Tatar Çölü ve Fellini's Roma

İtalyan yazar Dino Buzzati'nin Tatar Çölü romanını bitirdim. Gencecik Teğmen Drogo'nun Tatar Çölü diye adlandırdıkları ıssızlığın ortasındaki Bastiani Kalesi'ne tayini ile başlayan roman daha ilk sayfalarından itibaren sizi sıkışmışlık, kapana kısılmışlık hissine boğuyor. Orada bir anlam ve umut arayışıyla tutunmaya çalışan bir grup asker, birbirine benzer, sıkıcı, tekdüze günler geçirirken siz de aslında Bastiani Kalesi'nde değil de hayatın ta kendisinin içinde kapana kısılmış olduğunuzu net ve sert bir biçimde görüyorsunuz. Çok anlamlı işlerle geçirdiğimizi düşünürken aslında sadece alışkanlıkların esiri olduğumuzu ve hamster monotonluğunda yaşadığımızı fark ettiğimiz hayatlarımızı okuyorsunuz aslında bu kitapta. Ayrıca kitabın arka kapağındaki Tim Parks yorumunda olduğu gibi "sadece aklıyla hareket ettiğini düşünen insanlara meydan okuma riskini göze alıyor."

Her ne kadar mesajı ve felsefesiyle bayılsam da kitabın edebi dilinden aynı tadı aldığımı söyleyemeyeceğim. Bir çeviri sorunu ya da belki de askeri yaşamın getirdiği sanatsal yön yoksunluğunun yansıması, bilemiyorum ama anlatım dili aynı tatta değildi benim için. Yine de elbette okunmaya değer klasiklerden. Bu arada kendime bir Bastiani Kalesi seçecek olsaydım galiba Kaş'ı seçerdim. Burada gündelik hayatın rutini ve alışkanlıklar kısır döngüsünün uyuşturucu etkisi içinde yaşlanıp giderdim gık demeden valla. Onu net bir biçimde gördüm bu dört ay içinde.;)

Alıntı:
Bahar geldiğinde kalenin içinde ahşaptan yapılan her şeyin çatırdamasıyla ilgili olarak;

"Bu eski tahtaların içinde inatçı bir yaşam özleminin uyandığı dönemdi. Çok uzun zaman önce, onlar da sıcaklık ve gücün getirdiği çocuksu bir duyguya sahiptiler, o zamanlar dallardan tomurcuklar fışkırıyordu. Sonradan ağaç kesilivermişti. Şimdiyse, bahar geldiğinde o ağacn parçalarında hâlâ çok çok hafif bir yaşam ürpertisi uyanmaktaydı. Eskiden yaprakları ve çiçekleri varken şimdi yalnızca "çatır" diyecek kadar belli belirsiz bir anıya sahipti, sonra her şey ta bir sonraki yıla kadar susacaktı."  

Yine İtalya'dan bir yapım ile devam ediyorum: Federico Fellini'nin Roma'sı var sırada. 1972 yapımı bu film daha çok bir dönem belgeselini andırdı bana. Riminili Fellini'nin şehre gelip son derece gürültülü bir aile pansiyonunda oda tutmasıyla başlayıp, şehrin metro inşaatlarında, trafiğinde, din adamlarının gözünde, İspanyol Merdivenleri'nde özgürce aşk yaşayan çiçek çocuklarının arasında, orta yaşlı adamların parayla seks için kuyruğa girdiği genelevlerinde, savaş yıllarında bile varyete şovları sahnelenen tiyatro salonlarında, siren sesleri altında sığınaklarda geçirilen gecelerde, elbette motosikletle turistik yerlerinde ve daha pek çok yerinde dolaştığı ve gözlemlerini aktardığı bir belgesel gibi. Çok doğal, bölüm bölüm olduğu için tek parça bir film gibi izlenmeyen ama bir an olsun ilginizi kaybetmeyeceğiniz çok tatlı bir film olmuş bence.  Ya da İtalya aşkımdan kaynaklanıyordur belki bu düşüncem. Ama yine de izleyin, tavsiye ederim.

Rome Today bölümünde öyle bir Roma tablosu çizilmiş ki "aman Tanrım, burası İstanbul olmasın!" diye dehşete düştüm. Kornalar, yağmur, trafik, kazalar, birbirine küfredenler, bahçesinde yemek yenen restoranların önünde protestocu gençleri döven polisler, kornalar... Pöff'! Bu kadar gerçekçi olmaya gerek yok bence Fellini. Gerçi o görüntüler bugünün Roma'sından değil, bir diktatörün yönettiği Roma zamanlarından. Yani Roma için her şey düzelmiş durumda, darısı İstanbul'un başına.

Filmde Real Rome çekimlerinin yapıldığı bir yerde kameraman, "Burası çok güzel bir nokta, bütün kafeleri, parkları, meydanları, işe giden insanların koşturmacasını kaydedebiliyorum," diyor. Parkta çekimleri izleyen gençlerden biriyse "İşe giden insanlar görüyorsan Roma'yı çekmiyor olabilirsin. Başka bir şehir olmasın o?" diye dalga geçiyor kameramanla. ;))

Roma'da yaşayan bir Amerikalıya Roma'nın nesini sevdiğini sorduklarında şöyle cevap veriyor: "Burası kilise, devlet ve sinemalar şehri. Hepsi de yanılsama yaratıcılarıdır." Romalılar içinse "Ölmeniz ya da yaşamanız umurlarında bile değil. Tıpkı kedilere benziyorlar" diyor. Yaa güldüm izlerken ama Lokma'nın umurundayımdır değil mi? Hadi yanılsatın beni. ;)

İyi hafta sonları!

4 yorum:

İzler ve Yansımalar dedi ki...

"Hepsi de yanılsama yaratıcılarıdır" Son cümleye bayıldım..
Kesinlikle 'İllizyon'

Filmi not ettim. D. Karadeniz gezi yazılarına 'ha gayret' deyip başladım, aralarda bazen arka arkaya bu serilerde daraldığım da oluyor, o zaman film seyretmek iyi geliyor..

Kaş sana, sen de Kaş'a alıştınız iyice İmge'cim..
Romalılar'ı bilmem ama benim umurumda olur! Şimdi İmge nasıldır? Lokma ne yapar? hali nicedir? düşünürüm.. hep böyle iyi ol..neşeli ol kiiiii.. genç kalasın :)) sevgilerimle..

Imge dedi ki...

Esiiin, valla çok neşeli bir dört ay geçirdim, gençleştim, güzelleştim (kafaca yani! ;) ), yaradı kesinlikle. ;)) Şehir insanın ayarlarını ne kadar bozuyor onu fark ettim. Ve kesinlikle çok uzun yıllar geçirmek istemediğime karar verdim o kaosta. Bir haftadan az kaldığı için çok mutsuzum, ama İso'yu yeni bir yaşamın mümkün olduğuna dair inandırma sürecim başlayacağı için de heyecanlıyım!! ;) Bakalım neler olacak?

Dur yeterince Akdeniz görmüşken biraz seninle Karadeniz'i gezmeye geleyim bari. ;)

Sevgiler.

Gül Akça dedi ki...

Tatar Çölünü ben de merak ediyordum ama tanıtımınızı okuduktan sonra sanki sevmeyecekmişim gibi geldi. okuduğum iyi oldu teşekkürler:)

Imge dedi ki...

Gül Akça,

Yaa, ama böyle olduğu zaman da üzülüyorum ama. Siz yine de okusanız mı ki acaba? ;)