Siracusa (ya da Syracuse)

Agrigento'dan yola çıkarak Siracusa'yı günübirlik gezmeye ve oradan da Katanya'ya dönmeye karar verdik son gün. Şehrin Ortygia olarak adlandırılan Eski Şehir bölümünde Agrigento'yu bile kıskandıracak kadar etkileyici arkeolojik kalıntılar olduğunu bilmiyordum doğrusu. Aralarda karşınıza çıkacak pek çok tarihi yapıdan en önemlisi şehrin kemerli kapılarından içeri girmeden önce meydanda göreceğiniz Apollo Tapınağı'nın kalıntıları olacak. Bizans döneminde kilise, Arapların hüküm sürdüğü dönemlerde ise cami olarak işlevini sürdürmüş olan bu antik yapıdan kalanlar aşağıda. Hem de M.Ö 6. yy'dan bu yana varlıklarını sürdürüyorlar.  


Şehre girer girmez ilk iş her seferinde olduğu gibi yemek yiyeceğimiz durağı bulmak oldu. Burada da pazarlar meşhur ve yakınlarında istediğiniz ürünlerle sandviçler ya da pişirilen yemekler yaptırabileceğiniz büfeler ve önlerinde de kuyruklar mevcut. Bunların en ünlülerinden biri de Caseifico Borderi. Biz biraz sefa düşkünü bir çift olduğumuz için burada sıra beklemek ve atıştırmalık bir şeyler yemek yerine yerel bir restoran ve buz gibi bir beyaz şarabı tercih ettik ama her şey çok çekici görünüyordu, aklınızda olsun. 


Restoran isterseniz de kesinlikle Sicilia in Tavola'yı öneriyorum. Via Cavour üzerinde yer alan bu şirin, yerel restoranın ev yapımı makarnalarını mutlaka denemelisiniz. Özellikle deniz ürünlü olanları. Her yerde olduğu gibi burada da önden gelen ekmekler nefis. Kendinizi tutmayı başaramayıp, başlangıç tabaklarıyla birlikte karbonhidrat günahında boğulabilirsiniz. ;) Bir de yemeğin sonrasında limoncello istemek sanırım racona aykırı. Burada da yine kalmadı diyerek başka bir şey getirdiler ve Agrigento'daki Kalos duymasın ama bence bu getirdikleri digestive allorino'dan daha lezzetliydi. 


Yemek sonrası şehri turlamaya devam ediyoruz. Elbette ilk olarak şehrin katedrali Duomo'nun olduğu büyük meydana gidiyoruz. Burası M.Ö 5. yy'dan kalma Athena Tapınağı'nın üzerine inşa edilmiş ve 1693 yılındaki büyük depremde hasar görünce ön cephesi Andrea Palma tarafından 1728-53 yılları arasında yenilenmiş. Etkileyici bir görünüme kavuşmasının en birincil nedeni bu sütunlu ön cephe bence. Nefis! Meydanın diğer ucunda da minik bir Barok kilise daha yer alıyor. Binaları ve kafeleriyle geniş, ferah ve zevkli meydanlardan biriymiş burası. 


Siracusa'da görülmesi gereken en önemli diğer yer ise Fonte Aretusa. Eski çağlarda şehrin doğal su kaynağı olan  bu çeşme, şu an temel turistik gezi noktalarından biri. Mitolojide Aretusa bir su perisinin adı. Ve efsaneye göre tanrıça Artemiş, onu nehir tanrısı Alpheus'un nahoş ilgisinden sakınmak için bir su kaynağına dönüştürüyor. Pek çok şiirde adı geçen bu çeşmenin günümüz sakinleri arasında ördekler ve kuğular başrollerdeler. ;)


Bu arada dikkatinizi çektiyse aşağıya merdivenlerle inebilir ve şehrin merkezinden bile denize girebilirsiniz isterseniz. Ama biz denize değil ara sokaklara dalıyoruz. Binalar, mağazalar, dondurma molası, sokak sanatı, vs derken dönüşe geçme zamanımız da yaklaşıyor. 


En son yine harika bir çeşme olan Diana Çeşmesi ile kapanışı yapıyoruz. Giulio Moschetti'nin av tanrıçası Diana'ya ithafen yaptığı bu güzel çeşme, yine çok güzel bir meydan olan Piazza Archimede'in tam ortasında yer alıyor. Az önce de bahsettiğim Alpheus'un Aretusa'ya musallat olma hikayesi burada da anlatılmış. Ah bu azgın Yunan tanrıları! ;) Çeşmenin etrafındaki deniz canavarları ve balık tanrıları 1906-7 yıllarında eklenmiş. Görülmeye değer bir yapıt bence. 


Ve Sicilya gezimizi başladığımız noktada sonlandırmak üzere Katanya'ya doğru yola çıkıyoruz. Atlasjet'in Jetlife dergisinin 2012 Eylül sayısından bir alıntıyla bitiriyorum bu gezi yazısı dizisini de.  

"...Sicilyalılar için Sicilya, İtalya demek değil ve Sicilyalı olmak, bunu söyleyebilmek apayrı bir gurur. Sicilyalı olmak güçlü olmak, direnmek, kenetlenmek, zorluklara ve acılara boyun eğmemek demek. Adanın geçmişine bakıldığında hiç de haksız sayılmazlar. Defalarca püsküren Etna'nın yerinden ettiği köyler, önce 1908 depremiyle, ardından II. Dünya Savaşı'nda müttefik bombardımanıyla yerle bir olan hayatlar. Tüm bunların ortasında faşistlerin baskısı, mafya hesaplaşmaları... Bu yaşananların ardından, bugün Sicilya'da önemli olan tek şey, yarını düşünmemek ve "anı yaşamak". Sicilyalılar, bu ruh hallerini şu esprili cümleyle dile getiriyorlar: 'Sicilya dilinde gelecek zaman kipi bulunmaz.' "

Her ülke, her yeni kültür farklı bir hikaye. Ve ben de okumaya doymayan biriyim. Binlercesini okuyabilmek dileğiyle #GezmektenKimUsanır diyorum. Ama elbette bu hafta sonu hiçbir yere gitmiyoruz, değil mi? Önce #OyVer sonra tüm haftalar senin olsun, istediğin yere git gez, sevgili okur. 2 Kasım'da mucize olmayacak belki, ama şimdikinden çok daha güzel bir Türkiye'ye uyanmak dileğiyle. 

İyi hafta sonları. 

Agrigento

Palermo'dan sonra sırada bir gün kalacağımız Agrigento var. Öğlen saatlerinde B&B'a geldiğimiz anda bu minik şehri çok seveceğimi fark ediyorum. Hatta hemen "burada bir gün daha kalınırmış" falan demeye başlıyorum. Akşamına ise bir tam günün her şeyi yapmaya fazlasıyla yettiğini anlıyoruz tabi ki. ;)

Burada B&B Le Vie D'Arte'de kalıyoruz. Bulunduğu sokağın ve balkonumuzun açıldığı ufacık meydanın şirinliğini aşağıda görebilirsiniz. İşletmecisi Angelo çok ilgili ve yardımsever bir çocuktu. Arabamız için park yeri, günübirlik gezi önerileri, harita, yeme-içme önerileri verdikten sonra bize binanın ve dairemizin anahtarlarını vererek yanımızdan ayrıldı. Diğer kaldığımız B&B'lara göre en küçük oda burasıydı ve içeride biraz da Beşiktaş'taki öğrenci evlerinin rutubet kokusu vardı. Ha ha, rutubet kokusuyla bile duygusal bir bağ yaratmaya çalıştığıma inanamıyorum! ;) Bu arada kahvaltıyı da Angelo'nun verdiği fişler karşılığında birkaç adım mesafedeki bir kafeden alabiliyorsunuz. Özetle, çok uzun değil ama merkezi konumuyla bir gece kalmak için ideal bir yer.


Şimdi şehir öğle sıcağının sakinliğini yaşarken biz biraz enerji toplayalım. Kalos şehrin en özel restoranlarından biri. Minik balkonlarından birinde bir masa bulup, buz gibi bir şişe beyaz şarap eşliğinde nefis lezzetlerin tadına bakıyoruz. Genelde deniz ürünlü başlangıç ve ana yemekler seçip hepsine de tam puan veriyoruz. Kapanışı ise İsocum espresso ile yaparken ben limoncello istiyorum. Ama o da ne? Yeşil bir şişe getiriyorlar önüme. "Misket limonuyla yapılsa bile bu renk olmaz, ne ola ki bu" diye düşünürken servis yapan garson "limoncello kalmamış, bunu denemenizi istedim, beğenmezseniz benden" diyor. Adı allorino'ymuş. Ve o yeşil rengini veren ise defne yapraklarıymış. Ben beğendim, yolunuz oralara düşerse bir deneyin derim.


Yemeğin üstüne şehrin ana caddesi olan Via Atenea'nın 53 numarasında yer alan dondurmacıdan (Angelo önerisi) dondurmalarımızı da yedikten sonra Agrigento'ya gelme sebebimiz olan Valle dei Templi'ye, yani Tapınaklar Vadisi'ne gidiyoruz. 1997 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine alınan bu dev arkeolojik alan Antik Yunan medeniyeti ve mimarisinin nefis bir örneği. 1300 hektara yayılan alanıyla dünyanın en büyük arkeolojik kalıntılarını oluşturan tapınaklar bir tarafta deniz, diğer tarafta şehrin uzandığı bir yükseltide yer alıyor. 

Önce kısa notlar: Giriş kişi başı 10 Euro. Park yeri var. Gezmek için en az iki saat ayırmanız gerekir. Öğleden sonra 15:30 gibi giderseniz sıcaktan baygınlık geçirmezsiniz. ;)

Bu dev alanda temel olarak yedi tapınak bulunuyor. En iyi korunan iki tanesi ise benim favorilerim olan Juno Tapınağı (aşağıda sol üstte) ve Concordia Tapınağı. Juno Tapınağı aynı zamanda Hera Tapınağı olarak da biliniyor. Diğer tapınakların da çoğu Yunan Tanrılarına adanmış. M.Ö. 5. yy'dan kalma Juno Tapınağı, M.Ö 406'da Kartacalıların işgali sırasında yakılmış ve bir de deprem geçirmiş olmasına rağmen büyük bölümüyle ayakta durabilmiş. Hemen yanında duran Hercules Tapınağı ise en eskilerden. M.Ö 6. yy'dan kalma tapınağın orijinalinde 38 adet olan sütunlarının sadece 8 tanesi ayakta ve 4 tanesinin başlığı günümüze kadar gelebilmiş.  Altta duran mermer heykeller 2005 yılındaki kazılarda çıkartılmış ve kıyafetlerin tarzı itibariyle M.S 1. yy'ın ortalarına ve İmparatorluk erkanına ait olduğu düşünülüyormuş. 


En korunaklı şekilde günümüze kadar ulaşan Concordia Tapınağı, M.Ö 430'da inşa edilmiş. Bu kadar dimdik ayakta durabilmesinin en önemli nedeni olarak 6. yy'da Hıristiyan bazilikası olarak kullanıldığı için yapının iyice güçlendirilmiş olması gösteriliyor. Önündeki Icarus heykeli başlı başına nefis olsa da tapınakla birlikte olağanüstü güzellikte bir fotoğraf karesi oluşturuyor. Balmumu kanatlarıyla güneşe uçmayı hedefleyecek kadar cesur, özgürlük ve öğrenme tutkusunun simgesi Icarus'un ne kadar yakışıklı olduğunu da bu gezide öğrenmiş bulunuyorum.;)


Daha pek çok tapınak kalıntısını da gezmeyi bitirdikten sonra akşam üstü şehrin sokaklarını biraz turladık. Sokakları dediysem tek alışveriş ve yeme-içme caddesi olan Via Atenea'yı. ;)


Sonrasında da akşamı yine aynı cadde üzerinde Enotria adında, kaldırıma atılmış birkaç masadan ibaret, çok güzel bir şarap barında sonlandırdık. Akşamın hafif serinliğinde nihayet kırmızı şarap içecek kıvama gelebildiğimiz için Sicilya'ya özel kırmızıları denedik bu kez. Yanında her zamanki gibi abartarak büyük boy söylediğimiz peynir ve şarküteri tabağı, mozzarella ve Parma ham'li focaccia ve chutney benzeri minik marmelatımsı soslarla geceyi ve adeta şehri kapattık diyebilirim. ;) Ve her zamanki gibi benim kafa yine "Nasıl sakin, nasıl huzurlu hayatlar var dünyanın her köşesinde, biz n'apıyoruz yahu burada?!" kıvamına ulaştı üçüncü kadehi ana caddenin sükuneti içinde yudumlarken. 


Ertesi sabah yine yollara düştük. Bu kez akşam Catania'da olacak şekilde (çünkü sabah erkenden dönüş uçağımız oradan kalkacak) Siracusa'yı gezmeyi ve öğle yemeğimizi orada yemeyi planlıyoruz. 

Bu arada unutmayın, Agrigento'ya deniz mevsiminde gidecek olursanız fazladan yapabileceğiniz bir şey daha var: Scala dei Turchi. Realmonte kıyısında yer alan ve adı Türk Merdivenleri anlamına gelen bu sahil, bizim Pamukkale travertenlerini andıran kireç taşı bir yamacın kıyısında yer alıyormuş. Keyifli bir kumsalı olduğu söyleniyor. Burada güzel görseller var, bir bakın isterseniz. 

Biz kaçtık! Siracusa'da görüşürüz. ;)

Gelecek Turizmde ile sürdürülebilir turizmin geleceğini yazacak üç yeni proje belli oldu!

Seyahat ederken hepimiz gittiğimiz yörenin doğasını, kültürünü hissetmek, el emeklerinden satın almak, yerel lezzetlerini tatmak isteriz.

Eko turizm, kırsal turizm, kültür turizmi, gastronomi turizmi gibi farklı sürdürülebilir turizm çeşitleri ile hem biz farklı deneyimler yaşarız hem de yerel halkın ekonomisine katkıda bulunmuş oluruz.

İşte bu sebeple Anadolu Efes, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 8 sene önce bir araya gelerek "Gelecek Turizmde" dedi ve sürdürülebilir turizm için çalışmaya başladı.



Doğu Anadolu Bölgesi’nde 5 yıl boyunca başarılı modeller yaratan Gelecek Turizmde projesi kapsamında 2013 yılından bu yana 6 farklı sürdürülebilir turizm fikri desteklendi. Bursa'nın Misi Köyü'nde Misili kadınlar yerel lezzetleri ve geleneksel el sanatlarını turistlere sunmaya başladı. Safranbolu esnafıyla Karabük Üniversitesi el ele verdi, Safranbolu’ya özgü hediyelik eşyalar yaratmak için kolları sıvadı. Mardinli kadınlar tamamen kendi emekleriyle eski bir Mardin evini misafirperverliğin kitabını yazan bir pansiyona çevirdi. Şanlıurfa’da Göbeklitepe halkı, yok olmaya yüz tutmuş taş işçiliği sanatını yeniden canlandırmak için harekete geçti. Seferihisarlı kadınlar yerel lezzetlerini turistik bir deneyime çevirdi. Malatya Battalgazililer ise Arslantepe Höyüğü’nü tanıtmak için çalışmalarını hızlandırdı.


%100 Misia Projesi – İpekevi dokuma atölyesi – Misi Köyü / Bursa



Safranbolu Hatırası Projesi – Hediyelik eşyalar



Seferihisar’ın Geleneksel Mutfağı Projesi – Yöresel ürünler - Seferhisar/İzmir



Mardin’de Kadın Liderliğinde Sürdürülebilir Turizm Girişimlerinin Yaratılması Projesi – İpekyolu Misafir Evi 


Yeni dönemde ise bu altı projeye üç yeni proje daha katıldı. Adana Saimbeyli’de kelebek gözlemi projesiyle, Isparta Keçiborlu’da lavanta ile kırsal turizme sağlanan katkıyla, Balıkesir Edremit’te ise yöreye özgü yemekler ile gelişen gastronomi turizmiyle Gelecek Turizmde yolculuğu devam ediyor.



Bir boomads advertorial içeriğidir.

Palermo'yu Gezmeye Devam

Palermo'ya geldiğimizi ve ilk gün akşamüstü neler yaptığımızı ve şehirle ilgili genel izlenimlerimi buradan hatırlayabilirsiniz. Bana kalırsa şehir merkezinin sokaklarında dolaşırken görebileceğiniz en özellikli iki yerden ilkiyle başlıyorum. Quattro Canti ya da Piazza Vigliena olarak bilinen Barok meydanda -ya da daha çok kavşak denebilir, çünkü alışılageldik meydanlardan değil burası, tam bir dört yol ağzı- heykeller ve çeşmelerle süslü birbirinden  güzel binalar göreceksiniz. Üç katlı binaların en alt katlarındaki çeşmeler dört mevsimi simgeliyor. Çeşmelerin üstündeki katta İspanyol kralların heykelleri bulunuyor. En üstte ise tamamı Palermo doğumlu olan dört azize heykeli bulunuyor. Ve bunların tamamı 17. yy'dan bu yana titizlikle korunarak ayakta kalmaya devam ediyor. Çok güzel çok!


Piazza Pretoria ise o harika çeşmesiyle ünlü bir meydan. Dairesel bir yapısı olan çeşmenin etrafında su perilerine, Balık ve Nehir tanrılarına ait heykeller bulunuyor. Tamamı çıplak olan bu heykeller yüzünden dindarlar tarafından çeşmeye takılan ad Utanç Çeşmesi'ymiş. Aman neyse, kendi aralarında ne derlerse desinler, en azından sanata dokunmak, yıkmak, kırmak, yasaklamak, üstlerini örtmek falan gelmiyor "ahlaksız" Batı'nın aklına! Floransalı heykeltıraş Francesco Camilliani tarafından tasarlanan çeşme, 1573 yılında Palermo Belediye Binası'nın önündeki yerini almış. 


Bu meydanın hemen arka tarafında adını bilmediğim, içini gezmediğim, ama güzel görünen birkaç tane kilise ve şapel de vardı. Fotoğraflarını çekerken İsocum da beni çekmiş. En sevdiğim. ;)


Palermo'nun pazarlarıyla ünlü olduğunu ve ilk akşam Vucciria gece pazarını gezdiğimizi önceki yazımda da belirtmiştim. Ertesi gün ise Mercato di Capo ve Ballaro pazarlarını gezdik. Burada harika sokak gıdaları da denemeniz mümkün. Sokakta kazanlarda kaynayan ahtapotlar, çeşitli deniz ürünü kızartmaları, peynir ve şarküteri stantlarında yapılan sandviçler alabilirsiniz. Onun dışında her şey bizim semt pazarları tadında. Kaldığımız B&B'ın sahibi bize "pazarlarımız çok ilginçtir, satıcıların bağırarak sebze meyve sattığını falan göreceksiniz" dediğinde "ee, biz onları İstanbul'da her hafta görüyoruz zaten" diye içimizden geçirmiş olsak da yine de Palermo pazarlarını da görmeden edemedik. 


Şehrin en büyük ve görkemli katedrali olan Palermo Katedrali de görülmeye değer güzellikte. Çeşitli dönemlerde yapılan eklemelerden dolayı birçok tarzı bünyesinde barındıran bu yapının temel olarak Arap-Norman mimari tarzını yansıttığını söyleyebiliriz. İnşasına 1184'te başlanan, daha sonra zaman zaman ara verilerek de olsa çeşitli dönemlerde devam edilen katedrale en son 18. yy'da bile eklemeler yapılmış.


Palermo'da yeterince zamanınız varsa size bir müze de önereceğim: Galleria d'Arte Moderna. Pazartesi hariç her gün 9.30-18.30 saatleri arası gezilebilen ve aşağıdaki şirin meydanda yer alan bu müzenin giriş ücreti kişi başı 7 Euro. 


İçeride birbirinden güzel tablolar ve heykeller göreceksiniz. Heykeller ve nü tablolar özellikle favorim oldu diyebilirim. Birbirinden güzel örneklerini gördüm. Hepsine hayran kaldım. 


Müzede yer alan tablolar arasında en ilgi çekenlerinden biri de aşağıda sol üst köşede bulunan Ettore de Maria Bergler imzalı Taormina tablosu. Karlar altındaki Etna'yı görünce zaten anlaşılmıştır şehrin neresi olduğu. Ağırlıklı olarak Sicilyalı sanatçıların 18. ve 19. yy eserlerinin yer aldığı bu küçük ama içeriği itibariyle etkileyici müzeyi gezin derim. 


Gelelim yeme-içme notlarına. Palermo sokak gıdaları ve küçük salaş restoranlar açısından bir cennet. Dolayısıyla öğlen ve ara atıştırmaları için bunları tercih etmenizi öneririm. Alışveriş arası, Teatro Massimo'ya açılan küçük sokaklardan birinde uygun fiyatlı ve çok lezzetli bir öğle yemeği için Trattoria Basile'i deneyin derim. İçerideki zeytinyağlı ve kızartma seçeneklerinden işaret ederek kendinize bir tabak yapabilir ya da günün menüsüne göz atarak damak zevkinize göre sipariş verebilirsiniz. Denediğim fesleğen soslu lazanya olaydı! İsocum'un seçtikleri ve ızgara balığı da öyle. Kağıt örtüler, plastik masalar salaşlığında yiyebileceğiniz lezzetli yemekler için burası uygun bir alternatif. 


Belki de tüm gezinin en nefis akşam yemeklerinden birini de yine Palermo'da Osteria Mangia & Bevi'de yedik. Osteria için biraz daha ambiyanslı trattoria diyebiliriz bence. ;) Burası da ortamı, dekorasyonu, masa örtüleri, masa çiçekleri, ortamızda yemek gelene kadar atıştırabileceğimiz alüminyum kovadaki yer fıstıkları gibi şirin detayları ile zaten çok güzel görünen bir restoran. Yemekleri ise ayrı güzel. 


Başlangıç olarak aldığımız peynir güveç, kırmızı şarap soslu bebek ahtapot ve kokoreç benzeri tabakların üstüne deniz ürünlü makarna ve kızarmış bölge balığı söyledik. Bir şişe buz gibi beyaz şarapla birlikte bunları hüplettikten sonra ise tatlı olarak bir tiramisuyu bölüştük. Yediğimiz her şey birbirinden lezzetliydi ve fiyatlar Palermo'da her yerde nispeten makuldu. Tabi Taormina'dan geldiğimiz için de öyle gelmiş olabilir. ;)

Palermo'yu da bitirdiğimize göre yeniden yollara düşme zamanı. Adanın güneyine iniyoruz bu kez. İstikamet Agrigento

Sergi Haberi: Heroine / Kadın Kahraman

Lokomotif Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği “Heroine/Kadın Kahraman” adlı karma sergi, St. Joseph Lisesi Sergi Salonu’nda 8 – 30 Ekim arasında açılıyor.

Sergide bu yıl 14 sanatçının resim, fotoğraf ve heykelleri yer alıyor: Burçin Erdi, Emine Akbucak, Esra Kizir Gökçen, Evren Gül, Ferda Bigat, Hakan Bayer, Kerem Ağralıgil, Lütfiye Kösten, Mert Özgen, Münevver Cillov, Saghar Daeiri, Serhat Koçak, Serpil Aslan, Seydi Murat Koç. 

 Emine Akbucak

Sergi teması hakkında sanatçıların ortak açıklaması şöyle: 

"Heroin" Amerikan mitlerinde "Kadın Kahraman" anlamına gelmektedir. Kadınlar üzerine bir sergi yapmaya karar verildiğinde bu serginin "kadın mağduriyetleri" üzerinden gelişmemesi için çaba sarf edildi. Bu yüzden konunun, ülkemizde şu günlerde "kadın" denilince yaşanan ve ilk akla gelen sorunlarla bir ilişki taşımaması için hassasiyet gösterildi. Bu noktada samimiyetin önemi de ayrıca vurgulandı. Son derece insani ve deneyimlenmemiş konularda ajitasyon gösterilmemesi de gündemde oldu. İşte bu tavır, katılımcıları "Heroin" temasına götürdü. Konunun mitolojik ve tarihsel bir içeriğinin olması, hem güncel sosyolojik algısını genişleterek temayı daha da özgürleştirecek hem de kadının gücünü arayabilecekti...." 

Mert Özgen

Sergi ziyaret saatleri haftasonu hariç her gün saat 09.00-17.00 
Adres: St. Joseph Lisesi Dr. Esat Işık Cad. No. 66/11 Kadıköy - İstanbul 

İyi hafta sonları!

Shirley ve Gurmenin Son Yemeği

9 Ekim Cuma akşamı tiyatro sezonunu Sumru Yavrucuk'un tek kişilik Shirley oyunuyla açtım. Hazır Tedbil-i Mekan Prodüksiyon Tiyatrosu oyunu yürüme mesafemizdeki Profilo Kültür Merkezi'ne getirmişken en önden izlememek olmazdı. Yalnız bilet satış ve organizasyonunu yapan Özkaya Prodüksiyon'un tam bir kaos yarattığını bilmenizi isterim. Önceden aldığınız koltuklarınızın yerinde yeller estiğini görebilir, koltuk kavgasına girişmek zorunda kalabilirsiniz!


Oyuna gelince... Hiç Sumru Yavrucuk oynar da kötü olur mu? Tabi ki olmaz, olamaz! Tahmin edilebileceği üzere tek kişilik performans çok zordur, ama sahnede tek kişi yoktu ki. Sumru Yavrucuk aynı zamanda hem Shirley, hem o nemrut ve ilgisiz kocası, hem gözünü akıllı telefonundan ayırmayan ve sanal hayata ilgisi gerçek hayata ilgisinden çok daha az olan ergen kızı, hem en yakın dostu, hem mahallenin dedikoducusu hatunu, hem Bodrum'daki avcı garson olmayı öylesine başarıyor ki sanki tek kişilik bir oyun izlemiyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Gerçi Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi oyununda da benzer bir performansla bizleri allak bullak etmişti (ve sanırım o oyundan sonra Shirley kendisi için çerez bile olabilir. ;) ). Çok seviyorum ben bu kadını. İyi ki var. Kaç karakterin ruhunu bir arada yansıtabilecek ve onların hayatının bir parçasıymışız gibi hissettirecek kadar başarılı sayılı oyuncumuz vardır bence (ve onları pamuklara sarıp sarmalamıyorsak da bu bizim suçumuz olmalı.)

Kısaca konudan bahsedecek olursam: Shirley kırklı yaşlarını süren, çaresiz bir ev hanımıdır. O yaşlardaki her çaresiz ev hanımı gibi zincirlerini kırma hayalleri kurmaktadır. O yaşlardaki pek çok kadının bu hayallere rağmen bunu yapma cesaretini kendilerinde bulamadığını biliriz. Ancak Shirley hayatında bir kez olsun kendisi için bir şeyler yapmaya, kendini dinlemek için biraz uzaklaşmaya, evde yemek hazırlarken değil de iyot kokusuna karşı bir kadeh şarabını yudumlamaya kararlıdır. Her şey elindeki uçak biletine bakar nihayetinde. Ve çılgınca görünen bu macera, kendini dinleme, keşfetme ve ruhuna şifa anlamında benzersiz bir deneyim olacaktır onun için.  Oyun tarih ve yerlerini buradan takip edin ve mutlaka Shirley'i izleyin derim.

Gurmenin Son Yemeği

Son dönemlerde okuduğum bu kitap ise Kirpinin Zarafeti ile tanıştığım ve hayran kaldığım Muriel Barbery'nin aslında ilk romanı. Bizde Kırmızı Kedi tarafından 2014'te yayınlanan roman, yazarı tarafından 2000 yılında yazılmış ve ödüller almış.


Kitapta hayatının son günlerini yaşamakta olan bir gurmenin gençliğinin ilk tadını anımsamaya çalışması anlatılıyor. Mutfak deyince ilk aklına gelen isim olan babaannesinin mutfağından Paris'te bir pastaneye, basit bir ev yapımı mayonezden lüks bir restoranın menüsüne bir sürü lezzete doğru zihninde yolculuğa çıkan bu yemek eleştirmeni son nefesine kadar aradığı tadı bulabilecek mi dersiniz? Okuyun ve görün derim. Ama minik bir not olarak da eklemeliyim ki ben Kirpinin Zarafeti'ni çoook daha büyük bir zevkle okumuştum sanki. Şevkinizi kırmış gibi olmadı, değil mi? ;)

"...Yaa işte böyle, yani bütün bunların (ailede kimin kime karşı ne hissettiğinden bahsediyor) hepsini biliyorum. Bir de bir şey daha var bildiğim; hepsi mutsuz, yani kimse mutlu değil çünkü kimse doğru insanı gerektiği gibi sevmesini bilmiyor ve aslında kendi kendilerinden nefret ettiklerini anlamak istemiyorlar.

Çocukların hiçbir şey bilmedikleri, hiçbir şeyin farkında olmadıkları zannedilir hep. O zaman büyük insanlar kendi kendilerine şu soruyu sorsunlar, onlar da çocuk değiller miydi bir zamanlar?"

Artık kaldığım yerden Sicilya yazılarına dönsem iyi olacak sanki. Döneli üç hafta oldu ama üç ay geçmiş gibi hissediyorum desem yeridir. Palermo notlarıma bakma zamanı. ;)

Cefalu Üzerinden Palermo'ya Geldik

Gezinin üç günü bitti bile. Ne çabuk! :( Dördüncü gün bavullarımızla yola çıkarken bu kez arabanın arka koltuğuna bir de plaj çantası yapıyoruz. Olur da yemek ve gezme molası vereceğimiz Cefalu'da deniz ve hava güzel olursa kendimizi kızgın kumlardan serin sulara atarız diye düşünüyoruz. Gerçekten de Cefalu'da upuzun bir kumsal bizleri bekliyor ama deniz o kadar da davetkar görünmüyor ne yazık ki. O zaman biz de fotoğraflarımızı çekip yemeğe gideriz. ;)


Dalgalar hemen aşağımızdaki kayalıklarda patlarken La Scoglio Ubriaco adlı restoranın denize bakan açık terasında güzel bir öğle yemeği yiyoruz. Bir günlüğüne deniz ürünlerine ara veren kişi benim bu arada. Madem fıstığı da bol adanın, o zaman fıstık soslu ızgara et deneyeyim dedim ve hiç de pişman olmadım doğrusu. Deniz ürünlü risotto da iyiydi, yediğimiz en güzeli de değildi hani. Yine de yemekleri, servisi ve keyifli terasıyla önereceğim bir yer burası. 


Yemekten sonra şehrin sokaklarında ve dükkanlarında minik bir tur atıyoruz. Daha yaz döneminde gelinseymiş, burada da bir gün kalınabilirmiş diye düşünüyoruz. Şirin bir yazlık balıkçı kasabası hali var. Dükkanları da çok zevkli. Hatta taşıyabilsem Il Dodo'da gördüğüm agave bitkisi liflerinden yapılmış aydınlatma ürünlerinden birkaç tane getirirdim kesin! 


Katedral'e çıkmıyoruz, ilginç bir müze olduğunu duyduğumuz Museo Mandralisca'yı gezmiyoruz, çünkü artık yola çıkmamız gerekiyor. Burası sadece bir mola durağıydı. Ve bir saat yolumuz kaldı Palermo için.

Palermo'da bu kez B&B Cannoli'de kalıyoruz. Limana ve alışveriş caddelerine, şehrin tarihi noktalarına ve semt pazarlarına yürüme mesafesinde bir binada yer alan B&B'de yine elimize bir tomar anahtar tutuşturuluyor. Önce girişteki devasa ahşap kapıyı açıp, avluya giriyoruz. Sonra o eski tip asansörlerden birinin anahtarı, dairenin anahtarı ve en son da odamızın anahtarı. B&B Cannoli'de odamız tavan pencereli, keyifli bir çatı katı.


Buranın en önemli avantajlarından biri de kendine ait park yeri olması. Dolayısıyla iki günlük otopark ücretinden kurtuluyoruz. Bu da yaklaşık 30 Euro eder, çünkü "burası Sicilya, araba kiralık, ne olur ne olmaz" diyerek özel park yerlerine arabayı bırakmayı tercih ettik. Siz de edin. Ayrıca her zaman tüm kapılar ve bagaj kilitli yolculuk yapılacak, kuralını da unutmayın. Önünüze bisikletle çıkıp, sorular sormak isteyen sevimli öğrenciler sizi oyalarken arkadan bagajımızı kaçırabilirlermiş biz turistlerin. Tamam, İstanbul'dan her şeye alışkın olabiliriz ama bir yerin yerlisinin uyarılarını da dikkate alırız hani.

Akşamüstü saatlerinde odaya girip, yerleştikten sonra B&B sahibinin önerisiyle önce limana iniyoruz. Cruise gemilerinin kalktığı liman değil de diğer taraftaki küçük marinanın olduğu yerde aperitivo molası vermek için uygun, açık hava bir yer var. Önce orada günü batırıyoruz.


Oradan çıktıktan sonra Vittoiro Emanuele Caddesi üzerinden yürüyerek Vucciria pazarına gidiyoruz. Burada gündüz pazar yeri kurulurmuş, gece ise bizim İstiklal'deki kokoreççiler, midye dolmacılar gibi sokak gıdaları satan büfelerde iğne atsan yere düşmezmiş. Buna da gece pazarı diyorlar. Biz de aç olmamamıza rağmen hem pazarı görelim hem de kokulara dayanamazsak minik bir atıştırma yapalım diye gittik ve pazarın en sağlıklı büfesini seçtik. Insalateria Green Food'da yediğimiz ızgara kalamara bayıldık, ama burada tabi ki ambiyans falan beklemiyorsunuz. Hatta gündüz pazarının kalan döküntüleri falan bile hâlâ her yerde, ayakta yiyip içenlerin uğultusu ve ot kokusu baş döndürücü.

 
Sicilya bana gitmeden de İtalyan sokak çocuğu ya da mahallenin bitirim delikanlısı gibi gelirdi. Daha salaş, paspal, haşarı, kuralsız, sert, hemen parlamaya müsait bir erkek gibi düşünürdüm Sicilya'yı. Çok da yanlış değilmiş (Taormina'yı ayrı tutuyorum). Her yerinde bu hava bu kadar yoğun hissedilmese de Palermo kesinlikle bu tanıma uygun bir enerjiye ve karmaşaya sahip. Trafiğin had safhada kuralsızlığı, 'street food' ünü nedeniyle yer yer Hindistan'ı andıran pazar yerleri, sokaklarda toplanmamış çöpler ve sokak hayvanlarının fazlalığı, liman şehri olması nedeniyle gece saatlerinde bazı yerlerde birtakım "pazarlıklara" sıkça şahit olmak, Afrikalı nüfusun dikkat çekecek kadar kalabalık olması gibi nedenlerle Palermo kendimi İtalya'dan çok Fas'ta gibi hissetmeme neden oldu diyebilirim. Bir de İtalyan şehirlerinde kendinizi şehirde gibi hissetmezsiniz ya, burası öyle değil. Bildiğin şehir kasveti çöktü üstümüze ilk gece.

Neyse, odaya dönmeden önde bir de Teatro Massimo'yu görelim. (Ertesi gün gündüz gözüyle de görüldü tabi.)


Verdi Meydanı'ndaki bu opera binası II. Victor Emmanuel şerefine yapılmış ve 1897'de açılmış.  İtalya'nın en büyüğü, Avrupa'nın ise Paris ve Viyana'daki opera binalarının ardından üçüncü büyüğüymüş. Dışarıdan görüntüsü bize pek ihtişamlı gelmedi, ama içi ve akustiği harikaymış deniyor. Ayrıca Godfather III'teki opera sahnesi de burada çekilmiş.

Artık günü bitirebiliriz. Yarın tüm gün Palermo'yu keşfetmek için yeterince zamanımız olacak zaten.

İyi hafta sonları. 

Etna'ya Çıkış, Isola Bella'ya İniş ;)

Taormina'da geçireceğimiz ikinci gün için yarım günlük Etna Yanardağı turu ayarladık. Arabamız olmasına rağmen bu turu rehberli yapmak istedik, ama dileyenler kendi aracıyla da gitmeyi tercih edebilir elbette. Biz seçtiğimiz tur anlamında çok şanslıydık bana göre. Beş kişilik uyumlu bir ekibimiz ve çok tatlı rehberimiz Diego vardı. Aynı turu ayarlamak isteyenler buraya

İlk önce dağın Ox Valley adı verilen ve patlama olduğunda kontrollü bir biçimde lavların akması için yön verilmiş olan güneydoğu yamacındaki vadiye gittik. Hâlâ aktif bir yanardağ olan Etna, yılda üç dört kez minik patlamalarla basınç boşaltıyor. Bu minik patlamalarda genellikle biraz duman ve kül saçılabiliyor dışarı. Lav püskürttüğü daha büyük patlamaların en sonuncusu 2011'de yaşanmış. Diego'nun dediğine göre ne zamanki Etna ile ilgili "Breaking News" görürseniz, bilin ki arka fonda bu vadi vardır. Diego'ya yanardağın aktivitesinin nasıl kontrol edildiği sorulduğunda "her sabah dua ederiz" yanıtı alınca "vay be rehberimiz de Türk çıktı" dedik içimizden. ;) Şaka bir yana, elbette bir gözlem merkezi var ama Etna kafasına göre takılırmış genelde. Çoğu zaman yanardağın aktif hale geleceğini haber veren hafif şiddetli öncül depremler olurmuş. Sonra hafiften duman çıkmaya başlarmış tepesinden. Yani kül ve lav aşamasına gelene kadar bavulumuzu toplayacak, uçak biletimizi alarak havaalanına gidecek kadar zamanımız oluyor, diyor Diego. Küçücük ada, 3,3 km yüksekliğinde aktif bir yanardağ olunca biz sanki her patlamada adanın birkaç şehri yanıp kül olacak gibi falan hayal etsek de, çoğu şiddetli patlamayı bile can ve mal kaybı olmadan, gayet soğukkanlı bir şekilde atlatabiliyor Sicilyalılar. Alışmak ve doğaya uyum böyle bir şey işte. 


Bu arada yeryüzünün derinliklerinden gelen magmanın mineral açısından inanılmaz zengin olduğunu, dolayısıyla dağın eteklerindeki köylerin çok verimli topraklara sahip olduğunu da belirtmem gerekiyor. Pek çok tarım ürünü yetiştirilmesinin yanı sıra bu topraklar şarapçılık açısından da adeta bir cennet.

Kışın burada kayak turizmi olduğunu da belirteyim. Teleski sistemi ve pistler son patlamada zarar görmüş olsalar da aynen geri yapılmışlat. En meşhur ve büyük kraterlerden biri olan Silvestri kraterine tırmanmak için gittiğinizde bu pisti de göreceksiniz. Hazırsak yavaş yavaş başlayalım:


Taormina'da hava nasıl olursa olsun, Etna'ya çıkış için mutlaka hiking botlarınız, uzun bir pantolon ve rüzgar geçirmez bir mont ya da polar alın yanınıza. Yukarısı acayip rüzgarlı oluyor ve şehirden en az on derece düşük bir sıcaklığa sahip. En tepede değiliz, ama deniz seviyesinden yaklaşık 2000 metre yüksekteyiz. Burada gri ve toprak rengi tonlarına sahip alabildiğine uzanan yamaçların görüntüsü gerçekten çok etkileyici. Büyük Kanyon'dan sonra en etkilendiğim ve içimde saatlerce durup seyretme isteği uyandıran bir yer oldu Etna. Yamaçtan uçmadan en tepeye çıktıktan sonra göreceğiniz manzaralar size "iyi ki" dedirtecek, emin olun. Bu arada yüzeydeki farklı renkler farklı mineral yoğunluklarından kaynaklanıyormuş.



Buradan hiç inmek istemesek de artık gitme zamanı. Dönüş yolunda bir de patlamalar sırasında oluşan ve sayıları yaklaşık 350'yi bulan lav mağaralarından birine giriyoruz. Sırıtan halimize bakmayın, o çıktıktan sonrasıydı! Zira bu gerçekten hafiften tırsıtan bir deneyim oldu bizim için. Lav akışı sırasında meydana gelen mağara tavanında yer yer çatlaklar ve sızıntılar ve hatta yüzeydeki bazı bitkilerin mağaranın içine uzanan kökleri var! Diego da anlattıkça anlatıyor, çıkıp dışarıda konuşsak olmaz mı? ;)


Buradan çıkışta bu bölgede üretilen şarap ve şarap likörü, çam fıstıklı soslar, değişik makarna sosları, zeytin ve zeytinyağları, kestane balı ve bal ürünleri ve benzeri ürünlerin sunulduğu bir satış yerinde durup alışverişimizi de yaptıktan sonra öğleden sonra iki gibi şehirde oluyoruz.

Sırada Isola Bella var...

Üst baş konusunda minik birkaç değişiklik, bir-iki kat hafifleme ve uzuuun bir yemek molasından sonra bu kez ver elini sahil. Denize girmek için değil ama, çünkü o gün hava çok bulutlu ve her an yağabilir gibi. E zaten saati de akşamüstü yaptık bile. Biz yürüyüş olsun diye sahile iniyoruz. Toplamda bir ay deniz tatili yapmış olan bünyemiz henüz denizi özlemiş değil, ama deniz havası her zaman iyi gelir diyerek şehrin en bilinen sahili Isola Bella'ya yürüyoruz. Yokuş aşağı sahile inmek yaklaşık 20-25 dakika sürüyor. Ve Taormina kapanış olarak da bize o nefis sahilinde harika bir gökyüzü şovu sunuyor. Çakıl taşlarının üzerine oturup, hayran gözlerle izlemeye doyamıyoruz o gün anbean değişen muhteşem doğayı. Önce iniş:


Sonra çakıl taşlı sahilin ve cam gibi berrak denizin seyrine dalış. Bu arada Diego'ya göre burası piyasa ve fazla turistik olan plaj. O, denize girecek olursak şehrin Isola Bella'ya göre solunda kalan kısmındaki plajları tercih etmemizi söylemişti. Sağında yer alan Giardini Naxos da Taormina şehir merkezine göre daha uygun fiyatlı konaklama, yeme-içme ve plaj alternatiflerinin bulunduğu diğer bir merkez. Aklınızda olsun. Biz çok az insan varken gittiğimiz için kalabalıktan rahatsız olmadık haliyle. Ve gördüğümüz halini çok sevdik bu plajın:


O zaman gökyüzü şovu başlasın! Mikail'in fırça darbelerini görmek istiyorum, hadi! (Bu arada bu gezide İsocum çok önemli bir şey yaparak ara sıra benim fotoğraflarımı çekmiş. Çoğu habersiz çekilen bir sürü fotoğrafım oldu ilk kez, yaşasııın ben de varım artık gezilerde. ;)) Kendisine teşekkürlerimi yolluyor, aynen devam etmesini diliyorum.)


Ve böylelikle burada günü batırarak Taormina'daki ikinci günümüzü de bitirdik. Bize çok güzel görüntüler, çok leziz yemekler, Etna gibi çok etkileyici bir deneyim yaşama fırsatı sunan bu güzel şehre teşekkürlerimizi göndererek ertesi gün yine düştük yollara. Bu kez istikamet Palermo. Ama önce Cefalu'da minik bir mola vereceğiz. Bavullar hazırlansın bakalım, marş marş! ;)

Tuzlu Su - 14. İstanbul Bienali İlk Durağı

Hafta sonu İsocum'la birlikte uzun zamandır yapamadığımız bir şey yapalım dedik ve İstanbul'un tadını çıkarmaya karar verdik. Malum bu aralar İstanbul kültür-sanat etkinlikleriyle dopdolu. En önemlilerinden biri de şehrin çeşitli yerlerine yayılan ve ücretsiz gezilebilen 14. İstanbul Bienali. Koç grubunun Bienal'i ücretsiz yapmakla çok önemli bir şey yaptığının farkındayız değil mi? Biz Cumartesi öğleden sonramızı Bienal'in İstanbul Modern ayağına ayırdık.  Öncesinde de tabi ki enerji toplamak için Karaköy'e gittik. 2-4 Ekim arası Karaköy'de Hellmann's Burger Fest olduğunu duymuştuk. O yüzden burger yiyeceğimiz zaten belliydi. Belli olmayan ise birbirinden güzel Karaköy mekanlarından hangisini seçeceğimizdi. Biz Tükkan'a oturduk. Karaköy klasiklerinden sokak sanatına karşı yediğimiz antrikot burger ve sebzeli krepten de çok memnun kaldık. Seviyorum ben burayı ya! Bu arada özel burgerler kaçırdık diye üzülmeyin. Festival kapsamında değişik bir lezzet falan yapmıyor katılımcı kafeler. Sadece her zamanki burgerlerini Hellmann's soslarla getiriyorlar önünüze. Yani antrikot burger hâlâ Tükkan'da sizi bekler. ;)

  
Gelelim Bienal'e. Bu seneki tema Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori olarak belirlenmiş.  
Bir materyalin -tuzlu su-  ve düğümlerle dalgaların çelişen imge biçimlerinin etrafında dönüyor sergiler. Dünyayı şiirsel ve siyasi olarak şekillendiren ve dönüştüren, görünen ve görünmeyen farklı dalga sıklığı ve biçimlerini, su akıntıları ve yoğunluklarını ele alıyor. Sanatla birlikte ve sanat aracılığıyla yas tutuyor, hatırlıyor, kınıyor, iyileşmeye çalışıyoruz ve kendimizi bu mekanda beraber yaşamış birçok topluluğun neşe ve canlılık olasılıklarına adıyor, formdan yeşeren yaşama sıçrıyoruz. 
Gelelim bizim favorilerimize. Kanadalı Richard Ibghy ve Marilou Lemmens'in asetat, ip, tel, ahşap, vs ile yaptıkları ekonomi grafiklerinden oluşan Peygamberler çalışmasını çok sevdik. Örneğin, sol üstte "yer ve fiyat açısından piyasa payı"na bir bakış atılmış. Ya da sağ üstteki kapkara grafikte "veriye sahip olan ülkelerin sayısı" gösteriliyor. Grafiğin iki kara çubuğu da Dünya Bankası ve IMF'ye ait! Üstte ortada "normal kâr" ve "anormal kâr" görülebilir. Sağ altta "iş ve eğlence" arasındaki bağlantıya bakılırken sol altta ise "daha çok, daha iyidir" deniyor. 


Michelangelo Pistoletto'nun Paçavraların Venüs'ü yüksek sanatı sıradan yaşama dahil etme projesi. Burada sadece ikisini gördüğünüz Sütunlar ise Lübnanlı sanatçı Marwan Rechmaoui'nin çalışması. Ortadoğu sanatçısına da böyle ilham veren bir coğrafya işte! Bombalandıktan sonra ayakta kalan şehir binalarının sütunlarını andırıyor tamamı. 


Direniş ile ilgili çalışmalar çokçaydı. En çok da işçilerin direnişleri: ister Tekel İşçileri olsun, ister 19. yy sonunda İtalyan işçilerinin direnişi. Dünyanın her yerinde azınlıklara yapılan zulüm ve haksızlıklar, kültürlerinin yok edilmesi adına yapılanlar, maddi-manevi her türlü kıyım da sanatçılar tarafından ele alınanlardandı. Solda Lübnan'da Ermenilerin uğradığı Büyük Felaket'ten sağ çıkmayı başaran sanatçı Paul Guiragossian'ın sürgün edilen insanları resmettiği çalışması yer alıyor. Ortada ise  Vernon Ah Kee'nin Avustralya'daki Aborijinlerin maruz kaldığı ırkçılığı betimleyen bir çalışma var. Boyanın kullanılmasında ve seçilen renklerde nefretin tüm biçimlerini sergileyen yüzler saklı! Aslı Çavuşoğlu'nun Ararat kırmız böceğinden elde edilen ve yok olmaya yüz tutan Ermeni kırmızısını araştırdığı çalışmalarını da kaçırmayın derim. 


Sırada Orhan Pamuk'un karalama defterleri var. Bakmayın "içimdeki ressamı öldürdüm" dediğine, bana biraz piyasayı yokluyor gibi geldi. Yakında sergisini görürüz diyorum; at fab'a bekle! ;P


Sağda gördüğünüz resimde Sahtekar Politikacıları Atmak için Proje Deliği resmedilmiş. Bizim de en ihtiyacımız olan şeylerden biri sanırım bugünlerde! Rio de Janeirolu sanatçı Cildo Meireles, yeryüzü kabuğunun en ince olduğu yerlerden birine, Brezilya Ulusal Meclisi'nin önüne, magma tabakasına kadar inen bir delik açmayı hayal etmiş. İçine de kimlerin atılacağı belli: sahtekar politikacılar! Çinli sanatçı Liu Ding'in gerçekçi heykel resimlerinden oluşturduğu kolajlar da ilginç. Ama daha ilginç olanı sanatçının gerçekçi şiirler yazıp Bienal boyunca her gün onları İstanbul'daki otel odalarına bırakması. 


Kapanışı da aşağıdaki ikiliyle yapayım. Sağdaki Sonia Balassanian'ın Taşların Sessizliği adlı çalışması. Ani antik kenti yakınlarında, Türkiye ile sınırın Ermenistan tarafındaki taş ocaklarından çıkarılan süngertaşlarını, gövdelerinden kopmuş on iki heykel başı şeklinde sergileyen sanatçı, Nisan 1915'te tutuklanarak öldürülen Ermeni aydınlarına gönderme yapıyor. Sağdaki Sığınak ise Nikita Kadan'a ait. Üst katında Doğu Ukrayna'da savaş sırasında harap olmuş bir müzeden esinlenen sanatçı, alt katta ise yeraltı sığınaklarında kullanılanlara benzer ranzalara toprak doldurmuş ve kereviz yetiştiriyor. "Aydınlanmanın müzeler gibi kırılgan kurumları saldırıya uğradıklarında yıkılsalar da yaşam var olmaya ve büyümeye devam eder" mesajı ancak bu kadar çarpıcı verilebilirdi.


Benden bu kadar. Çok daha fazlasını kendiniz gidip görmelisiniz. 1 Kasım'a kadar zamanınız var, ama elinizi çabuk da tutmanız gerekiyor, çünkü daha önce de dediğim gibi Bienal sadece İstanbul Modern'deki salonundan ibaret değil. Daha çok gezmemiz gerek çoook! ;) Bu arada rehberli turlara katılmak isterseniz bu linkten bilgi alabilirsiniz. 

İyi haftalar!