Aslı’nın Tasarım Atölyesi

Aslı Kutluay bu sergide tasarım çizgisine yön veren sanat, mimari ve tasarımı etkilemiş olan akımlardan ilham aldıklarını, masalları, kendi hayat öyküsünü, gezmeler ve okumalar sırasında not aldıklarını, izlediği filmleri, dinlediği müzikleri - galeri mekanın kendisinin, konukların, izleyenlerin ve hatta kendisinin de bir sanat objesi olabileceği düşüncesiyle - bir galeri mekanının bütününü kullanarak; kapısından aydınlatmasına, masasından bistro masalarına, galeri yöneticisinin ayakkabısından konukların şapkalarına; bazen de belli ya da belirsiz sürpriz detaylarla izleyicileriyle paylaşıyor.



Aslı’nın tasarımlarında altını çizdikleri modern tasarım kültürüne yön veren ikonlar ve bunları kullanarak oluşturduğu kolajlar… 1920-1930’lu yıllara paralel bir dönem olan Art Nouveau’nun doğa ,bitki ve böceklerden ilham alan kıvrım ve detaylarına ek olarak insan mimiklerini de katarak oluşturduğu demir formlar; Savaş sonrası 1950'li yılların Beat kültürünün yaşam felsefesi,  tasarım sürecinde dinlediği Edith Piaf, Russ Columbo, Frénel, Charlie Parker, Jay Hawkins müziklerini ve atölyesindeki bazı ayrıntıları bizimle paylaşıyor.

Tarih: 31 Ocak- 14 Şubat
Maçka Cad. No:29 Nişantaşı
Tel: 0212 219 08 50




Bir Sergi, Bir Kitap

Geçen hafta Perşembe günü yolumu Beyoğlu'na düşürdüm. Kumbaracı50'den bilet almam gerekiyordu. Öncesinde de biraz alışveriş, biraz sahaf ve benim için Beyoğlu'ndaki vazgeçilmez duraklardan biri olan Akademililer'e uğradım. Akademililer'de şu an adını ve Narmanlı Han çalışmasını karma sergiden de hatırladığım Işıl Güleçyüz'ün eserleri sergileniyor. 11 Şubat'a kadar da sergilenmeye devam edecek.  

Işın Güleçyüz, esin kaynağını şehrin duvarlarında bulmuş. Resimlerinde ağırlıklı olarak İstanbul'un tarihi dokusu içindeki Beyoğlu duvarları yer alıyor. Sanatçı, şehrin renklerini ve albenisini duvarlar aracılığı ile aktarırken bir yandan da kentin belleği olmaya çalışıyor. Birçok insanın hiç fark etmeden yanından geçip gittiği şehir duvarlarının bitmez tükenmez bir malzeme olduğunu düşünen sanatçı, özellikle İstanbul'daki duvarların kültür zenginliğimizi, insanı, insana dair her şeyi çok güzel yansıttığına dikkat çekiyor. Işıl Güleçyüz'ün duvarlardan yola çıkarak açtığı ikinci kişisel sergi bu. Bu arada salt duvarlar değil, duvarlarla iç içe geçmiş insan ya da hayvan figürleri olduğunu da görebilirsiniz aşağıda. Söz konusu şehir duvarları olduğuna göre bu durumu yadırgamaya gerek yok sanırım. Onlar da şehrin insanları ve hayvanları...


Üstte solda Quadro adlı tabloyu görüyorsunuz. Hemen yanındaki çalışmanın adı "Beklemek." Altta solda Teldeki Adam, hemen yanında ise Cambazlar bulunuyor. Altta sağda ise Hayat adlı çalışma var. Köprünün üzerinden gemileri izleyen adamın kafa sesleri olsa gerek orada yazan "şu geçip giden gemiler mi yoksa hayatımız mı" sözleri. Bunların hepsi de tuval üzerine karışık teknikle yapılmış çalışmalar. Çok daha fazlası için  11 Şubat'a kadar ne yapıp edip Akademililer'e uğrayın derim. 

Sırada geçen hafta bitirdiğim bir öykü kitabı var. Ufacık, tefecik olduğuna bakmayın siz, insanı darmaduman eden öykülerle dolu içi. Kitabı güvendiğim bir arkadaşımın önerisi üzerine aldım, yoksa büyük ihtimalle almazdım, çünkü ben kesinlikle bir romancıyım! Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, arkadaşımın önerisi üzerine okuduğum ikinci kitap. İlki ise Hakan Günday'ın Az romanıydı. Kendisine de belirttiğim üzere üçüncü önerisine başlamadan önce direkt bir ufak rakı açmayı planlıyorum, çünkü bunların ikisi de birbirinden damar ve yumruk kitaplardı. Ama çok güzellerdi. 


Gencecik bir yazarın yoksulluk, yalnızlık, ezilmişlik, gam, keder ve hüzün öykülerini bu kadar güzel, doğal ve akıcı bir dille anlatmasını çok takdir ettim her şeyden önce. Tespitlerinin ve gözlemlerinin ne kadar yerinde olduğunu düşündüm birçok yerde. Mesela öykülerinden birinde dilenen Nesibe Teyze'nin iç sesleri sayılan şu sözler: "İşe gidenlerden sadaka gelmezdi pek. Sadaka aylakların, gezenlerin, gösterişçilerin ve dahi günahkarların işiydi daha çok. İşinde gücünde olanlardan bir kadınlar verirdi sadaka. O da işine gidenlerden değil, SSK'ya, belediyeye, bankalara gidenlerin arasından çıkardı bir. İşim bir an önce görülsün diye rüşvet verirlerdi dilenci kadına. Allah'a rüşvet vermenin yolu bu...Memura versen elli kuruşla iş mi olur, en iyisi bu yaşlı kadına çil mangırları döküp, hayrı Allah'a havale etmekti.

Ya da başka bir hikayede küçük kasabalardaki dedikodu kazanından bahsettiği şu satırlar: "Çapındaki bütün Anadolu memleketleri gibi kaynayan bir kazandır Biga. Kolları bilezikten prangaya vurulmuş gibi şakırdayan, günleri günle, akşamları televizyonla geçen, misafirliğe giderken terliğini götüren kadınların kendilerinden başka herkesin dedikodusunu herkesle yapabilecekleri, alevler içinde bir kazan. Ve esnaf aylaklığıyla dükkanlarının önlerine attıkları sandalyelerde bütün dünyayı eteklerinde çekip çeviren kuyu ağızlı kocalarının..." 

Mahir Ünsal Eriş'in kalemini ve anlatımını çok sevdim ben. Toplumumuzu algılama tarzını da. Tanıştığıma çok memnun olduğumu belirtip, kendisine bir kez de buradan "ellerine sağlık" demek isterim. Bence siz de tanışın. 

Heykel Sergisi Haberi: ŞAVK

Eserlerinde mermerin sınırlarında dolaşan ve taşın hareketliliğini yakalamaya çalışan heykeltıraş Malik Bulut, bu kez mermerin ışıkla olan ilişkisine odaklanıyor ve taşın geçirgenliğini kullanarak şavkla dolduruyor heykellerini. Sanatçı 12. kişisel sergisinde yer alan heykelleriyle hem mermeri 1000 yıllık uykusundan uyandırıyor hem de yonttuğu uyuyan yüzlerde ve mistik figürlerde geçmişe, belleğe ve hatıraya ışık tutuyor.



1974 yılında Silifke’de doğan sanatçı, 2000 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nden mezun oldu. 2000 – 2004 yılları arasında, heykeltıraş Mehmet Aksoy’a asistanlık yaptı. 2004 yılından bu yana çalışmalarını artık İstanbul’da kendi atölyesinde sürdürüyor. 1999 Çukurova Üniversitesi Heykel Yarışması 1.lik Ödülü, 2009 Ege Art Heykel Çalıştay Ödülüne sahiptir. Anadolu'nun bir çok şehrinde Uluslararası heykel sempozyumu kapsamında yapmış olduğu mermer heykelleri kamusal alanda sürekli olarak sergilenmektedir.


6 Şubat – 3 Mart tarihleri arasında Malik Bulut’un eserlerinden oluşan “ŞAVK”  isimli  heykel sergisini Galeri Selvin’de görebilirsiniz.


Galeri Selvin
Adres: Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy/İstanbul
Tel: 212.263 74 81
Pazar günü hariç diğer günler 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

Altın Ejderha

I like Chineeeese...♪♫♫ ♪  like Chineeese... ♫♪♫♫ :)

Geçen hafta Cumartesi Altın Ejderha'yı izlediğimizden bahsetmiştim. Şimdi oyunun kendisinden bahsedebilirim. Bu sezon DOT'un dört yeni oyunla karşımızda olacağını öğrenmiştik. İşte Altın Ejderha da onlardan biri.  Roland Schimmelpfenning'in yazdığı Serkan Salihoğlu'nun çevirisini yapıp aynı zamanda yönettiği oyun Altın Ejderha adlı bir Uzakdoğu lokantasında geçiyor. Lokantada çalışanlar ve sık sık oradan yemek yiyenler/söyleyenlerin hayatlarına dalıyoruz oyun süresince. Ve o kısacık zamanda bir sürü trajediye tanıklık ediyoruz. Daha çok da vahşi kapitalist düzenin içinde ezilenlerin, dışlananların, yok olup gidenlerin trajedilerine. DOT oyunlarında buna alışkınız ne de olsa, değil mi?  


Bu kez en başarılı bulduğum oyuncu Ece Dizdar oldu. Diğerlerinin oyunculuklarından çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Ama Ece Dizdar, kaçak Uzakdoğulu çocuk sayılabilecek yaştaki garson rolünde de genç bir kızı yatağına atmış sarhoş yetişkin adam rolünde de çok başarılıydı. Evet, bu oyunda oyuncuların her biri farklı birkaç karakteri canlandırıyordu. Gerçekten de kendilerinden çok farklı karakterlerdi bunlar: örneğin Köksal Engür ya da Enis Arıkan genç bir hostes rolüne girerken Deniz Türkali bir delikanlı olabiliyordu. İlk başlarda bu durum biraz ayarlarımı bozmuş gibi olsa da sonradan hoşuma gitti ve iyi düşünülmüş olduğunda karar kıldım. 

İzlemenizi önereceğim oyunlardan biri. Sonuçta bir DOT oyunu bu ve ben de bir DOTseverim. İzlemenizi her zaman öneririm, kaybınız değil kazancınız olur. Ama DOT'un bu sezon izlediğim iki oyunu da hatırı sayılır uzunluktaki DOT listemin ilk sıralarında değiller, onu belirtmeliyim. Ya alıştık ya da şımardık DOT seyircisi olarak, bilmiyorum. Ama ben böyle günlerce etkisi altında kalacağım, üzerinden zaman geçtikten sonra oyunu hatırladığımda bile oyunun midemdeki yumruk hissini hatırlayacağım oyunlar izlemek istiyorum DOT'ta. Bu oyun ve Sarı Ay onlardan biri değildi benim için. Tarz olarak farklı oyunlar olabilirler ama his olarak beni geçen sezonun Öksüzler ya da Süpernova'sı kadar etkileyen bir oyunu olmadı bu sene DOT'un. Ama hâlâ ümitliyim. Daha sırada Cleansed var çünkü. Merakla bekliyoruz.

Bu arada G-Mall'da sahnelenen DOT oyunlarına bilet almak için gişe tel: 0-212-232 44 40 ya da 251 45 45. Telefonda kredi kartıyla biletinizi alıp, oyundan hemen önce gidebilirsiniz. Telefonda kredi kartı vermem derseniz, biletinizi iki gün ayırabiliyorlar. Öyle de alabilirsiniz. Bir de nefret ettiğimiz Biletix alternatifi var tabi, ama ondan almayın, ne gerek var!

 Hepinize iyi haftalar ve şimdiden iyi seyirler...

2 Film Birden: Ama Güzel Olanı Anna Karenina :)

Bu hafta izlediğimiz iki filmden ilki ve çok güzel olanı Anna Karenina'ydı. Daha önce kitabı okunmuş, tiyatrosu izlenmiş, hikayesi ezbere bilinen Tolstoy'un bu muhteşem klasiğini bir de beyaz perdede izleyelim dedik. Herhalde hiçbir uyarlamasını izlemekten sıkılmayacağım bir hikaye bu. Senaryo uyarlamasını Tom Stoppard, yönetmenliğini ise Joe Wright'ın yaptığı bu filmdeki tiyatro havasına bayıldığımı söylemeliyim. Sahne geçişleri, müzikler, kostümler ve koreografisiyle adeta bir masalın içine girmiş gibi hissettim kendimi. Keira Knightley'ye bayılırım, o yüzden belki de torpilli not veriyorumdur ama Anna Karenina rolünün üstesinden çok iyi geldiğini düşünüyorum. Kont Vronsky karakteri için seçilen Aaron Taylor-Johnson da cuk oturmuştu rolüne. ("Gıcık, Behlül kılıklı bencil ve korkak aşık! Sinir olurum böyle erkek tipine. Kadın bin tane şeye göğüs gersin, meydan okusun, bizimki gık çıkarmadan mahalle baskısına boyun eğsin. Anna'nın aşkını hak etmedin sen Vronsky, ama olan Annacığıma oldu tabi," diyerek en alaturka halimle kadınlar günü dedikodusu kıvamındaki yorumumu da ekleyeyim buraya. :)) Aldatılmasına rağmen asil  bir duruş sergileyen Alexei Karenin rolündeki Jude Law da her zamanki gibi çok başarılıydı ama her zamanki gibi yakışıklı değildi ne yazık ki. (Nasıl kıydınız güzelim adama, nasıl o hale getirdiniz onu yahu? Hele bir de kafasına bere geçirdiği, cüppe gibi bir şey giymiş, soluk benizli, çember sakallı hali vardı ki bir an için kendisini bir Rus malikanesinde değil de elinde tespihle Fatih, Çarşamba sokaklarında dolaşıyormuş gibi hayal ettim gözümde. Yapmayın yazıktır, adam zaten aldatılan koca rolünde. Bir de bu hale getirmeye gerek var mı?)  Neyse efendim, uzatmayayım. Sonuçta kitap uyarlamaları zordur, çoğu aynı tadı vermez, eksik kalır. Klasik uyarlamaları daha da zor olsa gerek. Ama bunun çok başarılı bir uyarlama olduğunu düşünüyorum naçizane. Bitmesin istenen, damakta acıbadem kurabiyesi tadı bırakan, gerçek bir görsel şölen... İzlemenizi, mümkünse de sinemada izlemenizi tavsiye ederim.    

Bir film daha izledik bu hafta ama şimdi Anna Karenina'dan sonra yazmaya bile değmez buluyorum. Yine de Morgan Freeman hatırına kısacık bahsedeyim. Zaten onun hatırına izlemiştik. Karısını ve yazma şevkini kaybetmiş, alkolizmin eşiğinde, engelli bir yazar Wildhorn (Morgan Freeman). Yazı geçirmek için deniz kıyısındaki küçük bir kasabada ev kiralıyor. Yan komşusu da üç çocuğuyla birlikte yaşayan bekar bir anne (Virginia Madsen). İşte bu annenin ve çocuklarının yazara yeniden yazma ve yaşam ilhamı vermesini konu eden, ne zaman ne olacağını çok iyi tahmin edebileceğiniz, çıtır çerez filmlerden biri bu da. Bana katkısı  ne oldu derseniz: Morgan Freeman'in 75 yaşında olduğunu öğrenmek ve artık yaşını göstermeye başladığını, filmlerde kolaya kaçmayı tercih ettiğini fark etmek oldu. Bir de Virginia Madsen'ın 51 yaşında olduğunu şoke olarak öğrendim, çünkü yaşını hiç göstermeyen ve yaşına göre çok güzel bir kadın. Gördüğünüz üzere filmden son derece alakasız çıkarımlarda bulunmuşum. Oyunculuk olarak da en çok ortanca kızı canlandıran Emma Fuhrmann'ı beğendim. Çok bol vaktiniz varsa ve ne yapsam diye düşünüp taşınıp hiçbir şey bulamıyorsanız, bari boş geçirmeyin diye izleyin diyebileceğim bir film. Yoksa izlemeseniz de olur, bir şey kaçırmazsınız.   

Hepinize iyi hafta sonları... 




Portakal'da Hirst ve Mahalle'de Guinness

Cumartesi akşamı için programımız çok öncesinden belliydi: DOT'un Altın Ejderha'sını izleyecektik. Öncesini de doğaçlama bir plan yaparak sergi, yemek ve alışveriş ile doldurduk İso'cumla. Hava güzel olunca metroyla Nişantaşı'na geldik. İlk hedefimiz Mim Kemal Öke Caddesi üzerindeki Portakal Sanat ve Kültür Evi'ydi. 31 Ocak'a kadar sergilenecek olan Damien Hirst eserlerini görmezsek olmazdı. Damien Hirst adını buradan hatırlıyorduk. Şansımıza Amsterdam'da karşımıza çıkan pırlantalarla süslü 51 milyon pound değerindeki kuru kafa unutulacak gibi değildi zaten. Gerçekten de sanatçının adının aklımıza kazındığı an o an olmuştur. 

Bu kez bir dergide gözüme çarptı bu sergi haberi. Damien Hirst'in 4 Nisan'da Tate Modern'de açılan ve 9 Eylül'e kadar 465,000 kişi tarafından ziyaret edilen retrospektif sergisinden söz ediliyordu haberde. Bu serginin bilet satışlarından 6 milyon sterlin kazanarak bir rekora imza atmış Tate Modern. Portakal Sanat ve Kültür Evi de sanatçının satışa açık 30 eseriyle satış rekoru kırar belki, ne dersiniz? Sergide sanatçının Spot Paintings, Spin Paintings ve Pharmacy adlı serilerden eserleri bulunuyor. En çok da aşağıda da örneklerini gördüğünüz Spin Paintings. Fiyatlar 20-25,000 EURO'dan başlıyor. En pahalı çalışma ise sol altta gördüğünüz 220 cm. çapında tuval üzerine yağlıboya eseri: tam 850,000 EURO. İsmi de en az eserin kendisi kadar ilgi çekici: Beautiful Windmill of Hypnosis over Hippy Trippy Landscape. Mealini açıklamaya çalışayım: Kafa Yapan Manzaraya Bakan Güzel Hipnoz Değirmeni gibi bir şey. :) 


Restoran işleten, klipler çeken, tişört ve kupa tasarlayan Hirst'in sanatı ve eserlerinin sanatsal değeri hep tartışılıyor. Piyasa sanatçısı olarak bilinen sanatçının iyi ün ve para kazandığı kesin. Kalıcı olup olmayacağı ise elbette çok sonra anlaşılacaktır. Serginin girişinde Hirst'in sözlerinden bir seçki de göreceksiniz. En sevdiklerimden biri de aşağıda duruyor. Kesinlikle katılıyorum. 


Sergide yaklaşık yarım saat kadar zaman geçirdikten sonra kendimizi Nişantaşı'nın Cumartesi kalabalığına atıyoruz. Mağazalara bakarken bir küçük cüzdan ve bir hırkayı ganimet haneme yazıyorum. O sırada karnımızın acıktığını fark ediyor ve tiyatro öncesi son durak olarak ilk kez göreceğimiz City's Mahalle'ye gidiyoruz. Burası bakkalı, çiçekçisi, şarap evi, züccaciyesi, fırını, kahvesi,balıkçısı, birahanesi, vs ile tam bir Mahalle. Gerçekten güzel düşünülmüş bir fikir. Ancak uğultulu ve curcuna haliyle alışveriş arası molaları ya da nispeten kısa yemek molaları için çok daha uygun. Biz tabi ki Guinness olduğunu duyar duymaz gözleri dönen İso'cum sayesinde Mahalle Birahanesi'ni seçmek durumunda kaldık. Ben Mano Burger hamburgeri yedim gerçi ama buranın servis elemanlarının ilgisine, güler yüzüne ve hızına da ayrıca hayran kaldık.  


Sergimiz, alışverişimiz, yeme-içmemiz bittiğine göre Altın Ejderha Çin lokantasına gidebiliriz artık. Bakalım terk edilmiş G-Mall'ın tiyatro salonunda bizleri neler bekliyor...


İçim Yandı Dün Akşam


Koca bir tarihin saatlerce cayır cayır yanıp kül oluşunu izledik. Yazık bize! Elektrik kaçağı mı yoksa ardında başka bir "duygusal" neden mi var bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum zaten. İki türlüsü de acınacak halde olduğumuzu göstermez mi sizce de? Birinde "muhafaza"kar olduğunu iddia eden insanlar topluluğu olarak en önemli tarihi ve kültürel değerlerimizden birini rant uğruna yakan vahşiler oluyoruz. Muhafaza edilen şey cukkalanan paralar olsa gerek bu durumda! Diğerinde ise New York'la yarışan itfaiyemiz olmasına rağmen koskoca bir eski sarayı, kütüphanesini, şimdinin üniversitesini bir elektrik kaçağı yüzünden heba ediyoruz. Bu durumda da vahşi değil, en iyi ihtimalle haybeye yaşayan salaklar olabiliriz!

O yüzden nedenleri -maalesef bu ülkede ruh sağlığımızı korumak için pek çok şeyi yaptığımız gibi- yok saymak istiyorum. Yandı, bitti, geri gelmez. Sonrasına bakmalıyız. O binanın aynen eski haline gelecek şekilde ehil bir ekip tarafından restore edildiğinden emin olmalıyız mesela. Oraya AVM ya da otel yapılmasına izin vermemeliyiz el birliğiyle, gerekirse her gün sokaklara dökülerek. Ve bunu hangi takıma, hangi üniversiteye, hangi partiye sempati duyduğumuz fark etmeksizin (evet, bir de böyle kuş beyinliler var ve Twitter'da gördüğüm üzere sayıları hiç de az değil!) hep birlikte yapmalıyız. 

Böyle simge yapılardan kaç tane var sonuçta? Bir otelin, bir AVM'nin yüzlerce muadili olabilir, Galatasaray Üniversitesi'nin kül olan tavanındaki işlemelerin, balo salonunun, yanan kütüphanesindeki el yazmalarının bir tane muadili bile yoktu. Ve onlar hepimizin değeriydi, değeri. Benim içim yandı dün akşam. Ve içi yanmayan varsa dönüp insanlığını bir kez daha sorgulamalı bence.  

Dün binayı yukarıdaki gibi gördük ne yazık ki. En kısa zamanda aşağıdaki eski günlerine döndüğünü de görmeyi diliyorum.


(Bu arada bu konuyla ilgili sevgili Mügemmell'in yazısına da bayıldım ve aynen katılıyorum.)

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm

Zülfü Livaneli'nin 1974 yılında Stockholm'de öğrenci evlerinde yaşarken başladığı ilk romanından bahsediyorum. Yıllarca ara verdikten sonra tekrar eline alıp bitirdiği, yayınlanan ve 2001'de Yunus Nadi Roman Ödülü'nü alan, sonra yeniden elden geçirilip psikolojik boyutu güçlendirilerek son haliyle bizlere ulaşan kitabından.

Zülfü Livaneli bu kez 12 Mart darbesi sonrasında mülteci olarak Stockholm'e sığınan Sami Baran'ın hikayesini anlatıyor. Daha doğrusu onun hikayesi üzerinden sürgün yaşamını ve psikolojisini anlatıyor. Darbe dönemlerinde yaşananlara, savrulan ve sönen hayatlara, acılara ve hüzünlere de ışık tutuyor Sami ve arkadaşları üzerinden. Sami'nin yattığı hastaneye o dönemlerde mülteci olarak kaçmak zorunda kalan değil de onları kaçıran tarafta olan bir eski bakanın tedavi için yatırılmasıyla hikaye farklı bir boyut kazanıyor. Vicdan sorgulaması ve intikam almak-bağışlamak ikilemi devreye giriyor. Bir zamanlar nefret ettiği o bakanla tek bir ortak noktaları var: anadilleri. Bir röportajında John Berger'in "anadil anayurttur" sözüne yürekten katıldığını belirten Zülfü Livaneli, Sami Baran ve bakan arasındaki ilişkiye de bu görüşünü yansıtmış. Bu romana çok farklı ve güzel bir tat katan diğer bir şey de hikayeyi iki ağızdan dinliyor olmamız: biri Sami Baran'ın kendisi, diğeri ise yakın arkadaşı olan yazar.

Kitaptan birkaç alıntı:
"...Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden, insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil...."
"İntikamın bile bir düzeyi vardı; alçakça olmamalıydı. O zamanlar, hayatımın sonraki yıllarında öğreneceğim bir sözü bilmiyordum. Seneca diyordu ki: 'Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.' "
 " 'Yanlışa karşı çıkıyorum ama doğruyu gereken güçte savunamıyorum. Ben biraz korkağım galiba!' demişti. Karısı onu 'Bütün entelektüeller korkak olur!' diye teselli etmişti. 'Çünkü korku, düş gücünden kaynaklanır.' "
"Batı'nın gözünde iyi Türk-kötü Türk ayrımı bile yoktur, sadece Türk vardır. Öylesine baskın bir damgadır ki bu, bütün kişisel özelliklerinin üstüne çıkar, onları boğar, kişiliğini öldürür. İşte şimdi ben de düşmanımla aynı kimliği, aynı varoluşu paylaşmak zorunda bırakılmıştım. Hastanedeki ve dışarıdaki bütün İsveçliler bana bu adamdan daha yakın geliyordu, onlarla aynı değer ölçülerini paylaşıyordum ama ne yazık ki ben onlara yakın gelmiyordum."
"...bu dünyada kimliği, kişiliği, yüzü silinmiş, hepsi birbirine benzetilmiş milyonlarca mülteci gibi yaşıyoruz ve bunun farkında olmak benim canımı sıkmıyor. Herhalde mutluluk dedikleri bu olsa gerek: Biraz güvenlik, biraz can sıkıntısı."
Ve çok güldüğüm bir bölüm:
"Çok hoş bir insandır annem. Arkadaşları gibi o da her olayı mutfak zamanlamasına göre anlatır. 'Tam fasulyemi ayıklayıp soğanımı soymayı bitirmiştim ki sokaktan bir gürültü geldiğini duydum.' O sırada iki kişinin ölümüyle biten bir trafik kazasından söz etmektedir ama bunu anlamanız biraz zaman alır. 'Geceden ıslattığım barbunyayı süzeyim de kara suyu çıksın diye mutfağa gidiyordum ki tam o sırada askerler koşarak bizim sokağa daldı.' Annemin arkadaşları da böyle konuşur. Eminim insanoğlunun aya ilk ayak bastığı saniyeyi bile tencerede soğan öldürmeyle birleştirerek anlatır bunlar." 
Süper değil mi? :)

Zülfü Livaneli'nin anlatımı, dili her zamanki gibi harika. Kurgu başarılı. En bayıldığım romanı olmasa da bu romanını da çok sevdiğimi söyleyeyim. Okumanızı öneririm. Çok kolay okunan, kısa bir roman bu arada. Yaptıkları işlerin kalitesi bakımından beni şaşırtmayan insanlara hayran olduğumu söylemiş miydim?

İyi okumalar...


İstanbul Destanı

Dünyaca ünlü ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Çırağan'da sizleri beklediğini söylesem?

Evet, doğru söylüyorum. Çırağan Sarayı'nın sergi salonunda 19 Şubat'a kadar devam eden İstanbul Destanı sergisinde Bedri Rahmi Eyüboğlu'na ait tablolar sergileniyor. Yazma, gravür, seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi, litografi gibi pek çok formda eserler üretmiş olan sanatçı, tablolarında geleneksel motifleri Batı'nın teknikleriyle birleştirerek kullanmış. Aynı şekilde şiirlerinde de halk kaynağından beslenmiş ama konumuz şu an şiirleri değil resimleri, o yüzden şimdilik şiir konusunu pas geçiyoruz.

Aşağıda sergide yer alan tablolardan bazılarını görebilirsiniz. Sol üstte Türk Usulü Anahtar var. Hemen yanında Süslü Ana, onun yanında ise Ana ve Çoban bulunuyor. Sağ üstteki resimden bir şey çıkarabildiniz mi? Sanatçının Otoportresiymiş o. Sol alttaki yatay, uzun tablo Korupark-Suadiye. Sağ alttaki yatay tabloda neyin resmedildiğini tahmin etmeniz daha kolay olacak. Kesinlikle kültürümüze ait bir şey: Horon! :)


Devam edelim gezmeye... Aşağıda sol üstte Picasso'yu andıran figürlerden birini görüyorsunuz. Buradaki figür Aşık Veysel. Ressam, üçüncü gözüyle gören bu halk ozanımızı çok güzel resmetmiş bence. Yanındaki ağaca ve balıklara da bayıldım. Sağ alttaki tablo rengarenk minik kutucukların istilasına uğramış gibi görünüyor değil mi? Adına bakınca durumu anlıyorsunuz: Gecekondular! Sol alttaki peyzaj da sanatçının sevdiğim birkaç peyzaj çalışmasından yalnızca bir tanesiydi.


Hepsi ve daha fazlası 19 Şubat'a kadar sizleri bekliyor. Çırağan'ın harika sergilerinden birini daha görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyor ve sizlerin de aynı duyguları yaşamanızı içtenlikle istiyorum.

İyi haftalar hepinize...

Göz Ziyafeti

Haftayı yine tasarım harikalarıyla kapatıyorum. Çok dergi biriktirmişim bu aralar, paylaşmak istediklerim bitmiyor bir türlü. İlk olarak satranç meraklıları için ilginç setler var. Sol sütundaki bal kabağı şeklindeki kırmızı beyaz satranç setinin tasarımı Yayoi Kusama'ya ait. Louis Vuitton için vitrin tasarımları da yapmış başarılı bir tasarımcı Kusama. Bir dönem Londra'daki Saatchi Gallery'de de sergilenen bu satranç seti için de porselen, ahşap ve deri kullanmış. Sağ sütundaki satranç takımı ise İtalyan tasarımı. Arca markasının ürettiği satranç setinin tahtası için siyah lake ve cam kullanılmış. Arca, bufalo boynuzunu metallerle birleştirerek lüks mobilya ve aksesuarlar yaratan bir marka. Bu set için onlara ilave olarak paladyum da kullanmışlar. Fiyatı 4,875 EURO. Hani satranç meraklısı bir yakınınıza hediye almak isterseniz aklınızda olsun. :)


Aşağıdakilere ne dersiniz? Hepsi birbirinden muhteşem değil mi? Doğadan ilham alan ve bronz ve cam ile çalışmayı seven Fransız sanatçı Joy de Rohan Chabot'un kelebekli, çiçekli, kuşlu sehpaları, sandalyeleri ve dekoratif objelerine bayıldım. Gerçek birer sanat eser bence.


Aşağıdaki kokteyl çantasını nasıl buldunuz bakalım? Dita Von Teese'in daha çok kokteyllerde kullanılan dünyaca ünlü portakal likörü markası Cointreau için tasarlamış olduğu çantanın içinde bizzat kendisi tarafından yazılmış kokteyl tarifleri, kokteyllere lezzet katan baharatlar, kokteyl hazırlarken kullanılan araçlar ve bir şişede Cointreau likör bulunuyormuş. İçindeki malzemeler bittikten sonra bile şık bir aksesuar olarak kullanılabilecek bu kokteyl çantasının fiyatı ise 320 EURO. 


Sırada ev dekorasyonuyla ilgili bir marka var. Yine bir İtalyan markası: Bisazza. Web sayfalarına mutlaka göz atın (çünkü inanılmaz güzel şeyler var ve Google Görsellerden bulduğum fotoğrafların aslında bir hiç olduğunu anlayacaksınız). Mozaiklerin ev dekorasyonunda banyo dışında da ne kadar hoş durabileceğini göreceksiniz. Tasarım bölümünün başındaki Carlo Del Bianco ile birlikte geleneksel İtalyan cam mozaik tekniğini teknolojiyle birleştiren markanın titizlikle cam mozaiklere işlediği desenler gerçekten çok hoş. 


Gözünüz gönlünüz açıldı mı? O zaman kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hafta sonu planlarınız hazırdır umarım. Biz bu hafta sonu için çok heyecanlıyız, çünkü DOT'un Altın Ejderha'sını ve Anna Karenina'yı görmeyi planlıyoruz. Hatta bir de Portakal Sanat Evi'ne uğrayıp Damien Hirst'in şu an sergilenmekte olan 30 eserini görebilirsek değmeyin gitsin keyfimize. Peki, ya siz? Hazır mısınız bakalım keyifli bir hafta sonuna? :)

40

Geçen hafta sonu İso'cum burada olmadığı için Ayşe ve Betül'ü bize çağırdım ve kız kıza sohbet ve film gecesi yaptık. Çok keyifli bir geceydi. Yediğimiz, içtiğimiz, sohbetimiz bize kalsın, ben size izlediğimizi anlatayım. Bir yılı aşkın bir süre önce vizyona girmiş olan bir Türk filmini izledik: 40. Ayşe'nin yönetmen ve senarist kardeşi Emre Şahin'in çektiği bir film. İstanbul'un karanlık işlerin döndüğü arka sokaklarındaki kıyıda köşede kalmış üç hayatın kesişme hikayesi. Yani tam bana göre bir üçlü İstanbul, arka sokaklar ve rastlantıların baş rolde olduğu bir kesişme hikayesi. Oyuncular doğulu taksici Metin'i canlandıran Ali Atay, mutsuz hayatında bir çıkış yolu arayan hemşire Sevda'yı oynayan Deniz Çakır ve Paris'teki hayaline kavuşmak uğruna kaçak olarak bir gemiye binerek İstanbul' kadar gelebilmiş Nijeryalı Godwill'i oynayan Ntare Mwine. Kesiştikleri nokta ise para dolu bir çanta! 

Ben filmi çok beğendim. Sürükleyici bir hikaye. Oyuncular çok iyi, rollerine çok gitmişler (en favorim Ali Atay sanki). Müzik seçimleri çok yakışmış. Özellikle Sezen Aksu'nun ve Ceza'nın duyulduğu sahneler müziklerle bir arada olunca daha etkili olmuş. Bir de filmin içindeki İstanbul fotoğrafları harika. Sırf bir İstanbul belgeseli tadındaki o şehir görüntüleri için bile izlemeye değer bir film.  (Hani Nuri Bilgi Ceylan'ın filmlerinde fotoğrafçı tarafı da ön plana çıkar ya, harika Anadolu fotoğrafları görürsünüz. İşte bu filmde de harika İstanbul fotoğrafları görüyorsunuz. Bunun sinema dilindeki adı sinematografi midir, görüntü yönetmenliği midir bilemiyorum, ama ben dilim döndüğünce anlatmış olayım size ne demek istediğimi.:))

40, vizyona girdiği yıl Antalya Film Festivali'nde Behlül Dal Özel Ödülü almış. Piyasa filmi değil. Ben bile Ayşe'den öğrenip merakla beklememe rağmen vizyonda yakalayamamıştım. O yüzden birçoğunuzun izlememiş olduğunu sanıyorum. Ama görmeye alışkın olmadığımız tarzda değişik ve güzel bir çalışma olduğunu bilin. Ve görmek isterseniz de buradan sipariş verebilirsiniz.  

Şimdi izninizle bizim bitirmemiz gereken şarap kadehlerimiz ve gündem maddelerimiz var. Size iyi seyirler diliyor kadehlerimizi şerefinize kaldırıyoruz. :)

Modernlik?

Dün Mine'yle birlikte kursumuzu astık ve felekten bir gün çaldık. Geceyi de bizim evde çalacaktık ama Bedaş'ın trafo bakımı yüzünden karanlığa gömülünce onu ertelemek zorunda kaldık. Yahu Türkiye'de medeniyetin beşiği İstanbul'un gelişmiş semtlerinden biri olan Gayrettepe'de sabahtan akşama kadar bakım yapıyoruz bahanesiyle elektrik kesilir mi, aklım almıyor benim!  Neyse, Bedaş'ın 3 günlük işkencesini de Beşiktaş'ta çekmiş biri olarak bu konuyla daha fazla sinirimi bozmak istemiyorum.

Biz gündüze gelelim. Yani İstanbul Modern'in yeni sergisinin basın toplantısına ve açılışına: 

İstanbul Modern’in yeni sergisi Modernlik? Fransa ve Türkiye’den Manzaralar, modernleşmenin günümüz sanatına olan etkilerini araştırıyor. Comité Colbert’in sponsorluğunu üstlendiği, 16 Ocak- 16 Mayıs tarihleri arasında sürecek sergi, sanatçıların modernleşmeyle hesaplaşmalarını ve bugün hala gündemde olan modernlik olgusunu ele alıyor. Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği Modernlik? Fransa ve Türkiye’den Manzaralar 11 sanatçının 17 eserine yer veriyor. 
Modern hayatın günümüz dünyasına yansıyan olumlu ve olumsuz dinamiklerini bugünün açısından değerlendiren sergi, yaşadığımız dünyanın bütün ilişkilerine sinen modernist yapının sanatçılar tarafından nasıl eleştirildiğini ve yorumlandığını araştırıyor. Sergi, modern hayatın dönüştürdüğü kent kültürü, modernliğin sosyal, kültürel, ekonomik, politik etkileri ve modernlik idealleri arasında var olan ütopya üzerine sanatçılar tarafından yapılan yorumlara odaklanıyor.
Modernliği hem bellekte yaşanan hem de farkında olmadığımız etkileri ile günümüzü şekillendiren bir olgu olarak tartışan sergi, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve Batı dünyasının evrensel bir ideal olarak tüm dünyaya sunduğu modernliğin farkında olduğumuz ve olmadığımız yönlerini hatırlatıyor. 
Serginin basın toplantısında İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, Comite Colbert'ten Michel Bernardaud ve sergi küratörleri Çelenk Bafra ve Levent Çalıkoğlu kısa kısa konuşmalar yaptıktan sonra hep birlikte sanatçıların çalışmalarını gezdik. 


Hepsi birbirinden ilginç ve yaratıcı çalışmalar arasında favorilerimize gelecek olursak, girer girmez bizi karşılayan şu görüntüyü ilk sıralara yerleştirebiliriz diye düşünüyorum. Arkada duran siyaha boyanmış ve mozaik aynalarla kaplanmış ikinci el buzdolapları, Cezayir asıllı Fransız sanatçı Kader Attia'nın Skyline (Ufuk Çizgisi ya da Kentin Silüetiadlı çalışması. Amerikan kentlerinin gökdelenlerle kaplı ufukları veya göz kamaştırıcı modern bir kent maketi sergi alanında serap gibi beliriyor. Ortaya çıkan bu karanlık ve kasvetli kütle izleyicide bir baskı hissi de yaratıyor. Daha yakında duran bayraklar ise bir ulus-devlet abidesini andırsalar da aslında artık var olmayan SSCB, Yugoslavya, Doğu Almanya gibi ülkelere ait bayraklardan oluşuyor. Nasan Tur'un bu çalışmasının yanı sıra bir de "ben bunu bir Bienalden hatırlıyorum" diyerek izlediğim ve şimdi basın bültenlerini okurken 10. İstanbul Bienali1'nde sergilenmiş olduğunu öğrendiğim Sırt Çantaları bulunuyor. Danışmaya başvurup istediğiniz sırt çantasını alıp şehrin bir yerinde bir protesto düzenleyebilir, yemek pişirebilir ya da müzik yapabilirsiniz. Gerçi ben İstanbul'da yapmanızı önermem. "Modernlik?" temasındaki soru işaretini İstanbul için bol bol dikkate alın derim.:) 




Seyirciyle mesafesiz bir karşılaşma yaratmak isteyen Thomas Hirschhorn basit ve buluntu malzemeleri tercih ederek bunları gazete kupürleri ya da kendi yazdığı eleştiri metinleriyle buluşturarak “gerçek” ortamlar yaratıyor. Bir sunak ya da kartondan bir kulübeye benzeyen bu heykelde kollar tarafından desteklenen bir dünya küresi var. Başlığı “tek bir dünya” anlamına gelen yapıt, hem birlik olmuş bir topluluğu simgeler, hem de tarihi ve şimdiki zamanı sorgulayarak farklı bir gelecek kurgulamayı önerir.



Ve  yoğun otrişlerden oluşan bir kapının ardında bizi bekleyen büyülü dünyaya geldi sıra. Hale Tenger'in Strange Fruit adlı çalışmasını sanırım Mine de ben de bir numaraya koyduk. Karanlık bir fonun içinde ışıldayan yıldızların ortasında, sessizce dönen fiziki bir yerküre ve bir perdenin açılması ile görünür olan ters yüz edilmiş siyasi bir yerküre bulunuyor. Kıtalar ters yüz, ama yazılar okunuyor. Müzik bazen tanıdık bazen değil, bazen tersten. Çelişkili ve tuhaf bir durum var sanki. Tıpkı dünyada olup bitenler gibi... Çok güzel düşünülmüş ve ifade edilmiş.



Geri kalanını artık ben anlatmayayım, siz gidip görün lütfen. Bu sergiler boşa yapılmıyor değil mi? Bloglardan, dergilerden görelim diye değil gidip gezelim için bunca emek. Hem bol bol da zaman var 16 Mayıs'a kadar. O yüzden ne yapıp edip bir zaman yaratın derim. Bu süre içinde sergi temasıyla ilgili pek çok etkinlik de düzenlenecek, onları da İstanbul Modern'in web sayfasından takip etmeyi unutmayın.   

Şimdi izninizle biz Namlı'ya gidiyoruz. Sergiyi gezdik, yorulduk. Haliyle biraz karnımız acıktı, söylemesi ayıp.:)




Lizbon'a Gece Treni

Karlı haftayı nasıl geçirdin, diye soran olursa özeti yandaki fotoğraftır: bir kadeh Southern Comfort, biraz çerez ve bitmesin diye yavaş okumaya çalıştığım ama elimden de bırakamadığım Lizbon'a Gece Treni. Kitabın baba koltuğunda kahvemle  ya da battaniyenin altında uzandığım yerde bir yandan açık perdelerin ardında lapa lapa yağan karı izlerken bir yandan okunduğu da görülmüştür. Sonuç olarak, geçirdiğimiz karlı İstanbul haftasında ben Bern ile Lizbon, Gregorius ile Amadeu arasında gidip gelmekle meşguldüm. 

1944 doğumlu ve felsefe eğitimi görmüş (eğitiminin romanına katkısı takdire şayan) yazar Pascal Mercier'in üçüncü romanı bu. Çevirisi ise İlknur Özdemir'den. Özellikle Paul Auster, Gabriel Garcia Marquez, Coetzee ve Stefan Zweig çevirilerinden hatırlarsınız kendisini. Yani gönül rahatlığıyla kendinizi teslim edebileceğiniz isimlerden. Hal böyle olunca ve her yerde kitabın adını duyunca ben de İdefix Sanal Kitap Fuarı'ndan ısmarlamadan edemedim. İyi ki de tanışmışım bu yazarla ve bu romanla ve iyi ki de alıp götürmüş beni bambaşka yerlere...

Antik diller hocası ve dil aşığı, her şeyi kuralına uygun yapan, değişimden hoşlanmayan, yaklaşık on yıldır tek başına Bern'de yaşayan 57 yaşındaki Gregorius bir gün trajik sayılabilecek bir şekilde tesadüfen karşılaştığı yabancı bir kadından duyduğu Portugués (Portekizli) kelimesinin büyüsüne kapılarak bambaşka bir hayata doğru yola çıkar. Lizbon'da yaşamış ve ellili yaşlarında anevrizmadan ölmüş, dil aşığı, hayata karşı hem katı hem de çok insancıl ve erdemli bir bakışı olan doktor Amadeu Prado'nun hayatına. Prado'nun hayata, aşka, ölüme, dine (Tanrı'ya meydan okuyan mezuniyet konuşması inanılmazdı!) ve pek çok şeye dair notlarının ışığında onun kız kardeşleri, kız arkadaşı, daha sonra kopmak durumunda kaldığı en yakın dostu, direniş sırasında birlikte hareket ettiği isimlerden hayatta olanlara ulaşıyor. Hem notlar hem de Prado'nun en yakınlarından yola çıkarak bu saygı duyulası ve hayran olunası adamı (ben feci hayran oldum, söyleyeyim) derinlemesine tanıyor. Kendi yaşamına da ışık tutan bu notlar, Gregorius'un kendini keşfetmesine de büyük ölçüde yardımcı oluyor.  

En son ne zaman bir kitabın neredeyse her satırının altını çizmek, her satırı not etmek, hafızama kazımak istedim hatırlamıyorum. Baktım olacak gibi değil ben de mutlaka geri dönüp bakmak isteyeceğim sayfaları not ettim kitabın arkasına. Sayfalara da minik işaretler koyarak. Filmi çekilecek diye duydum, umarım ehil eller tarafından çekilir, çünkü bu kitabın verdiği tadı filme aktarmak çok zor olsa gerek. Her zamanki gibi bu kitaptan da birkaç alıntıya yer vereyim:
"...Diktatörlük bir gerçekse devrim görev olur..." (Prado'nun mezar taşında yazan cümle. Bayıldım!)
 "...Hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır - gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen..."
"...Kendini beğenmişlik, takdir edilmemiş bir budalalık türüdür. Kendini beğenmiş olabilmek için, yaptıklarımızın tümünün kozmik önemsizliğini unutmalıyız, ki bu da olağanüstü bir budalalık türüdür..."
"...Hayal kırıklığının kötü olduğu söylenir. Düşüncesizce varılmış bir önyargı. Hayal kırıklığı yoluyla değilse hangi yolla keşfedebiliriz neler beklemiş, neler ummuş olduğumuzu? Bu keşifle değilse nerede yatar insanın kendini tanıması? Hayal kırıklığı olmazsa insan kendisi hakkında aydınlığa kavuşur mu?"
"...Ana-babaların çocuklarında yanık izi gibi asla silinmeyecek izler bıraktıkları planlanmamış ve bilinmedik, ama yine de kaçınılmaz ve karşı konulmaz şiddeti düşünmek bile ürpertiyor beni. Ana-babaların arzularının ve korkularının şekilleri, yakıcı bir kalemle, güçsüz ve başına ne geldiğini hiç bilmeyen küçüklerin ruhlarına kazınır. Ruhlara dağlanmış o metni bulmak ve ne yazdığını sökmek için bir ömür harcarız, onu anladığımıza da asla emin olamayız...." diyor üreme yetisinden kendi arzusuyla vazgeçmiş olan Prado.  
Ve son olarak baş dönmelerinden yakınan Gregorius'u Bern'e dönüp doktora görünmeye ikna eden Yunanlı göz doktoru arkadaşının dediği şu sözler: "Bana sorarsanız buraya dönün derim. Doktorlarla anadilinizde konuşun. Korku ve yabancı dil birbirine pek uymaz." 
Amadeu Prado'nun yalnızlık, hayat kurtarmak, minnet, tartış(ama)ma adabı, karşındakini tanımak ve anlamak için veril(mey)en çaba, melankolinin yararı, tren yolculuğu ile yaşam benzetmesi ve daha pek çok şey hakkında yazdıklarını tekrar tekrar okumak isteyeceğinize eminim. Bu kitabı mutlaka okuyun. Ama kafanız yerindeyken, kendinizi tamamen kitaba verebilme isteğiniz ve  zamanınız varken okuyun. Yazık edilecek bir kitap değil çünkü... 

Yaratıcılık...

Geçen haftayı tasarım harikalarıyla kapatmıştık. Bu haftayı da aynı şekilde açalım diyorum. İlk olarak yerli ve yabancı tasarımcıların ürünlerinin bulunabildiği, 2004 yılında kurulmuş bir Türk firması olan Gaia&Gino'ya bakalım. Bir sürü uluslararası tasarım ödülünün sahibi olan firmanın lüks dekoratif ürünleri bir harika. Çok çeşitli malzemelerle yapılmış vazolar ve şamdanlar özellikle güzeller.


Seramik sanatçısı Yeşim Bayrak'ın çılgın tasarımlarına göz atmak ister misiniz? Hepsi birbirinden değişik mutfak eşyalarıyla sofralarınıza ve tezgahlarınıza farklılık katacağınız kesin. 


Kendime keşfedilecek durak olarak not düştüğüm yerlerden biri var şimdi sırada: Uttu. Karaköy'de Fransız Pasajı'nda yer alan bu dükkanda Gökçe Çıbık'ın tasarım giysilerini bulabilirsiniz. Uttu, Sümer mitolojisinde dokuma ve örgü tanrıçası anlamına geliyormuş. Koleksiyondaki Jale-Sade-Hale üçlüsünden birini almak isteyebilirim. 


Son olarak oyuncak evlerde sıra. Ama bildiğiniz gibi oyuncak evler değil bunlar. Kevin Mulvany ve Susan Wiltshire'ın birebir orijinaline uygun tasarladıkları oyuncak evler birer koleksiyon parçası olarak görülüyor. Bu büyüklere oyuncaklar arasında Hampton Court, Versailles ve Buckingham Sarayı da var. Minyatür evlerin orijinalliklerini koruması için sanat tarihi eğitimi almış olan çifte akademisyenlerden oluşan özel bir kurul da destek veriyormuş. İsterseniz kendi evinizin ya da odanızın minyatür bir kopyasını da yaptırabilirsiniz (aşağıdaki kolajda da binanın kendisinin ve minyatürünün yan yana olduğu bir fotoğraf var). Sayfaları burada, seçtiğim birkaç örnek de aşağıda. Daha keyifli bir iş düşünemiyorum, ya siz?


Haftaya içimizi açan yaratıcılık örnekleri ile başlamanın dayanılmaz güzelliğinin hafta boyu devam etmesi dileğiyle...

Keşfetmeli!

Haftayı tasarım harikalarıyla kapatalım dedim. Seyahatler sırasında ya da hafta sonları okuduğum dergilerden, gazete eklerinden gözüme takılanları yırtıp biriktirdiğim bir dosyam var. Bazen geri dönüp baktığımda tarihi geçmiş bir etkinlik falan görüp çok geç kalmış olabiliyorum. Ama bazılarının geçerlilik süresi yok. İşte bunlar onlardan. İlki bir Alman markası: Rimowa. Benim gibi bir seyahat sever ve bavulların havaalanında maruz kaldıkları şiddete karşı biri için harika görünen bavullar üretiyor. Zaten bana üzerine "made in Germany" yazan her şeyi aldırabilirsiniz. :) Rimowa'nın sayfasından çok fazla çeşidi olan modellerine bakabilir ve tasarımı ile ilgili detayları öğrenebilirsiniz. Fiyatlarını bilmiyorum ve uçuk olabileceğini düşünüyorum. Ama aynı zamanda fiyatının her kuruşunu hak ediyor olabileceğini de düşünüyorum. Aklınızda olsun.


Defter hastaları için bir öneri geliyor şimdi: Happily Ever Paper. Hem kendiniz için hem de hediye olarak bin bir çeşit defter bulabileceğiniz bir adres burası. DIY yeni yıl hediyeleri olarak ortaya çıkan defter yaratma fikri büyüyüp, gelişip bu hale gelmiş. Sayfasında nerelerden alabileceğiniz yazıyor. Bence incelemelisiniz. 


Sırada porselen mutfak eşyaları ve dekoratif objeler yapan Santimetre var. Seramik sanatçısı ve tasarımcı Tulya Madra ve mimar-tasarımcı Fırat Aykaç'ın tasarımları bir harika. Benim seçtiklerim ise aşağıda. Özellikle zeytin ağacı saplı porselen cezveler ve ahşap detaylı peynir tabaklarına bayıldım. 


Ve son olarak adını sık sık duyduğum ve en kısa zamanda keşfetmezsem ayıp olacağını düşündüğüm Lunapark'tan bahsedeyim dedim. Galata'daki bu dükkanda hem kendiniz için hem de hediye olarak harika şeyler bulmanız mümkün gibi görünüyor. Burada Uludağ Gazoz’dan Divan’ın kahveli lokumlarına, Mabel’den Kuru Kahveci Mehmet Efendi’ye, Ece Ajanda’ya kadar yıllardır aşina olduğumuz onlarca çeşit Türk markasının ürünlerinin yanı sıra yeni tasarımcıların ürünlerini de bulmanız mümkün.  En kısa zamanda didiklenmeli burası...


Hadi bakalım, ben kaçtım. Sizlere de bana da harika bir hafta sonu olsun. Pazartesi yine buralarda olurum.:)

Babamın Cesetleri

Cumartesi akşamı Krek'teydik. Yine Berkun Oya'nın yazmış olduğu bu sezonun yeni oyunu Babamın Cesetleri'ni izlemeye gittik. Geçen sene izlediğim oyunlar arasında benim için bir numarada yer alan Güzel Şeyler Bizim Tarafta'dan sonra Krek'ten beklentilerimizi çok yüksek tutarak gittik bu oyuna. Ve hayal kırıklığı yaşamadan da çıktık. Artık Krek ve Berkun Oya imzası benim için gözü kapalı kendimi teslim edebileceğim çalışmalar anlamına geliyor. 

Oyun bir hastane odasında geçiyor. Hasta yatağında bir baba var. Eski savaş muhabiri, görmüş geçirmiş, hayatını dolu dolu ve kendine göre anlamlı, başkasının acısını kendi acısı gibi duyumsamayı becererek yaşamış, o arada ailesini belki de biraz ihmal etmiş bir baba (Şerif Erol). Annenin hayatta olduğunu konuşmalardan anlıyoruz, ama kocasının yanında olmadığına göre belli ki tepkili bir şeylere. İki oğul var odada. Biri evli ve eşiyle birlikte gelmiş. Zorunlu gelmiş gibi bir hali var. Babaya çok tepkili belli. Ölse de gitsek havalarında. Bu oğulu Öner Erkan canlandırıyor. Ağabeyi ise bekar. Sorumsuz bir (sözde) yönetmen. Kaan Taşaner canlandırıyor. Kardeşler birbirlerine pek bayılmıyorlar, acaba neden?

Oyun yaklaşık 2.30 saat sürüyor. İlk yarı bana fazla uzun gibi geliyor. Sonra bir yerde kardeşler arasındaki soğukluğun nedeninin metne katkısı var mı acaba diye düşünüyorum. Ama oyun bittikten sonra dönüp düşündüğümde metnin her dakikasına ve her detayına gerek varmış diyorum kendi içimden. O detaylar, o aile içi hikayelerin hepsi bize o karakterleri o kadar iyi tanıtıyorlar ki oyunun sonunda hüngür hüngür ağlarken tanıdığınız birileri için ağlıyorsunuz. Hırçın görünenin kırık dökük, deli dolu görünenin sorumsuz, sorumsuz görünenin güçlü ve duyarlı, zavallı görünenin zalim olduğunu, olabileceğini fark ediyorsunuz. O karakterlerin psikolojilerini anlıyor ve onların kayıp zamanlarına, pişmanlıklarına, uğradıkları haksızlıklara, karşılıksız aşklarına, paylaşmaksızın büyük bir inatla kendi içlerinde yaşadıkları üzüntülerine ağlıyorsunuz. Bilmiyorum bunu duymak Berkun Oya'nın ya da Krek'in hoşuna gider mi ama ben kendimi bir Çağan Irmak filminden çıkmış gibi hissettim. (Çağan Irmak'ı ve karakterlerini ve hikayelerini anlatım şeklini çok severim bu arada. Kimi zaman eleştirildiği gibi abartılı, ağlatayım da gişe yapayım mantığıyla yapılmış filmler olarak görmedim hiçbir filmini. Ama hepsinden dağılarak çıktım. Karakterlerinin doğallığına da her zaman hayran kaldım. O yüzden ekip Çağan Irmak'a benzetilmekten hoşlanır mı hoşlanmaz mı bilemem ama ben iyi anlamda, "bu oyunun da bana hissettirdiği duygular da o filmlerde hissettiklerime benzerdi" anlamında yapıyorum bu yorumu.)

Oyunculardan favorim Öner Erkan oldu. Ve ben buna çok şaşırdım çünkü Yalan Dünya'daki Bora karakteri nedeniyle kendisine gıcık olduğumu düşünüyordum.:) İkinci favorim Şerif Erol ise çoğu zaman hasta yatağında olmasına rağmen çok iyiydi. Ayrıca açıkça söylüyorum, ses tonuyla beni çok rahat hipnotize edebilir. Minicik rolleri olan hemşire ve korkulardan, önyargılardan arınmış bir gözle dedesiyle harika bir ilişki kurabilmiş olan Ada dahil olmak üzere oyuncuların tamamı çok başarılı ve canlandırdıkları rollere uygunlardı.

Sonuç olarak, Krek oyunlarını izleyin ve izlettirin diyorum. Pişman olmazsınız.

Bir de Krek'e minik iki not:

1) Krek oyunları için biletleri Biletix'ten veya telefonda kredi kartıyla alabiliyorduk geçen senelerde. Bu sene  ise telefonda yer ayırtabiliyorsunuz ve 5 gün içinde gidip almanız gerekiyor. Bir Biletixsevmez hatta Biletixtennefreteder olarak bu durumdan hiç hoşlanmadım. Hani Krek'in yeri Beyoğlu'nda falan olsa gidip alalım biletleri öncesinden tamam, ama Santralistanbul da hadi bir uğrayayım diyebileceğimiz yerlerden değil ki. Eski sisteme dönerlerse gerçekten çok mutlu olacağımı belirtmek istedim. 

Bileti bu kez nasıl aldım derseniz, aklıma Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan bir arkadaşım geldi ve ondan rica ettim. Daha sonra da Akaretler'de kendisiyle buluşup aldım biletlerimi. Kendisine buradan teşekkürlerimi yollayayım. Biletix'le ilgili mesajım da alınmıştır sanırım: sildim mi tam silerim, bir diğer örnek için bkz. Pegasus.:)

2) Güzel Şeyler Bizim Tarafta bu sene ve belki önümüzdeki sene yine ara sıra oynamalı. Hatta bu iki oyunu dönüşümlü olarak birer ay oynamaları mümkün olsa keşke. O oyunu görmek için yanıp tutuşan bir sürü insan duyuyorum. Ben de bizimkiler için bilet almak istiyorum ama biletleri çıkar çıkmaz tükendiği için bu sezon Aralık ve Ocak aylarındaki dört güne ne yazık ki bilet bulamadım. Lütfen bu ricamızı da değerlendirseler ve o harika oyunu yeniden ve daha çok sahneleseler. Ah, ne güzel olur!






Bosphorus Brewing Company ve Cem Yılmaz

Bu Pazar günü harika bir plan yaptık. Cumartesi akşamı Krek'in yeni oyununda dağıldığımız için (ayrıca bahsedeceğim) Pazar akşamı da Cem Yılmaz'ı izleyip gülmekten dağılalım istedik.:) Öncesinde de bir süredir adını duyduğumuz ve bize komşu olduğunu öğrendiğimiz mahallemizin pub'ı Bosphorus Brewing Company'yi deneyelim dedik. Ekibimizi aşağıda görüyorsunuz: Çağla&Tolga ve İso&ben. 

Gelelim mekana. Buranın açıldığını duyduğumda inanılmaz sevindim, çünkü bizde pub kültürü olmamasının büyük eksiklik olduğunu düşünüyorum. İş çıkışı ya da arkadaşlarınla sinema-tiyatro öncesi/sonrası bir(kaç) bira eşliğinde sosyalleşip eve dönme fikri bana hep çok hoş gelmiştir. Uzun uzun oturup yemek yemenin dışında bir iki saat takılmalık pub ortamı eksikliğini de hep hissetmişimdir. O yüzden böyle bir ortamın hem de evimize bu kadar yakın bir yerde açılmış olması beni çok sevindirdi. 

Ortamın çok tıkış tıkış ve gürültülü olduğunu duymuştum ama soğuk bir Pazar akşamı tam tersi bir durum hakimdi. Ahşap masalar, loş ışıklandırma, bar ortamıyla falan ambiyansını beğendim. Bence yer seçimi de harika. Sadece bize yakın olduğu için değil elbette, bir sürü iş merkezine de yakın olduğu için. Ama yemekleri  ve biraları için aynı yorumu yapamayacağım. Yemeklerinde iş yok, baştan söyleyeyim. Kızlar sebzeli lazanya, erkekler fish&chips  ve ortaya bir de sosis söyledik (sosisten ziyade yağ deposu minik sucuklardı onlar). Hepsi de vasattı diyebilirim. Biralar için vasat demeyeyim, sonuçta değişik bira tatları üreten yerleri motive edip yaşatmalıyız ama inanılmaz etkilendiğimiz bir lezzet vardı diyemem. Haliç Gold ve Karbon erkeklerin favorisi oldu. Ben İstanbul Pale Ale'i sevdim. Daha tatlımsıydı. Çağla ise elindeki İçmedik ile gece boyunca oyalanarak birayı adeta mutasyona uğrattı. Yenilen içilenin nispeten vasat olduğunu düşünürsek fiyatlar da nispeten pahalıydı diyebilirim. 


Ama buraya tekrar gider miyiz? Gideriz. Hatta belki müdavimi bile oluruz. Yemek yemeden, atıştırmalık ya da cips&çerez alıp bir iki bira içmeye gidilir. Ortamı güzel ve yakın diye. Ama yanında James Joyce olsaydı gider miydik bilmiyorum.:) Yemek ve bira kalitelerini daha da yükseltmelerini ve yaşamalarını da can-ı gönülden istiyorum. Menüyü ve mekanı daha detaylı incelemek isterseniz buraya.

Buradan çıkışta Astoria'ya gittik. Kahvelerimizi ve biletlerimizi alıp Cem Yılmaz ile büyük buluşmayı bekledik.  


Yerlerimize geçtik ve ondan sonrasını tahmin edersiniz herhalde. Güldük, güldük, güldük...

Cem Yılmaz bu ülkede "iyi ki var" dediğim isimlerden biri. Onun işlerine karşı objektif yorum yapamıyor olabilirim. Ne yapsa seveceğim, bana iyi gelen bir sanatçı yani. Keşke sahnede, sinemada, TV'de, her yerde daha fazla olsa ve biz de onu daha çok izlesek. Herkesin gözüne batan evleri, arabaları, hanları, hamamları, uçakları, uzay gemileri de olabilir. Çok kazansın, çok daha fazla ve güzel işler yapsın. Sonuçta güldürmek beyin işidir. Bir sürü beyinsizin uçuk paralar  kazandığı bir ülkede Cem Yılmaz bu bakımdan da beni mutlu eden ve umutlandıran bir isim olmaya devam ediyor. Evet, iyi ki var!



Kayıp Söz


Son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardandı Oya Baydar'ın Kayıp Söz'ü. Kürt sorununu merkez alan bir hikaye olduğu için bunun siyasi bir  roman olduğunu düşünebilirsiniz. Ama değil. Aslında insanın insana ulaşabilmesi için gerekenin ne olduğunu ve şiddetin sınırlarını (ve açık ya da gizli çeşitlerini) sorgulayan bir hikaye bu. Bir de şiddetten kaçmanın mümkün olup olmadığını. Şiddet her yerde... Profesör bir anne ile yazar babanın kendisine dayatılan başarı ölçütlerini reddederek uzak bir adaya sığınan hırssız, küçük şeylerle mutlu olan oğulları Deniz'i de bir şekilde buluyor. Dağlardan inen itirafçı Mahmut ile töreden kaçan sevgilisi Zelal'in Umut (Hevi) adını verecekleri doğmamış oğullarını da... En doğuda barış yanlısı Jiyan Hanım ve öldürülen kocasını da buluyor, en batıdan gelen Ulla'yı da... Tıpkı "Kendinden başka gidecek yerin yoktur. Çağın şiddeti seni her yerde bulur," dizelerini yazan meçhul asker kaçağının dediği gibi.

Alıntılar...

"...İhanetle intikam almak. Kötü melodramların bildik konusu. Birine körkütük aşık olsaydı; gemileri yakarak, her şeyi feda edip arkasında bırakarak koşsaydı ona, kendisine olan saygısını yitirmeyecekti. Aşk çok şeyi affettirir, vicdan o noktada şapka çıkarır ihanete. Benimki, sevdiği adamın hamile bırakıp terk ettiği zavallı kızın intikam için fahişe olmasına benziyor..." diyor Elif tam da uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan yazar kocası Ömer'i intikam için aldatmasına ramak kalmışken...

"Neredeyim ben? Burası hangi ülke? Yıllar önce Bosna'da, sonra Afganistan'da, kısa süre önce Irak'ta savaş ve insan temalı röportajlar yapmak için dolaşırken hangi ülkede olduğumu biliyordum. Neredeyim ben, diye sormuyordum. Oralarda gerçek bir yabancıydım. Belki de bu yüzden yabancılık duygusu altında ezilmiyor, yabancılığımdan utanmıyordum. Gördüklerimden sorumlu değildim. Oyunun aktörü de değildim. Çağ yangınlarının acısına, insanın trajedisine tanık olan bir gözlemciydim sadece. Ama burada... Burası neresi? Katlanabilen bir Türkiye yol haritasının en alt ve en son yaprağındaki bu kayıp ülke; sırlarının, acılarının ve dağlarının isyanı altında ezilen bu topraklar neresi?" diyor 'kayıp söz'ün peşine düşerek Doğu'ya giden yazar Ömer Eren kendi kendine...

"Çocuktan beklentine bağlı... Çocuğun anlamının anne baba için ne olduğuna bağlı. Kendi tutkularını gerçekleştirme, kendi egolarını tatmin nesnesi mi? Onun mutluluğu ile sevinç duyulacak, değerlerine, seçmelerine saygı duyulacak bir insan yaratmak mı?" diye yanıt veriyor Deniz kendisine "çocuk için çok erken değil miydi; özellikle de yaşadığınız o ıssız adada çocuk yetiştirmek doğru karar mı?" diye soran annesi Elif'e...

"... Bir başkasının acısını bir kez olsun kendi yüreğinde, kendi acın gibi duyabilmişsen, kendini o acıdan sorumlu hissetmişsen, ancak o zaman acı neymiş anlarsın. Ve bir daha yanından geçip gidemezsin acının," diye düşünüyor Ömer Eren, oğluyla ilgili duyduğu acıdan yola çıkarak yardım etmeye kalktığı Mahmut ve Zelal için hastanede beklerken.

Bir coğrafya, bir iklim olmaktan çıkıp korkularımızı, düşmanlıklarımızı, dostluklarımızı, yaşama ve insana dair inançlarımızı aynasında sınadığımız; sınavın ağırlığına dayanamayıp da unutmayı, suçlanacağımıza suçlamayı yeğlediğimiz uzak toprakların, Doğu'nun ve iyi niyetiyle anlamaya çalışsa da, veya kötü niyetle ya da umursamazlıkla yaklaşsa da daima 180 derece uzağında olacak olan Batı'nın baş rollerinde olduğu harika bir roman okumak istiyorsunuz Kayıp Söz'ü kesinlikle öneriyorum. Belki ne Doğu'dan ne Batı'dan bakmayı başarır ve o açıdan farklı bir şeyler görebiliriz. Bu bile önemli bir kazanç olmaz mı sizce?




Amour ve Laurence Anyways

Şimdi sıkı durun sizlere iki harika filmden bahsedeceğim. Biri Filmekimi'nde de gösterilmiş olan Amour (Aşk) filmi. Kanat Atkaya'nın sinemanın tekelleşmesiyle ilgili şu yazısında da söz ettiği üzere yazık ki azıcık salonda gösterime giren harika bir Haneke filmi. 2012 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile ödüllendirilen 80'lerinde emekli müzik öğretmeni bir çiftin hikayesi. Anne ve Georges'un aşkının son ve hüzünlü demleri... Yıllardır süren huzurlu ve sevgi dolu ilişkileri bir gün aniden Anne'in felç geçirmesiyle bambaşka bir boyut alan Anne ve Georges'un bu zorlu süreci birlikte nasıl atlattıklarının hikayesi. 

Georges'un Anne'in bakımını kendi başına üstlendiği, inanılmaz bir fedakarlık ve ihtimamla karısının daima yanında olduğu, kendisini yük gibi hissettirmeden gözünün içine baktığı bu fiziksel ve ruhsal olarak yıpratıcı süreç içinizde bir yerlere dokunuyor. Anne'in o süreç içinde güçlü duruşunu kaybetmeme mücadelesi ve dışa vurmamaya çabaladığı çaresizliği sizi çok üzüyor. Sürecin nasıl sonlandığı konusuna ise hiç girmiyorum, ama sağlam bir tokat yemeye hazır olun derim. Tartışmalı bir durum olsa da ben Georges'un tüm süreci idare ediş biçimini son derece takdir ettim. 

Oyunculuklar gerçekten müthiş ve inanılmaz doğaldı. Jean-Louis Trigtignant (83) ve Emmanuelle Riva  (86) harikalar yaratmışlar. Emmanuelle Riva'yı biraz daha kayıracağım izninizle. Hem başarılı oyunculuğu hem de güzel yaşlılığından ve cesaretinden dolayı hayran oldum kendisine. Paris'te yaşadıkları o daire, kahvaltı yaptıkları o mutfak masası, kütüphaneleri, kuyruklu piyanoları ve uzanıp gazete okudukları o yeşil kadife kanepenin bulunduğu salonlarının doğallığından da söz etmezsem olmaz. Bu bir "aşk" hikayesi değildi bana göre; hayat, ölüm ve aşk hikayesiydi. Ve kesinlikle izlenmeye değerdi.


İkinci film önerim ise "elalem neleri tartışıyor, biz neleri!" diye düşündürtecek bir hikaye: Laurence Anyways. Bir kadın olarak iki yıldır birlikte olduğunuz sevgilinizin aslında kendisini bir kadın gibi hissettiğini  ve içinde bulunduğu erkek bedeninden mutlu olmadığını, ama yine de size olan aşkıyla ilgili bir değişiklik olmadığını öğrendiğinizde nasıl bir tepki verirsiniz. Yani erkeğiniz sadece tırnaklarını boyamak, kadın giysileri giymek, ruj sürmek, saçını havalı havalı savurmak falan istiyor? Onun dışında yine birlikte oturup film izleyebilir, tatillere çıkabilir, onun şefkatli kollarında uyuyabilir, hatta çocuk bile yapabilirsiniz.

Ya da sevgililik olarak düşünmeyin durumu. Bu adam bir öğretmen ve siz de onun öğrencilerinden birinin annesi/babasısınız. 30lu yaşlarındaki bu erkek öğretmenin bir gün sınıfa topuklu ayakkabılar, etek, sallanan küpeler ve makyajla gelip öğretmenlik yaptığını düşünün. Kendini böyle çok daha mutlu hissediyor. Ve öğretmenlik kalitesini düşüren bir durum da yok ortada. Eskiden ne kadar iyiyse halen o kadar iyi bir öğretmen ve insan. Tepkiniz ne olurdu?

Peki ya annesi ya da babası olsanız? 30 yaşında oğlunuz size aslında mutlu olduğu bedenin içinde yaşamadığını itiraf etse ve bundan sonra ilk adım olarak giyim-kuşamında birtakım değişiklikler yaparak ve hormon ilaçları kullanarak mutluluğa doğru cesur bir adım atacağını söylese?

Kendisini mutlu hissettiği kimliğini yaşamak için sokaklarda maruz kaldığı bakışları, başına gelenleri anlatmıyorum bile. Sadece iş, aşk ve aile ilişkilerini düşündüğünüzde bile yaşayacağı ruhsal sıkıntıları, kabul görmemeyi ve dışlanmayı tahmin edebilirsiniz sanırım. Bunu önyargının, ötekileştirmenin, hoşgörüsüzlüğün, "tek tip" olmaya duyulan aşkın had saftada olduğu bizim ülkemizde bir örnek olarak düşünemeyiz bile herhalde. Yalnızca Fransa-Kanada yapımı bir filmde düşünebiliriz. Böylesi bir durumun oralarda bile karşılaştığı direnişe şahit olabiliriz. Ve en nihayetinde insanı her şeyden önce sadece bir insan olarak görmenin gerekliliğini kavramadıkça kendimize ve çevremize ne büyük mutsuzluklar ve hapishaneler yaratmaya devam ettiğimizin farkına varabiliriz. Belki de en doğru olan filmdeki bir karakterin de söylediği gibi "kalbinizin mantığının izinden gitmektir."

2 saat 40 dakika sürmesine rağmen bayılarak izlediğimiz bu harika film 2012 yapımı. Ülkemizde vizyona gireceğini sanmam. Ama izlemenizi çok isterim. Yani Internet'in nimetlerinden yararlanmanızı öneririm. Ben IMDB'de 9 yıldızı verdim bile kendisine.

Haftaya filmlerle başladık, harika bir kitap ve tiyatro ile devam edeceğiz. İyi haftalar hepinize...

(Mini not: Kendimizi 8 sezonluk 24'ü izlemeye kaptırmamış olsaydık çok daha fazla film ve kitap yazısı yazabilirdim ama bir arkadaşımızın şiddetli tavsiyesi üzerine Lost'tan sonra "bir daha asla" dediğimiz bir şeyi yapıyoruz yine. Günde altı-yedi bölüm izleyerek geçirdiğimiz hafta sonlarımız oluyor! Ve daha 5. sezon bitmedi. Pişman mıyız? Asla! Gerçekten çok heyecanlı ve akılcıl bir diziymiş. Bayılarak izliyoruz. Ama gerçekten bir daha böyle dizilere takılmak istemiyorum sanki. Feci zaman geçiyor başında ve ben sürekli "dizi izlemek yerine spor yapabilirdim, karakalem çalışabilirdim , kitap okuyabilirdim,vs" pişmanlıkları yaşamaktan sıkılıyorum sonrasında. Bu dizileri emekliliğe bırakmalı bence..:))

  





Son 10 günün Keyif Molaları

Yılbaşından önceki hafta havanın ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorsunuz değil mi? Bu güzel havayı değerlendirmek gerek diyerek Cuma günü Ezgi'yle attık kendimizi Rumelihisarı'na. Ezgi'yi blogumun öneri köşesinden hatırlayan var mı aranızda? Hani size "harika bir ses, mutlaka tanışın" demiştim. Tanıştınız mı bakalım? Çocukluğundan beri müzikle iç içe olan Ezgi okullu bir sanatçı. "N'oluyor, daha ilk CD'si çıkmış, hayranları kapıları falan kırmıyor da nereden çıktı bu "sanatçılık"?" diyenler varsa aranızda Ezgi'nin konservatuvar mezunu bir piyanist ve opera şarkıcısı olduğunu belirtmek isterim. Ayrıca özel bir güzel sanatlar lisesinde 10 yıldır şan hocalığı da yaptığı için eğitimci bir sanatçı da diyebiliriz. Albümü hakkında bilgi almak,  ilk klip parçası olan Bitmeyen Çile'yi dinlemek ve diğer daha bilinen TSM parçalarını ne kadar farklı ve güzel yorumladığını görmek için web sayfasına buyrun lütfen.


Biz Ezgi'yle ilkokuldan beri arkadaşız bu arada. Ama zaman içinde kopup, Facebook sayesinde yıllar sonra yeniden bir araya gelen ve zihnen kopmamış olduğumuzu büyük bir mutlulukla fark eden arkadaşlarız. Çok sık görüşemesek de arada sırada böyle keyif kaçamakları yapmayı ihmal etmeyiz. Hisar'daki Kale kahvaltısı da onlardan biriydi işte. Kalenin üst katında, kış güneşinin ısıttığı denize nazır bir masaya kurulup saatlerce sohbet ettik o gün de birlikte. Sonra da yediklerimizin (yiyemediğimiz de bir bölümü oldu tabi masanın, biraz abartmışız!) hakkını vermek için Beşiktaş'a kadar yürüdük yine sohbet ederek. Albüm heyecanını içtenlikle paylaştığım Ezgi için bu yılın harika bir yıl olacağını hissediyorum sanki...:)


Cumartesi öğlen ise Özge'nin Oltası'ndan tanıdığınız Özge ile buluştuk Beer Port'ta. Ben buz gibi havada buz gibi kahvemi içerken Özge de hamburgerini yedi afiyetle. Beer Port her zamanki gibi leziz değildi sanki o gün. Ama olsun, sonuçta tanışmamıza ve hediye değişimimize sahne olduğu için hatırı var. Bumerang'ın Twitter yarışmalarından kazandığımız kitapları değiştirmeye karar vermiştik Internet üzerinden. Çok gezen çok yemek dener, diye düşünen Özge bana Mehmet Yaşin'in Lezzet Durakları kitabını getirmişti. Yanında Noel Babalı mumluğumla birlikte.:) Ben de ona ünlülerin yemek tariflerinin derlendiği Bak Mutfakta Kim Var kitabı ile kendi ellerimle çevirdiğim Doğu'nun Armağanı'nı verdim. Hediye almak da vermek de insanı çok mutlu ediyor, Cumartesi bir kez daha mutlu olduk böylece. :)


Gelelim 3 Ocak Perşembe akşamına. Aylar (hatta yıllar) önce planlamaya çalıştığımız ama sürekli yalan olan ilkokul arkadaşları büyük buluşmasına. Sonunda gerçekleştirdik! Her şey üç yıl önce yaptığımız ama bir sonuca varmamış olan "buluşalım mı" konulu mailler zincirine Hasan'dan gelen "ee, n'apıyoruz?" mesajıyla başladı. Hepimiz üç yıl sonra gelen bu mesaj üzerine bir an için zaman algımızı yitirsek de yine de azimle program yapmayı başardık. :) Müzakereler yaklaşık bir iki ay devam ettikten sonra sonunda herkes için en uygun tarih ve yer belirlendi. Altı kişi Etiler Big Chefs'te bir araya geldik.


Çok keyifli vakit geçirdiğim harika gecelerden biri oldu dün akşam. İlkokuldan beri yani 24 yıldır görmediğim sadece Hakan vardı. Hasan'la da TAC mezuniyeti sonrasında, yani 17 yıldır görüşmediğimizi hesapladık. Yine de bir kopukluk hissetmememiz, masada sessiz boşlukların olmaması ve son derece içten sohbet ve kahkahalar için öncesinde arayı kapatmamıza ve sanal da olsa ilişki sürekliliğine yardımcı olan Facebook'u mu yoksa yıllar önce çocuk saflığımızla kurulan dostluk ilişkilerimizin sağlamlığını mı takdir etmek gerek bilemedim. Belki de ikisi de kocaman bir takdiri hak ediyorlar. 

Masada sessiz boşluklar olmadı belki ama hafızalarımızda yer yer bazı boşluklar olabiliyordu. İlkokuldaki birtakım anılar ve isimlerle ilgili bizlerde mavi ekran çıktığı zaman sağ olsun Müge ve Chido imdadımıza yetiştiler. İkisi de isimler, soyadlar, olaylar ve simaları o kadar net bir şekilde hatırlayıp anlatıyorlardı ki benim balık hafızamı bile zaman zaman tetiklediler. Ama çoğumuzun bilmem kaçıncı senesinde sınıfın bölündüğünü bile hatırlamamasına rağmen Müge'nin "75 kişiden 47 kişiye düşmüştük" demesi üzerine hepimiz B12 desteğine başlama kararı aldık! :)  

Çok güldük. Gerçekten çok güldük dün gece. Şu an bizi hatırlayan hatırlamayan bir sürü ismin kulağını çınlattık; aramızda olmayan ama hepimizin çok sevip saygı duyduğu ilkokul öğretmenimiz Verda Hoca'yı andık. Ve bundan sonra bu buluşmaları minimum bu sayıyla düzenli olarak tekrarlama kararı aldık. İlk tarihi ve yeri belirledik bile. Umarım yine herkesin programı uygun olur ve keyifli bir geceye daha imza atarız eski dostlar olarak..

(Bu arada o 7 yıldızlı Metaxa'yı soranlar için de hemen söyleyeyim. Hasan'ın Facebook arkadaşları arasında düzenlediği "bu yemeği bilene Azeri şarabı hediye" adlı mini yarışmanın kazananı olduğum için kendisi ödülüm olarak bana geldi ve içki dolabımızdaki yerini aldı. Hediyenin içeriği biraz dönüşüme uğramış olabilir ama bence hiç sorun değil. Hatta 12 yıl önce yaptığımız Yunanistan gezisini ve Atina'da iki gecemizi geçirdiğimiz Plaka Meydanı'na yakın Dimitri'nin meyhanesini hatırlattığı için bu hediyeye daha da bayıldım diyebilirim. Hasan'a hem bu güzel buluşmaya ön ayak olduğu için hem de hediyesi için bir kez de buradan teşekkürlerimi gönderiyorum.)  

Hepinize güzel bir hafta sonu diliyorum.