Mehmet Güleryüz Retrospektifi

Geçen hafta Perşembe günü İstanbul Modern'de iki sergi birden gezdiğimi söylemiştim. İkincisi burada duruyor. Gelelim assoliste, merakla görmeyi beklediğim Mehmet Güleryüz Retrospektifi'ne. 28 Haziran 2015'e kadar devam edecek olan bu harika sergiyi mutlaka görmelisiniz. Sadece resim değil, heykel ve tiyatroyla da uğraşmış olan çok yönlü sanatçılarımızdan Mehmet Güleryüz'ün 1960'lı yıllardan günümüze dek yaptığı çalışmalardan örnekler sizleri bekliyor.



Basın Bülteninden... 

Eleştirel ve dışavurumcu üslubu ile yarım yüzyıldır Türkiye sanat sahnesinde kendisine özel ve ayrıcalıklı bir yer edinen Mehmet Güleryüz’ün sanatının merkezini insan ve onu çevreleyen sosyo-politik koşullar oluşturuyor. 1938 yılında doğan sanatçı, figür temelli çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyo-kültürel ve politik dönüşümün insanlar üzerindeki etkilerini eleştirel ve ironik bir dille dışa vuruyor. Aile sevgisi, kadın-erkek ilişkileri, doğa ve canlılar, görsel ve sözel kültürü etkileyen tüm süreçler resimlerinde birer insanlık gerçeği olarak tanımlanıyor. Sanatçı izleyicisini tıpkı kendisi gibi tavır almaya ve yaşanan süreçlerle yüzleşmeye davet eden bir anlayışla sanat üretiyor.

Sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri bir araya getiriyor. Kronolojik bir akışla sunulan sergi, bir ressamın iç dünyasını anlamaya yönelik kendisinin kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor. Ressam ve resim arasındaki tutkulu ve derin bağı görünür kılan 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumlarıyla canlandırılacak 300 civarındaki desene yer veren sergi ayrıca, sanatçının tüm dönemlerini, hayat hikayesini, içinden geçtiği farklı koşulları ve hakkında yazılanları bir araya getiren zengin bir biyografi duvarıyla 1960’lı yıllardan bugüne Türkiye sanat ortamının kişisel bir hikayesini de görünür kılıyor.



Her sergide olduğu gibi (gerçi hepsinde olmuyor) nefis tablolar, çizim, desen ve heykeller arasında dolaşırken en sevdiğim şeylerden biri de o tablonun ortaya çıkış hikayesini okumak oluyor. Ya da ressamın nasıl bir duyguyla o işi ortaya çıkardığını öğrenmek. Önce hiçbir fikrim olmadan bakmak, sonra bir de öyle bir bilgiye sahip gözlerle aynı tabloya bir kez daha bakmak. O hislerin tuvale nasıl yansıdığını görmek. Sanki o zaman ressam tanıdığım birine dönüşüyor gibi hissediyorum. Aslında bana nasıl içini açtığını görüyorum. İçtenliğini anlayabiliyorum. Bir nevi ressamla rakı sofrasına oturmuş gibi oluyorum da diyebilirim. ;) O yüzden resimlerin ardındaki hikayeleri kesinlikle çok seviyorum.


Yukarıdaki tablolar ülkemizin iki önemli değeri anısına yapılmış eserlerden. Soldaki 1999 yılında alçakça bir saldırı sonucu kaybettiğimiz Ahmet Taner Kışlalı anısına yapılmış. Sağdaki ise Orhan Veli. Aşağıda da Türk Solu'nun halini görebilirsiniz. ;)


Hepsi ve çoook daha fazlası için ne yapıp edin bu sergiyi mutlaka gezin diyorum son olarak. Benim çektiğim fotoğrafların tamamını Facebook sayfamda yer alan Mehmet Güleryüz Retrospektifi albümünde bulabilirsiniz. Linki budur. Ama öyle linkle falan da olmaz bu işler. Gidip görmeli, bizzat kendiniz hissetmelisiniz sanatçının hissettiklerini.

Tabi ki hem daimi koleksiyonu hem de bu birbirinden güzel iki sergi için İstanbul Modern'e kocaman teşekkürler. Kafesiyle, mağazasıyla, çalışanlarıyla, ücretsiz Perşembe'leriyle, nefis manzarasıyla, ilham veren her köşesiyle iyi ki var!

Şimdiden iyi gezmeler.

Paramı Yönetebiliyorum

İnsanoğlunun tüketsek, tüketsek, ne tüketsek diyerek gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan maddi ve manevi her şeyi tüketmeye alışan bir tüketim canavarına dönüştüğü günümüz dünyasında şahsen böylesi bir girişimin daha da önemli olduğunu düşünüyorum. İlk kez kamu, özel sektör ve sivil toplumun bir araya geldiği Paramı Yönetebiliyorum projesi, 15-30 yaş arası gençlerin kişisel maddi kaynaklarını bütçelemelerine, finans hizmetlerini doğru kullanmalarına ve  genel anlamda finansal okur-yazarlık yetisi kazanmalarına olanak tanıyan eğitimler sunuyor. Temel ekonomik ve finansal terminolojiyi öğrenme, kısa ve uzun vadeli kişisel bütçe hazırlama, yatırım fırsatları, ihtiyaç ve istek belirleme, tasarruf ve birikim önerileri hakkında bilgi sahibi olan gençleri çok daha sağlam ve sağlıklı bir finansal gelecek bekleyecek.


Para her şey değil, ama çok şey! Bu konuda netiz değil mi? Kişisel özgürlüğümüzü sağlarken ve yaşam tercihlerimizi belirlerken de maddi açıdan güçlü olmanın avantajları olduğu kesin. Lüks bir yaşam istemiyor olabilirsiniz, büyük hırslarım ya da beklentilerim yok diyebilirsiniz. Ama yine de kira/ev taksitleri ve faturalardan sonra şimdiki ve gelecekteki fiziksel ve ruhsal sağlığınız için ayırmanız gereken bütçeyi bir düşünün. Kültür-sanat harcamalarınızı hesaplayın. Seyahat etmeyi seviyor musunuz? Bir gezgin olarak bütçe planlaması illa ki yapmak zorundasınız. Dolayısıyla en asgariden en kapsamlı olanına kadar hayatlarımızın maddi tarafının da yönetilmesi gerektiği gerçeği karşımızda.


Benim nasıl bir seyahat sever olduğumu biliyorsunuzdur artık. Yeni yıl dileklerimden kurduğum hayallere, odamın duvarlarından bilgisayarımdaki fotoğraf dosyalarına ve tabi ki blogumun en dolu içerikli kategorisi olan Gezi Notları'na kadar içim dışım seyahat ile dolu diyebilirim. Bu konuda bütçe planlaması yaparken neler yapabilirim derseniz, işte size birkaç öneri:

- Uçak biletlerini yakın takibe almalısınız. Kampanyaları, uygun fiyat dönemlerini, millerle alabileceğini hediye biletleri sıkı sıkıya takip etmelisiniz. Uçak biletini makul bir fiyata hallettiğiniz sürece seyahatin en maliyetli kısmını kontrol altına aldınız demektir.

- Öğrenciyseniz Interrail macerası ile hosteller ve ekonomi sınıfı tren yolculukları sizleri bekler. Avrupa'yı keşfetmek için çok az maliyetli ama çok eğlenceli ve öğretici bir deneyim alternatifi olacaktır bu.

- Yine ağırlıklı olarak öğrencilere, ama aslında herkese uygun bir öneri olarak yıl içinde freelance/part-time işlerde çalışarak yıllık seyahat bütçenizi oluşturabilirsiniz. Yaz tatillerinde de hem çalışıp, hem tatil yapanların sayısı hiç de az değil, biliyorsunuz.

- Yurtdışında otel ve ulaşım için harcamalarınızı minimuma indirirseniz -yani kısaca az yıldızlı ama temiz şehir otelleri seçer veya birkaç kişi birleşip ev tutarsanız ve taksiye binmek yerine avantajlı ulaşım kartları alırsanız- cebinizde o bölgeye uygun yemekleri ve içkileri tatmak için daha çok paranız kalacaktır. Ayrıca Anthony Bourdain büyük adam; sokak gıdaları her zaman hem ucuz hem de çok lezzetlidir. ;)

- Öğle yemeklerini piknikle geçiştirebilirsiniz. Ciddiyim. Her herin parkla bahçeyle dolu olduğu, bizimkine hiç benzemeyen şehirlerde yanınıza bir sandviç ve karton bardakta kahve/meyve suyu alarak parkta çimlerin üstünde öğle yemeği molası vermek harika bir fikir bence. Ah şimdi Hyde Park'ta Pret-a-Manger'den aldığım sandviç ve mango suyuyla oturmak vardı! ;)

- Alışveriş illa ki yapacaksınız. Duty Free'den alabileceklerinizi belirleyin ve oradan alın. Mağazaların online sayfaları daha avantajlı fiyatlar sunuyor olabilir. Gitmeden önce alışverişinizi yapıp, otelinize göndertebilirsiniz. Ayrıca tax-free  formuyla, kuyruğuyla uğraşamam, demek yok, ona göre! Alırken iyiydi, vergi iadesini alırken daha iyi olacak, inanın bana.;)

Neyse. Bu öneriler uzar gider. Ve sadece seyahat ile ilgili onlarca öneri verilebilir. O zaman genel olarak hayatınızdaki tüm gider kalemlerini nasıl yönetebileceğini konusunda öneriler ve bilgiler almak sizce de çok yararlı olmaz mı? İşte Paramı Yönetebiliyorum'un online eğitimleri bu yüzden sizleri bekliyor.


Paranıza iyi bakın ki serpilsin, yeşillensin. Çoğaldıkça bereketi de artsın. Güzel günlerde, hayatınıza güzellik katacak nedenler için kullanılsın. Sizi istediğiniz her şeyi yapacak, istemediğiniz hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmayacak kadar özgür kılsın. Yönetebilirseniz olur bence. ;)

Sergi: Magnum - Kontakt Baskılar

Bu Perşembe, yani dün aslında annemi karşılıyor olmam gerekiyordu. Ama biz plan yaptık, yukarıdaki bize güldü, biz de artık "hayırlısı buymuş" demeyi zorunlu olarak öğrenen hayat okulu master öğrencileri olarak "o zaman önümüze bakalım," diyerek kaldığımız yerden devam ettik. Yani annoşum biraz rahatsız olduğu için o battaniyesinin altında devam etti, bense attım kendimi dışarılara. Hazır günlerden Perşembe iken, günün sporunu sanatla birleştireyim dedim ve uzun zamandır aklımda olan iki sergiyi görmeye  İstanbul Modern'e gittim. İstanbul Modern'in ücretsiz Perşembelerini çoook seviyoruz, değil mi? ;) İki sergiden biri Mehmet Güleryüz Retrospektifi'ydi. Hakkında daha sonra detaylı yazacağım, çünkü o yazıyı, fotoğrafları ve tabloların hikayelerini derleyip toplamak biraz zaman alabilir. İkinci merak ettiğim sergi ise Magnum - Kontakt Baskılar fotoğraf sergisiydi. 


Bu sergide hiç fotoğraf çekmedim, çünkü fotoğrafların serginin tadını zerre kadar yansıtmayacağını düşündüm. O yüzden bu yazıda kullandığım görsellerin hepsi basın bülteniyle birlikte elime ulaşan görsellerdir. Ama şunu söylemem gerek: o olay olmuş, dergi kapaklarını süslemiş, yıllarca bazı olaylarla birlikte anılagelmiş nefis fotoğrafların her birinin hikayesini ve kaç kare arasından kendini ortaya koyduğunu görmek çok etkileyiciydi. Bayıldım, neredeyse her hikayeyi tek tek okudum, adeta fotoğrafın çekildiği anda fotoğrafçının yanında oldum. Nefisti!



Basın Bülteninden...

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nin 2 Ağustos 2015'e kadar devam edecek olan Magnum - Kontakt Baskılar sergisi, dünyanın en prestijli fotoğraf ajanslarından Magnum Photos’un geçtiğimiz yüzyıldan bu yana görsel kültürde iz bırakan fotoğraflarının yaratım süreçlerini kontakt baskılar üzerinden keşfe çıkıyor. Henri Cartier-Bresson, Robert Capa, Elliott Erwitt, Eve Arnold, Josef Koudelka, René Burri gibi fotoğraf sanatının efsane isimlerine yer vererek, dünya çapında tanınmış fotoğrafçıların seçme yapıtlarını bir araya getiriyor. 


58 sanatçının 133 çalışmasının yer aldığı sergi yetmiş yılı aşkın bir dönemin görsel tarihine ait çalışmalarla fotoğrafta analog döneme odaklanıyor. Fotoğrafların yaratım süreçlerini kontakt baskılarla görme olanağı sağlayan sergide, Magnum üyeleri tarihe geçmiş fotoğraflarının arka planını samimiyetle izleyicilerle paylaşıyor. Sergide sanatçıların fotoğraflarının hikayelerini anlattığı metinler, Thames & Hudson’ın yayımladığı “Magnum Contact Sheets” başlıklı kitaptan derlenmiş.

Kontakt baskı, bir veya birden fazla görüntünün negatifle aynı boyutlarda tek bir fotoğraf kağıdına pozlanmasıyla elde edilir. Çoğu zaman ressamların eskiz defterlerine benzetilen kontakt baskılar; fotoğrafçının, film rulosundaki kareleri ilk gördüğü andır. Fotoğrafların hiç müdahalede bulunulmamış, ham görüntülerini barındırarak sanatçıya bir öz eleştiri ve seçim yapma imkanı sunar; bu anlamda, kontakt baskılara bakmak fotoğrafçının saklı tuttuğu özel çalışma alanına girmeye benzer. Diğer yandan fotoğrafçının bizim için seçtiği o eşsiz sahnenin öncesi ve sonrasını göstererek, o anın gerçekleşmesine tanıklık etmemizi sağlar. İzleyiciye çekim sırasında fotoğrafçıyla birlikte hareket ediyormuş ve onun gözlerinden görüyormuş izlenimi verir. Sanatçının çalışma sürecine, konuya yaklaşımına ve seçilen karenin gerçeği ne kadar yansıttığına dair ipuçları içerir. 


Sergide neler neler göreceksiniz... Aklıma gelen bazıları: Burt Glinn’in 1959’da Havana’da görüntülediği Fidel Castro’yu bekleyen kalabalık, Bruno Barbey’in Mayıs 1968 Paris Ayaklanmaları, Stuart Franklin’in 1989’da 5 Temmuz sabahı Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı tek başına durup yerini terk etmeyen yalnız protestocu, Rene Burri’nin 1963’te bir röportajda çektiği Küba’nın ikinci adamı olan Ernesto “Che” Guevara, Peter Marlow’un Britanya’nın ilk kadın başbakanı “Demir Leydi” Margaret Thatcher, David Hurn’ün Londra’da Abbey Road Stüdyoları’nda çektiği “ünlü dörtlü” Beatles...

Uzattım mı? Sırf gidip görün diye başınızın etini yemek için yaptım. Hafta sonu hava da yağışlı olacakmış zaten. Tam sergi gezme havası işte. ;)

İyi hafta sonları.

Hayal Rotalarda Bugün: Avustralya

Bir önceki yazımda bahsettiğim üzere 20 Mart Cuma akşamı Fest Travel'ın fotoğraf gösterili söyleşilerinden birine katılarak, deneyimli ve çok eğlenceli bir kadın rehber olan Nedime Dicle'den Avustralya-Yeni Zelanda'yı dinledim. İlk yazıda Yeni Zelanda hakkında öğrendiklerim vardı, bu yazıda ise Avustralya olacak. 

Önce yine Avustralya denince aklımıza nelerin geldiğiyle başlayalım:

- Kanguru olabilir mi mesela? ;) Evet onlardan bol bol mevcut kıtada. Bir de boyları kocaman sanırsınız ama çoğu insanın beline gelen bir boya sahipmiş. 

- Kangurular dışında okaliptüs emip uyuklayan koalalar da görülesi. İnanılmaz tatlı halleri var yahu, yersiniz. ;) 


- Ha bir de örümceğin, yılanın ve akrebin en zehirli türleri bu kıtada bulunuyormuş. Aman dikkat diyeyim!

- Anzaklar - ülkenin pek çok şehrinde Gelibolu anıtları bulunuyor. 

- Sahiller ve surf - şehirlere on dakika mesafede nefis plajlar bulunuyor.  Bondi Plajı, Coogee Plajı ve Manly Plajı bunların en bilinenlerinden. Ama yüzmenin pek de kolay olduğu sahiller değil buralar. Stinger adı verilen zehirli denizanaları ve köpek balıkları içeride sizleri bekliyor olabilir! Ama isterseniz göllerinde yüzebilirsiniz rahat rahat. Bu arada Double Bay ya da Watsons Bay gibi koylarda da nefis balık restoranları bulunuyor. Burası tahmin edebileceğiniz gibi fosfor zehirlenmesi yaşamak için ideal bir yer!

- Yemek demişken bir de Vegemite ile tanışmadan Avustralya'ya gittim demek olmazmış. Mayadan yapılan, metabolizma güçlendirici etkisi olan bu ezmeyi Avustralyalılar her sabah ekmeğin üstüne sürerek tüketiyorlarmış. Ama çok azıcık sürmeniz gerekiyormuş, çünkü tadı çok keskin ve tuzluymuş. Bir şeye benzetemeyebilirsiniz anlayacağınız, ama gitmişken yerel lezzetleri denemeden olmaz tabi!

- Nefis şaraplar da gitmişken denenmeyi bekleyenler arasında. Özellikle Shiraz harika diyorlar.  

- Elbette o meşhur Opera Binası ilk akla gelenlerden. Gezilmeden, hatta içinde bir performans izlenmeden dönülmemesi gerekenlerden. Harbor Bridge ile birlikte de gece ve gündüz nefis fotoğraf kareleri yakalayabileceğiniz


- Tabi ki Avustralya denince ilk akla gelenlerden biri de Aborjinler. Ne yazık ki İngilizler'in adaya gelmesi bu kez yerli halk için sancılı olmuş. Aborjinler, Maoriler kadar şanslı olamamışlar. Ciddi bir soykırım ve toplu katliamlar sonrasında adeta yok oluşa sürüklenmişler. Aborjinlerin yaşadıkları asimilasyonun boyutlarını ve şiddetini anlatan güzel bir kitap (filmi de çekilmiş) olarak Rabbit Proof Fence'i önerdi Nedime Hanım ve ben de not düştüm hemen en kısa zamanda alınmak üzere defterime. Bir de yarı belgesel niteliğinde bir film olan Ten Canoes (On Kano) da onların yaşamlarına dair bilgiler içeren güzel bir görsel kaynakmış, aklınızda olsun. Bunca sıkıntıya rağmen direnerek çok az sayıda da olsa ayakta durup, kendi bildikleri gibi (bize göre ilkel, onlara göre doğaya uyum içinde) yaşamayı tercih eden günümüz Aborjinleri ülkenin Northern Territory adı verilen bölgesinde yaşıyorlarmış. Biz "medeni" beyaz insanlarla ilgili pek harika anıları olmadığı için de kendi alanlarının büyük bir kısmına girmemize izin bile vermiyorlarmış. Yaşadıkları bölge içinde sürekli göç halinde oradan oraya gitme nedeni aslında çok temel bir ihtiyaç: su. Billabong adı verilen su kaynaklarını buldukları yere çadırlarını kurup yaşamaya devam ediyorlarmış. Nefis desen ve resim çalışmaları var ve geleneksel kabile sanatı kapsamında Batı dünyası tarafından yeni yeni hakkı verilmekteymiş. Alkole dayanıklı olmayan bünyeleri nedeniyle şehre para kazanmaya gelenler arasında alkol deneyenler direkt bağımlı oluyor ve sonrasında kabilelerinden aforoz ediliyorlarmış. Aborjin hikayelerini dinledikten sonra yıllar önce okuduğum Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek'ini de yeniden okumak istedim doğrusu.


- Avustralya'daki şehir yaşamında ise ağırlıklı olarak İngiliz kültürü gözlenmekte doğal olarak. Şehrin ortasında kocaman bir Hyde Park bile bulunuyor. Bitpazarı kültürü yaygın. Bu arada estetik açıdan Sydney harika bir şehir olsa da kültür-sanat etkinliklerinin çokluğu anlamında Melbourne'un capcanlı olduğunu öğrendim. Şehirde herkes spor yapıyor. Güneş bol. Doğa harika. İnsan az. Görmeden taşınasım geldi desem. ;)

- Gitmişken görmeniz gereken iki doğal oluşum da: Olgas Kayalıkları ve Uluru (Ayers Rock). Ayers Rock, 9 km derinliği, 9,5 metre çapı olan tek parça, muffin benzeri bir kayalık. Özellikle de gün doğumundaki kıpkızıl görüntüsü gerçekten büyüleyici. İçindeki demir fazlalığındandı sanırım o kırmızı renk.

- Avustralya için "Down Under" ifadesi de kullanılıyormuş. Duyunca şaşırmayınız. E dünya haritasının bu kadar aşağısında bir yerlerde olunca normal herhalde.;P


-Gezmek için gidecekseniz en uygun dönem Kasım-Mart arası. Yaşamaya gidecekseniz en uygun zaman hemen şimdi! Bence öyle yani, yine siz bilirsiniz. ;)

Hadi size Avustralyalı grup Men at Work'ten Down Under  şarkısıyla veda edeyim de tam olsun. Bu keyifli söyleşi için de Fest Travel ve Nedime Dicle'ye buradan da teşekkürlerimi gönderiyorum. İlham veren, hayal dünyamı tetikleyen etkinliklerin hastasıyım. Ve artık eve dönüp Mine'cimle şarap&peynir&sohbet dolu bir gece yapmaya hazırım. :)

LINE ve Pepsi sevdiklerinle yaya yaya konuş diye var!

Telefon, sevdiklerimizle konuşmak için mükemmel bir araç. Artık hayatımızın çok büyük bir kısmını akıllı telefonlar kaplıyor ve herkesle görüntülü, görüntüsüz konuşabiliyoruz. 

Sevdiklerimizle konuşurken kullandığımız bir çok akıllı telefon uygulaması var ve hepimiz bunları kullanıyoruz. Sadece mesajlaşmıyoruz, aynı zamanda konuşabiliyor, hatta birbirimizi anında görebiliyoruz. Bu uygulamaları kullanabilmek için iki tarafın da bu uygulamaya sahip olması gerekiyor. Ama bu kadar çok uygulama varken herkesin aynı uygulamayı kullanmasını beklemek biraz hayal oluyor. 

Bu sorunları çözmek için LINE, bir uygulama geliştirdi. Artık LINE’da Premium Call özelliğiyle, LINE’a sahip olmayan insanları arayabiliyoruz. Sadece yurt içini değil, yurt dışını da çok uygun fiyatlara arayabiliyoruz.
LINE uygulamasına sahipsen, ekstradan bir şey yapmana gerek yok.
LINE indirmek için: http://me2.do/F1mG6dym

LINE ve Pepsi Kampanyası
Siz sevdiklerinizle yaya yaya konuşun diye LINE ve Pepsi birlikte bir kampanya başlattı. Hali hazırda LINE’dan LINE’a ücretsiz konuşabiliyorken, Pepsi kapaklarından çıkan şifreyle LINE'dan yurt ici, yurt disi, sabit veya cep telefonu istediğin numarayı ücretsiz arayabilmeni sağlayacak 100 Premium Call kredisi kazanıyorsun.

Şifre Nerede?
Kutu Pepsi’lerin açma halkalarının arkasında veya Pepsi pet şişe altın ve gümüş renk kapaklarının altında şifreye ulaşman mümkün.



Şifre nereden aktif ediliyor?
Peki bu Pepsi şifresini LINE’da nasıl kullanırım diye mi düşünüyorsun? Hemen açıklayalım. İlk önce “diğer” kısmında Pepsi için özel yapılmış kısma giriyorsun.


Daha sonra şifre için ayrılmış bir yer göreceksin. Oraya Pepsi kapaklarının altındaki şifreyi giriyorsun.


Şifreyi girdikten sonra kutucuğun altındaki “Gönder” butonuna basıyorsun. Anında 100 Premium Call Kredin aktif hale geliyor.


LINE, aynı zamanda konuşmanın en ucuz yolu!
Ben bir hesaplama yaptım. Normalde Internet'li mesajlı paketlere 30 lira falan öduyorsun. Bi' Pepsi aldın, ortalama 2 TL desen, 5 tane Pepsi alsan, etti 10 Lira. Elinde ne var? 5 tane Pepsi ve 500 Premium Call Kredisi. Bu da ediyor ki 150 dk. sabit hatlara ( ki sabit hat mi kaldı??) ya da 50 dk. herkesi arayabiliyorsun. Ne kadar telefonla konuşuyorsun ki zaten? Sürekli LINE'dan mesajlaşıp duruyoruz ücretsiz. Olmayanlara da LINE yükletsen, oradan da bayağı kurtarıyorsun. Bildiğin 5 Pepsi yanına kar kalıyor.

Üstelik yurt dışını çok daha ucuza arıyorsun ki tek tek bütün ülkelere bakıp ne kadara denk geliyor diye hesaplamadım. Ama örneğin Amerika’yı, 100 Premium Call Kredisiyle yaklaşık 100 dakika konuşabiliyorsun. Çok iyi. Bundan sonra bu şekilde harcama yapacağım ben. Evde zaten su gibi Pepsi içiliyor. Hatta su yerine Pepsi içiliyor. Adamlar üstüne Premium Call Kredisi veriyor. Ben kendime bi’ kampanya yapsaydım, ancak bu kadar karlı olurdum. Sahiden. Evet özetliyorum: Herkese LINE yükletiyoruz, oradan kurtarıyoruz. Pepsi içiyoruz, oradan da kurtarıyoruz. Yurt içini, yurt dışını rahatça arıyoruz. 

Nedir bu LINE Premium Call?
LINE Premium Call, sevdiklerinle konuşman için LINE’ın oluşturduğu bir servis. Aradığın kişi LINE uygulamasını kullanmıyorsa, onu Premium Call sayesinde arayabiliyorsun.
Üstelik yurt dışında da bu uygulama geçerli ve çok uygun fiyatlara bunu gerçekleştirebiliyorsun. Bu şekilde sevdiklerinle yaya yaya konuşabiliyorsun.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Hayal Rotalarda Bugün: Yeni Zelanda

20 Mart Cuma akşamı Fest Travel'ın fotoğraf gösterili söyleşiler serisinin Avustralya-Yeni Zelanda durağı için komşumuz Pak İş Merkezi'ne gittim. Yine Fest'in harika kadın rehberlerinden biriyle tanışmış olduk o akşam: Nedime Dicle. (Bir diğeri için bakınız İzlanda söyleşisi) Seyahatle ilgili notlar aldığım, çok sevdiğim bir dostumun hediyesi olan ajandam önümde ve beyaz şarabım da elimde olduğuna göre biz hazırız! En sağdaki fotoğraftaki yaşı hepimizden çoook büyük olan gezgin kadını da idolüm olarak belirledim. Geziye katılmış da dinlemeye gelmiş. Darısı başıma diyorum. Ben de 80 yaşında bile bilmediğim rotalarla ilgili okuyan, izleyen, araştıran, hatta planlar yapan bir kadın olmak istiyorum.


Önce Yeni Zelanda ile başlıyoruz. Nedime Hanım her iki ülkeye de Facebook grubundan topladığı "en çok akla gelenler" yanıtlarıyla başlıyor. Eveet, sıralayalım bakalım Yeni Zelanda ile ilgili aklınıza en çok neler geliyor:

- Kivi: meyve olan değil, kuş olanı. Sadece Yeni Zelanda'da yaşıyor. Nesli tükenmekte olan, uçamayan, tavuk gibi bir kuş türü. Tüm gün uyuyor, gece bir saat falan uyanık kalıyor. Uyanıkken öttüğünde ise "ki vi, ki vi" gibi sesler çıkardığı için adı kivi olmuş. Halkı Yeni Zelandalıyım demek yerine "I'm a Kivi" diyormuş. Gidip de duyarsanız şaşırmayın. ;)

- Burun dokundurma: İki kabile liderinin birbirlerine "Biz dostuz" mesajı vermek için burunlarını dokundurduklarını biliyor muydunuz?


- Lord of the Rings ve Hobbit filmleri. Her ikisi de bu ülkenin nefis doğasında çekilmişler. 

- Koyun ve yün. 

-Maorilere özgü haka dansı

Açıkçası benimse ilk aklıma gelen o nefis doğa görüntüleri Yeni Zelanda ile ilgili. Aşağıdaki Queenstown şehrinden bir görüntü. Buradan fiyortları gezen gemiler kalkıyormuş ve gerçekten büyüleyici güzellikte görüntülerin sizi beklediğine emin olabilirsiniz o gemide. 


Yeni Zelanda'nın simgesi eğreltiotu. Başkent Wellington ama ülkenin İstanbul'u Auckland. Burası Sydney'nin minyatürü gibi, modern ama doğayla iç içe bir şehir. Hong Kong, Filipinler, Vietnam gibi ülkelerden gelen büyük bir Asyalı göçmen nüfusa sahip. Ekonomik sıkıntı yaşamamalarına rağmen adım başı dilenci, evsiz ve eroinman varmış. 

Hiçliğin ortasında, altı Antarktika, en yakın komşusu Avustralya olan bir ülke. Ne yazık ki burada da buzulların her geçen sene azaldığı gözleniyormuş. Ancak Avustralya'da su sıkıntısı baş göstermesine rağmen Yeni Zelanda'nın her karışından su fışkırıyor. Kükürtlü su gölleri, nehirler, şelaleler, kireçtaşı mağaralar, kaplıcalar... ne ararsanız var memlekette. 

Yerli halk Maoriler'den sonra İngilizler adaya geliyor ve 1840 yılından beri de hiçbir yere gitmiyorlar. O yüzden artık gerçek Maori kalmamış durumda, hepsi melez. Okullarda Maori dili zorunlu ve kültür köylerinde Maori gelenekleri ve dansları yaşatılıyor ve gelen yabancılara anlatılıyor. Ama İngilizleri severek kabul etmişler. Medeniyet getirdiklerini söylüyorlar ve hallerinden memnunlar. Medeniyetle birlikte obezite de getirmiş Batı dünyası tabi. Maoriler'de obezite feci yaygın. 


Batı dünyasının Ada'ya getirdiği bir diğer kültür de şarap kültürü tabi ki. Burada uçsuz bucaksız uzanan şarap bağlarından nefis şaraplar elde ediliyor. Biracılık da gelişmiş. 

Maoriler denizci oldukları için ahşap işçiliğinde de iyiler. Zamanında gemiler yapmışlar, şimdi ise daha çok geleneksel evlerinde ve kötü göze karşı yaptıkları totem heykellerinde görüyoruz marifetlerini.

Bu arada güneşe bakıp aldanmayın. Buzullarla dolu ve Güney Kutbu'na yakın bir ülkedeyiz. Hava gayet sert olabiliyor doğal olarak. Özellikle de doğada. 

Nefis fotoğraflar eşliğinde Yeni Zelanda hakkında öğrendiklerimiz bunlar oldu. Avustralya'yı da aynı yazıda yazarım, diyordum ama çok uzun olacak. O yüzden bir sonraki yazıda sizi Avustralya'ya götüreceğim. 

İyi haftalar!

Dul Kadının Öyküsü

Süründürerek de olsa okuduğum son kitabın pek de iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Amerikalı yazar Joyce Carol Oates'un kocasını beklenmedik bir şekilde kaybetmesi sonrasında yaşadığı acı, yalnızlık ve travma dolu süreci anlatan Dul Kadının Öyküsü.  


Akıl kârı değilmiş böyle bir kitap okumak. Smith'lerin yaşları 77 ve 70 olsa bile insan ister istemez bağ kurarak okuyor bir hikayeyi. Ve tabi o yüzden de ruhen biraz çöküş yaşadığım doğrudur bu kitapta. Joyce, kocası Ray'in öksürüğü falan biraz uzayınca onu hastaneye götürür. Ve basit bir zatürre başlangıcı teşhisiyle bir iki gün hastanede kalmak için yatırdığı kocasını hiç beklenmedik bir şekilde hastane enfeksiyonu nedeniyle kaybeder. Kırk küsur yıllık eşini kaybetmenin yarattığı boşluk duygusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz kitapta. Bir de çocuksuz bir çift olarak tüm zamanını kesintisiz birlikte geçirdiği, sohbet ettiği, birbirlerinden keyif alarak, birbirlerinin bağımsız kişiliklerine değer vererek, bazen eğlenerek bazen evde birbirlerinin sessiz varlıklarını hissederek yıllardır sürdürdükleri bir hayat arkadaşlığı bu. Kayıtsız kalarak, empati kurmadan okumam mümkün olmadı yani. O yüzden bir an önce bitirip bırakmak da istedim okurken.

Bu arada "Ne büyük acı ya", "Aman Allah korusun," tık tık diye tahtalara vurduktan sonra "zavallı Joyce'cum, şu an neler yapıyor acaba?" diye bir Google araması yaptım ki hatun maşallah kocayı kaybetmesinin birinci yıl dönümünde ikinci kocayı takmış bile koluna! :P Ve altı yıldır da adamla berabermiş. Ayol, ben kendimi paraladığımla kaldım haftalarca, ona yanarım, peh! ;)

Şimdi alıntılar...
* "Bahçıvanlık iyimserlik timsalidir: Gelecekte çabalarının karşılık bulacağına inanmanın yanında geleceğe de inanan kişidir." (en ilgimi çekmeyen konu olduğunu düşünürsek, kötümser bakış açım bir kez daha desteklenmiş oluyor sanırım. ;) )
* "Evde çoğu zaman saatlerce birbirimizle konuşmadan ya da konuşmaya gerek duymadan zaman geçirirdik. Çünkü bu, -yani konuşmaya gerek duymamak- yakın olmanın en büyük özelliğiydi." (Katılıyorum!)
* "Nietzsche'nin kağıt ciltli yıpranmış eserinde yazarın ünlü bir aforizması var: İntihar düşüncesi büyük bir tesellidir; insan çoğu kötü geceyi onunla atlatabilir."
* Ray hayattayken yanımda olmadığı zaman bile yalnız değildim; şimdi Ray yok, başkalarının yanındayken, kalabalığın içindeyken bile asla yalnızlık duygumdan kurtulamıyorum."
Sevdiklerimizin yanımızda olamasalar bile sağlıklı, huzurlu ve mutlu olduğunu bilmenin ne büyük bir şükretme nedeni olduğunu bir kez daha fark etmeme yardımcı bir kitap ve hafta oldu bu. Mesajı alıyorum ve şükrediyorum. Gereken yapılacaktır Evren; yanımızda olmaya devam et! ;)

Hepimize iyi hafta sonları.

Çekmeceler ve Büyük Gözler

Hafta sonu Çekmeceler'i izlemek için her zamanki gibi yürüyerek Zorlu'ya gitmeyi planlarken bir baktık ki filmi öyle her istediğimiz yerde bulmak mümkün olmuyormuş. Trump Tower'daki sinema bize en yakın olanıydı, ama madem evden arabayla çıkıyoruz Akasya AVM'yi görmüş olalım madem, diyerek oradakine gitmeye karar verdik. Böylelikle Cold Stone'un dehşet lezzetli dondurmasını da denemiş olduk. Çeşitleri rüyalarınızı süsleyebilir, o kadar diyeyim ben size. ;)

Çekmeceler'e gelince. Zenne filmini de yöneten M. Caner Alper ve Mehmet Binay'ın elinden çıkmış, DOT'un pek çok oyununda severek izlediğimiz hem başarılı hem de güzel Ece Dizdar'ın baş rolde olduğu, yine DOT favorilerimizden Tuğrul Tülek, Pınar Töre ve Gizem Erdem'in de küçük de olsa etkili rollerinin olduğu, diğer baş rollerde Taner Birsel, Tilbe Saran ve Nilüfer Açıkalın gibi önemli oyuncuların yer aldığı bu cesur filmi zaten izlemememiz düşünülemezdi. Yaklaşık iki saat süren bu filmi ben sevdim (ama bayılmadım), İso'cum ise karakterleri fazla abartılı ve biraz kopuk buldu. İkimizin de hemfikir olduğu konu eldeki malzemeyle, seçilen konuyla ve bu oyuncularla çok daha iyisi yapılabilirdi. Ama yine de ben bu tarz işlerin desteklenmesini, sayılarının ve niteliklerinin artmasını (deneme yanılmayla da olsa) can-ı gönülden diliyor ve önemsiyorum.

32 yaşındaki Deniz'in her tarafı kesikler ve kanlar içinde hastaneye kaldırılışıyla başlıyor film. Sonra geçmişe dönülen sahnelerle birlikte tiyatrocu anne ve babası ve babasının ikinci eşiyle tanışıyoruz; çocukluğuna, ilk gençlik yıllarına ve yetişkinliğine geliyoruz. Sözde modern bir ailenin cinsellik açısından kızlarına yaşattıkları baskılara ve bu baskıların genç kızın sonraki yaşlarda nasıl dışa vurulduğuna tanıklık ediyoruz. Her karakterin ruhsal dünyalarındaki çekmecelerinin kilitlerini arıyor, açabildiklerimize ise bakmak için cesaret topluyoruz film boyunca. Çok sert, yumruk gibi sahneleri de olan, çok renkli, hareketli, Zenne'yi anımsatan dünyalara da götüren değişik bir film. Evet, koptuğum yerler de oldu, çözemediğim şeyler de. Anlamsız ve abartılı gelen bölümler de oldu. Ama yine de genel anlamda sevdim mi, sevdim. O korkunç anne-babayı yolda görsem döverim, o ayrı! İzlemenizi öneririm.

İkinci önerim ise Big Eyes, yani Büyük Gözler olacak. Bu Tim Burton filminde baş rolleri Amy Adams ve Christoph Waltz paylaşıyor. Filmde halen hayatta olan ve 1950li yıllarda yaptığı kocaman gözlü çocuk tablolarıyla tanınan ressam Margaret Keane'in resimlerinin kocasının adıyla büyük bir şöhret kazanışı ve sonrasında ise kocasına karşı hakkını arayışı konu ediliyor. Margaret, boşandıktan sonra küçük kızıyla birlikte geçimlerini sağlamak için bir iş bulup, hafta sonları da sokaklarda resim yaparken Walter'ın dikkatini çeker. Ünlü bir ressam olmayı isteyen yetenek yoksunu Walter, ondaki yaratıcılığı ve cevheri keşfeder. Ama Margaret'in hiç ünlü olmak, yaptığı işi satmak gibi bir kaygısı yoktur. Zaten olsa da o dönemlerde kadın sanatçıların yaptığı tablolar da ciddiye alınmamaktadır. Bu yüzden evlenirler ve Margaret'ın yaptığı tablolar Walter'ın imzasıyla piyasaya sunulur. Walter'ın kurduğu çalıştığı bağlantılar, reklam faaliyetleri, ticari zekası ve insan ilişkileri sayesinde  tüm dünyada büyük de bir hayran kitlesine ulaşır, güzel paralar kazanırlar. Ancak bir süre sonra Walter, kölesini hor gören bir efendiye dönüşünce ve başka yalanları da ortaya çıkınca, zaten yaptıklarını sahtekarlık olarak gören ve huzursuz olan Margaret boşanmak ister. Hakkını mahkemede aramaya karar veren Margaret resimlerine ve özgürlüğüne kavuşacak mıdır, izleyip görün derim.

Ben çok beğendim bu filmi. Amy Adams Margaret rolüne, Christoph Waltz ise çakal Walter rolüne çok iyi gitmiş. Hatta Walter'ı da sokakta görsem döverim, söyleyeyim. Margaret'in de saflığına feci kızdım film boyunca, ama en sonunda neredeyse 90 yaşındaki halini gördüğümde yumuşayıverdim birden. "Ah be teyzem, ne çekmişsin, ne kullandırtmışsın kendini!"  Gerçi niye hâlâ o sahtekar kocasının soyadını kullanıyor anlamak mümkün değil, bak yine sinirlendim! Ay neyse, izleyin bence, seversiniz.

İyi seyirler.

Hastaya/Müşteriye Saygı mı? O da Ne?

Gayrettepe Florence Nightingale Saygısızlığı:

Sinirle, gelir gelmez, yeniden çıkmadan yazıyorum, o yüzden giriş-gelişme-sonuç-imla olmayabilir, kusura bakmayın. Bu hem kendime hem tarihe not düşmek için yazılmış bir yazıdır sonuçta. 

16.03.2015 tarihinde sabah check-up için geldik. Doktor görüşmesi için de 17.03.2015 saat 10:45'e randevu aldık. Sabahtan başka işlerimiz ve az zamanımız olduğu için de özellikle teyit ettik: "10.45'te gelirsek bekler miyiz, yoksa 14.00'e alalım" diye. Beklemezsiniz yanıtını aldık. Ancak bugün saat 10:50 itibariyle daha görüşmesi bitmemiş içerideki hastanın dışında üç kişi önümüzde sırada bekliyordu! Bir pardon bile demeden beklemek zorunda olduğumuzu söylediler. Check-up sonuçlarını alıp eve geldik. Ne olduğunu kendimiz çözeriz artık. Çok değerli zamanlarına saygı duyuyorum, ama bizim de zamanımız çok değerli. Son zamanlarda tadilat için çalıştığım ustalardan gördüğüm zaman hırsızlığını bu kez böyle bir kurumsal yapıda gördüm ve bir kez daha inandım ki kimse işini doğru düzgün yapmıyor, ekmeğini kazandığı müşterisine saygı göstermiyor bu ülkede.

Şimdi müşteri ilişkileri arıyor ve başka zamana mı verelim randevunuzu, yoksa doktorla telefonda mı görüştürelim, diye. 14.00'ten sonra müsait olacağım, dediğimde ise "Doktorumuz 14.00'te çıkıyor ama," diyor. "Yarın sabah konuşalım o zaman 9.00-10.00 gibi?" diyorum çıldırmış müşteri olarak (ama umurunda değil tabi). Ona da "Yarın 11.00'de gelecek doktorumuz," diyor. O doktorunuz bir yarım saat daha kalıp hastasını arayamıyorsa bugün zaten dediğim gibi SAYGISIZSINIZ! 

Neyse, yarın 11.00'de lütfedip ararsa doktor, öğreniriz artık durumu. 
Gayrettepe Florence Nİghtingale'e gidecekseniz, tüm gününüzü onlara ayırın derim. Keyifleri olduğunda ilgilenirler. 

Geçen Haftaların Hayal ve Lezzet Durakları ;)

Öncelikle 4 Mart akşamı Zorlu Center PSM'de Antonina Turizm'in katkılarıyla düzenlenen Trans Sibirya Semineri'ne katıldım. Açıkçası bu rota benim değil İso'cumun hayallerini süsleyen bir rota, o yüzden onun adına hayaller kurmaya gittim de diyebilirim. ;) Sanat tarihçisi ve profesyonel tur rehberi Atilla Tuna'nın anlatımıyla yaklaşık bir saat boyunca Moskova'dan Pekin'e uzanan, Moğolistan'dan Gobi Çölü'nden geçen, tarih ve coğrafya derslerinden hatırladığımız Orhun Yazıtları, Ulan Batur ve Baykal Gölü'nün görülebileceği, nostaljik vagonlarda yapılan bu 9000 km'lik gezi gerçekten bana bile rüya gibi gelmeye başlamıştı... ta ki en lüks tren vagonunun bile nasıl olduğunu görene kadar! Çok klostrofobik bir durum gibi geldi bana tren yolculuğu ya. Yani kendimi bir cruise gemisinde hayal edebilirim, ama trende günler ve geceler geçirdiğimi düşünemedim doğrusu. O yüzden ben Moskova ve Pekin hayallerini ayrı ayrı kurmaya devam ediyorum artık, İso'cumu bilemem; ortak hayallerden zırt diye çıkıverdim anında.;) Şaka bir yana, tren deneyiminin de çok keyifli olduğu söyleniyor. Hem trende bol bol votka ikramı da yapılıyormuş (ki bu iyi bir şey, iç iç bayıl!). Antonina Turizm'in hem bu hem de diğer turları ile ilgili güncel gelişmeleri takip etmek için ve sürekli seyahat hayalleri kuruyorsanız Facebook sayfasını takip etmenizi öneririm. 


Karaköy'ün hızına yetişmeye çalışanlar kulübünün daima geride kalanlar fraksiyonuna bağlı bir üyesi olarak son denediğim duraklar Tükkan ve Dandin Bakery oldu. Tükkan'da hafta arası ve nispeten boş saatler olan öğleden sonra oturduk. Şili şarapları eşliğinde hünkar beğendi ve ızgara somonlu salatalarımızı yedik. Ortam sakin, servis iyi, çalışanlar güler yüzlü, yemekler de çok lezzetliydi. Genellikle bir kafede söyleyeceğim türden bir yemek olmasa da o gün menüde görür görmez inanılmaz canım çektiği için sipariş ettiğim hünkar beğendinin tadına bayıldım. Hem beğendisi hem etinin lezzeti ve yumuşacık pişmiş olması on numaraydı. Öneririm. Dandin Bakery'de de kahvelerimizi içtik. Her zamanki gibi az sütlü bol kahveli latte'ler tercihimiz oldu. Şirin ve küçük bir yer burası, kahve ve çay yanına bir sürü kek ve tatlı çeşidi de  bulabilirsiniz. Ancak biz gayet dolu midelerle gittiğimiz için latte'lerimizi bile zor bitirdik diyebilirim. Ama aklım kaldı o kocaman muffin'lerde ve apple strudel'lerde. Bir daha uğranmalı.


7 Mart Cumartesi akşamı İso'cumun ailesinden pek sevdiğim bir ikilinin İstanbul'a taşınmaları sonrasında ilk hoş geldin yemeğini Arnavutköy Sur Balık'ta yedik. Şahsen iso ve ben buraya taşınmak için geç bile kaldıklarını düşünüyoruz. Ama geç olsun güç olmasın, hakkını vereceklerdir buranın, kendilerine güvenimiz sonsuz. ;) Rakı kadehleri elbette teras katında tüm güzelliğiyle önümüzde serilmiş Boğaz'a ve yeni başlangıçlara kalktı. İlk kez denediğimiz Tekirdağ No. 10'a hepimiz bayıldık; 10 numaraymış gerçekten. Mezelerin hepsi ve salataları çok lezzetliydi. Servis çok iyiydi (zira dozunda ilgiyi severiz rakı sofralarında). Ara sıcak olarak istediğimiz ahtapot ızgara ve kalamar tavalar şahaneydi. Ana yemek için yer kalmayınca bölüştüğümüz hamsi ve tekir tavalar da öyle. Üstüne meyve ve tatlı ikramları. Sohbet bitmeyince yapılan rakı takviyesi, çay, kahve derken 8'e doğru oturduğumuz masadan gecenin 12'sinde kalkabilmişiz. Çok keyifli bir geceydi. Ama ben bir ara rejime başlamıştım değil mi? ;)


Bunlar dışında bahsedeceğim iki de film var size, ama onları da ayrı bir yazı olarak paylaşayım diyorum. Bir de #UstaÖldürmezSüründürür yazısı yazsam mı, yoksa haftalardır bana yaşattıkları cinnet anlarını tekrar hatırlamaya hiç gerek yok diyerek hiç bu konuya girmesem mi bilemedim. Güzel bir hafta ve ustasız günler dilerim sizlere. ;)

Yan Etki'den Sonra

Bu kez Bir de Benden Okuyun blogu sayesinde tanıştığım Yan Etki Sahne ve Sonra oyunundan bahsetmek istiyorum sizlere. Bir kere yeri itibariyle bu tiyatrodaki oyunlara gitmeye bayılacaksınız, çünkü kendisi Asmalımescit'te bulunuyor. Tepebaşı'na inen ara sokaklardan birinde.  Yani öncesinde Miss Pizza'nın odun ateşinde pişmiş nefis pizzalarını yiyebilir ve belki bir kadeh de şarabınızı içebilirsiniz. Çıkışta da geceye devam edip metroyla eve dönebilirsiniz. Bence harika ve çoktan takibe alındılar!

Oyuna gelince..  Yanlış bir mahkeme kararı sonucu genç yaşında hapis cezasına çarptırılan ve 17 yıl sonra "pardon ya, bir yanlışlık olmuş, suçlu sen değilmişsin, çıkabilirsin," denerek 30lu yaşlarının ortalarında cezaevinden salınan Monty'nin hikayesi var karşımızda. Yazarı Chad Beckim, yönetmeni Elif BaşMonty gerçek dünyadan o kadar kopmuş durumda ki kendi başına market alışverişi yapmak, yumuşacık yatağında yatmak, bir Excel tablosu kullanmak, hatta sevişmek ile onu zorluyor. Para birimi yabancı olmasa da fiyatlar yabancı. Bir patlamış mısıra ve sinemaya verdiği paraya inanamıyor. Kaybolan 17 yılı için devletin kendisine önerdiği para ise umurunda bile değil. Komik ve anlamsız olduğunu düşünüyor (ablasının aksine). Hırslar, hesaplaşmalar, cezalar, yaptırımlar yerine yeniden tutunabilmeyi öğrenmek tek derdi. Sevmeyi, güven duymayı, değer vermeyi ve görmeyi, çalışmayı, genel olarak yaşamayı yeniden öğrenmek tek önemsediği. Haksız da sayılmaz. Kayıp yıllar maddi kayıptan çok yıkıcı manevi hasarlar bırakmış üzerinde. Bakalım yaşamın acımasızlığı karşısında dik durabilecek mi?

Monty rolünde Deniz Karaoğlu çok başarılıydı. İkinci favorim Kebap oyunundaki nefis performansıyla hatırladığım Gülce Oral oldu. Burada Monty'nin markette tanıştığı ve sevgili olur gibi olduğu Susie rolündeydi. Üçüncü favorim ise parmaklıklar arasında olmasa da bir nevi hapis hayatı süren Warren rolündeki Barış Kıralioğlu

Yan Etki'den Sonra kesinlikle izlemeye değer bir oyun. Öneririm. Biletler içinse buraya tık tık.      

İyi seyirler!

80'lerde Lubunya Olmak ve İskelet İkizler

Yok olan bir post vakası ile karşı karşıyayım. Bugün bu saatlerde yayınlanmak üzere dün akşam yazdığım koca post, içinde verdiğim linkler, vs gitmiş! Bu aralar sanırım Merkür benimle feci dalga geçmekte. Eve bir saatlik iş diye gelen ustalar beş saat kalıp, hazır olanı da bozup gidiyor, yazdığım post esrarengiz bir şekilde ertesi gün yok oluyor, iki gün spor yapsam üç gün ayağım, dizim, belim ağrıyor. Var mı tanıdık bildik bir kurşun döktüren, kara büyü bozan, Merkür kovan, aura açan? Pöff!

Neyse.. Geçen haftalarda izlediğim bir tiyatro oyunu ve bir filmden bahsedeceğim sizlere. Oyunun adı 80'lerde Lubunya Olmak. (90'larda Lubunya Olmak da çıkmış ve aradan geçen on yıla rağmen trans bireylerin çektikleri arasında çok da bir fark olmadığını anlatıyormuş.) Siyah Pembe Üçgen İzmir'in ücretsiz olarak indirebileceğiniz şu dosyasında yer alan trans birey hikayelerinden dördünü oyun haline getirmiş Mekan Artı. Hikayeler trans bireylerin 80'li yıllarda ve özellikle de 12 Eylül darbe döneminde neler yaşadıkları, nasıl hor görüldükleri, yok sayıldıkları ve kötü fiziksel/ruhsal muameleye maruz kaldıklarını anlatıyorlar genel olarak.  


Oyundan çok o hikayelerin trans birey kostümleri ve hafiften pavyon ortamı içinde bizlere okunması gibiydi de diyebilirim. O yüzden ele aldıkları konu açısından beğeni ve takdirlerimi sunabilirim ama bir tiyatro oyunu olarak bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Ama PDF dosyası halinde hikayelerin tamamını iPad kütüphanesine indirdim. Bir yolculuk sırasında okunmayı bekliyorlar. Ayrıca önümüzde trans bireylerin bu ülkede neler çektiklerini nefis bir şekilde anlatan Kimsenin Ölmediği Bir günün Ertesiydi ve Garaj gibi iki muhteşem oyun varken beklentimi biraz yüksek tutmuşum sanırım. O oyunlardaki Umut ve Orkide için göz yaşı dökmüşlüğüm vardır, ama bu kez o duygu yoğunluğunu şahsen hissedemedim. Yine de Elit Çam'ın performansı çok başarılıydı. İkinci favorim de Neşem Akhan oldu. İlgileniyorsanız biletler için MyBilet'e uğrayabilirsiniz. 

Film önerim ise Skeleton Twins (İskelet İkizler) olacak. Belki de çok bir özelliği olmayan, sıradan bir film ve konu gibi gelebilir izleyenlere ama ben 2014 yapımı bu filmi çok sevdim. 

Konusuna gelince... Birbirleriyle on yıl boyunca görüşmemiz, aralarında uzun zamandır herhangi bir ilişki olmayan ikiz kardeşler birbirlerinden habersiz aynı gün intihar etmeye karar verirler. Biri hastaneye kaldırılır, diğeri de tam intihar etmek üzereyken hastaneden kardeşinin haberini aldığı için intiharı yarım kalır. ;) En nihayetinde bir musibet pek de hayırlı bir şeye vesile olur (niye teyzeye bağladım anlamadım şimdi!)  ve kardeşler o kadar zamandan sonra bir araya gelirler. O zamandan sonra ise hem ilişkilerini onarmaya hem de kendi bireysel yaralarını belki de birlikte sarmaya başlayacaklardır. 

Bana çok doğal ve sıcak geldi bu Craig Johnson filmi. Milo ve Maggie kardeşleri canlandıran Bill Hader ve Kristen Wiig'i de başarılı buldum. Geçen senenin Sundance Film Festivali'nde de senaryo dalında ödülü varmış. Bence izlemeye değer, öneririm. 

İyi seyirler.

Şubat Lezzetleri: Aheste, Mahalle, Rudolf

Son dönemlerin kutlama yemekleri sırasında denediğim yeni lezzetlerden kısaca bahsedeyim. İlk olarak 14 Şubat'a dönüyoruz. Yok ayol, Sevgililer Günü kutlaması falan değil. Dido'nun ailesi burada olunca, Durukuş'u rahatça onlara bırakıp dörtlü olarak keyifli bir yeme-içme gecesi yapma planı. Daha önce öğle yemeği için gittiğim Galata'daki Aheste'ye bu kez akşam gittik ve o meşhur tadım menüsünü denedik. Gerçekten çok başarılıydı tüm mezeler, ara sıcaklar, yemekler ve tatlılar. Damla sakızlı Antep fıstıklı Ezine peyniri, humuslu kalamar, ıspanak borani ve yaprak ciğer benim için gecenin favorilerinden oldu. Aheste'nin küçük ve sıcak atmosferinde nefis yemekler ve içkiler eşliğinde keyifli bir sohbet gecesi geçirdik. Gerçi biraz fazla gürültücü bir masa olarak o özel güne pek uygun bir dörtlü değildik, ama Aheste affetsin artık, n'apalım. ;) Bu özel mekanı ve yemeklerini mutlaka denemelisiniz. Rezervasyon ve bilgi için buraya


Gelelim Şubat ayının en özel günü olan 27 Şubat'a. Neden mi özel? Çünkü ben doğdum! Ve gördün mü 37 oldum. ;) 

Neyse, bu kadar şımarıklık yeter. Eski dostlardan biriyle (biraz gizem yapayım. ;) ) 26 Şubat buluşmamızın nedeni aslında yemek ve tiyatroydu. Yemek için Topağacı'ndaki Mahalle'ye gittik ve yaşla birlikte artan kilo problemine atıfta bulunarak yemek yerine atıştırmalıklar tercih ettik. Ama ne atıştırmalıklar! Nefis bir peynir tabağı, humus, yanına harika kıtırlar ve hepsinin yanına da rose şarap derken gecenin sonunda yemek yesek iyiydi, diyerek kalkabildik yerimizden. Kalkarken de anladım ki bu buluşma tarihinin bir anlamı varmış ve çoook sevgili eski dost doğum günü kutlamalarıma bir gün önceden başlamak istemiş. İyi ki var böyle dostlar, nasıl mutlu oldum anlatamam. Biz erken gittik, tiyatroya gideceğimiz için de az kaldık, ama Mahalle'de belli bir saatten sonra canlı müzik de yapılıyor, aklınızda olsun. Ortam çok güzel, öneririm. 


Aynı şekilde zarif bir arkadaşla daha, bir gün öncesinde Kantin'de sağlıklı öğle yemeğiyle doğum günü kutlaması da yaptık. O güne dair güzel bir fotoğraf olmasa da elimde uzun yıllar sonra Kantin'e gitmek ve lezzet namına hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu görmek güzeldi. Ayrıca Kantin'in ev yapımı ginger ale'i de bir harikaydı, tavsiye ederim. Alışveriş molalarınızda aklınızda olması gereken duraklardan. 

Son olarak doğum günü yemeğime gelebiliriz elbette. İso'cum Cuma günü sabahtan Ankara'dan yola çıkarak öğleden sonra yanımda olabildi. Ondan önce bizim için yıllardır bir klasik olan Burcum Çiçek'ten çiçeğim, onunla birlikte de yüzüğüm geldi. Bu yüzüğün taa ne zamandır aklımda olduğunu öğrenmek isteyenler buraya. ;) Ve fotoğraflarından daha güzel olduğu kesin. Kendisi şu an atölyede parmağıma göre küçülmekte, geldikten sonra hiç parmağımdan çıkarmayasım var Relax yüzüğümü (İso adını beğendiği için de almış olabilir sanki, belki faydası olur diye hani. :P).


Yemek için de benim bir süredir merak ettiğim Karaköy'deki Rudolf'a gittik. Şef Rudolf Van Nunen'in 10 Karaköy, A Morgans Original'in içinde açtığı ve slow food konseptiyle hizmet veren bu restoranı çok merak ediyordum. Ortamı, sunum ve servisi gerçekten on numara. Menü ve şarap çeşitliliği açısından da öyle. Ama açıkçası çok da "Vaay!" dediğim bir lezzet olmadı denediklerimiz içinde (hatta her şey bana bile fazla tuzlu geldi). Başlangıç olarak İso'cum unuttuğum bir çorba siparişi verdi. Ortaya İskenderun karidesli patlıcan sufle ve altında kinoalı bir karışım bulunan ızgara kalamar söyledik. Arada minnak kavanozlar ve chopstickler ile şefin ikramı, bir lokmalık bir levrek marine geldi.  Sonra mantarlı risotto bölüştük (üstüne şefin ikramı trüf mantarı da serpildi). Bir şişe Paşaeli şarabı ve nefis sunumuyla Türk kahvelerimizi içerek geceyi kapattık. Evet, 37'sine gelince pastasız doğum günü kutlamaları oluyor haliyle. Pasta kalorisi mi, şarap kalorisi mi diye düşünüp ikincisini tercih ediyorum yine. ;) Sonuç olarak özel bir günde denenebilir bir mekan. Ambiyansı yemeklerinden daha mutlu edebilir sizi. Ben bir kez daha gidersem yazın Sky Terrace Bar'ında kokteyllerini denemeye giderim ama.

Son olarak afiyetler ve ağız tadı dilerim hepinize. Kendime de harika bir 37! ;)

Hafta Sonu Neler İzledik?

Uzun zamandır bir hafta sonu oturup durmadan film izleyelim diyorduk ki bu haftaya kısmetmiş. ;) Daha birkaç hafta sonunu daha çıkaracak kadar film var izlenecek, bakalım bu tempoyla gidersek Mart ayında eritiriz hepsini. 

Önce Birdman ile başlayayım.Her filmini bayılarak izlediğimi Inarritu'nun bu filmini  de merakla bekliyorduk, En İyi Film Oscarı'nı da kapınca bir an önce seyretmek şart oldu. Diğer Inarritu filmlerinden çok farklı bir film olmasına rağmen bu filmi de çok sevdik. Bir kere gözünü/kulağını bir an olsun ayırmadan izlenmesi gereken filmlerden olduğunu söyleyeyim. "Birdman" adlı bir süper kahramanı oynayarak 90lı yıllarda büyük bir üne kavuşmuş olan aktör Riggan (Michael Keaton) son dönemlerde Broadway'de bir tiyatro sahneye koymaktadır. Aradan geçen yaklaşık yirmi yılda sektör değişmiş, ünlülük kriterleri değişmiş,  değişen dünya düzeninin mecraları değişmiş, yani fısıltı gazetesinin yerini 140 karakter, TV reklamlarının yerini Youtube'a düşen bir video almış olabilir. Tiyatro ve sinema, tiyatrodaki bir karakter ile sinemadaki bir süper kahramanın gerçeklik seviyeleri arasında bir uçurum da olabilir. Peki, gerçekliğin sorgulandığı tüm bu devasa değişimler içinde ünlü bir aktörün egosu nasıl korunacaktır? İşte bu film aslında bu diyebiliriz. Oyuncular içinde Michael Keaton gerçekten çok iyi iş çıkarmış. Edward Norton da daha az bir rolü olmasına rağmen her zamanki gibi öne çıkanlardan. Naomi Watts ve Emma Stone da oyuncu kadrosunun diğer önemli isimlerinden. İzlenmeli. 

Stephen Hawking'in ilk eşi ve üç çocuğunun annesi Jane Hawking ile birlikteliğinin hiayesine odaklanan The Theory of Everything (Her Şeyin Teorisi) de mutlaka izlemeniz gereken muhteşem bir film. 21 yaşında ALS hastalığına yakalanan, sadece 2 yıl ömür biçilmesine rağmen şu an hâlâ hayatta olan dünyanın en ünlü fizikçilerinden Stephen Hawking'in ağırlıklı olarak özel yaşamını anlatan film adeta bir mucizenin hikayesi. Aslında ilham veren, insanı umutla dolduran, hayranlık duyulası bir hikaye olmasına rağmen yer yer gözyaşları içinde dünyanın, hayatın, Tanrı'nın adaletine sövmekten de kendimi alamadım. Stephen Hawking'i canlandıran Eddie Redmayne, ünlü fizik profesörünü canlandırmamış, o olmuş! Bu oyunculukla Oscar alamasaydı, daha ne yapması gerekirdi bilemiyorum. Tek kelimeyle muhteşem! En azından Oscar'ın adaletine inandırdı bizleri. ;) Aşkın ve sevginin mucizevi iyileştirici gücünü de adeta kanıtlayan bir hikaye Hawking çiftinin hikayesi. Ve Jane Hawking'in de en az Stephen Hawking kadar özel bir insan olduğunu öğrenmemizi sağlıyor. Kesinlikle izlemelisiniz. 

Sırada Mandalinalar filmi var. Estonya, Gürcistan yapımı bu nefis film 1992 Rusya'sında Gürcüler ile Abazalar arasında kanlı savaşların yaşandığı dönemde geçiyor. Savaş filmi kategorisinde olmasına rağmen savaş sahneleri olmayan, aslında bir dağ köyündeki evinde tek başına yaşayan yaşlı bir adamın evinde ve çevresinde geçen ve yaşlı adamın evine sığınmak durumunda kalan iki farklı cephenin iki yaralı askeri aracılığıyla savaşın anlamsızlığını etkili bir şekilde gösteren, az bütçeyle de harika filmler çekilebileceğinin kanıtı bir film bu. Savaş ortamının insanın içindeki insanlığı nasıl yok ettiğini, insanlığın hakim olmaya başladığı anda savaşın var olamayacağını gösteren bir film. Ölen ha o taraftan olmuş ha bu taraftan, ikisi de insan olduğuna göre ne fark eder ki? İzleyin mutlaka, harika bir film. 


Son olarak Wild (Yaban) filmini izledik. 45 yaşındaki annesini kanserden kaybeden, kocasından boşanan, dertlerine derman olarak uyuşturucuyu ve önüne gelenle seks yapmayı seçen ve bunların da anlamsızlığını fark ederek en sonunda kendini dinlemek, yenilenmek, yeniden yaşadığını hissetmek adına tek başına Pacific Crest Trail rotasını yürümeye karar veren Cheryl'in 3 ay süren hem fiziksel hem ruhsal yolculuğunu anlatan bir film. Aslında bir kişisel gelişim yolculuğu, bir meydan okuma bu yaklaşık 1700 kilometrelik uzun yürüyüş. (Ha sakın ola ki Türkiye'de falan yapmaya kalkmayın bir kadın olarak tek başınıza! Daha ilk gece çadırınızı kuramadan biter o yolculuk! Ne o öyle kadın başınıza kendini bulma yolculuğu falan. Oturun evinizde bulun kendinizi! Yoksa öyle baağyanların fıtratında neler olabilir, söylememe gerek yok, biliyorsunuz.) Neyse, içimdeki Yeni Zelanda'nın elma bahçelerinde dönemsel olarak çalışma isteğini yeniden uyandıran bu film (ben de bunalımda mıyım acaba?) bence çok doğal ve güzeldi. Öğretici, yenileyici ve iyileştirici bir deneyim olarak ilham verici bir fikir sunması açısından da başarılı bir film. Baş rolünde Reese Witherspoon oynuyor ve Cheryl olarak çok başarılı. İzleyin derim. 

İyi seyirler ve iyi haftalar.