Tatar Çölü ve Fellini's Roma

İtalyan yazar Dino Buzzati'nin Tatar Çölü romanını bitirdim. Gencecik Teğmen Drogo'nun Tatar Çölü diye adlandırdıkları ıssızlığın ortasındaki Bastiani Kalesi'ne tayini ile başlayan roman daha ilk sayfalarından itibaren sizi sıkışmışlık, kapana kısılmışlık hissine boğuyor. Orada bir anlam ve umut arayışıyla tutunmaya çalışan bir grup asker, birbirine benzer, sıkıcı, tekdüze günler geçirirken siz de aslında Bastiani Kalesi'nde değil de hayatın ta kendisinin içinde kapana kısılmış olduğunuzu net ve sert bir biçimde görüyorsunuz. Çok anlamlı işlerle geçirdiğimizi düşünürken aslında sadece alışkanlıkların esiri olduğumuzu ve hamster monotonluğunda yaşadığımızı fark ettiğimiz hayatlarımızı okuyorsunuz aslında bu kitapta. Ayrıca kitabın arka kapağındaki Tim Parks yorumunda olduğu gibi "sadece aklıyla hareket ettiğini düşünen insanlara meydan okuma riskini göze alıyor."

Her ne kadar mesajı ve felsefesiyle bayılsam da kitabın edebi dilinden aynı tadı aldığımı söyleyemeyeceğim. Bir çeviri sorunu ya da belki de askeri yaşamın getirdiği sanatsal yön yoksunluğunun yansıması, bilemiyorum ama anlatım dili aynı tatta değildi benim için. Yine de elbette okunmaya değer klasiklerden. Bu arada kendime bir Bastiani Kalesi seçecek olsaydım galiba Kaş'ı seçerdim. Burada gündelik hayatın rutini ve alışkanlıklar kısır döngüsünün uyuşturucu etkisi içinde yaşlanıp giderdim gık demeden valla. Onu net bir biçimde gördüm bu dört ay içinde.;)

Alıntı:
Bahar geldiğinde kalenin içinde ahşaptan yapılan her şeyin çatırdamasıyla ilgili olarak;

"Bu eski tahtaların içinde inatçı bir yaşam özleminin uyandığı dönemdi. Çok uzun zaman önce, onlar da sıcaklık ve gücün getirdiği çocuksu bir duyguya sahiptiler, o zamanlar dallardan tomurcuklar fışkırıyordu. Sonradan ağaç kesilivermişti. Şimdiyse, bahar geldiğinde o ağacn parçalarında hâlâ çok çok hafif bir yaşam ürpertisi uyanmaktaydı. Eskiden yaprakları ve çiçekleri varken şimdi yalnızca "çatır" diyecek kadar belli belirsiz bir anıya sahipti, sonra her şey ta bir sonraki yıla kadar susacaktı."  

Yine İtalya'dan bir yapım ile devam ediyorum: Federico Fellini'nin Roma'sı var sırada. 1972 yapımı bu film daha çok bir dönem belgeselini andırdı bana. Riminili Fellini'nin şehre gelip son derece gürültülü bir aile pansiyonunda oda tutmasıyla başlayıp, şehrin metro inşaatlarında, trafiğinde, din adamlarının gözünde, İspanyol Merdivenleri'nde özgürce aşk yaşayan çiçek çocuklarının arasında, orta yaşlı adamların parayla seks için kuyruğa girdiği genelevlerinde, savaş yıllarında bile varyete şovları sahnelenen tiyatro salonlarında, siren sesleri altında sığınaklarda geçirilen gecelerde, elbette motosikletle turistik yerlerinde ve daha pek çok yerinde dolaştığı ve gözlemlerini aktardığı bir belgesel gibi. Çok doğal, bölüm bölüm olduğu için tek parça bir film gibi izlenmeyen ama bir an olsun ilginizi kaybetmeyeceğiniz çok tatlı bir film olmuş bence.  Ya da İtalya aşkımdan kaynaklanıyordur belki bu düşüncem. Ama yine de izleyin, tavsiye ederim.

Rome Today bölümünde öyle bir Roma tablosu çizilmiş ki "aman Tanrım, burası İstanbul olmasın!" diye dehşete düştüm. Kornalar, yağmur, trafik, kazalar, birbirine küfredenler, bahçesinde yemek yenen restoranların önünde protestocu gençleri döven polisler, kornalar... Pöff'! Bu kadar gerçekçi olmaya gerek yok bence Fellini. Gerçi o görüntüler bugünün Roma'sından değil, bir diktatörün yönettiği Roma zamanlarından. Yani Roma için her şey düzelmiş durumda, darısı İstanbul'un başına.

Filmde Real Rome çekimlerinin yapıldığı bir yerde kameraman, "Burası çok güzel bir nokta, bütün kafeleri, parkları, meydanları, işe giden insanların koşturmacasını kaydedebiliyorum," diyor. Parkta çekimleri izleyen gençlerden biriyse "İşe giden insanlar görüyorsan Roma'yı çekmiyor olabilirsin. Başka bir şehir olmasın o?" diye dalga geçiyor kameramanla. ;))

Roma'da yaşayan bir Amerikalıya Roma'nın nesini sevdiğini sorduklarında şöyle cevap veriyor: "Burası kilise, devlet ve sinemalar şehri. Hepsi de yanılsama yaratıcılarıdır." Romalılar içinse "Ölmeniz ya da yaşamanız umurlarında bile değil. Tıpkı kedilere benziyorlar" diyor. Yaa güldüm izlerken ama Lokma'nın umurundayımdır değil mi? Hadi yanılsatın beni. ;)

İyi hafta sonları!

Son İzlediklerim

Öncelikle Netflix çok yaşasın, yazın büyük bölümünü kurtardı. Daha önce şu yazımda da bahsettiğim üzere bir sürü dizi bitirdim sayesinde. Ha o hödük Hank'i yedi sezon nasıl izlemeyi becerdim Californication'da onu hala bilmiyorum, ama o bile eğlenceli geldi valla. yazlık Internet paketim bitmeden bir de Human Planet patlattım ki o da canıma değdi, kesin tavsiye ederim. 8 bölümlük bu belgesel dizide insanın doğadaki her ortama nasıl adapte olduğu anlatılıyor. Nehirler, dağlar, okyanuslar, çöller, buzullar, vs gibi bölümleri olan dizi gerçekten çok etkileyici insan hikayeleriyle dolu. 


Internet paketim bitince de buradaki arkadaşlarımdan biri DVD desteği sağladı bana sağ olsun. Öyle ki, aldığım DVD'lerin içinde Cirque du Soleil'in Varekai'si bile vardı. İstanbul'a geldiğinde kaçırdım diye üzüldüğüm gösteriyi Kaş'ta izledim. ;) Tabi ki aynı tadı vermesi mümkün değil ama yine de pek mutlu oldum şahsen. 


Varekai sözcüğü evrensel gezginler olan çingenelerin Roman dilinde "Her neresi - Wherever" anlamına geliyormuş. Dominic Champagne tarafından yazılan ve yönetilen bu prodüksiyon göçmen ruhuna, sirk geleneği sanatına ve ruhuna ve Varekai'ye giden yolda sonsuz bir tutkuyla arayışlarını sürdürenlere bir saygı gösterisi. Sihirli bir ormana, fantastik yaratıklarla dolu bir dünyaya gökten zembille (;)) inen genç bir adam ile başlıyor gösteri. Ve elbette Varekai dünyası. Bir Ka değil elbet ve çocukların daha çok sevebileceği denli renkli, hayal gücünü kışkırtan ve fantastik öğelerle dolu ama yine de Cirque du Soleil kusursuzluğunda. Fırsatınız olursa izleyin derim. 


No Reservations, Aşk Tarifi olarak Türkçeleştirilmiş 2007 yapımı bir film. "Ay ben sevmem öyle romantik, çıtır çerez filmleri" diyerek burun kıvırdığım "ama yine de bulunsun" diye aldığım bu filmi de çok sevdim. Evet, klişelerle dolu, romantik bir Amerikan çıtır çerezi, ama tatlı tatlı izleniyor işte yahu. Zaten dört aydır ruhum çıtır çerez olmuş burada, hazır muhallebi kıvabında yaşamayı öğrenmişim, neyin derdin deyim hala değil mi? ;)

Disiplinli, mükemmeliyetçi, katı kuralları olan ve yalnız yaşayan baş aşçı Kate (Catherine Zeta Jones), hayatın o kadar da katı kurallar çerçevesinde yaşanamayacağını hem zor hem de tatlı bir şekilde öğreniyor. Önce yeğeni Zoe ile birlikte yaşamak zorunda kalarak sınırlarını esnetiyor, sonra da mutfağında başka bir aşçı -hem de yakışıklı, kural tanımaz bir İtalyan aşçı!- ile çalışmak zorunda kalarak tüm düzeninin altüst olduğunu hissediyor. Ama aslında hayatını altüst ettiğini düşündüğü bu iki gelişme ona müthiş bir mutluluk getiriyor. Çocuk bakmayı bilemem ama yakışıklı bir İtalyan aşçıyla (Aaron Eckhart'ın canlandırdığı Nick) birlikte çalışmanın nesi kötü olabilir yahu? Tadını çıkar işte, ilahi Kate! ;)


Bombon Köpek ise 2004 yapımı bir Arjantin filmi. Başlarken ödüm koptu köpek dövüşleri, vahşet dolu bir hikaye izleyeceğim diye. Daha fazla insanın doğaya eziyeti konulu herhangi bir çalışmayı kaldırabileceğimden emin değilim. Doğanın insandan intikamı temasına açığım ama! Neyse. Hikaye zar zor geçinen, çalıştığı benzin istasyonu satılınca 52 yaşında işsiz kalmış Juan'ın etrafında dönüyor. Juan oyalanmak için ahşap oyarak bıçak sapları da yapan bir adam. İnce ruhlu, temiz, iyi bir insan ama kızının yanında yük gibi hissettiği bir yaşam sürmek zorunda. Bir gün yaptığı bir iyiliğin karşılığında kendisine bir köpek hediye ediyorlar. Aslında köpek dövüşünde kullanılabilen, vahşi yetiştirilebilen bir tür olmasına karşın son derece uysal yetiştirilmiş olan Bombon, bir köpek eğitmeninin dikkatini çekiyor. Yarışmalara katılarak para kazanmaları için Juan'ı ikna eden eğitmen sayesinde önlerinde bir umut ışığı doğuyor. Ama Juan ve Bombon para için her şeyi yapabilecek, kendilerinden ödün verecek bir ikili değil. Bir yere kadar tamam ama asıl olan sevgiyi paylaşmak değil mi? "Gerekirse limon satar geçiniriz yol arkadaşım" tadında naif, güzel bir hikaye bu. Çok sevdim. 

Vizyon filmlerine ve FilmEkimi'ne gelmeme biraz daha zaman var. Ama bunlar da burada bana iyi gelenlerdendi diye paylaşmak istedim. İyi seyirler!

İstanbul'dan Etkinlik Haberleri

Yani "orada olsaydım kaçırmazdım" dediklerimden bazılarıyla karşınızdayım. 14-27 Ekim tarihleri arasında Galeri Eksen Balat'ta Hadra Tanrıverdi Birecik'in Toplu Monologlar isimli resim sergisi ilginç görünüyor. Balat'ın renkli sokaklarında turlayıp, bol bol fotoğraf çekip, keyif kahvenizi içtikten önce ya da sonra bu sergiyi gezebilirsiniz. 


Bir sergi haberi de Nişantaşı'ndaki Derinlikler Sanat Merkezi'nden. Verjin Şabcı'nın "Batıdan Doğuya İzlenimlerim" adlı sergisi 22 Ekim'e kadar gezilebilir. Sanatçı bu sergisinde amacının sanatseverlere Portekiz'den başlayıp Erivan'da son bulan keyifli bir sanat yolculuğu yaptırmak olduğunu söylemiş. "Resim sanatı tuvale nakşedilmiş felsefedir,’’ diyen sanatçı sergi süresince 13.00 - 18.00 saatleri arasında galeride olacakmış. Buradan bakınca bile ilgimi çeken haberlerden. Bence yolunuzu düşürün mutlaka. 


Sırada Sakıp Sabancı Müzesi'nde (SSM) üç akşam boyunca sahne alacak deneysel bir mask tiyatrosu haberi var. Punta Atmak ile ilgili detaylar aşağıdaki görselde var. Mask tiyatrosunun yola çıkış noktası olan Kuzgun Acar'ın Kuşlar-Soyut Kompozisyon rölyefi de 22 Ekim' kadar SSM'de görülebilir. 


3. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında H&M sponsorluğunda, İsveç Başkonsolosluğu ve İsveç Enstitüsü’nün işbirliğiyle Haziran ayında düzenlenen “Moda Tasarımında Sürdürülebilirlik” atölyesinde üretilen yeni jenerasyon tasarımlar, "Geleceği Giydirmek" adlı çok özel bir sergiyle bizlere sunuluyor. Sürdürülebilir tasarım, geri-dönüşüm, ileri dönüşüm gibi tekniklere odaklanan atölyelerde üretilen birbirinden özgün çalışmalar “Geleceği Giydirmek” sergisinde 13 Ekim-4 Aralık tarihleri arasında Adahan Istanbulda ziyaret edilebilir.


Bu arada İş Sanat'ın sayfasından yeni sezon konserlerini takip edebilirsiniz. Bilet satışları 17 Ekim'de başlıyormuş. 

Ah İstanbul! Bu kadar bolluk ve çeşitlilik de başka nerede var yahu?! Bekle beni, Kasım'da talan edeceğim her bir köşeni.  ;)

Kaş Günlükleri # 10: Bizim Oralar Sergisi

Önünden defalarca geçtiğim Kaş Kültür Evi'nin içine de daldım bu kez. Ufacık tefecik ama şirin bir binada yer alan bu kültür merkezi belediyeye aitmiş. Etnografya ve el sanatları odaları ve bir de sanat atölyesi bulunan mekanın koridor bölümü ise geçici sergilere ayrılıyor. Burada aynı zamanda film gösterimleri de yapılıyormuş ancak yaz boyu çok da aktif çalıştığını görmedim doğrusu. 


Ama yine de İbrahim Ünay'ın Bizim Oralar adlı suluboya sergisinin ilanını görünce bir uğradım. 


27 Ekim'e kadar devam edecek olan suluboya sergisinde ressamın 24 tablosu yer alıyor. Genellikle Anadolu köy yaşamını resmettiği tablolarının yanı sıra deniz ve kar temalı doğa resimleri de var.  Suluboya resimler o boyaları tuvalin üstünde tutma zorluğunu öğrendiğimden beri çok ilgimi çekiyor. Ve bu sergideki resimleri de çok beğendim doğrusu. 



1956 doğumlu İbrahim Ünay, 1979 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nden mezun olmuş. Çeşitli şehirlerde resim öğretmenliği yapan sanatçı 1986 yılından itibaren birçok kez kişisel sergi açmış. Bu da onlardan biri ve Kaş'ta yolunuz düşerse görülesi bir tanesi. Bakın bakalım, siz de benim gibi beğenecek misiniz bu pastoral suluboya resimleri.

Kaş Kültür Evi adres: Hastane Cad. No 14. (Kaş Otel'den hemen önceki bina)

İyi gezmeler. 

Laktozsuz Süt ve Laktozsuz Ürünler Hakkında Her Şey

Laktoz nedir? 
Süt ve süt ürünlerinin içinde bulunan doğal süt şekeridir.

Laktoz intoleransı nedir? 
Laktozun sindirilmesi için laktaz enzimi gerekir. Eğer vücutta yeterli miktarda laktaz enzimi bulunmuyorsa, laktoz intoleransı var demektir.

Laktoz İntolerans belirtileri nelerdir?
Laktoz intoleransı sütün içindeki laktozun sindirilemediği durumlarda ortaya çıkar. Süt içince karın şişkinliği, karın ağrısı, gaz, mide bulantısı görülebilir. Bu tarz sorunlarınız varsa süt ve süt ürünleri tüketmekten vazgeçmek yerine Laktozsuz Süt’ü tüketebilirsiniz. Belirtilerin şiddeti tüketilen laktoza ve kişinin ne kadar laktozu tolere edebildiğine göre değişir. Belirtiler süt ve sütlü ürünlerin tüketimini takiben yarım saat ile 2 saat arası sonrasında kendini göstermeye başlar. Süt içerdiği kalsiyum, protein, yağlar, vitaminler ve mineraller açısından temel besin gruplarındandır.

Yaşam boyu sağlıklı olmak için her yaş döneminde ihtiyacınız olan türde ve miktarda süt içmeniz gerekmektedir.

Laktoz intoleransınız varsa ne yapabilirsiniz?
Laktozu azaltılmış veya laktozsuz süt ve süt ürünleri tüketebilirsiniz.


Laktozsuz süt ve laktozsuz yoğurt nasıl üretilir?
Laktozsuz süt ve laktozsuz yoğurt, sütün içindeki laktozun laktaz enzimi ile parçalanması sonucu elde edilir. Laktaz enzimi katkı maddesi ya da koruyucu değildir. Ürünün prosesi sırasında görevini yerine getirip, son aşamada aktivitesini yitirerek ürünün içerisinde kalmaz.

Laktozsuz süt ve laktozsuz yoğurt neden daha tatlıdır?
Laktozun glikoz ve galaktoza parçalanması nedeniyle, standart süt ve yoğurttan daha tatlı hissedilen ürünlerdir. Hissedilen tatlılık doğal şekerlerdendir, ilave şeker içermez.

Laktozsuz süt sizin için uygun mu?
Laktozsuz süt, sütteki laktozu sindiremeyen ve süt içince şişkinlik, ağrı, gaz ve bulantı sıkıntılarını yaşadığı için süt tüketemeyen kişilerin rahat şekilde süt içmelerini ve sütün besin değerlerinden faydalanmalarını sağlamaya yardımcı olur.

Neden Laktozsuz Yoğurt tüketmelisiniz?
Laktozsuz Yoğurt, laktoz intoleransına karşı hem sağlık faydası sağlamakta, hem de tatlılık derecesinin yüksek hissedilmesi nedeniyle şeker kullanılması gereken ürünlerde şeker azaltmaya imkan tanımaktadır. Bu nedenle ara öğün olarak sade ya da müsli karışımı gibi bir alternatifle tüketilmeye çok uygundur, hissedilen tatlılık doğal şekerlerdendir, ilave şeker içermez. Ayrıca, 100 g laktozsuz yoğurt günlük kalsiyum ihtiyacının %23’ünü karşılamaktadır.

Laktozsuz süt ve yoğurt tüketmenin zararı var mıdır?
Laktozsuz süt ve yoğurt tüketmenin hiçbir zararı bulunmamaktadır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Performans Haberi: Modern Sanat Kamu Koleksiyonu

Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin, seçili modern sanat eserlerini fiziki olarak canlandırmaya dayalı performatif işi Modern Sanat Kamu Koleksiyonu 13 Ekim’den 6 Kasım’a SALT Galata’da. Performanslar, Türkiye’den üç oyuncu tarafından Türkçe anlatımla gerçekleştirilecek.

Pablo Picasso’nun Guernica (1937) eserinin canlandırması

13 Ekim-6 Kasım
Çarşamba-Cumartesi  16.00 - 19.00
Pazar  15.00 - 18.00

SALT Galata

Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin performatif işi, modernitenin söylemler tarihi ile önemli anları arasında bir diyalog oluşturarak modern sanata özgün bir bakış sunar. Seçili modern sanat eserlerini beden hareketleri ve anlatımlarla canlandırmaya dayalı olan performans, SALT Galata’da Mustafa Karadağ, Buyan Yağmur Memişoğulları ve Müge Olacak tarafından Türkçe olarak gerçekleştirilecek.

Modern Sanat Kamu Koleksiyonu (2014), Çarşamba’dan Pazar’a her gün üç saat, SALT Galata’nın birinci katı ile yapının diğer yerlerine yayılacak bir sergi şeklinde hazırlandı. Bu temelde performans, maddi olmayan üretimler ve bunların ekonomisine ilişkin soruları irdelemeyi amaçlar. Ayrıca, tarih yazımına yön veren müzelerin geleneksel açıdan köşe taşı addedilen kalıcı koleksiyonlarının olması ya da -özellikle SALT’ın durumunda- olmamasının ne anlama geldiğini sorgular.

Max Beckmann’ın Sahil (1927) eserinin canlandırması

Van Abbemuseum’un (Eindhoven, Hollanda) Confessions of the Imperfect, 1848 – 1989 – Today [Kusursuzluk İtirafları, 1848 – 1989 – Bugün] adlı sergisi için üretilen Modern Sanat Kamu Koleksiyonu, SALT’ın da üyesi olduğu L’internationale müze konfederasyonunun karşılıklı ödünç anlaşması çerçevesinde ve Tek ve Çok sergisi bağlamında sunulmaktadır.

Oyuncuların hazırlık süreçlerine eşlik eden Manuel Pelmuş, 13 Ekim Perşembe saat 19.00’da SALT Galata’da, sanat pratiğinin yanı sıra Tek ve Çok’un irdelediği özgün kopyalar kavramıyla performansın nasıl ilişkilendiği üzerine bir konuşma (İngilizce) yapacak.

Tek ve Çok, 13 Kasım’a kadar SALT Galata’da görülebilir. #internationale

Constantin Brancusi’nin Mekânda Kuş (1932-40) eserinin canlandırması

Sanatçılar:

Manuel Pelmuş koreografi alanında çalışmalar yaptı; yakın zamanda üretimini görsel sanatlar alanına yoğunlaştırdı.

Alexandra Pirici koreografi ve performans alanında çalışmalar yaptı; disiplin dışı bir yaklaşımla film ve müzik gibi çeşitli mecraları bir araya getiren bir pratikte üretimini sürdürmektedir.

İşleri uluslararası kurumlarda sunulan sanatçılar, 2013 tarihli projeleri An Immaterial Retrospective of the Venice Biennale [Venedik Bienali’nin Maddi Olmayan Bir Retrospektifi] ile 55. Venedik Bienali’nde Romanya’yı temsil etmiştir.

Manuel Pelmuş’un İstanbul daveti, İstanbul“Dimitrie Cantemir” Romen Kültür Merkezi tarafından desteklenmiştir.

Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi

Dönüş biletimi aldığım gün bu yazıyı yazmam manidar! Galiba İstanbul için alıştırmalara kitaplarla başladım. Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı ile bu semtlerin sokaklarını adım adım, apartman apartman geziyorum birkaç gündür. Elbette yaklaşık yüz yüz elli yıl öncesindeki hallerini. Zira gitgide gezilebilir yanları azalıyor, canına okunuyor bu semtlerin. Ama tıpkı İstanbul gibi bu semtler de bozmakla, yok etmekle bitmeyecek cevherlere sahip yerler. Keşke güzel korunabilseydi, her binanın yanında tarihini okuyabileceğimiz levhalar, aslına uygun restorasyonlar, AVM yerine müze, galeri olan yapılar ve Arnavut kaldırımı  yollar arasından geçen tramvay ile nefis bir semt olabilseydi Beyoğlu.  

Neyse, içimizi karartmak istersek her yerde buna uygun nedenler görebiliriz bu memlekette. O yüzden ben kitaba döneyim. Brendan Freely ve John  Freely'nin birlikte kaleme aldıkları bu kitap yüzyıllardır farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bu güzel semtleri sokak sokak, adım adım mercek altına alıyor. Buralardaki eğlence anlayışları, ticari ve kültürel hayat içinde önemli olan insanlar ve binalar, yaşanan birtakım olaylar (adi cinayetlerden 6-7 Eylül olayları gibi organize cinayet ve yağmalara) ve şehrin yüzlerce yıllık tarihine tanıklık etmiş bu semtlere ruhunu kazandıran hemen her şeye değinilmiş bu kitapta. Belki de böyle alıp bir seferde okumak yerine elinizde kitapla anlatılan semtlerde, anlatılan binalarda, sokaklarda gezerken okumak çok daha keyifli olabilir. 

Alıntılar

* Fariba Zarinebaf, 18. yy'da Galata'da "düzgün" meyhanelerin yanı sıra yasadışı yerler bulunduğunu anlatır. Tabela yerine hançer gibi sembollerle bilinen "düzgün" yerler, temiz mutfakları ve nefis yemekleriyle ünlüydü. "Yasadışı" meyhaneler ise sıklıkla bakkal ya da manavların arka odalarında işletilirdi; evlerine alkollü içki götürmeyen memurlar ve katipler buralara sık sık uğrardı. 

* Cezayir Beylerbeyi iken, Kılıç Ali Paşa İnebahtı Deniz Savaşı'nda esir düşerek buraya getirilen Miguel Cervantes ile tanıştı. Cervantes yakalanarak Kılıç Ali Paşa'nın huzuruna getirildi. Ali Paşa, Cervantes'ten çok etkilenmiş olacak ki onu azat etti ve İspanya'ya dönmesine yetecek kadar para verdi. Cervantes, Don Quixote'un "tutsağın hayatını ve maceralarını" anlattığı 32. bölümünde Ali Paşa'nın bu inceliğine minnetini gösterdi. 

* Avrupa senfoni orkestraları ve opera kumpanyaları Sultan II. Mahmud'un 1828'de müzik yöneticisi olması için yaptığı daveti kabule eden  ve daha sonra paşa yapılan Guiseppe Donizetti tarafından İstanbul'a getirilmişti. Donizetti Paşa imparatorluk bandosuna alafranga müzik eğitimi vermiş, daha sonra Pera'da İstanbul'un ilk opera evini kurmuş, yabancı müzisyenlerin ve ses sanatçılarının burada sahne almasını sağlamıştı. Şehirdeki ilk Avrupa tarzı tiyatro 1840'ta Osmanlı hükümetinin ve yabancı sefaretlerin ortak desteğiyle Pera'da kurulmuştu. 

* Türk yazar Sait Faik'in 1954'te söyledikleri bugün de geçerliliğini korumaktadır: "Beyoğlu bir alemdir. Beyoğlu yaşayan, cıvıldaşan, kaynaşan, rahatlayan, gülen, eğlenen, yalnızlığa çare bulan hem şıkır şıkır, hem koku gibi buram buram ışıklı nefis bir caddedir. Beyoğlu'suz bir İstanbul düşünülemez."

* Osmanlı döneminde Beyoğlu polisliği karmaşık bir işti. Türk polisi nüfusun büyük çoğunluğunu meydana getiren yabancı milletler üzerinde pek az yetki sahibiydi; elçiliklerin kendi mahkemeleri ve hatta bazılarının kendi hapishaneleri vardı. Türk polislerine en iyi ihtimalle bazen kendi elçilikleriyle ilişkisi olmayan yabancı suçluları sınırdışı etme izni veriliyordu. Polisin yetki alanına giren Osmanlı vatandaşları o kadar farklı diller konuşuyordu ki, Polis Amirliği çevirmen ekibi olmaksızın faaliyet gösteremiyordu. İşin gerçeği, baş çevirmen emniyet müdüründen daha fazla güç ve nüfuza sahipti. 


O kadar çok hikayenin altını çizmişim ki... Narmanlı Yurdu'ndaki bohem yaşam, Hacopulo Pasajı, Pera Palas, Refik Meyhane, San Antuan Kilisesi çevresinde yaşayan unutulmaz karakterler, Çiçek Pasajı, Ali Muhittin Hacı Bekir lokumları, Vakko ve Rebul gibi Beyoğlu ile özdeşleşmiş markaların hikayeleri, Beyoğlu'nun giderek Türkleşmesi, İstanbul Modern binası, Atatürk'ün de şefliği yapmış Silvian Fontana'nın 1953'ten 1968'e kadar başında bulunduğu Karaköy Liman Lokantası ve daha neler neler. Rehber kitap olarak bile kütüphanenizde bulunması gereken, ilgi çekici bir çalışma. İçinde Edmondo de Amicis'in İstanbul'undan da alıntılar var. Öneririm. 

Coşkuyla Ölmek

Türkiye'nin ilk kadın saat tamircisi Şule Gürbüz. Londra'da felsefe okumuş, Milli Saraylar'da araştırma görevlisi aynı zamanda. Yani yaptıklarıyla başlı başına ilgi çekici bir kadın. O halde yazdıkları da öyledir diye düşünerek aldım Coşkuyla Ölmek kitabını. Kimseden duyduğumu hatırlamıyorum ama bazen tarzına güvendiğim birinin ya da takip ettiğim bir blogger'ın bir sosyal medya hesabında görerek de alınacaklar listeme kitaplar eklediğim oluyor. Örneğin, Körburun'u birçok yerde duydum ama Melis Alphan ve Ümit Alan'ın kesinlikle tavsiye ettiğini görür görmez eklemiştim listeye. Bu da o tür bir tavsiye sonucu mu eklendi bilmiyorum ama sonuçta elime geçti işte.

Kitapla ilgili duygularım biraz karışıktı ilk başlarda. Biraz İhsan Oktay Anar'ın "ağır masalsılığı" havasının tadını aldım okurken. Bazen kasvetli geldi ve sıkılır gibi de oldum. Ama sonuçta elimden bırakmadığım gibi altını çizerek daha sonra dönüp okumak istediğim çok yeri de oldu. Bitirdikten sonra sevdim diyebilirim sanırım. Evet, "diyebilirim" ve "sanırım" çok güven verici ifadeler değil. Sevdim ama gönül rahatlığıyla öneremem diyeyim o zaman. ;)

Bir adamın dört farklı bölümde anlatılan dört farklı hayat evresi var kitapta: baba olarak, oğul olarak, yaşlı bir adam olarak ve bir koca olarak. Her aşamada da hayatla anlam bağı kurma dertleri var bu karakterlerin. Şule Gürbüz de bu durumu bir masalcı, bir bilge ve bir filozof karışımı tadında anlatıyor bizlere. 

Alıntılar

* Boyacılar meslekleri icabı elbet işi söyledikleri vakit bitiremediler. Böyle yapa yapa usta olmuşlar. Bir şeyi yapış değil yapamayış süresi ve bu zamanı dolduran sürenin uzunluğu ülkemizde hemen her meslek grubunda ustalık addedilir.

* İnsanın içinde olduğu hal ona en yabancı haldir. Deli deliliğini, genç gençliğini, ihtiyar fıkradığını bilmez. Birisi yeri gelir de söylerse bunları duyar, duyar da yine anlamaz. Ah işte hayat bu halle yaşanıyor, hayat habersizken yaşanıyor, yaşanıyor dediğim şöyle üstten geçiyor da aklın başına gelip kendi hayatına dair haberleri aldığında oturup bir bakılıyor, bu da neymiş diye, yine bir şey denemiyor. 

* Akşamlar aynıydı. Ama demir gibi olmakla pamuk gibi olmak farklıydı. O zaman ağırlıkları değil de gibileri tartarak gibi olmak için verilen ödünleri ve fedakarlıkları kefeye koyuyor ve tuhaf sonuçlar elde ediyordum. 


* ...ısrar, bazılarının dediği gibi tuttuğunu koparmak değildi. Israr eden genellikle ya tutamadığının ya zaten kopmuş olanın arkasından bağıran mahalle delisine benziyordu. Israrla elde edilecek şeyin hiç ısrara gerek bırakmadığını gördüm. 

* Sezmek anlamaktan çok kötü. Anlamak bir, sezmek bindir, anlamak bir müddet içinizde yürür, anladığınızla bir amorf da olsa şekil alırsınız. Sezmek şekilsiz ve hep sancılıdır, her gün yeni bir sancı doğurur. Babam belki anladığı ile ıstıraplı idi, ben ise sezdiklerimle şekilsiz ve kalitesiz, tanımsız ve arkadaşsız bir ıstıraptayım.

Değişik bir yazarla tanıştığım için pek mesudum dostlar. Sizlere de mutlu, mesut bir hafta dilerim.  

TEGV Kütüphane Projesi

Kitap ve çocukların bir arada olduğu sosyal sorumluluk projeleri en sevdiklerimden. İşte TEGV de böyle bir Kütüphane Projesi başlatmış Global Giving'de. Detaylar aşağıda:

Kütüphane Projesi, TEGV noktalarında çocuk dostu mekânlar yaratarak çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefleyen bir proje. Kitap sevgisi aşılanan, okuma kültürü ile tanışan çocuklarımız hem okuduğunu anlama becerilerini geliştirecek, hem de birbirinden değerli kitaplarla tanışma fırsatı bulacaklar.

İşte bu amaçla dünyadaki en büyük bağış toplama sitesi olan Global Giving’de ‘TEGV Kütüphane Projesi’ni başlattık. Türkiye’nin dezavantajlı bölgelerinden olan Mardin Savur, Siirt Kurtalan ve Batman’daki çocuklarımızın yararlanması için 3 kütüphane kurmaya karar verdik.

Bu projemiz ile yılda 2000 çocuğumuzu kitapların sihirli dünyası ile tanıştıracağız. Gelir seviyesinin düşük olduğu, işsizliğin yoğun olarak yaşandığı bu merkezlerdeki TEGV kütüphaneleri için yapacağınız her bağış çocuklarımızın kendi güçlerini keşfetmesine yardımcı olacak.

Bugüne kadar gelen bağışlar Siirt Kurtalan’daki Öğrenim Birimimize aktarıldı. Henüz bitmemiş kütüphanelerinde birkaç kitabın minik yüreklerinde yarattığı mutluluğu görmek çok güzel.

Şimdi sıra sizde. Haydi, hep beraber kitapların o güzel kokusunu çocuklarımızla buluşturalım.

TEGV’in Kütüphane Projesi’ne bağışlarınız için:
https://www.globalgiving.org/projects/librariesforkidsinturkey/
 

"Hayırlı Cuma" işte tam da böyle bir şey olmalı bana göre. 
İyi hafta sonları!

Kaş Günlükleri #9: Yeme, İçme, Gezme, Tozma, Sefa ;)

Kaş'ın bu yıl açılan lezzet duraklarından biri olan Oburus Momus'u denemeden olmazdı. Ben zaten büyük çoğunlukla onun karşısındaki sırada yer alan plajların en süssüz püssüz, sakin, Instagram'da paylaşmalık kokteyller hazırlamayan ama bahçesinde biberler, muzlar, patlıcanlar yetişen, nar ağaçlarının gölgesinde güneşlenileninden denize girdiğim için hemen her gün önünden de geçiyordum bu şirin mekanın.  Vejetaryen mutfağı "lezzetsiz ot çöp yemek" olarak gören herkesin fikrini değiştireceğini düşündüğüm bu restoranın menüsündeki her şey çok lezzetli görünüyor. Sunumları da çok güzel. Biz öğle yemeği için gittik -ki bence daha çok öğle yemeği için uygun bir yer- ve Gara Guzu'larımızın yanında bir falafel, bir de Meksika ve edamame fasulyeli tacos söyledik. Yemeğimizi yerken de tanrılar hakkındaki bilgilerimizi tazeledik. ;) Leziz yemekler, hızlı ve güleryüzlü servis için mutlaka denemenizi önereceğim yerlerden burası. Bir dahaki gidişimde aklımda kalan sushilerini deneyeceğim ben de. 


Klasik deniz sefası yerlerimizin dışında denemeler de yapacak kadar bol zaman geçirdik bu sene Kaş'ta. İşte denediğimiz ama muhtemelen 'sık kullanılanlar'a eklemeyeceğimiz plajlardan ilki Olympos Mocamp'ın plajı. Görüntüsü aşağıdaki gibi. Girişteki renk muazzam. Plajı diğer yerlere göre sakin. Menüde bir sürü alternatif yiyecek ve içecek var. Dubası olması ve yüzme alanının genişliği avantaj. Sevmediğimiz yanı ise esintiye açık olması. Özellikle esintili günlerde ekstra dalgalı olması. Bir de o pırıl pırıl su yeşili bölümü geçtikten sonra derinleştiğinde ayaklarımızı göremiyor olmak! Evet bizim kriterlerimizden biri de budur deniz olayında. İstediği kadar temiz olsun, dibini göremiyorsak, hadi ondan geçtim, en azından ayaklarımızı göremiyorsak en bayıldığımız deniz olmaz o deniz. O yüzden ilk tercihlerimizden değil burası da.


Kız kıza denediğimiz diğer bir plaj ise yarımadanın merkeze en yakın noktası olan İnceboğaz. Yolun kenarında iki ayrı koy olarak girinti yapmış bu plajın bir bölümü daha esintili, diğer bölümü ise daha durgun. Durgun olan kısmında çocuk bolluğu yaşanıyor. O yüzden dikkat: kafa ütülenme tehlikesi var! Diğer bölümde de şezlonglar kaldırılmıştı, o yüzden orayı tercih edemedik. Daha çok yeni, geçen hafta gittik. O yüzden işletmesi hep mi böyle kötüydü, yoksa sezonu kafalarında bitirdikleri için mi böyle oldu bilmiyorum. Ama bir bölümde hiç şezlong yoktu, şezlong olan bölümde ise ücret aldıkları şezlonglarda minder bile yoktu. Gelen çay demsiz, lezzetsizdi ve üstelik kağıt bardakta geldi! Yani plajda asgari düzeyde konfor arayanlar için önereceğim bir yer değil maalesef. Denizi nispeten daha ılık ve pırıl pırıl, ona diyecek bir şeyim yok. Ama Kaş'tayız yahu, zaten elimizi sallasak güzel denize çarpan şımarıklarız biz! ;) 


Bu arada Kaş'taki dükkan, plaj, kafe, bar, meyhane sahipleri ya da çalışanlarının yaşamlarını bir nevi yazlık site yaşamına en çok benzettiğim yer gece hayatı oldu. ;) Ağustos böceği olarak aralarına katıldığımda gördüm ki onlar için No.11, Redpoint, HiJazz'in olduğu sokaklara inmek, sanki gençlik yıllarımızdaki yazlık site diskosuna inmek gibi. O yüzden hiç yaşlanmıyorlar, hepsi gece 12.30-01.00 gibi dükkanlarını kapatıp içmeye gelecek kadar aktif, dinamik ve heyecanlılar galiba. ;) Ben evden üşenerek çıktım ama aralarına girince enerjim yükseldi ayol. Bu arada ben bile bir sürü simayı tanıdım aralarında: "Asmaaltı'nın cankurtaranı değil mi o?", "Şu çocuğu hep Uzun Çarşı'daki şu dükkanda görüyorum", "Aa Çınarlar'ın ortaklarından biri değil mi o?" falan filan. Zaten Hilal'in, yani Atelier Vitray'ın bulunduğu avlu komple tanıdık diyebilirim. (Bu arada arkadaşım diye söylemiyorum yaptıklarına mutlaka bir göz atın. Ve denedim biliyorum: eli uğurlu geliyor bu hatunun! ) Yani artık yarı-yerli olmak adına büyük bir adım attım sayılır. ;) Yine de dedikodu anlamında tıkandığım noktalar oluyor, onu da pratik yaparak geliştireceğiz artık, mecbuur.;)


Ha bu kadar geceden bahsettikten sonra HiJazz'de Pazar-Pazartesi hariç çıkan grubun da gayet başarılı olduğunu ve ortamın çok keyifli olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Gidiniz, müzik dinleyiniz, içiniz, eğleniniz, sabaha karşı dörde doğru Kaş'ı kapatıp evinize gidiniz, bayılınız. Sabah ezanıyla da uyanmamanın yollarından biri de bu zaten: sabaha karşı bayılmak!

Gelelim masaj önerilerime. İlki benim için feci nostaljik bir yer olan Kaş Otel'den. Neden mi nostaljik? Çünkü 1995 yılında ilk kez Kaş'a geldiğim yaz kaldığım otel orasıydı. Ailecek üniversiteyi kazanmam şerefine tatile çıkmış, birçok yerde kalmıştık. Ama Kaş aklıma bir daha hiç çıkmayacak şekilde yer etmişti. Hatta o yıl Ongun'la birlikte Kaş Otel'de Jon Bon Jovi'yi de gördüğümüze inanıyorum ben hâlâ. İşte aşağıdaki görüntüler Kaş Otel'den. Burası ile anlaşmalı ve ayrıca bağımsız çalışan Murat Bey de aslında gördüğünüz gibi oranın plajında yapıyor masajı. Ancak havanın kötü olduğu durumlarda otelin bir odasında da masaj yaptırmanız mümkün. Hatta isterseniz kendi evinizin rahatlığını da tercih edebilirsiniz. (Ben tercih edemedim aşağıdaki yüz vermediğim dişsiz teyze kesin dedikodumu yapar diye. Mahalle baskısı her yerde azizim! ;P) Ben çok memnun kaldım ve herkese de önerdim, öneririm. 


Onun dışında kendim yaptırmadığım ama İsocum'un çok övgüyle bahsettiği bir masaj adresi olarak Hera Otel'i önerebilirim. Orada iki Uzakdoğulu masözün ikisinin de çok iyi olduğunu söyledi bana. Bir de İsocum çok bayılmamıştı diye hatırlıyorum ama SpaMarin'deki Şah Hanım'dan çok övgüyle bahseden arkadaşlarım var. Aklınızda bulunsun dedim.

E o zaman, keyfiniz bol olsun.

Ben de bir cesaret kapımı açıp bakayım Lokma bir sürpriz getirmiş mi paspasıma diye. Zira az önce kendisini yanımızdaki boş arazide ağzında viyaklayan bir fareyle gördüğüm için tırsıp kapıyı kapatmıştım. ;) Bu arada evet, biz burada hâlâ sadece sineklik çekili şekilde, camlar ve kapılar açık yaşıyoruz. Ah, hiç İstanbul'a dönmeyecekmiş gibi "biz"li, "burada"lı, bir havalarda konuşmalar. Dönüş yaklaşıyor oysa ki. :( Ne demişler: Kaş'ın en sevimsiz yanı camisi ve dönüşüdür! Siz siz olun, şehre dönmemenin bir yolunu acilen bulun derim. 

Kaş Günlükleri #8: Her Yer Tarih, Her Yer Hikaye

O kadar ki Cuma Pazarı alanında bile! İçim acıyor oradaki görüntüye. Pat diye daldım yazıya, kusura bakmayın. Diyorum ki Kaş'ın taşı toprağı tarih. Sadece Kaş'ın değil yaklaşık bir saat mesafesindeki her yerin taşı toprağı tarih. Demre, Dalyan, Kalkan, Patara, Kekova, Fethiye... bunların hepsinde Likya uygarlığına ait izler bulmak mümkün. Ben Kaş'takilerden bahsetmek istiyorum sadece. En içimi acıtanını bugün Kashtanberi Instagram hesabında görünce onunla başlayayım dedim. Olacak iş mi şu, bakar mısınız? Cuma günü kamyonlar, tezgahlar arasında kaybolan ve arkasında ne idüğü belirsiz abuk subuk bir bitmemiş inşaat yükselen kral mezarı. Peh!



Kaş'ın en meşhur kral kaya mezarı ise elbette Uzun Çarşı'nın bitiminde yer alan ve M. Ö 4. yy'dan bu yana oradaki varlığını sürdüren şu aşağıdaki güzellik. Adeta Kaş'ın simgelerinden biri olan bu dev kral kaya mezarının en yakın dostu da yıllardır ona eşlik eden dev bir çınar ağacı. 


Derya Beach'in arkasından Meis'e giden teknelere uzanan arka yolda da denize karşı bir kral mezarı bulunuyor bu arada. Hani onlarca kediyi besleyen ve kendisi de Kaş'ın simgelerinden olan adamın bulunduğu parkın sonunda.  Ve deniz feneri ve Meis'e bakan nefis bir manzarası var.


Bu arada bunların hepsine birden kral kaya mezarı dense de aslında kaya mezarının kayalara oyulmuş olması gerekiyor tahmin edersiniz ki. Kaş'ın da kayalık yamaçlarına baktığınızda o kayalara oyulmuş birçok kaya mezarını görebilirsiniz. Eski inanışlara göre mezar ne kadar yüksekte olursa, ölen kişinin Tanrı'ya o kadar yakın olacağı düşünülerek oyulan bu mezarlara gece Çarşı içinden bakmak çok güzel. Hepsi o kadar güzel görünüyor ki alttan vuran sarı ışıkların altında. Şehrin içinde birtakım noktalardan -ki bir tanesi benim evden Küçükçakıl'a yürüdüğüm güzergahta- bu Likya kaya mezarlarına yürüyerek -daha doğrusu tırmanarak- ulaşmak mümkün. 


Kaş'ın Likya dönemindeki ismi olan Antiphellos, aynı zamanda Antik Tiyatrosu'nun da ismi. Zeytin ağaçlarının arasında muhteşem bir deniz manzarasına karşı yükselen Antiphellos Antik Tiyatrosu'nda günbatımını izlemek harika bir deneyim. Mutlaka yapmanızı öneririm. Burada zaman zaman şiir ve müzik dinletileri de oluyormuş ama ben hiç denk gelmedim henüz. 


M.Ö 3000'li yıllarda Anadolu'nun güneyine yerleşerek bizlere bu güzellikleri bırakan Işık Ülkesi'nin insanları şimdilerde eserlerinin pazar yerlerinde durduğunu ya da üstlerine beton dökülerek falan restore edildiğini bilselerdi o kaya mezarlarının içinde ters dönerlerdi eminim! Bu arada Likyalıların anaerkil bir uygarlık olduğunu da biliyorsunuz değil mi? Likyalılar babalarının değil annelerinin adıyla tanımlanırlarmış. Çok uzun yıllar hüküm sürerek birçok farklı uygarlığa ilham vermiş bu uygarlıkla ilgili bilinenler ve kazılıp ortaya çıkarılabilenler, bilinmeyenlerin yanında o kadar az ki! Özellikle bununla uğraşacak bir tarih ve kültür oluşumu ve fonu yaratılmalı kesinlikle. Muhteşem bir zenginlik ve değer yatıyor bu toprakların her köşesinde. 

Uyuyan Dev

Bu arada bilmeyenler için güzel kasabamızın bir de efsanesi var: Uyuyan Dev. Uyuyan bir dev gibi görünen bu kayalığın Zeus tarafından zincire vurulup bir kartalın her gün ciğerinden bir parça yemesi cezasına çarptırılan Prometheus olduğu efsanesine inanılıyor. Orada zincire vurulup yan yatarak ölüme terk edilen Prometheus, aynı zamanda şehri de koruyormuş. Ama Prometheus ölmediği ve daha sonradan Zeus tarafından affedilip tanrılar katına yeniden çıkabildiği için ben burada yaşayan arkadaşımın anlattığı hikayeyi benimsemeye karar verdim.   


O hikayeye göre Uyuyan Dev bir erkek ve dev bir depremle ayrıldığı ruh eşi kadını ise Meis Adası'nda. Ayrılmış olsalar da hâlâ birbirlerine bakacak şekilde yatıyor ve ölümsüz aşkı temsil ediyorlar. Kayaların birbirini tamamlayan yapısı, bir elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlayan, aşık bir çifti simgeliyor. Kaş'a uygun bir Aşk sembolü yani bu Uyuyan Dev anlayacağınız. 


Efsane buraya kadar iyi gidiyordu ki Hilal asıl vurucu bölüme geldi: rivayete göre Uyuyan Dev uyanacak ve bu ölümsüz aşıklar bir gün yeniden kavuşacaklarmış!

Neeeeyy?! Yapmayın etmeyin, yazık bize. Zira evimiz Uyuyan Dev'in hemen altında, yukarıdaki fotoğrafta çatısı görünen sağdaki ev yahu. Lütfen uyumaya ve aşkınızla uzaktan bakışmaya devam ediniz Dev Bey! ;)

Geyik bir yana ben onu aşkı ve her köşesiyle aşkı yansıtan güzel Kaş'ı koruyan bir süper kahraman olarak görmeye karar verdim. Evimizin hemen arkasında yükseldiğini geç de olsa fark ettiğim için de çok mutlu oldum. Hatta yürüyerek çıkılabildiğini öğrenince de mutlu oldum ama biraz daha güneşsiz günleri tercih etmekte yarar var elbette yürüyüş için. 

Şimdi ise Ekim'in bu sıcak günlerini değerlendirmenin en güzel yolu olarak denize gitme vakti.

İyi haftalar hepimize!