Buzdan Rüya: Antarktika

Sıcak diyarlara yan gelip yatarken dünyanın en soğuk kıtasından bahsedeceğim size biraz. 12 Haziran akşamı katıldığım Fest Travel'ın fotoğraf gösterili Antarktika söyleşisinde her zamanki gibi harika bir rehberden çok ilginç bilgiler öğrendim, masal gibi görüntüler gördüm. Şahsen fotoğraflarıyla bile üşümeme neden olan Antarktika hiçbir zaman görülecekler listemde olmadıysa da (herhangi bir zaman listeye girer mi bilmem), gezip görenlerin ve keşfedenlerin hakkında neler dediklerini ilgiyle dinlememe engel değil bu. 


Dünyanın en güney ucunda yer alan, yeryüzünün en soğuk ve kuru kıtası Antarktika'ya gitmek için önce Buenos Aires'e uçuluyor, sonra oradan Ushuaia'ya bir uçuş daha yapılıyor. Daha sonra ise Ushuaia Limanı'ndan gemiye binilerek yaklaşık 3 günlük bir deniz yolculuğuyla (1000 millik bir mesafe) kıtanın yaşam koşulları açısından en "normal" noktasına varılıyor. Gemiyi açılmış kanatlarının mesafeleri 3,5 metre olan albatroslar takip ediyormuş, çünkü geminin motoru onların en sevdikleri karidesleri kaldırarak su yüzeyine yakınlaştırıyormuş.  Martılar ve simit ve ada vapuru üçlemesi yerine albatroslar ve karidesler ve keşif gemisi var bu kez baş rollerde anlayacağınız. Gemiler maksimum 100 kişilik özel keşif gemileri. Bunlardan atılan zodyak botlarla da adaya ayak basabiliyorsunuz. Yani farkındaysanız eğer, adaya sadece ulaşabilmek için bile beş gün falan geçiyor!  

14 milyon kilometrekare yüzölçümüyle Avustralya'nın neredeyse iki, Avrupa'nın ise 1,5 katı büyüklüğündeymiş burası. Sir Francis Drake'in sert havası ve Gulf Stream'in altı katı büyüklüğündeki akıntı nedeniyle ekibiyle birlikte içinden geçerek Cape Horn'a sürüklenip de geri dönemediği ve adını ondan alan Drake Boğazı'ndan geçerken mide bulantısına karşı gerekli ilaçları yanınızda bulundurun diye uyarmayı unutmuyor turun rehberi. Burası dünyanın en sert denizlerinden ve Antarktika'nın vergisi olarak bilinen bir geçit. Daha sonra Güney Shetland Adaları'nı geçerek buzul fiyortlarına vardığınızda ortalık sükunete kavuşuyormuş. Orada tamamen sakin, uçsuz bucaksız beyazlardan oluşan, bambaşka bir dünya sizi bekliyor.


Burayı gösteren ilk haritanın Piri Reis'in haritası olduğu iddia ediliyormuş. Captain Cook belli bir noktaya kadar güneyi gösteren ve daha sonra "daha güneyde başka bir kıta olamaz, olsa da yaşam falan yoktur, benden buraya kadar" çizimi yapmış ama yanılmış. Keşifle ilgili çeşitli bilgiler var. Adayı ilk bulanın 1820'de Rus donanmasından Kaptan von Bellingshausen olduğu söyleniyor. Gemisiyle üç yıl boyunca dünyanın çevresinde dolaşarak gerçekleştirdiği keşif sonrasında 66. paralele kadar inip adanın varlığını görmüş. 

Kuzey denizlerini çok iyi bilen ve hayali Kuzey Kutbu'na ulaşmak olan Norveçli kaşif Amudsen ise 1900lerin başında Kuzey Kutbu'nun keşfedildiğini öğrenince "o zaman ben de Güney Kutbu'nu keşfederim" diye yola çıkarak coğrafi olarak Güney Kutbu noktasına bayrağı dikiyor. Ardından gelenler için de bir mektup bırakıyor. O zamanlar tabi "Ben geldim" diye Instagram'da, Twitter'da zafer işaretli pozlar yayınlamak olmadığı için (:P) gariban Kaptan Scott da hâlâ yollarda. Ulaşınca mektubu bir görüyor ki kıta kendisinden önce keşfedilmiş. Günlerce, aylarca süren zorlu yolculuk ve hayatta kalma savaşı büyük bir hayal kırıklığı ile bitiyor ve Scott'un ekibindeki dört kişi kafayı üşüterek ya da donarak ölüyor. Scott ise son erzak bıraktıkları noktaya 18 km kala ölüyor. Kutba ulaştığına dair tek kanıt, üzerinden çıkan Amudsen'in mektubu oluyor. 


Bir de 1915'te Weddel Denizi'nde buzlar arasında sıkışıp, altı ay yerinden kıpırdayamayan Endurance Gemisi ve ekibin İrlandalı kahraman lideri Shackelton hikayesi var ama artık uzatmamak için detaya girmiyorum. Sadece adanın ulaştıkları ve mahsur kaldıkları o en içlerdeki noktalarında ölçülen sıcaklıkların ortalaması -60 civarındaymış. Ve o yıl -89'lara kadar düşüş olmuş! Bu keşif hikayeleri tabi ki bir ucuyla diğer ucu arasındaki mesafesi 4500 km olan adanın bizi hiiiç ilgilendirmeyen bölümlerinde geçiyor. Turist olarak gidecekseniz eğer en kuzeydeki yarımada çıkıntısında kar yağışlı, -2'lerle +1'ler arasında gidip gelen bir hava sizi bekliyor. 

Ve sonunda ulaştığınızda bir sürü penguen cinsine ev sahipliği yapan adanın gerçek sahiplerini her yerde görüyorsunuz. En büyükleri boyu bir metreye kadar çıkabilen imparator penguenler. Genelde yazın buradalar, kışın ise daha kuzeye Galapagos, Güney Afrika ve Brezilya'ya kadar çıkıyorlar. 


Adanın diğer en önemli sahipleri ise balinalar ve foklar. Mavi balina yağı iki yüzden fazla iş kolunda kullanıldığı için adanın üçte ikisi balina istasyonlarıyla kaplı. Tek bir mavi balinanın yağının ticari değeri yarım milyon dolar civarında. Sırf para kazanmak amacıyla iki yıl burada kalıp dünyalığını kazanıp evine dönen balinacılar varmış zamanında. Şimdi denetimler çok daha sıkıymış elbette. Ancak 1930'larda 200000 mavi balina öldürülmüş ve neredeyse soyları tükenmek üzereymiş. Şu an ise tüm dünyada 4000 civarında mavi balina olduğu söyleniyor. Hatta sayıları artıyormuş çünkü Japonya dışında balina avlayan ülke kalmamış (tamamen bilimsel nedenlerle avlıyoruz deseler de, aslında sushisel nedenler olduğu tahmin ediliyor).

Antarktika'da fokların, balinaların ve penguenlerin hepsinin besini krill karidesi denen bir karides türü. Müthiş bir omega-3 kaynağı olan bu besinin biyokütlesi insanınkinin yedi katı. Yani tonlarca tüketilmelerine rağmen bitecek gibi değiller. Hatta açlığa çözüm olabilir mi diye de araştırmalar yapılmış ama ne yazık ki çok toksik oldukları görülmüş. Tutulduktan sonra üç saat içinde tüketilmeleri gerektiği için bizlerin beslenmesinde kullanılamıyorlar. Yoğun oldukları yerlerde kokularıyla "ben buradayım!" dedikleri söyleniyor. O yüzden bunlarla beslenen balinaların fışkırttıkları sulara da bulanmamaya dikkat edin derim. ;)


Adanın %98 buz ve %2 kayalıklardan oluşan yüzey yapısı 3 km kalınlığında buzla kaplı. Buz dediğimiz şey bizim kırç kırç karda yürüdükten sonra oluşan buza hiç benzemiyor tabi, bildiğin sert kaya gibi. Dünya üzerindeki buzulları yüzde 70'i burada bulunuyor. Ama dümdüz, beyaz çöl gibi bir görüntü yok karşınızda. Fiyort yapısı olduğu için girintili çıkıntılı sahil şeridi, dağlar, tepeler, kaya kütleleri var. Güneş vurduğunda oluşan görüntüler gerçekten büyüleyici.

Bu arada pek çok ülkenin, en çok da Britanya'nın araştırma üsleri var kıtada. Zaten ada halkını oluşturan nüfus da bu üslerde yaşayan araştırmacılar. Ve sadece iklim ya da hayvanların yaşamı ile ilgili araştırmalar yapılmıyor burada. Astrolojiden jeolojiye ve uzay çalışmalarına kadar pek çok alanda araştırmalar yapmak için çok uygun bir yer Antarktika.

Dünyanın bin bir türlü halini görmek en bayıldığım şeylerin başında geliyor. Bunun en layıkıyla gösterenlerden biri olan Fest Travel'a, harika görseller eşliğinde yaptığı Antarktika sunumu için turun rehberi Sayat Turabik'e, bir tıkla karşıma çıkan bu harika görsellerin sahiplerine ve sayesinde onlara ulaştığım Google'a ve gitmeyi planladığım bir yer olmasa bile görmek, dinlemek, öğrenmek için orada hazır ve nazır bulunan meraklı tarafıma teşekkür ediyorum.

Şimdi izninizle ben bir denize girip geleceğim. ;) Ee, ne de olsa aşkımızla buluştuk. Büyük olasılıkla Çınarlar Beach'in güzel bir köşesinde yerimizi kaptık ve Kaş buz gibi denizine çoktan alıştık (yani umarım öyle olur, çünkü bu yazıyı Çarşamba günü yazdım ve İstanbul hâlâ tam anlamıyla ısınmış değil! Ama Kaş yapmaz öyle şeyler, değil mi?). Artık bir süre Instagram, Facebook ve Twitter hesaplarından görüşmek dileğiyle harika bir hafta sonu diliyorum sizlere. 

Venedik'te Ölüm

Geçen haftanın kitabı 1929 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm'ü oldu. Yaklaşık 100 sayfalık bu minik romanı (daha doğrusu uzun öyküyü), kitap okumaya çok da zaman ayıracağımı düşünmediğim Adana'ya beraberimde götürdüm. Uçak yolculukları ve minik güneş görme molalarında da bitirdim. Yazarla ilk tanışma olarak elime aldığım bu kitaba bayıldığım için de yaz tatiline yaklaşık 850 sayfalık Buddenbrooklar - Bir Ailenin Çöküşü'nü götürüyorum. Evet elimde tutmak biraz zor olacak okurken ama n'apalım artık. Bir yandan okurken bir yandan da kol kaslarımı çalıştırmış olurum, bir taşla iki kuş. ;)

Venedik'te Ölüm'den Kürk Mantolu Madonna tadı aldım desem benimle dalga geçer misiniz? Behçet Necatigil'in nefis çevirisiyle yazarın duyarlılığını, platonik ve trajik aşık olma öyküsünü okumak hoşuma gitti. Sinemaya da uyarlanmış, ama ben kendisini film olarak hiç düşünemiyorum doğrusu. Bana göre sadece kitap olarak kalması gerekenlerden bu güzel eser. Çok kısa bir özet geçecek olursam; herhangi bir olay, giriş-gelişme-sonuç olmayan bu öyküde yazar Aschenbach'ın aynı otelde kalan genç ve yakışıklı Polonyalı Tadzio'yu adeta büyülenmiş bir şekilde, kendinden geçerek, büyük bir beğeniyle izlemesini okuyacaksınız diyebilirim. 

Alıntılar...
"...kader karşısında vakar; ıstırap karşısında kibarlık yalnız katlanma anlamına gelmez. O aktif bir başarı, olumlu bir zaferdir..."
"Kusursuz uğruna didinen, mükemmelde dinlenmeye can atar; hiçlikse mükemmelin bir biçimi değil midir?"
"...Güneş ruha kendi asıl halini tamamen unutturacak ve ruhu şaşkın bir hayranlıkla, ışıklarının değdiği en güzel cisme bağlayacak derecede zihni ve belleği uyuşturup büyüler... Tanrı da manevi olanı gözle görülür hale getirmek için, bir gencin şeklini ve rengini kullanıyor, genci belleğe alet olsun diye güzelliğin bütün parıltısıyla süslüyor, onu seyrederken bizi ıstırap ve ümitlerle tutuşturacak bir görünüş veriyordu..."
"...insan insanı hakkında bir yargıda bulunamadığı sürece sever, yüceltir; özlem, eksik tanımanın bir sonucudur..."
Keyifli okumalar.        

Anneler ve Babalar İtinayla Şımartılır ;)

Bizimkilerin morali bir süredir yerlerdeydi. Annemle ilgili bir sağlık sorunu nedeniyle ikisi de pembe gözlükleri çıkarıp en kapkara gözlükleriyle hayata bakmaya başlayınca, telefonda ses tonları en alt perdelerden gelmeye başlayınca duruma bir el atalım dedim. Salı günü öncü kuvvet olarak ben Adana'ya gittim, Cuma akşamı da İsocum sefacı kuvvet olarak geldi. Pazar akşamı biz İstanbul'a dönerken annem ve babam da artık yeni hayat motto'larını ezberlemişlerdi: "Hayatın tadını çıkarmaktan başka işimiz yok!" ;) 

Her ne sebeple gidilmiş olursa olsun bir Adana turunun vazgeçilmezlerinin başında yemek gelir. Bunu bilmeyen yoktur sanırım. Ve tabi ki kebap başrollerdedir. Salı akşam üstü nehir kenarındaki Birbiçer'le açılışı yaptık biz de. Benim niyetim ciğer yemek olduğu için burayı tercih ettik. Kebap olarak bir numara olmasa da ciğer için güzel bir tercih burası. Daha güzelini havaalanına yakın şubesinde yemek mümkün ama açık havada, çimlerde oturalım diye burayı tercih ettik bu kez. Zaten Adana'da kötü kebap, kötü salata yemenin mümkün olmadığını düşünenlerden olduğum için çok da takılmam nereye gidildiğine.


Ertesi gün annemin kontrolleri için öğlene kadar hastanedeydik. Çıkışta kendimizi hem eve hem hastaneye yakın Friends'e atalım ve meşhur sushisini tadalım dedik. Evet doğru duydunuz: Adana ve sushi! Böyle bir dünya da var yani. :) Ama kampüsün içinde sayıldığı için artık içki servisi yapılmayan Friends'de sushi saatini de kaçırmışız. O yüzden başka bir şeyler tırtıklayarak akşam için sushi siparişimizi verdik. Evde, bahçede biralarımızla akşam hüpletiriz dedik onları da. Sonra İstanbul'da güneşi özleyen kolları ve bacakları biraz güneşle buluşturduk öğleden sonra. Friends'in ortamına, yemeklerine, servisine bayılıyorum. Sushisi için yediğim en iyi sushi diyemeyeceğim ama gayet de bol çeşitli ve lezzetliydi. Babam bile beğendi, o derece yani. (Babam gurme olduğundan değil, genellikle değişik lezzetlere "bu neymiş böyle, ben anlamam bundan" diye yaklaştığı için. ;) ) Sushi&bira keyfini fotoğraflamadan tüketmişiz, kıh kıh. Ama bahçedeki en sevdiğim ağacın yanında ev elbisesiyle ve ilaç firması şapkasıyla güneşle buluşma anlarım annemin objektifine takılmış.


Perşembe günü Optimum Outlet'ten alınacak birkaç şey, eczane, şehir içinde pazar, fırın, vs gibi uğranacak yerler vardı. Eski evimizin yakınlarına kurulan pazar Adana'nın taptaze meyve-sebzelerini, doğal köy ürünlerini nefis fiyatlara bulabileceğiniz rengarenk bir cennet bence. Renklerin arasında turuncuyu göremeyince onu da Kazım Büfe'ye uğrayıp birer bardak havuç suyu içerek tamamladık. 1/2 muzlu süt de istenebiliyormuş bu arada, onu da bu gidişimde öğrenmiş oldum. Racondan eksik kalmayalım. ;)


O gün acıkınca annemle Yelken Kulübü'ne gidelim dedik. Erkeklerle hafta sonu kırmızı et zehirlenmesi geçirmeden önce deniz levreği, kalamar, salata ve sıcacık pide ile bir yemek molası verdik. Bu arada korkarım ben Adana'da önden gelen nefis salatalar ve sıcak pidelerle bile ömrümü geçirebileceğime karar verdim. O gün havanın sıcaklık dozunun ve gölün turkuazının güzelliği anlatılmaz yaşanırdı. Akşamları da açık havada birer kadeh bir şey içmek için çok keyifli bir yer olabileceğini düşündüm burasının. Levrek de fotoğraflara tema olamadan midemize indirilmiş. Yemeğin sonunda fark ettiğimde annemin "amaan, boş ver, sende bir sürü levrek fotoğrafı vardır, onlardan birini koyarsın en kötü," yorumu pratik zekamı kime borçlu olduğumu gösterir nitelikteydi. Kıh kıh..;P


Cuma akşamı İsocum'u havaalanından alır almaz 5 Ocak Kebap'a gittik. İlk gidişimiz, ama son olmaz sanki. Kesinlikle çok başarılıydı kebabı ve külbastısı. Önden gelen mezeler, salatalar ve fındık lahmacun ile peynirli pide için de aynı şeyi söyleyebilirim. Ah Rafinera ah, beni affedebilecek misin?


Peki işte size uzmanlık sorusu: Bir eve İsocum'un geldiği nasıl belli olur? En önemli üç ipucunu veriyorum: 1) evde müzik sistemi kurulur ve nefis playlist'ler çalar, 2) tütün kokusu etrafı sarar ve 3) yemek sonrası içkiyle devam eden sohbet en son ortamdaki birinin artık Sims oyunundaki gibi uyku barının sıfırlanarak yere düşüp uyuyakalacak aşamaya gelmesine kadar devam eder. Bu nedenle sevgili kocamın ailedeki lakabı "kara delik"tir. Biz de keyifle onun ardından güme gidenler oluruz daima. ;) Bahçedeki masanın gündüz atıştırmalıkları ile akşam atıştırmalıkları  arasındaki yüz farkı bulunuz. ;)


Adana'da kapanışı da Mesken adlı pirzolacıda yaptık. Geçen gidişimde de annemle gittiğimiz, göle tepeden bakan bu pirzolacıya zaten bayılıyorum ben. Menü çok basit: pirzola, salata, yoğurt ve sıcak pide. İsteyene pirzola yerine tavuk şiş de var ama biz pirzolasının hastasıyız. Her şey taptaze, lezzetli. İçki servisi var. Salaş ama hizmeti on numara bir yer bana göre. Yine çok keyifliydi. Güneşin batışına buradan bakmak da doyumsuzdu doğrusu.


Pazar günü beton hayatlar yaşayan İstanbul insanları olarak tüm gün bahçede yayılmayı tercih ettik. Bu haftanın Babalar Günü'ne de denk gelmesi güzel oldu. Anne ve baba şımartmaya gittik desek de aslında gördüğünüz gibi biz galiba daha fazla şımartıldık. Ama en azından uzun sohbetler eşliğinde geçirdiğimiz Adana günlerinde motto'muzu benimsetebildiysek Tanlar'a ne mutlu bize. ;)


Eveet, kısaca ne diyorduk gençler?  "Hayatın tadını çıkarmaktan başka işimiz yok!" ;) Ve tabi ki sağlıkla, gülerek geçirdiğimiz, ağzımızın tadının hep yerinde olduğu upuzun bir ömür için aldığımız her nefese şimdiden şükürler olsun.

Devir

Ece Temelkuran'ın son romanı Devir ile ilgili yorumlarına çok güvendiğim iki arkadaşımdan iki tane yüz seksen derece farklı yorum duyduktan sonra "Hımm, kendim okuyup karar vermem şart oldu," dedim. Yoksa Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a çok da bayılmadığım için pek yanına yaklaşmayabilirdim bu kitabın. Ama iyi ki de okumaya karar vermişim. Çünkü beş altı yaşlarındaki Ali ve Ayşe'nin ağzından yazılmış Devir'i gerçekten çok sevdim. 


12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesinde, kutuplaşmanın had safhada olduğu, komşunun komşuyu gırtlaklayacak aşamaya geldiği, herkesin mutsuz ve sinir içinde olduğu günlerdeyiz. Ali, Seyranbağları'nın gecekondu bölgesinde yaşayan emekçi bir ailenin oğlu. Ayşe ise eski devrimcilerden (biri nispeten tatlı su devrimcisi olsa da), ama şimdi içleri yanarak olayları izleyen ve düzenli hayatlarının konfor alanının içinde kalan, yaşanan hukuksuzluklar ve faşizm karşısında öfke ve umutsuzluğa kapılan, devlet memuru bir anne-babanın kızı. Ali ve Ayşe'nin yolları Ali'nin annesi Aliye'nin Ayşelerin evine gündelikçi gelirken oğlunu da yanına getirmesiyle kesişir. Birbirleriyle çok iyi anlaşan bu iki arkadaş, aynı zamanda devrimin de bir parçası olmaya karar verirler. Nasıl mı? Mesela kelebekleri meclise sokarak ya da Kuğulu Park'taki kuğuları kurtararak. ;)

Ali ve Ayşe'nin gözünden kendi aileleri, Dev-Genç gibi devrimci ağabeyler ve ablalar, Tipitip sakızı kokulu eviyle Jale'anım Teyze gibi her devrin yanar döneri insanlar, mahalledeki diğer komşular, polis ve devrin ta kendisi gibi daha pek çok şey o kadar güzel anlatılmış ki. 

Birkaç alıntı...
* Anneannem bir tepsi börek gibi gülüyor. Samim Abi atlar koşuyor gibi gülüyor. Ayla Abla, Heidi gibi gülüyor. Ama Jale'anım Teyze sanki sıra dayağı olurken öğretmen bir tek ona vurmamış gibi gülüyor. 
* Bu ülke insanı her gece çaresizlik hissiyle uyutup, sabah da sana ait olmayan bir utanç duygusuyla uyandırıyor. 
* Zamanın tozunu yutmadan zamanın içinden geçmek mümkün değil. Zaten mümkün olmasın da anasını satayım! Tavşan boku gibi yaşamaktansa öl daha iyi! 
* Sakladığın sürece istediğin günahı işleyebilirsin. Burası Türkiye!
* Bu memleketin hastalıkları bizde de var Ali. Önce herkesin içinde taşlayıp, sonra kuytu köşede özür diliyoruz. 
* O iki adam ezana uluyor diye köpeği dövdüler. Ama köpek ezanı bilmez, onlar bunu bilmedi. Köpek kadar bilmedi onlar.
* Sayfa 83-84'ü komple alabilirim mesela, Ankara'yı kazsalar dibinden ne çıkar anlatımı için. Ya da Aliye'nin bir araba dolusu polis dayağı yedikten sonra yine de hapishanedeki kadına turşu götürmesi aklıma kazınan sahnelerden. 
Anlatmakla, alıntıyla olmaz. İlla ki okuyun derim. Yer yer boğazımı düğümleyen ve içimde buruk bir aşinalık uyandıran Devir için Ece Temelkuran'a buradan da teşekkür edeyim.   

İyi hafta sonları. 

Haftanın Sergileri: Aziz Nesin, Salt Beyoğlu, Peru

En önemlisi hiç şüphesiz ki Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin sergisiydi. Tophane'de Lüleci Hendek Sokak'ta bulunan Depo İstanbul'da 16 Temmuz'a kadar devam eden bu harika sergiyi kaçırmamanızı öneririm. Aziz Nesin'in doğumundan itibaren ailesi, kitapları, gazeteciliği, vakfı, halkla ilgili düşünceleri, Sivas katliamı ve daha pek çok konuda öyküsünü tamamlayan bölümlerden oluşan sergiyi gezerken sahip olduğumuz bu muhteşem değeri bir kez daha minnetle anacaksınız. İyi ki bu dünyadan geçmiş denecek insanlardan biri Aziz Nesin. Yaşamı ve yararı yaşadığı süreyle sınırlı kalmayan gerçek ölümsüzlerden. O kadar ki hâlâ Aziz Dedelerinin izinden giden yüzlerce çocuk geleceğe ışık olacak sorgulayan beyinler olarak yetiştiriliyor Nesin Matematik Köyü'nde. 


Sergiden çok daha fazla fotoğraf ve Aziz Nesin'in ağzından yazılmış kimi zaman buruk, kimi zaman ilham verici nefis hikayeler için buraya yüklediğim albüme bakabilirsiniz. Sergiyi ücretsiz gezebiliyorsunuz, ama çıkmadan önce sadece 10 TL'ye satılan sergi kataloğunu almayı unutmayın. Böylelikle Nesin Vakfı'na minik de olsa destek olabilirsiniz. Daha fazlası içinse buraya buyurabilirsiniz.

İkinci gezdiğim sergi Salt Beyoğlu'nda 9 Haziran'da başlayan ve 2 Ağustos'a kadar devam edecek olan Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır oldu. İtiraf edeyim biraz da tesadüfen oldu, çünkü ben aslında İpek Duben'in Onlar'ı için gitmiştim oraya. Ama aklımda yanlış kalmış, çünkü Onlar sergisi Salt Galata'daymış (son haftasında yakalayabilmeyi umuyorum). Genellikle karanlık ortamda video çalışmalarından oluşan bir sergi olduğu için sizinle sadece Salt Beyoğlu'nun ikinci kat tavanının fotoğrafını paylaşacağım, olur mu? :P Ama Hale Tenger'in üç maymun figürlü Yıldızlarda Dans ve Umut adlı video çalışması ve Ahmet Öğüt'ün Boyama Kitabı çok sevdiğim işlerden oldu. +18 bölümünde de ilginç bilgiler edinebileceğiniz olduğunu söylemeliyim. ;)


Yol üstünde gördüğüm ve Peru ile ilgili olduğu için ilgimi özellikle çeken bir diğer sergi de Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi'ndeki Peru Amazonları oldu. 20 Haziran'a kadar devam edecek sergiyi İstiklal Caddesi'nin Tünel'e yakın ucunda, numara 217'de bulabilirsiniz. Peru'nun en iyi 18 fotoğraf sanatçısının çektiği çarpıcı fotoğrafların özellikle seyahat ve farklı kültürlere meraklıların ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Sonuçta dünyanın bir ucunda hamakta kucağında ağaçkakan yavrusuyla kestiren çocuklar var; dünyanın birbirinden güzel hallerini görmek için nefis bir fırsat işte size. ;) Portrelerin ve doğadan ve günlük yaşamdan karelerin yer aldığı bu sergiyi gezmenizi öneririm. Daha önce katıldığım Peru seminerinde ülke hakkında öğrendiğim ilginç bilgiler içinse buraya bakabilirsiniz.


Sırada yine dünyanın başka bir ucu da olabilir, çok severek okuyup bitirdiğim bir roman da. Henüz kararsızım. Bekleyelim ve görelim ne çıkacağını, tamam mı? ;)




Journey To Me, Takı Makı, Asmalı Cavit

Hafta arasını düğün sonrası yorgunluğuyla battaniye altında geçirdikten sonra hafta sonuna Cuma'dan hızlı bir giriş yaptım. :) Cuma gününe hem Zorlu PSM'de minik bir sergi, hem Eataly'de bir kahve molası, hem de Takı Makı Kanyon'da stantlarını gezmeyi sığdırabildim.  Zorlu PSM'nin galeri alanındaki Journey To Me sergisi 3 Temmuz'a kadar devam ediyor. Yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı öneririm. Genç kuşak sanatçılarının, kendini ve bireyselliği ifade edebilmenin en güçlü aracı olan portre ile ilişkilerine odaklanan sergide çok değişik çalışmalar var. Serginin adı ise yine katılımcı sanatçılardan biri olan Alper Aydın'ın aynı adlı heykel çalışmasından geliyor.  Benim favorilerim ise ekte. Ahu Akkan'ın Masumiyet ve Üçüncü Göz adlı işleri ve Alican Leblebici'nin tuval üzerine yağlıboya portre çalışmasına (üstte ortada) bayıldım. Çıkmadan sizi Cin Ali inceliğinde gösteren aynalı sütunlarda bir otoportre fotoğraf denemesi yapabilirsiniz. ;)


Kanyon'da düzenlenen Takı Makı pazarında da çok hoş tasarım takılar, çantalar, dekoratif objeler, vintage gözlükler, vs gördüğümü söyleyebilirim. Bazılarını Pazar günü gezdiğim Souq Sayfiye'de bir kez daha gördüm bu arada. Beğendiklerimden birkaçının görsellerini ekte kolaj halinde görebilirsiniz. Eat-Pray-Love tabakları için Mojabuka'ya, etamin ve boyama duvar süsleri için Nice To Have Me'ye, o nefis bordo çanta için Rara Atelier'ye, ay yıldızlı küpeler için der-liebling'e, ağaçta sallanan dekoratif vitray göz için Salı'ya, diğer takılar için Midori'ye bakabilirsiniz. Web sayfasında sorun olsa da Tullaa örme çantalarını da gözden kaçırmayın derim.  


Gelelim Cumartesi gününe... Birkaç hafta önce Selim'in İstanbul'a geldiği günlerde yaptığımız bir Kuruçeşme Aşşk Kafe buluşmasında bir önceki rakı sofrasının üstünden 8 ay geçtiğini fark ederek seçim sonrasında mutlaka bunu tekrarlayalım sözüyle ayrılmıştık. Ve Selim sözünü tuttu, 13'ü hafta sonu gelmek benden, planlar sizden dedi. Biz de Dilara'yla planı çizdik. Dedik ki önden bir Que Tal'e uğrayalım ve birer sangria ile açılışı yapalım; 


Sonra da Asmalı Cavit'e oturalım ve yeni rekor denememizi gerçekleştirelim. (bir önce buluşmada öğle rakısı diye oturup, 8 saat masada kalmıştık da hani. :P ) Ve yine çok keyifli bir akşam geçirdik hiç susmadan tokuşturulan kadehler eşliğinde. Sonradan edinilen (yani on yıllarla tanımlanmayan, biraz daha tazecik) dostlukların da pek şükela olabileceğinin canlı kanıtı bu muhteşem ikiliyle birlikte daha çoook sohbetler ve rakı sofralarıyla dolu uzun yıllar geçirmeyi diliyorum.


Gelelim Asmalı Cavit'e. Mezelerinin methini çok duymuştum. Gerçekten de övüldüğü kadar varmış. Yediğimiz her şey inanılmaz lezzetliydi. Meze olarak patlıcan salatası, ezme, deniz börülcesi, levrek marine, lakerda, peynir ve topik aldık. Ara sıcak olarak da yaprak ciğer ve ızgara kalamar söyledik. Ana yemeğe her zamanki gibi yerimiz kalmadığından meyve ile kapanışı yaptık. İçerinin ortamı ve servis de çok başarılıydı. Dolayısıyla meyhane olarak gözü kapalı önerebileceğim yerler arasına girdi burası benim için. Yine de koyu ahşap iç mekanı ve açık hava bölümünün olmaması nedeniyle kışın daha bir keyifli olabileceğini minik bir not olarak ekleyeyim. Rezervasyon için tel: 0-212-292 49 50. 

Sırada hafta sonunun kültür-sanat durakları olacak. Anlayacağınız evden bir çıktım pir çıktım yine. ;)

İyi haftalar olsun hepimize.

Ankara Lezzet ve Aile Turu: Yengeç-çi & Kuzen Düğünü

Geçtiğimiz Cuma günü Ankara'ya kuzenimin düğününe katılmaya gittik ve seçim nedeniyle Pazar sabah erkenden de İstanbul'a döndük. Seçim sayesinde Pazar akşamı da düğün tadında geçti diyebilirim. ;) 37 yaşımda bir ilk, not düşülsün (hazır keyfim çok yerindeyken bu yazıyı yazayım dedim, zira yarın sultan konuşacakmış, tadımız yine kaçabilir).

Cuma akşamı için Ankara ekibine Yengeç-çi'de yer ayırtsak mı dedim ve önerim oy birliğiyle kabul edildi. Yani herkes bilip de onay verdiği için değil, Ankaralıların hiçbiri bilmediğinden ve "madem o kadar ilginç bir yer diyorsun, hadi deneyelim" dediklerinden kabul edildi. İçlerinden de "bizim gelin İstanbul'u bitirip, Ankara'yı keşfetmeye başlamış, bizim daha burnumuzun dibindeki yerden haberimiz yok" dediklerini duyar gibi oldum bir ara. Kıh kıh..;))

Sosyal medya sağ olsun, bloglar ve Instagram sayesinde haberim olmuştu bu mekandan.  En çok da Oburcan'ın yazısı hâlâ aklımdaydı giderken. Nefis mezeler ve deniz kabukluları yapan bir yer benim için başlı başına mutluluğun resmi olabilir zaten, denememek olmazdı. 

Ufacık tefecik içi dolu fosforcuk olan mekanın güler yüzlü ve ilgili, bilgili sahibesi Ayşe Yağcıoğlu, bize hem bu işe nasıl başladığını, hem yemekleri, hem de ihraç da edilen mavi yengeçleri nereden aldıklarını anlattı. Ee, bir kolu Antakya, diğer kolu Ayvalık'a dayanan bir aileden de leziz olmayan herhangi bir şey çıkmasını bekleyemezsiniz zaten değil mi?      


Masaya gelen her şey son derece lezzetli ve özellikliydi. Alışılageldik meze ve ara sıcaklardan çok deneysel ve yaratıcı bileşimler var burada. Yediğim her şeye bayılsam da favorilerimi ilk üç olarak sıralayacak olsam pesto soslu kalamar ızgara, humusun üzerinde servis edilen bademli karides ve ananasların üstünde akrobasi yapan ;) jumbo karidesleri söylerim herhalde. Ana yemek olarak yengeçler de nefisti. Okyanus yengeci kadar olmasa da mavi yengeç de başarılıymış, ilk kez denemiş olduk. 

İç mekanda bizim dışımızda henüz kimse yokken de bol bol aile fotoğrafı çekmeyi ihmal etmedik elbette. Zaten az ve öz gittiğimiz Ankara'da bu kadar keyifli bir ekibin toplanması da nadir oluyor haliyle. O yüzden bu keyifli geceyi ölümsüzleştirmeliydik.

Ankara'da yaşayanlar veya yolu Ankara'ya düşenlerin mutlaka denemesi gereken bir lezzet durağı Yengeç-çi.  Reşit Galip Caddesi 16 numarada mutluluğun resmini çizmek isteyenleri bekliyor. Fiyatlar da bu lezzetler için son derece makul diyebilirim. (Tel: 0-312- 460 11 00)


6 Haziran Cumartesi akşamı ise kuzen düğünü sayesinde yine aşırı doz aile saadeti, bol bol düğün selfie'si, kendimizi tanımamızı zorlaştıracak göbek atmalar, ayağımı tanımamı zorlaştıracak şekilde topuklu ayakkabıyla halay çekmeler (hâlâ buz uyguluyorum o ayrı!), kadeh tokuşturmalar, yırtık kot-sıfır makyajdan payetli abiye-dumanlı gözlere geçiş etkisiyle üstümüze yerleşen bir Gülben Ergen halleriyle falan geçti. ;) Ama çoook eğlenceli bir düğün oldu doğrusu. Bunda çiftimizin nikah üstüne ikinci düğünü yapıyor olmalarının da etkisi büyüktü sanırım. :P Gelinle damat rahat olunca, konuklar da pek rahat oluyor demek ki. Özlem ve Barkın'a bir ömür boyu mutluluklar dilerim. Hayatınız düğün tadında olsun.  


Ve Pazar sabahı da ayrı bir heyecanla İstanbul'a döndük. O kadar yorgun ve uykulu olmama rağmen oy verdikten sonra yarım saat bile kestiremeyecek kadar büyük bir heyecanla akşam olmasını ve seçim yasaklarının kalkmasını bekledim. Saat 21.00'e kadar seçim yasaklarının kalkmamasını iyiye işaret olarak yordum, CNN Türk'teki gülen yüzleri çok iyiye işaret olarak yordum ve oleeey! İlk kez ardından mutluluktan içtiğimiz bir seçim yaşadım bu yaşımda. Bunun sürmesine ne kadar izin verirler henüz bilemesem de (ki ikinci günden ortalık karıştırma sinyalleri var haberlerde), bu sonuç iki yıl önce içimizde yeşeren umutları bir kez daha besledi. 

Umarım daha çok ve farklı sesin duyulduğu, savaş yerine barışın hüküm sürdüğü, sorunların  "ben yaptım oldu" kafasıyla değil diyalog ve uzlaşmayla çözüldüğü, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, yolsuzluk-yoksulluk-yasaklar ve yozlaşmanın üstüne kararlılıkla gidildiği, etnik ve dinsel kimliklerin tamamının saygı gördüğü, kimsenin bu ülkenin tek sahibiymiş gibi davranmadan karşısındakiyle gerçek anlamda empati kurabilmeyi başardığı yepyeni bir Türkiye'ye açılan kapı olur bu seçimler. Yol çok uzun elbet, hasar tespit ve onarım süreci bile oldukça uzun bir zaman alacak, ama olsun, bir yerden başlamak gerekirdi. Sabırla ve umutla çok daha yaşanılır bir ülkeye kavuşmayı can-ı gönülden diliyorum.    

Keyfimiz daima bol olsun!

Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin 1915-2015

Doğumunun 100. yılında Aziz Nesin'i edebiyatı, mizahı, hayat görüşü, politik duruşu ve geleceğe bıraktıkları açısından daha yakından tanımak ve değerlendirmek amacıyla düzenlenen sergi, Aziz Nesin’in yazılı ve görsel arşivine geniş yer ayırıyor. Nesin Vakfı tarafından organize edilen serginin birincil amacı, Nesin Vakfı arşivlerini paylaşıma açarak, günümüz Türkiye’sinde Aziz Nesin’i kendisine yüklenen değil; oluşturduğu ve yaşattığı değerlerle, olabildiğince objektif bir bakış açısıyla tanımak ve tanıtmak.
Ömrüne Sığmayan Adam sergisi (10/06-16/07), Aziz Nesin’i anlatmanın yanı sıra; onun tanıklık ettiği tarihi sözlü, görsel ve yazılı belgelerle izleyiciye aktarmayı ve çeşitli tartışma platformları açmayı hedefliyor. 6-7 Eylül olayları, Sivas katliamı gibi Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakan olaylara, Türkiye’de sanat, edebiyat, politika gibi mevzulara da Aziz Nesin’in gözünden bakma, Aziz Nesin’i bilindik klişelerin ötesinde tanıma olanağı sunuyor. Aziz Nesin’in yaşamı süresince ortaya çıkardıklarının yanı sıra, ömrüne sığdıramadığı işlerine yer veriyor. 
Sergi Aziz Nesin’in yaşamını ilk kez bu denli ayrıntılı bir çalışma üzerinden izlenime açıyor. Yazarın yüzbinlerce dokümandan oluşan kişisel arşivinden bir seçki, el yazması notları, eşyaları, biriktirdikleri, aldığı ulusal ve uluslararası ödüller ve kitaplarının yanı sıra, yaşamı üzerine video röportajlar ve belgeseller de yer alıyor.

Sergi içeriği, Nesin Vakfı arşivinde korunan çeşitli kaynaklardan derlenen belge ve yayınlardan, Aziz Nesin’in güncelerinden, mektuplarından, notlarından, yayımlanmış ve yayımlanmamış eserlerinden, onun üzerine yapılan yazı-çizilerden, fotoğraf, karikatür, afiş ve benzeri çeşitli görsel malzemelerden, biriktirdiği, kullandığı objelerden ve metinlerden oluşmaktadır. Tüm bu belgeler çerçevesinde, Aziz Nesin’in kendi anlatımı üzerinden bir tarih okuması kurgulanmaktadır.
Tophane’de yer alan Depo İstanbul’un iki katına yayılan sergi, iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm, 1915-1995 yılları arasına, yani Aziz Nesin’in yaşadığı döneme yer veriyor. Bu dönem, bir kronoloji üzerinden, yazarın kitapları, günceleri, notları, fotoğrafları ve el yazılarından alıntılarla, yine yazarın kendi dilinden anlatılıyor. Mekanın üst katında sunulan bölüm ise, 1995’ten bugüne, yaşayan Aziz Nesin’e, yani Aziz Nesin’in kendisi tarafından girişimi yapılan, yazılmış, düşünülmüş, ya da planlanmış olan ve bugün hala çalışmaları devam eden, varlığını sürdüren ürünlerine yoğunlaşıyor: Nesin Vakfı, Nesin Yayınevi, Nesin Matematik Köyü, ölümünden sonra çevrilen, basılan kitapları, bunlar arasındaki en önemli örneklerden. 1995-2015 yılları arasındaki sürece dair bu bölümün anlatısı, yine yazarın kendi dilinden, metinlerinden, notlarından yapılan bir seçki ile diline müdahale edilmeksizin hazırlandı.
Sergi yapımcılığını, yaşamını Viyana’da sürdürmekte olan küratör Işın Önol üstlenirken, arşiv çalışmaları İstanbul’da yaşayan ve 2009 yılından bu yana Aziz Nesin’in kişisel arşivi üzerinde çalışarak yeni kitaplar yayımlayan ve hemen hepsi eski yazıyla tutulmuş taslak ve notlarını Latin harflerine aktaran Esin Pervane ve Salih Bora tarafından yürütüldü. Serginin tüm taşıyıcı ahşap üniteleri, yaşamını Berlin’de sürdüren Berk Asal tarafından tasarlandı ve yine kendisinin yürüttüğü atölye çalışmaları süresince Nesin Vakfı öğrencileri ve mezunları ile kolektif bir çalışma içinde üretildi. Sergi grafik tasarım çalışmaları Onur Kanyılmaz ve Murat Kaspar tarafından sürdürüldü. Sergi içinde yer alan ve Nesin Vakfı öğrencileri ve çalışanları ile yapılan video-röportajlar temel alınarak hazırlanan Aziz Nesin Yaşıyor belgeseli ile Nesin Vakfı fotoğrafları ise Fatih Pınar ve Burcu Kolbay tarafından hazırlandı. Serginin içeriği, Ali Nesin ve Vakıf yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu başta olmak üzere Nesin Vakfı danışmanlığında sürdürüldü. Serginin inşası ve kurulması ise Nesin Yapı’nın desteği ile, yine Nesin Vakfı öğrencileri ve mezunları tarafından yürütülecek.
Sergide Aziz Nesin’in şimdiye kadar basılmış tüm kitaplarına ulaşmak mümkün. Sergi boyunca izleyiciye eşlik eden ve Aziz Nesin’in kendi anlatımlarından, yayımlanmış ve yayımlanmamış eserlerinden, güncelerinden, notlarından tek tek seçilerek bir araya getirilmiş yaşam öyküsü, yine Esin Pervane ve Salih Bora tarafından hazırlandı. Bu kolaj kapsamlı bir görsel ve metin içeriği ile sergi kitabı olarak hazırlandı. Murat Kaspar tarafından tasarlanan sergi kitabı İngilizceye Nazım Hikmet Richard Dikbaş tarafından çevrildi. Sergi 16 Temmuz tarihine kadar izleyiciye açık olacak.

P*rk ve Cecil Beaton'ın Portreler'i

Hem İkinciKat'ın bu sezon izlemediğimiz son oyunu olduğu için hem de Gezi'nin ikinci yıl dönümü haftasını kutlamanın güzel bir yolu olacağını düşündüğümüz için geçtiğimiz Cumartesi gecesi düştük yine Karaköy yollarına. Oyunun yazarının Sami Berat Marçalı olması ve Gezi ile ilgili olduğunu bilmemiz bilet almak için yeterli oldu. Ancak galiba beklentimizi fazla yüksek tuttuğumuzdan oyundan, oyunculuklardan ve metinden pek etkilenmedik doğrusu. Gezi direnişine katılmış iki eski dost (Can ve Deniz) ile orada tanıştıkları ve adeta yıllardır birbirlerini tanıyorlarmışçasına samimi oldukları, Londra'da yaşayan ve Gezi ile ilgili tez yazmaya çalışan Tuğçe'nin Gezi sırasında ve sonrasında yaşadıklarının öyküsü anlatılıyor oyunda. Her biri için direnmenin ve yaşamanın ne anlama geldiği, direnme ile yaşama arasındaki bağ irdeleniyor. Parkta geçen sahneler çok keyifli, üzerinden zaman geçtikten sonra Londra'da barmen olarak çalıştıkları hayata dönülen sahnelerden aynı tadı alamadım. Tek perdelik, 1,5 saatlik oyunun yer yer sıkıldığım bölümleri de oldu. Açıkçası böyle güzel bir malzemenin bu kadar vasat aktarılmasına şaşırdım ve biraz hayal kırıklığına uğradım. Yine de elbette bu benim görüşüm. Siz 20 Haziran'a kadar tüm oyunlarda #TekBiletle2Kişi kampanyasına devam edecek olan İkinciKat'a gidip, kendi kararınızı kendiniz verebilirsiniz.

Gelelim Cecil Beaton'ın Pera Müzesi'nde 26 Temmuz'a kadar devam edecek olan Portreler sergisine. Grayson Perry'nin Küçük Farklılıklar sergisini gezdiğim gün, hemen alt katındaki bu sergiyi de gezdim ve bayıldım. Size de aynı ikilemeyi yapmanızı öneririm. Aşırı doz sanattan bir şey olmaz derseniz çıkışta Arter'e, Spaceliner'a da uğrayın hatta. ;) Bu sergide pek fotoğraf çekemedim çünkü üçüncü fotoğrafta fark ettim ki ben de kendi çapımda sergi açabilecek bir seri yaratıyorum: "Cecil Beaton Portreleri ve ben" serisi. :P Yansımadan dolayı Fred Astaire, Dali ve Grace Kelly'nin yanında belirdiğimi fark edince fotoğraf makinesini kılıfına koyarak sergiyi gezmeye devam ettim. 


20. yüzyılın çok yönlü sanatçılarından biri olan Cecil Beaton, fotoğrafın yanı sıra resim, illüstrasyon, karikatür, kostüm tasarımı, yazı, oyunculuk, fotoğraf tarihçiliği gibi alanlarda da kendini göstermiş isimlerden. Portre fotoğrafçılığına da alında çocukluğunda annesini ve kız kardeşlerini giydirip kuşatıp, yaratıcı dekorlar hazırlayıp, objektifinin karşısına alıp, konu mankeni olarak kullanarak başlamış sayılır. 1904-1980 yılları arasında yaşamış olan sanatçı, o dönemin önde gelen sanatçılarının pek çoğunu şahsen tanıdığı için ünlülerin portrelerinden oluşan muhteşem bir koleksiyon da oluşturmayı başarmış. Marilyn Monroe'dan aşağıda gördüğünüz Audrey Hepburn fotoğraflarına, Grace  Kelly'den Churchill'e, Dali'den Picasso'ya, Rolling Stones'dan Elizabeth Taylor'a onlarca nefis fotoğraf sizleri bekliyor. 


Yani son iki yazımda size kısaca şöyle sesleniyorum: Pera Müzesi çok güzel, gelsenize! ;)
İyi gezmeler...

Grayson Perry'den Küçük Farklılıklar

Pera Müzesi'nde 13 Mayıs'ta açılan ve 26 Temmuz'a kadar devam edecek olan Küçük Farklılıklar sergisi merak ettiklerim arasındaydı. Geçen hafta gezme fırsatı buldum ve Grayson Perry ile tanışmış oldum. 

Günümüz çağdaş sanatının sıra dışı isimlerinden biri Grayson Perry. Din, seks, siyaset, sınıf ve kimlik meseleleriyle ilgili yorumlarını halılarına, seramik çalışmalarına ve baskılarına yansıtıyor. 2003 yılında çağdaş sanat dalında en prestijli ödüllerden biri olan Tuner Ödülü'nü kazanmış ve törene de alter-egosu Claire olarak kadın giysileriyle katılmış. İlginç ve cesur bir sanatçı olmasının yanı sıra sunduğu TV programları ve radyo şovlarıyla popüler bir figür de aynı zamanda. 


Halılarına ve seramik vazolarına ya da figürlerine yansıyan o müthiş hayal gücünden ve ince ince göndermelerinden etkilenmemek mümkün değil. Örneğin üstteki kolajın sol alt köşesinde gördüğünü figür, sanatçının hayat boyu yoldaşı olan oyuncak ayısı Alan Measles'ın İslami bir temsili. Adı da Bilge Alan. Hemen çapraz üstündeki halıda da Tanrı Olarak Alan Measles'a Oy Verin diyor. En sağdaki vazonun adı Şeylerin Hakkımızda Söyledikleri.  Gerçekten de koltuğunuz şişko ve sıradan, şarap şişeniz alkolik, arabanız sıkıcı, maço bir otuzbirci olduğunuzu düşünüyor olabilir, ona göre. ;) Alt sıranın ortasında ise Peygamberlerimizin Portreleri vazosu var. Üstündeki portreler ise Voltaire, Rousseau, Diderot gibi ünlü düşünür, filozof ve yazarlara ait. 

Birçok halı ve vazonun yanı sıra bir de 6 halıdan oluşan Küçük Farklılıkların Kibri serisi sizleri bekliyor sergide. Burada Tim adlı kurgusal bir karakterin doğumunda ölümüne kadarki hayat evreleri hikaye edilmiş. Günümüzün tüketim kültürü, popülarite çılgınlığı, yitik değerleri, kimlik bunalımları dev halıların üstündeki minik bir sürü detayla öyle güzel ve rengarenk anlatılmış ki. Bu seriye bayılacaksınız bence. 


Aşağıda zengin iş adamı Tim Rakewell'in hayatı resmedilmiş. Karısı mutfakta twit atarken, çocuğu halıda oynuyor, meyve sebzelerin üzerinde durduğu The Guardian gazetesinde Tim'den bir "geek" olarak bahsediliyor ve "İz bırakmadan yükseldi" yazıyor. ;) Tim'in oturduğu kanepedeki yastığın üstünde ise "Burjuva ve Gururlu" yazmakta. ;) Günümüzün tanıdık başarı kriterleri, başarının eşittir zenginlik anlamına geldiği ruhunu yitirmiş yaşam hikayesi örneklerinden biri var karşımızda. 


Ve Tim'in acı sonu da ikinci karısıyla birlikte Ferrari'siyle yaptığı bir kazayla geliyor. Karısının ortalığa saçılan marka çantasının içinden çıkan Hello dergisinde Tim ve Amber ile ilgili bir magazin haberi var. Tim'in köpeği de kazada ölmüş ve arabanın dağılan kırmızı kapılarından birinin üstünde yatıyor. Sarışın karısı şokta ve Tim'in cansız bedeni sağlık görevlilerinin kollarının arasında duruyor.  


Bu yazı sadece bir fragmandır. Filmin kendisi o kadar çok detay içeriyor ki, mutlaka gidip kendiniz izlemelisiniz. Bu bahsettiklerim dışında çok detaylı ve dokundurmalı haritalar, Perry'nin TV şovlarından görüntüler ve halılarıyla ilgili eskiz çalışmaları da sizleri bekleyenler arasında. 26 Temmuz'a kadar Perry'nin bu renkli dünyasına uğrayın derim. Ben şimdi aşağı kata Cecil Beaton'ın muhteşem portre fotoğraflarına bakmaya gidiyorum. Siz de bu sergiyi bitirince peşimden gelin. ;) 

Sergi Haberi: Katmanlar // Layers

Galeri İlayda, 29 Mayıs – 28 Haziran 2015 tarihleri arasında Kerim Yetkin’in  “Katmanlar // Layers” solo sergisine ev sahipliği yapıyor olacak.

Sanatçının çeşitli renk, desen ve doku katmanlarından oluşan, anlık etkiler veren kompozisyonları adeta zamana karşı meydan okumaktadır. Doğada çeşitli etkileşimler ve zaman aşımı içerisinde oluşmuş paslı zeminler, ağaç gövdelerindeki yarıklar, çürümeler, doğal yüzeylerdeki deformasyonlar sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuştur.

Pentürün statükosuna bir anlamda baş kaldıran sanatçı, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elde eder. Kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki girift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzular. Bu yansımalar,  sanatçının bazen oldukça geniş yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkarlar…



Özgün fikir ve tekniği ile çalışmalarına devam eden Kerim Yetkin’in  Katmanlar // Layers” isimli non-figüratif işlerden oluşan solo sergisi 29 Mayıs – 28 Haziran 2015 tarihleri arasında Galeri İlayda’da izlenebilir.

Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye 
Tel: 0.212.227 92 92

Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.