Nemfomanyak - İtiraf 1 & 2

Melankoli'den sonra Lars von Trier ile mesafeli bir ilişki sürdürmeye karar vermiştim. Dogville ve Royal Affair filmlerine bayılsam da Melankoli'yi sevememiş, hatta izlerken yakamı bağrımı parçalayacak kadar sıkılmıştım. :) O yüzden eğer sansür konusu gündeme gelmeseydi büyük olasılıkla "seks satar" ilkesini falan da pas geçerek Nemfomanyak'(lar)ı izlemeyecektim. Ama İstanbul Film Festivali gibi zaten belli bir sanatsever kitleye hitap eden bir etkinlikteki gösterimine bile sansür söz konusu olduğu anda filmi izlemeyi aklıma koydum. Benim için her zaman seks satmaz, ama yasak, hele hiçbir anlamda güvenmediğim devlet eliyle sanata yasak her zaman bir çekim alanı olarak kalmaya devam edecektir. Devlet ahlakımı korumak için bir şeyi engelliyorsa, ahlakından şüphe duyduğum, sanat eleştirmenliği düzeyinde bilgili ve ilgili olduğunu iddia eden devlet ne düşünmüş de böyle bir karar almış diye sorgulamak da 36 yaşında sanatsever bir vatandaş olarak benim görevim. 

Sorguladım da. İyi ki de yapmışım. Hatta yönetmenin izlemediğimiz filmlerinden Antichrist'ı da aldık acilen. Biraz bahsetmeye geçmeden önce de filmin elbette ailecek başına geçip çekirdek çitleyerek izleyeceğiniz türden bir film olmadığını not düşmüş olayım. Ve yurt dışı kopyalarında 15 yaş üstü için uygun olduğu belirtilse de ülkemizde de 18 yaş üstü uyarısıyla gösterime rahatlıkla girebilirdi diye düşünüyorum. 


Filmde market alışverişinden dönen yaşlı bir adam (Seligman), dayak yemiş ve perişan bir halde sokağa atılmış orta yaşlarında bir kadını (Joe) evine alır. Kadın nemfomanyak, adam ise o yaşa kadar kimseyle birlikte olmamış bakir bir aseksüeldir. Ve kadın hikayesini anlatır ve adam dinler. Kadın deneyim odaklıdır, adam bilgi. Sekiz bölüm halinde anlatılan bu hikayelerle Joe'nun çocukluğundan, gençlik yıllarına, evliliğine, anneliğine ve hayatının daha pek çok dönemine giderek onu tanırız. Her bölümde Seligman'ın da farklı bir gözle yaptığı yorumlarla adeta vaka incelemeleri yapıyor gibi ya da gerçekten bir roman okuyormuş gibi hissettiğiniz olacaktır filmi izlerken. Ve ben kitap okuyormuş gibi hissettiğim filmleri çok seviyorum. 

Harika diyaloglar var filmde. Her konuyla ilgili. Din, aile, seks ve aşk ele alınıyor cinsel kimlik en ön planda tutularak. Belki de en çok toplumun ve bireyin -bireyi de ikiye ayırarak kadının ve erkeğin- ahlak anlayışının sorgulanması dikkat çekici. 

Bu diyaloglara bir örnek olarak, Seligman'ın anlattığı bir hikayesinde "negro (zenci)" kelimesini kullanan Joe'ya o kelimeyi kullanmasının doğru olmadığını söylemesi üzerine yaptıkları konuşma çok etkileyiciydi. Joe şöyle diyor, "Ne zaman bir kelime yasaklansa, demokrasi o zaman geri saymış olur. Toplum, sorunu çözmek için dilden bir sözcük çıkarılmasını iktidarın zayıflığı olarak görür." Ve devam ediyor, "...toplum içinde yer alan insanlar kadar korkaktır... ve bu insanlar da demokrasi için fazla aptaldır." Seligman, "insanların niteliklerinden hiç şüphem yok" dediğinde ise Joe, "insanların nitelikleri bir kelimeyle ifade edilebilir: ikiyüzlülük," diye cevap veriyor. "Doğru olanı söyleyip yanlış olanı düşünenleri yüceltirken, yanlış olanı söyleyip doğru olanı düşünenleri alçaltıyoruz."

18 yaş altındaysanız beni dikkate almayın, ama üstündeyseniz ahlakım bozulur (!) demeden izleyin bu filmi. Ahlakınız bozulmaz, olsa olsa ufkunuz açılır.;)

İyi hafta sonları!

Son Gezilerimde Bana Eşlik Edenler

Uzun zamandır okuduklarım, izlediklerim yazısı yazmamışım. Üstelik daha bir de 19 Mayıs'ta gezdiğim Münih notları yazılmayı bekliyor. Çevirim bitti, kafamda yeni planlar, bilgisayarım değişti, ülkenin malum durumundan dolayı yaşanan depresyon falan derken blogu boşladım haliyle. Telafi edebilmeyi umuyorum, ama henüz istediğim kıvama ulaşmama biraz daha var gibi.

Yine de elim değmişken iki gezimde bana eşlik eden iki kitaptan bir de Cenova'dan dönerken uçakta izlediğim filmden bahsedeyim dedim. Yeni cicide yazılmış ilk yazı karşınızda! ;)

Önce Uygar Şirin'in Karışık Kaset'iyle başlayalım. Ulaş ve İrem'in aşklarının hikayesi. Onar yıl arayla buluşmuş olsalar da birbirlerini illa ki bulmaları gereken iki çocukluk arkadaşı, aşkı. Üstelik bir de 90'lı yıllarda geçiyor. Yani bizlerin yaş grubunun çocukluk, gençlik aşklarını yaşadığı yıllarda. Şimdiki gibi iPod'lara yüzlerce şarkı yüklediğimiz değil kasetçilere gidip 'Karışık Kaset' doldurduğumuz yıllar. O dönemin ve hâlâ pek çoğumuzun dinlerken kendinden geçtiği şarkılar eşliğinde yaşanan duyguların anlatıldığı sımsıcak bir roman. Çok sevdim. 


Karakterler arasında da en çok Ulaş'ın sosyal anlamda biraz özürlü, müziğe tutkusunu kitaplaştırmakla kafayı bozmuş ama yazdıklarını hiçbir zaman yeterli görmediği için -ya da Ulaş'ın tabiriyle yazmayı değil okumayı, anlatmayı değil anlamaya çalışmayı sevdiği için- sürekli yırtıp, baştan başlayan babasını sevdim sanırım. Kitabın bir yerinde şöyle diyor Ulaş babası için: "Babamın içinde çok yaşlı bir adamla çok küçük bir çocuk yaşıyor. Akranı yok." Okuyun, seveceksiniz bu hikayeyi. 

İkinci bahsedeceğim roman ise Nilüfer Kuyaş'ın Serbest Düşüş'ü olacak. Olgun bir kadının yeni açacağı sergisinin adı Serbest Düşüş. Aslında biraz da o dönem itibariyle yaşadıklarını simgeliyor. Varlıklı, eğitimli bir aile. İki yetişkin çocuğu da yurt dışında okuyan ve çalışan, kocasıyla biraz kopuk ama sevgi ve güven temelleri sağlam bir evlilik süren Şirin'in aklının başka bir adama kaymasının hikayesini okuyacaksınız. Kadının hem ruh hali hem de romandaki anlatım tam anlamıyla serbest düşüşte! Yani zaman zaman kopabilirsiniz. Bazen bu gerçek mi, kadının hayal dünyası mı diye düşünebilirsiniz.  


Kitaptan bir alıntı: "Kaçamağın en güzel yanı ne olabilir? Sahte bir özgürlük duygusu herhalde. İlişkide olduğu gibi kendini sansürlemiyorsun. İnsan bunu niye yapar? Diğer kişinin beklentileri, onu kaybetmek korkusu, onun memnun etmenin telaşı, aranızdaki bir eksikliği gizleme ihtiyacı... Otosansürle yaşamak insanı yıldırır. Sonra birden sokak, birden özgürlük, birden oyun..."

Şirin'in aklından geçenler bunlar. Onun oyununa kendinizi kaptırmak isterseniz Serbest Düşüş sizleri bekliyor. ;)

Son olarak bir film var sırada: Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı. Bu film Selim'in de "tam senlik" yorumuyla uzun zamandır aklımdaydı, ama uçakta izlemek kısmetmiş. Tam benlik olmasının nedeni içinde bol bol seyahat olması ama o kadar maceralısı beni aşar doğrusu! Zira ben planımı programımı yapayım, yerim yurdum belli olsun, hatta yiyeceğim içeceğim yerlerin alternatiflerinin olduğu listelerimle gideyim isterim yaban ellere. Konformist gezginim biraz anlayacağınız.:P


Walter Mitty ise online dergi formunda yayın hayatına devam edecek olan Life dergisinin film negatiflerinden sorumlu kişisi olarak son sayının kapak fotoğrafı olacak -ama an itibariyle kayıp!- 25. karenin peşine düşerek başlıyor oradan oraya gitmeye. Bu uğurda Grönland'dan İzlanda'ya, Afganistan'a ve sıradan hayatında aklına gelmeyecek pek çok yere gidip, bir sürü girişimde bulunması gerekiyor. Bu da aynı işyerinde çalıştığı ve hoşlandığı bir kadına bırakın açılmayı, sohbet konusu bile açmayı beceremeyen Walter için gerçekten çok büyük bir macera demek!  

İzlemeye kesinlikle değer bir film. Konusu ve görselliği itibariyle başarılı (uçak ekranında izlemeseydik iyiydi ama n'apalım artık). Ben Stiller da rolüne gitmiş, sevdim. Sonra az da olsa Sean Penn var ki hem oyunculuğunun hem duruşunun hastasıyız. E bir de "korkma, harekete geç, hayalinin peşinden koş, özgür ol" diyor gibi geldi bana. ;) Daha ne olsun. İzleyin derim. 

Şimdilik bu kadar. Bakalım sırada yine gezi notları mı olacak, yoksa araya biraz başka şeyler sıkıştırabilecek miyim? Sürpriz! ;)


Gururumuzsun Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filmiyle 2014 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü aldı. Ödülünü geçen yıl Gezi'de yaşamını yitiren gençlere ve Soma faciasında ölen madencilere adadı. 

Filmini izlemeden filmine, ödülü alırken yaptığın duyarlı konuşmaya, aynı anda hem sade hem derin hem de başarılı ve mütevazı bir gerçek sanatçı olunabileceğini bizlere gösterdiğin kişiliğine kocaman bir alkış. Artık şu ülkede yüzümüzü güldüren, gurur duyabildiğimiz az sayıdaki insandan biri olduğun için teşekkürler. Ödüller bonus olsun, iyi ki sen varsın!  


Elbette sadece NBC'den bahsetmek olmaz, tüm ekibin emeğine sağlık. Güzel şeyler de oluyor, dedirten insanlara, yapımlara, olaylara her zamankinden çok ihtiyacımız var.  

Güney Fransa ve Kuzeybatı İtalya Yazılarımın Tamamı

Fransa'nın güneyi ile Kuzeybatı İtalya (Liguria) bölgesi ile ilgili yazdığım yazıların tamamını burada bulabilirsiniz. Ya da İmge Geziyor bloguma gidip istediğiniz şehre, bölgeye tıklayarak ilgili yazıları okuyabilirsiniz. 












Hard Rock Cafe, İstanbul’u Sallamaya Geldi!

14 Mayıs Çarşamba günü, yani Soma faciasının boyutlarının ortaya çıktığı ilk gün düzenlenen bu basın toplantısına ben de davetliydim. Ancak resmi yastan önce kişisel olarak yas tutmaya başladığım için katılmak içimden gelmedi. Ama artık Basın Bülteni'ni sizlerle paylaşabilirim. Ne de olsa Hard Rock çok sevdiğim bir  oluşumdur. (Ve ne de olsa bu ülkede yas tutacağımız olaylar kısa vadede sona erecek gibi görünmemektedir. Nur içinde yat #UğurKurt.)

                                                                               ***

Hard Rock, İstanbul’daki en yeni mekanının büyük açılışını kutlamak üzere, 14 Mayıs 2014 Çarşamba günü, Hard Rock Cafe Istanbul’da düzenlenen basın toplantısında heyecan verici yeni restoran ve eğlence mekânı ile ilgili açıklamalar yaptı. Basın toplantısında, Hard Rock International Başkanı ve CEO’su Hamish Dodds, katılımcılarla konuşarak yeni mekan ile ilgili özel ayrıntıları paylaştı.  



Aralık 2013’te açılan Hard Rock Cafe Istanbul, simgeleşmiş İstiklal Caddesi'ne ve İstanbul’un göbeğindeki Canlı Müzik merkezine yakın konuma sahip; ayrıca restoran alanları, üst düzey teknoloji ve tasarım özellikleriyle de eksiksiz.  Hard Rock Cafe Istanbul’un estetiğinde, şehrin mirasını Hard Rock markasının enerjisi ve uyandırdığı duyguyla harmanlayan bir tasarım vizyonu benimsenecek. Çok katlı kafenin büyüklüğü; geniş ve ferah oturma alanı, bir dizi yemek alanı, bir teras ve Hard Rock ürünlerinin satın alınabileceği bir Rock Shop ile birlikte, Hard Rock’ın ikonik koleksiyonuna ait rock ‘n’ roll eşyalarının sergilendiği alan da dahil 780 metrekareyi aşıyor. 


Hard Rock International Hakkında

55 ülkede; 140 kafe, 19 otel ile toplam 180 mekânda hizmet veren Hard Rock International (HRI) küresel çapta en çok tanınan şirketlerden biridir. Bir Eric Clapton gitarı ile başlayan Hard Rock, tüm dünyadaki mekânlarında sergilenen dünyanın en büyük müzik memorabilia* koleksiyonuna sahiptir. Hard Rock aynı zamanda, koleksiyoncuların her zaman ilgisini çeken moda ve müzikle ilişkili ürünleriyle; Hard Rock Live performans mekanlarıyla ve ödüllü web sitesiyle de tanınmaktadır. HRI, tüm Hard Rock markalarının küresel boyuttaki ticari marka sahibidir. Şirket, aralarında Londra, New York, San Francisco, Sydney ve Dubai’nin de bulunduğu simge haline gelmiş şehirlerde sahip olduğu kafeleri işletmekte ve işletmelere bayilik vermektedir. 



Aynı zamanda tüm dünyada otel mülklerinin de sahibi olan HRI, otel mülkü ruhsatı vermekte ve/veya yönetmektedir. Mekânlar arasında, her ikisi de HRI ana kuruluşu olan The Seminole Tribe of Florida’ya ait olan ve işletilen, şirketin en başarılı iki Otelinin bulunduğu Florida’daki Tampa ve Hollywood; ayrıca Bali, Biloxi, Chicago, Cancun, Las Vegas, Palm Springs, San Diego ve Singapur gibi başka yerler de bulunmaktadır. Yeni Hard Rock Cafe mekânları ise, Seul, Viyana, Anchorage ve Siem Reap gibi yerlerde açılacaktır. Yeni Hard Rock Hotel projeleri arasında ise Daytona Beach, Aruba, Abu Dabi, İbiza ile Çin’de Shenzhen ve Haikou sayılabilir. Hard Rock International hakkında daha fazla bilgi edinmek için www.hardrock.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

                                                                           ***

İyi hafta sonları!

Portofino ve Rapallo

Gezinin son günübirlik rotası da bu: önce Portofino, sonra Rapallo ve Cenova'ya dönüş. Artık biliyorsunuz, ulaşım bilgileri bu yazıda

Burası da rengarenk evlerin limanın etrafında sıralandığı, sahilsiz bir sahil kasabası. Ana meydanı lüks yatların bulunduğu limana bakan meydan. Hem meydan hem de buraya çıkan ara sokaklar yine harika galeriler, butikler, bar ve restoranlarla dolu.  


Gelir gelmez bir martini molası veriyoruz, ama o da ne? Her yerde 4 ya da 5 Euro'ya içtiğimiz kadehlerin buradaki fiyatı 10 Euro! Tamam, buranın pahalı olduğunu biliyorduk ama iki katı olduğunu da düşünmemiştik doğrusu. Butiklerdeki fiyatlar da aynı şekilde. O yüzden beklentilerinizi ve yeme içme planlarınızı ona göre ayarlamanızı öneririm. İşte o martiniler ve butiklere sadece bakmayı tercih eden ben (gerçi bu halim sadece buraya özgü değildir benim; bakma hobim var, alma değil! :) ).

  
Neyse, enerjimizi aldığımıza göre artık tepelere tırmanıp şehri daha güzel görme zamanı. Şehrin en tepe noktası Castello Brown, yani Kahverengi Kale. Adını 1870 yılında burayı konutu olarak satın alan Cenova'daki İngiliz konsülü Yeats Brown'dan alıyormuş. 1961'den bu yana da özel davetlere ve sergilere ev sahipliği yapan bir kale. Ama zaten Kale bahane, manzara şahane diye çıkıyoruz tepelere. Bakın bakalım, değer miymiş?


En tepede Kale dışında bir de San Giorgio Kilisesi bulunuyor. Ama bana sorarsanız kilise de bahane, manzara şahane! Burada yapmanız gereken tek şey ağaçlardan gelen nefis ilkbahar kokularını içinize çekerek manzaraya dalıp gitmek. Buraya çıkarken de inerken de Pomodoro, Messina ve diğer çağdaş sanatçıların yapmış oldukları heykellerle süslenmiş bir bahçeden geçebilirsiniz,  aklınızda olsun.


Biz burada minik bir mola daha verdikten sonra günün ikinci ve daha kısa yarısını geçirmek üzere tekneye atlayıp Rapallo'ya gidiyoruz. Bahar güneşinin altında, vapurun rüzgarı eşliğinde sağımızdan solumuzdan aşağıdaki görüntüler akarak Rapallo'ya varıyoruz. 


Ama buraya neden geldiğimizi de pek bilmiyoruz aslında. :P Hani Cinque Terre'yi görmüşsün, Portofino'yu görmüşsün, zirvede bırak artık yahu! Ne işin var hâlâ yok o kasabayı da mı görsek, buraya da mı gitsek. En nihayetinde ertesi gün İstanbul'a dönmek için Cenova'da havaalanına gideceksin. Gezinin bittiğini kabullenememe sendromu denilen olaydan dolayı sanırım, Rapallo'yu da görelim deyip geldik işte. Planda olan bir şey değildi (daha doğrusu yanına soru işareti konmuştu). Ama tekneyle gidip oradan Cenova'ya trenle dönebileceğimizi görünce keyifli geldi, yapalım dedik. 

Gerçekten de güzel bir sahil kasabası daha vardı karşımızda. Ama artık o kadar çok güzellik görmüş, o kadar çok şehir sokağı arşınlamıştık ki burada sadece bir tur atıp yemek yiyecek yer arandık diyebilirim. Karşımıza bir sürü güzellik çıktı ama hikayesini öğrenme arzumuzu yitirmiştik -ya da açtık- sanırım.;) Yine de kısa bir özet olarak aşağıdaki kolajda duruyor gördüklerimiz. Ama bir sürü oteli, plajı, restoranı, kafesi, dükkanı olan canlı ve güzel bir yerdi burası. Biz de siesta'ya denk gelmeseydik iyiydi tabi.:) Bulabildiğimiz tek açık yer bir wine bar oldu. Orada da focaccia'ya talim olduk o öğleden sonra. Gerçi nefis bir grappa da kaptık kısa günün bonusu olarak, o da iyi oldu. 


Ve yine yorgun ama çok mutlu bir şekilde trene bindiğimizde bu gezinin de ne kadar keyifli geçtiğini konuşup, kendi aramızda gördüğümüz yerlere puanlar verip, "ilk üç" listeleri oluşturup, şimdiden başka rotaların hayallerini kurarak döndük Cenova'ya. 


İki kişilik dev ekibimiz "bir sonraki gezide buluşuncaya dek esen kalın" der ve kaçar. Bir yazı dizisinin daha sonuna gelmişken belirtmek isterim ki, dünyanın her yerini görmek istemenin dışında İtalya-Fransa-İspanya üçlüsünün aynı ya da değişik yerlerine defalarca gitmek istiyorum. Tabi ki bir numaralı gezi arkadaşım İso'cumla birlikte. Evren, bizi duyuyorsun, biliyoruz..;)

Cinque Terre ve Portovenere

Cinque Terre çok görmeyi istediğim, hayalimdeki yerlerden biriydi. Hatta bu gezideki en merak ettiğim yerdi diyebilirim. O yüzden 25 Nisan 2014 gününü tarihe özel not olarak düşmek istiyorum. Bir gezi hayalimin daha üstüne çizik attığım tarih oldu o gün. 

Burası engebeli, deniz kıyısında yükselen yamaçlarıyla ve girintili çıkıntılı sahil şeridiyle İtalyan Rivierası'nın en turistik olmasına rağmen en bakir de kalabilmeyi başarmış yerlerinden biri. İtalyanlar, sizleri çok seviyorum! Havanızı, suyunuzu, yemeklerinizi, şaraplarınızı geçtim; tarihinizi ve doğanızı olabilecek en estetik ve doğal bir şekilde korumanıza bayılıyorum. 

(Bir hayal kuralım mesela: Dalaman ya da Antalya Havaalanı'nda inip trene binerek Kaş'a yaklaşık bir, bir buçuk saatte ulaşabiliyorsunuz ya da yakınlardaki köylere ve şehirlere trenle, otobüsle, teknelerle bir sürü ulaşım alternatifi var. Ve Kaş şimdi olduğundan çok daha bakir doğasıyla, oluşturulmamış plajlarıyla (doğal kaya sekilerine atacağınız havlular plajınız işte, daha ne!), minicik pansiyonlarıyla (daha fazla turist çekeyim diye saçma sapan oteller, koca binalar dikilmemiş, anlamsız aktiviteler eklenmemiş) sizleri bekliyor. Kuramadınız değil mi? Ben hâlâ her sene "lütfen Kaş'a, Kalkan'a ulaşım hep zor olsun" diye dua etmekteyim oralara bayılmama rağmen. Bu bir kültür meselesi çünkü. Nokta!)  


Neyse, ben yine kendimizle ilgili konularda çıldırmaya başlamadan Cinque Terre notlarıma geçeyim. Günübirlik turları nasıl yaptığımızdan burada bahsetmiştim. Ana noktalara tren, aralarda ise tekneyi öneriyorum. Bir de bilmeyenler için kısa bir ön bilgi: Cinque Terre, Beş Toprak anlamına geliyor. Yani bu da şu demek: deniz kıyısında yamaçlara oyulmuş beş minik köy sizleri bekliyor. MonterossoVernazzaCornigliaManarola ve RiomaggioreBunların hepsi arasında trenle ulaşım mümkün. Bazıları daha güzel, bazısı daha turistik, bazısının deniz kıyısında gezilebilir alanı yok, vs. O yüzden bir gün içinde buraları görmek istiyorsanız kendinize ilk üç belirleyin ve bir de programınıza Portovenere adlı güzel bir balıkçı kasabasını ekleyin diyorum naçizane. Bunlar için indiğiniz yerden tren ve tekne saatlerini edinmeyi ve ona göre bir plan çizmeyi unutmayın. Biz denize kıyısı olmayan Corniglia ve Manarola'yı eledik.

Biz ilk olarak trenle Monterosso'ya geldik. Çok güzel bir köy, ama o fotoğraflarda gördüğümüz yamaca oyulmuş, hem dağ hem deniz köyü havası olmayan bir yer burası. Görmenizi öneririm yine de. 



Burada yaklaşık bir saat zaman geçirdikten sonra hemen treni yakalayıp 5 dakika içinde Vernazza'da oluyoruz. Burası gördüklerim arasında en favorim diyebilirim.O yüzden öğle yemeği molasını da burada vermeye karar veriyoruz. Hatta yediğimiz yerin ve şeyin koordinatlarını veriyorum: aşağıdaki fotoğraflarda sağ üst köşedeki fotoğrafta gördüğünüz turuncu tentenin altında oturup, ikinci kolajda sol üst köşedeki mamaları afiyetle yedik. Vernazza'da muhteşem görüntüler bizleri bekliyor. 



Yemek öncesinde ve sonrasında burayı serbest formatta dolaşarak, yeterince kaldığımızı düşünerek ama doyamadan ayrılıyoruz. Bu kez tekneye atlayıp ikinci favorim Riomaggiore'ye gidiyoruz. O da nesi? Millet denize giriyor, güneşleniyor burada!


Burada önce kırk beş dakika kadar zaman geçirerek hızlıca sokaklarında bir tur atıyor, sonra arada Portovenere'ye tekneyle gidip geldikten sonra güneşi yine burada batırıp, Cenova'ya dönüş trenine de buradan biniyoruz. Çok güzel, çok doyumsuz. 


Şimdi araya bir Portovenere alalım...

Burası Cinque Terre'yi oluşturan o beş girintiden sonra kıyı boyunca devam ederek en güney uca ulaştığımızda varacağımız rengarenk bir kasabası. Çok güzel bir kasaba. Keşke Cinque Terre ile aynı rotada olmasaydı da daha çok tadını çıkarabilseydik dediğimiz güzellikte. Ama burada da son tekneyi yakalamak için yaklaşık bir saatimiz var. O yüzden hızlıca bir turla sokaklarının, denizinin ve binalarının güzel görüntülerini zihnimize kazıyoruz. Dediğim gibi görülmeye değer bir kasaba. Ancak eğer yazın gelip, Cinque Terre'de denize girmeyi ya da köyler arasındaki nefis hiking parkurunda uzun yürüyüşler yapmayı falan planlıyorsanız burayı programa almamalısınız. Biz, yolumuz buraya düşmüşken maksimum yer hakkında fikir sahibi olalım diye görmeyi tercih ettik.  


Ve buradan kalkan son tekneyle yeniden Riomaggiore'ye döndük. Artık tren saatimize kadar birer kadeh bir şeyler eşliğinde güneşi batırma lüksüne sahibiz.


Rüya gibi yerler gördük sabahtan akşama dek. Renklere, güzelliklere doyduk resmen. Giderken de trene bir veda notu bırakıyoruz. Tren istasyonunda beklerken bile son ana kadar harika bir manzara eşlik ediyor bize. 


Yarın Portofino ve Rapallo'yu gezeceğiz. Sonra da kürkçü dükkânına dönüş. Ve elbette başka rotaların hayallerini kurmaya başlama zamanı. ;)

Cenova (2)

(Nisan ayındaki gezi yazılarımın kalan bölümünü Soma faciasından önceki hafta sonu yazıp, otomatik yayına almıştım. Daha sonra otomatik yayınlanmayı iptal ettim. 19 Mayıs'ta da burada değildim. Dolayısıyla ilgilenenler için yazıların devamı bu hafta blogda. Ve bilinsin isterim, yazıldıkları dönemki ruh halim, hâlâ düzelmemiş şimdiki ruh halimden çok daha harikaydı.)

Evet, Cenova'daki ilk günümüzün diğer yarısındayız. Yarım saatlik uykuyla cin gibi olup yeniden atıyoruz kendimizi sokağa. Bu sefer istikamet Porto Antico, yani Eski/Antik Liman. Ne yalan söyleyeyim liman bölgesine pek de bayılmadım Cenova'nın. Galiba beni daha çok şehrin tarihi dokusunu binalarında, sokaklarında hissedebileceğim yerleri etkiliyor. 

Burada liman boyunca sıralanmış Eataly, Rossopomodoro gibi artık İstanbul'da da olan zincir restoranlar, kafeler, dondurmacılar var. Onun dışında ilginizi çekiyorsa yine büyük bir Akvaryum bulunuyor. Hemen yanında da bir korsan gemisi! 17. yy'da Cenevizli korsanlar meşhurlarmış, bu da o korsan gemilerinin bir replikası işte. Roman Polanski'nin 1986 yapımı Korsanlar filmi için yapılmış, sonra da burada turist çeken bir nokta olarak hayatına devam etmiş bir gemi işte.;) 


Ama buraya gelip de sefasını sürmeden gitmişler dedirtmeyiz. Evladım bize oradan bir bira bir de Martini Rosso yolla bakayım. Bu aperitivo kültürünün de hastasıyız bu arada. Açık söylüyorum, hiç yemek yemeden aperatiflerle, çerezlerle, meyveyle ve içki ve kahveyle yaşayabilirim gibi geliyor bana. 


Cenova ile ilgili söylemem gereken bir şey daha var. Gördüğüm diğer İtalyan şehirlerinin aksine burada daha az meydan -ve meydan kültürü- vardı bana göre. Hani açık havaya atılmış masalarıyla, çeşmeleriyle, kalabalık ve eğlenceli meydanlara burada pek rastlamadık. En büyük meydanında bile öyle bir hava yoktu. Birçok restoran ara sokaklarda ve binaların içindeydi. Ara sokakların bazıları antik ve tarihi havayı geçtim, neredeyse Havana sokaklarını andıran bir eskilikteydi. Dolayısıyla bana İtalya'da olduğumu hatırlatan o sokaklara taşan sarımsak ve fesleğen kokularını daha az duyduğum, İtalyanların bazen kulakları yoran ama capcanlı konuşmalarının uğultusunu neredeyse hiç duyamadığım, tuhaf bir şekilde sevdiğim ama yine de şimdiye kadarki İtalya deneyimlerim arasında en az İtalyan bulduğum bir yer oldu burası. Mutfağına elbette sözüm yok, restoranlardan içeri girdiğiniz anda lezzet ve kokular aynı, ama şehrin dışarıdan hissedilen ruhu biraz farklıydı sanki.

Gelelim yemeklere...

Mutlaka gitmenizi önereceğim bir restoran var. İşletmecisiyle konuşur konuşmaz zaten doğru yerde olduğunuzu anlayacaksınız. Menüsünde az seçenek olmasına rağmen tipik Cenova mutfağının örneklerini tadabileceğiniz, güleryüzlü ve ilgili işletmecisinin önerileri doğrultusunda harika yemek ve şarap seçimleri yapabileceğiniz bir yer burası: L'atelier dei Sapori Liguri. Pesto sosu dışında harika bir ceviz sosu da var bu Cenova'nın, haberiniz ola. Benim söylediğim makarna işte o "walnut sauce" ile servis edilen "ricotta" peyniri dolgulu "pansotti"ydi. Ve hayatımda yediğim en lezzetli makarnalardan biriydi, hatta birincisiydi. Size anahtar kelimeleri de verdiğime göre menüde taramanız oldukça kolay olacaktır.;)   


Cenova'da ikinci akşam yemeğimizi ise Ristorante Pansön dal 1790'da yedik. Burası şehrin küçük ama canlı meydanlarından biriydi. Bir akşamüstü kafelerin masalarını falan meydana atılmış gördüğümüzde bir akşam burada bir şeyler içelim, diye düşünmüştük. Kısmet yemeğe gelmekmiş, çünkü kafelerin ardına gizlenmiş, minik bir bahçesi olan bu restoranda yediklerimizi de çok sevdik. Ama yine de birinden birini deneme şansınız varsa mutlaka yukarıdakini d
eneyin diye not düşeyim. Tiramisu bir harikaydı. Yine ceviz soslu makarna yedim gördüğünüz üzere; güzeldi ama diğer restoranda yediğim bir Alex'ti, o derece. :)


Cenova'da üç gece kaldık ve bir gece günübirlik gezimizden geç ve yarı tok döndüğümüz için yemek yerine otelimizin yakınlarındaki bir wine bar'da bir şeyler atıştıralım dedik. Adamlar efendi efendi yazmışlar panini, focaccia, hadi bilemedin ham&cheese sandwich falan diye. Ama biz Türk usulü (everything little little, right in the middle ;) ) iki tabak yaptırdık ortaya. Biri peynir çeşitleri, diğeri şarküteri çeşitlerinden oluşan. Bir de şarabımızı söyleyip Cinque Terre bir rüya mıydı, yoksa bir gerçekten o güzellikleri gördük mü bugün sohbeti yaptık. Çok tatlı bir yerdi. Size oranın adını söyleyemeyeceğim diye çok korktum bir an, çünkü fişini, kartını ya da herhangi bir şeyini bulamadım getirdiğim ıvır zıvırlar arasında. Ama neyse ki fotoğrafını çekmişim. İşte bahsettiğim yer: Cellini. Oteliniz yakınlardaysa, belki bizim gibi geç saat olduğu bir gün şehre inip yemek yemeğe üşenir ve şarap+peynir sefası yaparsınız. Ya da sabah kahvaltı için de gelebilirsiniz. Kahveleri ve tatlıları da çok güzel.   


Neyse, Cenova'yla ilgili anlatacaklarım bu kadar, çünkü şehirde kalmaya devam etsek de önümüzdeki iki günü başka yerleri gezerek geçireceğiz. Önce Cinque Terre gerçeğiyle -hâlâ emin değilim rüya da olabilir- tanışma zamanı. Hazır mısınız?

SOMA - #işkazasıdeğilcinayet



Cinayet de değil, toplu katliam! "Rakam"ları ne kadar kolay söylüyorlar değil mi? Gece 2.20'de yatarken 151 deniyordu (penguen medya da bakandan duyup 2 ile 17 arasında gidip gelen sayısını değiştirdi o saatlerde). Sabah uyandık 201 oldu. Akşama ya da yarına kaç olur bilmiyoruz. Rakamlara takılmayın dedi ya enerji bakanı. Hani şu trafoya kedi girmiştir diyen. 

Biz rakamlara feci takılırız, söyleyeyim. Çünkü bir bile çok önemlidir bizim için. Çünkü candan bahsediyoruz. Dilinizden düşürmediğiniz Allah'ınızın verdiği candan! Hele ağzınıza "şehit oldular" söylemini falan yerleştirmeye başladığınızda hemen kulak kesiliriz. Örtülecek bir kabahat karşılığında ağza bir parmak bal çalıyorsunuz gibi gelir kulağımıza. Ruhsuz tesellilerinizden birini göndermeye çalışıyorsunuz gibi gelir. O işte parmağınızın olduğunu düşünürüz derhal. O yüzden kelimeleri kullanırken dikkatli olalım lütfen. Onlar şehit değil ölü. Onlar rakam değil, insan. Maden işçileri. Yerin yüzlerce metre altında sağlamadığınız iş güvencesine rağmen sağlıkları ve canları pahasına alın teri dökerek sizin seçimlerde falan dağıttığınız kömürü çıkaran insanlar. Para sıfırlamaya çalışan çocukları yok, ömürlerinin sıfırlandığına tanıklık eden çocukları, eşleri, kardeşleri var.

Duyarlılık, saygı, sevgi, ilgi falan beklemiyorum hiçbir devlet yetkilisinden. Göstermelik bile olsa. O kadar iki yüzlü geliyor ki zaten midemi bulandırıyor. Tek dileğim bundan sonrası için gerekli önlemlerin alınması. Dua aşamasını geçip bilim aşamasına gelebilmemiz. Göz göre göre gelen facialara "görünmez kaza" demememiz. Kader ve alın yazısı denen şeyin uygun şartların sağlanmadığı bir madendeki yüzlerce işçinin başına gelen şey olmadığını anlamamız. Ha Almanya'daki gibi madenlerde son 30 yıl içinde 3 işçi hayatını kaybeder, o zaman bu kaza olur işte. O zaman da üzülürüz elbet, ama kazadan ya da kötü kaderden bahsedebiliriz işte o durumda. Sorumlular çıkar özür diler, istifalar, yeniden düzenlemeler olur ve yola devam edilir. 

Bu ülkede yaşamaktan utanmadığım, ruhumun kemirildiğini hissetmediğim, mutsuzluktan öleceğimi düşünmediğim günler gelsin istiyorum. Saygı duymaya önce insan hayatından başlayalım istiyorum. 

Ölen işçilerimiz nur içinde yatsınlar. Ölen işçilerimiz çarpı kim bilir kaç insanın şu an yaşadığı acıyı, Soma'da oluşturulan yeryüzündeki cehennemi düşünemiyorum bile. Sabır, metanet, dayanma gücü dilerim hepsine. Keşke yardımcı olabilsek, keşke elimizden bir şey gelse... kahrolmak dışında.   

Cenova (1)

24 Nisan sabahı Nice'ten trene binerek tarihte Ceneviz'in başkenti olmuş, şu an ise İtalya'nın Liguria bölgesinin başkenti olan Cenova'ya geldik. Nasıl geldiğimiz ve hangi otelde kaldığımız bu yazıda detaylı bir şekilde sizleri bekliyor. Otelimiz Principe Tren İstasyonu'nun olduğu Piazza Principe'de bulunuyordu. Gar binasını ve önündeki Kristof Kolomb heykelini de o yazıdaki görsellerde görebilirsiniz. Ünlü kaşif burada doğmuş.

Buradan yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş sonrasında şehrin en ünlü meydanlarından biri olan Piazza de Ferrari'ye ulaşabiliyorsunuz. Ortada büyük bir fıskiyeli havuzun olduğu bu meydanın etrafında Carlo Felice Tiyatrosu ve Opera Binası, şu an için müze olarak faaliyet gösteren Palazzo Ducale, hemen bir arka ara sokaklarından birinde kocaman bir katedral ve içleri çoğunlukla müze, galeri, sanat merkezi olarak kullanılan bir sürü tarihi bina bulunuyor. 


Uçakta Marsilya'ya gelirken artık içinde okuyacak hiçbir şey bulamadığım Skylife'a da yine alışkanlıkla bir göz atayım dediğimde harika bir haberle karşılaşmıştım. Edvard Munch'un doğumunun 150. yılı şerefine Palazzo Ducale'de açılan ve 80 eserini bir araya getiren, 27 Nisan'a kadar gezilebilecek bir sergi haberiydi bu. Dolayısıyla gelir gelmez önce buraya attık kendimizi. Munch'un yaşamına, tarzına, hayata bakış açısına dair pek çok şey öğrendiğimiz, çalışmalarını gördüğümüz ve bonus olarak da Andy Warhol'un ondan esinlenerek yaptığı "Warhol after Munch" eserlerini gördüğümüz bu harika sergide yaklaşık bir buçuk saat geçirdik. Harikaydı. İçeriye fotoğraf makinelerimizle giremediğimiz için fotoğraf yok. Ama Palazzo Ducale'ın ve önünde de ağzı kulaklarında benim fotoğrafım var isterseniz. ;)


Çıkışta hemen arkasındaki ara sokakta yer alan San Lorenzo Katedrali'ne de bir göz attık. Merdivenlerine oturmuş, ellerindeki bira ve focaccia'ları yiyerek sohbet eden insanları görüp, şu minicik bir zevki  özgürce gerçekleştirebilme lüksleri olmasına imrendik. İç içe geçmiş kemerlerine bayıldık.  


Daha sonra acıktığımızın farkına vararak öğle yemeği için notlarımızın arasında yer alan küçücük bir esnaf lokantasını andıran ama çok lezzetli olduğunu duyduğumuz Trattoria da Maria'ya gittik. Ara sokaktaki gizli saklı yerinde bulduğumuz Maria'nın önerilerini dinleyerek (başka seçeneğimiz yoktu, menü tamamen İtalyanca'ydıCenova'ya özel pesto soslu makarna ve boloneze benzer bir soslu ravioli söyledik. 50'lik ev şarabıyla birlikte toplam 15 Euro ödediğimiz hem lezzetli hem hesaplı bir öğle yemeğiydi. Ortamdan bir şey beklemeyin ama; öğle yemeğine uygun minik bir aile lokantası. 


Sonra odamızın hazırlanmış olabileceğini düşünerek yeniden geldiğimiz yollardan dönerek ve özellikle kendimizi o günden sonra da her geçişimizde tarihi bir filmin setindeymiş gibi hissettiğimiz Garibaldi Caddesi'nden bir kez daha keyifle geçerek otelimize dönüyoruz. Burası gerçekten çok etkileyici bir cadde. Bir zamanlar, yani 16. yy'da Strada Nuova (Yeni Cadde) olarak adlandırılan bu caddenin o yüzyıldan kaldığını düşünürsek artık baya eski, tarihi bir cadde olduğunu tahmin edersiniz. Üzerindeki binaların çoğu artık sanat galerisi ve müze olarak kullanılmakta. Bazıları banka binası, vs olmuş. İçlerini göremedik hiçbirinin ama dışarıya yansıya dokusu muhteşem. 


Şey, izin verirseniz biz otelde bavullarımızı açıp bir yarım saat kestireceğiz. Malum İtalya trenleri fobim yüzünden sabahın altısında kalktık bugün. O yüzden biraz kendimize gelelim sizi Antik Liman bölgesine götüreceğim. Sonra da nefis mamalar yiyeceğiz birlikte.;)  

Cannes - Ve Fransa Topraklarından Ayrılma Zamanı

St Paul de Vence'de uzun uzun zaman geçirdikten sonra Cannes'a geldik. Gelmek için pek acele etmemiştik, iyi de yapmışız, çünkü burada birkaç saat geçirmek bize gayet yeterli geldi. Elbette yaz olması halinde fikriniz daha değişik olabilir. O zaman upuzun sahilinin tadını çıkarmak için burada geçireceğiniz süreyi uzatabilirsiniz. 

Gelmeden önce Cannes'da yapılacaklarla ilgili sadece üç madde not almışım: La Croisette (sahil+ lüks alışveriş), Le Suquet (eski şehirde bir ara sokak, güzel restoran ve barlar var) ve Rue d'Antibes (normal alışveriş ve kafeler). Gerçekten de Cannes'ın özeti bu. 

La Croisette'ten başlayalım... Burada şehrin en güzel otelleri, belli başlı markaların bulunduğu alışveriş caddesi, Belediye Binası, Cannes Film Festivali'nin yapıldığı kongre ve etkinlik sarayı, büyük bir casino ve en önemlisi de bulvar boyunca uzanan koca bir kumsal sizleri bekliyor. 


Cannes Film Festivali'nin yapıldığı yeri görüp de kırmızı halıda en şık (!) halimizle bir fotoğraf çektirmezsek olmaz. Özellikle festival sırasında daha da bir popüler olan, neredeyse balkonundan Kırmızı Halı Töreni'ni izlemenin mümkün olduğu Splendid Hotel'i de görmeden olmaz tabi.


Rus d'Antibes'te fotoğraflamaya değer bir şey görememiş olacağım ki tek bir fotoğraf bile çekmemişim.:) Bildiğimiz, daha ulaşılabilir markaların olduğu bir alışveriş caddesi işte. Ama Old Town (Eski Şehir) bölümü diğer yerlerde olduğu gibi burada da çok keyifli. Aşağıdaki kolajın alttaki fotoğraflarında gördüğünüz üzere kendisi yine tepede yer alıyor. O zaman üst sıradaki fotoğraflarda gördüğünüz yollardan tırmanışa geçebiliriz!


Le Suquet, Eski Şehir'in akşam yemeği için daha uygun, nispeten daha şık restoran ve barların sıralandığı bir sokağı. O yüzden bizim oralarda olduğumuz saatlerde bomboştu diyebilirim. Dönüşte bu yoldan aşağı indik, her yer aynıydı. 


Dönüşe geçmeden önce size İso'cumun Cannes'ın tepelerinde çekilmiş bir fotoğrafıyla veda ediyorum. Bugün itibariyle Fransa topraklarındaki işimizi bitirdik, İtalya topraklarına geçiş için hazırlanıyoruz.  


Fransa'da gördüğümüz yerlerle ilgili söylemediğim başka bir şey kaldı mı acaba diye düşünüyorum da... birkaç madde olarak yazayım bakalım:
- Nice'te kalmak doğru kararmış.. En keyif aldığım şehir orası oldu. En canlı, Eski Şehir kısmı ve plajı en güzel de Nice'ti bana göre. 
- Bizim gibi günübirlik gezecekseniz diğer yerleri, Monaco'ya gitmek için acele edip Eze'de az zaman geçirmeyin; Cannes'a gitmek için acele edip St.Paul de Vence'de az zaman geçirmeyin. Bu iki köy de birbirinden güzel ve göreceğiniz büyük şehirlerden çok daha özeldi.
 'Az zamanım var, sadece birini görebilirim,' diyorsanız St. Paul de Vence'i seçin derim.
- Marsilya'da gördüğüm balkon ferforjeleri, şu ana kadar Paris dahil Fransa'da gördüğüm her yerdekinden güzellerdi. Sokaklarda başınız havada yürüyün ve dantel gibi işlenmiş ferforjeleri kaçırmayın.;) Birkaç örnek aşağıda:
- Artık Marsilya'da birkaç gün kalmayı planlıyorsanız Avignon ve Cassiss'i görebilirsiniz. Bizim sadece Aix-en-Provence'ı görecek kadar zamanımız vardı. 
-Nice'te biraz daha boş zamanınız olursa Modern Sanat Müzesi'ni, Matisse ve Chagall müzelerini gezebilirsiniz. Her gün günübirlik gezi yaptığımız için gezemedik, içimde kalanlar hanesine eklendi bunlar. 

E hadi bakalım, İtalya toprakları bizi bekler. Bekletmeyelim.:)

St. Paul de Vence

Eze'e bayılmıştım. Buraya daha çok bayıldım. Aslında güzellik olarak eşdeğer sayılabilirler ama bu köyün sanatsal tarafı büyük olasılıkla benim gönlümü çeldi. Resmen aşık oldum sokaklarında ve galerilerinde gördüğüm her şeye. Nice'teki üçüncü günümüzün sabahında Place Massena'ya çok yakın bir yerde bulunan 400 no'lu otobüslerle yaklaşık 40 dakikada bu güzel köye ulaştık. İlk on beş dakika Nice'in sahil şeridi olan Promenade des Anglais boyunca ilerlemek de ayrı bir keyifti. Köyde iner inmez sizi karşılayan görüntüler bunlar. Yine biraz tepelerde olan -ama Eze kadar değil- köy merkezini sağ üst fotoğrafta görebilirsiniz. Meşhur otel La Colombe D'or'u geçerek o tepede gördüğünüz kilise çanına doğru ilerleyin işte.:) 


Bu köy hayallerimin de ötesindeydi. Bana kendini harikalar diyarındaki Alice gibi hissedeceğin bir yer tasarla deseler St.Paul de Vence'i ortaya çıkarabilirdim. Her sokağı galerilerle dolu bir yer burası ve göreceğiniz çalışmalar öyle böyle şeyler değil! Eşini benzerini başka yerlerde zor bulacağınız güzelliklerle karşılaşacaksınız. O heykeller, tablolar, objeler, tasarım elbiseler... inanılmazdı! O kadar sevdim ki burayı, bir zaman sonra buraya kalmak için gelmeyi de çok isterim diye aklımdan geçirdim.    


Köyün taş duvarları ve sokakları arasında yürürken de çeşmeler, bir kemer ile sizi başka bir manzaraya ya da yola çıkaran geçitler, bazı sanatçıların çalışmaları, kiliseler, minik avlular ve daha pek çok güzel köşeyle karşılaşacaksınız. Benim önünde durduğum ve sol üst köşede de gördüğünüz çeşme, köyün en büyük çeşmesi olan ve 1850 yılından kalma Grande Fontaine


Köyün diğer ucuna yürüyüp biraz daha tepelere çıkınca harika bir manzara sizi bekliyor. Bu manzaranın bir parçası olarak bakımlı bir mezarlık da görüyorsunuz. Burası 1966-85 yılları arasında bu köyde yaşamayı seçen ve 1985'te yine burada ölen Marc Chagall'ın da mezarının bulunduğu yer. 


Bu güzel köyü gezmeyi bitirdikten sonra içimizden hemen Cannes'a gitmek ve yeniden şehir havasına girmek gelmiyor. O yüzden öğle yemeği molamızı da burada vererek, olabildiğince fazla St Paul de Vence havası solumak istiyoruz. Manzaralı bir terasta İtalyan dokunuşlu bir öğle yemeğinden sonra kalbimiz burada kalarak yeniden düşüyoruz yollara. 


St Paul de Vence hakkında daha fazla bilgi almak için mutlaka sayfasını ziyaret edin. Kendimi çok mutlu hissettiğim yerlerden biriydi burası. Kısacası doymadım doyamadım...

Haftaya Cannes ile başlayacağız. O zamana kadar iyi bir hafta sonu geçirmenizi dilerim. Biz muhtemelen hafta sonu boyunca evden çıkmadan yatarak film izler ve öksürüğümüzün ve halsizliğimizin geçmesini bekleriz gibi görünüyor. Bu sonbahar görünümlü ilkbahar hepimizi dağıttı sanki, değil mi?

Monako

Monako'ya ister trenle ister otobüsle gelin indiğiniz yerde sizi şehrin, ay pardon, ülkenin haritası karşılayacak. Vatikan'dan sonra dünyanın ikinci en küçük ülkesindeyiz. Nüfusu yaklaşık 35,000 ve yüz ölçümü ise 18 km² olan bu miniminnak ülke, ne yazık ki "küçük olan sevimlidir" görüşüne biraz ters düşüyor. Pek sevimli bulmadım ben kendisini doğrusu. Bir de küçüklüğüne bakmayıp dört bölgeye bölmüşler ülkeyi ayol. Ne uğraşıyorsun işte? Hepsine Monako de geç. :P 

Şaka bir yana Monako ile birlikte sürekli adını duyduğumuz Monte Carlo ülkenin en büyük bölgesi. Nüfusun en yoğun olduğu yer. 

Küçük olan sevimlidir, ilkesinin pek geçerli olmadığı bir yer burası bence. Yamaçlara yapılmış çok katlı binalarla dolu, bana göre hiçbir özelliği olmayan bir yer işte. Ama zaten hedef kitlesi de benim gibi turistler değildir diye düşünüyorum.;) Mümkünse yatını bağlayıp (ne o öyle atını bağlayıp der gibi! insanda yat kültürü olmayınca işte..;)) kumar oynamaya, lüks otellerde kalmaya, Formula 1 yarışlarını izlemeye gelen cüzdanı dopdolu ziyaretçilerin gelmesini tercih ettikleri aşikar. 

Gelir gelmez sizi bir marina karşılıyor. Lüks yatlarla dolu olan bu marinanın bir tarafına doğru yürürseniz ünlü Monte Carlo kumarhanesi, Opera ve Hotel de Paris'in olduğu bölüme, diğer ucuna doğru yürürseniz ise Prenslik Sarayı'na (Palais Princier) ulaşırsınız. İyi haber: şehrin görülecek bölümü bu kadar. Kötü haber: Eze'den sonra yine bol bol tırmanışa geçeceksiniz. Ya da bir ucu bitirdikten sonra otobüslerle diğer uca da gidebilirsiniz.  

Aşağıda limanı ve etrafındaki binaları görebilirsiniz. Yat ve kat kakofonisi!


Biz ilk olarak Prenslik Sarayı'na gidiyoruz. İçeriyi audioguide ile gezeceğiniz minik ülkenin minik sarayında fotoğraf çekmek yasak. Dinlemek için tuşa bastığınızda sizi Prens Albert'in sesi karşılıyor. Sarayıma hoş geldiniz, falan diye başlayıp kısa bir tarihçe verdikten sonra bizlere güzel bir gezi diliyor. "Ay ne kibar adam, aferin bak, bizzat karşıladı bizi İso'cum," diyorum. Ama kısa bir turda bitiveren sarayın son odasında Prens'ten bir "güle güle" mesajı duyamadığımız için feci bozuluyoruz. "Gördün mü senin kibar adamı, bir yolunuz açık olsun, yine bekleriz bile demedi," diyor bu kez İso'cum. ;) Aman neyse canım, biz de Prens Albert için gitmemiştik zaten. Açıkçası ben biraz daha bol Prens Rainier ve Grace Kelly hikayesi duymak, çılgın ve güzel Prenses Stephanie ve Caroline hikayeleri ve fotoğrafları görmek isterdim. Onlar işin magazin boyutunu biraz es geçmişler. Sarayın dışarıdan görüntüsü aşağıda, içerisi ile ilgili bir fikir edinmek için de buraya bakabilirsiniz. Giriş ücreti 8 Euro bu arada. 


Sarayın önündeki meydan ve oradan girilen yine daracık sokakların, restoranların ve dükkanların olduğu merkezi semt çok keyifliydi. Öyle olunca kısa bir yemek molamızı burada verelim dedik. 


Yemekten sonraki durak Casino Monte Carlo oldu (altta sol üst). Burayı da gezmek için içeri girebilirsiniz, ama fotoğraf çekmeye ve sırt çantasıyla girmeye izin yok. Las Vegas'taki devasa kumarhanelerden sonra burası butik ve şık bir kumarhane olarak aklımızda kalıyor. Oynamıyoruz, içeriyi gezip çıkıyoruz sadece. Daha önce de belirttiğim gibi hemen yanında lüks otel Hotel de Paris var (altta sağ üst). Yakınlarındaki Opera Binasını'da (altta sol alt) görüp yeniden marina manzarası eşliğinde aşağıya inerken de bütün lüks markaların butiklerinin sıralandığını görüyorsunuz. 


Bu arada Formula 1 yarışları demişken şehrin kendisinin doğal bir pist olduğunu belirteyim. Mayıs ayı içinde yapılacak olan 2014 Monaco Grand Prix'si için hummalı bir hazırlık çoktan başlamıştı. Şehrin her yerine tribünler oluşturulduğu için, her köşede metal borular gördüğüm için de burayı sevmemiş olabilirim. Şehri koca bir şantiyeye çevirmişler dostum! Ama ben olsam ben de yaparım tabi. Ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri de bu Formula 1 yarışları. Diğerleri de tahmin edebileceğiniz üzere turizm ve kumarhaneler. Ya işte böyle sefa içinde yaşayan, derdi tasası olmayan, insanlarının ne ayakkabı kutusuna sığan ne para sayma makineleriyle sayılabilen paracıklarımı nereye harcasam diye düşünüp durdukları bir ülke burası. :P 

Bu hazırlıklara şahit olmanın hatırına bu sene Formula 1 yarışlarına bir göz atarım artık. 


Tamam, yeterli bence. Ben artık Nice'e dönmek istiyorum. Eski Şehir'de bir ara sokağa atılmış masamızda yemeğimi yemek ve şarabımı içmek istiyorum. Zaten biraz daha yokuş inip çıkarsam bir dağ keçisi olduğumu düşünmeye başlayacağım! ;)

Yarın da yoğun bir program bizi bekliyor. Önce St. Paul de Vence'e ardından Cannes'a gideceğiz. Takılın peşime!