaman ses çıkarabilmemiz için verdikleri mücadele biber gazı ve bombalarla ceza değil, alkışlarla takdir görmeliydi bence. Unutmayın, başka ODTÜmüz yok!


KAMUOYUNA DUYURULUR
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 18 Aralık 2012’de Göktürk-2 Uydusu’nun uzaya gönderilmesi törenine katılmak amacıyla ODTÜ Kampusuna gelmiştir. Ancak ilginçtir ki Başbakan Kampusa gelmeden 2,5 saat önce 3000 civarında polis ve 8 Toma aracı Kampusa gelmiş ve Hükümetin politikalarını ve üniversite öğrencileri üzerindeki baskılarını protesto etmek amacıyla toplanan öğrencilerimiz ve olayları sakinleştirmek amacıyla araya giren ODTÜ personeline gaz ve ses bombaları ile hedef gözeterek saldırmıştır. Bombalarla yapılan saldırılar sadece dersliklerin değil, öğretim üyelerinin çalışma ofislerini, personel ailelerinin yaşadığı lojmanları ve personel çocuklarının bulunduğu Kreşi de etkilemiş ve eğitimi engellemiştir. Özel olarak öğrencilerimize, genel olarak üniversitemize yapılan bu saldırılar, Başbakanın Kampustan ayrılmasından sonra da 3 saat boyunca sürdürülmüştür. Siyasileri protesto eylemlerinin temel insan hakkı olarak görülüp hoş karşılanması gerekirken, ülkemizde polisin orantısız güç kullanımı yaşam hakkını tehdit etmektedir. Bu durum ülkemizin anti-demokratik bir yapıda hızla ilerlediğinin bir göstergesidir. Hükümetin ve ona bağlı emniyet kuvvetlerinin, tam 7 saat süren şiddetini ve biri ağır onlarca öğrencimizin yaralanmasını, ODTÜ personelinin uyarılarına rağmen dersliklerin, laboratuarların ve öğretim elemanlarının odalarının yer aldığı bölüm binalarına gaz ve ses bombalarıyla saldırılmasını kınıyoruz. Bu saldırıyı gerçekleştiren emniyet güçleri hakkında yasal işlem yapmak üzere ilgilileri göreve çağırıyoruz.

Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği
EĞİTİM-SEN Ankara Üniversiteler Şubesi
ODTÜ Mezunları Dernekleri Konseyi


Geçen Hafta Neler Yaptık.. Ya da Neler Yapmadık Ki

Tek cümleyle özetleyecek olursam "İstanbul kazan, biz kepçe dolaştık!

Salı akşamı kayınvalidem ve kayınpederim bize geldiler. O yüzden Çarşamba gününden itibaren her gün sokaklardaydık. İstanbul'da ayak basılmadık yer bırakmadık desem yeridir. Nişantaşı, AVM'ler, Beyoğlu, Ortaköy, İstinye, Sarıyer, Beşiktaş, Eminönü... Nasıl? Hiç fena değil, değil mi? Çarşamba günü Nişantaşı'ndaki mola yerimiz Hardal oldu. Hiçbirimizin gözü yararlı yiyeceklerde değildi maalesef. O yüzden atıştırmalık olarak seçtiğimiz etli quesadilla, kajun soslu kızarmış tavuk ve poppers canımıza değdi doğrusu.:) Hardal'ın servisi ve yemekleri yine çok güzeldi. Üşümememiz için yanımıza iki tane de sobayı çekince her şey çok daha güzel oldu. Atiye Sokak'taki bu keyifli mekanın kendi ev yapımı hardallarını da mutlaka denemenizi öneriyorum. Yabanmersinli ve erikli olanlarına bayıldık. Eve de alabiliyorsunuz, aklınızda olsun. 


Çarşamba akşamı İso'cumla ben Maçka Residences açılış kokteyline davetliydik. 'Bugün ne giysem"'tadında poz vermem genellikle ama bu kez bir istisna yapacağım. Çünkü yeni oyuncağını bütün arkadaşlarına göstermek isteyen bir çocuk coşkusuyla kayınvalidem ve kayınpederimin uzun uzun dolaşarak benim için seçtikleri ceketimi göstermek istiyorum. Bayıldım hediyeme. O yüzden huzurlarınızda Ankara'ya bir kez daha öpücükler gönderiyorum. Bayıldığım diğer bir şey de o akşamki şık davette yer alan bu köşe oldu. Bir ev projesinin açılış daveti için bereketin simgesi narlarla dolduruluş bir küvet fikri gerçekten harikaydı. Arkadaki köpüklü şampanya panosundaki deliklerden uzanan beyaz eldivenli ellerin şampanya ikram etmeleri de öyle.:) Maçka Residences'ta yaşam başlıyormuş. İstanbul'un en güzel semtlerinden birinde yer alan öyle keyifli bir komplekste oturmak eminim çok heyecan ve mutluluk vericidir. Sakinlerine güle güle oturmalarını diliyorum. Ama benim oturmayı planladığım yer başka: kayınpederimle ortak aldığımız Milli Piyango yarım biletine 22 milyon ikramiye çıktığı zaman beni ilk olarak Zorlu'nun satış ofisinde göreceksiniz! :)


Perşembe günü sabahtan resim kursuma gittim. Öğleden sonra ise uzun zamandır didiklemediğimiz Eminönü'nü dolaştık birlikte. Sonra mini bir Beyoğlu turu da yaparak evimize geldik. Eminönü'nden aldığımız taptaze sarıkanatlar ve palamutlarla elbette. Zira olay yeri bizim evimizse, balık ziyafeti olmayan bir misafir ağırlaması düşünülemez! Üstüne de hemen bizim evin altında bulunan nefis Antakya künefesi. Tat Künefe'nin sipariş telefonu: 0-212-288 97 75. Gayrettepe civarında oturanların burayı denemelerini öneriyorum. Antakya ve Adana'daki künefeleri de denemiş biri olarak buranın onlarla yarışan bir yer olduğunu söyleyebilirim. 

Cuma günü Zeynep'in de aramıza katılmasıyla birlikte yeni bir hedefimiz oluştu: değişik bileklik bulmak!  Zeynep'in yeni takıntısına uygun modeller bulmak için Beşiktaş ve Ortaköy'deki tüm takıcılar itinayla didiklendi. :) Üstüne de sahildeki Cafe Cheesecake'de kahve ve cheesecake molası verildi.

Cuma akşam programımız yaklaşık on gün önceden belirlenmişti. Burçak ve Nihat'ın hafta sonu Çanakkale'den geleceğini öğrenir öğrenmez Karaköy Lokantası'nda yerimizi ayırttık. Altılı olarak en son burada görülen ekibimizin keyfine diyecek yoktu her zamanki gibi. Gülmekten karnımızın ağrıdığı anlar oldu. Bazen iki ayrı masa gibi kızlar ve erkekler olarak ayrı ayrı konulara daldığımız oldu. Çınlattığımız kulaklar oldu. Yine buluşma planları yapıldı bahar dönemi için, bu kez doğa içinde konaklamalı. Ve kadehler tokuşturuldu teyit olarak. Canımın şarap çektiği bir akşam olmasına rağmen Karaköy Lokantası'nın nefis mezelerini görür görmez rakıya ortak oldum. Yengeç hariç tüm mezeler inanılmaz lezzetliydi. Ara sıcak olarak gelen ciğerler ve paçanga börekleri de öyle. Kapanışı da İso'cum sayesinde sonra kalmaz diye gecenin başında ayırttığımız ve masaya gelmesiyle bitmesi arasında sanırım iki dakika falan geçen muhteşem ayva tatlılarıyla yaptık. Hâlâ denemediyseniz çok şey kaçırdığınız yerlerden biri Karaköy Lokantası. Bilgi ve rezervasyon için: 0-212-292 44 55


Cumartesi günü Sarıyer ve İstinye Park fetihleri tamamlandıktan sonra oturduğumuz yer ise bayıldığımız lezzet duraklarından olan Go Mongo oldu. Angaralılar da pek beğendiler buranın yemeklerini. Fotoğrafını çekmedim ama yemeklerin üstüne iki adet mangolu sufleyi de bölüşmeyi unutmadık tabi ki. Servis ve yemek kalitesini hiç bozmayan Go Mongo'nun menüsünü incelemek, bilgi ve rezervasyon için buraya tık tık!


Bu arada bu kadar yediğimiz içtiğimiz şey arasında en çok tezahürat alan şeylerden birinin de benim yaptığım güllaç olduğunu söyleyerek biraz şımarmak istiyorum izninizle. :) Pazar akşamı (yani evde kimsenin kalmadığı ve blogumun başına oturduğum şu an) ayrılık vakti geldi, çattı. Misafirlerimizi yolcu ettikten sonra İso'cum stadda, ben evde izleyeceğimiz derbi için programlarımızı yaptık. Benim program dediğim eve bira ve wasabi soslu bezelye çerezi depolamak oluyor. Sonuç ne olursa olsun bizim için   . Saçma sapan olayların yaşanmayacağı keyifli bir maç olmasını umarak bilgisayarın başından kalkıyorum.

Sizlere de harika bir hafta diliyorum. Her günün tadını çıkarın, şunun şurasında Kıyamet'e ne kaldı değil mi? :) 

Bir "Sanat Köyü" mü Doğuyor Yoksa?

Zekeriyaköy Sanat Grubu’nun yeni yıl koleksiyonu
Aralık’ın son iki haftası Zekeriyaköy Robert’s Coffee’de sergilenecek.

Seramik, resim, heykel, takı, keçe, mozaik çalışan Türk ve yabancı 25 tasarımcının oluşturduğu Zekeriyaköy Sanat Grubu’nun yeni yıl sergisi Sanatsal Şeyler”, 14-31 Aralık tarihleri arasında Robert’s Coffee-Zekeriyaköy’de açılıyor. 

Farklı disiplinlerdeki komşu atölyelerde aynı tutku ile sanat üreten Zekeriyaköy Sanat Grubu üyeleri, oluşturdukları platformda yaratıcılıklarını birbirlerinin fikir ve eleştirileriyle besleyerek üç yıldır birlikte çalışıyorlar. Yeni katılımcılarla giderek büyüyen grubun hedefi, yaşadıkları köyü bir “sanat köyü”ne dönüştürebilmek…

Sanatçı listesini ve hangi alanlarda çalışmalarla sergiye katılacaklarını aşağıda bulabilirsiniz.

Ayşe Türker – Seramik


Banu Sandal –Seramik
Digna van Houte – Keçe
Elhan Gülçur – Takı
Elizabeth Brandt – Resim/Mozaik
Emin Turan – Resim
Ender Baloğlu – Takı


Esra Dündaralp – Mozaik
Feride Bayraktar – Heykel/Karışık Teknik


Filiz Ural – Resim
Füsun Güzelöz – Mozaik
Melahat Yağcı – Resim/Seramik
Mine Sarper – Mozaik
Nesteren Davutoğlu – Üç Boyutlu Kolaj
Oya Çavdar – Heykel
Özlen Ayata - Takı
Rezan Özger – Resim
Selma Yüce – Resim/Seramik
Semra Tolunay – Keçe
Serap Alıcıoğlu Akışık – Seramik



Seray Vural – Seramik/Resim
Sevgi Karay – Heykel
Sirkka Lassila Çakır – Takı
Süheyla Cezairli - Mozaik

Bence harika bir etkinlik bu! Hafta sonu planlarınızı yaparken aklınızda olsun istedim. Bu hafta sonu başlıyor, yılbaşına kadar devam ediyor. Şimdiden iyi gezmeler ve iyi hafta sonları hepinize... 




Gerçek Hayattan Alınmıştır

Ağlamak istiyorum! Hatta sinirden ağladım bile! Çünkü bu oyunla ilgili yazıyı ikinci kez yazıyorum. Ve asıl emek zahmet oluşturduğum yazım ne olduğunu anlamadan silindikten sonra aynı motivasyonla yazamayacağım ne yazık ki. Başka bir konuyla ilgili olsa yazmamayı bile tercih edebilirdim zaten ama bu oyunu mutlaka duyurmam gerek size diye düşündüm. Bu blogu okuyarak bir kişinin bile oyuna gitmesini sağlasam benim için büyük bir mutluluk olacak. 

Kumbaracı50'nin çoğu oyunları gibi Yiğit Sertdemir tarafından yazılan Gerçek Hayattan Alınmıştır adlı oyunundan bahsediyorum. 7 Aralık Cuma akşamı izleyip inanılmaz etkilendiğimiz tek perdelik ve nasıl geçtiğiniz anlamadığımız 90 dakikalık oyunundan. Tomris İncer'in Anne'yi, Yiğit Sertdemir'in ise Oğul'u canlandırdıkları iki kişilik hesaplaşmadan...


Aslında bir süre önce aralarından ayrılmış ve sadece bahsi geçen Baba'yı da oyunun üçüncü kişisi olarak düşünebiliriz. Çünkü hesaplaşmaların odak noktasında babanın hastalık ve ölüm süreci de yer alıyor. Anne'nin o süreçteki tavrı, Oğul'a gösterdiği yüzü, aldığı önemli kararlar ve sonrasında hayata karşı gösterdiği yaklaşım... Oğul'un bunlardan yola çıkarak Anne'ye karşı duyduğu ve belki de o ana kadar hiç açığa vurmadığı tepkiler, eleştiriler, yargılar... İşte şimdi hepsinin ortaya çıkma zamanı. Sessiz, sakince değil tabi ki. Bunca zamandır biriktirmiş olanlar adeta bir patlama olarak çıkıyor dışarı. Ve bizler de tam ortamızda yaşanan bu patlamaya tanıklık ediyoruz o akşam. 

Oğul, Anne'nin gözlerini bağlayarak inşaat halinde bir mekana getiriyor. Burası onun seçtiği hesaplaşma mekanı. Anne-Oğul kah kadeh tokuşturarak kah dans ederek, oyun içinde oyun oynayarak, bazen gülme krizlerine girip bazen birbirlerine sert bir biçimde çıkışarak inanılmaz bir performans sergiliyorlar gözümüzün önünde. Hem de çok zor bir performans... Yer yer nefesimizi tutarak izlediğimiz heyecanlı, şiddetli sahneler oluyor.  Oyunculuklar o kadar etkileyici ki ağzımızı kapatmayı unuttuğumuz anlar da oluyor.:) Hem ses tonunu hem de karakteristik simasını çok sevdiğim, usta oyuncu Tomris İncer gerçekten ustalığını gösteriyor. Kalemine de oyunculuğuna da bayıldığımız ve artık adını görür görmez gözü kapalı kendimizi teslim ettiğimiz Yiğit Sertdemir'in de ondan aşağı kalır yanı yok. İkisi de kelimenin tam anlamıyla harikalar yaratıyorlar. 

  
Ben zaten bayılırım böyle aile travması hikayelerine. Aile üyelerinin birbirlerine karşı yıllardır biriktirdikleri öfkeler, içten içe yargılamalar, suçlamalar, birbirleriyle ilgili asla gerçekleşmeyecek o büyük beklentiler ve sonrasında yaşanan büyük hayal kırıklıkları. Metnin bence en güzel yanı iki tarafı da tarafsız bir gözle izleyebilme ve farklı açılardan iki tarafa da hak verebilme imkanı sunması. Siyah ve beyaz karakterler yok burada. Örneğin, başlarda  bencil bulduğunuz Anne karakterini oyunun bir noktasından itibaren aslında yaşama karşı güçlü ve pozitif bir duruş sergileyen bir kadın olarak müthiş bir takdir duygusuyla izleyebiliyorsunuz. 

Bence hemen Kumbaracı50'nin web sayfasını inceleyip, oyun programına bir göz atın. Sizin için uygun olan bir tarih seçin ve gişe telefonunu (0-212-243 50 51'i) arayın. Sadece adınızı ve telefonunuzu yazdırarak, oyun öncesinde biletinizi alabilirsiniz. Ha, Biletix'ten de alabilirsiniz tabi, ama bir Biletixsevmez olarak şahsen gişeyi aramanızı öneriyorum.  

Şimdiden iyi seyirler...

Son 10 Günün Lezzet Durakları

İki hafta önceki hafta sonu hem annem hem babam buradaydı. Bizden çok torunu görmeye geldiler tabi. :) Gündüzleri fırsat buldukça Duru Hanım'la birlikte AVM turları yapıldı kız kıza. Hepimizin bir arada olduğu bir Cuma akşamı ise Ongun'un önerisiyle Kireçburnu'ndaki Mer Balık'a gittik. Tarabya'yı geçer geçmez tam sahilde yer alan Mer Balık gerçekten çok başarılı bir yer.Hepsi birbirinden özellikli mezeleri ve ara sıcakları var. Garsonları çok ilgili ve güler yüzlü. Balıklar taptaze. Sadece servis biraz fazla hızlı. O hızı ayarlayabilirlerse her şey çok daha güzel olabilir. Malum rakı sofrasında sohbet bitmek bilmez, o yüzden önümüzdeki yiyecekler de sohbet süresince gözümüzün önünde kalsalar iyi olur elbette. Gerçi artık her yerde rakının yanında çok fazla yemek yenmemesi gerektiğinden, rakı adabının bu olduğundan söz ediliyor ama bizler ne yazık ki bunu başaramadık şu ana kadar. Yine de ümitliyim, bir gün sadece birkaç minik meze ve rakı ya da sadece balık&salata ve rakı yapmayı başaracağım. Ama herhalde aile ortamlarının dışında bir yerlerde başarabileceğim. Çünkü bizim ailenin erkeklerinin hepsi şu da gelsin, bu da gelsin diye dev bir masa oluşturma eğilimindedir. Kadınları ise "ne gerek var canım bu kadar şeye, çatlarız valla" diye geceye başlayıp, tabaklarını silip süpüren cinstendir. O yüzden işimiz gerçekten zor bizim. :)

Ne yazık ki bir girişte bir de en son tatlılar geldiğinde fotoğraf çekmeyi akıl etmişim. Ha bir de ara sıcaklardan birini (galiba karidesi) görüntülemişim. Toplu haldeki fotoğrafımız bile annemin telefonundan çekilenlerden. Kendimi feci kaptırdığım gecelerden biri olduğu buradan da anlaşılıyor herhalde.:) Ama hemen önerilerimi söyleyeyim: mısır ekmeği, levrek marine, soya soslu uskumru, lakerda, tereyağda karides güveç, sarıkanat ızgara ve ayva tatlısı ile kabak tatlısı harikaydı. Detaylı bilgi ve rezervasyon için buraya.


Babamı hafta başı gönderdikten sonra annem o hafta arası kalmaya devam etti. Hafta sonu da iki gün bizde kaldı. Bunun birinde özlenen Beyoğlu tatlarıyla dolu bir Cuma günü geçirdik birlikte. Alışveriş ve sanat dolu bir gün olarak planladığımız bu güne vazgeçilmez lezzet molalarımızı da ekledik. Yani Mercan'a, Kızılkayalar'a, artık olmayan İnci'ye ve Koska'ya uğradık. Pera Müzesi'ndeki Altın Çocuklar ve FlashBack sergilerini anneme de gezdirdim. Odakule Sanat Galerisi'nde ne varmış diye içeri daldık ve Ruşen Eşref Yılmaz'ın İçimde Kalanlar sergisini de birlikte gezdik. Hava karardığında evde olmak gerekirmiş gibi bir düşünceye sahip olan ve hemen domestiğe bağlayarak "kocan eve gelince yemek  ister, gidip eve bir şeyler hazırlayalım" havasına giren anneciğimi acilen İstanbul ayarlarına döndürdüm. Ve hava kararırken Mercan'da biralarımızı tokuşturacak kıvama getirdim. :) Gördüğünüz üzere solda resimler, sağda biz:


Cumartesi günü de o korkunç Doğum Günü Partisi deneyiminden sonra kendimizi attık Ortaköy Banyan'a. Yıllar önce Nişantaşı'ndaki Banyan'a bayılmıştık. Sonra orası kapanmıştı ve biz birkaç sefer niyetlensek de ya yer bulamamış ya planımız iptal olmuş ve Ortaköy'dekine hiç gidememiştik. Hazır değişik tatları denemeye açık olan annem de buradayken şansımızı deneyelim dedik ve aynı günün akşamına yerimizi ayırttık. Kışın avantajları! :) Banyan rezervasyon tel: 0-212-259 90 60.


Banyan'da ortaya söylediğimiz satay çeşitleri, dim sum, değişik soslu ve harika bir tadı olan kuzu kaburga ve çerez niyetine edamame sonrasında iki ana yemek seçtik. Biri İso'cumun en bayıldığı yemeklerden biri olan yeşil köri soslu tavuk, diğeri ise fırında dört saatte pişirilmiş nefis bir ördek but tabağı oldu. Banyan'ın yemekleriyle ilgili beklentim daha yüksekti sanırım. O yüzden benim değerlendirmeme göre o beklenti seviyesini ve fiyat-kalite dengesini tutturamadı burası. Yani oralarda bu fiyat ayarında bir yer seçeceksem Zuma'yı tercih ederim. Ama kötü müydü? Hayır, değildi. Yine de İso'cumun kendi yemeğine benim de sataylara pek bayılmadığımızı söyleyebilirim. Onun dışında her şey güzeldi. Manzaramız güzeldi. Sohbet güzeldi. Hatta eve geldikten sonra balkonda müzik, purolar, konyak (annem için elbette çay!) eşliğinde  bazen gözümüzden yaşlar gelerek gülme krizlerine girdiğimiz, bazen de sosyoloji/psikoloji esirgemeden her konuya el atarak gecenin ikisine kadar devam eden sohbetimiz bence en güzeliydi. Tabi Pazar günü bir anne çorbası gerektirecek kadar çok içildi o akşam ama her yudumuna değerdi.

Haftaya leziz bir başlangıç yapalım dedim. Hepimiz için ağız tadımızın yerinde olduğu, güzel bir hafta olsun. Sırada harika bir tiyatro oyunu var, tavsiye edeceğim, ona göre.:)












İki Tane "Eh İşte"

İzlemeseniz hiçbir şey kaybetmeyeceğiniz bir film, bir de tiyatro oyunu ile karşınızdayım bu kasvetli Cuma gününde. Bir derece daha iyi olan filmle başlayayım.

Yani Filmekimi'nde de gösterilen Another Woman's Life, yani Başka Bir Kadın(ın Hayatı) adlı Fransız filmiyle. Yönetmen Sylvie Testud'un oyuncu olarak da rol aldığı filmdeki en dikkat çeken diğer isimse  Marie rolündeki Juliette Binoche. Zaten olaylar Marie'nin etrafında dönüyor. Marie'yi önce çizgi roman sanatçısı sevgilisiyle görüyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki 15 yıl sonrasındayız. Kariyer kadını Marie bir evde uyanmış, bir kocası ve çocuğu, varlıklı ve yoğun bir hayatı var. Ha, bir de boşanma arifesinde. Biz nasıl şaşkın bir halde n'oldu, ne zaman buraya geldik, bu kadının sevgilisi nerede diyorsak Marie de aynı durumda. Hafıza uçmuş! Yavaş yavaş tanımadığı, bilmediği aile ortamının ve kendi kurduğu hayatın içinde yaşamaya başladıkça gerçekten de dışarıdan başka bir kadının hayatına bakıyormuş kadar yabancı hissediyor kendini. Kariyeri ve hırsları uğruna özel yaşantısını ne kadar ihmal etmiş olduğunu anlıyor. İnsanın hayatında asıl önemli olanın ne olduğu konusunda kendini ciddi bir biçimde sorgulayıp, yeni ve bambaşka bir hayatın yol haritasını çizmeye karar veriyor. Yani romantik komedi kategorisindeki bu film hiç de romantik komedi falan değil, haberiniz olsun. Bence konusu ve altını çizdiği mesajı güzel ama böyle bir konu daha güzel anlatılabilirdi diye düşünüyorum. Yer yer sıkıldığım ve mesajı dışında beni çok da içine alamayan bir film oldu. Yine de izlenebilir, zaman kaybı demem. 

İzlemenizi pek de tavsiye edemeyeceğim oyun ise çıkar çıkmaz "kesin harikadır" diye ikinci sıradan biletlerimizi aldığım Şehir Tiyatroları'nın Doğum Günü Partisi adlı oyunu. Ama ne yapayım, kim olsa aynı şekilde düşünürdü. Düşünsenize oyuncular Jülide Kural, Cem Davran, Özge Borak, Yıldıray Şahinler, Mert Tanık ve Bahtiyar Engin. Yıldıray Şahinler yönetiyor, Özge Borak ve pek çok isim ona yardım ediyor. Nobel ödüllü İngiliz oyun yazarı Harold Pinter tarafından yazılmış. Kısacası bu isimleri görüp de  hevesle gitmemek olmazdı. Biz de gittik. 

Dünya klasiklerinden biri olan bu komedinin son yarım saatinde gerçekten sıkıntıdan patlama fiilini hayata geçirmek üzereydim. "Zekice bir komedi" olduğu iddia edilen bu oyun ve yazarın metni ne zekama ne de mizah anlayışıma uydu diyebilirim. Evli bir çiftin işlettiği ve aynı zamanda yaşadıkları bakımsız ve pek rağbet görmeyen bir pansiyonda uzunca bir süredir Stanley adında tek bir yazar konuk kalmaktadır. O da iki tane daha adamın pansiyona geleceğini öğrenerek panik olur. Bu adamlar onu almaya geliyorlardır. Bu arada Stanley için doğum günü partisi hazırlığı yapılır (her ne kadar kendisi doğum günü olmadığını iddia etse de!) Stanley doğum günü boyunca otururken pansiyon sahibesi Meg (Julide Kural), onun arkadaşı olan genç Lulu (neden elbiselerinin altına uzun tayt giydiğini anlayamadığım Özge Borak tarafından canlandırılıyordu) ve yeni gelen iki adam çılgınlar gibi eğlenip dağılırlar. Ertesi günü de çizgili takım elbiselerini giyip zorla Stanley'yi götürürler. Olay bu! "Eee, yani?" diyorsanız soru işaretleriyle dolu gözlerinizi lütfen bana çevirmeyin. Ben bunu anladım. Yani aslında hiçbir şey anlamadım. Adamlar kimdi, espriler neydi, niye Stanley'yi götürdüler, n'oldu, ne bitti bilemiyorum. 


Ama oyunda duran zihnim arabaya binince biraz çalıştı ve kendi kendime belki de hikaye şöyle olabilir diye düşündüm: pansiyonu işleten çift hep bir erkek çocukları olsun istemişti ama olmadı, o yüzden Meg,  Stanley'yi çocukları  yerine koyup ona öyle abuk bir ilgi gösteriyordu ve ona bağlanmıştı. Stanley de piyasa hayatından sıkılmış bir yazar olarak kendini bu kuş uçmaz kervan geçmez yere kapatarak inzivaya çekilmişti. Ama yine de hırsları, kuralları, parayı, gücü temsil eden iki adam gelip onu saklandığı köşesinden bulup çıkarmış ve başarının, gösterişin, paranın ve ışıltının olduğu o istemediği hayata geri götürmüştü. Belki de oyunda bunlar anlatılmaya çalışılmıştı. Belki aslında her şey çok güzeldi, çok komikti, oyunculuklar harikaydı, ama biz anlamamıştık. Umarım öyledir. Bunu içtenlikle diliyorum. Yoksa böyle bir uyarlamanın seyirciyle dalga geçmek olduğuna inanacağım. Sırf tiyatro oyunu olduğu için "eh işte" kategorisine soktuğumu da bilmenizi isterim. Tiyatro torpili yaptım yani...    

Biz bu akşam geçen sezon biraz ihmal ettiğimiz Kumbaracı50'de oyun izleyeceğiz. Burada hayal kırıklığına uğramayacağımıza eminim. Size de bu havalarda yapılabilecek en güzel hafta sonu planını yapmanızı ve tadını çıkarmanızı öneririm: film&kahve/şarap, kitap&kahve/şarap, tiyatro&kahve/şarap! :)

Havana'da Ne Yer, Ne İçer, Neler Alırsınız?

Ne içeceğinizi kısaca özetliyorum: Rom ve romlu kokteyller. Romu sek olarak içecekseniz Havana Club ve Santiago de Cuba markalı romların 7 yıllık olanları tavsiye ediliyor. Kokteyllere katılan romlar zaten sek içilenlerden farklı. Beyaz renkli, su gibi görünüyor. Ama öyle göründüklerine bakmayın, her kokteylin altından bunlar çıkıyorlar. En ünlü kokteyller ise mojito, daiquiri ve Cuba libre. Hepsini her yerde içebilirsiniz elbette ama her yerde güzel yapılmış kokteyllerle karşılaşmayacaksınız. Tıpkı Hemingway gibi mojitonuzu La Bodeguita del Meido'da, daiquirinizi ise Floridita'da içmenizi öneririm. Yerlerini hatırlamak isteyenler buraya.  Kola ve rom karışımı Cuba libre'yi ise içmeseniz de olur bana göre. Bu arada bira isteyenler için de iki alternatif bulunuyor: Bucanero ve Cristal. Cristal biraz daha hafif olanı.

Gelelim yemeklere... Küba genelinde pek iç açıcı yemekler yiyemeyeceğinizi baştan belirteyim. Karnınız doyar doymasına ama en çok siyah fasulye, pilav, tatlı patatesle falan doyar. Muhtemelen yediğiniz et, tavuk ve balıkları beğenmezsiniz, önünüze gelen gelişigüzel doğranmış lahana ve kurumuş salatalık dilimlerinin salata olduğunu fark etmezsiniz. Gezi boyunca da tatlı niyetine tropik meyveler ve krem karamel yer, bol bol kokteyl içersiniz. Buyrun size beslenme planı. :) O yüzden Havana dışındaki yerlerde yemek için otelden şaşmayın derim. 

Ama Havana'da iki akşam yemeğini dışarıda yemeye karar vererek gittiğimiz iki restoran da gerçekten çok başarılıydı. Bunlara gitmelisiniz. Birini zaten bütün rehberlerde ve seyahat sitelerinde göreceksiniz: La Guarida. Bizim Mısır Apartmanı'nın restore edilmemişi gibi eski bir apartmanın en üst katındaki bu restoranın loş ortamı, şamdanları, duvarlarındaki çerçeveleriyle genel olarak ambiyansı çok güzeldi. Otelden çıkıp coco taxiye atlayıp, son derece sıcak ve güler yüzlü bir dev adam tarafından karşılanıp perili köşk benzeri apartmana attık kendimizi.


Günlerdir önümüze konan pilav ve fasulyeden gına gelmiş dört kişi olarak saldırdık hepsi birbirinden özellikli olan başlangıç tabaklarına. Sonra okyanustan bol bol çıktığı için Küba'da oldukça uygun fiyatlara yiyebileceğiniz ıstakozlarımızı söyledik. Yemekte kutu bira içmekten fenalık geçirmiş bünyeyi seçtiğimiz şaraplarla yatıştırdık. Üstüne tatlımızdan birkaç çatal alıp kahvelerimizi içip aşağıdaki resimde gördüğünüz uyarı notuyla mekanı terk ederken cennette gibiydik. Havana'da Çilek ve Çikolata filminin de çekildiği bu harika restoranı mutlaka denemelisiniz. Gitmeden önce her yerde adı geçtiği için biraz şişirilmiş olabileceğini düşünüyordum. Gidip gördükten sonra yapılan her iyi yorumu hak ettiğini düşünüyorum. Gitmeden rezervasyon yaptırmayı unutmayın. Detaylar için web sayfasına bakabilirsiniz.  


İkinci önerim ise La Moneda Cubana adında deniz ürünleri ağırlıklı bir menüsü olan restoran olacak. Katedral Meydanı'nın denize bakan tarafındaki bu güzel restoranın teras katında yediğimiz yemek de gerçekten güzeldi. Menü alternatiflerinden içinde ıstakoz, karides ve balığın bulunduğu deniz ürünleri menüsünü seçtik ve yine şarabımız eşliğinde hepsinin icabına baktık.:) Burası da kesinlikle başarılı bir yerdi, tavsiye ederim. Detaylı bilgi sayfasında.


Restoran önerilerinden sonra geleyim müzik dinlemek için nereleri tercih edebileceğinize. Gittiğiniz her şehirde Casa de la Musica ve Casa de la Trova adlı müzik kulüpleri göreceksiniz. Ama her yerdeki ortam aynı değil ne yazık ki. Trinidad'dakiler bir harikaydı mesela. Camagüey'deki Casa de la Trova çok özellikli değildi. Havana'daki Casa de la Musica'dan çok ümitliydik. Hatta sahildeki en iyisi diye duyduğumuzdan La Guarida çıkışı külüstür bir taksi ile yarım saate yakın yol gittik kendisini bulmak için. Ama  simsiyah ortamın içinde yanar döner disko topları, çok yüksek sesli müzik, plastik bardaklarda içkiler, üvertür sanatçı kıyafetli bir sürü kadın ve "avlanan avcı " belgesellerindeki gibi ava gelmiş ama her an avlanabilecek kadar kendinden geçmiş bir sürü erkeğin olduğu tuhaf bir ortama düştük. Ön masalarda bir dans grubunun elemanları olduğu belli, harika dans eden tipler vardı, bir saate yakın onları izleyerek çıkacak grubu bekledik. Saat yarım gibi çıkan gruba ise dayanacak bir saatlik bile gücümüz kalmamıştı. Attık kendimizi dışarıya. Çok kötü bir ortamdı. İso'cum o gün doğum günü olması nedeniyle ve Buena Vista Social Club'tan da birilerinin çıkacağını söyleyerek biraz daha kalmak istese de masa kararına uymak zorunda kaldı. La Guarida'nın damağımızda bıraktığı güzel tadı silip süpüren bu mekanı önermiyorum. 

Müzik dinlemek için Buena Vista Social Club'ün çıktığı yere gidin ve kendinize gerçek bir müzik ziyafeti çekin derim. Bazı geceler Nacional Otel'de de programları oluyormuş, onu da kontrol edebilirsiniz. Biz kendi yerlerinde izledik ve o gece gerçekten ruhumuzu doyurduk. 


Alışveriş Notları:

Küba'dan alabileceğiniz şeyler çok sınırlı. Bunların en başında puro ve rom geliyor. Birçok yerde puro konusunda sınır var deniyor ama kişi başı 50 adet faturasız puro çıkarabiliyorsunuz ülke dışına. Faturalı da limit yok. Ve kontrol de yok. O yüzden rahat olun, İso'cum aşamadığına göre büyük olasılıkla siz de o sınırları aşamazsınız. :) Bu arada yazarken aklıma geldi, bir ara İso'cumla puro röportajı mı yapsam acep? Bir not: Sokakta satılan puroları ucuz diye almayın, hiçbir şeye benzemiyorlar. Gidip paşa paşa fabrika satış mağazalarından doldurun stoklarınızı.

Küba'ya giderken çok uygun fiyatlara yağlı boya resim alabileceğinizi duyacaksınız. Fiyatlar çok uygun gerçekten ama genelde aşağıdaki tarzda resimler satılıyor her yerde. Fazla turistik ve renkli geldi bana. ve almadım. Hâlâ da pişman olmadığıma göre doğru karar vermişim demek diyorum. :) Aşağıda Ressamlar Pazarı olarak anılan ama hediyelik olarak da pek çok şeyin satıldığı bir pazar yerinden görüntüler var. Bakın bakalım size nasıl gelecek?


Ahşap heykelcikler, duvar süsleri ve etnik takılar alabilirsiniz. Çok özellikli şeyler olmasa da hem kendinize hem de hediyelik olarak eşe dosta alabileceğiniz ufak tefek şeyler bulmanız mümkün. 

Bana kalırsa Küba'dan alabileceğiniz en güzel şey, özgür düşünceli, eğitimli ve örgütlü bir toplum olmanın paha biçilemez bir zenginlik olduğunu anlamak olacak. Yoksulluklarına burun kıvırarak baktığımız o insanların aslında ne kadar onurlu ve manen zengin bir hayat yaşadıklarını görerek belki kendi gözlerimizin de açılmasını sağlayabiliriz. Bir de Küba'dan (gerçi bana göre her yerden) buraya dönerken getirebileceğiniz en güzel şey kesinlikle doyasıya yaşanan günlerin ardından her daim gülümseyerek anımsayacağınız deneyimleriniz olacak...






Capitolio ve Güzel Sanatlar Müzesi

Ve geldik Havana'da henüz anlatmadığım son iki durağımıza... Bunlardan sonra bir de yeme-içme-alışveriş yazısı yazarsam Küba dosyasını da kapatabilirim gibi görünüyor. Umarım size fenalık geçirtmemişimdir. İçinizden görmemişin Küba'sı olmuş yazmış yazmış bitirememiş diyenler de olabilir, ama ne yapayım yazacak çok şey vardı burayla ilgili. Az bile yazmış olabilirim. Bir de biliyorsunuz burası aynı zamanda benim de kişisel arşivim. O yüzden zaten ileride yaşadıklarımı detaylı bir şekilde hatırlamak için detaylı bir şekilde yazma sorumluluğum da var. :)

Neyse, uzatmayayım. Havana'nın en turistik noktalarından biri olan Capitolio binasının önüne gidelim. Şehrin simgelerinden olan 92 metre yüksekliğindeki bu yapı birçok yerden görülebiliyor. ABD’nin Washington D.C şehrindeki Kongre Binası’na da inanılmaz benziyor. 1959 yılına kadar hükümetin yönetim merkezi olarak kullanılmış. Günümüzde ise Küba Bilim Akademisi'nce kullanılıyor. İçini görmedik ama içeride altın kaplamalı dev bir Özgürlük Heykeli olduğunu duyduk. 


Burası Küba toprakları üzerinde para istemek, eski arabaların önünde fotoğraf çekmek, bir şeyler satmak için yakanıza yapışıldığı tek yerdi diyebilirim. Önündeki meydan, karşısındaki binalar, park, sıra sıra dizilmiş eski arabalar falan harikaydı ama yanınıza gelenlerin çokluğu biraz rahatsızlık vericiydi. O yüzden kısa bir fotoğraf molasıyla yetindik. 


Havana'da görmeniz gereken diğer bir yer de Güzel Sanatlar Müzesi. Bu dev müzenin hem uluslararası sanatçılara ayrılan kocaman bir bölümü hem de Küba sanatına ayrılan bir binası var. Biz sadece Küba sanatına ayrılan üç katlı binayı gezdik. Ve kesinlikle görmeye değerdi. İçeride fotoğraf çekilemediği için biz de rehberimizle birlikte girişinde bir hatıra fotoğrafı çektirdik. 


23 Şubat 1913'te ilk yöneticisi mimar Emilio Heredia tarafından kurulan müze binasının sütunları ve kemerleri yıkılınca 1954'te geometrik hatlara sahip yeni bir bina inşa edilmiş. Küba sanatı bölümündeki en önemli sanatçılardan biri Kübalı Picasso olarak kabul edilen Wilfredo Lam. Kübist ve yer yer sürrealist unsurlara sahip, çok renkli resimleri görülmeye değer. Resimlerin çoğunda Afro-Küba etkilerini de görmek mümkün. 

Küba'da resim sanatı çok önemli ve sokak sanatçıları da çok fazla. Özgür düşünce atmosferinde yaşayan insanlar oldukları için bu havanın sanatlarına da yansıdığını düşünüyorum. Sınırlar, kalıplar, kurallar yok resimlerinde. Bol renk var, klasik gerçekçilik yok denecek kadar az. Yaratıcı ellerden çıkan özgür resimler var her yerde. Bunu hem müzedeki resimlerden hem de sokak sanatçılarının resimlerinden anlayabiliyorsunuz. 

Artık hazırlanabilirsiniz...  Havana'ya veda etme zamanımız yaklaşıyor.. Bu da demektir ki bir sonraki büyük gezi planlarıyla ilgili hayaller kurma aşaması da başlıyor. Hımmm, hiç itirazım yok, bana uyar! :)

Suyun Boğulduğu Yer



5 Aralık – 5 Ocak tarihleri arasında Mahmut Kaartoprak’ın  eserlerinden oluşan “Suyun Boğulduğu Yer”  isimli  resim sergisini Galeri Selvin’de görebilirsiniz.



Sanatçı hakkında

1953`te Kayseri`de doğan sanatçı, 1973`te Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu`na girdi. 1978`de Mustafa Aslıer Atölyesi`nden mezun oldu. Aynı yıllar başta Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Milliyet Sanat olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde grafik, illustrasyon, karikatür ve strip-bant çalışmaları yaptı. 1978-81 yılları arasında İsviçre (Zurih) ve Almanya`da grafik çalışmaları yaptı. 1985`den bu yana Almanya`daki Hörzu Dergisi`nde çalışmaları yayımlandı. 1997`de İstanbul`a döndü. Milliyet, Radikal, Elle, Masion Francoise, Options Dergileri`ne illüstrasyon yaptı. 2002`de Kayseri`de yaşamaya başlayan Karatoprak halen Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi`nde ögretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Sanatçı, 1984 Simavi Vakfı ve İstanbul Belediyesi Özel Ödülleri, 1977 Kültür Bakanlığı Özel Ödülü,1977 ikincilik ödülü Skopje ,1973 üçüncülük ödülü Marostica-İtalya gibi ödüllere sahiptir.




Karatoprak’ın “Suyun Boğulduğu Yer” isimli sergisi hakkında şunları söyleyebiliriz: 

Kimileri için geçmiş,tanıkların sorgulanabildiği bir süreçtir bazen. Bu tanıkların izlerinin, yapıtlarda yer alması, geçmiş deneyimlerden edilinen kazanımların bu gün ile harmanlanarak,gelecek için yeni anlamlar kazanması demektir. Her ne kadar modernizm bu tanıkların şahitliğini yok saysa, onları modası geçmiş masal kahramanları gibi görüp, tarihin karanlık bilinmezliğine mahkum etse de, tarih çok geçmeden yardıma koşmuştur. Bu günkü tarih her geçmişe atılan adımın ''Gerileme olmadığını, böyle bir eylemin yalnızca ileriye doğru atılabilmek için bir ''ivme kazanma'' süreci olduğunu hatırlatır.


Böyle bir ivmeyle geçmişle gelecek arasında sıkı bir bağ kuran Karatoprak'ın eserleri günümüzde yeniden yaşam bulan ''Eski'nin'' gelecekte parlayan çağdaş yüzü olarak görülebilir. Karatoprak’ın çalışmaları, gerek teknik ve malzeme olarak gerekse seçilen konu, imgeler ve kendine özgü anlatımıyla ''Geçmişin sessiz tanıklığını'' yaparken, sanki geleceğe ait kehanetlerde bulunacak bilge tavrıyla modern dünyanın pencerelerinden görsel alanımıza sızarlar. 



Günümüzde bu çalışmalar ikonografik üslubun sınırlarını zorlayan imgeler cümbüşüdür. Günlük hayatımızın içinde yer alan çok sıradan ve gözardı ettiğimiz her türlü nesneler belli bir disiplin içerisinde bizlere gülümser. Tabii Mahmut Karatoprak'ın olmazsa olmazı, yorgun, dingin, bilge, çok sevmiş ama hüzünlü kadınları ile beraber... Bir su damlası gibi berrak ve tertemiz...

Galeri Selvin adres ve iletişim bilgileri içib buraya tık tık!