Seyahat Sanatı

Genellikle şu fotoğrafta gördüğünüz manzaraya karşı kurulduğum ağaç altında okuyup bitirdiğim ve çok keyif aldığım bir kitapla başlayayım haftaya ki içimiz açılsın. (Zira şu an görebildiğim tek manzara ülkenin aşırı acıklı hali ve hiç de keyifli değil kendisi!) Seyahat Sanatı adı üstünde seyahat ile ilgili. Biliyorsunuz ki benim de başlıca ilgi alanlarımdan biri seyahat. Alain de Botton, bu kitapta birtakım başlıklar altında, farklı sanatçıların seyahat ile ilgili rehberliğine yer vermiş. O kadar güzelmiş ki bambaşka gözlerle seyahat etmeye bakmak. Çok severek okudum her satırını ve neredeyse her sayfasında altını çizecek bir şeyler buldum. Aynı ya da tamamen farklı düşündüğüm yorumlardı bunlar ve hepsi de illa ki zihnimi etkili bir biçimde kıpraştırdı. ;) Günün sonunda en uzlaştığım fikirler seyahatin ruhu iyileştiren bir şey olduğu ve hiçbir zaman beklenti ve gerçekliğin birbirine uymadığı oldu. Ve elbette Doğa ile ilgili bölüm de en sevdiğim bölümlerden biri oldu.

Şimdi hemen alıntılara geçiyorum, çünkü içinizde feci bir okuma isteği uyandırmam lazım. ;)


Alıntılar...

* "...Bir yere gitmeden önceki beklentilerimiz ve o yerden döndükten sonraki anılarımız müthiş bir saflık taşır: bir yer, en saf haliyle, beklentilerde ve anılarda var olur."

* "Uçağın usulca havalanışı, nasıl sakin bir güç sergiliyorsa, biz de kendi yaşamlarımızda benzer bir güçle hareket edebileceğimizi, bir şeyleri usulca değiştirebileceğimizi, bize acı verenlerin üzerinden sessizce uçup geçebileceğimizi hayal ederiz." (Uçağın kalkışına bayılırım, acaba bu yüzden mi, diye düşündüm okurken. Bir de uçakta bulutları izlemenin muhteşem bir his olduğundan bahsediyor, ki en sevdiğim manzaralardandır. Ve normalde mutfağımızdayken hiç bayılmayacağımız yemekleri uçakta bayıla bayıla yeme nedenimizin bulutların bize eşlik ediyor olması olduğunu söylüyor. Bu da kendimle ilgili düşündüğüm bir nokta oldu, çünkü uçakta her şeyi silip süpürürüm! ;)

* Benzin istasyonunda ve motelde şiirsellik buluyorsak eğer, bir güç bizi havaalanına veya tren istasyonuna çekiyorsa, bunun nedeni toplumdan kopuk bu mekanların mimarilerinin vasatlığına, eşyalarının konforsuzluğuna, aşırı parlak renklerine ve sert ışıklarına rağmen sıradan ve düzenli toplumun bencilce rahatlıklarına ve alışkanlıklarına bir alternatif oluşturmalarıdır belki.

Edward Hopper, Compartment C Car, 1938

* Kendime not: Gustave Flaubert ile yıllar önce Madame Bovary sayesinde tanışmıştın. Başka kitaplarını da al mutlaka. Adam "Sevdiğim yer neresiyse ülkem orasıdır, bana hayaller kurduran, bana kendimi iyi hissettiren yerdir," diyerek seninle aynı milliyetçilik seviyesinde bir kere. Çok tuttum. Ayrıca içine doğduğu Fransız kültüründen ve sözde Batı medeniyetinden nefret eden bir Doğu aşığı olarak ilginç ve protest bir profil çizen yazarın bu görüşlerinden izler de aramalıyım yeni okuyacağım kitaplarında
   
* "...Flaubert temelde yaşamın kaotik olduğuna inanıyor, düzen yaratmayı hedefleyen (sanat hariç) bütün çabalar yüzünden kendi benliğimizi reddettiğimizi, kendimizi fazlasıyla sıktığımızı ve gereksiz yere fazilet tasladığımızı düşünüyordu."


*  Hildebrand Jacob, insanda yücelik hissi uyandırma olasılığı en yüksek yerlerin okyanuslar, günbatımları, uçurumlar, büyük mağaralar ve İsviçre'deki dağlar olduğunu söylemiş."...Yüce yerler, sıradan yaşamın bize her gün acı bir biçimde öğrettiği dersi, daha büyük terimlerle yeniden ifade ederler: evren bizden kudretli, biz de evren karşısında aciz ve geçiciyizdir. Yapabileceğimiz tek şey, arzularımızın kısıtlandığını ve bizden daha büyük olgular karşısında boynumuzun bükük olduğunu kabul etmektir."


* Seyahatlerimizden aldığımız haz, belki de gittiğimiz yerle değil, giderkenki ruh halimizle ilgilidir. Hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz mekanlara bir "seyyah gözüyle" bakabilseydik, o zaman yaşadığımız yer çok daha ilginç olabilirdi belki. Etrafa seyyah gözüyle bakmak ne demektir öyleyse? Yenilikleri algılamaya açık olmak bu bakışın en temel gereğidir diyebiliriz. 

Hımm, bakın bu son madde çok önemli bence. Zira Alainciğim Londra'da yaşıyor olmasına rağmen Barbados Adası dönüşü "dünya üzerinde varlığımı sürdürmeye yazgılı olduğum bu şehirden daha kötü pek az yer olduğunu düşündüm" diye yazmış kitabın bir yerinde. Londra için bunu diyor beyler,bayanlar, dikkatinizi çekerim. O zaman n'apıyoruz? Belki bakışımızı değiştirirsek İstanbul'dan bile zevk almaya başlayabiliriz, değil mi? ;)  

Haydi iyi haftalar olsun hepimize!
  

3 yorum:

Işın dedi ki...

Yıllar önce okumuştum, okuduğum ilk De Botton kitabıdır. Bir seyahatsever olarak çok sevmiştim. Sanırım tekrar okuma zamanım gelmiş.

İstanbul'da ise her daim turistim tam 23 yıldır. Bu yüzden her anın tadını çıkarıp her gün şükrediyorum bu şehirde yaşadığım için.

sezer eser perker dedi ki...

Alain de Botton'un yazılarını çok beğeniyorum. Özellikle bu kitap şahane.
Ara sıra açık bakacağım kitaplardan biri. Bende de altı çizili cümle sayısı çok fazla:)

Imge dedi ki...

Işın,

Evet, İstanbul'a öyle bakınca keyif alabiliyorsun galiba. Ben de o bakışı kaybettikten sonra "İstanbul beni boğuyor, yaşam çok zor"culara dönüştüm. Bir an önce o eski halime dönmek istiyorum. ;)

sezer eser perker,

Sayende okudum bu kitabı Sezercim, biliyorsun. Tekrar sağol. Başka tavsiyen olur mu Alain de Botton ile ilgili. Diğer kitaplar daha çok ilişkiler üzerine gibi sanki?