İstanbul Tasarım Bienali 2014

Geçtiğimiz Cumartesi gününü ikincisi düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali'nin Galata Rum Okulu ve Antrepo 7'deki ana duraklarına ayırdık. Bu sene de ücretsiz gezilebilen bu nefis etkinlikte tema Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil olarak belirlenmiş. "Şu anda gelecek nedir?" sorusuna cevap aranan Bienal'de tasarımcılar geleceği hayal ederlerken gündelik gerçekliklerle örtüşen projelerle karşımıza çıkıyorlar. Beslenme, barınma, sağlık ve güvenlik gibi temel insan ihtiyaçlarının dışında aşk, oyun, korku, sürdürülebilirlik, erişilebilirlik, toplum, vs gibi konularla da tasarım dünyasının kesiştiği pek çok çalışma sizi bekliyor.

Galata Rum Okulu'ndan içeri girer girmez panellerin, söyleşilerin ve atölye çalışmalarının düzenlendiği Bienal ortak alanını görüyorsunuz (solda). Kara tahtada tebeşirle günün ve haftanın programı yazılı. Girince sağda ise UnFacebook adlı çalışma sizi bekliyor. Paula Alvarez'in bu çalışmasında Facebook'taki yüzler mekan yorumları ve imajlarıyla değiştirilmiş. Anlık mesajlaşma sistemini bozarak zaman ve mekanın ötesinden gönderilen mesajlarla daha yavaş olan posta sistemine dönülmüş burada.


Kişisel bölüm, kimliklerimizi nasıl oluşturduğumuz, aidiyet duygumuz ve günlük hayatta kalma mücadelemize dahil olan her şeyi sorgulayan bir bölüm. Buradaki favorilerim tasarım gaz maskeleri ile sağ üstte göreceğiniz Kuramsal Dünyalar Çantası oldu.


En sağda Ay'ın yüzeyinde topuklu ayakkabı izlerini bırakmayı hayal eden Selena'nın hikayesini eğlenceli bir klip ile anlatan Ay Yürüyüşü Makinesi isimli video çalışması çok güzeldi. En solda ise düğmeye basıp burnunuzu içeriden üfüren havaya yaklaştırarak kokuyu tahmin edip, oradaki kağıt parçalarına Nasalo Sözlük'ten karşılığını yazıp kutuya atmanız gerekiyor. Hımm, 2 numara bir Hint restoranının mutfağı gibi, ama 1 numarayı çıkaramadım, yanmış plastik ile küf karışımı olabilir mi ki? Kokular çeşit çeşit, listeden bulurken biraz zorlanabilirsiniz.


Aşağıda solda ofis hayatının hareketsizliğinden yakınanlar için nefis bir ürün var: Spor Bilgisayarı. Artık yazmak istediklerinizi klavye niyetine kum torbalarına aktarılmış tuşları yumruklayarak hem işinizi hem sporunuzu yapabilirsiniz. Yorulunca da pembe Şekerleme Aralığı'nda biraz şekerleme yapmaya ne dersiniz? Ortadaki çalışmanın adı da Lepsis: Çekirge Yetiştirme Sanatı. Mutfak tezgahlarınızda bu rondo benzeri alet için yer açsanız iyi olur ey insanlık, çünkü 2050 yılında 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusu sayesinde yiyecekler ile olan ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekecek. Belki alıştığımız pek çok yiyeceği o dönemde bulamayacağız. Ciddi bir gıda sıkıntısı baş gösterecek. Dolayısıyla ucuz, kolay yetiştirilebilir, sürdürülebilir, kaliteli gıdaya ihtiyacımız olacak. Ciddi bir protein kaynağı olan çekirgeler de bunun için ideal görünüyor! Hızlı büyüyen, çokça yumurtlayan bu protein kaynaklarını evlerimizde yetiştirmemiz gerekebilir. Şimdiden nasıl yapacağımızı öğrensek iyi olur, ne dersiniz?


Galata Rum Okulu'nda bunların dışında pek çok video çalışması, akıllı tasarım örnekleri, Repair Society bölümünde A4'lere yazılıp duvarlara asılmış onarım fikirleri ve daha bir sürü çalışma var. Terasında da nefis bir manzara sizleri bekliyor tabi. Bu fotoğrafların  tamamına yazının sonunda verdiğim albüm linkinden ulaşabilirsiniz.

Artık Antrepo 7'ye geçiyoruz. Burada da çeşitli üniversitelerden çok yaratıcı çalışmalar göreceksiniz. Aşağıdaki kolajın sağ altında bulunan Alışveriş Kapanı adlı çalışma Serkan Dolan'ın mesela. Kırmızı İndirim yazısını görüp içeri giren bir daha çıkamıyormuş diyorlar. ;) Elifnaz Başarır'ın İstanbul'da Taciz Son Moda adlı ellenmekten bir hal olmuş kırmızı elbisesi de çok etkileyiciydi bence. Üniversite öğrencilerinin seçtikleri manifesto konularıyla ilgili hazırladıkları sosyal sorumluluk afişleri görülmeye değerdi.


En sevdiğim bölümlerden biri de Sorumluluklarımızı Giyelim oldu. İpek Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü ve Görsel İletişim Bölümü ortak bir çalışmayla çevreci duyarlılığı arttırmak, yok olan kaynaklar konusunda farkındalık yaratmak üzere bu giysileri tasarlamışlar. Şimdiden söyleyeyim: satışı olursa almak istediklerim hazır!


Daha o kadar çok çalışma var ki hayranlıkla izlediğim hepsine yer vermem mümkün değil. Işık Üniversitesi öğrencilerinin hazırladıkları işlere bayıldım. "İyi günde, kötü günde, aylık sadece 20$a sanal arkadaş", "sen sadece hisset, i-feel senin için hislerini ifade etsin", "1 evde 4-4lük 4 ayrı hayat" ya da "Maskpad" çalışmaları çok zekice ve güzeldi. Nükleer tehlikeye dikkat çeken afişler, manifestonu yapıştırabileceğin duvar, tasarım gaz maskeleri, tekstilde desen çalışmaları ve daha onlarca çalışma burada da sizleri bekliyor.



14 Aralık'a kadar devam edecek olan İstanbul Tasarım Bienali'ne bir ara mutlaka uğrayın derim. İlginizi çekecek birçok şey göreceksiniz. Çok daha fazla fotoğraf için buraya: Post by İmgeleme.

İyi gezmeler. 

Sergi Haberi: İnsan Kara Bir Leke Değildir

Ozan Ünal’ın  “ayağa dikildiği günden bu yana, kusursuz olması öngörülen (dayatılan) sistemin çarklarına, bir çomak gibi sıkışan insan”ı "hatırlattığı” ağaç yontu ve demir heykellerinden oluşan İnsan Kara Bir Leke Değildir sergisi 27 Kasım'da Galeri Selvin 2’de açılıyor.

Ünal; demiri sert yapısalcı geometrik bir eleman olmaktan çıkarıp yumuşak bir modelaj malzemesi olarak işlerken; ağacı yontularıyla kimi zaman destekleyici elemanlarda kimi zaman da işin kendisi olarak kullanmayı seçmiş. Sergi 14 Aralık tarihine kadar Galeri Selvin 2’de görülebilir.
Beklerken

İlk Aşk


Ozan Ünal hakkında:
1974 yılında İzmir doğumlu heykeltıraş, ilk orta ve lise eğitimini İzmir’de aldıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Grafik Bölümüne girdi. Bu bölümü yarıda bırakarak aynı fakültenin Moda ve Aksesuar bölümüne geçti. Eğitimi sırasında Beymen Academia Tasarım Yarışması, Deri Günleri Tasarım Yarışması gibi tasarım yarışmalarında ödüller aldı. Merkezi Danimarka’daki SAGA International Design Center Young Designer Seminar’da Türkiye’yi temsil etti. 2001 yılında İzmir Karşıyaka’da Atölye Pi Tasarım ve Sanat Atölyesi’ni kurdu. Burada resim ve heykel çalışmalarına başladı. Temmuz 1993 Sivas Katliamı Anıtı, 1 Mayıs 1977 Emek Anıtı, Denizlerin Dalgası gibi birçok kamusal heykel ve anıt çalışmalarına imza attı. Kişisel resim ve heykel sergilerinin yanı sıra çeşitli karma sergilerde bulundu. Halen atölyesinde ağırlıklı olarak heykel  olmak üzere çeşitli disiplinlerde sanatsal çalışmalarına devam etmektedir.

Kapanık

Kabullendim

Adres: Bebek Arnavutköy Cad. (1. Cadde) 20A Arnavutköy Beşiktaş 

Tel: 212.263 74 82
Galeri Selvin, Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır. 

İyi gezmeler.

İkincikat'ın bu sezon oynayacak yeni oyunlarından biri olan 'yü izledik geçen hafta. Artık İkincikat oyunları ile özdeşleştirdiğim ve aile hikayelerini çok sevdiğim Sami Berat Marçalı yönetmiş. Yazarı ise Murat Mahmutyazıcıoğlu. Başrollerde ise Füreyya'nın Fü'sünü canlandıran Deniz Türkali ve Münevver'in 'sü Serra Yılmaz var. Sırf bunun için bile gidilir oyuna diyeceğim ama sevgili rolünde iki de genç oyuncu var ki oyunda ikisine de ayrıca bayıldığımızı söylemeden geçemem. Tiyatrocu olmak isteyen, kıpır kıpır bir üniversite öğrencisi olan Sibel rolündeki Canan Atalay ve kahvehane işleten, okulla ve okumakla falan pek ilgisi olmasa da Sibel'in hatırına onun yazdığı berbat metinlere ve canlandırmalarına katlanan, hafif maço, hafif kıro tabir ettiğimiz türden bir delikanlı olan Erkan'ı canlandıran Aziz Caner İnan da çok başarılıydılar.  

Gelelim konuya... ve iki kız kardeş. Birbirlerinden dağlar kadar farklı iki kız kardeş. daha kokoş, yaşına rağmen giyim-kuşam, yeme-içme konularına gereken özeni göstermeyen, amaçsız bir şekilde eve kapanmış, günlerini TV başında, hafiften gizli depresyon halinde geçiren, daha çatlak ve eğlenceli görünen kız kardeş. ise ayakları daha sağlam yere basan, yaşına rağmen hâlâ çalışan ve hem evi büyük ölçüde geçindiren hem de yurtdışında yaşayan evli barklı oğluna destek olan, duygusal bakımdan yıkılmadan ayakta kalabilen, belki bu yüzden de daha sert görünen kız kardeş. Yaşamlarının bu dönemlerinde birlikte yaşayarak birbirlerine can yoldaşlığı yapıyorlar. Ya da galiba yalnız kalmak yerine , biraz 'nün sorumsuz, uçarı, kaprisli hallerini çekmeyi tercih ediyor; de 'nün kendisini gönlünce salmasına izin vermeyen disiplinli hallerine, öğretmen edasına katlanıyor. Hem yalnızlığın getirdiği mecburiyetten hem de aslında sıcacık kardeşlik bağları sayesinde can-ı gönülden bir aradalarmış gibi bir halleri var. 


Bence karakterleri bu kadar tanımanız yeterli. Aralarındaki ilişkileri, geçmişte -ve bugün- yaşananları, birbirlerine karşı duygularını, aralarına katılan Sibel'e yaptıkları ablalıkları mutlaka izleyip görmelisiniz. Ben feci bir Serra Yılmaz hayranıyımdır; belki de o yüzden tarafsız yorum yapamıyorumdur, ama bence oyunculuk anlamında Serra Yılmaz gerçekten bir numaraydı. Bu kadar doğal, abartısız, ama içe işleyen bir oyunculuk çok zor iş olmalı. Bir kez daha hayran oldum ona. Deniz Türkali de rolünü çok başarılı canlandırmıştı. Hatta şimdiye kadar gördüğüm en iyi oyunculuğuydu diyebilirim (ki birçok kez tiyatro sahnesinde izledim kendisini). Genç oyuncuların ne kadar iyi olduklarını söylemiştim zaten daha önce. 

Bu sezonun bu muhteşem oyununu sakın kaçırmayın, olur mu? Ne demek istediğimi ancak izleyince anlayacaksınız çünkü. Salona metroyla ulaşabilirsiniz: Haliç durağında inip Azapkapı çıkışından çıkıyorsunuz. Karşınızda Jotun Boya'yı gördüğünüz ara sokağa dalıyor ve ikinci sağa, yani Sarı Zeybek Sk'a sapınca İkincikat'ı karşınızda görüyorsunuz. Bu kadar kolay. Biletleri de Biletix'ten ya da İkincikat gişe telefonlarından satın alabilirsiniz.

0 544 527 25 69 (0544KARAKÖY)
0545 462 45 28 (05İKİNCİKAT) 

Şimdiden iyi seyirler. Gittiğinizde benden de selam söyleyin Fü&Mü'ye. 

Unutursam Fısılda & Interstellar

Geçtiğimiz iki haftada iki kez sinemaya gittik. Birbirinden dağlar kadar farklı iki filmle karşınızdayım bu kez. Bunların ilki çok sevdiğimiz Çağan Irmak'ın Unutursam Fısılda'sı. Ve biz onun bu filmini de yine çok sevdik. Ve bir kez daha "ayy Çağan Irmak filmi ağlatır şimdi" yorumlarından gına geldiğini fark ettik. Evet ağlatıyor, o ayrı. O duyguları, o içte kalışları, o özlemleri, o yalnızlıkları, o sitemkar öfkeleri, o sessiz beklentileri, içe oturuşları ve daha pek çok insani durumu o kadar doğal ve güzel anlatıyor ki ağlayabiliyorsun. Sadece gülmek ya da aksiyon izlemek için sinemaya gidilmez ki en niyahetinde. İnsan hikayelerinden duygulanmak da çok insani bir durumdur ve günümüzün duygusuz dünyasında çok da iyi gelebilir ruha. 

Filmde iki kız kardeşin hikayesini izliyoruz. Hatice fırlama, deli dolu, şarkı söylemeye bayılan, girişken, hayat dolu ve daha güzel kardeş. Hanife ise aklı başında, hanım hanımcık, güzel okuyan, anne-baba sözünden çıkmayan, Hatice kadar güzel olmayan, ama "tam evlenilecek kız" olarak tanımlanabilecek uysal kardeş. Hatice hayallerinin peşinden gitme cesareti göstererek sevgilisiyle birlikte İstanbul'a kaçıp, büyük çabalar sonucu müzik dünyasında parlayarak ünlü yıldız Ayperi oluyor. Hanife ise küçük kasabalarının, ailesinin, işle ilgili sorumluluklarının, Hatice'ye kaptırdığı ve sonradan şarkı sözleri olan şiirlerinin ve yine Hatice'ye kaptırdığı gizli aşkının tüm yükünü yüklenerek her geçen gün daha mutsuz, daha sert, daha köşeli bir karaktere dönüşüyor. Ve aradan yıllar geçtikten sonra iki kız kardeş tüm biriktirdikleriyle karşı karşıya geliyorlar. Çağan Irmak o kadar güzel buluşturmuş ki iki kardeşi her birine ayrı ayrı hak vermemek mümkün değil. Hatta en çok içime oturan o şarkı sözleri konusunda bile kendimi Ayperi'ye hak verirken bulacağımı hiç düşünemezdim desem.

Yaşlanmış Ayperi'yi Hümeyra, genç Ayperi'yi Farah Zeynep Abdullah canlandırıyor. İkisi de cuk oturmuşlar rollerine ve harika bir oyunculuk sergilemişler. Ama galiba yaşlanmış Hanife'yi oynayan Işıl Yücesoy filmdeki en favorim oldu oyunculuk anlamında. Mehmet Günsur'un daha iyi oyunculuklarını gördüğümü söylemeliyim. Ne olursa olsun, oyunculuklar müthiş. Müzikler Kenan Doğulu'nun elinden çıkmış, müthiş. Dönem özgürlükler dönemi, 70'li yıllar, rengarenk insanlar, giysiler, müzikler, müthiş. E bu kadar müthişlik bir araya gelirse izlememek olmaz herhalde. Yazmakta geciktim ama hâlâ izlemediyseniz mutlaka izleyin diyorum. Tek kelimeyle müthiş! Not: rimel sürmeden gidin sinemaya. ;)

Gelelim Interstellar, yani Yıldızlararası'na. Film çok güzel, ama ben hâlâ bir bilim-kurgu sevmez olarak hayatıma devam ediyorum! Yani kısaca şöyle diyeyim: bana bu tür konuları bir makale ve kısa bir Youtube videosuyla anlatsanız da olur. Solucan deliğinin nasıl bir şey olduğunu anlayabildiğime pek sevindim, paralel evren olayını falan az biraz anladık başka filmlerden de zaten, bilmem kaçıncı boyutlarda falan dolaştınız, iyi hoş, ama kendimi NASA'da ya da ünlü bir profesörün ileri fizik dersinde gibi hissetmeme de gerek yok üç saat boyunca. Beyin loblarını biraz kıpraştırın yeter, devreleri yakana kadar zorlamayın kısacası. O kadar ilgim ve merakım olsa şimdi zaten burada bu yazıyı yazıyor değil laboratuvarıma kapanmış insanlığı allak bullak edecek bir şeyler buluyor olurdum. Christopher Nolan'ın yönettiği Interstellar çok sertmiş anlayacağınız. Gerçek bir bilim-kurgu severseniz gidin derim. 

Kısaca konuya gelelim: dünyamız yok oluyor beyler! Başka bir galakside yeni bir gezegen bulmamız gerek kendimize. Birkaç öncü birkaç "okazyon gezegen ;)" bakınmaya gitti bile. Gidenler memnun ki yerinden, dönmüyorlar seferinden diyemeyeceğiz zira uzayın derinliklerinde heba olmuş gibi görünüyorlar. Yaşam olduğuna en çok inandığımız yerlerden birine gitmek isteyenler el kaldırsın bakalım. Çoluğu çocuğu olan eski pilot yeni çiftçi Cooper benim günübirlik bir geziye bile karar verirken düşündüğümden daha az düşünerek uzaya gidip, dünya zamanına göre onlarca yıl sonra dönmeye gönüllü olarak el kaldırır. Baba işte, n'olacak! Anne olsa asla gitmezdi ailesini bırakıp, peh! Atlarlar uzay gemisine başımızı döndüre döndüre ilerlerler uzay boşluğunda. Dramamine'im nerede benim ayol? ;)

Neyse, bakalım insanlığı yok olmaktan kurtarmak için yaşam olan yeni bir gezegen bulabilecekler mi? Yoksa çoktan gitmişler midir? Dönebilecekler mi? Umduklarını buldular mı? Falan filan. Arada anladığım ve çoğunu anlamadığım, bazılarını ise anlar gibi olduğum ama anlat deseler nasıl anlatacağımı bilmediğim bir sürü uzaysal olay işte. Ama onu bunu bilmem, eğer NASA gerçekten böyle şeylere para ve zaman harcıyorsa yapmasınlar yahu! Dünyayı mahvetmiş insanlığı yok olmasından daha güzel bir ödül olabilir mi Evren için. Zamanı gelince bitip, tükenip gidelim, başka gezegenlere zarar vermeyelim bence. Evet efendim, Interstellar hakkında hiç de bilimsel olmayan, yer yer domestikliğe kaçan yorumlarımı okudunuz. Şöyle bir başlık gördüm ekşisözlük'te - ki normal ayarlara hızlıca dönebilmek adına faydalı olabileceğini düşünüyorum. Zira ben de benzer bir tepki vererek eve gelince Bu Tarz Benim'i açarak bir süre izledim. ;) Öyle bir film işte. İzleyin (ama sorumluluk almam).

İyi seyirler.

Sergi Haberi: Bilinmeyen

Tülin Kaynak’ın soyut resim ve mozaik çalışmalarından oluşan kişisel sergisi “Bilinmeyen”, 24 Kasım’da Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde açılıyor. 30 Kasım’a kadar açık kalacak sergide sanatçının 40 eseri yer alacak. Ben de Pazartesi akşamı bu güzel serginin açılışında orada olacağım.

Beyin potansiyelimizin çok az bir bölümünü kullanabildiğimiz gerçeğinden hareketle, bilinmeyenleri hayal eden sanatçı, duygularının ve renklerin rehberliğinde soyut sanatın gizemli ve sır dolu yaratım yolculuğuna çıkıyor...

Göz

Zihinsel katılığı yenip duygulara güvenmeyi öğrenmek, kaybolmaktan korkmadan yenilikleri denemek, zamana yenilmeden deneyim ve birikimlerin olanaklarını zorlamak gerektiğini düşünen Tülin Kaynak, evrenin çok büyük ve bilinmeyenlerle dolu olduğunu vurguluyor: “Hayal gücümüz yaşamımızda biriktirdiklerimizle sınırlı. Bu sınırları aşmak zor. Zorlu ve aynı oranda mutluluk verici bir süreç bu."

Bilinmeyen

Tülin Kaynak, Mehmet Güreli, Nilgün Sabar, Selahattin Yıldırım atölyelerine devam etmiş, Mehmet Güleryüz atölyesinde dört yıl çalışmıştır. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir. Halen resim çalışmalarına İstanbul Fenerbahçe’deki ve Çeşme’deki atölyelerinde devam etmektedir. Birçok karma sergiye katılan sanatçının bir de Gaziantep Valiliği’nin düzenlediği 2013 Uluslararası Mozaik Yarışması'nda aldığı ikincilik ödülü bulunmaktadır. Yarışmayı kazanan ilk üç eser -birincisi İtalya'dan Guilio Menossi, ikincisi Türkiye’den Tülin Kaynak, üçüncüsü Kanada’dan Suzanne Spahi- 29 Ekim 2013 tarihinde Zeugma Mozaik Müzesi'ne yerleştirilmiştir.

Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi
Adres: İstiklal Caddesi No:2 Beyoğlu (Taksim Meydanı, Fransız Konsolosluğu yanı)
Tel: 0-212-245 78 32
Galeri her gün 10.00-19.00 saatleri arasında açıktır. 

İyi gezmeler.

Kim Korkar Hain Kurttan

Geçtiğimiz hafta kültür-sanat etkinlikleri açısından dopdolu geçti. Bayılırım böyle haftalara! ;) Öncelikle Contemporary İstanbul '14 sayesinde sanata doydum diyebilirim. Dokuzuncusu gerçekleşen, 1000 metrekareye yayılmış bu harika sanat fuarında Türkiye'den ve dünyadan 100'ün üzerinde galeri ve 2000'den fazla eser gördük. Bu, cennete düşmek değil de nedir, söyler misiniz? Ama bu iş böyle üç günlük olmamalı kesinlikle. Bir hafta açık olmalı ve alınan biletle birkaç kez gezme hakkı verilmeli ziyaretçilere. Böylelikle hem kalabalıkta gezilmez hem de dört saat ayakta kalarak ve hâlâ akıl hızlıca geçilen ya da görülemeyen bölümlerde kalarak çıkılmaz fuar alanından. Düzenleyenler duyun sesimizi! Yorgunluktan bayılmış olsak da Cumartesi günü yine de şikayetçi değilim elbette, harika işler gördük çünkü. Bazılarına buradan da bakabilirsiniz.

Gelelim tiyatro önerime. Geçen sene izleyemediğimiz Kim Korkar Hain Kurttan oyununu nihayet bu Pazar Oyun Atölyesi'nde ve üçüncü sıranın ortasından izledik. Oyunun kendisinden çok Zerrin Tekindor'a hayran oldum diyebilirim. Zaten hayranıyım, ama bir kez daha bu muhteşem kadını ağzım açık izlemenin keyfini yaşadım. Ve onun biz ölümlülerden biri olmadığına karar verdim. Hem güzel hem komik hem seksi bir kadın olmak, hem nefis tablolar yapan bir ressam olmak, hem bu kadar başarılı bir oyuncu olmak, hem de pırıl pırıl genç bir yönetmen olan ve bu oyunu da yöneten Hira Tekindor'un annesi olduğuna göre çok belli ki iyi bir anne olmak olağanüstü bir varlık olduğunun açık ve net birkaç göstergesi bence. On parmağında on marifet kadınlardan biri olarak kendisini saygıyla, sevgiyle ve müthiş bir hayranlıkla izliyorum. Martha rolüyle de o kadar harikaydı ki gözlerimi ondan alamadım diyebilirim. Ve hiçbir şey için değilse de sadece Zerrin Tekindor'un oyunculuğu için bile bu oyunu izlemelisiniz. İkinci favorim de, özellikle son perdede, George rolündeki Tardu Flordun oldu. Elbette bir zamanlar babasının şimdi ise annesinin başrolünde oynadığı bu oyun ile ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan Hira Tekindor'a da kocaman bir alkış gerekiyor.

Yıllar boyu içlerinde kırgınlık ve öfkeyle birbirlerine karşı biriktirdiklerini açığa çıkarmak için bol alkollü bir geceyi seçen ve genç bir çifti de bu hesaplaşmaya bir nevi alet eden Martha ve George'un hikayesini izleyeceksiniz oyunda. Yer yer mantık yürütemediğimiz sahneler ve çeviri nedeniyle kulağımıza çok doğal gelmeyen birkaç diyalog olduysa da genel olarak çok keyifle izledik 3 perdelik bu oyunu. Genç oyunculardan Şükrü Özyıldız'ı ilk kez izledim ama son olmayacağına eminim. Çok iyiydi. Nilperi Şahinkaya'yı zaten Closer'ın tiyatro yorumu Yaklaştıkça'daki cesur  performansından da hatırlıyorum. Yine çok iyiydi. Ama asıl olay elbette Martha ve George arasında geçiyor. Birbirlerini nasıl hırpaladıklarını ve böyle bir gecenin ardından sabaha ruhen sağlam çıkıp çıkamayacaklarını görmek için bu oyunu izlemelisiniz.

Oyun Atölyesi gişe tel: 0-216-345 39 39
Online bilet için buraya tık tık.

Contemporary İstanbul'da Zerrin Tekindor'un hangi işlerini kaçırdım diyenler ise aşağıdaki kolaja bakabilirler. ;)


Hadi bakalım biletlerinizi alın unutmadan, heyecanla bekleyin oyun tarihini.
Şimdiden iyi seyirler.

Geçen Haftaların Sergi Durakları

Geçtiğimiz haftalarda bir sürü sergi gezdim, ama yazmakta acele etmedim çünkü ben de son günlerine yetişmiştim. Yine de bahsetmezsem de olmaz diye düşündüm. Zaten bundan sonra yine bir yerlerde, birçok kere karşılaşacağımız  isimler var aralarında. O yüzden kaçırdım diye üzülmeyin. Örneğin, cesur çalışmalarına bayıldığım, yıllardır hem sergilerini hem de değişik müze ve galerilerdeki işlerini takip ettiğim Şükran Moral'in Welcome to Turkey sergisini gezdim Mısır Apartmanı'ndaki Galeri Zilberman'da. Hiç de iç açıcı olmayan Tales to a Young Girl isimli, yaklaşık 3,5 dakikalık bir video çalışması ve Çocuk Gelin isimli aşağıdaki yerleştirme ile  tokat yemiş gibi çıktım galeriden. Ne yazık ki artık pek çok açıdan iç açıcı bir ülke değiliz; özellikle de kadın hakları, toplumda kadının yeri ve kadına verilen değer anlamında yerin dibindeyiz. O yüzden kadın sorunlarını böylesine çarpıcı anlatımlarla, cesur bir yorumla anlatabilen bir kadın sanatçı olarak Şükran Moral bana göre çok değerli bir iş yapıyor. Ellerine sağlık ve iyi ki var.


Galeri Zilberman'da yine son gününü yakaladığım Tedirgin isimli karma sergiyi de gezdim gitmişken. Burada da çok değişik çalışmalar vardı. Özellikle aklımda kalanlar Volkan Aslan'ın Huzurlu Gölgeler'i (sol üst), Aslı Torcu'nun Sünnet'i (sağ üst), Mehmet Ali Uysal'ın Ten'i (sağ alt) ve İpek Duben'in Cennetin Çocukları (sol alt) oldu (son iki fotoğrafı Galeri Zilberman'ın web sayfasından aldım). 


ODTÜ'de öğretim üyesi olduğunu öğrendiğim Mehmet Ali Uysal'ın Ten isimli yerleştirmesinin aynı zamanda açık havada şöyle bir uyarlaması da bulunuyormuş. 2010 yılında yapılan bir festival kapsamında Belçika'daki bir parka kurulan Ten çalışması harika görünmüyor mu sizce de?


Sırada Akademililer var. Bir dönem tüm sergilerini takip ettiğim bu galeriye uzun zamandır gitmemişim. Bundan sonra daha sıkı takip etmeye çalışacağım ama son karma sergileri için uğradığımda  biraz hayal kırıklığı yaşadım doğrusu. Sadece bir katta birkaç tablo, ortaya bir sürü tuval, malzeme, vs yığılmış, bazı tabloların yeri ve adı var, kendileri yok... Hani kurulum ya da kaldırılım (ne demekse! ;)) aşamasında bir sergi gibi özensiz ve eksik bir görüntüsü vardı. Yine de 15 Kasım'da biten karma sergiden de birkaç yağlıboya tablo paylaşayım sizlerle. Soldan sağa: Serap İskender - Melankoli, Gizem Enuysal - Pembe Panter, Emel Yurdakul - İsimsiz


Son olarak gelelim Salt Beyoğlu'ndaki 16 Kasım'da taze biten Yazlık: Şehirlinin Kolonisi adlı sergiye. Yazlık kültürünü bilen ve yaşamış olan herkesin çok seveceği ve sıcacık bulacağı birçok fotoğraf, obje, çizim, maket, video ve hikayeyle dolu olan bu sergi sayesinde hem yaz aylarına hem de çocukluğuma döndüm desem. ;) Elbette serginin amacı bizi böyle bir duygusal yolculuğa çıkarmaktan ziyade yazlık olgusunun yıllar içindeki değişimini, mimari, coğrafi ve toplumsal etkilerini, doğayla etkileşimimizdeki değişimleri ele almak olsa da ben içeri girer girmez elimde olmadan tek bir şeye odaklandım: yaza kaç ay kaldı? ;) 


Salt Beyoğlu'na girdiğimde bir de Repair Society ile tanıştım ve onarım fikrinin desteklenmesine ve her alanda geliştirilmesi için böyle bir oluşumun kurulmuş olmasına bayıldım. Salt Beyoğlu, henüz gezemediğim Tasarım Bienali kapsamındaki bu bölüme de bünyesinde bir yer vererek harika bir iş yapmış. Giriş katında izleyebileceğiniz bir video ve bir de bize anlatmak istedikleri bir şeyler var. Aşağıdaki metni okumanızı öneririm. Daha sonra projeye katkıda bulunmak ya da fikirlerinizi paylaşmak isterseniz en alttaki iletişim adreslerinden kendileriyle bağlantı kurabilirsiniz. 


Güzel şeyler de oluyor! Bunları görmek ve bir şekilde katkıda bulunmak, desteklemek, çoğaltmak bu dönemlerde yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri bana göre. Oksijenimiz çoğaldıkça daha sağlıklı zihinler olacağız; bunun da en güzel yollarından biri kültür-sanat. Yararlanmazsak ayıp olur, değil mi?

İyi gezmeler.

Haftanın Filmleri

Harika bir Türk filmi Köksüz. Çoğunluk tadında biraz. Deniz Akçay yazmış, yönetmiş, ellerine sağlık. 2013 yapımı bu filmde başrolleri Ahu Türkpençe ve Lale Başar paylaşıyorlar. İkisinin de oyunculuklarına hayran kaldım - özellikle Ahu Türkpençe'nin. 

Filmde İzmir'in varoş sayılabilecek mahallelerinden birinde yaşayan sorun küpü bir anne ve üç çocuğunun hikayesi anlatılıyor. Baba yok; yıllar önce ya ölmüş ya terk etmiş, ama ailenin her bireyine farklı arızalar ve sorunlar bırakarak gitmiş hayatlarından. Anne kendi başına hiçbir şey yapamayacak, hatta TV karşısında olmadığı sürece uykuya bile dalamayacak kadar aciz ve bağımlı bir karakter haline dönüşmüş. Evde temizlik yapmak onun için bir varoluş biçimi. Bir tür depresyon yaşıyor, çocuklarına da yaşatmak için elinden geleni ardına koymuyor. Lale Başar anne rolüyle bizi kendinden nefret ettirmeyi kesinlikle başardı. Feride (Ahu Türkpençe) evin çalışan, eve para getiren, sorumlulukları üstlenen tek yetişkini. Omuzlarındaki yük ve evdeki bunalımlı ruh hali her geçen gün artarken bir kaçış yolu olarak evliliği düşünüyor ve elbette umduğuna değil bulduğuna razı olarak aşk evliliğinden çok uzak bir evliliğe razı geliyor. İki küçük kardeşten İlker babasız bir ergen olmanın hırçınlığıyla sorunlar çıkarırken, Özge ise uysallığıyla kendini sevdirme çabasında. Hepsinin ayrı ayrı ve bir arada yaşadıkları ruhsal travmaları izlemeye hazırsanız Köksüz tam size göre. Üstelik Youtube'da bile var şu an - ki iyi bir şey mi bilemedim, film ekibine duyurulur! ;)

Sırada uzun bir süre ara verdiğimiz Kim Ki Duk var. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... Ve İlkbahar adlı filmi uzun zamandır izlenmeyi bekleyenler arasındaydı ki nihayet bu hafta sonu izleyebildik.

İnziva halinde yaşayan yaşlı bir keşiş ve yanında yetiştirdiği küçük çocuğun hikayesine gidiyoruz bu kez. Aylar, mevsimler, yıllar geçerken çocuk büyüyor ve yetişkin bir erkek oluyor. Yani keşişin bir şeyler öğretip öğretemediğini anlama zamanı geliyor. Gerçekten erdemli, bilge bir insan yetiştirebildi mi, yoksa zaafları olan, hırslarına, sahiplenme duygusuna yenik düşen, zayıf, doğasındaki kötülüğü ortaya çıkaran, sıradan bir insan mı var karşısında? Ve iyi ya da kötü onların döngüsü sona erdiğinde yeni döngüyü kim başlatacak? Kim Ki Duk'un hem yönettiği hem de genç keşiş rolünü üstlendiği bu filmin kitap -hatta masal- tadında olduğunu söylemeliyim. Ayrıca çekimlerin yapıldığı doğadan ve yüzen evden de filmin kendisi kadar etkileneceğinize de eminim. Bu kadar durağan tempolardan bu kadar göz kırpmadan izlenen, derin filmler yaratabilmek de Kim Ki Duk'un en önemli başarısı bence. Mutlaka izlemelisiniz.  

Sırada Marion Cotillard'ı görür görmez izlemeye anında karar verdiğimiz İki Gün, Bir Gece filmi var. Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin bu sene Cannes Film Festivali'nde Kış Uykusu ile birlikte en iyi film ödülünü almaya en yakın adaylardan biri olan (ama elbette la la la la la la la la laaa ooo Nuri Bilgeee.. ;) ) ve bizde de Filmekimi'nde gösterilmiş güzel bir film. Fabrika işçisi Sandra'nın filmin adındaki gibi tam iki gün, bir gece, yani koca bir hafta sonu boyunca birlikte çalıştığı 16 işçi arkadaşını ikramiye almamaya ikna etme çabasını izliyorsunuz. Ya ikramiye ya Sandra'nın işten atılmaması, işte bütün mesele bu kapitalizmin çarklarının tıngır mıngır döndüğü bu fabrikada. Pazartesi günü yapılacak oylamayla her şey belli olacağı için Sandra, kocasının da zoruyla kapı kapı dolaşarak kendisinin işte kalması için oy vermelerini istiyor arkadaşlarından. Sonucun ne olacağını ve hepsi maddi açıdan güç hayatlar süren işçilerin para mı yoksa vicdan mı yönünde oy kullanacaklarını elbette söylemiyorum, izleyip görmenizi isterim. 

Ama Türkiye'de bir fabrikada şu durum gerçekleşseydi ne olurdu diye düşündüm ve şöyle bir sonuca vardım: Bir kere iki gün bir gece sürmezdi bu dolaşma işi. Herkesi evinde bulur, bir çayını içer, derdini anlatır,  dolayısıyla bir gün içinde de cevabını alırdın. Yani filmin adını Bir Gün diye değiştiriyorum. Hafta sonu herkesten "Bacım sen hiç merak etme, insanlık öldü mü, almayız ikramiye olur biter, sen yeter ki işini kaybetme" cevabını alıp 16 bardak çay içmiş midene rağmen mutlu mesut uyurdun. Pazartesi işe gittiğinde de 16 kişinin hepsinin ikramiye yönünde oy kullandıklarını görüp totona bakına bakına evine dönerdin. Karşılığında da başlar öne eğilir ve "Kusura bakma bacım, evde çoluk çocuk var, hastamız var, kredi kartı borçlarımız var, kapıya da haciz geldi zaten..." diye birkaç mırıldanma duyardın, biter giderdi işte. Ayıp olur, diye doğrudan söyleyemedikleri şeyleri dolaylı kazık olarak size yollayan ah şu iki yüzlü kültürümüz! Neyse, filmde Timur yüzümü kara çıkarmadı en azından. ;)

İyi seyirler hepinize...





Kaynak Suları ve Doğal Güzellikleriyle Bir Türküye İlham Olan Dağ: ULUDAĞ

Bilenler bilir, ben Bursalıyım. Memleketimi de çok severim. Özellikle Uludağ’ı. Yaz-kış demem mutlaka yılda 2 defa (bazen daha fazla) o güzelim yaylalarını ziyaret ederim. Uludağ ile ilgili her şeye büyük hayranlık beslerim!

Hal böyle olunca, Damla Su ile Mercan Dede’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği projeyi izlediğimde mutluluktan resmen havalara uçtum. Proje, tahmin edebileceğiniz gibi, Uludağ’da yapılmış. Damla Su, Mercan Dede’yi almış, Uludağ’daki kaynağına götürmüş. Bu arada biraz araştırınca öğrendim ki Mercan Dede de Bursalıymış! E tabii o zaman bu çalışmaya olan ilgim daha bir arttı, daha bir mutlu oldum. Hele bir de Mercan Dede’nin kaynağa yolculuğu “kendi köklerine dönüş” olarak nitelendirdiğini duyunca, “Ah keşke ben de onlarla olsaydım” diye geçirdim içimden. Çünkü ben de ne zaman Uludağ’a gitsem aynen böyle hissederim. 

Peki Mercan Dede ne mi yapmış bu yolculukta? Bizim oraların havasının, suyunun, taşının, toprağının sesini kaydetmiş. O şahane manzaralı yaylalarda mola verip ney üflemiş. Sonra topladığı sesleri “Yağmur Yağar Taş Üstüne” adlı türkünün düzenlemesinde kullanmış. Ortaya çıkan eser gerçekten büyüleyici. Beni alıp memleketime götürdü desem yanlış olmaz.
Damla Su ve Mercan Dede’nin ortak projesini mutlaka siz de izleyin. Hem klibi hem de yol hikayesini... Eminim sonra siz de -tıpkı benim gibi- bir an önce çantanızı toplayıp Uludağ’a gitmek isteyeceksiniz!


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Nişantaşı'nda Bir İtalyan Daha: Carluccio's

Geçen hafta Çarşamba günü açılış partisine katıldığımız Carluccio's Nişantaşı ile ilgili basın bülteni, sosyal medya hesapları ve 77 yaşındaki ünlü şef ve Two Greedy İtalians'dan biri olan Antonio Carluccio'nun web sayfasını paylaşmazsam olmazdı. 

***

İtalyan şef Antonio Carluccio’nun kendi adını taşıyan, Türkiye’de 5. Restoran olarak hizmete giren Nişantaşı Carluccio’s’un kutlama partisi 12 Kasım 2014 Çarşamba akşamı özel bir davetle kutlandı. İtalyan Şef Antonio Carluccio’nun ve Food and Beverage Platform’u COO’su Bilgehan Karakuy’un ev sahipliğini üstlendiği davete iş, sanat, medya ve cemiyet dünyasının ünlü isimleri katıldı.


Konuklar bir yandan, Carluccio’s’un otantik İtalyan lezzetlerinden hazırlanan schiacciata con ricotta, mantarlı risotto, porcini mantarlı ve keçi peynirli pizza, tiramisu gibi farklı lezzetleri tadarken, DJ performansıyla eğlenceli dakikalar yaşadı.


İlk şubesini 1991 yılında Londra’da açan Carluccio’s, İtalyan mutfağının otantik lezzetlerini gün boyunca restoran, delicatessen, kafe ve gurme marketi ile Türkiye’de ilk olarak Eylül 2012’de Kanyon Avm’de hizmete açtı. Carluccio’s restoranları 2014 itibariyle Göktürk, Çiftehavuzlar, Akasya ve Nişantaşı şubelerinde misafirlerine lezzetli dakikalar sunuyor.


İtalyan lezzetlerinin yanı sıra çok özel İtalyan şaraplarından oluşan zengin şarap menüsünü de misafirlerinin beğenisine sunan Carluccio’s’ta, ülkenin farklı bölgelerinden seçilmiş zengin peynir çeşitleri de şaraplara eşlik ediyor. 

Carluccio's Facebook hesabı için buraya, Twitter hesabı içinse buraya tık tık.

***

Lezzetli haftalar! ;)

1 Film & 1 Kitap & 1 Sergi & 1 Kahve ;)

Hazır hafta sonuna girmeden önce sizlerle geçen hafta sonu yaptıklarımı paylaşmak istedim. Belki yapsam yapsam ne yapsam diye düşünenlere de bir fikir verebilirim böylece. 

İlk olarak 12 yılda çekildiği için karakterlerle birlikte büyüdüğümüzü hissettiğimiz Boyhood (Çocukluk) filminden söz edeyim. Çocuklar küçükken ayrılmış anne ve baba, annenin sonrasında yaptığı evlilikler ve çocukların içinde yaşamak durumunda kaldıkları yeni aileler, sorumsuz ama eğlenceli, müzisyen baba karakteri, onun yıllar sonra yaptığı evlilik ve kurduğu ailesinin çocuklarıyla ilişkileri, abla-kardeş çocukların her ikisinin de liseden mezun olup üniversiteye gitmek için evden ayrılmalarıyla birlikte annenin de daha küçük bir eve çıkarak nihayet kafa dinleyebileceği sade yaşama geçişi, falan filan. 12 yıllık bir yaşam kesiti işte. İçine neler sığmaz, neler yaşanmaz ki! Uzuun uzun da yaşıyorsunuz filmi izlerken (yaklaşık 3 saat). 


Evet, olağanüstü çıkarımları olmasa da doğal ve sıcak bir film ama bana kalırsa fazla uzamış. Tabi ben de yönetmen Richard Linklater olup, 12 sene aralıklarla bu filmin çekimleriyle uğraşmış olsaydım ben de uzatırdım o kadar, hak vermek lazım. Hem oyuncuları hem yönetmeni sebatkarlıklarından dolayı kutlamak da lazım. Hiç mi sıkılmadınız yahu? Düşünsenize üç sene geçmiş ekip bir daha toplanıyor "hadi bakalım, anne yeni aile kuruyor, Mason sen biraz huysuzlan, Samantha sen hemen alış aileye!" Çekimler tamamlanıyor birkaç günde sonra yönetmen diyor ki "Kestik! İki yıl sonra senin ergenliğinde buluşacağız Samantha, haydi bakalım, o zamana kadar kendinize iyi bakın." Helal olsun, sırf bunun için bile izlenir. Bir de Ethan Hawke ve Patricia Arquette'in nasıl yaşlandıklarını görerek yılların nasıl acımasızca geçtiğini görmek için izlenir. Bir de Mason'ı oynayan çocuğun çocukluğunu ve üniversiteli halini görmek için izlenir; ara dönem erkeklerde gerçekten çok feci yahu! ;)

Geçiyorum kitap önerime: Beyaz Geceler. Önermemin tek sebebi Dostoyevski üstattır ama, ona göre. ;) Yoksa o hafif, naif, lirik aşk hikayelerinden ve hayalperest kahramanlarından günümüzde hiç kalmadığından ("Aah ah" değil "Oh, çok şükür" demeli buna) yaşananları anlamanız bile pek mümkün olmuyor. Ayol minnettarlıktan akıl hastası olan var, daha ne diyeyim ben size?! Yine de klasiktir, her türlü okunur, kütüphanenin bir köşesinde de daima saklanır. 


Şimdi komşuya kahveye gitme zamanı. Selenium Panorama'nın giriş katındaki Muse İstanbul sergi alanı ve Petra Roasting Co. kahvelerini bir süredir duyuyorduk ama deneme fırsatımız olmamıştı. Bu arada artık spor salonuna gitmediğim için fırsat buldukça şehir içi yürüyüş rotaları çizerek atıyorum kendimi dışarılara. Cumartesi için de İso'cumu da kandırarak yanıma aldım ve önce Petra Coffee'de bir kahve içip, sonra sergiyi gezip, sonra da Barbaros'tan aşağı, Yıldız Parkı'nın Palanga Caddesi girişinden girip Çırağan kapısından çıkarak, Beşiktaş Çarşı'dan balık, simit, ıvır zıvır alışverişimizi yaparak evimize dönüş rotası çizdik. Petra Coffee'ye dönecek olursak, şahsen onların önerisiyle denediğim filtre Kenya kahvesini pek sevdiğimi söyleyebilirim. İçimi yumuşacık, aroması nefis, sunumu ilginç, daha ne olsun? ;) Bundan sonra sık sık uğrayabileceğim bir yer olmaya aday burası. 


Çıkmadan önce Muse İstanbul'daki işlere bir göz atalım dedik ve şu an devam eden sergide nefis şeylerle karşılaştık. Ben Hep BirAz Fazla sergisi 21 Kasım'a kadar devam ediyor, bence kaçırmamalısınız. Gördüğümüz güzelliklerden bazılarını aşağıda sizlerle paylaşmak istedim. Işık Özçelik'in Eğreti (sağ) ve Başka Bir Yer (sol) çalışmalarında taş ve bronz kullanılmış.    


En favorilerimden ikisi de Meliha Sözeri'nin The System (sağ) ve İş Estetiği (sol) isimli çalışmaları oldu. Bronz kravat ve fular ve üzerinde etiketi duran %100 mermeri polyester ve bronz gömlekler kesinlikle görülmeye değer. 


Aşağıda da yine çok sevdiğim birkaç çalışma duruyor. Soldaki Nur Gürel'in İyi Olan Kazansın adlı çalışması. Ortada Serkan Yüksel'in Yayılmacı Politika'sı duruyor - ki güzel bir eleştirel yorum olmuş bence. En sağda ise sanatçısının adını unuttum ama Playing with Proportions serisinden bir çalışmayı görebilirsiniz. 


Hepsi ve çok daha fazlası Muse İstanbul'da sizleri bekliyor. Bence burayı bir an önce görmelisiniz. Hem galeri, hem kafe, hem de dükkan olan bu keyifli mekanı çok seveceksiniz gibi geliyor bana. 

İyi hafta sonları. 

Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş

Tiyatro sezonunu Talimhane Tiyatrosu'nun pek sevimli müzikali Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş ile açtık bu sene. Konu kadın-erkek ilişkileri olunca malzeme de hiç bitmez, eğlence de hiç bitmez zaten. Talimhane de sağ olsun hakkını vermiş on iki yıl boyunca beş binin üzerinde temsil yapmış olan bu keyifli Off-Broadway (yani yine Broadway ama en bilinen, belli başlı tiyatroların değil de ara sokaklarındaki, küçük bütçeli grupların oyunlarından demek oluyor bu terim) müzikalinin.


Tahmin edeceğiniz üzere tanışma aşamalarıyla başlıyoruz. Arayacak mı aramayacak mı, ilk yemekte ne konuşulacak, ne giysem, ne sohbet konusu açsam, acaba benden sıkılır mı, öpüşür müyüz bu akşam, peki ya evine çağırırsa, hangi parfüm, nasıl makyaj ve böylece sürer gider bu işler. Sonra ilişki ilerler, aileler tanışır, evli mutlu çocuklu mu olsak, bekarlık sultanlık mıdır, evlilik mi kariyer mi, hem çocuklu yaşam hem eskisi gibi kıpır kıpır bir cinsel yaşam mümkün mü, kıskançlık nereye kadar, evlenince kilo mu aldık ne ve böylece sürüp gider bu soru işaretleri. Her yaşta, ilişkinin her aşamasında, her iki cinsin de kafasında binlerce soru işareti de olsa mükemmeli bulmak mümkün, umudunuzu kaybetmeyin. Bulduktan sonra da tek bir hedef kalıyor: o mükemmel sevgiliyi değiştirmek! Kıh kıh.;)

Çok eğlenceli skeçlerle anlatılan bu ilişki durumlarını izlemekten keyif alacağınızı düşünüyorum. Zaman zaman kendinizden bir şeyler bulacağınıza da eminim. Hem de ilişkiniz olması bile gerekmez. Örneğin, oyunda müzmin düğün davetlisi ve gelin buketi yakalayıcısı olup, gardırobunda otuz tane abiye biriktirmiş olan bekar kadın ya da çocuk muhabbetinden baygınlık geçirdiği için kardeşi ve eşiyle yeğeni üniversiteye kadar gelene kadar falan görüşmemeyi tercih eden bekar amca gibi karakterler de var. ;) Etrafınızdaki herkes orada kısacası, siz dahil. Çeviri güzel, oyunculuklar güzel, sesler muazzam. Esprili, neşeli, sıcak bir oyun. Daha ne olsun? Bence izlemelisiniz. 


Şimdiden iyi seyirler. 


Türk Sinemasında Makyaj ve Aksesuarın 100 Yıllık Yolculuğu

Başlıkta adını gördüğünüz serginin açılışındaydım geçen Çarşamba akşamı. TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi, Türk sinemasının 100. yıldönümünü “Türk Sinemasında Makyaj ve Aksesuarın 100 Yıllık Yolculuğu” sergisiyle kutlamaya karar vermiş, çok da iyi yapmış. 8 Şubat 2015'e kadar devam edecek olan bu sergide özel arşiv ve koleksiyonlardan bir araya getirilen fotoğraf, belge ve aksesuarlarla, Türk sinemasında makyaj sanatının asırlık serüvenini bulacaksınız. 


Küratörlüğünü sinema tarihçisi, araştırmacı-yazar Burçak Evren’in, danışmanlığını Yrd. Doç. Dr. Sevtap Aytuğ, makyaj sanatçısı Corci (Yavuz Birsel), sanat yönetmenleri Türkan Kafadar ve Mustafa Ziya Ülkenciler’in üstlendiği “Türk Sinemasında Makyaj ve Aksesuarın 100 Yıllık Yolculuğu” sergisi, Türk sinemasının ilk makyaj ustalarıyla genç profesyonellerinin yüzyıllık tarih sahnesinde buluşmasına tanıklık ediyor.



Sergide, Ahmet-Zerrin Ellialtıoğlu Vakfı Koleksiyonu’ndan 1800’lü yılların makyaj malzeme ve aksesuarlarıyla, Muhsin Ertuğrul ve Neyyire Neyir’in yer aldığı “Pertev” kremlerinin reklam ilanları; Kilink İstanbul’da ve Şarlo İstabul’da filmlerinin dekor ve aksesuarları; Talat Artemel’in “Kahveci Güzeli”ndeki büyücü makyajı; Cemal Gonca’nın Türkan Şoray’a uyguladığı ilk yara makyajı denemeleri; Yılmaz Güney’e “Büyük Cellat” filminde pat kullanılarak uygulanan yaşlandırma makyajı; “Abdülhamit Düşerken” filmi için takılan sakalıyla Tarık Akan’a uygulanan makyajın ilginç ayrıntıları; “Gulyabani”nin plastik makyaj teknolojisini aşama aşama gözler önüne seren maskları; “Ulak” filminde uygulanan efekt makyajı ve aksesuarlarıyla Cemal Hünal, Yetkin Dikinciler ve Türk sinemasında, başlangıcından bugüne bir çok sanatçının makyajla buluşması yer alıyor.


Melodramlardan köy filmlerine, güldürülerden korku filmlerine, tarihi filmlerden fantastik filmlere, kozmetik ve plastik makyajın dünü ve bugününü anlatanTürk Sinemasında Makyaj ve Aksesuarın 100 Yıllık Yolculuğu sergisi, 5 Kasım 2014 – 8 Şubat 2015 tarihleri arasında Pazartesi günleri hariç her gün 10:00-18:00 arasında gezilebilir. 

Şimdiden iyi gezmeler.

Yaz ve Kayıp Kız

Kürşat Başar'ı çok severek okuduğum Başucumda Müzik romanından sonra hiç okumamıştım. Bir ara şık sofralarda, güzel yemekler eşliğinde güzel sohbetler edilen bir programı da vardı diye hatırlıyorum, ama artık var mı bilmiyorum. Bir de saksafon çaldığını ve hatta bazen geceleri bir yerlerde çaldığını duymuşluğum vardır, ama dinlemişliğim yoktur. Aslında sadece ilk kitabını okumuş olmama rağmen Kürşat Başar'ın çok efendi, dolu dolu, kibar, donanımlı, çok yönlü biri olduğunu düşünür ve severim. O yüzden uzun zamandan sonra her yerde Yaz kitabını görür görmez -adının da etkisiyle olsa gerek ;)- hemen almaya karar verdim. Ama Yaz için ne kendisi ne de ilk kitabı ile ilgili yaptığım olumlu yorumları yapamayacağım sanırım. Akıcı bir dille yazılmış olmasına rağmen bana beklediğimden çok daha basit, derinliksiz, ruhsuz bir hikaye gibi geldi. Okurken ne merkezdeki aşk hikayesi ne de 60'lı-70'li yılların Kıbrıs'ında yaşanan toplumsal olaylar beni etkilemedi, duygu dünyamda bir iz bırakmadı. Çok daha içi dolu bir şeyler yazabilirmiş gibi geldi bana açıkçası. Ama eğer bazıları için bir kriterse kolayca okudum, bitirdim. Hatta altlarını çizdiğim bazı yerler bile oldu. ;) Kitabın en sevdiğim bölümleri de baş kahramanın bir kitap dolusu odada sürdürdüğü çocukluk ve ilk gençlik yıllarında kitaplar ve yazmak hakkında düşündüklerini paylaştığı yerlerdi. Kürşat Başar'ı seviyorsanız bu kitaba bir şans verin derim her şeye rağmen, bakalım siz nasıl bulacaksınız. Ve alıntılar...  

- "Dünya üzerinde birbirini en az anlayabilecek iki kişi, birbirine delice aşık olan iki kişidir."

- "Hepimiz kendimizi, bir biçimde içine soktuğumuz, hayat boyu uğraşıp didinerek yarattığımız bir yanılsamaya, kendi parçalarımızın da içinde olduğu bir başkasının kimliğine hapsedip onu kendimiz sanarak yaşamıyor muyuz?"

- "Hayaller, oturabileceğiniz en büyük evdir. Dünyada hiçbir yeteneğe, eğitime, birikime sahip olmadan en kolay yapabileceğiniz şey, parayla, yaşadığınız hayatla, içinde bulunduğunuz koşullarla belirlenmeyecek tek şey hayal kurmaktır."

- "Anladım ki "yazmak"la "gitmek" arasında apaçık bir bağ var."  

Gelelim film önerime. Kayıp Kız olarak Türkçeleştirilen Gone Girl'e gittik geçen hafta. Film gerilim-polisiye bir tür gibi görünse de aslında çok daha fazlasını vaat eden bir David Fincher filmi. Ben Affleck (Nick) eh işte, ama Rosamund Pike (Amy) hem oyunculuğuyla hem güzelliğiyle gerçekten çok etkileyiciydi. Karakter anlamında en sevdiğim tip ise Nick'in kız kardeşi Margo oldu; her eve lazım bir kardeşti doğrusu. 

Tadı kaçmasın diye hikayeyi çok detaylı anlatamam ama biraz da anlatacağım tabi ki, filmi izlemediyseniz bakmayın sonrasına. Taşra çocuğu diyebileceğimiz Nick'in güzel ve zengin bir aileden gelen karısı Amy bir gün ortadan kaybolur. Kaçırılma mı, cinayet mi derken medyanın pompalaması, polisin yüzeysel incelemeleri, zengin ailenin örtülü suçlamaları ve Nick'in umursamazlığı sayesinde bir anda en birincil şüpheli olarak tüm gözler Amy'nin kocası Nick'e çevriliyor. Bundan sonra karısını ve yapabileceklerini az çok tahmin eden Nick'in akıllı bir hamle yapması gerekiyor. O akıllı hamle sonrasında kayıp olan eş ortaya çıkar mı, çıkıp da daha akıllıca başka bir hamle yapar mı, bu arada pisi pisine giden kurbanların sayısında bir artış olur mu bilemeyiz artık! Filmde evlilikteki göstermelik, yüzeysel, hapsedici, yargılayıcı niteliğe değinilirken bir yandan toplumun, medyanın, toplumun hatta polisler ve avukat aracılığıyla güvenlik ve hukukun da bu yönüne atıfta bulunularak ince ince eleştirilmiş. Sonra da belki de hem en özel hem de en genel anlamda bir "alan razı satan razı" durumuyla "çerçeveletilmiş mutluluk fotoğraflarının" bozulmamasının günümüz dünyasının en nihai yüzeysel hedeflerinden biri olduğu tokat gibi yüzümüze vurulmuş. Alkış mı bence alkış! İzleyin, beğeneceksiniz. 

İyi hafta sonları. 

TEMA-Dünyayı Kurtaran Adım Projesi

2012 yılından bu yana  Adım Adım oluşumu ile birlikte bağış toplayarak “İyilik Peşinde” koşan bir arkadaşım var benim ve kendisiyle gurur duyuyorum. Journey To Blue ya da One Life Be Fit olarak tanıdığınız Dilara, 36. Vodafone İstanbul Maratonu’nda  bu kez yepyeni ve heyecan verici bir projeye katkı sağlamak için, doğa aşkına koşacak. Bu proje TEMA’nın “Dünyayı Kurtaran Adım Projesi”! İlla koşmamız gerekmiyor, oturduğumuz yerden de yapabileceklerimiz var; mesela Dilara aracılığıyla bu harika projeye destek olabiliriz. Hadi bakalım ben Internet şubesine kaçtım bile. ;)


Ve konuyla ilgili olarak Dilara'nın bize mesajı var:

Uzun bir süredir yakın çevremizde şahit olduğumuz sayısız doğa problemine, kesilerek katledilen ormanlarımıza, mahallemizde yer alan yeşil alanların/parkların yok edilişine, tüm bunlar sebebiyle bizden sonraki nesilleri bekleyen felaketlere kayıtsız kalmak istemiyorum.
 “Dünyayı Kurtaran Adım Projesi” bu hissettiğimiz çaresizliğimizi bir şeyleri değiştirme gücüne dönüştürüyor. Gençlerin, doğanın korunması ve geleceği konularında söz sahibi olmalarını ve kendi yaşadıkları bölgedeki çevresel sorunlar ile mücadele edebilme kapasitelerini geliştirmeyi hedefliyor.


Bu proje için yapılacak her bağış, bir genç arkadaşımızı çevre sorunları ve doğanın korunması konusunda donanımlı olarak harekete geçirecek ve bu gençler dünyayı kurtaran adımları atmaya başlayacaklar.  

16 Kasım'da gerçekleşecek olan 36. Vodafone İstanbul Maratonu’nda doğa ve gençler bizim adımlarımızı, sizin de bağışlarınızı bekliyor olacaklar.
Sen de aşağıdaki hesap numaraları üzerinden dilediğin miktarda bağış yaparak Dünyayı Kurtaracak bir Adım atabilirsin.


Sevgilerimle,

Bağışçılarımı takip edebilmem için açıklama alanını aşağıdaki şekilde doldurmanı rica ediyorum:

Açıklama: ”AA, Dilara ERDEM, Kendi Adınız ve Soyadınız”

Alıcı: TEMA Vakfı

Banka: İŞ BANKASI,  Şube: Levent, Şube Kodu: 1035

TL Hesap No: 1035 – 1271522,   TL IBAN No: TR28 0006 4000 0011 0351 2715 22

USD Hesap No: 1035 – 1364400, USD IBAN No: TR25 0006 4000 0021 0351 3644 00

EUR Hesap No: 1035 – 1364415, EUR IBAN No:  TR08 0006 4000 0021 0351 3644 15

Önemli Not: TEMA Vakfı, 15/12/1995 tarih ve 95/7677 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı gereği vergi muafiyetine hak kazanmıştır. Bu sebeple derneğe yapılan bağışlarda, banka dekontu, vergi indiriminde kullanılabilmektedir.

Afrika Yazılarımın Tamamı

Bundan sonra ilgili gezi ile ilgili tüm yazıların linkini derli toplu, tek bir yazıda bulabilmeniz için her gezinin yazıları bittikten sonra bir de böyle bir kapanış postu yapmayı düşünüyorum (hatta geçmişe yönelik çalışmalarım da olacak yavaş yavaş). Her şey sevgili okurum için, ne de olsa. ;)













Eveet, böylelikle Afrika gezimizle ilgili 12 adet yazımın tamamının linkine buradan ulaşabileceksiniz. Aslında sırf kolaylık olsun diye gezi yazılarımı İmge Geziyor bloguma da ülke ve şehir kategorileri halinde aktarmıştım, ama yine de okur yorumlarından anladığım kadarıyla orada da gözden kaçan yazılar olabiliyor. Yine de herhangi bir yer ile ilgili olarak İmge neler yazmış diye merak ederseniz oradan tüm yazılara ulaşmak çok kolay, aklınızda olsun. Tek yapmanız gereken İmge Geziyor'a gitmek ve ilgilendiğiniz şehri ya da ülkeyi tıklamak.

Örneğin; ABD etiketinin yanında (27) görüyorsunuz. Bu ABD ile ilgili 27 tane yazı var demek. Ama siz sadece Las Vegas'ı merak ediyorsanız ABD yazılarının tamamına değil Las Vegas etiketine tıklayın ve oradaki (3) yazıya bakın.

Ayrıca blog yazılarındaki -genelde kolaj yapılmış- Afrika fotoğraflarını ve daha fazlasını daha iyi görebilmek için  buraya tık tık.

Gezi yazıları en çok gezi planı yapıldıktan sonra okunduğu için böyle bir derleme postun ve açıklamanın işinize yarayabileceğini düşündüm. Bol bol yararlanmanız dileğiyle. ;)

Zanzibar Notlarıyla Kapanış

Zanzibar'da baharat plantasyonunu gezmek dışında yapmanız gerekenleri de madde madde sıralayarak artık çoook uzamış Afrika notlarımın sonuna geliyorum. 

* Öncelikle Instagram'a nefis "gel-git keyfi" fotoğrafları koyabilirsiniz. :P Çünkü okyanus sürekli geliyor, gidiyor, durduramıyoruz efendim! Sabah odanızın perdesini açıp palmiyelerin arasından nefis okyanus manzarası izliyorsunuz; sonra giyinip kahvaltıya giderken kıyıdan yürüyelim diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz ki okyanus falan kalmamış, kayıklar karaya oturmuş, insanlar dün yüzdükleri yerde yürüyorlar! Sonra tekne gezisi ayarlarken adamlara imalı şekilde "teknenin tekerleri vardır umarım" falan diyorsunuz ama onlar gayet rahat ve kendilerinden emin bir yanıtla "sular öğlen 13.00 gibi geri gelir" diyorlar. Ve hoop! Gerçekten de tam o saatlerde okyanus yine eski halini alıyor ve iskeleden atlayarak yüzebiliyor ya da teknenize binip açıklara yelken açabiliyorsunuz. Gece mehtaba karşı içerken de yakamozları falan göremezseniz panik olmayın, zira günde iki kez yaşanan gelgit olayının biri de gece vakti gerçekleşiyor. ;)


* Okyanusun "gel"diği anlarda hemen bir tekne turu ayarlayıp Prison Island'a gitmelisiniz. Giderken ya da dönerken açıklarda yüzme ve mercanlara bakmak için şnorkelle dalış molası vermeyi de unutmayın. Belki adaya gittiğinizde de yumuşacık ve bembeyaz kumlarda yürüyerek, göz kamaştıran turkuaz sulara kendinizi atacak bir fırsat bulabilirsiniz. Sıcaklık tam bayıldığım gibi: ne sıcak ne soğuk; ama çok azıcık sıcağa yakın. Ayrıca köpekbalığı yok dediler, inandık, fazla da araştırıp soruşturmadık. Tekne dediğim şeyin de baya ıssız adadan kaçma filmlerinde ormandan bulunan malzemelerle yapılan sallardan hallice olduğunu fark etmişsinizdir diye düşünüyorum. Motoru tutukluk yaptığı için Prison Island konseptine uygun bir şekilde adada mahsur kalıyorduk az kalsın. ;)

  

* Bir zamanlar karantina amaçlı kullanılan Prison Island'ın en görülesi yeri ne diye sorarsanız en yaşlısı 191 yaşında olan dev kaplumbağaları diyebilirim. Her birinin üstünde mavi boyayla yaşları yazıyor. Çoğu yüz yaşın üzerinde ve gerçekten kocamanlar! 1600lü yıllara kadar Hint Okyanusu'nun batısında dev kaplumbağalar çok yaygınlarmış. Ancak Seychelles Adaları'na ziyaretler arttıkça ve buradaki kaplumbağalar yerlerinden edildikçe ve öldürüldükçe nesilleri tükenme noktasına gelmiş. Hatta 1840lı yıllarda bu durum Charles Darwin gibi bazı bilim adamlarının da dikkatini çekmiş. Günümüzde de pamuklara sarılıp sarmalanarak korunmaya devam ediliyorlarmış. O dev gibi hallerine rağmen çok tatlı ve uysallar. Bir de gıdıklanıyorlar. Size kabukları üzerinden onları gıdıklayabileceğiniz doğru noktayı gösterebilirim.;)


* Sırada yarı özerk Zanzibar'ın tarihi şehir merkezi olan ve Unesco Dünya Mirasları listesinde yer alan Stone Town var. Burada da ilk durak şu an dış cephesinde tadilat çalışması olan Anglikan kilisesi. 1873 yılında imzalattıkları bir anlaşmayla köleliğe son veren İngilizler tarafından eskiden köle pazarının bulunduğu yere yapılmış burası. Önünde ise birbirlerine boyunlarından zincirlenmiş beş Afrikalı kölenin heykeli var. Köle ticaretini simgeleyen bu heykel İsveçli Clara Sornas tarafından yapılmış. Şu an müze gibi gezilebilen köle odaları ve zindanları ise bir kişi için bile klostrofobik iken o dönemlerde bu minicik, tabut benzeri odalara onlarca kölenin kapatıldığını hayal bile edemiyor insan!


* Şehirde en merakla görmeyi beklediğimiz yerlerden biri de elbette asıl adı Faruk Bulsara olan Freddie Mercury'nin 1964 yılında ailesiyle birlikte daha güzel bir yaşam için İngiltere'ye göçtükleri zamana kadar yaşadığı evi.  Şu an hiç gösterişli olmayan minik bir otel olarak işletiliyor. Sadece adı Mercury House ve giriş kapısının iki yanında Freddie Mercury'nin fotoğrafları var (sol üst). Onun yanındaki fotoğrafta gördüğünüz ev ise Mucizeler Evi (House of Wonders) olarak geçse de aslında adı tam olarak Acayip Ev anlamına geliyor. 1883 yılında Umman sultanının kendisi için yaptırdığı bu ev adanın en büyüğü ve tek elektriği ve asansörü olanı olduğu için halk tarafından hep bi acayip bulunmuş. ;) Şu an müze olarak içi gezilebiliyor (ama biz gezmedik).


* Zanzibar'ın kapıları da çok meşhur. Tiplerinden zengin ya da daha orta halli bir aileye mi ait, eski mi yeni mi, Hint kültürüne mi yoksa Arap kültürüne mi ait anlayabiliyorsunuz bir süre sonra. Ahşap işçiliğinin suyu çıkmış ve gösterişe kaçmışsa Arap işi oluyor; üzerinde metal çıkıntılar olan kapılar ise filleri evlerinden uzak tutmak isteyen Hintlilere ait. Zaten şehrin her yerinde Hint ve Arap kültürünün izlerini görmeniz mümkün.  


* Stone Town'da gezilmesi gereken en renkli yerlerden biri de pazarları. Belki de her yer için bu geçerlidir, ne dersiniz? Önce balık pazarına uğrayıp belki de akşam tabağımızda yerini alması muhtemel kalamarlara, ahtapotlara, vatoz dahil çeşit çeşit balığa bakıyoruz. Şu an hepsinin üstünde sinekler geziniyor ama pişince mikrobu kırılır, değil mi? :P  


* Sonra meyve-sebze-baharat pazarında bir tur atıyoruz. Rengarenk görüntüler burada da bizleri bekliyor. Yeşil olan muzlar akşamları garnitür olarak sık sık tükettiğimiz muz cipsi yapımında kullanılıyorlar. Küba'dan sonra ikinci kez karşılaşıyoruz kendileriyle. 


* Zanzibar'da tadını çıkarmanız gereken en önemli şeylerden biri de günbatımı. Burası dakika dakika gökyüzündeki ve okyanustaki renk ve ışık değişimlerini izleyebileceğiniz harika bir yer. Mavinin, morun, sarının, kırmızının ve turuncunun bu kadar çok tonu olduğunu bilmiyorduk. Kendimizi çok şanslı hissettiğimiz anlardı günbatımları. Nefisti! Elbette sahildeki yerinize kurulmadan önce kendinize buz gibi bir Safari ya da Serengeti birası kapmayı unutmamalısınız (Kenya'da bira olarak favorimiz Tusker idi bu arada). 


Bir gezinin daha sonuna gelmişken bu seferkine gerçekten sadece bir "gezi" denmemesi gerektiğinin altını çizmek isterim. Bambaşka kültürlere ve safi doğaya ilgi duyan herkesin bu büyüleyici deneyimi yaşamasını can-ı gönülden diliyorum. Umarım bizim için de ilk ve son olmamıştır ve yine buluşuruz bu bambaşka dünyayla. Ruhumuza o kadar iyi geldi ki sadece fotoğraflarına bakmak bile rahatlıkla aylarca idare edebilir bizi. Elbette bir yandan da  Nat Geo Wild'da "from the greatest director of the world NATURE" "starring ANİMAL KINGDOM" belgesellerini izlemeye aynen devam! ;)