İki Film: Force Majeure ve Still Alice

Turist adıyla Türkçeleştirilmiş Force Majeure filmi bir Ruben Östlund filmi. Yönetmenin adından da anlayacağınız üzere soğuk Kuzey ülkelerinden birindeyiz, İsveç'te. Daha doğrusu İsveçli bir ailenin Fransa Alpleri'ndeki tatiline göz atıyoruz. Yine soğuk yani, değişen bir şey yok. İki çocuklu, reklam karelerine benzer güzellikte fotoğraf kareleri sunan, maddi ve manevi açıdan zengin ve sağlıklı (görünen) bir ailenin kar tatilindeyiz. Her şey nefis görünüyor. Güzel bir kayak otelinde, insanlar harika manzaralar eşliğinde aile her gün kaymaya gidiyor. Güzel terasta kahvaltılar, akşam yemekleri, şaraplar, şömineler falan. Ama bizim aile için durum ikinci gün kahvaltıda değişiyor. 

Kahvaltı sırasında kontrollü çığ deneyimi yaşıyorlar ve karların kocaman bir kütle olarak üzerlerine doğru geldiğini fark ediyorlar. Kadın ve çocuklar panik halinde kaçmak isterlerken, adam fotoğraf çekip "yok bişey yaa, kontrollü çığ bu, tadını çıkarın," tadında çığı izliyor. Ama kütle restorana yaklaştığı anda ise çocuklarının ve karısının çığlığını falan duymadan, telefonunu ve eldivenlerini bile alıp tek başına kaçıyor (kibar olmaya çalışıyorum burada, yoksa kaçmak fiili yerine kullanabileceğim başka kelimeler de var!) Sonra her şey geçip de yeniden yanlarına döndüğünde ise hiçbir şey eskisi gibi olmuyor tabi kadınla adam arasında. Adeta ilişkinin üstüne düşen çığ, geri kalan günlerde hem kendilerini hem birbirlerini ruhen yıpratacak, derin sorgulamalara yol açıyor. 

Ama bunlar soğuk memleketlerin kibar insanları ya, o yüzden kadın falan kahvaltıya devam edip, sadece adamın sorduğu bir soruya yanıt vermeden ya da akşam şarap eşliğinde soğuk bir iki yorumla rahatsızlığını paylaşıyor. Kendimi düşündüm de o durumda. İşte tam da "hanfendi çizgimden" anında çıkmamı sağlayacak bir olay dedim! Bir kere uyarıyorum: öyle çocukları unutup eldivenini unutmadan kaçıp gidiyorsa, bence kahvaltıda da bir daha yanımıza dönmesin! Sonrasında da galiba hâlâ yaşadığımızı fark ettiğimiz an bavulları da çocukları da toplayıp eve dönerdim. Adama manevi tazminat davası açma hakkı falan da varsa o medeniyet ortamında, onu bile yapardım diyorum. Ay anlatırken bile sinir oldum. Neyse, kadınlar genellikle çocuğu zaten erkeğe değil kendilerine güvenerek yapıyorlar, ama bir kere daha hatırlatmakta yarar var: çocukla birlikte -hatta mümkünse çocuk öncesinde- eğitilmesi gereken birçok erkek var. Onu da bir zahmet yapılacaklar listenize ekleyiverin diyorum. Ayrıca izleyin, değişik bir film. 

Gelelim ismi Beni Unutma olarak tercüme edilen ve Julianne Moore'a En İyi Kadın Oyuncu Oscarı'nı kazandıran Still Alice filmine. Columbia Üniversitesi'nde dilbilim profesörü olan, düzenli spor yapan, evli ve üç çocuk annesi Alice'in son zamanlarda yaşadığı ufak tefek unutkanlıklardan tedirgin olarak doktora gitmesiyle birlikte ortaya çıkan Alzheimer hastalığı başta Alice olmak üzere tüm aileyi şoke eder. Öncelikle bu kadar erken yaşta bu hastalığın görülmesi çok nadiren rastlanan bir durumdur. Ayrıca hastalığın kalıtsal nitelik taşıyan türü olması halinde şu an tamamı yetişkin olan çocuklar da risk altında olabilir.

Oyuncu kadrosu çok güçlü olan filmde baş rolde Alice rolüyle Julianne Moore harikalar yaratmış. Aslına bakarsanız klasik bir konusu olan, fazla sürprizi ve duygusal derinliği olmayan, güzel bir aile+hastalık ikilemesi filmi uçuran da kendisi olmuş. Diğer oyuncular daha süs biberi tadında: bir ısırık Alec, bir ısırık Kate alayım şeklinde. ;) Küçük kız Lydia rolündeki Kristen Stewart ise Julianne Moore'dan sonraki favorim.

Hastalıkla ilgili dramların her zaman etkileyici bir tarafı varır bana göre. Herkesin empati kurmasının kolay olduğu filmlerden olduğu için sanırım. Bu kez en etkilendiğim şey ise bu kadar beynini çalıştıran, kendine iyi bakan ve nispeten genç yaşta bir hastanın başına böyle bir hastalığın gelmesinin korkunçluğu oldu. Alzheimer zaten gerçekten çok zorlayıcı bir hastalık - belki kişiden de çok yakınları için. Ama böyle bir durumda etkisinin ve yarattığı isyan duygusunun on kat artabileceğini düşündüm. Bu arada yönetmen Richard Glatzer de ALS hastası olduğundan konuşma yetisini kaybetmiş ve filmi iPad yardımıyla yönetmiş, biliyor muydunuz? Farkındalık yaratmaya yardımcı, ilham veren projeler, insanlar... İyi ki varlar!

İyi seyirler.

Son Okunanlar: Handan ve Salyangoz

Gizli Anların Yolcusu ve Bora'nın Kitabı'nı okumuştum. Hem onlar hem de o kitaptaki Handan karakterinin hikayesinin anlatıldığı bu kitap hakkında düşüncelerim için şu yazının ilk paragrafını kopyala-yapıştır yapsam olur mu? Yani "okumasam da olurdu" tadındaki seriye üçüncüsünü de ekledim ve muhtemelen akıllanmayıp İlhami'nin kızı Derya'nın hikayesinin anlatıldığı Dönüş'ü de alacağım. Ayşe Kulin kitapları da gitgide çekirdek çitleme etkisi yaratmaya başladı bende. Baysam da, gereksiz bulsam da elimden bırakamayıp okuyorum bir şekilde.

Ama bu Handan bence diğerlerinden bile tatsızdı. Bir kere zaten Handan karakterine sinir olmuştum, yine karşıma çıktı diye iyice sinir oldum. Alırken bu Handan'ın o Handan olduğunu bilsem almayabilirdim (yoksa yine çit çit çitlemek ister miydim acep? ;) ). Neyse... Kadının karşıma çıktığı yetmiyormuş gibi bir de Cumhuriyet döneminin en güçlü kadın roman yazarlarından Halide Edib'in yaşadığı döneme göre son derece ileride, modern, cinsel kimliğinin farkında olan Handan karakteri ile özdeşleştirilmesi beni sinir etti. Sonları da benzese bari, dedim ama olmadı. :P Handan'ın bunalımlı özel hayatıyla uğraşırken bir anda ortaya Gezi Direnişi çıktı. Hem Halide Edib'e hem günümüz günceline el atarım, diyen Ayşe Kulin'in kaşla göz arasında bizi biber gazına boğulmuş parkın ortasına atmasını pek zorlama buldum doğrusu. Sağduyulu ve Gezi ruhunu iyi anlamış bir bakış açısına sahip olduğu görülse de bu romanı baştan aşağı zorlama bulduğumu söyleyebilirim. Yine de her zamanki gibi kitabı elinize alıyor ve iki güne kalmadan bitiriveriyorsunuz işte. Yani okuyup okumama kararı sizin. 

Ayşe Kulin'in Gezi'deki o en şenlikli anlarla ilgili yazdıklarından bir alıntı:
"...müthiş bir pozitif enerji fışkırıyordu parktan. İnanılmaz bir renk, çeşitlilik, aynı zamanda kardeşlik ve dayanışma ruhu arenasına dönüşmüştü park. Fark edilmek ve kişilik haklarına saygı isteyen insanların eylem mekanı olmuştu. 
Parkın ruhunda ne başkaldırı vardı ne boyun eğiş.Ne asiydi buradaki gençler ne de ezik. 
Yeni bir Türkiye yaratılacaksa, mayası buradaydı işte. Özgür, iyi niyetli, sevecen, zeki, dinamik ve adil olmaya çalışan insanların buluşma noktasıydı..."
Sırada Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı değil salyangoz olmayı anlattığı kitabıyla Hayko Bağdat var. Kitabının adı da Salyangoz. Üstünde neden suratının kocaman fotoğrafı var bilemedim, ama yine de merakıma yenik düşüp aldım.

Ermeni kimliğim çok da umurumda değil diye defalarca ve özellikle vurguladığı birçok yerde tam tersine Ermeni kimliğini fazlasıyla göz önüne çıkarmaya çalıştığı hissine kapıldım (ki iki türlüsü de benim umurumda değil ;) ). Bu topraklarda yaşayan bir azınlık halkının bir parçası olarak çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadıklarını, 6-7 Eylül olayları sırasında yaşananları, Ada hayatını, eski dostlarını, askerliğini ve daha pek çok şeyi anlattığı kısa yazılarının yanı sıra Taraf gazetesindeki yazılarının bazılarına da yer verilen kitap için de olsa da olurdu, olmasa da diyeceğim sanırım.

Hrant Dink'in ölümüyle ilgili ve sonrasındaki yazılar en favorilerim oldu. Öldürülenlerin ölümü hak ettiklerine inandırıldık, yazısından bir alıntı:

"...Aziz Nesin Allah'a küfretmiş dediler diye 35 insanın üstüne benzin döküp yaktık onları Sivas'ta. Biz katilin cinayeti işlemesindeki hafifletici sebeplere aşık olduk hep. Biz kendimizi hep katile yakın hissettik. Katil o cinayetleri biraz da bizim için işledi diye inandık..."

"6-7 Eylül'de 'Atatürk'ün evine bomba atmışlar' palavrasıyla insanların evlerine, mahremlerine , namuslarına, çocuklarına, mezarlarına el uzatanların "hassas" ruh hallerini savunduk."

Hemen arkasından gelen "Asıl size ne oldu?" yazısındaki yüzleşme yanlışlığı da tam da bunların üstüne okununca daha bir anlamlı oluyor:

"Bu yüzleşme dediğin şey, mağdura maruz kaldığı zulmü anlattırıp durmak değil ki!
Yüzleşme dediğin şey, senin bu zulme nasıl yol verdiğin ve bu hayatı nasıl yaşadığın...
Yüzleşecek olan ben değilim, sensin!"

Genel olarak kitapla ilgili ise şunu söyleyebilirim: Twitter'dan gelme sempatim "Yetmez ama evet"ten kalma gıcıklığımı yendi ve bir şans vereyim dedim Hayko Bağdat'a. Bundan sonra Twitter'dan takibe devam. :P

İyi okumalar.

Brew Lab ve Bakarsın Bulutlar Gider

Karma Has Kicked My Ass (yazıları dışında isminin de hastasıyım ;) )sayesinde haberdar olduğum Bo Sahne'nin Bakarsın Bulutlar Gider adlı oyununa gittik geçen Cuma akşamı. Yediklerime dikkat ettiğim şu dönemde olmasaydım Leyla'ya da uğrayalım diyordum hatta, ama başka bir sefere diyerek evimizde sağlıklı bir şeyler yemeye ve sadece oyun öncesi bir kahveye izin verdik bu kez. Kahve molası için de hemen sahnenin girişinde yer alan Brew Lab'i tercih ettik. Benim "az sütlü latte (!)" adlı oksimoron aşkıma buldukları çözüm olan Flat White adlı kahvelerine bayıldım.  Bu üçüncü dalga kahveciler bizi mahvetti ayol, artık ne evimizdeki kahvelerden ne Caffe Nero'lar, Starbucks'lardan keyif alır olduk, n'apacağız bilmem artık. 


Gelelim oyuna. Pardon, önce Bo Sahne'ye... Öncelikle bir tiyatro sever olarak Cihangir'de böyle bir sahne olduğunu geç de olsa öğrendiğime çok sevindim. Oyunlarını takibe aldım. Internette Tanışan Son Çift ve O Yüz oyunlarını da gözüme kestirdim. Siz de programı takip etmek ve iletişim bilgileri için web sayfalarına bir göz atabilirsiniz.

Açıkçası oyunu merak etme nedenim yazarının Özen Yula olmasıydı. İyi bir tiyatro yazarı olarak pek çok oyununu ve ödülünü duyduğum bu isimle artık tanışsam hiç de fena olmaz diye düşündüm. İlk kez bir Özen Yula oyunu izledim açıkçası ve metni akıcı ve samimi buldum.

Bir evin salonunda, muhafazakar bir muhitte, kocasını yakınlarda kaybetmiş bir kadın Betül. Kocasının iş çevresinden bir arkadaşı olan Kaya da ona bir emanet getiriyor... ölen kocasından. Bak şu işe! Bu adam da kim? O emanetin kadının hiç tanımadığı bu arkadaşta ne işi var? Adam iyi niyetli mi, değil mi? Kocanın ölümüyle bir ilgisi var mı? Yoka alacak/verecek davası mı? Bu emanetin kocanın şüpheli ölümündeki gizemi çözmeye yararı olur mu?

Olur mu olmaz mı, izleyip görmelisiniz. Ama bence o emanet, en çok da olayın taraflarının her birinin içindeki kocaman boşlukları, oyukları anlamamıza ve tam da o noktada herkese karşı içinizin acımasına neden oluyor. Ben sevdim bu oyunu. Oyunculukları da çok başarılı buldum. Hem Selen Öztürk hem de Kenan Ece harika bir iş çıkarmışlar, ama sanki Kenan Ece'yi bir tık daha başarılı buldum.

Bu arada filmler ve oyunlar ve kitaplar hakkında yazılanları asla öncesinden okumam. İzledikten sonra bakarım. Yine bakıyorum da genel fikir oyunun sonunun tahmin edilebileceği yönünde. İso da oyun çıkışında aynı şeyi söyledi. Ben ama son ana kadar ööyle saf saf izledim vallahi, bana baya sürpriz oldu anlayacağınız. ;)

Minik bir not: 1) Oyun başladıktan sonra içeri oyuncu alındı ve Selen Öztürk'ün ilk kez sahneye çıktığı anda iki tip perdenin arkasından çıkıp, dekor olan salonun içinden yerlerine geçtiler. Bence hiçbir tiyatro oyununda oyun başladıktan sonra içeri oyuncu alınmamalı, bu tür oda tiyatrosu ortamlarında ise asla ve asla alınmamalı diye düşünüyorum. Konsantrasyon bozan bir durum.

2) Bir de ön sıralardan olsun diye ikinci sıradan bilet almıştım, ama ilk üç sırada eğim sıfır! Yani arka arkaya sıralanmış koltuklarda izliyorsunuz, sonraki koltuklar birer kademe yükseliyor. O yüzden aklınızda olsun: ya en önden ya da dördüncü ve sonraki sıralardan bilet alın derim.

3) Ben İdefix'e gideyim de biraz Özen Yula kitabı ekleyeyim sepetime. ;)

İyi seyirler ve iyi hafta sonları diliyorum. 

Son İzlediklerim

Son dönemlerde izlediğim en keyifli seri Houdini'ydi. TV dizisi olarak birkaç bölüm halinde yayınlanan ve Macar asıllı Amerikalı illüzyonist Harry Houdini'nin (ya da gerçek adıyla Erik Weisz) hayatını anlatan bu seriyi mutlaka bir yerlerden bulup izleyin derim. Özellikle elleri ve ayakları kelepçelenmiş halde kilitli bir sandıktan ya da su dolu bir tanktan ya da aklınıza gelebilecek en sıkışık, klostrofobik ortamdan bir şekilde kurtulmayı beceren bu müthiş adamın numaraları, özel yaşamı (karısı Bess ve çok düşkün olduğu annesi ile ilişkileri), gösterileri sayesinde ya da başka şekillerde yaşamına giren ünlü isimler (pek çok kral-kraliçe ya da Sherlock Holmes'un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle ve eşi gibi) ve iç dünyasında gezinen bu diziye bayılacaksınız. Hele bir de Houdini'yi Adrien Brody'nin oynamasına daha çok bayılacaksınız. 1874-1926 yılları arasında yaşamış bu ilginç karakterle ben bu yaşımda bu dizi sayesinde tanıştım. Siz de geç kalmadan tanışın derim. 

Gelelim Woody Allen'ın son filmi Magic in the Moonlight'a, yani bizde vizyona girdiği adıyla Sihirli Ay Işığı'na. Büyük beklentilerle izledim ama Colin Firth ve inançlı olmak ya da olmamak, mantık mı duygu mu konulu birkaç güzel diyalog dışında filme çok da bayılmadım. Aa pardon, az kalsın unutuyordum, tabi ki filmin geçtiği ortam ve döneme de bayıldım: 1920li yıllarda Güney Fransa. Yani nefis görüntüler sizleri bekliyor. Ama yani diğer Woody Allen filmleriyle kıyaslama götürmez bir şekilde yüzeysel ve çerez niyetine izle-unut bir film bence bu seferki. 

Kısaca konusundan bahsedeyim: Ünlü bir sihirbaz olan Stanley (Colin Firth) akıl, mantık ve bilime fazlasıyla inanan, Tanrı'ya, metafizik dünyaya, doğaüstü güçlere karşı alaycı bir inançsızlığı olan bir adam. Hayatı boyunca medyumluk yaparak ruhlar alemiyle iletişim kurduğunu iddia eden birçok şarlatanın foyasını ortaya çıkarmasıyla da ünlü. Arkadaşı Howard'ın çağırması üzerine yine böyle bir vakayı deşifre etmek üzere Güney Fransa'ya gidiyor. Yani Sophie (Emma Stone) adında genç ve güzel bir medyumla tanışmaya. Ama işler biraz farklı gelişiyor bu ikili için. Nasıl mı? İzleyip görmelisiniz. Woody, Colin ve Provence hatırına izleyin diyorum ama. İsimler farklı olsaydı  aynı şeyi demeyebilirdim. ;)

Bir de aylar önce Digitürk Festival kanalından kaydettiğimizi bile unuttuğumuz Augustine filmini izledik geçen hafta. 2012 yapımı filmin kadın oyuncusu Soko'ya hayran kaldım diyebilirim. Çok zor bir rolü çok başarılı bir şekilde oynamış.  

19. yüzyılın önde gelen Fransız nörologlarından biri olan Dr. Jean Martin Charcot ile bir histeri krizi sonucu vücudunun bir kısmı felç olan gencecik bir kız arasındaki hasta-doktor ilişkisini ele alan filmin konusu çok sıradan gibi görünse de aslında ilişkinin detaylarında çok şey gizlenmiş. Örneğin, hastasıyla çok yakından ilgilenen Dr. Charcot'un tartışmalı yöntemler kullanarak genç kızın histeri krizlerini tetiklemesinin ardında belki de tedavi etmekten çok teziyle Akademi'den ödül alma beklentisi yatıyor. Zavallı kızın durumunu bir sirk maymunu gibi izleyen diğer meslektaşlarının bakış açıları sorgulanıyor. Dr. Charcot'un hastasına karşı duyduğu cinsel arzunun etik ve vicdani boyutu ele alınıyor. Sizi nelerin beklediğine dair kısa bir özet için şu fragman videosuna da bakabilirsiniz:

 


Sigmund Freud'un da hocalarından biri olan Jean Martin Charcot ile hastası Augustine arasında yaşanan ve gerçek olaylardan esinlenilerek çekilmiş filmin yönetmeni Alice Winocour. Değişik festivallerde ve farklı dallarda 11 kez ödüle aday gösterilmiş olan filmin dört tane de ödülü var. Ve bunlar da filmin kadınları Soko ile Alice tarafından kazanılmışlar. Bence hafiften  kasvetli havasına rağmen izlenmeye değer bir filmdi.  Öneririm.

İyi seyirler!

Sağlık & Güzellik & Bakım Durakları

Son dönemlerde kendimi biraz saldığım doğrudur. Yeme ve içme konusunda kış döneminin ve bol seyahatin etkisiyle iyice zıvanadan çıktığımın farkındaydım. Ayağım ağrır korkusuyla sporu iyice azaltmıştım. Zaten giyim-kuşam ile pek alakası olmayan bir tip olarak iyice "en rahat kotum ve spor ayakkabım" ikilisiyle yaşamaya, kendimi aynalarda güzel görmemeye, giydiğimi yakıştırmamaya başlayınca bu duruma bir son vermem gerektiğini fark ettim. Hemen kendime bir spor merkezi aramaya başladım. 

Bir süredir "bir daha spor merkezi görmek istemiyorum, şehir içinde yürürüm" diyordum ama bizim gibi şehrin göbeğinde, binalar ve kaldırımsız yollar arasında oturanlar için o iş pek öyle motive edici olmuyormuş. O yüzden şehir içinde yürüme planlarımı bir zaman Boğaz'a yakın bir yerlerde oturacak olursam, o zamanlara erteledim. ;) Yürüyerek gidebileceğim bir yer araştırmalarım sonucunda Şubat ayı başında Astoria'daki Jatomi Fitness'a üye oldum. 


Henüz iki hafta geçtiği için  belki de çok net bir şey söylemem doğru olmaz. Ama gündüz üyeliği almış biri olarak en azından bu iki haftada gördüklerimi söyleyebilirim: gündüz saatlerinde kalabalık çok az, soyunma odaları ve fitness alanı tertemiz, grup dersleri harika, çalışanlar ve hocalar ilgili (ama başlangıçta hep öyle olurlar değil mi?), -2. katta olmasına rağmen ortam aydınlık ve ferah (Point Otel'e devam etmeme nedenim -4. kattaki karanlık ve basık ortamı ve aynasız ders salonlarıdır zira). Buraya sağlık ve afiyetle devam etmeyi diliyor; 4 senedir tartılmadıktan sonra tartılıp da gördüğüm o gıcık kilodan bir an önce kurtulmayı, kaslanmayı ve şekillenmeyi dört gözle bekliyorum! Aklınıza geldikçe bana hesap sorun olur mu? 

İkinci durağımız Intermed. Son dönemlerde artan genç yaşta meme kanseri vakalarından dolayı bir süredir aklımda meme muayenesi ve ultrasonu yaptırmak da vardı. Aklımdakini hayata geçirerek ultrason için titizliğini ve şahin gözlerinden hiçbir şey kaçırmadığını öğrendiğim Prof. Dr. Mehtap Tunacı'ya kendimi emanet ettim. 37 yaşında bir ilki daha gerçekleştirip, bir yıl sonra görüşmek üzere diyerek içim çok rahat ayrıldım buradan da. Genel cerrahın muayenesi sırasında ise elle muayenenin nasıl ve ne zamanlar yapılması gerektiğini öğrendim. Ayrıca "doğum yapmamış kadınlarda meme kanseri riski artar" düşüncesinin doğru olmadığını; bilimsel olarak kanıtlanan tek gerçeğin "üçten fazla çocuk doğurmuş kadınlarda meme kanseri riskinin ciddi anlamda düştüğü" olduğunu öğrenerek daha da mutlu ayrıldım oradan. Ne de olsa çocuk doğuracak olsaydım da dört tane doğurup evi kreşe çevirmezdim değil mi? ;)

Sonuç olarak, demem o ki her ay/yıl düzenli kontrollerimizi aksatmayalım kızlar. Artık öyle "ailemde yok nasılsa" ya da "daha kaç yaşındayım ayol" falan gibi ifadelerin geçerli mazeretler olmadığını biliyorsunuzdur. Zira mamografi yaşı 30'lara düşmüş durumda! O yüzden bedenimizin dışına olduğu kadar içine de iyi davranalım, korkunun ecele faydası olmadığını bilerek kontrol randevularımızı aldığımız sürece doktor muayenehanelerinden her koşulda mutlu çıkma olasılığımızın daha yüksek olduğunu bilelim. Sonra da koruyucu güçlerimize ve şansımıza, iyi kaderimize inanmaya ve bol bol şükretmeye devam edelim.  

Gelelim kıl tüy meselelerine. ;) Şehir Fırsatı kuponuyla evime yakın diye pek de bir beklentim olmadan denemeye gittiğim ve içten içe adıyla dalga geçtiğim  Doctors Beauty Center'dan o kadar memnun kaldım ki ayrılamıyorum efendim! Neredeyse 1,5 yıldır çeşitli nedenlerle gidiyorum ve pek memnunum. Ama tabi cilt tipiniz lazer epilasyona uygunsa onu tercih edebilirsiniz. Benim tercih nedenim buradaki "ütüleme lazer" uygulamasıydı. Benim gibi esmer cilt tonu ve fazla sert ve belirgin olmayan tüyler için en uygun yöntem diye tercih ettim. Leke kalması gibi bir korku yok. Ayrıca yazın yandığınızda bile uygulama yapılıyor olması muhteşem bir şey, dostum! Hem acısı da çok daha az. Hele bir de eli çok hafif olan Ebru Hanım'a denk gelirseniz, masaj yaptırmaktan hallice bir durum yaşıyorsunuz. Erkeklere de hizmet veren bu merkezde epilasyon dışında pek çok uygulama da mevcut. Web sayfalarından bilgi alabilirsiniz. 

Hadi bir de cilt bakımı için bir merkez önereyim: Life Plus. Nişantaşı'ndaki bu merkezde önce cildinizi Canfield Visia adı verilen aşağıdaki aletle öyle bir inceliyorlar ki kendinizden korkuyorsunuz. Sonra Dr. Ahmet Karaçam yanınıza geliyor ve bilgisayar ekranındaki sonuçların ne anlama geldiğini, nelere ihtiyacınız olabileceğini, kendi yaş grubunuzdaki ciltler arasında hangi açılardan hangi yüzdeye girdiğinizi falan anlatıyor. Zaten o anlatmadan da siz o cildin harap ve bitap ve yüzde beş yüz bin büyütülerek tüm kusurları gözünüze sokulmuş halini gördükten sonra aklınızdan dolgu mu yaptırsam, PRP'ye mi dalsam, mezoterapi bana olur mu, yoksa vitamin iğnesi mi diye düşünmeye başlıyorsunuz. Sonra cilt bakımınızı yaptırıp çıkarken "Ya ben bundan sonra yaz kış güneşten çok iyi koruyup, nemlendirirsem olur bu iş. Tamam bir de peeling kremi alayım, haftada bir yaparım (ki asla yapılmaz!). Çok da bir sorun yok cildimde," diyerek bir sonraki "yaşlandım ya!" bunalımına kadar mutlu mesut hayatınıza devam ediyorsunuz.  


Şimdilik bu kadar. Bu arada masaj için de harika bir paketle Nişantaşı'ndaki Sofa Hotel'e üye olmuştum ve bir yılı aşkın bir süredir oraya da düzenli gidiyordum. Ama son birkaç aydır ekip komple değişti, benim bayıldığım Budi'cim gitti, son iki üç gidişte hep farklı terapistlerle karşılaştım. O yüzden paketimden kalan son masajı da kullandıktan sonra sanırım oraya devam etmeyeceğim. İso'cumdan öğrendiğim yeni keşifler var aklımda. Denedikten sonra paylaşırım sizlerle de. 

Hem ruhunuza hem de bedeninize iyi bakın, kendinizi sevin ve şımartın. Kendinizi el üstünde tutmayacaksınız da başka kimi/neyi tutacaksınız. Hadi bakalım, hafta sonu nasıl şımaracağınızı seçin bir an önce. ;)

Bazı Yüzler Unutulmaz

12-28 Şubat 2015 tarihleri arasında Nişantaşı-Galeri Eksen’de gerçekleşecek olan interdisipliner, küratöryal sergi “Bazı Yüzler Unutulmaz”a bütün sanatseverler davetlidir!

"Bazı yüzler, baktığımız ilk andan itibaren bizi etkisi altına alır ve aynı sonsuz anlarda belleğimizi o donuk zamana hapseder. Sanat tarihinde eşsiz figürlerin unutulmaz yüzleri; Michelangelo’nun kavmine kızan Musa’sındaki kızgın, tatminsiz yüzü, Da Vinci’nin Mona Lisa’daki hüzünle karışık gülümseyen yüzü, Bernini’nin Davut heykelinde, Golyat’a taş atan öfkeli bakışları… 

Müzik dünyasında “Rock N Roll’un büyükannesi” lakabıyla Tina Turner yılmaz kahkaha dolu gülümseyişiyle, reggae müziğinin babası Bob Marley’in sıcak, umutlu gülüşü…
Filmlerden izlediğimiz bazı özel yüzler de asla unutulmaz; Persona filmindeki Elisabeth karakterinin durağan, kendini beğenmiş özgüvenlikteki geniş, arzu nesnesine dönüşen ölümsüz yüzü, Jack Nickolson‘ın Jack Torrance karakteriyle Shining filmindeki manik/korkutucu bakışları, Marilyn Monroe’nun ölümsüz pozlarındaki şuh, sıcak gülüşü, Brad Pitt’in Fight Club filmindeki yakışıklı ama serseri haliyle Edward Norton’a dönen çoklu yüzü, Bir Zamanlar Amerika filmindeki ‘Harmonika’ karakteriyle Charles Branson’un ölümlere alışık soğukkanlı yüzü, Casablanca filminin unutulmaz yüzü Ingrid Bergman, Türkan Şoray’ın biraz utangaç, biraz şımarık bakışları, Şener Şen’in şakacı gülümseyişi, Yılmaz Güney’in “çirkin kral” bakışları, Barış Manço’nun efsanevi güleç yüzü, uzun saçları, Turist Ömer Sadri Alışık’ın güldürürken düşündüren saf/kurnaz bakışları, uzun yıllar toplumcu gerçekçi filmlerde oynamış “ağır abiTuncel Kurtiz’in toplumsal duyarlığını sürdürdüğü kederli, kaygılı bakışları... 


Diğer yandan siyaset/politika dünyamıza yön vermiş, pişkinliğin ‘her şeye bir kılıf uydururuz’un bulucusu “Demokrasilerde çare tükenmez” lafının ebesi Süleyman Demirel gülüşü, Hindistan’ın İngiliz sömürülerine karşı pasif direnişiyle efsaneleşen kurtuluş kahramanı Gandhi’nin dingin, vakur yüzü… 
Aşina olduğumuz yıldızlardan, hiç tanımadığımız, bazen ışıklarda karşıdan karşıya geçerken bir anda tutulduğumuz ve bir daha hiç görmediğimiz, benzerine rastlamadığımız, rastlayamayacağımız görsel hafızamıza kazınmış unutulmaz yüzler. Bir kaş-göz, bakış, bazen bize sempatik, dikkat çekici gelir ya da karizmatik görünür, o bakışa yoğun anlamlar yükler, çok şey katarız. Daha sonra sahip olmadığı ve belki hak etmediği anlamları bile ona biz yakıştırırız. O bıraktığı iz zihnimizden hiç silinmez ve bazı keskin hatlı, belirgin yüzler gerçekten unutulmaz. Diğer yandan, tam tersine, bazı yüzler de net hatırlanmadığı, çocukluğumuzdan beri görmediğimiz, tam anımsanamadığı, ya da flu hatırlandığı, şu an hayatta olmayan veya uzaklara gidip haber alamadığımız bir yakınımızın belirsiz yüzü asla unutulamaz. Çocukluğumuzda hatırladığımız o hayaletsi silueti gözlerimizin önünden gitmez. 
Sergimizin konseptini unutulmaz bakışlar, gülen, konuşan gözler, çok farklı anlamlar barındıran yüzler üzerine portre işler oluşturur.” diyor Şeref Akşit.

Şeref Akşit küratörlüğünde resim, heykel, seramik, illüstrasyon, dijital baskı, video ve fotoğraf olmak üzere disiplinlerarası bir sergi. Sanatçılar; Ahmet Kiracı, Aslıhan Aksun, Berrin İlhan, Beste Koş, Ceren Topsakal, Çağdaş Erçelik, Deniz Gökduman, Ercan Olgun, Esra Kürtür, Ethem Onur Bilgiç,  Ezzaldin Shahrori, Gökçe Pehlivanoğlu, Harun Tole, Maryam Sahafzadeh, Murat Berköz, Nezihe Bilen Ateş,Onur Şenbaş, Saydan Akşit, Tayfun Gülnar, Yeşim Ustaoğlu, Yoldaş Ataseven, Zafer Erkan. 28 Şubat 2015’e kadar bu çok renkli, çok anlamlı “yüz”lere sahip sergiyi Galeri Eksen’de gezebilirsiniz.

Adres:  Maçka cad. No:29 Nişantaşı İstanbul    
Tel: 0212 219 0850

***

Ben bu sergiye giderim doğrusu, gitmeden de tavsiye ederim. ;)
İyi haftalar!

İki Kişilik Yaz

Üşenmedim saydım, tam on sekizinci DOT oyunumuzu izlemişiz geçen hafta. Pek mutlu ve gururluyuz, o ayrı, ama bir yandan da ufak çapta bir DOT uzmanı falan olmuş gibi hissediyoruz İso'cumla birlikte. Böyle kendimizi kaptırıp karşılaştırmalı analizler yaptığımız, yıllar içindeki gelişim/değişim sürecini artıları ve eksileri ile ele aldığımız tartışma programları düzenlediğimiz, insanlara "sana bu oyun olur, ama şu sert gelir; belki bir doz şundan, bir dozdan bundan alman iyi olur" gibi naçizane önerilerde bulunmadan edemediğimiz oluyor ne yalan söyleyeyim. ;) Değişmeyen tek şey var ki, her oyunlarından çıktığımızda kendimizi iyi hissettiğimiz ve "iyi ki gelmişiz" dememiz. 

İki Kişilik Yaz, diğer DOT oyunlarının bazılarından tanıdığımız David Greig ve tanımadığımız ya da anıyorsak da hatırlamadığımız Gordon Mc Intyre tarafından yazılmış. 35 yaş dönümünde ya da krizinde olan, birbirlerinden çok farklı iki karakterin, Helena ve Bob'un hem ayrı ayrı hem de ortak hikayelerini anlatıyor. Her ikisinin de hemfikir olduğu en önemli şey 35'in boktan bir yaş olduğu! 


Belirtmeden geçemeyeceğim, 37 yaşımda ben de kendilerine katılıyorum. 35'in kişinin kendini belki de en çok yıpratarak sorguladığı yaş. Hayattaki anlam arayışının en yoğun olduğu dönem. Hayatın herkese sunduğu "fiks menü rutini" içinde boğulmaktan en korkulan dönem. Zaman zaman da en cesur adımların atılabildiği bir dönem. Peki boşanmış, yasa dışı işlerle uğraşan ve keyfi yerine gelsin diye barda tek başına Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ını okuyacak kadar ümitsiz vaka olan Bob ile boşanma avukatı, iyi eğitimli, yalnız profesyonel Helena 35 bunalımını nasıl atlatacaklar dersiniz? Akışa mı kapılırlar, yoksa radikal kararlar alarak hayatlarının dümenini çılgınca bir yöne mi çevirirler? Birlikte mi, ayrı ayrı mı? İzleyip de görmeye ne dersiniz?


Oyunun baş rollerinde Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem var. İkisi de her zamanki gibi çoook başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar. İçinde müzik ve birazcık dans da olan bir oyun bu. Müzik kısmında bu ikiliye oyunun müzik yönetimini yapan Özgehan Özturan da katılıyor. Aslında zor ve bunalımlı bir ruh halini, hayatlardaki sevgi eksikliğini, yalnızlığı, aşksızlığı, eksik kalmışlığı anlatırken bile sizi bunaltmayan, içinizi ısıtan, birçok yerde de pek güldüren ekip işte bu. Hiç de az şey değil yaptıkları. Hatta en zor olanı yapıyor, ruhumuzu doyuruyorlar. Bizden yine kocaman alkışlar gelsin DOT'a! Ama sizden de gelsin. İki Kişilik Yaz'ı mutlaka izleyin. Edinburg'un yağmuruna, pusuna rağmen içinizde güneş açsın. ;)

Gişe tel: 0-212-251 45 45 / 232 48 28
Oyun tarihleri ve saatleri ile ilgili bilgi almak için de buraya buyrun.

İyi seyirler.

(Minik de bir kişisel not: içimizi ısıtmayan, yüzümüzü güldürmeyen, ağzımızı burnumuzu tekmelerken düşündüren (!), küfrederken sorgulatan, tırsıtırken nefes kesen o eskinin sert içerikli DOT oyunlarını da özledim ben yahu. Aaah ah, nerede o gerim gerim gerilerek oyundan çıkıp ertesi gün masaj randevusu aldığımız günler? DOT da mı yaşlanıyor acaba azizim? ;P)

Maya'nın Günlüğü

Bir Isabel Allende kitabını daha bitirmenin gururlu mutluluğu içindeyim sevgili okur. Çok sevdiğim ve hemen hemen tüm kitaplarını okuduğum yazarın 2011'de çıkan son romanı Maya'nın Günlüğü'ne de bayıldım. 



Bu kez daha modern ve günümüzden bir hikaye var karşımızda. Las Vegas'ın günahlara boğulmuş dünyası var, Facebook var, bağımlılık var, aksiyon filmlerinden fırlamış gibi görünen -pardon okunan- sahneler -pardon sayfalar- var. Ancak bunların dışında Isabel Allende'nin her kitabında mutlaka var olan Şili kültürü ve yaşamı ve diktatörlük döneminin acıları da yine kendilerini gösteriyorlar. Maya adında bir genç kızın başından geçen macera dolu bir hikaye aslında bu roman. Ve bence filmi çekilmeye de çok uygun. Hatta kitabı okurken Isabelcim "şöyle aksiyonlu bir kitap yazayım, sonra onu film de yapalım, şanım yürüsün kapanış olarak" diye düşünmüş olabilir diye aklımdan geçirmedim değil. Biraz daha devre uygun, ama yine de kendi tarzından ve kültürüne bağlı o geleneksel tarafından ödün vermeden yazmış bence.

Büyükbabasını kaybettiğinde derinden etkilenen Maya'nın düşüncelerinden bir alıntı:

"... Vardır öyle insanlar, bütün yasların birbirine benzediğini, onları aşmak için birtakım formüller ve süreler olduğuna inanırlar. Nenemin Stoacı felsefesi bu gibi durumlara çok daha uygundur, 'Kaderde acı çekmek varsa, insan dişini sıkmalı,' derdi o. İnsanın ruhunun derinliklerinde duyduğu böylesine bir acı, ilaçlarla, terapilerle ya da tatile çıkmalarla falan geçirilemez; böyle bir acı sadece çekilir, derinlemesine, hafifletici nedenler aramadan, olması gerektiği gibi."
İyi okumalar!

Whiplash ve Şef Massimo Bottura

Cumartesi günü sonunda zaman bulup Whiplash'i izleyebildik. Gerçekten afişinde yazan tüm o abartılı sözcükler doğruymuş: Kışkırtıcı, Nefes Kesici, Çok Yüksek Tempolu, Kendinizi Kaybedeceksiniz. Kendimizi kaybettik. Özellikle son sahnenin ardından uzun bir süre kendimize gelemedik. Ağzımız açık, nefesimizi tutarak izledik birçok bölümünü. Ancak bu kadar güzel bir öykü ve akıllıca diyaloglarla bir dahinin anatomisi ve dehanın ortaya çıkış süreci için gerekenler anlatılabilirdi sanırım. İlham verici ve sorgulamalara dalmanıza neden olan bir film. IMDB notu olarak 10 verdim gitti - ki en yüksek notum 8'dir genelde. 

Filmde J.K.Simmons şehrin en iyi okullarından birindeki caz orkestrası şeflerinden Terence Fletcher rolünde harikalar yaratmış. Fletcher'ın derdi öğretmenlik, orkestra şefliği falan değil. Potansiyel gördüğü öğrencilerinin kendilerini aşmasını, gizli saklı kalan dehaların ortaya çıkmasını misyon edinmiş adeta kendine. Bunu yaparken de fazlasıyla sert, hatta öğrencilernin kişiliğine dokunan bir tarzı var. Çünkü  cici yöntemlerin ve "aferin"lerin insanoğlu için en tehlikeli, en rehavete yol açan yöntemler olduğunu düşünüyor. Son gözdesi (her ne kadar kurbanı gibi görünse de!) ise Andrew adlı baterist öğrencisi. Miles Teller da bu rolde harikalar yaratmış. (Bu iki karakter de uzun süre aklımdan çıkmayacak benim, hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor.)  Andrew caz ve bateri tutkusuyla dolu bir genç adam. Hırslı, çalışkan, hayatı müzik olan, hatta bu yüzden sosyal ilişkiler anlamında hafiften arızalı bir karakter. Fletcher'ın gözüne girmek, orkestrasında yer almak için çabaları sonuç verse de bakalım Fletcher'ın zorlayıcı "ölümsüz bir deha" ya da "milyonda bir" bulma sürecinden geçebilecek mi? 

Filmin yazar ve yönetmeni Damien Chazelle 1985 doğumluymuş. Bu kadar genç bir beyinden böyle bir film çıkması da çok etkileyici. Helal olsun! DVDsi çıktığında sırf Andrew'ın potansiyel kız arkadaşıyla neden sevgili olamayacaklarına dair yaptığı konuşma, aile yemeğindeki konuşma ve en çok da Fletcher'la bir caz barda karşılaştıklarında aralarında geçen diyaloğu defalarca dinleyebilmek için alacağım sanırım. Kesinlikle izlemeniz gereken bir film. Tavsiye ediyorum. 

Filmden çıktığımızda gideceğimiz adresi de önceden belirlemiş, yerimizi ayırtmıştık: Ristorante Italia di Massimo Bottura. İso'cumun işiyle ilgili güzel gelişmeler olma ihtimali doğunca hemen bir ön kutlama yapalım dedik. Biz böyleyiz işte, olmasını beklemiyoruz kutlama yapmak için. Olursa bir de evde şampanya patlatırız dedik. ;)

Burası Mayıs ayında tanıtım falan yapmadan, sadece özel davetler, yemekler ve tesadüfen uğrayanlara açılmış ama resmi açılışı sadece birkaç ay önce, Ekim ayında yapılmış. Sade ve şık bir dekorasyonu, zengin bir şarap kavı, sohbet edebileceğiniz sessiz ve sakin ortamı, öncesinde ya da sonrasında bir şeyler içebileceğiniz bar bölümü ve terasıyla ve elbette Şef Massimo Bottura tarafından hazırlanan nefis menüsüyle keyifle uzun saatler geçirebileceğiniz, çok özel bir restoran. (Fotoğrafları web sayfalarından aldım.)


Biz tadım menüsünden aldık. Menü içinde kendinize göre uyarlamalar yapabiliyorsunuz.  Zaten masanıza servis yapan garson sizi hem bu konuda hem de gelecek yemeklerin içeriği ve yapılışı konusunda bilgilendirecektir. Gelecek beş tabağa göre farklı birkaç çeşit şarabı ayarlamayı da kendisine bırakarak çok doğru bir şey yaptığımızı fark ettik. Şefin ikramı olarak gelen erimiş gorgonzola peyniri yatağında patates kroket ile başlayan gecemiz, nohut püreli morina balığı, domates soslu sübye yumurtası, dana etli ev yapımı tagliatelle, mayonezli ton balığı sosunda dana dilimleri ve assolist olarak 48 saat pişmiş nefis bir dana yanağı ile sona erdi... desem de inanmayın! Arada ağzımızın tadını tatlıya hazırlamak için nar suyuyla karışık yoğurt hüpleterek, tatlı şaraplarımızla nefis bir dondurmalı elmalı tatlı ve tiramisu da yedik. Bunların hepsi çok minik porsiyonlarda bu arada, o yüzden gözünüz korkmasın. Ama lezzetlerini anlatmam mümkün değil. Masaya gelen ev yapımı ekmekler ve zeytinyağından tutun da kapanışta ikram ettikleri limoncello ve grappaya kadar her şey olağanüstüydü. Harika bir filmin üstüne harika bir yemek ile mutluluğun resmini çizdik Cumartesi gecesi. İtalya’daki üç Michelin yıldızlı restoranı Osteria Francescana ile harikalar yaratan Massimo Bottura  mucizesini denemek isterseniz, burası özel günleriniz için aklınızda olsun derim. Mutlu ayrılacağınız garanti.

Fiyatlar için web sitesindeki menüyü inceleyebilirsiniz. Rezervasyon tel: 0-212 336 66 66

Oh la la! Bu Cumartesi beni birkaç hafta idare eder bence! ;)

Son İzlediklerim

Bir süredir eskisi kadar yoğun bir şekilde sinema, tiyatro, sergi üçgenine zaman ayıramıyorum ve  bundan dolayı biraz mutsuzum. Geçici bir koşturmaca dönemi diyerek en kısa zamanda eski tempoma dönebilmeyi umuyorum bu açıdan. 

Yine de hep övgüyle bahsedildiğini duyduğum Mucize filmine gitmek için bir fırsat bulabildik İso'cumla. İyi ki de gitmişiz. En sonda söylemem gereken şeyi başta söyleyeyim: ben çok sevdim filmi. Zaten "Ayy Mahsun Kırmızıgül mü? Asla gitmem!" falan gibi bir durumum yok, çünkü adamın bütün filmlerini izledim ve hepsini de az çok izlenebilir buldum. Duygu sömürüsü açısından Beyaz Melek'e abartı açısından da New York'ta Beş Minare'ye jüri özel ödülümü veririm, ama bence filmlerinde kesinlikle anlaşılan ve seyirciye geçen bir şey var Mahsun Kırmızıgül'ün: sinemaya olan tutkusu, işini iyi yapmak için elinden geldiğince özenmesi ve samimiyeti. Bana şu ana kadar yetti bunlar. Bir tek Beyaz Melek'i izlemesem de olurdu diyorum aralarında, ama onu da izlediğime pişman değilim çünkü gelişimi görebilme fırsatım da oluyor her filmini bilince. Bu girizgahtan sonra -evet, buraya kadarı girizgahtı- diyebilirim ki Mucize benim için favorim olan Güneşi Gördüm ile birlikte ilk sıraya yerleşti. Birçok anlamda daha da iyi olabilir, ama öbürünün ilk "Mahsun mucizesi" olmak gibi bir özelliği var tabi. ;)

Oyunculuklar anlamında "köyün delisi" ama aslında serebral palsi hastası Aziz'i canlandıran Mert Turak dışında göze çarpan müthiş bir performans olduğunu söyleyemem. O müthişti ama, gerçekten şapka çıkartılası bir oyunculuk sergilemiş, helal olsun! Ama konu edilen gerçek yaşam hikayesi başlı başına yeterli zaten. Doğu'nun bir köyündeki geleneksel yaşamın ve o yaşama hiç de aşina olmayan Egeli ve idealist bir öğretmenin oraya kattıklarının hikayesi anlatılıyor filmde. Bence insanlığın ve sevginin hikayesi bu. İmkansızlık, soğuk, hastalık, ön yargılar vız gelir diyor eğer insan insanı severse.  

Göze batmayan hafiften abartılı sahneler var (Falım reklamlarını andıran ;) ) ve yine göze batmayan mesaj kaygılı diyaloglar da var. Ve pek de doğal olmayan oyunculuklar var - ki Talat Bulut gibi baş rol oyuncusu da buna dahil. Ama ben yine de o hikayeyi -o gerçek hikayeyi film yapmaya karar veren kafayı- ve o kültürü bilen bir gözün sıcak anlatımını sevdim. Doğu'daki yaşamı, aşina olduğu kültürü anlattığı filmlerini de daha doğal ve güzel bulduğumu fark ettim. Bir de fotoğraf anlamında da filmdeki birçok Doğu doğası görüntüsünü de çok beğendim. Bence bu filmi izlemelisiniz. Ve hâlâ onu "lö lö Mahsun" olarak tanıyorsanız da çok yanılıyorsunuz. En azından bir şans vermelisiniz. Sonuçta iki saat kimseyi öldürmez, inanın bana, sevmezseniz eski hayatınıza dönebilirsiniz. ;)


Gelelim The Judge, yani Yargıç adlı filme. Yaklaşık 2,5 saatlik bir film olmasına rağmen Robert Downey Jr. (Hank) ve Robert Duvall (Joseph) ikilisi baş rolde olunca çok da güzel izleniyor. Hank, başarılı bir piyasa avukatı. Babası ise eskinin efsane hakimlerinden Joseph. Ayrı şehirlerde, seviyeli (!) bir ilişki sürdürürlerken annenin ölümüyle birlikte Hank kendisini bir anda baba evinde buluyor. Cenaze nedeniyle arasının pek de iyi olmadığı babası ve kardeşleriyle buluşan Hank'in cenaze sonrasında hemen eski yaşamına dönmesi de pek mümkün olmuyor. Babasının karıştığı iddia edilen ve ölümle sonuçlanan bir trafik kazasından dolayı babasının davasını savunmak durumunda kalan Hank kasabadan bir türlü ayrılamıyor. Bu arada baba-oğul arasında neden bir kopukluk olduğuna dair de bir fikir sahibi oluyoruz (bana göre baba sevgisiz bir manyak, ama bu kadar katı bir yorum yapmak olmaz diye parantez içinde konuşuyorum). Bence klişelerle dolu, sürprizsiz, çok da uzun süre aklımda kalmayacak bir film. Ama başta da dediğim gibi sırf iki baş rol oyuncusu için bile izlenebilir. 


Geçmişin İzleri olarak Türkçeye çevrilmiş The Railway Man güzel bir gerçek yaşam hikayesi. Baş rollerinde Colin Firth (Eric) ve Nicole Kidman (Patti) var. Film 1980lerin İngiltere'sinde geçiyor. Orta yaşlarında evlenen Eric ve Patti'nin evlilikleri, Eric'in yıllar önce II. Dünya Savaşı'nda askerlik yaptığı sıralarda esir düştüğü ve Japon askerlerin işkenceleri altında Burma demiryolu hattında adeta canı çıkarcasına çalıştırıldığı yıllardan kalan travması nedeniyle huzursuz bir hal alıyor. En sonunda çare olarak Patti'nin sunduğu bir hesaplaşma fırsatına sarılan Eric, kendisine yapılan işkencelerin asıl sorumlusunun hâlâ hayatta olduğunu öğrenerek ondan intikam almaya gidiyor. Sizce aradan o kadar zaman geçtikten sonra içindeki intikam ateşi aynı canlılıkla yanmakta mıdır? Yoksa kişinin hayatını kocaman bir işkenceye çeviren o insanlık dışı işkencelerin failini affetmek mümkün müdür? Nefret sonsuza kadar sürer mi ya da sürmeli mi? Savaşın insanı nasıl insanlığından çıkardığını gösteren, etkileyici işkence sahnelerine de sahip bu filmi izlemenizi öneririm. Ben sevdim.

İyi seyirler.