Kim Kimi Güverteden Atar?

Salt Galata'daki Oliver Ressler'ın Kim Kimi Güverteden Atar sergisini görmek açıldığından beri aklımdaydı. Neyse ki yaklaşık iki hafta kala yakalayabildim. Konusu itibariyle fazlasıyla güncel ve ilgi çekici. Göç, sınırlar, yurttaşlık, sermaye ve alternatif ekonomiler gibi son derece günümüz dünyasına ait konuları ele alan ve sorgulayan çeşitli işlerin yer aldığı bu sergiyi 15 Ocak'a kadar gezmeniz mümkün. 

-1. kattaki iki video en favorilerim oldu. Biri İstanbul'daki Suriyeli mültecilerle yapılan konuşmaların ses kayıtları ve görüntülerinden oluşuyor. 2016 yılında tamamlanmış Türkiye'de Suriyeli Mülteci Yok adlı bu çalışmada özellikle İstanbul'da yaşam savaşı veren ve çeşitli görüşlere sahip mültecilerin Avrupa'nın kendilerine bakış açısı, Türkiye'nin yaklaşımı, Erdoğan hakkında düşünceleri, zincirin en zayıf halkası olarak darbe günü yaşadıkları geri gönderilme korkusu, ülkelerine dönme ya da dönmeme konusundaki fikirleri ve daha pek çok konudaki görüşlerini dinliyorsunuz. Gitmek "zorunda kalmanın" ne demek olduğu hakkında bir fikir vermesi açısından da önemli bir çalışma çünkü her görüşten insanın içindeki faşisti ortaya çıkararak baktığını düşünüyorum bu meseleye ne yazık ki. 

İkinci video çalışması da yine 2016 yapımı ve Acil Durum Tepetaklak (Emergency Turned Upside Down) adında. Milliyetçilik ve sınırların yarattığı hapishaneler arasında yaşamlarını sürdürmek zorunda olan bizlerin sınırlar olmaması halinde ne kadar uçsuz bucaksız bir potansiyelin tadını çıkarabileceğimizi gösteren siyah beyaz animasyonun bir kısmını da burada paylaşmak istedim. 

video


Kıyıya Vurmuş ve Ekonomi Yaralı - Bırakın Ölsün! dijital baskı serisi de oldukça etkili fotoğraflar içeriyor. Bu kez kıyıya vuranlar minik çocuk bedenleri değil dikkat ederseniz. Takım elbiseli tipler politikacıları ve iş dünyasının yöneticilerini temsil ediyor. Batan konteyner gemileri de global ticarete bağımlı ekonomik düzenin yol açtığı ekolojik ve toplumsal felaketlere gönderme niteliğinde. 


Girişin bir üst katındaki Geçiş Hakkı adlı 2013 yapımı video çalışmasına da bayıldım. Vatandaşlık kavramının özü itibariyle ayrıcalıklı doğasını sorgulayan bu çalışmada vatandaşlık hakkı için verilen mücadele ele alınıyor. Kimlik nedeniyle ötekileştirilmenin insan haklarına aykırılığını yüzümüze çarpan ama yaşadığımız dünyanın anlamsız gerçeklerinden en serti olan bu durumu anlatan bu videoya da bayıldım. 


Salt Galata'nın hem içi hem dışı nefis binasının her katında kafanızda oluşan soru işaretlerinin kısa vadede bir çözümü yok belki. Dolayısıyla sizi en az yaşadığımız gerçek kadar huzursuz edecek. Yine de sormak, sorgulamak, düşünmek, kafa yormak iyidir. Olası çözümlere giden yol illa ki bunlardan geçiyor ne de olsa. Cehaletin geçici mutluluk olduğunu düşünen biri olarak biraz mutsuzluğun, huzursuzluğun daha kalıcı bir iyiliğe yol açabileceğine inanırım. O yüzden iyi ki Oliver Ressler gibi huzur kaçıran sanatçılar var diyorum. 15 Ocak'a kadar mutlaka görün bu sergiyi. 

İyi hafta sonları ve harika bir 2017 diliyorum hepimize!

Zemberekkuşu'nun Güncesi ve '45 Ruhu

Önce elimde uzunca bir süredir süründürdüğüm Zemberekkuşu'nun Güncesi romanıyla başlayayım. Kötü olduğu için süründürmedim tabi. Yine keyifle okunan bir Haruki Murakami romanıydı ama hem benim tempom hem de ülke gündemi yaklaşık 750 sayfalık bu romanı kesintisiz okumama olanak tanımadı. Ben de baya kesintili, bazen birkaç gün ara verip biraz başa dönerek, kimi günler 10-20 sayfadan fazla okuyamayarak en sonunda bitirdim. Ne kadar güzel bir roman olursa olsun, okumak bu kadar uzun sürünce bana hafakanlar basıyor ve "yeter artık, bitmesi gerek" gibi bir ruh haliyle okumaya başladığım için daha az keyif alıyorum. Aslında tamamen bu anlamsız ruh ve düşünce halimden dolayı biraz yazık ettim anlayacağınız romana. Neyse, söz veriyorum Haruki'ye: Nobel'i kazandığı romanını ve okunacaklar arasında duran Sputnik Sevgilim'i elime alır almaz, hemen, su gibi okuyup bitireceğim. ;) 


İşsiz baş kahramanımız Toru Okada'nın kedisinin evi terk etmesinden bir süre sonra karısı Kumiko'nun da bir daha eve dönmemesiyle başlayan masalsı süreci okuyacaksınız. Toru Okada bu süreçte tanıştığı, önceden tanıdığı ya da rasgele karşısına çıkan birbirinden ilginç karakterler aracılığıyla kendi durumunu ve ilişkisini sorguluyor. Kopuk kopuk gibi gelen hikayeler ve tipler aslında Okada'nın yaşadıklarıyla fazlasıyla ilintili. Malta ve Girit Kano kardeşler, May Kasahara adlı genç liseli komşu kız, aylarca kaybolduktan sonra çıkıp gelen ve Okada'nın kayınbiraderinin adını taşıyan kedi Noburu Vataya, Muskat ve Tarçın adlı anne oğul ikilisi ve her gün dünyanın zembereğini kurarmış gibi öten Zemberekkuşu'nun Okada'nın hayatının değişik yerlerine dokunduğunu göreceksiniz. Teğmen Mamiya'nın anlattığı II. Dünya Savaşı sırasındaki Japonya tarihi hikayeleri çok etkileyici. Dediğim gibi fazla uzatıp, fazla koptuğum zamanlar olmasına rağmen yine de keyif alarak okudum Murakami'nin bu romanını da. Kendinizi kâh Mançurya bozkırlarında kah bir kuyunun dibinde bulabileceğiniz fantastik bir yolculuk için öneririm. 

'45 Ruhu (The Spirit of '45)

Ken Loach'un yönetmenliğini yaptığı bu belgesel filmi izlemeyi Levent Üzümcü'nün Boyun Eğme kitabını okuduğumdan beri aklımın bir köşesine yerleştirmiştim. Tarzını, duruşunu, hayat görüşlerini sevdiğim ve saygı duyduğum isimlerin herhangi bir sanat dalıyla ilgili yaptıkları öneriler çok değerlidir benim için.  

Yaklaşık 100 dakika süren bu belgeselde iki dünya savaşının ardından İngiltere'nin geçirdiği dönüşüm çok güzel özetlenmiş. Savaşı kazanmak için bir araya gelen ruhun barışta fayda yaratmak için de bir araya gelebileceğine inanan insanların sosyalizm değerleri çerçevesinde ne mucizevi ilerlemeler yarattıklarını görüyoruz. İnsanlar yoksulluk ve işsizliğin ciddi bir sorun olduğu ve her şeyin zengin insanlar tarafından ve onlar için var olduğu 1930'lu yıllara dönmek istemiyorlar. Savaş açtıkları şeylerin başında cehalet geliyor, çünkü demokrasi isteyen hiçbir toplumun buna tahammül edemeyeceğini düşünüyorlar. Ulaşım, madencilik, sağlık sektörleri kamulaştırılıyor. En ufak bir sağlık sorunum da mutlaka web sayfasına göz attığım NHS'in sağlık hizmetleri açısından ne büyük bir yarar sağladığını ve insanların 80'lerin sonunda bu kurumun özelleştirilmemesi için ne pahasına olursa olsun mücadele ettiklerini görüyorsunuz. İşçi ve emekçi sınıfı için savaşlar sonrasın yıkımların ardından barınma problemlerinin nasıl verimli ve etkili bir şekilde çözüldüğünü, yeni semtler, mahalleler kurulurken doktorundan, ulaşım olanaklarına, okulundan, alışveriş yerlerine kadar her detayın düşünülmesine hayran oluyorsunuz. Laf olsun diye değil, insanlara değer olsun diye yapılmış her şey. O kadar ki "evlerin hem alt hem üst katlarında tuvalet olsun ki çocuklar bahçede oyun oynarken tuvalet için eve geldikleri her seferinde üst kata çıkmak zorunda kalmasınlar" bile düşünülmüş işçi sınıfı evleri için! Sosyal devlet böyle bir şey işte. "Buyrun vergilerinizle size kilometrelerce yol yaptım, artık neyi uygun görürseniz o yollarla, duble duble sizindir!" demekle olmuyor bu işler. 

Ama İngiltere'de de bu nefis durum Margaret Thatcher ile birlikte değişiyor. 80'lerin sonu ve 90'ların başı itibariyle madenlerin yüzde doksanı özelleştirilmiş mesela! Polis artık tarafsız değil, haklarını savunan işçi sınıfına şiddet uygulayacak kadar birilerinden emirler alır durumda. Bireysel zenginlik her şeyden önemli hale geliyor. Sendikalar işçi haklarını savunmakta yetersiz kalırken İşçi Partisi işçinin partisi olmaktan çıkıyor. Yani anlayacağınız yaşadığımız bu berbat kapitalist düzen en cahilinden en eğitimlisine kadar tüm toplumları kıskacı altına alarak hayatlarımızı ve doğayı cehenneme becermeyi her seferinde başarıyor. 

O yüzden "zaten bu dünyanın gerçeklerinin içinde yaşıyoruz, bir de burada açık seçik her şeyin hep aynı kısır döngüyle süregeldiğini görüp de sinirimi bozamam" derseniz sizi anlayışla karşılarım. O zaman sizi hemen 45'lerden uzaklaştırıp, yukarıya Murakami'nin masalsı dünyasına alabiliriz. ;)

Yılbaşı Hediye Festivali ve Carluccio's

Her yıl yılbaşı için düzenleniyor olsa da aslında yeni yıl hediyeleri almak için değil, ev ve mutfak alışverişi yapmak için çok sevdiğim bir festival bu. Biraz Adım Adım Anadolu tadında stantlarını dolaşmak için gidiyorum ve her seferinde de daha çok eve Kars peyniri, Bursa kestane şekeri, Ayvalık zeytini, vs aldım diye dönüyorum. Neyse, aldıklarımızı yılbaşında yeriz biz de festival ruhuna uygun olarak. ;)

Bu yıl da 31 Aralık'a kadar Lütfi Kırdar'da devam edecek olan Hediye Festivali'nden ganimetlerim ve favorilerim arasında şunlar bulunuyor.  

* Deep in Lavender'dan tamamen doğal bir kapı süsü aldım. Daha doğrusu annem bana aldı hediye olarak. Nagihan Hanım'ın topladığı, lavantalar, meşe topları, manolya yaprakları, minik kozalaklar, limon dilimleri ve tarçın çubukları gibi malzemelerle yaptığı bu kapı süsüne bayıldım. Kurumsal yaşamı terk edip Tekirdağ'da toprakla uğraşmaya başlayan ve lavanta yetiştiriciliği yapan Nagihan Hanım'ın birbirinden zevkli dekoratif ve hediyelik ürünlerine bayılacaksınız. 



* Gümüşhane'den gelen Altınbağ Pestil'in standına mutlaka uğruyor ve hiç şeker katkısı olmadan yapılmış nefis dut ve keçiboynuzu pestillerinden alıyorsunuz. Ben harika bir süzme bal ve dut kurusu da aldım, o ayrı. Sipariş için: 444 51 47

* Hatay Refik İpekçilik'ten iki tane nefis peştemal kaptım. Seneye Kaş'ta kullanmak üzere biri bana biri İsocum'a. Ama beni kış ortasında yaza kaçıracak olursa daha erken test etmiş oluruz, ona da hayır demem tabi.;) Son derece kaliteli dokuması olan, hafif ve yumuşacık peştemallerin emiciliği de çok iyiymiş.


* Annem Trabzon Yöresel Ürünler standından harika tereyağ ve mıhlama peyniri aldı. Ben de bu hafta sonuna doğru tekrar uğrayıp aynılarını ve hatta ek olarak bir de köy peyniri almayı düşünüyorum.

* Nallıhan dokuma şal ve fularlarına bayıldık.

* Bişeyler Tasarım'ın kupa içi kaktüs ve terrarium'ları çok şekerdi. Fotoğrafı da Facebook sayfalarından aldım.


Bunların dışında bir sürü takı, koku, yemek ve hediyelik standını gezip bitirdiğimiz gibi bir gün de Kanyon'daki Hediye Pazarı'nı gördük. Bu yıl yine Kanyon ve Zorlu hem yılbaşı pazarları hem de süslemeleri açısından hiç de fena görünmüyorlar. Eğlence, coşku ve doluluk ise önceki yıllara nazaran çok daha azdı - ki bu halimizde de bu durum pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Kanyon'da yorgunluk atmak ve karnımızı doyurmak için Carluccio's tercihimizin ise bir nedeni vardı. Benim ve Durukuş'un devam eden sağlık sorunlarının çözüme kavuşmasını kutladık ve sevimsiz 2016'yı bir an önce gönderip 2017'de birlikte bir anne-kız gezisi planlasak dedik. Ve mümkünse İtalyan enerjisi çekelim diye de burayı tercih ettik. Bakalım hep konuştuğumuz bu planı bu kez gerçekleştirebilecek miyiz?


Tabi şimdilik "İtalya'ya gidemiyorlarsa İtalyan yesinler!" ;) Nefis soslu karides soteyi paylaştıktan sonra annem domates soslu ve üzerinde minik köfte topları olan bir spagetti, bense balkabağı ve mascarpone peyniri dolgulu tortellini söyledik. Kanyon'un yılbaşı ışıklarına karşı afiyetle yediğimiz yemeklerimiz her zamanki gibi çok başarılıydı. Daha iyilerini rehberliğini tabi ki benim yapacağım mini İtalya gezimizde yemek dileğiyle kadehlerimizi de kaldırdıysak artık 2017 gelebilir bence. Mucizeleriyle, uğuruyla, maddi ve manevi bolluk, bereketiyle gelsin dilerim.

Pencere

13 Aralık Salı akşamı heyecan doruktaydı, çünkü sezonun en merak ettiğim oyununu Zorlu PSM'de üçüncü sıradan izleyecektik. Gerçi Oyun Atölyesi salonunda izlemeyi çok daha tercih ederdim ama zaten biletler anında tükeniyor, zaten İsocum'u İstanbul'da yakalamak zor, e bir de dibimize kadar gelmişler ve ön sıralardan yer bulmuşum, hiç şımarıklık yapma, yakala bileti dedim kendi kendime. Artık hangi oyundan bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde: Pencere. Haluk Bilginer ve Esra Bezen Bilgin'in baş rolleri paylaştıkları, genç oyuncu Kürşat Demir'in de daha küçük bir rolle bu harika iki isme başarıyla eşlik ettiği harika bir oyundu Pencere. Oyundan önce Eataly'de üçlü kızlar buluşması da harikaydı, ama bence sonrasında da bir buluşma gerekiyor: hatta sırf oyunu konuşmak için bile buluşabiliriz bence. ;) 

Bu arada Eataly'nin üçüncü yaşı için üç farklı renkte üç farklı kıyafet tasarlayan Bahar Korçan'a da bir alkış lütfen. Makarnalar kullanarak yaptığı giysilere bayıldım. 

Pencere iki perdelik bir oyun. Birbirlerinden karakter olarak da hayat tarzı olarak da çok farklı, yasak ilişki olarak adlandırılabilecek türden bir ilişkinin tarafları olan iki eski sevgilinin yıllar sonra yeniden buluştukları o günün hikayesi. Buluşma dediysem, o kadar zaman sonra her şey güllük gülistanlık olmayacak elbet. Tom ve Kyra hem birbirlerini hem ilişkilerini hem de kendilerini sorguluyorlar yıllar sonra. Ve ortaya nefis diyaloglar ve duygu yüklü kaoslar çıkıyor keyifle izlemeniz için. 


David Hare'in Skylight eserinin çevirisi olarak sahnelenen oyun, Kyra'nın evinde geçiyor. Bunu yansıtan dekor da çok başarılı. Yemek sahnesinde burnumuza gelen sarımsaklı makarna sosunun kokusu da çok başarılıydı ama birbirleriyle yüzleşmekten yemeğe vakit bulamadılar zavallılar. ;) Oyuncular için ne desem eksik kalır. Haluk Bilginer, sahnede kusursuzluğun simgesi benim için. İzlemelere, hayran olmalara doyamam. Saatlerce oynasa gözümü kırpmadan izler, arada dinlenmek isterse üstünü örter başında beklerim, o derece hani. ;) Yine her zamanki gibi harikaydı. Esra Bezen Bilgin'le ise 2013 yılında izlediğim Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince, Ama Şimdi İyi oyunuyla tanışmış ve oyunculuğuna hayran kalmıştım. (Hâlâ oynuyor ara sıra, onu da izlemenizi öneririm). Dolayısıyla Haluk Bilginer'le birlikte baş rol oynamanın altından rahatlıkla kalkabileceğini az çok tahmin edebiliyordum. Öyle de olmuş. Nasıl doğal, nasıl çabasızca başarılı. Bayıldım. 

Bu oyunu bir şekilde yakalayın ve kendinizi o güzel bakışlara, o içi gitmelere, o anlayamamalara, o kalp kırıklıklarına, o merhametin dışarı taşmalarına, o sinir olmalara, o üzülmelere, o öfkelere bırakın. Bırakın alıp götürsünler sizi kendi dünyalarına. O haklı, bu haklı demek zorunda değilsiniz. İkisini de anlayabilir ve çok sevebilirsiniz. 

Bilet kapmak için de oyun tarihlerini en iyi  Oyun Atölyesi Twitter hesabından takip edebilirsiniz, benden söylemesi. 

Şimdiden iyi seyirler. 

Leziz Molalar ve Ağaç Portreleri Sergisi

Aralık ayının başında, Kaş dönüşü Kasım ayındaki bir aylık içki orucumun ardından nefis bir dost buluşmasıyla Karaköy Ma'Nâ'da yaptık. Ma'Nâ açıldığından beri çok merak ettiğim ama bir türlü fırsat bulup gidemediğimiz bir yerdi. Denedikten sonra gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim rakı ve meze muhabbetini seven herkese. Yediğimiz her şeyin çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Ara sıcak olarak aldığımız yaprak ciğer, etli humus, kağıtta kokoreç ve güveçte peynirli sucuk da olaydı. İç dekorasyonu ve müzikleriyle de çok güzel bir mekan burası. İnanılmaz çok rakı çeşidi var. Şarap seçeneği ise çok az. Kısaca "burada da rakı içmeyeni döverler artık" mesajı vermeye çalışıyorlar gibi geldi bana. ;) Beylerbeyi Göbek rakısını denedim ve bayıldım. Siz de kadeh/küçük rakı alarak farklı çeşitler deneyebilirsiniz. Kısacası harika bir gece geçirdik, çok da memnun kaldık. Rezervasyon tel: 0-212-293 09 93.


İkinci restoran önerim ise ne yazık ki yılbaşına kadar orada olacaklarını öğrendiğim Cercis Murat Konağı olacak. Mardin'in bu meşhur ismi şu an Eataly'nin bir bölümünde hizmet veriyor. Yılbaşından sonra ise nerede devam edecekleri henüz belli değil, ama Anadolu Yakası'nda olmaları muhtemelmiş. Çok lezzetli yöresel yemekleri, güzel sunumları, ilgili servisleriyle on numara bir yer. Biz meze çeşitlerinden oluşan bir tabakla birlikte etli keşkek denedik, ama kuru patlıcan dolmasından yuvalamaya, haşlanmış içli köfteden erikli yahniye kadar ağzımızı sulandıran bir sürü yemek vardı. Ve eminim ki hepsi de en az bizim seçimlerimiz kadar lezzetlidir. Gitmişken mutlaka bakır kupalarda ikram edilen Süryani şarabını da deneyin derim. Önce hafif ekşimsi tadına alışamadım gibi oldu, ama giderek sevdim keratayı. Kapanışı da hakkıyla, kakuleli kahveyle yapın. E, afiyet olsun! ;)


Ne zengin bir kültüre, ne büyük potansiyele, desteklenmesi gereken ne kadar çok güzelliğe sahibiz aslında. Ve ne kadar yazık ediyoruz enerjimizi birbirimize köstek olmaya, tembelliğe, birbirimizi aşağı çekmeye çalışarak, düşmanlıklar besleyerek, farklılıkları bastırmaya çalışarak. Ne kadar sıradan, sığ, tatsız, mutsuz oluyoruz git gide... Çok üzücü, çok yazık.

Ama biz yine de elimizden geldiğince güzelliklere odaklanmaya, sanatla kendimizi iyileştirmeye devam edelim. Mesela aşağıdaki serginin içinizi açacağına eminim.

Ağaç Portreleri Sergisi

Nasıl mı? Valla ben şaşırmadım, çünkü zaten kendisinin o harika fotoğraflarını Instagram'dan takip ediyordum. Hatta eşinin ve kendisinin hayvanseverliği sayesinde Kaş'ta her ikisiyle tanışmıştım bile. "Müziğini de dinledim" demeliydim çünkü o aslında çok iyi bir müzisyen (ama henüz buna fırsatım olmadı, bu yaz Kaş'ta bu durumu telafi etmeliyiz sanki ;)). Çağlayan Yıldız'ın doğada geçirdiği zaman sırasında çektiği birbirinden güzel fotoğrafların Barbaros Bulvarı üzerindeki Kaset Mitanni'de sergileneceğini öğrenince de uğrayıp bir de bu güzellikleri duvarlarda göreyim dedim. Siz onlara bakmasanız da ağaçların gözü üstünüzde, diyor Çağlayan Yıldız. 


Bu sergi 27 Aralık'a kadar devam edecek. Bence görmek için mutlaka uğrayın. Aynı şey değil tabi, ama Çağlayan Yıldız'ın güzel fotoğraflarını Instagram'da buradan da takip edebilirsiniz. Kaset Mitanni bir caz mekanı bu arada. Ama duvarlarının bir kısmını sanata ayırmayı tercih eden bir mekan. Nefis fikir, değil mi? Yani demem o ki akşamüstü giderseniz, devamında da müziğe doyabilirsiniz. 

İyi haftalar!

Tesir ve Florence

Ne demek istediğimi şimdi anlayacaksınız. ;) Biri tiyatro, diğeri film. İkisi de çok güzel, ikisi de izlenesi. Tiyatro ile başlayayım. Tesir, SBR (yani Siyah Beyaz ve Renkli) Tiyatro'nun iki saatlik, iki perdelik, konusu, müzikleri ve sahnelenme şekli çok etkileyici oyunu. Tek bir eleştiri yapacak olursam, didaktiklik dozunun biraz yüksek olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Bir seminer ya da üniversite amfisinde ders dinliyormuş gibi hissettiğim zamanlar oldu. Yine de sevdim mi? Çok sevdim. 


Oyunda depresyonun "bir ilaç yut, geçsin" kıvamında antidepresanlarla çözülecek bir şey olduğuna inanan bir doktor ve depresyonun "ilaçlarla müdahale olmadan yaşanması ve atlatılması gereken bir durum" olduğuna inanan psikoloji uzmanı eski sevgilisinin yürüttüğü bir deney var.  Elbette deneye katılan biri genç bir kadın diğeri de genç bir erkek olan iki denek. Deney sırasında birbirlerine yakınlaşmalarıyla birlikte ortaya bir soru daha çıkıyor elbette: antidepresanların etkisi altında aşk, aşk sayılır mı? Hani zihinler bu kadar kontrol altındayken başkaldırıp da aşkı yaşayabilirler mi? Oyundaki psikolog rolüyle 19. Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde en başarılı kadın oyuncu ödülünün sahibi olan Aslı Yılmaz gerçekten de doğal oyunculuğuyla kendisine hayran bıraktı diyebilirim. İlk kez izledim ve bayıldım. 

Bence siz de bu oyunu mutlaka izlemelisiniz. Biraz gerilecek olsanız bile etkileneceğiniz garanti. En yakın tarih 16 Aralık, yani yarın Gazanfer Özcan Sahnesi gibi görünüyor. Ama Toy İstanbul'un sayfasını takip ederek orada izlemeyi de tercih edebilirsiniz. 

Florence

Hani afişte "Kulaklarınıza İnanamayacaksınız" yazıyor ya? Hah, vallahi doğru söylüyor. Çünkü bu film dünyanın en kötü şarkıcısı Florence Foster Jenkins'in hikayesini anlatıyor. Gerçekten yaşamış böyle bir kadın, şok oldum doğrusu. Ve müzik tutkusuyla dopdolu ama yetenek fakiri Florence'ı da Meryl Streep canlandırıyor. O yüzden izlemezseniz ayıp olur!


Meryl Streep her zamanki gibi olağanüstü. Oynadığı zengin ama korkunç sesli, sözde opera sanatçısı karakterinin komik, ama aynı zamanda hüzünlü ve tutkulu tarafını nefis yansıtıyor. Kocası rolünde ise Hugh Grant var. Bir de dedikodu: Hugh Grant çok yaşlanmış. Oyuncular arasında Meryl Streep'ten sonraki favorim ise genç piyanist Cosmé'yi oynayan Simon Helberg oldu. Böyle enteresan bir hikayeyi bulup çıkarmak da yönetmen Stephen Frears'ın başarısı olsa gerek. Kaçırmayın.

İyi seyirler. 

Kabileler

Geçtiğimiz haftalarda Toy İstanbul'da çok güzel iki oyun izledik: Tesir ve Kabileler. Her ikisi de güzeldi ama Kabileler'i kesinlikle daha etkileyici buldum. Oyunun yazarı Nina Raine.  Sami Berat Marçalı yönetmiş.  Aile olmanın travmatik tarafını nefis anlatan bir hikaye bu. Aileyi sürekli çatışma içinde olmasına rağmen birbirine sıkı sıkı bağlı üyelere sahip bir kabileye benzetiyor yazar. Ve ebeveynlerin çocuklarına sadece genlerini değil doğru ya da yanlış tüm değerlerini, inançlarını, iletişim dilini aktarmasının çapıcı sonuçlarını doğuştan işitme engelli Billy üzerinden anlatıyor. 


Billy ailenin en küçük çocuğu. Kendisinden büyük bir ağabeyi ve bir de ablası var. Beş kişilik bu aile içinde herkes Billy'yi kendince çok seviyor, ona destek oluyor ve hatta kendini eksik hissetmesin diye işaret dilini bile hiç öğrenmemiş ve öğretmemişler. Billy sadece dudak okuyarak sürekli didişen aile üyelerinin arasında olmaya, onları anlamaya ve aralarına katılmaya çalışırken aslında ne kadar dışarıda kaldığını fark ediyor. Bunu fark etmesine neden olan en büyük etken de sonradan işitme duyusunu kaybetmeye başlayan, kız arkadaşı Sylvia.  
Barış Gönenen ve Tuğçe Altuğ, Billy ve Sylvia ikilisini harika oynamışlar. Oyunculuklarını ağzı açık izledim. Arkasında müthiş bir emek olduğu kesin. Zaten bu oyunculukları ile geçen sene birkaç ödülü de hakkıyla almışlar. O ikisinden sonra favorim ise ailenin sorun küpü ağabeyi Daniel'ı canlandıran İbrahim Halaçoğlu oldu.  

Kabileler'i ne yapıp edip izlemenizi öneriyorum. En yakın tarih 24 Aralık görünüyor. Hem gitmişken her seferinde ya mantomun ya da çantamın üstüne tüneyen Toy İstanbul'un şişko sarmanıyla da tanışırsınız belki. ;)

İyi seyirler. 

Aziz Nesin 101 Yaşında

Eğitim, akıl, bilim, çağdaşlık anlamında yerlerde süründüğümüz şu dönemde Nesin Vakfı'nın yetiştirdiği yüzlerce çocuk sayesinde aramızda olmasa da anlamlı yaşamını sürdüren Aziz Nesin'in 101. yaşını böyle kutlamak güzel olmaz mı?


"Yok, böyle şıkıdım geceler bana göre değil" diyenleri de şöyle alabiliriz. Benim için bayramlar gibi yeni bir yıla yaklaştığımız Aralık ayı da güzel bir paylaşım ayıdır. Ve çok uzun zamandır çocukların çağdaş bir eğitim almasının her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız toplumun cennet ya da cehennem oluşunu belirleyecek en önemli faktör bu çünkü. 

İyi hafta sonları!

Bu Aralar İstanbul Modern'de Neler Var?

Biliyorsunuzdur, defalarca gezilebilecek sürekli koleksiyonun dışında nefis süreli sergiler de oluyor İstanbul Modern'de. Her ne kadar o sahil artık müze binasından Karaköy'e kadar berbat bir şantiye haline dönüşmüş olsa da hâlâ keyif alıyorum oraları ziyaret etmekten (belki de kaçınılmaz olandan almaya baktığım keyiftir bu, niteliğini irdelemeye korktuğum için öylece tadını çıkarıyorum işte ;) ). Benim bu seferki gidiş amacım İnsan İnsanı Çekermiş fotoğraf sergisi ve Tepta Aydınlatma 25. Yıl Sergisi: Gündüz, Işık, Gece idi.  

İnsan İnsanı Çekermiş

11 Aralık'ta bitecek olan bu güzel fotoğraf sergisini görmek için az zamanınız kaldı. Türkiye'den 80 fotoğrafçının 80 yıllık bir süreçte çektiği Türkiye fotoğrafları var sergide. Gerek İstanbul'dan gerek kırsal kesimlerden ama içinde mutlaka insan olan fotoğrafların hepsi de görülmeye değerdi. Fotoğrafın fotoğrafı güzel olmuyor, biliyorum. Hele bir de parlayan camların ardından çekmeye çalışınca bildiğin kötü oluyor. Hatta fotoğrafın içinde kendini falan görüyorsun ki hiç harika değil. ;) Yine de sevdiğim birkaç fotoğrafı ekliyorum aşağıya tüm arsızlığımla. ;)


Siyah-beyaz fotoğraflar daha da favorim olduğu için önce onları ekledim. Sağ üst köşedeki Aslı Erdoğan'a da selam olsun buradan. Sol üst köşedeki Piyer Loti'de Yağmur (Tahsin Aydoğmuş) ve yanındaki tramvaya binen kadın fotoğrafı tüm sergideki en favorilerim olmuş olabilir. Sağ altta 1936 yılında çekilmiş Cumhuriyet Kızları fotoğrafını görüyorsunuz. Ne kadar aydınlık ve iç açıcı bir fotoğraf değil mi 2016 yılındaki halimizle karşılaştırdığımızda? Renklilerden favorim olan birkaç tanesi de aşağıda. 

Yaşlı bir çiftin sergi gezerkenki hallerini yansıtan sol üst köşedeki Müzede Bir Gün fotoğrafına bayıldım. Hemen altında 1980'lerin Bingöl'ünde çekilmiş Yaylada fotoğrafı var. Ekşi Elmalar'daki yayla kültürünü anlatan sahneler aklıma geldi ve galiba o yüzden de daha çok hoşuma giderek dikkatimi çekti. Sağdaki dört fotoğraf ise Summer 60+, kısaca annelerimiz diyebiliriz. ;) 


Daha bir sürü harika fotoğrafın yer aldığı bu sergiyi ya bu Ücretsiz Perşembe günü ya da bu hafta sonu yakalayın derim. 

Tepta Aydınlatma 25. Yıl Sergisi: Gündüz, Işık, Gece

İstanbul Modern'in kuruluşundan beri aydınlatma sponsorluğunu üstlenen Tepta Aydınlatma'nın 25. yılı onuruna salt ışık alanında düzenlenen ilk sergi olan Gündüz, Işık, Gece sergisi mimar, tasarımcı ve sanatçıları bir araya getirmiş. Dokuz farklı yerleştirme ile izleyicilerin doğal ışık olgusunu yeniden düşünüp yorumlamalarına olanak tanınıyor. Girer girmez Bilgehan Şenel'in Demir Küpte Gün Batımı çalışması sizi karşılıyor. Tasarımda kullanılan ham demir konstrüksiyon inşaat sahasına dönüşen bugünkü İstanbul'a gönderme niteliğinde. Eserin kendisi ise şehri çevreleyen deniz üzerinde gün ışığının yansımalarından ilham alınarak oluşturulmuş. Çok sevdim.


Aşağıda da üç ayrı yerleştirme bulunuyor. Solda Tansu Özelgin'in Anemon'u duruyor. Ortada William Brand Boğaz'ın Hüznü'nü anlatmış. Zamanı kontrol ettiğimizi düşündüğümüz zamanlarda bile aslında ne kadar hızlı aktığına dikkat çeken sanatçı mumun bir ucunun değil iki ucunun birden yandığını yansıtmış. Zaman uçar ve ebediyet bekler, diyor. Sağda ise Gölge adlı çalışmasıyla Enzo Catellani var.


Burada da toplam dokuz yerleştirme olduğunu düşünürseniz size daha yarısını bile anlatamadığımı fark edeceksiniz. O yüzden gitmek, görmek, deneyimlemek en iyisi. Bu sergiyi gezmek için biraz daha bol zamanınız var. 22 Ocak'a kadar görün derim.

Karaköy sokakları...

Sergileri gezdikten sonra da bir arkadaşla kahve/yemek sohbeti iyi gitmez mi? Biz de öyle yaptık. Bana sıcacık Kaş havası getiren Denizcim'le Pim Karaköy'de oturduk ve sohbet ettik.  


"Hiç acımam, Kaş'ta plaja giderken kullandığım sırt çantamı buuzz gibi İstanbul kışında da kullanırım" demiştim ben değil mi? Kullandım valla! Soğuğa yakışan renkleri bilmem ama bence çantam rengarenk Karaköy sokaklarına pek yakıştı doğrusu. ;)

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama


Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu


YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-gorsel


haydar-colakoglu


haydar-colakoglu-teb


Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;

“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.

Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye


Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanı sıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasım ayında açılacak beta surumu ile İstanbul`un bazı seçkin mekanlarında yapılacak test sürüşleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Son İzlediğim Filmler ve Okuduğum Kitap

İki hafta önce izlediğim Hollanda yapımı Publieke Werken, yani Public Works (yani bir nevi Bayındırlık İşleri ;) ) adlı filme bayıldım diyebilirim. Bize gelir mi gider mi, ben nereden görüp de not etmişim bu filmi hatırlamıyorum (Dutch filmleri festivali diye bir şey olmuş muydu yakın zamanlarda? Belki oradan seçip beğenip almışımdır bak). Konusu gerçek bir hikayeden alınmış bu film benim için Amsterdam'a bir daha gitme nedeni bile olabilir. 

1888 yılında Amsterdam'daki Central Station'ın karşı köşesine lüks Victoria Hotel'in yapılmasına karar verilir. İnşaat firması oradaki mülk sahiplerinin çoğuyla anlaşır, ancak verdikleri fiyatı kabul etmeyen inatçı keman yapımcısı Vedder ve kendisiyle birlikte hareket etmesi için ikna ettiği yanındaki yaşlı eczacı projeye taş koyarlar. Tüm ikna çabaları boşa gider ve inşaat firması bir süre sonra oteli bu iki dükkanı yıkmadan yapacakları bir projede karar kılarlar. Fiyat yükseltip daha çok kazanmayı bekleyen Vedder ve eczacı çok daha zor bir duruma düşerek hem inşaatın yapım aşamasındaki tüm eziyeti çekerler hem de para olarak avuçlarını yalamak durumunda kalırlar. Victoria Hotel yan cephesinde bu iki dükkan ile birlikte açılır. Bana da merak edip, gidip görme isteği kalır. ;) Konusu ve dönem kostümleri ve dekoruyla değişik bir film, izleyin.  

İkinci olarak Woody Allen'ın Cafe Society'sini izledik. Biz çok severiz Woody Allen'ı, o yüzden de olumsuz bir yorum duymamışsınızdır bu blogda filmleri hakkında. Ve bu filmini de çok sevdiğimizi söyleyeyim. 1930'lu yılların Amerika'sına gidiyoruz bu kez. Hem doğusuna hem batısına. Hem orta halli yaşamlara hem Hollywood ışıltısına. Aşkın da hem coşkulu hem de iç acısı yanına. 


New York'ta yaşayan Yahudi bir ailenin küçük oğlu Bobby, Hollywood'da menajerlik yapan dayısı Phil'in yanına iş bulmaya gönderilir. Orada dayısının sekreteri Vonnie'ye aşık olur. Ama Vonnie'nin gizemli -daha sonra ortaya çıktığında da Bobby'nin midesine yumruk gibi oturabilecek cinsten- bir sevgilisi vardır. Hollywood'un sahte, sığ parıltısından sıkılan ve Vonnie'den de yüz bulamayan Bobby, New York'a dönerek mafyavari ağabeyi Ben ile birlikte bir gece kulübü açıp işletmeye başlar. Bu arada yine Veronica isminde bir kadınla evlenir ve baba olur. Ama aklı hâlâ karışıktır. 

Hani konuyu böyle anlatınca "eee?" hissi uyanıyor ya... uyanmasın işte. Woody Allen'ın yazdığı metin o hissi yok edip, tüm boşlukları dolduruyor. Sadece Bobby'nin ailesindeki tipler bile sosyoloji dersi gibi! ;) Dönem kostüm ve dekorları bu filmde de nefis. Oyunculuklar güzel. Daha ne olsun. Mutlaka izleyin. 

Peki ne okuyorum?

Alain de Botton'ın Seyahat Sanatı kitabında ilginç kişiliğinden etkilenerek bir kitabını daha okuyayım dediğim Gustave Flaubert'in Cehennem Rüyası var elimde. Ayol merak etmez olaydım da Madame Bovary ile kalaydım iyiymiş! ;)


Yok öyle dediğime bakmayın tabi, ben inatla okumaya devam ediyorum. Yazarın gençlik dönemi yazılarından ve öykülerinden bir seçki olan kitap aslında güzel. Ama acı, ıstırap, aile dramları ve yokluk öyküleri ağırlıklı. Ruhen buna pek uygun bir dönemde değilim galiba. E bu öykülerini yazan yazar da gerçekçilik akımı öncülerinden olunca okur olarak işimiz biraz daha zorlaşıyor. Bir de Fransızca çeviriye çok uygun bir dil değil mi acaba diye düşünüyorum bazen. Sanki Fransız yazarların o edebi zenginliği Türkçeye aktarılırken kayboluyormuş gibi  geliyor bana. Ya da acaba edebi zenginlik falan hikaye mi? Biz seksi bir dil diye ağzımız açık dinlerken, bunlar nasılsa her türlü bize hayran diyerek birbirinden kopuk, basit cümlelerle dolu hikayeler mi yazıyorlar acaba? ;) Ya da yaklaşık iki yüz yıl öncesinin hikayelerini okuyup da günümüz dünyası ile karşılaştırınca mı etkilenemedim ki? Neyse. Her türlü okumaya devam ediyorum. En sevdiklerim arasına girmeyecek olsa da son derece renkli ve değişik bir kişiliğin değerli kaleminden çıkan öyküler bunlar. İlla ki iyi geliyordur bana da. Size illa ki okuyun demiyorum ama. ;)

Sergi Haberi: Tarık Akan’a Saygı ve Sevgi

TÜRVAK (Türker İnanoğlu Vakfı ) Sinema-Tiyatro Müzesi bu yıl Türk sinemasının 102.yılı etkinlikleri kapsamında "sergi ile açılacak. Sanatçının Türk sinemasındaki 46 yıllık emeği sinematografik açıdan ele alınacak. Birlikte rol aldığı sanatçı arkadaşları, sevenleri ve yakın dostlarının da katılacağı sergi açılışı 5 Aralık'ta ülkemizin ilk ve tek sinema müzesi olan TÜRVAK (Türker İnanoğlu Vakfı) Sinema-Tiyatro Müzesi’nde yapılacak. Tarık Akan’a Saygı ve Sevgi” sergisinde, sanatçının 46 yıllık sinema hayatında rol aldığı 116 filmin tüm afişleri ve filmlerine ait birçok sahne fotoğrafı sergilenecek. Ayrıca  sanatçının daha önce hiç görülmemiş onlarca portresi, hakkında basında yer alan ve müzemizce arşivlenmiş sinema ve magazin dergilerine ait kapaklar, yazılı basından derlenmiş makaleler ve köşe yazıları yine bu sergi kapsamında ziyaretçilere sunulacaktır.


Bu sergi kapsamında Tarık Akan’ın başrollerinde yer aldığı bazı filmler Türvak Sinema-Tiyatro Müzesi Ali Efendi Sinema Salonu’nunda sergi boyunca ve günde iki seans halinde ücretsiz gösterimde olacaktır.

Serginin sürprizi ve de en can alıcı noktası, ünlü heykeltıraş Bülent İşcan tarafından yapılan Tarık Akan’ın silikon heykeli, ilk defa bu sergiyle birlikte müzemizin Heykeller Salonu’nda sergilenecek ve sevenlerine takdim edilecektir.

Türk Sinemasından Bir Tarık Akan Geçti 

Tarık Akan, 1970 yılında Ses Dergisi’nin açmış olduğu oyunculuk yarışmasına katılarak birinci oldu. Yarışmadaki başarısıyla tüm yaşamı değişen Türk sinemasının yeşil gözlü dev sanatçısı ülkemizde yediden yetmişe herkesin sevgisini ve saygısını kazandı. Hafızalara Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Canım Kardeşim’in Murat’ı, Sürü’nün Şivan’ı, ve Yol’un Seyit Ali’si olarak kazındı. O seyircinin farklı rollerle özdeşlik kurduğu ve bağrına bastığı babası, abisi, kardeşi veya romantik sevgilisi oldu. “Hababam Sınıfı”, “Ah Nerede”,Canım Kardeşim”, “Evcilik Oyunu”, “Kıskıvrak” ve “Adem ile Havva” unutulmayan filmlerindendir. Sinema kariyerine salon filmleri, romantik komedi ve güldürü türüyle başlayan sanatçı, Türvak’ın kurucusu Erler Film-Türker İnanoğlu Şirketi’nde de 1974 yılından itibaren “Yaz Bekarı” filmiyle birlikte toplam 14 tane filmde başrol oynamıştır.


1977 sonrasın da tarzını değiştirerek sosyal içerikli filmlerle ve bir dönemin siyasi sembolü olan gür bıyıklarıyla sinema serüvenine devam eder. Başrolünü oynadığı ve 1982 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Filmseçilen “Yol” filmiyle “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü adaylığına layık görülür. Ulusal çaptaki festivallerde ise sanatçı 8 kez Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ve 6. Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanır. Sürü, Yol, Pehlivan, Maden, Adak ve Karartma Geceleri gibi filmleri en önemli filmlerinden olup, dönemin sosyal ve politik sıkıntılarına işaret eden ve anlatan filmlerindendir. Ölümünün ardından 2016 Adana Altın Koza Film Festivali  “Ulusal Uzun Metraj Film Yarışmasında da En İyi Erkek Oyuncu” ödülü sanatçıya atfedilmiştir.



Yeniçarşı Caddesi No:24 Beyoğlu, İstanbul
0 212 245 80 92 

İyi gezmeler!

Kendini Arayan İnsan

Yazın iki günlüğüne Kaş'a, bize gelen arkadaşımızın tavsiyesi olarak alıp okudum Rollo May'in Kendini Arayan İnsan adlı kitabını. Zorlu bir döneminde okuduğunu ve kendisine anlam arayışı, içsel bütünlüğü ve mutluluğu sağlama anlamında çok iyi geldiğini söylemişti. Galiba benim için de okumak için doğru zaman bu zamandı, çünkü bana da çok iyi geldi. Hiçbir şeyin kesin olmadığı, yaşadığımız bu endişe çağında kişisel bütünlüğümüzü bulmak, güvensizlik ve çaresizlikle çevrili ortamlarımızda ayakta durabilmek, içimizdeki güç merkezini ortaya çıkarabilmek için nasıl bir yol izleyebileceğimize dair nefis bir rehber kitap bu. 

Varoluşçu psikolojinin önde gelen isimlerinden Rollo May ile bu kitap sayesinde tanışmış oldum. Diğer kitaplarına göz atmadan önce yine o arkadaşımızın diğer tavsiyesi olan Irvin Yalom'un Varoluşçu Psikoterapi kitabının da siparişini verdim bile. Zira uzun süredir ülkenin, dünyanın, insanlığın gidişatıyla ilgili ne kadar zorlasam da işin içinden çıkamıyorum ve karamsarlık bataklığında debeleniyorum. En azından bataklıktan çıkmayı ve bataklığın bir santimetrekaresini bile kurutmak adına bir şeyler yapabilecek gücü kendimde bulabilmeyi hedefliyorum ilk adım olarak. 


Alıntılar

- "...Boşluk duygusu genellikle insanların, hayatlarına yahut içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin etkili bir şey yapmaktan aciz olmalarını hissetmelerinden kaynaklanır... ...Böylelikle günümüzde pek çok insan gibi derin bir çaresizlik ve anlamsızlık hissine kapılır insan..."

- "Duyarsızlık ve hissizlik de endişeye karşı birer savunma yöntemidir."

- "Bireyler uzun bir süre boyunca aralıksız endişeye maruz kaldıklarında bedenleri psikosomatik hastalıkların hedef tahtası halini alır... Kısacası endişe, büyük veba salgınının (insan sağlığı ve refahın en büyük düşmanı) günümüze uyarlanmış halidir."

- "Korktuğumuzda bizi neyin tehdit ettiğini biliriz, içinde bulunduğumuz durum bizi harekete geçirir, algılarımız keskinleşir ve tehlikenin üstesinden gelmek için kaçmayı ya da başka uygun yöntemlere başvurmayı deneriz. Endişeye kapıldığımızdaysa yüzleştiğimiz tehlikeyi atlatabilmek için nasıl adımlar atmamız gerektiğini bilmeyiz. Endişe "yakalanma", "şaşkına dönme" hissidir ve algılarımız keskinleşmek yerine daha bulanık ve belirsiz bir hal alır."     

- "...cesur bir alçakgönüllülük gerçekçi ve olgun bir kişiliğin işaretidir... Şişinmek ve ukalalık genellikle içsel bir boşluk ve kişinin kendinden şüphe ettiğinin belirtisidir; endişe hissinin üzerini örtmek için en sık başvurulan yöntem gurur gösterisi yapmaktır... Kendini güçsüz hisseden kimse zorbalaşır, daha da güçsüz olanlarsa kabadayılaşır; el kol oynaması, çok konuşma, ukalalık ve işi yüzsüzlüğe vurma eğilimi bir kişi yahut gruptaki gizil endişenin başlıca belirtilerindendir..."

-  "Gerek fiziksel gerekse psikolojik olsun tüm hastalıkların bedenin (yahut "kişilik" veya "zihnin") başına gelen periyodik kazalar olarak değil de, doğanın insanın bütününü yeniden eğitmesi olarak görülmesini öneriyoruz... Hastalıklarını kendilerini yeniden eğitmek için bir fırsat olarak gören bazı kişilerin ciddi bir hastalıktan sonra hastalıktan önceki hallerine kıyasla hem psikolojik hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olduklarının, insan olaraksa bütünlüğe kavuştuklarının klinik bir gerçek olduğunu ekleyebiliriz."

- "Hayat aynı anda hem kendini yinelemekle hem de aşmaya çalışmakla meşguldür," diye ifade eder Simon  de Beauvoir etik üzerine kaleme aldığı kitabında; "tek yaptığı kendini idame ettirmekse eğer, yaşamak ölmenin bir çeşididir ve insanın varlığı tuhaf bir bitki örtüsünden farksızlaşır..."

- Nefret ve kırgınlıklarımızla açık bir şekilde yüzleşmediğimizde er ya da geç kendi kendine acıma duygusuna dönüşürler ki bu durumun kimseye faydası yoktur. Kendi kendine acıma, nefret ve kırgınlığın "korunmuş" halidir.


Biri beni durdursuuuun! Kitabın tamamını yazasım var, o derece! Az çok anlamışsınızdır, neredeyse her sayfasının altını çizerek okuyabilirsiniz bu kitabı. Müthiş örnekler, keyifle okumanızı sağlayan bir anlatım. Ha bu arada Starbucks'ın Christmas Blend'i de çıkmış. Eşlikçi olarak gayet iyi gider, haberiniz olsun. 

Hadi bakalım kendinizi aramaya, marş marş! ;)

Medet

22 Kasım akşamı Toy İstanbul'da Tiyatro Yan Etki'nin Medet adlı oyununu izledik. G-Mall'da  o en sık sinema izlediğimiz günlerin yaklaşık on yıl geride kaldığını fark edince feci bir yaşlanıyoruz muhabbetine daldık oyun öncesinde. Sonra DOTMarsta için bol bol uğramıştık buraya ve o dönemler buranın küçük tiyatro gruplarına kiralanan sahneleri ve Souq Karaköy tarzı tasarım alışveriş stantları ile ne kadar güzel değerlendirilebileceğini düşünmüştüm. Toy İstanbul, o kıvamda değil henüz ama DOT'tan boşalan yeri çeşitli tiyatro gruplarına ayırarak güzel bir iş çıkarmış. Hemen 3 ve 7 Aralık'taki oyunlar için de yerimizi ayırttık tabi. Toy İstanbul programını incelerken aşağıdaki sarı şişko da bize eşlik etti. ;)


Medet, Deniz Madanoğlu'nun yazdığı ve Serkan Üstüner'in yönettiği bir Tiyatro Yan Etki oyunu. Baş rollerinde Faruk Barman ve Melike Güner var. Melike Güner daha da bir baş rol sanki. Onu izlerken bir ara "yarabbim bu bitmek tükenmek bilmeyen ağlamayı bir yerden tanıyorum ben" diye düşünüp durdum ama nereden tanıdığımı bulamamıştım. Çıkınca internet sağ olsun buldum: İncir Reçeli'nden tanıyormuşum. Orada da ağlaya ağlaya içi çıkıştı kızcağızın. Buradan yönetmenlere sesleniyorum: lütfen artık bu Melike kızımıza güleç bir rol verin yahu. ;)

Oyuna gelince... Uzun bir aradan sonra kendilerine İstanbul'da iki farklı hayat kurmuş iki eski sevgilinin bir doktor muayenehanesinde bir araya gelişini izliyoruz. Gençlik yıllarında derslerle hiç ilgisi olmayan, daha serseri bir tip  olan Durukan, güzel bir semtte muayenehanesi olan bir doktor olmuş. Gençliğinde daha çok okuyup İstanbul'a gelme, çalışma hayalleri kuran, modern görüşlü, hafif fırlama Çiçek ise başı bağlı, ürkek, iki lafından biri "Allah, peygamber, kader, kısmet" olan bir kadına dönüşmüş. Çiçek'in 1999 Kocaeli depreminden sonra ilk kez Durukan'ın karşısına çıkmasının nedeninin aşkla meşkle ilgisi yok tabi. Çiçek, eski sevgilisinden kendisi için bir iyilik yapmasını isteyecek... ya da daha doğru bir ifadeyle ondan "medet" umacak.

Güzel bir konu, güzel oyunculuklar. Ruh halim pek harika olmadığı için biraz fazla ağlak olduğunu düşünmüş olabilirim. Ama hikaye kesinlikle bize ait, özellikle de kadın ve erkeğe ailede ve genel anlamda toplumda biçilen roller bakımından. İlişkiler açısından da güven yok olduğunda dünyanın insanın başına yıkıldığını anlatmak açısından çok başarılı. İzleyin derim. 

Toy İstanbul'da bir sonraki tarihler 13 ve 27 Aralık. Diğer yerlerdeki en güzel tarihler için Tiyatro Yan Etki'nin Twitter ya da Facebook hesaplarını takip edebilirsiniz.

İyi seyirler!

Eduard Einstein Vakası

Harika bir kitap ile başlıyorum haftaya. Çoğunuzun da ilgisini çekeceğini düşünüyorum konunun. Yüzyılın dahilerinden Albert Einstein'in özel yaşamına, en çok da uzun yıllar Burghölzli Kliniği'nde şizofreni tedavisi gören küçük oğlu Eduard ile olan -ya da olmayan- ilişkisine göz atacaksınız bu kitapta. Kitapta iki evliliğine, çocuklarıyla ilişkilerine, Hitler döneminde Amerika'ya sürgün gidişine, ırkçılığa karşı verdiği mücadeleye ve daha pek çok konuya yer verilmiş olsa da asıl değinilen bir tür utanç duygusuyla yok saydığı ve babasına karşı müthiş bir nefret ve içerleme duygusuyla dolu olan şizofren oğlu Eduard


Eduard'ın, ölene kadar yanında olan annesi ve Einstein'ın ilk karısı Mileva'nın ve elbette Albert Einstein'ın ağzından yazılmış bölümler şeklinde ilerleyen roman çok keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Eduard'ın düşüncelerinin anlatıldığı bölümlerin çoğunda içim parçalandı desem yeridir. 

"-Ben de babam kadar ünlüyüm. Denklemdeki E, Eduard'ın E'si. Eduard=mc2"

Ne zor bir durum yaşayan ve etrafında ona bakanlar için. Albert Einstein'ın da dünyayı aydınlatırken kendi etrafına bir mum ışığı bile tutamamış, duygusal açıdan ne kadar eksik ve sorumluluktan uzak bir adam olduğunu görmek biraz üzücü - ama çok da şaşırtıcı gelmedi bana nedense (dahilerin pek çoğunun hayat başarısızı olduklarını düşünürüm). 

"-Eduard'ı düşünüyor. Sonra kendini. 'Canlı varlık yabancı unsuru yok ederek kendi varoluşunu korur.' Kendimi böyle mi koruyorum diyor içinden, Eduard'la arasına bu kadar büyük bir mesafe koyarak. Kendi varoluşunu koruyor. Yabancı unsuru yok ediyor. ölüm içgüdüsüne boyun eğiyor."

Laurent Seksik tarafından yazılan Eduard Einstein Vakası, Sosi Dolanoğlu çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıktı. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 

Arçelik Geri Dönüşümü Sanat ile Buluşturuyor!


“Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonuna sahip Arçelik geri dönüşüm  konusunda farkındalık sağlamak amacıyla geçtiğimiz günlerde çok özel bir sergiyi hayata geçirdi ve geri dönüşümü sanat ile buluşturdu. Bu sergi ile Arçelik’in geri dönüşüm tesislerinden elde edilen malzemeler Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ve tasarımcıları tarafından fonksiyonel sanat eserlerine dönüştürüldü.  Arçelik, bu proje ile geri dönüşüm konusunda farkındalık sağlarken, aynı zamanda tasarım konusundaki uzmanlığına da dikkat çekmiş oldu.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Müzayede Haberi: Antika ve Sanat Müzayedesi

Antika ve Sanat Müzayedesi Türk resminin değerli sanatçılarının yer aldığı 27 Kasım Pazar günü saat:17:00’da Nişantaşı Antika ve Sanat Sergi Salonu’nda gerçekleştirilecektir. Özel koleksiyonlardan oluşan müzayedede Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem, Alaettin Aksoy,İbrahim Balaban, Burhan Uygur, Nejad Melih Devrim, Cevat Dereli ve Ali Demir gibi bir çok değerli sanatçının eserleri satışa sunuluyor.

 İbrahim Balaban

Cihat Burak

Müzayedenin en heyecan verici eserlerinden ilk kez satışa sunulan Nuri İyem’in nadir bulunan seramiği ve Bedri Rahmi’nin az bulunan Karabaş Dönemi eseri yer alacaktır. Müzayedede ayrıca Azade Köker’in 1982 yılında yaptığı bir eseri de yer alacaktır.

 Bedri Rahmi Eyüboğlu

Nuri İyem

Aşkın Önder tarafından yönetilecek olan Antika ve Sanat Müzayedesi’nde yer alacak olan eserler 27 Kasım Pazar gününe kadar Nişantaşı Antika ve Sanat Sergi Salonu’nda görülebilir. Maçka Caddesi No:29 adresinden müzayede kataloğunu temin edebilir veya www.antikavesanat.com sitesinden online kataloğa ulaşabilirsiniz.

İletişim : 0212 219 08 50

Köpeklerin İsyan Günü

São Luiz Teatro Municipal ile İstanbul Tiyatro Festivali’nin ortak yapımı olan Köpeklerin İsyan Günü; festivalde gerçekleştirdiği prömiyerin ardından Ekim’de Lizbon’da sahnelenmeye başlamış. Şimdi ise Platform adlı tiyatro grubunun oyunu olarak İstanbul'da sahneleniyor. Zorlu PSM'nin Drama Sahnesi'nde 17 Kasım Perşembe günü izlediğimiz bu yeni oyun ile biz de bu tiyatro sezonunun kişisel açılışını yapmış olduk. Çok da sevdik ve etkileyici bulduk bu oyunu.

Gustave Flaubert'in Madam Bovary isimli romanının günümüzde Nişantaşı'nda geçen serbest bir uyarlaması olarak sahnelenen oyunun yazarı ve yönetmeni Platform'un da kurucularından Ceren Ercan ve Mark Levitas. Oyuncular ise Zuhal Gencer Erkaya, Kanbolat Görkem Aslan, Elif Ürse ve Sercan Gülbahar. Oyunculuklar genel anlamda çok iyi olmasına rağmen Zuhal Gencer Erkaya'yı ağzımız açık izlediğimizi ve hiç abartısız ama çok etkileyici oyunculuğuna hayran kaldığımızı söylemeliyim. 


Nişantaşı'nda yaşayan orta halli, modern, eğitimli bir karı koca, ajanstan buldukları köpeklerini gezdiren genç çocuk ve kadının annesinin bakıcısı genç kadının etrafında geçen hikayede aslında son yıllarda yaşanan toplumsal bir dönüşüm ve bu dönüşüme ayak uyduramayanların hüzünlü halleri anlatılıyor. Cumhuriyet değerleriyle, eğitimin ve kültürün önemine inanarak büyümüş ve kendine yaşam hedefleri koymuş orta yaşlı bir çiftin, değişen sermaye dünyasında ve toplumda bocalamaları güzel anlatılmış. Sınıfsal ve kültürel farklılıklara karşı gitgide daha duyarsız, hoşgörüsüz olan toplumun bir arada yaşamak durumunda olmasının ne kadar sancılı ve rahatsızlık verici olduğu ve her kesimden insanı nasıl da yalnız ve güvensiz kıldığı gösterilmiş. Kısacası içinde yaşadığımız ve bizi hasta eden günümüz Türkiye'si, İstanbul'u var bu oyunda, bu dört kişinin hayatlarında.


Dediğim gibi ben çok sevdim bu oyunu. Siz de izlemek isterseniz biletleri Zorlu PSM'den ve Biletix'ten alabilirsiniz. (Bir sonraki tarih 18 Aralık gibi görünüyor Zorlu'da.) Platform'un Facebook hesabını takibe alarak da güncel oyun tarihlerini takip edebilirsiniz.

Şimdiden iyi seyirler. 

Haftasonu İçin İki Film ve Bir Kitap

Haftasonuna girerken sizlere iki film ve bir de kitap önerisinde bulunmak istedim. Biri şu an vizyonda olan Pedro Almodovar filmi: Julieta. Julieta adında orta yaşlı bir kadının sevgilisiyle birlikte Madrid'den Portekiz'e taşınmak üzereyken yıllardır görmediği kızına dair aldığı bir haber üzerine son anda Madrid'de kalmaya karar vermesiyle başlıyor film. Ardından da kocaman bir kadın ağırlıklı -elbette öyle olacak, sonuçta bir Almodovar filmi bu- aile hikayesi çıkıyor.  Nobel ödüllü yazar Alice Munro'nun üç ayrı hikayesinden uyarladığı bu son filmini de çok beğendim ben doğrusu. Julieta'nın gençlik ve orta yaşlılık dönemlerini oynayan Adriana Ugarte ve Emma Suarez'in oyunculuklarını da çok başarılı buldum. Temelde biraz hüzünlü bir "iç acısı" hikayesi olsa da film, geçtiği ortamlar, oyunculuklar ve hikaye genel olarak çok güzel. İzleyin derim. 


Sırada bir Türk filmi olan Dünyanın En Güzel Kokusu var. Mustafa Uğur Yağcıoğlu'nun 2015 yapımı filminde oyunculuğunu çok sevdiğim Rıza Kocaoğlu ve Tuba Ünsal ikilisi oynuyor. Konunun da iki kankanın "yaşımız geçiyor, evlenecek birini bulamadık, bari çocuk yapmak için evlenelim de sonra ayrılırız" tadında bir evlilik gerçekleştirmeleri olduğunu vizyona girdiği sıralarda duymuştum. Yine de oyunculukları merak ettiğim için izleyeyim dedim. Ama beklediğim yerden değil beklemediğim bir yerden etkilendim filmde! Kısacası oyunculuklara çok bayılmadım bu kez - Tuba'nın filmin sonundaki doğal video çekimi sahnesi hariç. Rıza Kocaoğlu'nu abartılı buldum bu kez. Ama "konuyu biliyoruz nasılsa ya" lakaytlığıyla izlerken asıl hikayede gizli bir sürpriz -pek de harika olmayan- olduğunu görünce biraz dağıldım açıkçası. O yüzden izlemeye değer, değişik bir senaryo olduğunu söyleyebilirim. Karar sizin...


Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu

Parola falan değil kitap adı. ;) Acı Çikolata romanıyla tanıdığımız Laura Esquivel'in son romanının adı. Lupita, Meksikalı bir kadın polis. Başarı, güzellik ve zenginlik gibi günümüz dünyasının "hayatta var olma" kriterlerinin yakınından bile geçmeyen gerçek bir kadın, gerçek bir insan. Ütü yapmayı sevdiği gibi kafa çekmeyi de sever, kendine acımayı sever, çıngar çıkarmayı sever, sevişmeyi sever, falan filan... Ancak tanık olduğu bir cinayetle birlikte kendini maceralı bir yolculuğun içinde bulur. Lupita bu gizemi çözmeye çalışırken kendi geçmişiyle ve benliğiyle de yüzleşecektir. 


Lupita karakterinin özündeki o naiflik ve iyiliği ve adalet duygusunu çok sevdim. Sanırım ana karaktere kanım kaynadığından ve Laura Esquivel'in anlatım dilini sevdiğimden kitabı severek okudum. Ama ister istemez Acı Çikolata ile karşılaştırdım ve açıkçası o romandan aldığım keyfi bu kez alamadım diyebilirim. Sık sık koptuğumu hissettiğim oldu okurken. Yine de kıyamam benim tatlı Meksikalıma. Bir bakın bakalım derim. Ama Acı Çikolata'yı okumadıysanız, asıl onu tavsiye ederim.  

Hepinize iyi hafta sonları!

3. İstanbul Tasarım Bienali: Biz İnsan Mıyız?

3. İstanbul Tasarım Bienali, sadece "Biz İnsan Mıyız?" temasıyla bile ilgimi çekmeyi başarmıştı Kaş'ta açılışını okuduğumda. 

"İnsan ve tasarım arasındaki yakın ilişkiyi inceleyen Bienal'de insan anlayışıyla birlikte tasarımın da evrildiği görülüyor. Tasarım insana hizmet ediyormuş gibi görünse de asıl amacı insanı yeniden tasarlamak. Her şeyin tasarlandığı bir devirde yaşıyoruz: Büyük bir özenle şekillendirdiğimiz kişisel görünümümüz ve dijital kimliğimiz, bizi çevreleyen kişisel cihazlar, yeni maddeler, arayüzler, ağlar, sistemler, altyapılar, veriler, kimyasallar, organizmalar ve genetik kodların hepsi tasarlanıyor. Tasarım artık dünyanın ta kendisi olmuş durumda." 

İlgi çekici bir tema ve açıklama olunca Cumartesi günü Bienal'in Galata Özel Rum İlköğretim Okulu'ndaki bölümünü gezmeye karar verdik. DEPO ve Studio-X'te de sergiler devam ediyor 20 Kasım'a kadar. 

Bienal küratörleri Beatriz Colomina ve Mark Wigley, açılış öncesi yaptıkları basın açıklamasında temel olarak 8 önermenin belirlendiğini söylemişler:
  • Tasarım daima insanın tasarımıdır.
  • İnsan tasarlayan canlıdır.
  • Türümüz, sonsuz tasarım katmanları arasından durmaktadır.
  • Tasarım, insanın kabiliyet alanını kökten genişletir.
  • Tasarım sürekli köklü eşitsizlikler yaratır.
  • Görmezden gelmenin tasarımı bile tasarımdır.
  • "İyi tasarım" anesteziktir.
  • Anestezik tasarım insanlığa dair önemli sorular sorar.

Biz her zamanki gibi en üst kattan başlayarak aşağı devam ettik. Üst kata yayılmış Homo Cellular bölümüne de bayıldık. İnsanın cep telefonlarıyla birlikte yaşadığı çarpıcı dönüşümü anlatan bölümün çok ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Cep telefonunun zenginde de yoksulda da yeni bir his yarattığını, bir yandan koruma bir yandan da savunmasızlık hissi verdiğini görüyoruz. Su ve yemek sonrası en değerli varlık o. Bedene sürekli yapışık olan cep telefonu, mimarinin yerini almış durumda. Yeni sığınağımız olmuş gibi adeta. 


Selfie tutkusundan, telefonlarımızla ilgili istatistiklere, cep telefonlarının akıllılaşmasıyla birlikte günde onlarca kez yapmaya başladığımız parmak hareketlerine, eskinin "tuğla"larından, iş adamı telefonlarından yeni modellerin ortaya çıkışına kadar pek çok panoda günümüzün belki de en önemli teknoloji tasarımlarından birinin hikayesi duruyor karşımızda. Terastan kilise binası ve arkasındaki denize bakmadan ayrılmam buradan hiçbir zaman. Ama önlerindeki telefona bakmaktan güzelim günbatımlarını, dolunayları kaçıranlar var günümüz dünyasında. Ara kattaki duvar fotoğrafı onlara ithaf edilmiş. ;)


Tasarım ile olan bağını çok anlayamamış olsam da Ape Law (Maymun Yasası) bölümünü de çok sevdim. 2015 yılında Endonezya'da çıkan ve Uzakdoğu'nun pek çok yerine yayılan yangınların hem iklim hem de bölgede yaşayan orangutanların nüfusu üzerinde nasıl olumsuz etkiler yarattığını anlatan ve oradan Jean Jaques Rousseau'nun Eşitsizliğin Kökenleri'ndeki maymunların insanlaşabilme potansiyelleri olduğuna dair bulgulara ve Arjantin'de bir kısım insan haklarını kazananan Sandra adlı orangutana uzanan etkileyici bir odaydı burası. (Hımm, tasarımla ilişkiyi yazarken çözdüm galiba. İnsanın çevresini, doğayı, eko-sistemi dönüştürmesinden mi bahsediyor acaba?)

  
Aşağıdaki ekranların önünde ne yaptığımı soracak olursanız hemen söyleyeyim: insanın dünyayı istila etme sürecini inceliyorum. İçimden "Tüh, İtalya'ya da geldiler tükürdüğümün homo sapiensleri!" falan diye saydırarak. ;) Yan taraftaki ise Hint Pasifiği Tarih Haritası. Artık var olmayan eski baskın rejimlerin ve sömürge imparatorluklarının kendilerini tanımlamak için ürettikleri görüntüleri kullanarak oluşturulmuş.


Gelelim dikkatimi çeken diğer işlere. Sağ altta örümceğin ağ tasarımı var. Daha güzel ve doğal bir çalışma olabilir mi? Yanımda aynı işe bakan sevgililerden erkek olanı kıza dönüp "E örümcek nerede?" diye müthiş bir soru sordu. Hakikaten nerede bu örümcek? Ne yaptınız ona Bienal uğruna? Orangutan hakları var da örümcek hakları yok mu, hı? ;) Üstteki fotoğraf Japonya'daki Fukuşima Nükleer Enerji Santralinin bir numaralı reaktörünün kontrol odası. 11 Mart 2011'de dünyanın üçte birini kirlettiği düşünülen nükleer kazadan hemen sonraski görüntüsü.


Yukarıdaki kolajdan devam ediyorum. Üstte solda ve aşağıda ortada gördüğünüz haritalar mültecilerin göç rotalarını ve NATO'ya ait sularda göz göre göre ölüme terk edilen bot olayını gösteriyor. Sol atta ise petrol endüstrisini müzelik ederek tarihe gömmek isteyen İngiliz John Palmesino ve Ann-Sofi Ronnskog'un Petrol Müzesi işinin sergilendiği oda var.

İnsan bedeninin mükemmel bir tasarım olduğunu düşünenler el kaldırsın! Ben de onlardan biriyim ve oturup ameliyat falan izleyecek kadar da insan anatomisini merak ederim. Siz de bu anlamda bana benziyorsanız, giriş katındaki çalışmalar ilginizi çekecektir.


Ali Kazma'nın bu kattaki kadavra incelenen Anatomi videosu dışında diğer katlardan birinde Norveç'in Svalbard adasında biyoçeşitliliği korumak adına değişik tohumların saklandığı bir depoyu filme aldığı bir video çalışması da vardı. En sağda yer alan Alman çalışması Cam Adam'da da transparan bir derinin altında bedenin iç tasarımının neye benzediğini bize gösteriyor.

Bunlar Bienal'den benim seçtiklerim. Daha pek çok video ve yerleştirme sizleri bekliyor ama zaman da daralıyor, aklınızda olsun. Bu hafta sonu 3. İstanbul Tasarım Bienali sona erecek. O yüzden planlarınızı şimdiden yapın derim. Giriş ücretsiz. Rehberle gezmek isterseniz saatlerini öğrenip, kişi başı 20 TL vererek rehberli turlara da katılabilirsiniz.

Şimdiden iyi gezmeler.