İki Film: Force Majeure ve Still Alice

Turist adıyla Türkçeleştirilmiş Force Majeure filmi bir Ruben Östlund filmi. Yönetmenin adından da anlayacağınız üzere soğuk Kuzey ülkelerinden birindeyiz, İsveç'te. Daha doğrusu İsveçli bir ailenin Fransa Alpleri'ndeki tatiline göz atıyoruz. Yine soğuk yani, değişen bir şey yok. İki çocuklu, reklam karelerine benzer güzellikte fotoğraf kareleri sunan, maddi ve manevi açıdan zengin ve sağlıklı (görünen) bir ailenin kar tatilindeyiz. Her şey nefis görünüyor. Güzel bir kayak otelinde, insanlar harika manzaralar eşliğinde aile her gün kaymaya gidiyor. Güzel terasta kahvaltılar, akşam yemekleri, şaraplar, şömineler falan. Ama bizim aile için durum ikinci gün kahvaltıda değişiyor. 

Kahvaltı sırasında kontrollü çığ deneyimi yaşıyorlar ve karların kocaman bir kütle olarak üzerlerine doğru geldiğini fark ediyorlar. Kadın ve çocuklar panik halinde kaçmak isterlerken, adam fotoğraf çekip "yok bişey yaa, kontrollü çığ bu, tadını çıkarın," tadında çığı izliyor. Ama kütle restorana yaklaştığı anda ise çocuklarının ve karısının çığlığını falan duymadan, telefonunu ve eldivenlerini bile alıp tek başına kaçıyor (kibar olmaya çalışıyorum burada, yoksa kaçmak fiili yerine kullanabileceğim başka kelimeler de var!) Sonra her şey geçip de yeniden yanlarına döndüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi olmuyor tabi kadınla adam arasında. Adeta ilişkinin üstüne düşen çığ, geri kalan günlerde hem kendilerini hem birbirlerini ruhen yıpratacak, derin sorgulamalara yol açıyor. 

Ama bunlar soğuk memleketlerin kibar insanları ya, o yüzden kadın falan kahvaltıya devam edip, sadece adamın sorduğu bir soruya yanıt vermeden ya da akşam şarap eşliğinde soğuk bir iki yorumla rahatsızlığını paylaşıyor. Kendimi düşündüm de o durumda. İşte tam da "hanfendi çizgimden" anında çıkmamı sağlayacak bir olay dedim! Bir kere uyarıyorum: öyle çocukları unutup eldivenini unutmadan kaçıp gidiyorsa, bence kahvaltıda da bir daha yanımıza dönmesin! Sonrasında da galiba hâlâ yaşadığımızı fark ettiğimiz an bavulları da çocukları da toplayıp eve dönerdim. Adama manevi tazminat davası açma hakkı falan da varsa o medeniyet ortamında, onu bile yapardım diyorum. Ay anlatırken bile sinir oldum. Neyse, kadınlar genellikle çocuğu zaten erkeğe değil kendilerine güvenerek yapıyorlar, ama bir kere daha hatırlatmakta yarar var: çocukla birlikte -hatta mümkünse çocuk öncesinde- eğitilmesi gereken birçok erkek var. Onu da bir zahmet yapılacaklar listenize ekleyiverin diyorum. Ayrıca izleyin, değişik bir film. 

Gelelim ismi Beni Unutma olarak tercüme edilen ve Julianne Moore'a En İyi Kadın Oyuncu Oscarı'nı kazandıran Still Alice filmine. Columbia Üniversitesi'nde dilbilim profesörü olan, düzenli spor yapan, evli ve üç çocuk annesi Alice'in son zamanlarda yaşadığı ufak tefek unutkanlıklardan tedirgin olarak doktora gitmesiyle birlikte ortaya çıkan Alzheimer hastalığı başta Alice olmak üzere tüm aileyi şoke eder. Öncelikle bu kadar erken yaşta bu hastalığın görülmesi çok nadiren rastlanan bir durumdur. Ayrıca hastalığın kalıtsal nitelik taşıyan türü olması halinde şu an tamamı yetişkin olan çocuklar da risk altında olabilir.

Oyuncu kadrosu çok güçlü olan filmde baş rolde Alice rolüyle Julianne Moore harikalar yaratmış. Aslına bakarsanız klasik bir konusu olan, fazla sürprizi ve duygusal derinliği olmayan, güzel bir aile+hastalık ikilemesi filmi uçuran da kendisi olmuş. Diğer oyuncular daha süs biberi tadında: bir ısırık Alec, bir ısırık Kate alayım şeklinde. ;) Küçük kız Lydia rolündeki Kristen Stewart ise Julianne Moore'dan sonraki favorim.

Hastalıkla ilgili dramların her zaman etkileyici bir tarafı varır bana göre. Herkesin empati kurmasının kolay olduğu filmlerden olduğu için sanırım. Bu kez en etkilendiğim şey ise bu kadar beynini çalıştıran, kendine iyi bakan ve nispeten genç yaşta bir hastanın başına böyle bir hastalığın gelmesinin korkunçluğu oldu. Alzheimer zaten gerçekten çok zorlayıcı bir hastalık - belki kişiden de çok yakınları için. Ama böyle bir durumda etkisinin ve yarattığı isyan duygusunun on kat artabileceğini düşündüm. Bu arada yönetmen Richard Glatzer de ALS hastası olduğundan konuşma yetisini kaybetmiş ve filmi iPad yardımıyla yönetmiş, biliyor muydunuz? Farkındalık yaratmaya yardımcı, ilham veren projeler, insanlar... İyi ki varlar!

İyi seyirler.

2 yorum:

Buket dedi ki...

Turist'i seyretme listeme eklemiştim ama diğerinini geçen haftalarda seyretmiştim. dediğin gibi yaşama dair, hastalık, kaza gibi filmlerden etkilenmemek mümkün değil. film sonunda her an herşey olabilir fikri içinize öyle kötü oturuyor ki

Imge dedi ki...

Buket,

Sadece filmin sonunda olsa yine iyi.. Her anı hasta yakını olarak yaşıyor insan neredeyse.

Bu hafta sonu da harika filmler izledim, gözün bende olsun. ;)

Sevgiler..