Washington DC - Beyaz Saray ve Anıtlar

14 Mart Pazar günü Trump'la ikili temasla kurmak üzere Washington DC'ye doğru yola koyulduk. Şaka şaka, İsocum'un zaten her sene katıldığı bir iş toplantısına bu kez ben de gezici üye olarak eşlik ettim. ;) Ama tabi ki otelden çıkar çıkmaz ilk gidilen durak şu an Trump'ın mekanı olan Beyaz Saray oldu. Evet, saraya benzer yanı yok ve fakat bunda şaşılacak bir şey de yok. Adamlar zaten adını saray falan koymamışlar, bildiğin White House, yani Beyaz Ev demişler. Saray falan diye çevirmek bizim şaşaaseverliğimiz söylemesi ayıp! 


Yol üstünde gördüğümüz ve inşası 1888'de tamamlanmış, sonradan da Eisenhower'a yönetim binası olarak adanmış bina ya da hemen karşısındaki Renwick Gallery binası kesinlikle dünyanın şekillendirildiği yukarıdaki 'beyaz ev'den çok daha güzeldi bana göre. 


Tek başıma gezeceğim ilk gün için planım hazırdı. Elbette ki Washington'a turist olarak gelen herkesin -ki sayının çok fazla olduğunu sanmıyorum ;)- yapacağı gibi içinde çeşitli anıtların bulunduğu National Mall'ı gezmek. Şehirde blok mesafeleri o kadar uzun ki en yakın Starbucks'ı sorup da "ah sadece iki blok ileride, sağda" falan gibi yanıt aldığımda "eyvah! kahve alıp gelmek için de 2 km yürüyeceğim" diye düşünüyordum. O yüzden anıtlara giderken enerji tasarrufu olsun diye otelimizin yakınlarında bulunan George Washington Üniversitesi metro durağından trene binip Smithsonian durağında, yani şehrin neredeyse tüm müzelerinin göbeğinde indim. Müzelerin arasındaki dev parkın ortasında indiğimde bunun bana sadece 15 dakika kazandırdığını bilmiyordum elbette. Her şeyin bir bedeli var, Washington'da yürüyerek gezmenin bedeli de ayaklarını şehirde bırakmakmış. Ben de öyle yaptım zaten. Sonrasında New York'ta üstünde yürüdüğüm şeylere tam olarak ayak denebilir miydi emin değilim. ;P  


Mesafeleri biraz olsun anlatabilmek için yukarıdaki kolajı eklemek istedim. Sağ üst köşedeki gibi Washington Monument'in arkasında bir yerde metrodan indim. Burada yapılan ilk anıt olan bu dikilitaşın yüksekliği yaklaşık 170 metre. 1888'de açılan anıt, şehrin en yüksek yapısı oluyor aynı zamanda. Şehrin planlanması ve mimarisi anlamda katkıları büyük olan ve şehre adını veren başkanlardan George Washington anısına yapılan bu anıtı geçince birkaç futbol sahası büyüklüğündeki çim alanları geçip önce II. Dünya Savaşı Anıtı'na, daha sonra da birkaç futbol sahası büyüklüğünde bir gölet boyunca yürüyerek Lincoln Anıtı'na geliyorsunuz (yukarıda gölete yansımasını gördüğünüz bina). Yanlara dalıp da görmek için yürüdüğünüz diğer anıtları saymıyorum bile. Ha bir de en sıcak günlere denk gelip 35 derecenin altında yürüdüğümü de hesaba katmıyorum güzel hatrınız için. ;)

II. Dünya Savaşı Anıtı, bu savaşta hayatını kaybeden, gazi olan ve kaybolan tüm Amerikalı askerler ve savaş görevlileri anısına yapılmış güzel bir anıt. Nispeten küçük fıskiyeli bir havuzun iki yanına Atlantik ve Pasifik Okyanusu'nu ve eyaletleri temsil eden sütunlar dizili. En etkileyici bölümü ise bana göre 4048 altın yıldızdan oluşan Price of Freedom (Özgürlüğün Bedeli) bölümü. Her bir yıldız bu savaş sırasında kaybedilen ya da kendisinden haber alınamayan insanları temsil ediyor. Bundan çok daha fazlasını, yaklaşık 600,000 insanı da kendi iç savaşımızda kaybettik diyorlar Amerikalılar buradaki açıklamalarda. 


Galiba "savaş kötüdür" diyorlar, ne dersiniz? Hani politikalarından pek anlaşılmadığı için yine de bir sorayım dedim. Ya da "savaş kötüdür, ama maddi açıdan işimize yaradığı sürece kendisinden yararlanırız, sonra da böyle şık anıtlar, süslü cümleler, şehitliklerle falan gönlünü alırız aziz vatandaşlarımızın" mı diyorlar? Başkalarının sevdiklerini kaybetmesinin acısı zerre kadar umurlarında olmayan safi kötü adamların çıkar hesapları eşliğinde insanlığı ve dünyayı mahvetme senaryoları yaptığı ve diğerlerinin ise buna ruhen ve bedenen dayanmaya çalıştığı bir sistemin ve düzenin kurucu üyelerinden biri olan bir ülkede bu tarz anıtlar ve "dünya barışı" güzellemeleri de bana pek samimi gelmiyor ne yazık ki. 

Buradan sonra da gölet boyunca yürüyerek, ilk başta sevimli gelen sincapları bile bir süre sonra görmemeye başlayıp, her çeşme başında beyin sıvı hale gelmesin diye saçları ıslatarak Lincoln Anıtı'na geldim. O kadar futbol sahası boyunca yürüdük, bir iki futbol sahası da merdiven çıkarız di mi gençler? Oh yeah, let's go! ;) Hah çıkın çıkın, koca binanın içinde şu heykeli görüp kös kös inerken görürüm sizi. Hayaller klimalı müzevari bir ortamda biraz gezinmek, dinlenmek, bir ihtiyaç molasıyken hayatlar Lincoln ile selfie çektirmek oldu! ;)


Neyse, sırada Lincoln Memorial'ın sağ ve sol kollarında yer alan Kore Savaşı Gazileri ve Vietnam Gazileri anıtları var. Vietnam Savaşı ile ilgili Vietnam'da neler yaşandığını da bizzat onların hikayelerinden öğrendiğim için burada da ne yazık ki içimde bir duygu kıpırtısı oluşmuyor. Oysa ki Vietnam'da şu iki duraktan sonra içimin acısı uzun süre geçmemişti. Burada da uzanan o duvar boyunca yazılı isimler anıtın en önemli bölümü.


Kore Savaşı Gazileri Anıtı, Vietnam için yapılandan daha etkileyiciydi. Ordunun çeşitli birimlerinden 19 asker figürünün yandaki granit duvara yansımasıyla birlikte sayılarının 38'e çıkması bile Güney ve Kuzey Kore'yi bölen enlemin 38. enlem olması bakımından düşünülmüş hani. Yine duvarın baş köşesine bir 'Freedom is not Free' (özgürlük bedelsiz değildir) kondurmuşlar ve 'hiç tanımadıkları insanlar için canları pahasına savaş veren insanlarını onurlandırmışlar'.


Sırada en sevdiğim anıt olan Martin Luther King Jr. Memorial var. Bana özü sözü bir insanların mümkünse kendileriyle, değilse anıtlarıyla gelin lütfen. ;) Gerçekten de insan hakları ve savaş karşıtlığı anlamında barışçıl eylemleri ve söylemleriyle örnek bir insan, aktivist ve din adamı. Sürpriz olmayan bir şekilde daha 40 yaşına bile gelmeden kim vurduya giden güzel insanlardan. Onun anıtında da 'çaresizlik dağından çıkan dev bir umut taşı' açıklamasıyla bizi karşılayan kocaman bir taş heykeli ve duvarlarda konuşmalarından alıntılanmış birbirinden güzel 14 sözü yer alıyor. Tüm anıtlar parkının en sevdiğim, en huzur bulduğum yeri oldu desem yeridir.


Artık daha fazla anıt görmek istemiyorum. Tadında bırakayım, Franklin Roosevelt Anıtı, İsocum'un fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla kalsın aklımda. Karşı kıyıdaki Thomas Jefferson Memorial'a kadar da yürüyemeyeceğim, üzgünüm. Onun da fotoğrafını zum yaparak çekeyim. Aa o da ne? Fotoğrafa Mr. President'ın helikopteri de girdi. O kadar helikopter gördükten sonra tepede artık tanıyorum hangisi kime ait. ;) Bunlar kesin Trump'ınkiler. Koruma ekibi falandır herhalde bir tanesi de. Acayip havalı şeylerdi doğrusu. Sanırım bizim reisle görüşmeye gideceği sıralarda Beyaz Saray yönünde yol alıyorlarken havada yakaladım kendilerini.


Ben de kendime gölge bir öğle yemeği ve ayak uzatma molası yeri bulayım artık. Sırada National Gallery of Art var çünkü, bu da demek oluyor ki geldiğim yere dönmem gerekiyor! Yani kısacası daha ayaklarımla işim bitmedi, yola devam! ;)

İyi haftalar!

2 yorum:

sezer eser perker dedi ki...

Amerikalılar çok ilginç. Yazını okurken dünyayı karıştıranlar onlar oldukları halde, filmlerinde dünyayı her türlü musibetten yine onların kurtardığını nasıl empoze ettikleri geldi aklıma:)

Imge dedi ki...

Bildiğin self-marketing'in kitabını yazmış, özü sözü bir olmayan bir zihniyet ya. Arkadaşlarımdan biri bir yorum yazmış Instagram'daki fotolarıma "Amerika'ya atar yapa yapa geziyorsun, gülüyorum" diye..Gerçekten her yerde ve her fotoğrafta söylene söylene gezmişim, onu fark ettim. ;)) Hem söylenirim hem gezerim, kıh kıh. ;)