Dubai'de Sanat Dolu Günler

Geçtiğimiz haftalarda 16-19 Mart arası üç günlüğüne İsocum'un iş gezisine kaynak yaparak ikinci Dubai seferimi gerçekleştirdim. Bu kez amaç çölü görmekti. Ama biletleri alırken bir de baktım ki Dubai sanat sezonunun en dolu üç gününe denk geliyorum. O zaman keyfim daha da yerine geldi. Gündüzleri tek başıma olacağım zamanlarda AVM gezmektense Dubai Design Days, Dubai Photo Exhibition ve Art Dubai'yi gezerim dedim. Ama bir gün de Dubai Mall'a gitmezsem olmazdı. Ben Burj Khalifa'nın önündeki o fıskiye şovunu izlemeyi çok seviyorum çünkü. Bir Arap müziği, bir de Batı müziği eşliğinde yarım saatte bir yapılan şovları geçen seferki gibi Serafina'daki köşemize kurulup yemeğimizi yerken izledik fıskiye şovunu yine. Size de güzel bir akşam planı için öneririm aynısını. Youtube'da bulabileceğiniz pek çok güzel videodan birini de paylaşayım örnek olarak. 


Yapay gölün etrafını saran siluete bir de Opera Binası ekleniyor bu arada. Emir'in galiba bir yıl içinde açılacak bu sanat merkezinde en iyi temsilleri getireceğine eminim. Adamın vizyonunun da hastasıyım. Daha önceki Dubai yazılarımda (toplam 4 yazı var, okumak için buraya tık tık) da Emir'in açık, yenilikçi ve akılcı bakış açısından ve yerli halkın ne kadar rahat ve refah içinde bir yaşam sürdürdüğünden ve kendisini ne kadar sevdiğinden bahsetmiştim. Gerçekten de bir Ortadoğu çölüne yapılabilecek en güzel ortamı yaratmış bana göre. 

İlk kez bu gidişimde Dubai'de yaşamak da fena olmayabilir diye düşündüm. Ki ilk gidişimde de sevmiştim ama burada yaşamak bana hep uzak bir fikir gibi görünürdü. Artık ülke ne kadar berbat bir duruma geldiyse gözümde, yılın dört ayı klimada yaşamaya bile razı olmuşum demek ki zihnen! 

Neyse, güzel şeylerden bahsedeyim biraz. Orada geçirdiğim üç gün boyunca harika şeyler gördüm demiştim. İlk olarak Tasarım Günleri'ni gezdim. Dubai Design Days, Burj Khalifa'nın yakınlarında The Venue'da 14-18 Mart 2016 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çeşitli ülkelerden -Beyrut, Paris ve Dubai'den olanlar favorilerimdi- onlarca atölyenin, firmanın bölümlerini gezerken birbirinden etkileyici tasarım ürünleri gördüm. Tamamını Facebook albümü olarak burada paylaştım sizlerle. Birkaç tane  de aşağıya ekliyorum ama albüm çok daha detaylı ve bilgilendirici. 


Ted Muehling'in kalp vazoları, Zuleika Penniman'ın beyaz mercanlarla tasarladığı raflı güzellik, Urban Commissions'ın bisiklet park yeri projesi, Portekiz galerisinde gördüğüm 36128 Swarovski taş ile süslenmiş yuvarlak bölmeli dolap tasarımı, birbirinden güzel mobilya ve dekorasyon ürünleri, halılar, aydınlatmalar ve daha neler neler. Bayıldım!

İkinci gün kendimi Design District'e Dubai Photo Exhibition'ı görmeye attım. Bu öyle sıradan bir fotoğraf sergisi değildi. Dört galeriye yayılmış, farklı ülkelerden katılımla gerçekleştirilen (niye Türkiye yoktu anlamadım!), 700'ün üzerinde fotoğrafın sergilendiği dev bir sergiydi. Gezmek için yaklaşık iki saat, içeride klimada donduktan sonra ara sıra dışarıdaki bankta oturup içinizi ısıtmak için de en az yarım saat gerekiyordu tabi. ;) Orada gördüklerimden birçoğunu da detaylı bir Facebook albümü olarak paylaştım sayfamda. Buradan bakabilirsiniz. Fotoğrafların isimleri ve sanatçıları fotoğraf bilgilerinde yer alıyor. 

   
Albümde diğer fotoğrafları paylaşmak daha kolaydı ama hikayesi olan bu seriyi burada paylaşmak istedim. Hintli sanatçı Sohrab Hura'nın 2008-2014 yılı arasında çektiği fotoğraflardan oluşan Look It's Getting Sunny Outside!! (Bak Dışarıda Güneş Açmaya Başlıyor!) serisi hasta annesi ve köpeğinden oluşuyor. Kendisi 17 yaşındayken annesine paranoid şizofreni teşhisi konulan sanatçı, o dönemden itibaren annesiyle ilişkisini, annesinin çoğunlukla dışarıya kapattığı dünyasını gözlüyor. 2014 yılında annesinin en yakın dostu olan köpeği Elsa'yı kaybettiği yıl kış çok berbat geçiyor. Hemen her gün yağmur yağıyor ve güneş yüzünü göstermiyor. Ama aynı zamanda hastalık öncesi evi terk eden babasının da yeniden annesine döndüğü yıl olarak belki de bir dönüm noktasının başlangıcı oluyor. Roman tadında bir fotoğraf serisiydi bana göre. Etkilendim.

Son olarak Art Dubai'yi gezdim.  Hatta onu İsocum'la birlikte gezdik. Art Dubai şehirde en sevdiğim yerlerden biri olan Souq Madinat'da 16-19 Mart arasında gerçekleştirildi bu yıl. Kocaman üç ana alana yayılan eserlerin dışında bir sürü etkinliğin, partinin, söyleşinin ve konuşmanın yer aldığı büyük bir sanat fuarı tadındaydı. Akşam hazırlanan parti alanları falan harika görünüyordu doğrusu. Burada da gördüklerimi yine Facebook albümü olarak paylaşarak sizi adeta Dubai'nin sanat dolu günlerine ışınlayabilmiş olmayı umuyorum. ;)


Gördüğüm yüzlerce iş arasında en iç karartıcı olanlardan biri de Türkiye'den Galeri Zilberman'ın olduğu bölümde bulunan tespih şeklinde duvara asılmış 33 kadın ayakkabısı ve 1 sopaydı. Some Days Were Missing Last Year (Geçen Yıl Bazı Günler Yoktu) adlı çalışma, kadına şiddet ve kadın cinayetlerini vurgularken 2015 yılında öldürülen ve şiddet gören kadın sayısının 289 olduğunu söylüyordu. Ne kadar yazık değil mi geldiğimiz noktaya? Kahrolmamak mümkün değil! :(


Buradaki Anıt Sayaç'tan da her yıl kaç kadının şiddet mağduru olduğunu ve isimlerini görebilirsiniz.

Bu yazıyı daha fazla uzatmayayım ki doya doya linklerdeki fotoğrafları inceleyin, sanal sergi gezileri yapın. Harika bir lezzet durağı ve çöl deneyimi de diğer yazılarda olacak. Buralarda kalın. 

Pakistan'dan İki Güzel Belgesel

Pakistan'la ilgili yaklaşık bir saat süren 2003 yapımı The Rock Star and the Mullahs belgeselini bir ara izleyin derim. Yobazlığın koyu karanlığının ayak sesleri hep aynı oluyor. Sorgulamaya ve düşünmeye kapalı, hayattan değil ölümden beslenen, kadını eve kapatan, illa ki düşman saflar yaratan o baskı ortamının hastalıklı halinin bir de Pakistan örneğini görün. En açık ve modern şehrinin lunaparkında patlayan Taliban bombası, 2003'te çekilmiş bu belgeselden sonra gidişatın ne yöne olduğunu daha açıkça anlamamızı sağlıyor.


THE ROCK STAR AND THE MULLAHS (2003, UK, 56 mins) from Partisan Films on Vimeo.

İkinci belgesel önerim ise Benim Adım Malala. Yine Pakistan'dan bir hikaye. Kadınlar Günü'nden itibaren birçok yerde adı geçti ve önerildi. Ben de o sıralar izledim ama ancak yazma fırsatı buluyorum. Son derece etkili bir hikayesi var Malala'nın. Kız çocuklarının eğitim hakkını savunduğu için 16 yaşında Taliban tarafından başından vurulan bu cesur genç kız, uzun bir süreç sonrası tamamen iyileştiği gibi mücadelesine de kaldığı yerden devam ediyor. Üstelik 17 yaşında Nobel Barış Ödülü alacak kadar da dünyanın pek çok yerinde adını ve mücadelesini duyurmayı başarıyor. 


Malala bizde de harika bir kampanyanın ortaya çıkması konusunda ilham kaynağı olmuş. National Geographic ChannelUNICEF Türkiye Milli Komitesi işbirliğinde kız çocuklarının okutulması ve eğitime devam edebilmesi için “Kızlara Ses Ver” kampanyası bu belgeselle birlikte hayata geçirilmiş. Kampanya kamuoyu desteği almak için #kızlarasesver hashtag’i ile herkesi destek olmaya çağırıyor. Harekete geçmek isteyenler kampanya kapsamında UNICEF hesabına diledikleri miktarda veya 3005’e SES VER yazıp mesaj göndererek 10 TL bağışta bulunabiliyorlar.Ayrıntılı bilgiye kampanyanın web sitesinden ulaşılabiliyor.

National Geographic Channel'da bu haftaki gösterim tarih ve saatleri şöyle:

30 Mart Çarşamba - 12:50
2 Nisan Cumartesi - 22.00
3 Nisan Pazar - 18.20

Mutlaka izleyin. Bu haftadan sonraki gösterim saatlerini ise ya bağlı olduğunuz dijital platformların rehberlerinden kanalın yayın akışına bakarak ya da buradan takip edebilirsiniz. 

Fark yaratmanın dayanılmaz mutluluğunu bir canlı bombanın donuk bakışlarında, mollaların kapalı zihinlerinde değil, Pakistanlı bir genç kızın ya da rock müzik yapan genç bir adamın gülen gözlerinde göreceksiniz. 

İyi seyirler. 

Güzel Şeyler de Oluyor. Dayanışalım mı? ;)

İşini iyi yapan vakıfların desteklenmesini her zaman çok önemli bulmuşumdur. Belki de artık çok daha önemli destek bulmaları adaletsizliğin, yozlaşmanın ve yolsuzluğun tavan yaptığı ülkemizde. Ben şahsen yardım için senelik bütçeler ayırıp güvendiğim derneklere paylaştırmayı tercih ediyorum. Bunlar arasında LÖSEV, TEV, Mor Çatı, Tema, ÇYDD bulunuyor. Elbette daha pek çok güvenilir vakıf vardır ama bunlar benim alıştıklarım diyelim. Bu arada hangi vakıflara güvenmeyeceğimizi iyi biliyoruz, değil mi? O da çok önemli çünkü. İyilik yapıyorum derken sapıkları, tecavüzcüleri desteklemek istemeyiz hiçbirimiz!

Neyse. Güvendiğiniz vakıflara doğrudan maddi ya da manevi yardımlarda bulunabileceğiniz gibi onların sosyal sorumluluk projelerine, satış platformlarına da destek verebilirsiniz. İşte onlardan birkaçından bahsedeceğim size bu yazıda.

      
Özellikle matematik köyü fikrine bayıldığım, çocuğun akıl ve bilime dayalı eğitiminin önemine vurgu yapan bu projeye kitap, bilgisayar, tablet, vs gibi bağışlarda bulunabilirsiniz. İkinci elleriniz için de aklınızda olsun, ilgilenebiliyorlar. 

Ama benim bu yazıda paylaşmak istediğim haber Nesin Vakfı Çiftliği ürünleri. nesinvakficiftligi@gmail.com adresinden veya 0-530-130 75 84 no'lu telefondan salça, reçel çeşitleri, turşu, zeytin ve zeytinyağı, peynir çeşitleri, nar ekşisi, baharat, tereyağ, yumurta, vs gibi aklınıza gelen pek çok ürünün siparişini verebiliyorsunuz. Nesin Vakfı'nın Çatalca'daki çiftliklerinde özenle yetiştirdikleri doğal ürünlerden sipariş vererek hem sağlığımıza hem de Aziz Nesin'in bu en güzel mirasına destek olabiliriz. Güzel  olmaz mı? Daha fazla bilgi için Facebook sayfalarını da takibe almanızı öneririm. 




Nobel Bilim ödüllü bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar ülkemizde kız çocuklarının eğitimine katkıda bulunmak için yeni bir proje (STEM) başlatıyor. Prof. Aziz Sancar, kız çocuklarını bilim ve teknoloji eğitimine özendirmek için eğitim alanında geliştirdiği uluslararası proje (STEM- science, technology, engineering, mathematics) Ankara, Ardahan, İstanbul, Mersin, Uşak, Şanlıurfa, Zonguldak illerinde uygulanacak. Projeden 700 kız çocuğu yararlanacak. Projeye katılacak kız çocukları bilim-teknoloji alanında bilgilendirilecek ve bu konularda eğitim almaya özendirilecek. Projenin amacı, Türkiye’de ilköğretim 6. sınıfa giden kız çocuklarının bilim ve teknoloji eğitimine merak duymalarını sağlamak, bu konularda dünyadaki uygulama ve yenilikler hakkında, Türkiye-Güney Kore ve ABD arasındaki değişim programlarına katılarak bilim ve teknoloji eğitimleriyle tanışmalarına katkıda bulunmak olacak. Prof. Dr. Aziz Sancar, projenin Şanlıurfa ayağında eğitim kamplari projesiyle, Suriyeli göçmen kız çocuklarının eğitimine de destek olmayı amaçlamaktadır. Detaylı bilgi ve kayıt tarihleri web sayfasında mevcut. Belki bir kız çocuğunun bu projeye katılmasını sağlayarak hem o çocuk, hem toplum, hem de insanlık adına müthiş bir fayda sağlamış olursunuz. Daha detaylı haber içeriği için buraya tık tık

(Resmi buradan aldım)


Bir de kokoş kadın etkinliği var sırada. ;) Böyle diyerek etkinlik amacını küçümsediğimi sanmayın ama gerçekten bu tür alışveriş şenlikleri, kermesleri, pazarları, adı her ne ise genelde kokoş kadın kaynıyor, yapacak bir şey yok. Olsun. Gidip de destek olan herkesin kokoşluklarına sağlık! ;) Herkesin her alanda, farklı şekillerde ve kendi tarzlarında yapacak bir şeyleri olabilir. Bunu anlamak lazım. Önemli olan niyetin ve amacın güzelliği. 


29 Mart'ta Zorlu Center Raffles Otel'de gerçekleştirilecek olan Alışveriş Yaşatır etkinliği de işte böyle bir şey. Alışveriş Yaşatır'da giriş bedeli (35 TL) ve stant kiralarından elde edilecek gelirin tamamı Şişli Etfal Çocuk Onkoloji Bölümü'nü yenileme projesine aktarılacak. O nedenle bugünlerde illa ki tüketim çılgınlığına kendimi kaptırmak istiyorum diyenleri buraya alalım derim ben. 

Dayanışma güzeldir. Bunun güvenini, mutluluğunu ve huzurunu en derinlerde hissettiğimiz ve yaşadığımız bir hafta olsun.    

Pitoresk İstanbul

13 Mart Pazar günü, gündemimiz henüz kararmamışken, kahvaltıda mutlu mesut Pazar planları yaparken aklıma geldi bu sergi. Bu kadar güzel olabileceğini hiç düşünmemiş ama bir dergide okuyup merak etmiştim. Asıl yürüyüş bahanesiyle Beşiktaş'a inelim, gitmişken Deniz Müzesi'ndeki Pitoresk İstanbul sergisini görür, sonra da bir Pazar klasiği olarak Balık Pazarı'ndan balığımızı alır döneriz dedik. Tabi ağzımızın tadı falan kalmamıştı akşamına ama terörden değil, güzelliklerden bahsetmeye çalışıyorum bu blogda. Ve bu dijital sergi de uzun zamandır gördüğüm en güzel İstanbul sergisi fikirlerinden biriydi. O yüzden ne yapıp edip 22 Mayıs'a kadar mutlaka gezin. 


Sergide 19. yüzyılın ressam seyyahlarının İstanbul'u gören ve bu güzel şehirde yaşayanlarının gözünden İstanbul resimleri var. Öncesinde yazarlar hakkında bilgi aldığınız, dev seyahatnamelerini ve çizimlerini gördüğünüz koridorlardan geçtikten sonra tüm duvarları dev ekranlarla kaplı olan büyük bir salona giriyorsunuz. Fonda Anjelika Akbar'ın nefis müziği eşliğinde o dönem İstanbul'unun resimleri ekranlarda beliriyor. O kadar büyüleyici ki yer yer gözlerim doldu izlerken. 


19. yy ressam seyyahlarından Melling, Schranz, Allom, Bartlett, Lewis ve Ayvazovski'nin gözünden İstanbul'u "dijital seyahatnameler" olarak görmek gerçekten kaçırılmayacak bir deneyim. İyi ki o "gavurlar" varlarmış ve günah münah demeden resim gibi "fevkalade sakıncalı" işlere vermişler kendilerini. Sayelerinde yaşadığımız şehrin o dönemini  tüylerimiz diken diken olarak gözümüzde canlandırabiliyoruz. Ellerine sağlık, nurlar içinde uyusunlar. Güzel görmeyi bile gözlere her zaman, dünyanın her yerinde ihtiyaç var ne de olsa. 

video


Boyut Yayın Grubu'nun dijital restoratör ve küratörlerden oluşan geniş ekibiyle bir yılı aşkın bir zamandır hazırlanan bu benzersiz serginin sanat yönetmenliğini Murat Öneş yapmış. Beste ve müzik direktörlüğünü ise Anjelika Akbar üstlenmiş. Hatta Cuma ve Cumartesi günleri canlı Anjelika Akbar konseri eşliğinde serginin gezilebileceğini duyup bir kez daha bilet almak istemiştik ki bu dinletilerin iptal edildiğini öğrendik. Nisan konserlerinin iptal edilmesi terör nedeniyle mi, talep yetersizliğinden mi, yoksa ülkemizde her zaman olduğu gibi güzel olan her şeyin bir şekilde cezalandırılması gerçeğinden mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey öyle bir gecenin çok keyifli bir deneyim olacağıydı. 


Fotoğraf çekmenin çok kolay ve anlamlı olmadığı bir sergi olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Dört duvarda sürekli değişen görüntüler ve müzikle birlikte bir bütünlük içinde izlemenin keyfi fotoğrafı arka plana atıyor. Ama yakaladığım birkaç kareyi de yukarıda paylaştım ki az çok ne tür resimlerle karşılaşacağınız konusunda bir fikir sahibi olabilesiniz. 

Güzellikleri taksit taksit hayatımızdan çaldıkları şu dönemlerde bence böyle işlere her zamankinden çok ihtiyacımız var. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Ve mutlaka çoluk çocuk, eş dost, aile, toplayabildiğiniz kadar çok çok insanla birlikte gidin bu güzel sergiyi görmeye. Unutmayın son gün 22 Mayıs.  Sergi sayfası ise burada.   

İyi bir hafta sonu olsun hepimiz için. 

Habitat

İstanbul Modern'de Yok Olmadan sergisi ile birlikte gezdiğim çok etkileyici bir de fotoğraf sergisi olduğundan söz etmiştim. Habitat adlı bu sergi de 22 Mayıs'a kadar devam edecek. Yaşam alanları üzerine farklı bakış açılarını bir araya getiren sergi, her geçen gün yeniden tanımlanan mekân kavramının izini sürüyor. Burada 13 sanatçının fotoğraf çalışmalarını göreceksiniz. 


Fotoğrafların fotoğrafını çekmek çok anlamlı olmasa da bir fikriniz olsun istedim. En beğendiğim bölümlerden biri Barbaros Kayan'ın fotoğrafları oldu. 1970'lerde köyden kente göçe zorlanan insanların 2000'lerde ise değerlenen arsalarla başlayan kentsel dönüşüm projeleri yüzünden yeniden evlerini terk etmek zorunda kalmalarının öyküsü var bu seride. İstanbul'un Ayazma bölgesindeki 15 ailenin yaşamından fotoğraflar. 


Beril Gür'ün Xavier de Maistre'nin 42 günlük ev hapsi sırasında yazdığı Odamda Seyahat'ten ilham alarak kendi evinin penceresinden çektiği fotoğraflar ve yakaladığı değişik enstantaneler çok güzeldi. 


Kürşat Bayhan'ın 80'li yıllarda yoğunlaşan kırsaldan kente göç hareketinin Türkiye'nin toplumsal yapısına etkileri üzerine oluşturduğu Evden Uzakta projesi var sırada. İlk bölümde İstanbul'un en çok göç alan semtlerinden biri olan Eminönü'nde zor şartlar altında yaşayan insanlardan kareler, ikinci bölümde ise bu insanların kendi memleketlerindeki yaşamlarından kareler yer alıyor. 



Ve daha pek çok fotoğraf karesi anlattıkları derin hikayeleriyle sizleri bekliyor İstanbul Modern'de. Sergi ve ziyaret ile ilgili daha detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. 22 Mayıs'a kadar mutlaka Yok Olmadan ve Habitat'ı görmek için zaman ayırmanızı öneririm. Perşembe günleri ziyaretin ücretsiz olduğunu da bir kez daha hatırlatayım. Şimdiden iyi gezmeler. 

Brooklyn ve Tutsak Güneş

Harika bir film, harika da bir kitap var bugün burada. Film Brooklyn. Fırsatlar ülkesi Amerika'ya göçmen olarak gelen genç bir İrlandalı kadının hikayesini anlatıyor.  Tek başına annesi ve ablasını geride bırakarak çıktığı bu zorlu yolculuğu ve alışma sürecinin zorluklarını atlatmayı başaran Ellis (Saoirse Ronan), yeni ülkesinde yeni bir aşka da yelken açıyor. Her ne kadar aralarında kültür ve eğitim farkı olsa da İtalyan asıllı bir su tamircisi olan sevgilisini İrlanda'da kültürlü, eğitimli ve varlıklı kısmetine tercih edecek kadar da Amerika'yı evi yapıyor. Ee, ruhun nerede özgürse, için nerede kanat çırpıp uçuyorsa orası evindir zaten, değil mi? Onlar eriyor muradına, siz ise dönem dekoru ve kostümleri, kurgusu, anlatımıyla nefis bir film izlemiş oluyorsunuz. 2015 yapımı üç dalda da Oscar adayı olmuş bu filmi izlemenizi öneririm. 



Kitap önerim ise hızına yetişmenin mümkün olmadığı bir yazı canavarı olan Ayşe Kulin'den geliyor: Tutsak Güneş. Gerçekten de güneşin bile tutsak olduğu, özgürlüklerin kısıtlandığı, 1984vari bir şekilde Büyük Birader'in herkesin her adımını izlediği bir ülkede, Ramanis Cumhuriyeti'nde geçiyor hikaye. Diktatörlük sistemi ve ramalar (din adamları) kılık kıyafetten, yeme-içmeye, kadınların doğuracağı çocuk sayısından çalışma hayatlarına kadar her konuda söz sahibiler. Yozlaşmış bir düzen içinde Uluhan'ın ardından ülkeyi yöneten Oğulhan'a ve Büyük Saray'ın emirlerine karşı gelmek mümkün değil. Batı'daki bazı kantonlarda hayat daha esnek olsa da Merkez'de nefes almak bile izne tabi neredeyse. Tabi ki hayali bir ülke burası, siz ne sanmıştınız? ;)


Hikayede umut ve uyanış da var elbette. Baskıcı rejimlerde suyun kaynama noktasına geldiğini fark etmeyen kurbağalar gibi yaşayıp giden insanların özgürlüğe hava gibi, su gibi ihtiyaçları olduğunu unuttukları bir noktaya gelebileceğini çok güzel anlatmış Ayşe Kulin. Biraz kör göze parmak açıklığında ve direktliğinde olsa da, altını çizecek ve kendime not edecek pek bir şey bulamasam da yine de sevdim bu romanı ve bu duruşu. Okuyun derim. 

Ha bu arada siz bakmayın abuk sabuk açıklamalar yapan sözde eğitim görevlilerine. Okuma oranı arttıkça afakanlar basmaz. Öğrendiğiniz her bilgiyle öyle bir aydınlanırsınız ki etrafınızdaki karanlığı çok daha iyi fark edersiniz. Belki de el birliğiyle yarattıkları bu koyu karanlık fark edilmesin diye cahil ve okumamış kesime ihtiyaç duyuyorlardır. Başka türlü nasıl bir "rektör" böyle bir şey söyleyebilir, değil mi?

Neyse.. Şehirlere bombalar yağarken her gece biz sevmeye, sevişmeye, ruhumuzu beslemeye, umut etmeye, inadına iyi insanlar olmaya, barışçıl çözümler istemeye, üretmeye, gelişmeye devam edelim. Bu dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkıyor insanoğlunun vahşiliği ve çıkar savaşları yüzünden. Madem bu döneme denk geldik, elden gelen en iyisini yapmaktan başka çaremiz yok. Zor günleri hep birlikte atlatabilmek dileğiyle...

Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm

Sanal kitap fuarı zamanlarında çok güzel kitap listeleri de döner ya hani ortalıkta. Tüm zamanların en iyileri, çağdaş edebiyatın mutlaka okunmalıları, vs gibi aklıma ve gözüme yatan bir listeden bulup alıp bu kitabı. Geoff Dyer'ın Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm adlı romanından bahsediyorum. Ve çok severek okudum. 

Hikaye iki ayrı bölümden oluşuyor. Tahmin edebileceğiniz üzere bir bölümü Venedik'te, diğer bölümü ise Varanasi'de geçiyor. İki şehre de aşık olarak gezmiştim -ki birine yakın dönemde yine gitme planları yapıyorum. Sanıyorum hem bunun ve baş kahramanı Jeff'in bir sanat muhabiri olmasının etkilerinden dolayı da kitabı ayrıca çok sevdim. Özellikle Varanasi'yi o kadar güzel anlatmış ki, hiç görmemiş olan biri bile zihninde kolaylıkla canlandırabilir o büyüleyici şehri. Ama illa ki "Yok artık, bu kadar da olmaz!" diyecektir, kaçışı yok. ;) (İlginizi çekerse Varanasi notlarım bu yazılarda => bir, iki, üç Venedik ile ilgili toplam üç yazım içinse buraya tıklayabilirsiniz.)

Jeff ilk bölümde Venedik Bienali'ne katılıyor. Sanat çevrelerinin gündüz sergiler, akşam açılışlar, çılgın partiler ve davetlerle geçen bienal günleri içinde bir de Amerikalı Laura ile tanışıyor ve ondan enikonu etkileniyor. İkinci bölümde Jeff olduğunu tahmin ettiğimiz bir anlatıcı var. Venedik'tekinden bambaşka biri. Dünyanın bambaşka bir köşesindeki yine bir su kentinde kendini sorgulayan ve iç dünyasına yolculuk yapan bir adam olarak karşımıza çıkan biri bu adam. Modern insanın çelişkilerini ve tatminsizliklerini çok keyifli okunan bir dille işlemiş Geoff Dyer. İyi ki o listelerden birinden bulup çıkarmışım bu güzel kitabı. 

Alıntılar

...Kendisine hâlâ nostaljik bir cazibe atfedilmekteydi, oysa bu yaşlı afetlerin yıllar önce kaybettikleri güzelliklerinin ekmeğini yemeye çalışmalarından daha acıklı bir şey olamazdı...

...Venedik yüzyıllardır her gün uyanıyor ve gerçek bir yer kılığına giriyordu; oysa herkes biliyordu buranın yalnızca turistler için olduğunu. Venedik'in farkı ve yeniliği; gondolcuların, meyve satıcılarının ve fırıncıların da hepsinin turist olması, sonsuza kadar uzatılmış bir kent turunun keyfini çıkarmalarıydı. Gondolcular meyve satıcılarının, meyve satıcıları gondolcular ve fırıncıların keyfini çıkarıyor ve hepsi beraber gerçek kent sakinlerinin, yani fotoğraf makineli Japon güruhlarının, Amerikalı balayı çiftlerinin, Avro cimrisi sırt çantalı gezginlerin ve akşamdan kalma Bienalcilerin tadını çıkarıyordu...


Yukarıda sizlerle paylaştığım bölümde ise ghat'lara giderken bizim de bindiğimiz motorlu ve bisikletli çekçeklerle Varanasi trafiği deneyimi anlatılmış. Tekrar yaşamış gibi oldum o anları desem yalan olmaz. Ve gerçekten yazarın bahsettiği türden bir bilgisayar oyunu da süper fikir! Muhtemelen birinci level'da kalırız ama olsun. ;) 

Ben sevdim bu kitabı. Sizin de seveceğinizi umuyorum. 
O zaman iyi okumalar şimdiden. 

Spor Yapmak Lüks Değil, Bir Alışkanlık Olmalı!

Belki daha önce hiç spor yapmadınız, belki başlayıp bıraktınız… Belki de, sporun bir lüks olduğunu düşünüyorsunuz. Sizi rahatlatarak başlayayım: Spor, kesinlikle bir lüks değil. Doğru spor türünü seçerseniz, çok pahalı malzemeler almanıza gerek yok. Bütçenizin rahatça karşılayabileceği miktarlarla, dilediğiniz spora başlamak mümkün. Spor herkes için bir zorunluluk ve bu durum geliriniz ile sosyal statünüzden etkilenmiyor: Vücudunuz, egzersize ihtiyaç duyuyor. Peki, ilk defa başlayacak olanlar için en uygun sporlar hangileri? Bir soru daha: Zaten spor yapıyor ve başka bir spor türünü de denemek istiyorsanız, hangisini seçmelisiniz? Sizler için her iki sorunun cevabını da içeren bir liste hazırladım.



•    Outdoor Sporları    : Hem doğayla baş başa olmak ve hem de spor yapmak için en uygun çözüm, outdoor sporları. Doğa yürüyüşü yapmak için hiçbir malzemeye ihtiyacınız yok; doğanın kendisinden başka! Sadece rotanızı belirlemeniz yeterli, sonrasında her anı keyifli bir yürüyüş sizi bekliyor. Rahat edebilmek ve daha da uzun yürüyebilmek için, trekking ayakkabısı kullanmanızı tavsiye ederim. Bildiğiniz bölgelerde başlayıp, deneyim kazandıkça aynı sporu yapan gruplara katılmanızı öneririm. Outdoor sporları ve doğa yürüyüşü, aynı zamanda sosyalleşmenizi de sağlıyor.


 Kimlere Hitap Ediyor?


      - Yeni Başlayanlara


 Malzeme İhtiyacı


      - Outdoor Ayakkabı





•    Bisiklet        : Bisiklet modelleri sadece çocuklar için değil, büyüklere de hitap ediyor. En az koşu kadar kolay ve faydalı bir spor olan bisiklet, kalça ve bacaklarınızı başka hiçbir spor türünün yapamayacağı ölçüde çalıştırıyor ve biçime sokuyor. Üstelik farklı bisiklet modelleri sayesinde, istediğiniz her yerde bu sporu yapabilmeniz mümkün. İster bir dağ bisikleti alın ve kendinizi doğaya bırakın, isterseniz de işe gidip gelirken kullanın – bisiklet, sizi otomobillere ve toplu taşımaya mahkûm olmaktan kurtarıyor!


Kimlere Hitap Ediyor?


      -Yeni Başlayanlara

     - Başka bir spor denemek isteyenlere

Malzeme İhtiyacı


      Dağ Bisikleti




•    Koşu    : Koşmanın faydaları saymakla bitmiyor: Vücudunuzu forma sokuyor, kan basıncınızı düzenliyor, akciğer kapasitenizi artırıyor ve özellikle kalça bölgesindeki inatçı yağları kolayca eritiyor. Üstelik herkes kolayca yapabiliyor: Koşu, yediden yetmişe tüm yaş gruplarına hitap ediyor. İhtiyacınız olan tek malzeme sağlam bir ayakkabı ve mümkünse düz bir zemin – rahat edebilmeniz için, koşu ayakkabısı kullanmanızı öneririm. Yavaş bir tempoda başlayıp, zaman geçtikçe hem hızınızı ve hem de mesafenizi artırın, etkilerini görmeye hemen başlayacaksınız.


 Kimlere Hitap Ediyor?


   - Yeni Başlayanlara


 Malzeme İhtiyacı


    Koşu Ayakkabısı





•    Fitness        Adını şimdiye kadar çokça duyduğunuz fitness, aslında hiç de karmaşık bir spor değil. Fit vücut sahibi olmak için en uygun spor olan fitness, sizden başka neredeyse hiçbir malzemeye ihtiyaç duymuyor! Rahat hissedilen bir şeyler giymek, Fitness hareketlerine başlamak için yeterli. Fitness hareketleri çeşitli ve diğer pek çok spor türünden esinleniyor; örneğin şınav çekip 100 metre koşmak, squat hareketleri yapmak ve hatta sadece basit bir yürüyüş dahi fitness içerisinde değerlendirilebiliyor. Kısacası, daha sağlıklı ve daha fit bir vücut için yapılabilecek tüm hareketler, fitness sporu bünyesine giriyor.


 Kimlere Hitap Ediyor?


     - Yeni Başlayanlara


 Malzeme İhtiyacı


      Fitness tişörtü 





•    Futbol    : Futbol sporunu tanıtmaya gerek yok, ülkemizde zaten yeterince tanınıyor ve seviliyor. Sanılanın aksine sadece bacakları çalıştıran bir spor değil bu; futbol sırasında vücudun tamamı çalışıyor ve şekle giriyor. Belki şaşıracaksınız ama, mekik çekerek bir türlü kurtulamadığınız göbeğinize futbol sayesinde elveda deyip, “six-pack” denen karın kaslarına bile sahip olabilirsiniz! Futbol, yapılması çok kolay bir spor, zira neredeyse hiçbir ön şart gerektirmiyor. İhtiyacınız olan futbol malzemeleri, sadece bir adet meşin toptan (ve biraz açık alandan) ibaret. Eşofmanlarınızı giymeyi de unutmayın! Ustalaştıkça, krampon, tekmelik ve baldırlık gibi diğer futbol malzemeleri de işin içine girecek elbette – ama başlamak için bir top dışında hiçbir şeye ihtiyacınız yok. (Halı sahada oynuyorsanız, krampon yerine halı saha ayakkabısı kullanmanızı tavsiye ederim.)


Kimlere Hitap Ediyor?                


    - Yeni Başlayanlara  

    - Başka bir spor denemek isteyenler

Malzeme İhtiyacı


    Top, Krampon




Peki, gerek bu sporlar, gerekse de diğerleri için ihtiyaç duyacağınız malzemeleri nereden almalı? Decathlon işte tam da bu noktada devreye giriyor. Avantajlı fiyatları ve uygun alışveriş koşulları, tüm mağazalarında ve web sitelerinde sizleri bekliyor!


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Yok Olmadan: Doğa ve Sürdürülebilirlik Üzerine Bir Sergi

10 Mart Perşembe günü İstanbul Modern'de Müge ile buluşup yemek yemeyi planladık. Öncesinde ise tabi ki merak ettiğim son güncel sergilerini görebilme fırsatım oldu. Yok Olmadan: Doğa ve Sürdürülebilirlik Üzerine Bir Sergi, adı üstünde doğa ve ekolojiyi konu alırken sürdürülebilirlik kavramına da değinen sanatçıların eserlerine yer veriyor. Ve 5 Haziran'a kadar İstanbul Modern'de görülebilir, unutmayın.  

19. yüzyıldan günümüze farklı dönemlerden sanatçıların doğayı nasıl algıladıklarını ve sürdürülebilirlik kavramıyla ilişkilerini yansıtan çalışmalarda, insanın bitki ve hayvanlar başta olmak üzere tüm eko-sistem ile etkileşimine dair yorumlara ve yenilikçi önerilere yer veriliyor. Sergideki yapıtlardan bazıları büyük ekolojik meseleleri çözmenin olanaksızlığına işaret ediyor, bazılarıysa eko-sistemin korunmasına ve insan türünün onunla uyum içinde varlığını sürdürebilmesine yönelik öneriler içeriyor. Sergide doğayı kavramsallaştırarak ele alan sanatçılar, konu ve malzemelerini doğadan seçiyor, hatta doğanın bizzat kendisini sanatsal üretim tekniği olarak kullanıyorlar. 

Serginin en sevdiğim çalışmalarından biri Yoko Ono'nun Ex It'i oldu. Farklı ebatlarda 50 tabut, içinde zeytin ağacı fideleri ve kuş sesleriyle aslında karşıt gibi görünen unsurların nasıl birbirini tamamladığını gösteriyor bize. Yaşam ve ölüm sürekli birbirinden doğar; ikisine de anlam kazandıran ve döngüyü devam ettiren ise doğadır. Bayıldım! 


Peki Camila Rocha'nın doğayla birlikte var olma hissini ve bir bahçede bulunma keyfini çağrıştırmayı amaçlayan Sefatoryum'u nasıl buldunuz? Şu sıkıcı beton yığınlarının içlerine birer -ya da birkaçar- tane kurulmalı bence!


Aşağıdaki kolajın sol üst köşesinde Canan Tolon'un saman, kahve çekirdeği, ot, pas, çim tohumu gibi zaman içinde kimyasal olarak nasıl dönüşeceği tahmin edilemeyen doğal ama alışılmadık malzemeleri farklı sanatsal düzlemlerde kullandığı çalışmalardan biri var. Yanındaki Spiral Masa ve üstünde duran yeşil elmalar ise Mario Merz'in. Doğanın insanlığın edimleri üzerindeki düzenleyici etkisine Fibonacci serisinden yola çıkarak vurgu yapan sanatçı salyangoz kabuğu dahil doğada pek çok yerde karşımıza çıkan spiral formunu o yüzden kullanmış. Meyvelerin bozulabilir olmaları da mevsimsel döngüyü ve doğanın yaratıcı gücünü hatırlatıyor. 


Alt sıradaki flamingoyu serginin afişlerinden de hatırlarsınız. O ve ona benzer pek çok etkili suluboya resimleri var Maro Michalakakos'un. Kendi kendimizi uğrattığımız yıkımın bir metaforu olarak boynu bacağına dolanmış bu flamingonun - ve resimlerdeki diğer kuşların. Rodney Graham'ın meşe ağaçlarının ters dönmüş halde durması da algıları alt üst edenlerden. 

Çok etkilendiğim iki farklı çalışma da aşağıda duruyor. Soldaki Alper Aydın'ın Taş Kütüphanesi adlı çalışması. Genç sanatçının memleketi Ordu'daki bir mağaradan, Ankara'da taşlaşmış ağaç fosillerinin olduğu bir ormandan, Konya'da dini yapılardan, İstanbul'un tarihi surlarından topladığı taşlar adeta farklı toplulukların ortak belleğinin temsili gibi.  


Yanındaki Kıyamet isimli çalışma ise Bingyi'ye ait. 20 metrelik ipek bir rulo üzerine mürekkep ile beş yıl boyunca resim yapan sanatçının bu anıt niteliğindeki eseri, 2008 yılında deprem felaketi yüzünden 70,000 insanın öldüğü Siçuan bölgesine adanmış. Sekiz ana bölüm ve ek bir sahneden oluşan Kıyamet'te her sahneye sanatçının yazdığı şiirler de eşlik eder. 

Yazıyı biraz hüzünlü bir eserle bitirsem de iyi haber: haftaya sanatla başladık. E, ruhumuza iyi gelsin o zaman. ;)
İyi haftalar!

#Ankara


Alışmak isteyen alışsın, ben terörle yaşamaya asla alışmayacağım. Yurtta ve dünyada barış istemekten asla vazgeçmeyeceğim. Şu an tek ve en önemli işimizin özgürlüğümüze ve barışa yeniden kavuşmak olması gerektiğini düşünmeye devam edeceğim. ODTÜ yıllarımda defalarca dolmuşa bindiğim Güvenpark'ı yıllar öncesindeki haliyle hatırlamaya devam edeceğim. Yitip giden can sayısından bağımsız olarak yaşanan her katliamda kahrolmaya devam edeceğim. Bana zararı olduğunu bilmeme rağmen bu kaosu yaratan tüm pisliklere lanet etmeye de devam edeceğim. Bizler karanlık hırslarınızı, hedeflerinizi, tatsız ve iki yüzlü yaşamlarınızı, kötücül zihniyetinizi hak etmiyoruz. Hele bu uğurda ölmeyi, yakınlarımızı kaybetmeyi hiç hak etmiyoruz. Kınamayı da lanetlemeyi de yaralarımızı sarmayı da birlik olmayı da biz hallederiz. Siz yerin dibine batın! 

Güzel bir Ankara gününün akşamında evine dönmek üzere olan  pırıl pırıl aileler, öğrenciler, gençler, yaşlılar...nurlar içinde uyuyun.  Bir kez daha başımız sağ olsun.

Hudson, Duayen, Grey

Bu haftanın lezzet duraklarından biraz bahsedeyim mi sizlere hafta sonuna girerken? İlk olarak Arnavutköy'ün yenilerinden Hudson ile başlıyorum. Arnavutköy'ün giderek Karaköy'e benzeyen çehresini ve yeni açılan mekanlarını çok duymuştum ve Any ile birlikte en merak ettiğim yerlerden biri de burasıydı. Gerçi asıl gecesi ve sokağa taşan kokteyl barları olaymış ama işin o kısmı çok benlik değil sanki. Hem kokteyl merakım çok yok hem de gece o saatte anca uzun bir rakı-balık sofrasından kalkmış, evim gözümde tütüyor halde olurum herhalde. O mekanları gençlere bırakıyorum. Bana kafeler, restoranlarla gelin lütfen. ;)

Hudson küçük ama güzel bir kafe, restoran. Hafta arası öğlen saatlerinde bile küçük dış mekanı doluydu. Biz de içeride bir masaya geçtik Dilara ile. Ortaya dört farklı çeşitten oluşan karışık bruschetta tabağı, börülce köftesi ve isli yoğurt, kara buğday ve pancarla hazırlanmış bir başlangıç tabağını birer kadeh Chardonnay ile birlikte afiyetle yedik. Hepsi de çok lezzetliydi. İlk başta servis için biraz geç yanımıza gelmeleri dışında Hudson'ın her şeyinden memnun kaldım diyebilirim.  Öneririm.


Bu seferki kadehlerimiz hem benim geçmiş doğum günüme (evet, hâlâ kutlamaya devam ediyorum :P ) hem de D-Lite'a kalktı. D- Lite, Dilaracım'ın elleriyle özene bezene hazırladığı sağlıklı ve lezzetli atıştırmalıklarının adı diyebiliriz kısaca. Bunların tamamı şekersiz, glutensiz, katkı maddesiz ve süt ürünsüz hazırlanıyor ama lezzetleri inanılmaz. Bizzat test ettim, onayladım, oradan biliyorum. Aşağıdaki gibi şık ve doğal bir pakette (elbette öyle olacaktı ;) ), diyetisyen tarafından hazırlanan "içindekiler" bilgisiyle ve Dilara'nın sizler için yazdığı özel notla birlikte evinize ulaşıyor. Ürün çeşitlerini görmek için D-Lite sayfasına, her türlü soru ve sipariş için ise direkt buradan e-mail yoluyla Dilara'ya ulaşabilirsiniz. Bence mutlaka deneyin. 


Geçtiğimiz hafta sonu İsocum'un da İstanbul sınırlarına girer girmez "bana o Bebek'teki manolya ağacını göstersene" demesiyle birlikte kendimizi yine sahil yolunda yürüyüşte bulduk. Manolya ağacı, Cup of Joy kahvesi, Ortaköy derken yürüyüşü sonlandırdığımız Beşiktaş'ta bir meyhane molasını hak ettiğimizi düşündük. Bizim sağlıklı yaşam anlayışı buraya kadar işte! ;) O hafta sonu gazetesinde adını duyduğumuz Duayen'i denesek mi dedik. Mekana içimiz ısındı, ısıtıcıyı da tepemde iyice açıp beni kedi kıvamına getirmeleriyle birlikte benim içim iyice ısındı. Böylece söyledik mezelerimizi. Pazılı levrek sarma, Girit ezmesi, soya soslu uskumru, patlıcan salatası ve levrek levengiyi denedik. Hepsi de çok lezizdi. Benim için bir meyhanede en önemli şey mezeler olduğundan o açıdan tam puan verdim. Diğeri ise akşam ortamındaki müzikler (kalite, gürültü seviyesi, vs ) olabilir ki o konuda bir şey diyemeyeceğim, çünkü biz oldukça erken bir saatte oturduk o gün. Kimsecikler yoktu. Ardından ara sıcağı pas geçerek doğrudan birer porsiyon tekir yedik. O da taptazecik ve güzel bir kızartmaydı. Yanında da elbette aslan sütü. Bence biz yürüyüşe çıkmayalım. Evde otursak daha kârdaydık sanki, hı? ;) 

Turgut Vidinli yüzünden Beşiktaş meyhanelerinin adının kötüye çıktığı şu günlerde, Çarşı içi ile ilgisi olmayan bir köşede, temiz, minik ve güzel bir meyhane arayacak olursanız Duayen'i kesinlikle öneriyorum. Turgut Vidinli, o rezaletin ardından beter olsun, umurumda değil ve hak etti, ama Beşiktaş'ın adının lekelenmesine içim razı olmaz doğrusu. Her zaman ayrı sevmişimdir orayı.


Bir de fotoğraf çekmediğim ama sevdiğim bir mekan daha oldu bu hafta içi keşifleri sırasında: Grey. Nişantaşı'nın yenilerinden olan Grey'e de Salı günü öğle yemeği için gittim. Daha çok yeni açılmış olmasına rağmen o gün kokoş kadınların istilasına uğramış gibi doluydu. Belki de Kadınlar Günü nedeniyle öyleydi ama biraz "sosyetik hatun buluşma yeri" havasındaydı. Yine de şık dekorasyonu, servisi ve avokadolu kinoa salatam ve limonlu sodamdan gayet memnun kaldım. Arkadaşım ise domates soslu makarnasını pek beğenmedi, ama bu aralar kaprisli günlerinde, üstüne gitmeyelim lütfen. ;)


Google görsellerden bulduğum yukarıdaki fotoğrafla mekanı dışarıdan şöyle bir gösterip, keşfetmeyi size bırakıyorum. Kendisi Şakayık Sokak'ta sizleri bekler. 

İyi hafta sonları!

Geçen Haftanın Filmleri

Hepsi için aynı şeyi söyleyeceğim: izleseniz de olur izlemeseniz de. Yani zamanınıza, keyfinize göre karar verin. Bana göre hiçbiri büyük iz bırakacak ve asla unutulmayacaklar arasında değil, ama niye izledim ki de demezsiniz hani...


... dedikten sonra Burnt ile başlıyorum. Bir kere hepsi arasında 1-0 öne geçiyor bu film, çünkü baş rolünde Bradley Cooper var. Hem de iki Michelin yıldızlı Şef rolünde. Hem de zamanında serseri bir hayat sürüp şimdi uslanmış, Paris'te geçirdiği yıllarının anısı olarak yakışıklılığına bir de Fransızca katmış bir Bradley Cooper. Ben şahsen sırf bu açıklamayı görerek izlerdim bu filmi kızlar. ;) Bir de tabi üçüncü Michelin yıldızı için çalışılan bir restoran mutfağı izleyeceksiniz. O da gayet ilgi çekici. Şefler arasındaki çekişmeleri, çalışırkenki hırs ve tutkularını, mükemmeliyetçilikten kaynaklanan arızalı hallerini izlemek de keyifli. Kısaca keyifli bir film. 

Michael Fassbender'in Steve Jobs'ı, Kate Winslet'ın ise asistanını canlandırdığı adı üstünde Steve Jobs'ı izlemem iyi mi oldu bilemedim. Zira Steve Jobs'dan nefret ettim sayesinde. Bir arıza mükemmeliyetçi daha karşımızda! Ama bu seferki aynı zamanda ruhsuz da, duygusuz da. Hem kızına hem ortağına karşı çok kaba ve duygusuz davrandığını görüyoruz. Walter Isaacson'ın kitabından uyarlandığı söylense de kitabı okuyan İsocum da karakteri kitapta anlatıldığından çok daha sert ve sorunlu buldu. Danny Boyle sertliği galiba bu. Çağımızın dehasından soğumak istiyorsanız, buyrun izleyin, size mani olmayayım. ;)

Son olarak Her Şey Çok Güzel Olacak filmi var sırada. 2015 yapımı bu filmi nereden duyup, not edip, almışım bilmiyorum ama Kanada'nın erimek bilmeyen karları altında sürdürülen yaşamı görmek ve meşhur geyik fıkrasını hatırlatmak dışında hiçbir duygu uyandırmadı içimde. Baş roldeki yazar bozuntusu Tomas (James Franco) karakterine illet oldum hatta.  Sırf bu yüzden filmin en güzel sahnesi de Sara (Rachel McAdams) tarafından Tomas'a tokat atılan sahneydi bana göre. ;) İç içe geçen travmalar arasında editör yardımcısı bekar anne de aile kurdu ya çaktırmadan. Gerçi Tomas'tan baba olsa ne yazar, koca olsa ne yazar. Sara'nın aile kurmasına sevindim ben. Kate (Charlotte Gainsborough) ise benim gözümde hep Nemfomanyak olarak kalacak, yapacak bir şey yok.  :P Oyuncular güzel, çekimler güzel, ama ben bayılamadım bu filme maalesef. Elbette son karar sizin.

İyi seyirler.

Fener - Balat Sokakları

Son zamanlarda sık sık Karaköy olma yolunda ilerlediğini duyduğumuz, antika dükkanları, vintage butikleri, kafeleri ve renkli binalarıyla görülmeyi hak eden duraklardan biri olan Fener - Balat'ın en çok sözü edilen iki sokağını -Vodina ve Yıldırım Caddeleri- keşfe çıktık Pazar günü. Gerçekten de rengarenk görüntüler takıldı gözümüze. Ancak pek çok dükkanın da Pazar günü kapalı olduğunu görerek şaşırdık doğrusu. 


Sürprizlerle dolu ve keşfetmekle bitmeyen İstanbul'un en şaşırtıcı yerlerinden biri olabilir belki de burası. Yıllar önce, daha blog bile ortalarda yokken yaptığımız Fener Rum Patrikhanesi-Kariye Müzesi ve Balat sokakları turunda bu semtlerin böyle bir hal alabileceğini söyleselerdi güler geçerdim. Şimdi ise daha gidilecek çok yol olduğunu görmeme rağmen bu müthiş değişimi görmek çok hoşuma gitti. O binalar ve ara sokaklarda Galata ve Karaköy potansiyeli fazlasıyla mevcut ve o güzel doku içinde kesinlikle olmaması gereken şey ise kesinlikle trafik! O ara sokaklarda araç olmamalı, net. O kadar ortamı bozuyor ve keyfi yok ediyor ki anlatamam. 


Semtin antikacıları, vintage ve ikinci el dükkanları meşhur demiştim. En bilinenler Naftalin ve Rag'n Roll. Ama bir sürü başka dükkanla da karşılaşacaksınız. 


Minik bir tur sonrasında açık olan minik mekanların tamamının dış masaları dolu olduğu için kahve molasını burada vermeyelim diyerek semtin meşhur turşucusundan -Tarihi Balat Turşucusu- turşu alarak evimize döndük. ;) Henüz bir Karaköy olmasa da Hobbit evi bile olan sürprizli bir yer Balat


Beş sene sonra çok daha bambaşka bir halde bulacağımıza eminim bu şirin sokakları. Elimize doğdu yavrucak, diyebilmek için bu hallerini de bir görmeniz gerek. Önümüzdeki hafta sonunu minik bir keşif turuna ayırmaya ne dersiniz?

İstanbul Modern'de Kadınlar Günü

İstanbul Modern, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde kadınlara özel atölye çalışması, film gösterimi ve rehberli turu ücretsiz olarak düzenliyor.

Kadınlara yönelik düzenlenecek atölye çalışmasında katılımcılar, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak bir duvar resmi oluşturuyor.  Çalışma, duygu ve düşünceleri görselleştirmenin yollarının araştırılmasına ve sanatsal ifadenin özgürleştirici unsurlarını keşfetmeye odaklanıyor.

İngiltere’de kadınların oy hakkı mücadelesini konu alan Diren! (Suffragette) adlı film gösterimi de yine kadınlara özel olarak gerçekleştiriliyor.


Kadın sanatçıların yapıtları incelenecek

Kadınlara özel düzenlenen rehberli tur ise modern ve çağdaş sanat alanında üretim veren 10 kadın sanatçının çalışmasını kapsıyor. İstanbul Modern’in koleksiyon sergisi “Sanatçı ve Zamanı”nda yer alan Aliye Berger’in gravürleri, Semiha Berksoy’un “Hapishanede Ziyafet”,  Nilbar Güreş’in “Soyunma”, Hale Tenger’in “Strange Fruit”, Handan Börütecene’nin “Kendini Bana Getir”, Selma Gürbüz’ün “Silik Kostüm” ve “Otoportre”, İnci Eviner’in “Yeni Vatandaş I-II-III”, Nil Yalter’in “Başsız Kadın ya da Göbek Dansı”, Fahrelnissa Zeid’in “Cehennemim”, Nur Koçak’ın “Cahide’nin Öyküsü” adlı yapıtlarının incelenmesine odaklanan rehberli tur, 45 dakika sürüyor.


Program

15.00-16.45  Film gösterimi
16.00–17.00 Atölye çalışması
17.00-17.45  Rehberli tur
Atölye ve rehberli tur için rezervasyon ve detaylı bilgi: (212) 334 7341


Kadınlara özel tasarım hediyeler

İstanbul Modern Sanat Müzesi koleksiyonunda yer alan yapıtlardan esinlenerek hazırlanan özel tasarım ürünler de Kadınlar Günü’ne özel bir seçkiyle sunuluyor. 


Heybeliada'da Hafta Sonu

Hafta sonu Cumartesi'ye denk gelen doğum günümü ve güzel havayı ve Perili Köşk'ün son boş odasını yakalamış olmayı bahane ederek bir gece kalacak şekilde Heybeliada'ya gidelim dedik. Adalar'a yazın birkaç kez gitmeye niyetlensek de kalabalığını düşünerek hep vazgeçiyorduk. Çünkü şehirden kaçıp oraya gitmemizin tek bir nedeni var: huzur, doğa, sessizlik, bol oksijen, bol ağaç, az beton. Doğa yazın da orada tabi ama çok insanın olduğu yerde de huzur bulamayanlardansanız siz de bizim gibi kış ve bahar aylarının güzel havalarında minik bir kaçamak yapabilirsiniz. 


Önce Perili Köşk'ten bahsedeyim. Biz buraya bayıldık a dostlar. Bir dahaki sefere denize bakan odasını yakalamayı hedefliyoruz. İlgili çalışanları, iskeleye yakın konumu, odaları, kahvaltısı, hafta sonları canlı müzik yapılan çok keyifli caz barı ile bizden beş yıldızı kaptı bu minik ve butik otel. Gözü kapalı tavsiye ederim. 


Biz de öğlen olmadan odamıza yerleşip Ada'nın kedileri, köpekleri, martıları ve mimozacılarını ,izleyerek birer çay molası verdikten sonra bisiklet turu yaparak akşam alacağımız kaloriler öncesi hazırlık yapalım dedik. "Şu yoldan çıkın, hep aynı yolda devam edin, 5,5 kilometrelik Ada turu yapmış olursunuz," diyen bisiklet dükkanı sahibi o yolda bizi nasıl yokuşların da beklediğini söyleseydi iyi olabilirdi tabi. ;) Bazı yokuşlarda bisikletim ve ben yürümeyi tercih ettik, o derece. ;) Ama inişler ve düz yollar tabi ki çok keyifliydi. Yüzünde o rüzgarı hissederek, mis gibi ağaç ve deniz kokusu içinde yol almak gibisi var mı? Tabi bir sürü de fotoğraf ve manzara izleme -va çaktırmayın, dinlenme ;) - molası vererek.  


Döndükten sonra minik bir öğle rakısı molasını hak ettik. Ben rakı hakkımı akşama saklayıp, öğle şarabı yaptım gerçi. Sahildeki açık ve en dolu olan seçenek olarak Ada Restaurant'a oturduk. Genel olarak her şeyi çok beğendik ama kaya koruğu ve ahtapot ekstra nefisti diyebilirim. Tabi ki her zamanki gibi illa beni bulan ve kucağıma kurulan küçük, sıcak kedicik de öyle. ;) Yalnız burası bir tık pahalı gibi. Akşam çok daha kapsamlı ve güzel bir sofra için neredeyse aynı fiyatı ödeyince fark ettik. 


Şimdi biraz kestirme zamanı. Bol oksijen, güzel yemek, biraz spor, biraz içki derken erken kalkmış bünyeleri akşam için dinlendirmek gerek. Sıcacık odamıza çekildik -ki en sevdiğim yanlarından biri de o oldu otelin, çünkü sezon dışında donulur genelde böyle yerlerde. Ve ta ta ta taaan! Akşam yeni yemekler ve yeni sohbetler için hazırız. ;)

Bu kez öğlen gidip akşam için yerimizi ayırttığımız Heyamola'dayız. Şirin dekorasyonu, güzel mezeleri ve tatlı sahibesiyle zaten çok beğendiğimiz bu minik meyhane, girdiğimiz anda içeride çalan İncesaz'ı duymamızla birlikte bize Kaş'ı da hatırlatarak mest olmamızı sağladı. Balıklar taze, mezeler leziz, servis hızlı ve güleryüzlü, her yeri tertemiz. Kadın eli değen yerleri severim ben. Daha özenli, daha düşünülmüş detayları olan yerlerdir genelde. Burayı da çok sevdim. Ve kadehler elbette önce sağlığımıza, sonra yeni yaşıma kalktı! ;)


Çıkışta ise otelimizin caz barındaki canlı müzik eşliğinde birer bira içerek kapanışı yaptık -ertesi gün başımı ağrıttığı için şunu her seferinde yapmayacağım deyip yine yapıyorum ve yeni yaşımda artık bu konuda bir gelişme gösterebilmeyi umuyorum. :) 

Heybeliada, İstanbul'a hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak haliyle bana çok iyi geldi. İsocum'la baş başa doğanın ve rakı sofralarının tadını çıkarmak zaten her zamanki gibi çok iyi geldi. 


En kısa zamanda yine buluşmayı diliyorum kanat takıp uçmamı sağlayan Heybeli'yle. Belki o zaman mehtaba da çıkarız, değil mi İsocum? ;)