Kısa Kısa Mersin ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar

16-24 Haziran arasını Mersin'de genellikle annemle baş başa, slow city & wellness konseptli bir tatil havasında geçirdim. Slow city zaten yazlık yerlerin genel yaşam temposu sayılabilir, ama wellness biraz zorunluluktan çıktı! Fazla gezdiğim, yediğim içtiğim bir dönemden sonra ilk kez bikiniyle plaja inme imtihanı feci sancılı geçince orada geçirdiğim süreyi bol spor, az yemek ve sıfır içki ile tamamlamaya karar verdim. Ve başardım! Şu an gittiğim ana göre daha iyi hissediyorum kendimi (belki de tenim koyulaştığı için daha ince gösteriyordur beni, bilemiyorum :P )

Balkonda ve plajda manzaram genellikle şöyleydi: 


"Hava ne güzel, hiç yakmıyor, oh" falan diye güneşin altında yattığım için hayatımda çocukluğumdan sonra ilk kez ıstakoz gibi kızardım! Sonra gölgeye kaçsam da nafile oldu, sezon açılışında kapkara oldum. Annemin daha fazla yanmamam için uyarısı etkili oldu: "Biraz daha güneşte kalırsan kömürlük penceresine dönersin valla!" Ama o da feci yandı. Bu kez hiç ayarımızı bilemedik doğrusu. Hava ve deniz ayarsız olunca bizim de şirazemiz kaydı birazcık. Bu arada o kadar yandık ama denize çok az girebildik, çünkü çoğu zaman dalgalıydı. Her yerde hava kötü olunca orada da deniz etkilendi haliyle. 

Bir gün annemin çok sevdiğim arkadaşlarıyla Narlıkuyu'da Kerimin Yeri'nde balık yemeye gittik. Yıllardır Narlıkuyu'ya gitmediğim için en çok da ben istemiştim gitmeyi. Ama değişen bir şey yoktu. Balık sahil şeridinde pek çok yerde zaten aynı balık, ama hizmet ve ilgi, güleryüz falan buralarda hak getire. En güzel yanı o şirin koyda, güzel manzaraya karşı yemek yemek. Minik bir balıkçı kasabasına gitmişsiniz hissi uyandıran o manzara olmasa balık yemek için buraya gelir miydik bilmem. Bu arada üstüne lokmacılardan lokma yemek de Narlıkuyu'nun olmazsa olmazlarından. Ama bir tane bile yemedim, şahitlerim var. ;)


Sonra hafta sonu bir kez de bizimkilerin Tömük'te keşfettikleri müthiş kasabın pirzolasından yemeye gittik. Yolunuz düşerse Eyüboğlu Kasabı'nın leziz pirzolalarından yemeye mutlaka gidin. Ortam çok salaş ama tertemiz. Etler nefis, fiyatlar çok uygun. Galiba bir aile işletiyor ve her biri birbirinden ilgili ve güleryüzlü. Dönüşte evinize de et alabilirsiniz. Ama biz orada mamamızı yedikten sonra (elbette o harika sıcacık pidelerine dokunmadan) daha önce görme fırsatı bulamadığım Mersin Marina'ya doğru yola çıkıyoruz. Mağazaları, kafeleri, barları ve restoranlarıyla burayı çok sevdiğimi söylemeliyim. Mersinliler yazın Adanalılar'a göre çoook şanslılarmış, onu fark ettim. Adana'da yazın başını dışarı uzatamazsın, akşam olsa bile. Ama şehir deniz kıyısında olunca yaz akşamlarında keyifle takılabileceğin bu tür mekanlar da olabiliyor tabi. Babamın objektifinden Marina hatırası aşağıda:


Bu iki gezme molası dışında hayat deniz kenarında yayılma, akşam sporu, gece maçları (ve arada Hüseyin Avni Danyal'ın kendisini ne hale getirdiğini görerek şok geçirdiğim o TRT yarışması), sebze yemekleri, köy yumurtalı ve yerli domatesli kahvaltılar, anne elinden Türk kahveleriyle geçip gidiverdi işte. Sahildeki dostlarımdan biri annem diğeri de Ece Temelkuran'ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı kitabı oldu. Ortadoğu'da geçen bir kadın masalı tadındaki bu romanı biraz uzun bulsam da sevdim. 


Madam Lilla ve peşinden yollara düşen Amira, Maryam ve Ece'nin (yazarın) hikayesi sizi Ortadoğu'nun farklı ülkelerinin ve kadınlarının -her birinin benzer yanları olsa da- bambaşka yaşam hikayelerine götürecek. Kitapta kadınlar baş rolde olmasına rağmen onlar üzerinden anlatılan Ortadoğu'nun erkek egemen kültürünü de çarpıcı bir şekilde göreceksiniz. Hatta mesela sayfa 129-130'da anlatılan Ortadoğulu erkek tiplemesinden bir sürüsünü etrafınıza baktığınızda bile görebilirsiniz. Madam Lilla'nın aşkının gücüne ya da onun gibi güçlü bir kadını aşkın ne hale getirebileceğine hem şaşıracak hem hayran olacaksınız. İnsan ne de olsa evlilik tanımı şöyle olan bir kadının kolay kolay dağılmayacağını düşünür değil mi? :)
"Evlilik, porselen takımların desenlerini adamın yüzünden daha çok gördüğün bir münasebettir. Benim ise, çok şükür ki, her zaman porselen takımlarından daha heyecanlı şeyler oldu hayatımda. Çin porselenlerinden daha desenli adamlar! Ha ha ha!" 
Bu kitap bir kadın kitabı. Tutku ve sürekli mücadelenin kitabı. Bir Ortadoğu masalı - daha doğrusu masalsı bir anlatımla sunulmuş bir Ortadoğu gerçeği. Aklınıza yer edecek karakterlerle dolu keyifli bir roman. Kimi zaman koptuğum ve uzun bulduğum yerleri olsa da genel olarak sevdiğim bir roman. Tavsiye ederim.

Hepinize iyi haftalar...

İstanbul'da Leziz Molalar

Tam da geçen hafta Mersin'e gitmeden önce kayınvalidem ve kayınpederimin bize gelmeye karar vermeleri iyi mi oldu kötü mü bilemedim. Evet, kısacık da olsa çok keyifli bir ara görüşme oldu, ama gezip tozarken yiyip içtiklerimiz benim açımdan pek de harika olmadı diyebilirim. Bu seneki "bikini diyeti"mde neler olduğunu öğrenmek isterseniz bu yazıyı okumalısınız. ;)

İlk gün hep birlikte Eminönü'nü turlamaya karar verdik. Ben de uzun zamandır gitmemiştim, her seferinde olduğu gibi yine çok keyif aldım sokaklarında, çarşılarında gezerken. Dönüşte de vapurla dönerek Ankaralılar'a Boğaz havası aldırmayı ihmal etmedim tabi ki. Yemek molası için de çok sevdiğimiz ama uzun zamandır gitmediğimiz Hamdi aklıma geldi gezerken. Hem manzarasıyla hem de nefis kebaplarıyla doğru bir seçim yaptığımıza karar verdik midelerimiz mutlu kalkarken de. Sağ olsun bizi kırmayıp denize en yakın masalardan birini de ayarladılar, daha da mest olduk. 


13 Haziran Cuma günü hafta sonu kalabalığı başlamadan Bebek Şenliği'ni gezmeye karar verdik. Ortaköy'den Bebek'e kadar olan sahil şeridinde bazen yürüdük bazen minik dinlenme molaları verdik, şenlikteki stantları didikledik, falan filan derken akşam İso'cumla da Arnavutköy'de buluşup Mira Balık'a gittik. Aslında Beşiktaş Çarşı'da rakı-balık yapmayı planlıyorduk, ama tabak gibi Dolunay'ın olacağını öğrenir öğrenmez etkinlik müdürü olarak duruma el atıp mekan değişikliği yaptım. Çok da iyi oldu. Mira Balık'ın mezelerini, servisini, balığını, deniz kıyısındaki açık alanını çok sevdik. Mehtaplı geceler için kesinlikle öneririm. Diğer gecelerde Beşiktaş Çarşı, Set Balık ya da Mer Balık'a da gidebilirsiniz.;) Bu arada gıkını çıkarmadan biz hatunların (üç hatunduk bu arada) şenlikte oradan oraya saldırmasını izleyen ve aramızdaki koordinasyonu sağlayan kayınpederime de kocaman bir alkış gönderiyorum buradan. :)


Üçüncü gün feci sürpriz bir mekanla tanıştık doğrusu. Kayınvalidem uykuluk fikrini ortaya attı, İso'cum Internet araştırmalarıyla mekanı buldu (zira Vedat Milor'un da önerdiği yerlerden olunca pek zorlanmamış), ben de önce mırın kırın ettim (çünkü Sütlüce'de ayak üstü yenecek bir yere gidilecek, e o zaman boşa kalori almaya ne gerek var, ben sizinle bir sonraki durakta buluşurum diyordum) sonra ısrarlara dayanamayıp gittim. İyi ki de gitmişim. 1964'ten beri hizmet veren muhteşem bir yerle tanışmış oldum: Sadrazam Mahmut Et Lokantası.

Aşağıdaki kolajın üst sırası sipariş ettiklerimizdi: ızgara ve kızartma uykuluk, ızgara mumbar dolması ve tereyağda işkembe. Ortaya gavurdağı salatası. İçecek olarak isteyene buz gibi bira isteyene şalgam. Ben böyle bir lezzet tatmadım dostlar! Yediğimiz her şeye bayıldık. Yaz olmasına rağmen bunları afiyetle yiyebildik ama asıl kışın buraya birkaç kez gitmek var. Şimdiden boğazına düşkün dostlar ve aile üyelerini gözden geçiriyoruz zaten. İlk etapta onlarla birlikte güzel bir rakı-sakatat sofrası kurulmalı bence burada. İlk sırada bir doktor olarak "oo o zaman kolesterol haplarını ikiye çıkarıp gideriz geldiğimizde" yorumunu yapan babam var elbette. :) Bu arada eskiden şarap çeşitleri çok azmış, ama Vedat Milor'un önerisi üzerine şarap menüsünü de zenginleştirmişler. Yani şarap-sakatat/et için de gayet uygun bir restoran.


Gözümüzün önünde pişirilen sadrazam pilavına tezahürat ettiğimizi gören ve kendisine içeriğini sorduğumuz masamızla ilgilenen Metin Bey,  pişer pişmez ondan da tadımlık bir tabak gönderdi masamıza. Bulgur, biber, domates, tereyağ, kavurma ve kaymak var buranın meşhur sadrazam pilavında. Dehşet bir lezzetmiş aklınızda olsun. Üstüne de yine ikram olarak manda sütünden yapılmış, cheesecake benzeri öyle bir tatlı getirdiler ki adeta kendimizden geçtik. Çaylar, kahveler falan derken pek zor ayrıldık bu güzel restorandan, ilgili çalışanlarından. Sütlüce'deki bu adrese sonbahar-kış sezonunda kesinlikle daha sık uğrayacağız. Ama önce şu bikini sezonunu bir atlatalım diyorum.;) İster yazın ister kışın bu restoranı mutlaka denemelisiniz, demedi demeyin. Metin Bey'e de mutlaka benden selam söyleyin.

Şimdiden afiyetler olsun... 

İki Film: Her ve Diana

İzlediğim en ilginç filmlerden biriydi Her (Aşk), senaryosu sağ olsun. O yüzden en büyük alkış yazan ve yöneten Spike Jonze'a gelsin. Uzun süreli ilişkisinden yeni ayrılmış, artık nadir rastlanan bir şey olan el yazımı mektuplar yazarak hayatını kazanan, yalnız yaşayan Theodore rolünü üstlenmiş Joaquin Phoenix çok başarılıydı. Ve sadece sesiyle bile kendini gösterebilen, seksiliğini ekrana yansıtabilen, yansıtmayı bırakın hatta sırf sesiyle büyüleyen bir Scarlett Johansson var ki ona da en kocamanından bir alkış göndermezsem olmaz. 

Alkışlarım bittiğine göre kısacık filmden bahsedebilirim. Akıllı telefonlarımız ve bilgisayarlarımızla mevcut ilişkimizi düşündüğümde yakın bir gelecekte gerçekleşirse hiç de şaşırmayacağım bir şeyden bahsediliyor Her'de:  işletim sistemi ile aşk! ;) Niye gülüyorsunuz, bir o kalmadı mı eksik olan sizce de? 

İstediğin özellikleri giriyorsun ve karşında hem asistanın, hem arkadaşın, hem akıl hocan, hem sevgilin bir ses buluyorsun. Espriler yapabilen, seninle uyuyup uyanan, her anında yanında olan bu işletim sistemini sadece bir ses olarak görür müsün bilemem. Ama bir süre sonra elin ayağın olmanın yanı sıra duygusal anlamda ihtiyaç duyduğun, ruhuna da iyi gelen, çok sevdiğin ve bağlandığın bir şeye (ya da birine) dönüşüyor o ses (yani işletim sistemi). Seninle birlikte arkadaş ortamlarına katılıyor, tatillere geliyor. Elbette onu yüklemiş olan 797034 kişi için de aynı şey geçerli olabilir, kıskanmak yok! Bir de işin fiziksel boyutunu (cinsellik) nasıl idare edebileceğin konusunda bir öneri sunuyor, ama pek tatmin edici değil. O yüzden hiç zaman kaybetmeden bir an önce "gerçek aşk cinsellik olmadan da yaşanır mı?" sorgulamalarına başlayabilirsiniz. Sonuç olarak keyifle izleyebileceğiniz bir film, kesinlikle tavsiye ederim. 

İzlediğim ikinci film ise geçen hafta yazlıkta annem, babam (yarısında uyudu :) ) ve benim büyük bir hevesle başına geçerek, ama biraz hayal kırıklığı ve kafamızdaki Diana imajının aldığı minik bir darbe ile başından kalkarak izlediğimiz Lady Di'nin ölümünden önceki iki yılın hikayesinin anlatıldığı Diana filmiydi. Filme geçmeden önce Naomi Watts'ı çok severim ama Diana olarak hiç olmamış gibi geldi bana. Yani bazı sahnelerde bir fotoğraf karesi olarak uygun olmuş, tamam, ama genel olarak çok olduramadım bu role kendisini. 

Neyse, gelelim filme. Diana ile Charles'ın ayrı yaşadıkları ve boşandıkları yıllar olan 1995-97 arasındaki dönemde geçen filmde Diana'nın aşk hayatına değinen bu film sayesinde Prenses'in Pakistanlı cerrah Hasnat ile ilişkisini öğrendim, sevgili okur! İlber Ortaylı bunu duysa cahilliğimi nasıl da yüzüme vururdu. :P  Ama ne yapayım, hem Türkiye hem dünya magazin gündeminden her daim uzak olmuş bendeniz Diana'nın Charles'tan sonraki yegane büyük aşkının Dodi Al-Fayed olduğunu sanıyordum. Meğer Dodi basit bir nispet unsuruymuş! Elbette gerçeği bilemem, ama filmde öyle yansıtılmış. Yoksa Muhteşem Yüzyıl'ı izleyip Osmanlı tarihi ile ilgili ahkam kesenlere dönmek istemem. Ve eğer durum buysa, yani Hasnat Prenses'in kültür farkı ve adamın kariyer hırsı yüzünden birlikte olamadığı gerçek ve uzun süreli aşkı ise ve Diana da Dodi'yi nispet yapmak için kullandıysa Harrods mağazasının içindeki o Diana & Dodi anısına yapılan o çeşme nedir?! Valla ben buna takıldım sevgili okur. Filmdeki gerçeklerin ortaya çıkmasıyla birlikte yaptığım yorum "Ama o çeşme!" oldu. :) Dodi'nin ailesinin bir ferdi olsam pisi pisine gitmiş bu veliaht prensin Diana ile ilişkisinin pek anımsanmasını istemezdim doğrusu. 

Ama rahmetlinin arkasından konuşmayalım, herkesin kalbini kazanmış iyi bir kadın olduğunu biliyoruz sonuçta. Dodi'yi biraz harcamış ama özel hayatı da bizi ilgilendirmez. Duygusal bakımdan biraz zayıf bir karakter gibi gösterilmesinden çok hoşlanmadım yine de. Yönetmen Oliver Hirschbiegel kendisinden pek haz etmiyor sanırım (kıh kıh). İlla izleyin ya da izlemeyin demeyeceğim bir film. Kafanıza göre takılın derim; izlemek de izlememek de kayıp değil. 

İyi seyirler...

TEMA-S-SIZ 4

Galeri İlayda, 18 Haziran – 31 Ağustos tarihleri arasında, artık gelenekselleşen “Tema(s)sız” sergilerinin dördüncüsüne ev sahipliği yapacaktır. 

Sergide galeri sanatçıları olan Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Damla Özdemir, Elvin Karaaslan, Gazi Sansoy, Işıl Ulaş, Nurdan Likos, Özcan Uzkur’un resim, heykel ve enstalasyon çalışmalarıyla yer alıyor. 

Daha önceki Tema(s)sız sergilerinde olduğu gibi sergiye davet edilmiş, her biri kendi alanında farklı işler üreten sanatçıların galeri mekanını bir deneyim alanına dönüştürmesi hedefleniyor. Sanatçıların kendi söylemlerini ortaya koyması önem kazanıyor. Sergide yer alan sanatçılar müdahale edilmeksizin farklı söylemler ve yaratım biçimleriyle izleyici arasında saf bir köprü inşa etmeye çalışıyor. Serginin; günümüzün tek tipleşmiş yaşam şartları içerisinde, sanatçıların kendi farklı görüşlerini ortaya koyması, yapay ve aynılaşmış sisteme temas etmeden, herhangi bir başlık altında sınırlanmadan, temasız bir şekilde gerçekleştirilmesi amaçlanıyor. 


Atilla Galip Pınar resimlerinde günümüzün popüler kavramı “farkında”lığı sorguluyor.
Aysel Alver ahlaki ve etik değerlerin yitimini heykellerinde psikanalitik bir yaklaşımla izleyicilere deneyimletmek istiyor. 
Barış Cihanoğlu resimlerinde yaşam içindeki bireyin kararsızlıklarını, benlik arayışlarını, bulunduğu dünya ile kendi iç dünyaları arasında kalışlarını, bir anlamda araf’ ta kalmanın yarattığı sorunları ve aidiyet meselesini irdeler. 
Damla Özdemir üç boyutlu dijital kolajlarıyla dikkat çekiyor. 
Elvin Karaaslan günlük yaşamdan aldığı görselleri parça-bütün ilişkisi çerçevesinde inceleyerek ‘algı’ kavramını sorguluyor. 
Gazi Sansoy görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan ve birkaç yıldır birbirine paralel olarak götürdüğü 'Minyatürler' ve 'Yüzsüzler' serileri ile sergiye katılıyor. 
Işıl Ulaş’ın resimlerinde çocukluğundan veya şimdiden izler taşıyan 'karakterler' in hikayelerine şahitlik ediyoruz. 
Nurdan Likos, çalışmalarında kendinden ve de başka kadınların hikayelerinden yola çıkarak kadınlık hallerini vurguluyor. 
Özcan Uzkur, iplikleri kullanarak simülasyon bedenler inşa ediyor. 

Tema(s)sız 4” sergisi 31 Ağustos’a kadar Galeri İlayda’da görülebilir. 
Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye 
Tel : 0.212.227 92 92

Ezgi Doğan'dan "Günlükler" G-Art'ta

Sıradan, gündelik hayatın güncesini tutarcasına ürettiği resimleri ile genç sanatçı Ezgi Doğan ilk kişisel sergisi ile 17 Haziran’da G-art Beyoğlu’nda…

Her türlü çelişkileri ile artık bir dünya metropolü olan ve kimi zaman da bir mega köy olarak tanımlanan İstanbul'un dinamiği içinde yaşayan ve var olmaya çalışan bir genç sanatçıdır Ezgi Doğan. "Günlükler" başlığı ile bir araya gelen, sıradan gündelik hayatın güncesini tutarcasına üretiği resimlerde, hayatın içinde yer alan kişilikleri adeta onların ruhlarını didiklercesine, bu arada kendi benliğini didikleme cesareti de göstererek ve bütün içtenliği ile sanrısal, yarı dalgın, spontane bir tutumla ve kendine ait görme modelinin somutlaşmasıdır bu yapıtları.

Aldığı sanat eğitimine rağmen, kendini hiç bir şekilde kısıtlamadan, değerli nesne üretimi mantığının olabildiğince uzağında, kuralları adeta bir kenara iterek ve eline geçirdiği her türden (sıradan) malzemeyle çok içten, olabildiğince emprovize, sürprizlere açık bir tutum gözlemleriz sanatçıda. Bu içtenlikli tavrındaki rahatlık izleyene de hemen geçer. Yapıt ve izleyen arasında kurulan bu iletişim ise, sanatçının amaçladığı unsurlardan biri olarak önemlidir.

Eskilerin deyimi ile "Nev'i şahsına münhasır bir ruh haliyle", bir yap-boz'un parçaları gibi çözümleme gerektiren ve baktıkça izleyiciye bir yığın yeni şeyler keşfetiren çalışmalar, kimi zaman insanın ruhunda adeta rüzgarlar estirir. Olabildiğince özgün ve sarsıcı bir dünyayı bizlere sunan dışa vurumlardır bunlar. Bu öznel kayıtların satır aralarına bakıldığında; süreç gerektiren bir okumayla, trajikomik olandan gülünç ve eğlenceli olana bir insanlık dramını görselleştirmeye çalıştığı görülür.


Sergi 18 Haziran - 19 Temmuz 2014 tarihleri arasında G-art Beyoğlu’nda 11:00-19:00 saatleri arasında görülebilir.

* Yukarıdaki metin, Memet Güreli'nin sanatçı hakkındaki yazısından alıntılanmıştır.


Bence Sanat Ruhu Daraltırken de Beslemeye Devam Eder. Sizce?

En dengeyi kaybettim, bunaldım dediğim haftalarda elimde Hakan Günday'ın Daha kitabı vardı ve bu filmleri izliyordum. Şikayete hakkım var mı sizce? ;)

Ama hepsi de gerçekten bunalmaya değer eserlermiş doğrusu, alkışlıyorum.

En az sevdiğimden başlayayım: Lars von Trier'in Antichrist'ı, yani Deccal'ından. 2009 yapımı filmde Nemfomanyak'ta da döktürmüş olan başarılı aktris Charlotte Gainsbourg'u bir kez daha izleyeceksiniz. Kadın rolünde (evet, adı sanı yok, o bir Kadın, o kadar). Kocası rolündeki erkek oyuncu ise Willem Dafoe. Çocuklarını bir ihmal sonrası kaybeden çiftin, daha çok da kadının travmasına tanıklık ediyoruz filmde. Adam psikolog olduğu için kadının ilk tedavisinden sonrasını kendi idare edebileceğini düşünüyor ve onu eve çıkarıyor. Hatta bakir doğayla baş başa kalacakları Cennet (Eden) adını verdikleri kır evlerine giderek kadının depresyonuyla daha iyi yüzleşeceğini düşünüyor. Bu arada film dört bölümden oluşuyor: keder, acı, umutsuzluk ve üç dilenci. Gerçekten de çocuk ölmeden önce neler olduğu, kadının tam olarak nasıl bir etki altında olduğu falan  o üç dilenci bölümünde ortaya çıkıyor. Yani Eden'da bir çözülme yaşanıyor. Ama sizin için pek kolay olmayacak o çözülme anı söyleyeyim, sancılı ve psikopat bir sürece hazır olun! Son olarak kişisel not: izlemeye değer bir film, ama en bayıldıklarımdan değil.


Yine Lars von Trier'in 2000 yapımı Karanlıkta Dans (Dancer in the Dark) filmi ise yönetmenin izlediğim filmleri arasında en favorim oldu diyebilirim. Björk, gözleri giderek bozularak kör olmaya kadar gidecek bir hastalığı olan, oğlunda da aynı hastalık olduğunu ama belli bir yaşa kadar ameliyat olursa kör olmayacağını bilen ve görüşü tamamen yok olmadan önce bunun için gereken parayı biriktirmeyi hayat hedefi yapmış kadın işçi Selma'yı oynuyor. Ve o kadar güzel oynuyor ki ağzınız açık izliyorsunuz. Fabrikadaki hayatı, müziğe olan ilgisi, gözlerinin durumuyla en çok Selma'ya odaklanıyoruz filmde. Adeta azmin ve masumiyetin simgesi oluyor karşımızda. Catherine Deneuve yerine herhangi biri olurdu gibi geldi bana. Hatta fabrikadaki yaşça büyük birine "Selma'ya destek olan bir abla gibi yapsana,"diyerek figüran ücretiyle de kurtarabilirlerdi bence.:P


Daha'ya gelince... Daha önce bahsetmişimdir, Hakan Günday kafası beni çok etkiliyor. Yani yazım tarzını, kalemini de çok seviyorum ama asıl o kafanın düşünüş biçimine, sert gerçekliğine hayranım. Bu romanda da o etkinin katlanarak arttığını hissettim. Daha bir kasabada insan kaçakçılığı organize eden kirli bir adam ve çırak olarak yanında yetiştirdiği oğlu Gazâ üzerine kurulmuş gibi başlasa da aslında ciddi ciddi sistem, düzen ve insanlık eleştirisi yapan felsefi bir kitap. En favorilerimden oldu hatta.

Hakan Günday romanlarıyla ilgili en sevmediğim şey ise altını çizdiğim satırlar değil, sayfalar olması! Neyse, ona da çözüm buldum: başını ve sonunu işaretleyip en arkadaki boş sayfaya da sayfa numaralarını yazıyorum artık. O sayfaları sizinle paylaşamam elbet, ama aralardan çekip çıkardığım birkaç satır aşağıda:


"... Dünyanın en çaresiz çocuklarına en büyük hayalleri kurduran, umut denilen o doğal felaketten nefret ediyordum!"
"...Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulimik ve depresif bir genç kızdı. Yirmi yıl boyunca boğulacakmış gibi yiyip sonra pişman oluyor, bir yirmi yıl da boğazını kanatana kadar kusup sonra yeniden yemeye başlıyordu."
"...Gerçekten de bir demokrasideydik artık! Lider yalan söyleyerek yönettiğini sanıyor, halk uyduğu bütün kanunların kendi iyiliği için konduğuna inanıyor, ülkedeki tek yayın organı olan radyonun spikeri de her şeyi görüyor, ancak deli taklidi yapıyordu!" (Gazâ'nın kaçaklarla dolu depoda kurduğu sistemden çıkarımlar, yanlış anlamayın!
"...Kahramanlar cesur ve aptal insanlardı. Halksa korkak ve kurnazdı. Anlaşmaları mümkün değildi... (bundan sonra Rastin adında bir kaçaktan bahsediyor) O, gerçek bir liderdi. Gerektiği kadar kahraman, gerektiği kadar halktan. Bu da onu cesur ve kurnaz yapıyordu - ki en tehlikeli insan türü oydu...."
Hakan Günday'ın diğer kitaplarını okuduysanız zaten çıkan tüm kitaplarını gidip alırsınız. Okumadıysanız da bir an önce tanışın onunla. Hayranı olacaksınız.

Size iyi hafta sonları. Ben Ankara'dan misafirlerimle gezip tozmalardayım bugünlerde. :)

Aynadan İçeri

Cumartesi gününün Pera Müzesi'nden sonraki ikinci durağı Arter oldu. Türkiye'de çağdaş sanatın öncü isimlerinden Füsun Onur'un yaklaşık 10 gün önce başlayan sergisini gezmek aklımdaydı. Serginin adı Aynadan İçeri. Lewis Carroll'ın "Through the Looking Glass" (Aynadan İçeri) başlıklı kitabından ödünç alınmış bir isim. Gezmeye en üst kattan başlayarak aşağı iniyoruz. Üç katlı sergi alanının üçüncü katında asansörden çıkar çıkmaz bizi masmavi bir salon karşılıyor: Çiçekli Kontrpuan (sol üst köşede İso'cum içinde gezerken ;)).


Yukarıdaki kolajın sağ alt köşesindeki etaminlere işlenip duvara yansıtılan değişik pozisyonlardaki kedinin olduğu çalışmanın adı Tekir'e Ağıt. Sanatçının birkaç yıl önce kaybettiği kedisinin fotoğraflarından esinlenerek, ışık ve gölgeler sayesinde de şiirsel bir varlık kazandırdığı bu çalışmasını seveceksiniz. Aşağıda sağ altta yer alan yerleştirme ise Eski Eşyaların Düşü. Aynı havayı yansıtan "Gardırop"ta da sanatçının kendine ve kardeşlerine ait çocukluk giysileri, oyuncakları, aksesuarları bulunuyor. Alttaki kolajın üst sırasının ortasında giderek azan ahşap çubukların adı Fısıltı.  


Birbirinden ilginç pek çok eser, yerleştirme ve video bulunan serginin belki de en ilginç çalışması Resimde Üçüncü Boyut/İçeri Gel'di. Mavi ipleri aralayıp içeri girdiğinizde yerde duran rahat mindere uzanıp başınızı kaldırınca yıldızlı bir gökyüzüyle karşılaşacaksınız. Denemeden olmaz.;)


Giriş katında, hatta girer girmez ilk karşınıza çıkan Aynalı Labirent de denenmeden olmayacak çalışmalardandı. Onu da İso'cumla birlikte denedik. ;)


Ve sanat acıktırıyor dostlar! Sırada yemek var. Uzun zamandır aklımda olan ama denemeye bir türlü fırsat bulamadığımız Safi Meyhane'ye gidiyoruz akşam 18:30 gibi. Rezervasyonumuz yok, ama en yakın rezervasyon saat 20.00 civarı geleceği için çok fazla yayılmadan, masa başında yıllanmadan, mekanın ruhuna uygun bir şekilde ikişer duble rakımızla birlikte birkaç meze seçip sağlığımıza ve keyfimize kadeh tokuşturuyoruz. Mezeler lezzetli, sunum ve servis özenli, çalışanları pek düzgün, keyifli bir mekan Safi Meyhane. Tavsiye ederim.   


Ha bu arada yemeğe, içmeye dalıp unutmayayım: Füsun Onur'un Arter'deki sergisini gezmek için 17 Ağustos'a kadar zamanınız var. Yani aceleye gerek yok, ama daha çok zaman var nasılsa diye düşünerek de gümbürtüye gitmemesine dikkat edin, benden söylemesi.:)

Pera Müzesi'nde Andy Warhol ve Stephen Chambers

Cumartesi günü yağmur çamur olsa da çıkıp göreceğiz bu sergileri diye azmettik. İyi ki de yapmışız. hem yağmur yağmadı hem de keyifli bir Beyoğlu günü geçirmiş olduk. 

Pera Müzesi'nde iki renkli sergi sizi bekliyor. Bunlardan ilki pop art kralı Andy Warhol'un sergisi. Bayılır mıyım, pek bayılmam. Ama aslında başlarda eleştirdiği ve dalga geçtiği pop kültürünün etinden sütünden hakkıyla yararlandığı için takdir de etmiyor değilim kendisini. Bana bir konuda ilham verecekse bunu sanatıyla değil akıllı fırsatçılığıyla yapacaktır diye düşünüyorum. 

Grafiker olarak başladığı kariyerini popüler, fani, harcanabilen, seri imal edilebilen, genç, hazırcevap, hileli, düşük maliyetli ve büyüleyici bir sanat akımı yaratan dev bir isim olarak sanat tarihine kazıyan zeki bir adam var karşımızda. 


Çoğaltma ve yeniden üretme teknikleri ile her şeyi nesne statüsüne indirgeyerek içerik ve formu önemsizleştiren Warhol'un malzemesi yeri geldiğinde çorba kutuları, yeri geldiğinde Marilyn Monroe olabildi! 


1983 yılında çevre aktivisti ve galerici bir çift olan Ronald ve Frayda Feldman'ın siparişi üzerine ürettiği Tehlikedeki Türler serisini çok sevdim. 


Bunları ve sanatçının memleketi Slovakya'daki Zoya Müzesi'nden getirilen toplam 87 eseri görmek için  20 Temmuz'a kadar zamanınız var. Yolunuzu düşürün derim. 

Pera Müzesi'nde yine 20 Temmuz'a kadar devam edecek olan ikinci sergi İngiliz sanatçı Stephen Chambers'a ait. Yeni tanıştığım ve iyi ki de tanışmışım dediğim isimlerden biri oldu Chambers. Londra Kraliyet Sanat Akademisi'ndeki solo sergisi için 2012'de hazırlamış olduğu koca bir duvar boyutundaki Büyük Ülke adlı çok parçalı baskı eseri de görecekleriniz arasında. 


Onun dışında yine çok renkli resimler göreceksiniz. Belki de resim değil hikayeler demeliyiz, çünkü hem serginin adı Büyük Ülke ve Diğer Hikayeler, hem de sanatçının resimlerinin adları ve açıklamaları başlı başına birer hikaye. 

Aşağıdaki kolajın sol üstündeki resim Tavşanlar Arasında. Karanlık ve güzellik arasındaki buluşma noktalarını keşfetmeyi hedefleyen sanatçının tablosunda yatan kişi ölümü, bedenin üzerindeki desenler, bacaklar boyunca ilerleyen yapraklar ve baharı simgeleyen tavşanlar ise yenilenmeyi temsil ediyor. Hemen yanında Türk Sakaları'nı görebilirsiniz. Altında İki Kara Melek yer alırken, sol altta ise Kömürcü Kız Kardeşim bulunuyor.


Ayrıca Chambers'ın Flaman atasözlerini resme uyarladığı seri de çok ilgi çekiciydi. Görmenizi öneririm. 

Biz buradan çıkıp Arter'deki Füsun Onur sergisini gezeceğiz. Sonra da yemek -ve içmek- zamanı! Detaylar bir sonraki yazıda... Görüşürüz.:)