Balat’ta Sanat Başkadır

Bir Fener-Balat kültür turu yapmıştık yıllar önce ama o zamandan bu yana Balat'ın çok değiştiğini biliyorum ve en kısa zamanda galerilerini, butik ve kafelerini keşfe çıkmayı çok istiyorum. Bu basın bülteninde de yine Balat'ta açılan ve sanatçıların hem kalabilecekleri hem de sergilerini açabilecekleri yepyeni bir mekandan bahsediliyor. Kültür-sanat sezonunun tam gaz açıldığı bu mevsimde ilginizi çekebilir. ;)
***

Kadim medeniyetlerin beşiği, tarihe tanık sokaklar, cumbalı evler, gizemli mahzenler, binlerce yıllık dini mekanlar… Evet, Balat’tan bahsediyorum. Tarihi geçmişiyle ilgili sadece tahminlerin yapılabildiği, Bizans ve Roma kadar esrarlı İstanbul’da bir semt.

Galeri Eksen Balat Art and Artist House, tiyatro sanatçısı Ayla Önder ve eşi sanat taciri Aşkın Önder tarafından farklı bir sergileme alanı oluşturmak için kuruldu. Tuğla duvarlarla örülü, tarihi kuyunun bulunduğu, ve dönem mimarisi modernize edilerek kurulan Galeri Eksen Balat Art and Artist House, yurt dışından veya İstanbul dışından sanatçıların (ressam, heykeltıraş, belgeselci, küratör, sanat tarihçi, fotoğraf, ebru, hat, seramik sanatçısı, sanat sever, koleksiyoner) gelip ikamet edebilecekleri, eserlerini sergileyebilecekleri yeni bir adres.
 Sergileme alanı ve sanatçı odasına ait fotoğraflar

Farklı din, dil, kültür ve ırkların uzun süredir birlikte dostça, kardeşçe ve barış içinde yaşamlarını sürdürdükleri bu kadim semtte, yine farklı sanat anlayışlarından, farklı kültürlerden, farklı dillerden ve dinlerden sanatçıların oluşturacakları sergi konseptleri Galeri Eksen Balat’ta gösterime sunulacaktır.

Filiz Hatipoğlu çalışması

Çağdaş Erçelik heykeli

Tüm bunların ışığında, 3 Ekim 2015 tarihinde Galeri Eksen Balat, farklı sanat anlayışlarına sahip sanatçıların eserlerinden oluşan “Balat’ta Sanat Başkadır” isimli sergiye ev sahipliği yapacaktır. Sergi 3 Ekim -15 Kasım tarihleri arasında gezilebilir. 

***

Toplam 42 sanatçının çeşitli eserleriyle katılacağı sergide görebileceğiniz çalışmalardan yalnızca ikisini yukarıda paylaşıyorum. Ger kalanlar için Balat yolları taştan! ;) İstanbul'da böyle semtlerin ve oluşumların artması dileğiyle kapanışı yaparken hepinize şimdiden iyi gezmeler diliyorum. 

Kaş ve Vecide ve ArtNivo

Ağustos sonunda bir hafta Marmaris duraklarını dolaştıktan sonra kalbimizi  her daim hızlı hızlı çarptıran, evimiz dediğimiz durağa, yani Kaş'a geçtik. Haziran'dan sonra bir hafta daha Kaş'ta kalarak kapanışı yaptık (ya da belki de yapmamışızdır kim bilir. ;) ). Ancak Kaş ayağını anlatmıyorum artık, çünkü Kaş'ı yeterince anlattım bence sizlere. Bakınız Haziran ayındaki Kaş turumuz: 1.yazı ve 2. yazı. Otelinden, plajına, meyhanesinden, alışverişine kadar Kaş'ta hemen hemen aynı yerler arasında mekik dokuduk yine. Bu kez tek fark üç günlüğüne yanımıza kaçan dayımın eşi (ki en yakın dostlarımdan biridir kendisi ;) ) oldu. Ona da Kaş zehrini zerk ettik Üzüm Kızı Meyhane'de İncesaz eşliğinde kadeh tokuştururken, DejaVu'da günbatımı birası içerken, Hideaway'de kapanış kokteyllerini yudumlarken. Şnorkel ekibinin de ayrılmaz bir parçası oldu ve hepimizden uzun süre Kaş'ın buz gibi denizinde kalabilme rekorları kırdı (ki burada tık tık tık maşallah diyoruz). Bizim keyifli planlarımıza, hayallerimize de büyük bir zevkle eşlik etti. Ve bir baktık ki artık gündüz düşlerinde Kaş hayalleri kuranlar arasına o da eklendi.;) 


Birlikte bizim de ilk kez gittiğimiz Hidayet'in Koyu'na da gittik bir gün. Burayı neden daha önce atlamışım bilmiyorum. Önceden çok salaş ve işletmesi olmayan, sadece çiğ börek satan Hatice Abla'nın olduğu bir yermiş. Artık Hatice Abla Ayı'da yapıyor çiğ böreklerini, aklınızda olsun. Gerçekten muhteşem bir lezzet. Ama Çukurbağ yarımadasındaki bu nefis koya gerçekten bayıldık. Koy olması nedeniyle denizi Küçükçakıl'a göre daha durgun ve daha ılık (ya da daha az soğuk diyelim, ılık Kaş için pek uygun değil ne de olsa). Pırıl pırıl, saatlerce şnorkel yapılabilecek güzellikte, kaplumbağaları daha net görebileceğiniz nefis bir deniz. Artık Bianca Beach olarak hizmet veren işletmesinden de çok memnun kaldık. Tek eksiği birer tane olan tuvalet ve soyunma kabinleri. Onların sayısının kesinlikle artırılması gerekiyor. 


Kaş anlatılmaz yaşanır cennetimiz bizim. Bundan sonra da yeni keşifler olmadığı sürece sanırım anlatmadan yaşamaya devam edeceğim. 

Film Önerisi: Vecide 


Uzun zamandan sonra İsocum'la evimizde baş başa bir Pazar günü geçirdik ve film izledik. İkisini de çok özlemişiz doğrusu. Moviemax Festival'de merak ettiğim Vecide filmini yakalayarak kültür-sanat sezonunun açılışını yaptık. Suudi Arabistan yapımı ve bir kadın yönetmenin elinden çıkmış bu filmi çok sevdim. Filmin ana karakteri Vecide, ülkenin kadını çocukluktan itibaren baskılayan kurallarına rağmen dinlediği müziklerle, girişkenliğiyle, ayağındaki Converse'leri ve mutlaka sahip olmak istediği bisiklet hayalleriyle çok daha özgür bir ruha sahip bir kız çocuğu. Ancak bu özgür ruhu ve yaşının getirdiği kıpır kıpırlığı, yaşadığı erkek egemen dünyada hem aile içinde hem de okulunda onun göze batmasına neden oluyor. İki yüzlü bir şekilde o erkek düzenine "uyan" öğretmeninin ve kızların bisiklete binmesi halinde çocuğu olmayacağına inanan annesinin hayallerine sürekli ket vurmasına rağmen Vecide bisikletine kavuşmak için her yolu deniyor. Sonucu izleyin ve bir yandan din adına kurulan baskı düzenlerinin boğuculuğunu hissederken, diğer yandan cesur kadınların aslında dünyayı değiştirebileceklerine olan inancınız artsın.  ;) 


Sergi Önerisi: 40 Metre 4 Duvar 8 Küp

Zorlu PSM ve artnivo.com işbirliği ile bu yıl 1 Kasım'a kadar devam edecek olan 14. İstanbul Bienali paralel etkinlikleri kapsamında Zorlu PSM'nin sanat galerisi bölümünde açılan sergiye bir göz atın derim. 10 ayrı sanatçının bambaşka araçlarla oluşturdukları enstalasyon, performans ve farklı işleri, izleyicisine deneyim yaşatmayı hedefliyor. Favorilerim Ali Şentürk'ün "Koş Ali Koş" adlı video çalışması, Can Akgümüş'ün "Aynı Gökyüzü" enstalasyonu, Leyla Emadi'nin "Bulut"u (altta solda) ve Refik Anadol'un "Infinity Room" adlı video yerleştirmesi oldu (altta sağda ve kısmen videoda). 


video

Siz bu satırları okurken muhtemelen ben çok merak ettiğim bir yeri gezmeye başlayacağım İsocum'la birlikte. Araba kiralayarak, kafamıza göre yapacağımız, biraz yorucu olacağını tahmin etsem de değeceğine inandığım bir gezi planı var kafamızda. Umarım planlarımızı uygularız sağlıkla. Gerçi Merkür retrosu  varmış, seyahatlerde bilet ve bavul kayıpları, uçuş iptalleri falan yaşanacak deniyor. Zaten Merkür'ün hayırlı bir nedenle hareket ettiğini 37 yıllık ömrümde henüz görmedim! Neyse, her şey hallolur, siz yeter ki dua edin de Etna falan patlamasın, olur mu? ;)

Selimiye Notları

Selimiye otel anlamında en kendimize güvenerek gittiğimiz ama büyük hayal kırıklığı yaşadığımız yer oldu. Internet üzerindeki değerlendirme puanları 9'un altına düşmeyen, sözde "butik" Loca Otel'de yerimizi ayırtmıştık iki gece için. Minicik odaları, hiçbir özelliği olmayan sıradan kahvaltısının yanı sıra bavullarınızı taşımaya yardım edecek bir çalışanları olmadan Selimiye'nin en tepesine kurulmuşlar marifet gibi. Gündüz ve gece sahile/merkeze inmek için shuttle hizmetleri olduğunu belirtiyorlar sayfalarında, ancak 2 saatte bir olan bu hizmet akşam saat 5 gibi sizi otele getirerek sona eriyor. "Ne gerek var aşağıya inip yemek yemeye restoranımızda yiyiverin işte" kurnazlığı çok hoş! Ve Selimiye'de taksi/dolmuş yok, haberiniz ola. "Anlaşmalı plajınız var mı?" sorusuna "Biz teknelerin bağlandığı denize deniz demeyiz pek" yanıtı da aldıktan sonra anladık ki her anlamda kendi başımızın çaresine bakacağımız günlerdeyiz! Herkes ailenin nezaketi ve efendiliğinden bahsediyor yorumlarda (ki otel işletmeciliği yapan bir aile için zaten olması gereken özellikler), bunlara diyecek bir şeyim yok. Denize, güzelim restoranlara, merkeze inmeden aileyle oturup, çay-kahve içip, sohbet etmek isterseniz uygun bir yer. Onun dışında ailenin kızını ya da oğlunu istemeyi düşünmüyorsanız nezaketleri karın doyurmuyor söyleyeyim. Hele bir de arabasız falan gelmeyi düşünüyorsanız, aklınızdan bile geçirmeyin derim. Tepedeki konumu nedeniyle manzara elbette çok güzel. Bence otelin tek artısı. Ama iki günüm varsa denize tepeden bakmayı değil, içinde olmayı isterim şahsen! Kısacası önermiyorum.


Kaldığımız günlerde sakinliğine ve gölgesi bol plajına bayıldığımız için başka yere gitmediğimiz İskele Pansiyon'da kalsaymışız bundan iyiymiş diye düşündük. Düz ayak, yenilenmiş odaları, koyun ortasındaki sakin, nefis konumu, güzel kafeteryasıyla İskele'yi çok sevdik. Tabi orada kalmadığımız için her gün şezlong parası ödemek durumunda kaldık, ama ders oldu en azından: öyle her otelim butik diyene dilimiz dışarıda koşmamayı öğrendik. ;)


Selimiye'nin denizi gerçekten çok güzel. Kocaman, masmavi, durgun bir koy. Suyun berraklığından dolayı girişteki çakıl taşları tüm netliğiyle karşınızda duruyor. Sabah erken saatlerde mavinin 50 tonu hakimken, akşamüstü daha pastel tonlara bürünüyor koy. Günün her saati insanı üşütmeyen suyun sıcaklığı da ideal. Huzuru bozan saçma sapan müzikler, tekne turları yok. Ama çocuklar var tabi! O yüzden hangi şezlonga yayılacağınızı iyi seçin.;) 


Selimiye gerçekten huzurlu bir yer. Tam bir köy. Yani İstanbul ve Ankara plakalı onca araç trafiği, artık "piyasa" olmuş balık restoranları ve bir sürü özel plajına rağmen huzurlu bir köy. O kadar ki Kaş, yanında şehir kadar kalabalık kalıyor. O huzurlu halini çok sevmeme rağmen buranın altyapısı olmayan bir köy olduğunu ve birkaç yıl içinde kesinlikle farklı bir düzenleme yapılması gerektiğini düşündüm. Tüm plajlar ve restoranların önünden geçen tek bir araç yolu var ve anlamsızca sürekli tıkalı! Sanki o yol trafiğe kapalı olsa ve gece geç saatlere kadar sürekli bir ring sefer olsa biraz daha düzen sağlanabilir gibi. Ama buranın popülerliği böyle devam ederse birkaç seneye trafiği ve restoranları (fiyatlar, rezervasyon gerekliliği, ben oldum havaları anlamında) daha çekilmez olabilir. Hazır huzurluyken bol bol gelmek lazım bence!

Restoran olarak en meşhur ikiliyi denedik kaldığımız iki gece içinde. İlki Hidayet'in Yeri Deniz Restaurant. Gerçekten anlatıldığı kadar var bence burası. Çok lezzetli mezeler, taptaze bir deniz levreği, buz gibi rakı. İskelenin üstüne kurulmuş tahta masalar. Az ışık, hiç müzik, bol sohbet. Tam bir rakı-balık ortamı. Selimiye'de fiyatlar İstanbul ayarında, yani çok uygun diyemeyeceğim. Ama şu ortama bakınca, İstanbul'a göre daha değer diyebilirim.


İkinci akşam da meşhuuur Sardunya'yı denedik. O akşam çok aç olmadığımız için birkaç meze ve bir ahtapotu bölüştük birlikte. Yediğimiz her şey çok lezzetliydi, hatta ahtapot olaydı. Tüm masalar doluydu. Ve buranın da az ışıklı, iskele üstü ortamı güzeldi. Ama sanki Hidayet'in Yeri'ni daha çok sevdim ben. Çünkü demirlemiş teknelerden dolayı denizi görememek yerine yanıbaşımda denizin şıkırtısını duymak ve etrafımın alabildiğine açık denizle çevrili olması çok daha keyifliydi.


Bunların dışında Selimiye'de yeme-içme olarak neleri öneririm diye sorarsanız eğer:

* Sahilde karnınız acıktığında mutlaka Sarı Kardeşler'in midye dolmasından götürün. Sayıyı size bırakıyorum, zira midyeye başlayınca bırakmak zordur, bilirsiniz. ;) Gerçekten çok lezzetliydi midyeleri, Kaş'taki midyecimize toz kondurmam ama bu midyeler ondan da güzeldi sanki.



* Selimiye'nin özel losta tatlısını yemeden dönmeyin. Keçi peynirli, ev yapımı baklava oluyor kendisi. Ben baklava tarzı tatlılara pek bayılmadığım için bana göre değil, ama yine de  denemelisiniz.

* Ceri Cafe'de bir çay saati yapmalısınız. Nefis tatlıları, kahveleri, ev yapımı limonataları, girişteki keyifli butiğiyle burası da tadılması gereken duraklardan. 

Eh, iki güne hiç de az şey sığdırmamışız sanki, değil mi? Selimiye'ye ilk gidişimdi, çok sevdim ve son olmayacağını düşünüyorum. Arada bir huzur depolamak için üç günlük kaçamaklar yapmalı Marmaris'in bu cennet köyüne.

Söğüt Molası ve Ardından Bozburun Durağı

İki günlük Bozburun durağı için yolumuza devam ederken molayı da Söğüt köyünde verdik. Aslında meşhur söğüt ağacının altındaki kahvede oturmamız gerekiyordu, ama benim sayemde orayı istemeden de olsa pas geçerek sahile indiğimizde çok da şirin bir başka bir cafeyle karşılaştık: Söğüt Ağacı Atölye Cafe. Yaşamını önce İstanbul'dan Selimiye'ye, daha sonra orasını da kalabalık bularak Söğüt'e taşıyan çok tatlı, güler yüzlü ve hoşsohbet sahibesinin ellerinden taptaze erikli frozen'larımızı içtik. Pırtık'la tanıştık, atölye bölümünden de kendime bir balık bileklik kaptım. O şirin bahçesiyle, minik atölyesiyle, köpekleriyle, taptaze ve doğal meyvelerden hazırladığı içecekler, kahveler ve kurabiyeler ikram ettiği cafe bölümüyle burası benim için inanılmaz ilham verici bir yer oldu diyebilirim. Çok mutlu olunabilecek bambaşka hayatlar mümkün gizli, saklı cennetlerde. 


Ve Bozburun'a doğru devam. Çok memnun kaldığımız Tymnos Otel'de yorgunluk kahvelerimizi içtikten sonra, odamızın hazırlanmasını sahilde bekledik. Beklerken de gördüğümüz o güzeller güzeli mavi tonuna hayran olduk. Ancak gerçekten "boz" tepeciklerle çevrili bir "burun" olduğu için maviye yeşilin eşlik etmediği ve öğleden sonra rüzgarının insanı serseme çevirebildiği bir yer burası. Ee, her güzelin bir kusuru var demişler. 


Denizinin sabah halini sevip, öğleden sonra rüzgarına pek bayılmasak da ve otellerin ve pansiyonların en fazla ikişer sıra halinde yerleştirdikleri şezlong ve şemsiyelerde güneşten kaçmak pek mümkün olamasa da yine de iki gün Bozburun bize iyi geldi. Sakinliğini, dümdüz ve düzenli sahil şeridini, otelimizi, insanlarını sevdik bu şirin kasabanın. Gündüz otelimizin terasında aşağıdaki manzaraya karşı kahvaltı yaparak güne başlamak, bazen manzarayı kumrularla birlikte izlemek, akşam aşağıdaki gece güzelliği eşliğinde yürüyüşler yapmak, sonrasında bu huzura kadeh kaldırmak paha biçilmezdi.


Burada kaldığımız iki gecenin birinde yine yürüyüş sonrası şarap&peynir&çerez ile hafif bir akşam geçirmek üzere otelimizin deniz kıyısındaki restoranına oturduk. Ancak diğer geceyi rakı&meze ile geçirmeye karar vererek Kandil Restaurant - Şafak Usta'nın Yeri'nde aldık soluğu.  Burası nefis mezeleri, taptaze balık çeşitleri, yediğim en güzel kalamar ızgaralardan biri ve hızlı ve güzel servisiyle kesinlikle Bozburun'a gideceklere tavsiye ettiğim bir lezzet durağı. Gözlerimdeki Yıldız Tilbe parıltısının nedeni hem fosfor, hem de buranın güzel bir kafaya ulaşmak için çok uygun bir yer olması efendim. ;) 


Artık Kaş'tan önceki son durak ve en merak ettiğim yer olan Selimiye'ye gitme zamanı. Bavulları kapatalım; balkonda havlu, banyoda diş fırçası, buzlukta polen, dolapta lens solüsyonu unutmadan toparlanalım. Ve yola çıkalım. Gerçi unutsak da olur bu kez, zira Selimiye yan komşu sayılır. 15-20 dakika içinde oradayız. 


Yukarıdaki fotoğraflar Selimiye'nin tepeden görüntüsü. Yani demem o ki yol üstünde durup, bu güzel manzaranını tadını çıkarmadan olmaz. Selimiye'ye gitmeden önce bu harika köye tepeden bakmayı unutmayın.  

Ağaç Kardeşliği (#agackardesligi)

DOĞA VE ÇOCUKLAR İÇİN KOŞUYORUZ. HAYDİ, KOŞARAK AĞAÇ KARDEŞLİĞİ'NE DESTEK OLMAYA!

Bu günlerde "Adım Adım Oluşumu" adını çok sık duyuyoruz ama duymayanlar için bu anlamlı oluşumu anlatalım. Adım Adım, Mart 2008’de, yardımseverlik koşusunu Türkiye’de tanıtmak ve yaygınlaştırmak için kurulan ilk sivil toplum oluşumu. 6 bin gönüllü koşucusu ve 66 bin bağışçısı aracılığıyla bünyesinde yer alan Sivil Toplum Kuruşları'na maddi kaynak ve tanıtım desteği sağlıyor.


Peki nasıl oluyor? Çok kolay. 15 Kasım’da İstanbul Maratonu yapılacak ya, eğer siz de koşmaya karar verdiyseniz, yalnızca koşmak yerine Adım Adım Oluşumu içinde yer alarak koşunuzu bir STK’nın yararına yapabilirsiniz. Örneğin, TEMA Vakfı bu yıl Adım Adım Oluşumu içinde "Ağaç Kardeşliği" projesine destek sağlamak amacı ile yer alacak.



Siz koştukça ve sizin adınıza yapılacak bağışlarla neler oluyor neler:

• Türkiye’nin 7 bölgesinden çocuklar, yıl boyunca bu özel doğa eğitim programına katılacak
• Boynuna asabileceği şekilde tasarlanmış bir gözlem kutusunun merceğinden doğal varlıkları yakından inceleyecek 
• Kendi saksısına, kendi tohumunu ekip bir fidanın yetişmesine tanıklık edecek 
• Fidanı yetişirken gözlem defterine duygularını, düşüncelerini not edecek 
• Zamanı gelince yetiştirdiği fidanı toprakla buluşturacak 
•Tüm bu süre boyunca TEMA Vakfı’ndan gönüllüler onu ziyaret edecek, sorularını yanıtlayacak 
•Eğitim alan her çocuk için Çanakkale’de bir fidan dikilerek 4.000 4000 fidanlık bir Hatıra Ormanı oluşturulacak. Çanakkale’de fidanlar dikile dursun, 7 ildeki 4000 çocuk bir yandan da "yaparak ve yaşayarak" doğa eğitimi alacaklar. Bu eğitimin bir parçası olarak kendilerine dağıtılan saksılara Çanakkale’deki 4.000 fidanın kardeşi olan ağaçları yetiştirmek için tohum ekip filiz vermesini ve bir fidanını yetişmesini gözlemleyecekler. Çocuk, saksıda yetiştirdiği fidan, ormandaki fidan, onun için koşanlar ve onların bağışçıları; herkes ağaç kardeşi olacak.

TEMA Vakfı'nın hedefi 4000 çocuğa bu eğitimi verebilmek ve 8000 fidan dikebilmek. Çocuklar da Ağaç Kardeşliği projesi ile TEMA Vakfı uzmanları tarafından tasarlanmış, doğayı deneyimlemeye ve gözlemlemeye dayanan bir eğitim alacak.



Sizleri böylesi güzel bir projeden haberdar etmek bizden koşması sizden. http://www.adimadim.org/uyelik/Uyelik.aspx linkinden üye olarak bu projeye dahil olabilir ve TEMA Vakfı'nın Ağaç Kardeşliği adına koşarak ya da koşuculara bağış yaparak destekleyebilirsiniz. 
Bir Boomads Sosyal Sorumluluk İçeriğidir.

Turunç Notları

Uzuuun bir aradan sonra gezi notlarıyla da merhaba! Ağustos ayı bizim için çok hareketli geçti. İlk başta korktuğumuz, üzüldüğümüz sağlık durumları olsa da onlar bile olabilecek en güzel şekilde sonuçlandı, problem yaratan ne varsa kışkışlandı, güzel haberler alındı ve sağlıkla, keyifle hayatımıza kaldığımız yerden devam edebildik. Çok şükür!

Yılın son yaz tatilini iki hafta olarak planlamıştık. Bu zorlu ilk iki haftanın ardından Ağustos'un son iki haftasında kış için gereken motivasyonu kazanmamıza yarayacak tatilimiz için yola koyulduk. Bu kez son haftayı yine değişmez aşkımız Kaş'a ayırdık, ama ilk hafta biraz görmediğimiz yerleri görelim dedik. Dalaman Havaalanı'ndan arabamızı kiraladık ve düştük yollara. Kısa kısa anlatmaya çalışayım. 

İlk durağımız Turunç oldu. Aslında Datça olacaktı ama 3 günün Datça için çok kısa olacağını düşünerek rotayı değiştirdik ve orayı keşfetmeyi başka bir yaza bıraktık. Turunç'un İçmeler olmasına bir tık kalmış diyebilirim. Merkezde curcuna bir kalabalık, plajlarda özensizlik ve sakillikler göze çarpıyor. Deniz çok güzel olsa da teknelerden atılan pisliklerle sık sık karşılaşabiliyorsunuz, denetim falan hak getire anlaşılan! Teknelerden yayılan müziği duydukça eminim ki cennet olan koyları görmek için bile o cehennemi çekemeyeceğinize karar vererek tekne turu da yapmıyorsunuz. Oturup kalıyorsunuz yani kaldığınız yerde. 


Biz merkezde dört odalı bir apart otelde kaldık. Yorumlarıma buradan ulaşabilirsiniz. Balkonumuzdan ve akşam yürüyüşlerimizden manzaralar yukarıda. Ülkenin güzelliği konusunda tartışacak bir şey yok zaten. Her yeri çekilmez kılan insanın çirkinliği. Dolayısıyla fotoğraflar da en insansız zamanlardan. 

Turunç'a gideceklere kesinlikle Amos koyunda denize girmelerini öneririm. İyi ki gitmişiz, keşke de iki tam günümüzü orada geçirseymişiz dediğimiz nefis bir koydu. Profesörler Sitesi'nin koyu ama dışarıdan da şezlong ücreti (10 TL) verilerek girilebiliyor. Güzel bir kafesi, temiz duş ve tuvaletleri olan, kibar insanlarla ve ağaç altı gölgelik alanlarla dolu harika bir sahil. Turunç'ta huzuru bulduğumuz tek yer oldu diyebilirim. 


Yemek olarak sahilde her yerde taptaze balık ve salata bulabileceğinizi söylememe zaten gerek yok sanırım. Ama öyle müziğiyle, dekorasyonuyla, sunumuyla keyifli meyhane ya da bar ortamı aramayın. Bulamazsınız, üzülürsünüz. En meşhur kebap tabakları sipariş edildiği her seferinde halay çekilip, volkanlar patlatılan yerler bile var, o kadar diyeyim ben size! (bakınız ve kaçınız Oba Restoran) Tam yanındaki Kavala Restoran'a oturduğumuz için ne kadar eziyet çekebileceğinizi oradan biliyorum. Ama Kavala'yı her şeyiyle öneririm. Yemekleri, servisleri ve servis elemanlarının bilinci, insanlığı ve saygısıyla da. Son anlattıklarım yenmez biliyorum, ama ruha şifa oluyorlar, benden söylemesi. 


Çıkarken "güzel" insanımızın zevk için kırdığı köpek heykelinin sadece kafasını görüp de ufak çaplı şok yaşamayın. Elde kalanı korumak isteyen iyi niyetli insanlar zavallı hayvancağızın kafasını oraya öyle bir koymuşlar ki sanki sadece kafası açıkta kalacak şekilde diri diri gömülmüş hissi uyandırıyor! Turunç'un sanata ve şehir estetiğine bakış açısı konusunda fikir sahibi olabilirsiniz burada. ;)

Amos koyu ve Kavala Restoran dışında Turunç ile ilgili önerebileceğim fazla bir şey yok ne yazık ki. Marmaris taraflarının nefis bir doğası var, o ayrı. Her yer çam ormanları, her yer yemyeşil. Hani bizim Kaş'la yarıştırsak, Kaş torpillim olmasına rağmen daha arka sırada yer alabilir. Gel gör ki her şey doğa değil ne yazık ki. O doğaya değer veren, o doğanın tadını saygıyla çıkarmayı bilen insan da lazım bize. O yüzden buraya bir daha gelir miyim, bence zor. 

Ama Bozburun ve Selimiye için aynı şeyi demeyeceğim. Yani kısacası sırada Bozburun var. Nefis manzaralar arasında yol alırken tabelalarını göreceğiniz Marmaris Bal Evi'ne de mutlaka uğrayıp, arabanızın arkasına atmak üzere çam balı alabilirsiniz. Ne demişler "asil azmaz, bal kokmaz"; yani meali korkmayın, bagajda bozulmaz. ;)

   
Çok güzel düzenlenmiş, kafeteryası, müze bölümü ve mağazası olan Marmaris Bal Evi'nden bal, polen ve diğer bal ürünlerini telefon ile de sipariş edebiliyorsunuz. Kargo ile Türkiye'nin her yerine gönderiyorlar. Aklınızda olsun. Bozburun'a kadar yolda bir de kısacık bir Söğüt molamız olacak. Onu da sonraki yazıya sakladım. Açılış için bu kadar yeter dedim. Ve kısaca hoş geldim! ;)  

Zero - Geleceğe Geri Sayım

Dağlıca'yla başlayıp Cizre'yle hâlâ devam etmekte olan şu son günlerde herhalde ruhen tükenme noktasına gelmiş olabilirim. Bir de eve kapanıp çeviri yapmak zorunda olmak iyice daralttı beni. Bir pencerede çeviri, diğer pencerede Twitter ve az sayıdaki "haber" alınabilecek sayfalar derken açık havaya ve ruhumu aydınlatacak bir şeyler görmeye, yapmaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. Hâlâ yaşıyor olmanın verdiği insani istekler işte. 20li yaşlarda gençler, bebekler, çocuklar ölürken bizler "ay biraz açılmam gerek" demenin bile tuhaf utancı içinde yaşamlarımızı sürdürüyoruz işte. Çok şükür mü demeliyiz, bilemiyorum. Şükretmek bile bir eğreti böyle zamanlarda. Böyle de devam edecek gibiyiz bir süre maalesef.

Neyse, Çarşamba günü attım kendimi dışarı bu duygularla ve SSM'de yeni başlayan Zero - Geleceğe Geri Sayım sergisine gittim. Bu arada Uzun Çarşamba uygulamasıyla müzenin akşam biraz daha geç kapandığını biliyordum ve o uzun bölümün girişi ücretsiz sanıyordum. Ama tüm gün ve herkese ücretsizmiş SSM Çarşambaları. Aklınızda olsun yani. 

SSM bana hep çok iyi gelir. Emirgan sahilindeki konumu, o güzel bahçesi, güzel sergi salonu ve çıkışta Boğaz kıyısında yürüyecek olduğumu bilmek. Bu kez de girişte nilüferlere karşı poz vererek beni selamlayan minik bir kaplumbağa ve yukarıda Heinz Mack'in altın varaklı mozaik taşlarla oluşturulmuş ve Boğaz'a karşı kurulmuş Dokuz Sütun Üzerinde Yükselen Gökyüzü yerleştirmesi içimi açan ilk görüntüler oldular. 


Zero sanat akımının çıkış noktası ve felsefesi de beni çok etkiledi demeliyim. Ateş, ışık, hareket, uzam, renk, gösteriler ve performanslar: Zero bu öğelerin tümünü kullanarak sanat için yepyeni bir gelecek tasarlamış. Sınırların olmadığı yeni bir gelecek hayaliyle dünya çapında bir sanat üretiminin fitilini ateşlemiş. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yıkım ve olumsuzluğa bir tepki olarak 1957'de Düsseldorf'ta doğan Zero akımı, bir avuç genç sanatçının savaşın durağanlığa sürüklediği sanat ortamında eserlerini sergileyecek galeri bulamamalarıyla ortaya çıkıyor. Bunun üzerine Heinz Mack ve Otto Piene "Sanat sıfırdan başlamalı" felsefesiyle yola çıkıyorlar ve karamsarlık havasından silkinerek her türlü yeni başlangıca zemin sağlayacak bir "Zero alanı" hayal ediyorlar. 


Yukarıda Otto Piene'e ait İnci Çiçekleri (replika, solda) çalışması ve Koşan Ay ile Büyük Ateşçiçeği isimli tabloları bulunuyor. Aşağıda ise ışıltıyı sevdiğini bahçedeki sütunlarından da net bir biçimde anladığımız Heinz Mack'in değişik malzemeler ve ışıklar kullanarak yaptığı çalışmalar bulunuyor. Işık Yağmuru'nun (sağda) içinden geçmek serbest! 


Birkaç sene sonra aralarına Günther Uecker'de katıldıktan sonra ortaya çıkan ortak vizyon ve müthiş bir yaratım enerjisi, dünyanın dört bir yanında karşılığını buluyor. Genç sanatçıları bir araya getiren yenilikçi ve iyimser prensipler, yalnızca gece süren "Akşam Sergileri"nden manifestolara, yayınlara ve kısa süre içinde sınırları aşarak uluslararası bir düşünce ve sanat akımına dönüşüyor. Sergide çivilerle yapılmış çalışmalar gördüğünüz anda akıma dahil olan üçüncü isim Günther Uecker'in elinden çıkmış eserlere bakıyorsunuz demektir.


Son olarak 20. yüzyılın önemli isimlerinden Yves Klein, Lucio Fontana ve Piero Manzoni'nin de katılımıyla Zero akımı savaşın enkaza çevirdiği, odağını yitirmiş dünyada benzer kaygı ve umutları taşıyan sanatçıların ortak platformu haline gelmiş. Kurucularından Heinz Mack 1967 yılındaki son sergilerinde Zero'nun sona erdiğini ilan ettiğinde sadece 10 yıllık bir geçmişe sahip olan bu akım, Avrupa'nın 20. yy çağdaş sanatına çoktan damgasını vurmuş.


Yepyeni teknolojilerin ortaya çıktığı, uzaya hakim olma yarışlarının sürdüğü, yıldızlara ve Ay'a ulaşmanın hayal olmaktan çıktığı bir çağın ürünü olan Zero akımı sanatçıları bilimin geleceğe ve teknolojiye duyduğu inancı paylaşarak dünyayı yeniden inşa etme arzusunda birleşmişler. Geleneksel sanatın tuval ve çerçeveye hapsolmuş durağan anlayışına karşı çıkarak duygularını yansıtmanın yepyeni yollarını bulmuşlar. İşte bizler de şimdi bu akımın aktif olduğu 50'li ve 60'lı yıllara geri sayarak o yenilikçi ve ilerici enerjiyle tanışma olanağını buluyoruz.

Aceleye gerek yok, ama görmenize gerek var. Enerji veren ve karamsarlık bulutlarını dağıtmak üzere kafa yormuş bu akım ve sanatçılarıyla tanışmak için 10 Ocak'a kadar zamanınız var. Hafta sonu Mehtap'ta uzun bir kahvaltı&gazete molası üstüne ilgiyle gezebileceğiniz bir sergi. Ayarlayın derim. 

Bir Şey Yok Paylaşacak Acıdan Başka


Dün henüz hepimiz her şeyden habersizken öyle şımarık mutsuzluk paylaşımı falan yapmışım Facebook sayfamda. Genel olarak zaten bir cehennemde yaşadığımızdan haberdarız elbette de kendimize yarattığımız küçük, yapay cennetlerle avunarak tutunuyoruz işte hayata. Ama gerçekten artık acıdan başka paylaşacak bir şey kalmadı elimizde. Gencecik canların birilerinin iktidar hırsına kurban edilmesini izlemek kadar büyük bir travma olabilir mi? Biz her gün bu travmayı yaşıyoruz artık maalesef. 

Canıyla bedel ödemeyenler olarak ruh sağlığımızla, kırılan kolumuz kanadımızla, boğazımıza, midemize oturan yumruklarla bedel ödüyoruz. Ödetiliyor illa ki. Hepimizin ruhu yaralı, sakatız, belki de savunma mekanizması olarak hissizleştik, duygusuzlaştık, hafıza kaybımıza sarıldık. Çünkü bu gözler, bu yürek artık sürekli yaşatılan bu acılardan, vicdansızlıklardan tükendi. Görmek, duymak, hissetmek istemiyor. Ama ne mümkün! 

Bu ülkede yaşayabilmenin yolu kalbini aldırmak sanırım. Ölenle ölünmüyor demeyin. Her gün aldığımız şehit haberleriyle, her gün alamadığımız sivil halkın katledilmesi haberleriyle, minik Aylan'ın kıyıya vuran bedeniyle, Gezi'de kaybettiğimiz pırıl pırıl gençlerle, Suruç katliamında kaybettiğimiz pırıl pırıl gençlerle, her gün yaşanan kadın ya da LGBT cinayetleriyle, sağımızı solumuzu saran sevgisizlik ve şiddet girdabı içinde alında yavaş yavaş bizler de ölüyoruz. Hepimizin başı sağ olsun. Kısa vadede acıdan başka paylaşacak bir şey yok gibi görünüyor ama umalım ki uzun vadede bir mucize olsun ve insan olmayı yeniden hatırlayalım, bir arada insanca yaşayalım.