Bir Atina Kaçamağı

Geçtiğimiz hafta sonu, şansımıza kar fırtınası başlamadan hemen önceki Perşembe akşamı Atina'ya uçtuk. Bundan 17 yıl önce milenyuma girerken de iki çift olarak oradaydık ve turistik anlamda gezilecek her yerini görmüştük. O yüzden bu kez tam anlamıyla sokaklarında boş boş dolaşmaca, oradaki arkadaşları görmece ve yemece içmece turu yaptık diyebilirim. Yani demek oluyor ki Akropolislerin en güzeli ve en ünlüsüne sahip olan güzeller güzeli Atina'nın tarihi ve turistik yerleri maalesef blogda yer alamayacak. Onlar 17 yıl önce filmleri tab ettirerek aldığım fotoğraflar, restoran kartları, haritalar, anı peçeteleriyle, vs oluşturduğum fiziksel albümde duruyorlar. Biz bir zamanlar böyle yapardık diye Duru'nun çocuklarına falan gösteririm artık. ;)

Tabi ki Atina'ya ilk kez gidecekler için mutlaka görülmesi gereken durak Akropolis. M. Ö 5. yy'dan kalma bu antik şehrin en önemli yapıları arasında şehre adını veren mitolojik tanrı Athena'nın tapınağı Parthenon bulunuyor. (Hani şu hep Atina fotoğraflarında gördüğümüz yapı). Onun dışında yine tanrılara adanmış pek çok tapınak, antik tiyatro, sunak, vs kalıntısı görmeniz mümkün. Ayrıca şehrin içine yayılan ve Ancient Agora da denilen kalıntılar arasında çok iyi korunmuş durumda olan Hadrian Kütüphanesi (sol alt) favorim. Bu arada biz de her sabah kahvaltımızı sol üstteki Akropolis manzarasına karşı yaptık otelimizde. Otelimiz ve otel ile ilgili yorumumu burada bulabilirsiniz.  


Turistik rotalarla devam ediyorsak tabi ki ikinci en önemli durak da Syntagma Meydanı ve Parlamento Binası olacaktır. Buradaki asker değişim törenlerini izlemeden Atina'yı görmüş sayılmıyorsunuz. 


İki yanda duran kulübelerdeki iki asker yerine iki tane yeni asker geliyor. Onlar o ağır aksak tempoda ve o değişik adımlarla Meçhul Asker Anıtı'nın önünde birbirlerine görevi devrediyorlar. Görevi yeni alanlar da aynı tempoda kulübelere dönüyor. Bakınız videosu burada. Evzone adı verilen bu seçkin piyade sınıfı askerlerinin üniformaları ve ayakkabıları göze biraz karizmasız gelebilir ama onların oldukça iyi eğitimli ve disiplinli bir asker sınıfı olduğunu belirteyim. O ponponlu ayakkabıların da her biri 1,5 kilo ağırlığında ve altlarında kaymayı önlemek için 60ar çivi bulunuyor. Sırf onları giymek bile baya zor bir iş bana göre. Yine de seyrederken gülüşmelerin yükselmesine engel olunamıyor tabi. ;) Saat başı asker değişimi olsa da bu seremoni halindeki değişim törenini Pazar günleri saat 11.00'de görebilirsiniz. 

Parlamento Binası'nın hemen yanında 1923 yılından bu yana halka açık olan National Garden var. 1839 yılında peyzajına başlanan bu nefis park alanının büyüklüğü ise sıkı durun açıklıyorum: 154,000 m2. Şehrin en merkezi yerinde bu kadar yeri yeşil alana ayırabilmek de ayrı bir medeniyet. O yüzden "Yunanlılar bize benziyor", "İtalyanlar bağıra çağıra konuşuyor, aynı biz!" falan gibi cümleler duyduğumda çıldırmanın eşiğine geliyorum. Tarihe, doğaya, kültüre, estetiğe ve insana nasıl değer verdiklerini bir görün, ondan sonra tekrar konuşalım derim. Neyse, hava buz gibi olduğu için parkı dolaşmadık. Sadece sıra sıra palmiyelerin bulunduğu girişinde bir fotoğraf molası verip devam ettik. 


Akropolis'i tekrar gezmedik ama bilgilerimizi tazeleyelim diye Akropolis Müzesi'ni gezelim dedik. Müzede Akropolis'in üzerinde bulunduğu o Kutsal Kaya'da ve yamaçlarında bulunan önemli parçalar sergileniyor. Arkeoloji müzeleri en favorim olmasa da burada bulunan kalıntıların açıklamaları ve hikayeleri o kadar güzel düzenlenmiş ki o mitolojik dünyanın içindeymiş gibi gözünüzde canlandırmanız mümkün oluyor. Yüz adet sütunun üzerinde yer alan müzenin en alt katında yeni çıkarılan müthiş kalıntılar arasında gezmek de mümkün olacakmış kısa bir süre içinde. Parktan ayrılıp müzeye doğru yürürken yol üzerinde Hadrian Kapısı ve Zeus Tapınağı kalıntılarını da göreceksiniz bu arada. Taşı toprağı tarih Atina'nın! 


Akropolis Müzesi'nin giriş ücreti 5 Euro.  Çoğu yerinde fotoğraf çekmek yasak - ve tahmin edebileceğiniz üzere en etkileyici eserler de orada bulunuyor. Arkaik Galeri ve Parthenon Galerisi adında iki ana galeriden oluşan müzedeki Korai (ilahi güzellikteki genç kadın gibi bir şey) ve tanrıça Athena'nın heykelleri çok etkileyiciydi. Ayrıca bronz ve kilden yapılmış adaklar, mermer rölyefler, erkek figürleri (o edeleli vücutların ve el parmağım uzunluğunda parmaklara sahip olan Grek ayakların hastasıyım! ;) ), büstler, kapılar ve benzeri birçok eser ve hikaye var bu müzede. Kesinlikle görmenizi öneririm.  


Eh, şehrin turistik bölümü bittiyse en sevdiğimiz bölüme geçelim mi? Sokaklar ve yemekler! Önümüzdeki hafta detaylı bir rapor sunacağım sizlere bu konuyla ilgili. ;) O zamana kadar Instagram hesabımdaki birkaç fotoğraflarla idare edebilirsiniz.

Bu arada Atina yürüyerek keşfetmesi çok keyifli bir şehir. Eğer bir rehber eşliğinde yürüyüş turlarına katılmak isterseniz yaklaşık 3 saat süren Akropol ve Şehir Turu ve başka rotalar dan aklınıza yatanı seçebilirsiniz. Aralarında lezzet turları da var, keyifli olabilir. Tüm seçenekler için buraya tık tık

Hepimize iyi hafta sonları!

3 yorum:

sezenyildirim dedi ki...

Ah Atina. Öylesine seviyorum ki. Ben de ilk gittiğimde turistik yerleri gezmiştim. İkinci gidişimde de gezdim Akropolis ve Müzesini ama bu sefer mesela Benaki Müzesi gibi yerlere gitmeyip sokaklara, cafelere, hatta deniz kıyısına attım kendimi. Oh ne güzeldi. Zaman zaman kaçmak lazım Atina'ya gerçekten de. Ne iyi yapmışssınız.

sezer eser perker dedi ki...

Akropolis manzarasına karşı kahvaltı yapmak öyle cezbedici bir fikir ki?:)

Imge dedi ki...

Sezen Yıldırım,

Bence de defalarca kaçılabilecek yerlerden Atina ve aslında diğer Yunanistan şehirleri, adaları. Çok seviyorum ben bu Komşu'yu, öyle böyle değil. ;)

Sezer Eser Perker,

Kesinlikle öyle! Darısı en kısa zamanda başına diyeyim mi o zaman? ;)