Annemin Yarası, Elle ve Eş

İstanbul'a hızlı bir giriş yaptım ve ilk üç günün sonunda ayağım "hu huu, ben buradayım!!" dediği için dördüncü gün totomun üstüne oturmak zorunda kaldım. ;) Hazır oturuyorken biraz blog yazayım değil mi? Bu aralar izlediğim iki film ve okuduğum bir kitapla karşınızdayım.

İlk olarak Annemin Yarası adlı Türk filminden söz edeyim. Vizyondayken izleyemeyip, çok da merak etmiştik. Meryem Uzerli, Okan Yalabık, Ozan Güven, Belçim Bilgin gibi isimlerin olduğu bir film merak edilir sanki. Bora Akkaş'ı hiç izlememiştim daha önce ama yetimhaneden çıkıp ailesini arayan Salih rolünde çok başarılı olduğunu düşündüm. Evet, hikaye onun etrafında şekilleniyor, ama bu yetimhane Bosna-Hersek'te olduğu için elbette geçmişe, savaş yıllarına kadar dayanan çok önemli ve trajik bölümleri de oluyor. Salih'in ailesini arama sürecinde karşılaştığı Bosnalı ailede bacağını savaşta mayına basarak kaybetmiş ayakkabıcı Mirsad rolüyle Okan Yalabık çok başarılıyken, karısı Nerma rolündeki Belçim Bilgin'i "eh işte" buldum. Sanki şehirli, modern kadın rollerine dha çok gidiyor gibi Belçim. Bir de kocaman bir çiftlikte aşk dolu bir yaşam süren Sırp Borislav (Ozan Güven) ile eşi Marija (Meryem Uzerli) çifti vardı ki "ah, ömür boyu böyle yaşayabilirim" diye içimden geçirdim. Ancak işler göründüğü gibi olmayabiliyor ve maşallah dediğim üç gün yaşıyormuş, sevgili dostlar. ;) Filmdeki en favorimin oyunculuğuyla, doğallığıyla, güzelliğiyle Meryem Uzerli olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Ve film de bence güzeldi. Zamanında kaçırdıysanız siz de benim gibi, yakalayın derim. 

İkinci film ise gönül rahatlığıyla öneremeyeceğim ama severek izlediğim bir Fransız-Alman ortak yapımı: Elle. O Kadın olarak Türkçeleştirilmiş. Temel İçgüdü'nün yönetmeni Paul Verhoeven, her an birbirlerini yatağa atacakmış bakışlarıyla gezen Fransızların dünyasına dalarsa ne olur, görmek isterseniz izleyin. ;) Isabelle Huppert baş rolde ve Michele adında güzel bir işi , evi, hayatı olan, yalnız yaşayan, güçlü ve biraz sert bir kadını canlandırıyor. O sertliğin çocukluk yıllarında yaşadığı bir travma kaynaklı olduğunu anlıyoruz film ilerledikçe. Ancak yetişkin yıllarını da travma anlamında boş geçirmiyor Michele. Evinde maskeli bir adamın saldırısına uğruyor ve bakalım o adam Michele'den pek de hoşlanmayan anti-hayran kalabalığının hangi üyesi çıkıyor? Bunu öğrenmek için Michele kimseden yardım almadan kendi başına araştırmalarını devam ettiriyor. çünkü zamanında yaşadığı durumlardan dolayı bir kez daha polislerle muhatap olacağı durumlara tahammülü yok. Avcı rolünde başarılı olup olmadığını da izleyip görebilirsiniz. Isabelle Huppert'in oyunculuğu muhteşem. Filmden benim çıkardığım ana fikir ise: muhafazakarın her türlüsünden uzak dur!   


Gelelim okuduğum kitaba. Jenny Offill'in adlı romanını sosyal medya üzerinde hatırlamadığım birilerinden duyduğum için listeme eklemiştim. Ve "Vogue-New Yorker-Boston Globe-New York Times'da Yılın En İyileri Seçkilerinde" başlığıyla sunulan kitaplara dikkatli yaklaş kuralımı ihlal ederek almıştım. Gördüm ki o kurala uymak iyiymiş! ;) Eğlenceli, kolay okunan, kopuk kopuk oradan buradan paragraflar halinde yazılmış, değişik bir tarzı var. Belki de günümüz dünyasında kitap okuma oranlarının yerlerde süründüğünü düşünürsek birçok insanın hoşuna gidiyordur bu tarz, bilemiyorum. Ama benim edebi bir roman kategorisine alabileceğim bir şey değil. Dolayısıyla da çok keyif alamadım okurken. Konu ise ilişkilerde bir klasik: ne güzel sevgiliydik, evlendik, çocuk yaptık, aşk bitti, biz bittik mi, yoksa kurtarabilir miyiz? 

Oof, içimi baymayın böyle şeylerle yahu! Çocuk yap, yoruluyorum diye dır dır et; hödüğün önde gideniyle evlen, evlilik beni boğdu, de; birlikte hiçbir şey yapmadan yıllarca koltuklarda pijamanla oturup cips yiyerek TV izle, evlilik aşkı öldürüyor, de; bir bitmediniz klişeler! Başta roman karakterleri olmak üzere bunu yapanlara bir sözüm var: sen neysen, onu yaşıyorsun şekerim. Çok üzgünüm. Tek de olsan çift de olsan çıkacak sonuç bu. Eli ayağı tutan, kafası çalışan insanın şikayet etme hakkı yok yaşadığı hayattan. Zindan içinde yaşadığını düşünüyorsan, muhtemelen o duvarları kendin ördün etrafına. Bak bakalım, ördüğün gibi kırabiliyor musun? İlla bir filmden, romandan ilham alayım diyorsan da çay kaşığıyla tüneller açılıp ışığa ulaşılan hikayelere bak derim. Hayat çok kısa ve güzel olduğu kadar da zor. Daha da zorlaştırma, olur mu? Hadi canım benim, şöyle uzağa bir zahmet...

E bak hemen sinirlenmeye de başladıysam, o zaman hoş geldim İstanbul'a. ;)

2 yorum:

sezer eser perker dedi ki...

Son paragrafa sonuna kadar katılıyorum. Benim de en kızıp söylendiğim şeylerden biridir. İstisnalar olabilir tabii ama onlar adı üstünde istisna. Durduk yere dır dır edenler, yaşadıkları için devamlı başkalarını suçlayanlar çok gerer beni.
Annemin Yarası'nda Ozan Güven abartılı oynamış sanki. O bana battı biraz. Genelinde sevdiğim bir film.
Sevgiler, iyi hafta sonu diliyorum...

Imge dedi ki...

sezer eser perker,

Ozan Güven konusunda kesinlikle ailecek sana katılıyoruz. O yüzden yazıda pek değinmedim kendisine zaten. ;)

İyi haftalar olsun sana da.
Sevgiler.