Kadıköy Balıkçısı & Kuzguncuk & Hidden Coffee House & Hana Flower Shop

İstanbul sezonu açılana kadar zor, açıldıktan sonra ise tam gaz, doludizgin gidiyor. Her seferinde ayaklarım geri giderek gelsem de şehre, geldikten sonra alternatif bolluğuyla başım dönüyor ve kendimi "yapsak yapsak ne yapsak" diye her şeyden bir parmak tatmak isterken buluyorum.  Galiba kendime açıkça itiraf etmesem de kış sezonunda burada olmayı seviyorum. Hele bir de Ekim ayında Kaş'ı bırakıp gelebilsem yakın çevre gezileri olarak neler neler yapılabileceğinin farkına da varıyorum. Diğer aylarda da yapılır elbet geziler ama Kasım sonunu görünce Ekim'in renklerini o kadar iyi tahmin edebiliyorum ki. Neyse, bu başka bir yazı konusu. 

Önce Kadıköy'e gelelim biz. Akşam oraya  geçmişsek illa ki can dostlarla buluşmak içindir. Yoksa çok sevsek de Avrupa yakası insanları olarak bir şekilde ilk aklımıza gelen semt olmuyor Kadıköy ne yazık ki. Oysa her gittiğimizde ayrı bayılıyoruz kendisine. Bu kez de Kadıköy Balıkçısı'nda oturduk. Maç öncesi müdavim mekanı tadında bir yer olduğunu duyduğum için daha salaş ve özelliksiz bir durak olabileceğini düşünmüştüm ama feci yanıldım. Mezelerin hepsi de çok lezzetliydi. Ciğerin bu hali ve kalamarın tavası çok favorim olmasa da onlar da lezzet açısından çok başarılıydı. Ortam ve servis de "daha ne olsun"luktu. Sevdim. 

Kaş dönüşü ilk buluşma olduğu için araya aylar girmişti haliyle. Dolayısıyla rakı-balık sonrası muhabbetin hız kesmemesi için kendimizi başka mekanlara da atmamız şart oldu. Dorock XL ile ilk kez o gece tanıştım ve başlı başına geceyi geçirmelik bir yer bile olabileceğini düşündüm. Çok keyifliydi. Dopdolu da bir konser programı olduğunu gördük Kasım ayı içinde. Sonrasında bir de Irish Pub yaptık ama artık adını, sanını, kaç Guinness'ten sonra susma eylemi başlattığımı hatırlayamıyorum. ;) Kadıköy güzel, dostlarla Kadıköy'de olmak en bir güzel. 


Kuzguncuk Sokakları

Bu kez şirin ötesi ve yıllar önce iki kez semti gezmeye ve defalarca İsmet Baba'ya gelmeme rağmen son hallerini ilk kez detaylıca gördüğüm Kuzguncuk'tayız. Rengarenk evleri, sokakları, kafeleri, her yeri ele geçirmiş güzeller güzeli kedileri, sakinlerinin yarattığı  ve yaşattığı bostanıyla İstanbul'un göbeğinde İstanbul'da değil de huzurlu bir kasabada yaşıyormuş gibi hissettiren semtlerden Kuzguncuk


Kasım ayının ilk Pazar'ında Abdülmecid Efendi Köşkü'ndeki sergi sonrasında sokaklarını gezip kahve molası vermek için geldik ve resmen akşama kadar ayrılamadık. Kahvemizi methini çok duyduğum Nail Kitabevi'nde içmek istesek de o kadar kalabalık bir gündü ki yer bulamadık. Hatta içini gezerken fotoğraflarını bile çekemedim çünkü her köşe insan doluydu. Biz de Pulat Çiftliği'nin sokağa atılmış minik masalarından birini boş bulunca orada verdik kahve molamızı. Çiftlikten gelen organik ürünlerle hazırlanan yemek ve kahvaltıların sunulduğu bu şirin mekana öğle yemeği için de gelmeyi not düştüm aklımın bir köşesine. Bu arada çiftlikten evime gelsin dediğiniz her şey için online sipariş mümkün, aklınızda olsun. 


Bu kadar kedili bir semtte bir de Imoga Art Space adlı galeride Kedinin Rüyası (sağdaki) adında bir tablo görüp aşık oldum. Artsrun Apresyan'ın diğer tablolarına da bayılmış olsam da Kedinin Rüyası'nın önünden ayrılmak istemedim. Sergi 23 Kasım'a kadar devam ediyor ve sanatçı sipariş üzerine de tablolar yapıyormuş. İlgilenenlere duyurulur. 


Hidden Coffee House ve Hana Flower Shop

Adı üstünde Bebek'in çıkmaz sokaklarından birine adeta gizlenmiş, mis gibi kahve kokularıyla sizi karşılayan, şirin bir kahve dükkanı Hidden Coffee House. Zevkli dekorasyonu, içerideki uzun masalı salonu, huzurlu, minik bahçesi, yumoş kedileri, güzel sunumlarıyla curcunaya karşı çok keyifli bir sığınak burası. 


Uzun zamandır aklımda olan bu güzel kahve dükkanını en sonunda görebilmem ise Hana Flower Shop'ın kapı süsü hazırlama workshop'ı sayesinde oldu. Çok keyifli bir saat geçirdik 17 Kasım Cuma günü Hidden Coffee House'da. Yeni yıl yaklaşırken kırmızı Japon kirazı meyveleri, çam dalları ve değişik süslerle yılbaşı temalı kapı süsleri yaptık mis gibi taze çam ve lavanta kokuları arasında. İnsanın kendisine de etrafına da mutluluk saçan, yaratıcı bir uğraşı olması ne kadar güzel.  Hana Flower Shop sosyal medya hesaplarını ve web sayfasını takip ederek diğer çiçek düzenleme workshop'ları ile ilgili bilgi alabilir, hatta Hana Box çeşitlerinden birine aylık  abone olabilirsiniz. Ben de terrarium etkinliklerini dört gözle takip edeceğim.  


Şimdi ben de bir kahve molası için kaçıyorum. Sırada yazılacak bir Ayla, bir Martı, bir de koskoca Bursa hafta sonu var. O yüzden önce biraz kafein depolamam gerek. ;) 

Çift Fonksiyonlu Derin Dondurucu

                                                       

İlk önce çift fonksiyonlu derin dondurucunun ne demek olduğu ile başlayalım, zira ilk duyduğumda ne anlama geldiğini ben de anlayamamıştım. Klasik derin dondurucular sadece “derin dondurma” yapıyor, yani içlerindeki tüm gıda ve besinleri -16 / -24 arasındaki bir sıcaklıkta depoluyor. Bunun avantajı, bu sıcaklıkta hemen tüm besinlerin kullanım ömürlerinin son derece uzun olması. Yani yazın dondurduğunuz bir gıdayı, kışın ilk günkü tazeliği ile tüketebiliyorsunuz. Ancak derin dondurma uzun süreli bir çözüm ve kısa sürede tüketmeniz gereken gıdalar için yeterince pratik değil. Aynı şekilde, su oranı yüksek besinler (karpuz, üzüm, vs.) derin dondurma işlemi için pek uygun değil, zira içlerindeki su kristalleşiyor ve gıdanın lezzeti bundan etkileniyor. Bu türden gıdalar için derin dondurucu değil, “soğutucu” kullanmak gerekiyor.

İşte çift fonksiyonlu derin dondurucu modelleri, tam olarak bu işe yarıyor. İstediğiniz zaman soğutma, istediğiniz zaman da derin dondurma yapıyorlar. Bu yüzden, kelimenin tam anlamıyla her besin türü ve her depolama amacı için uygunlar. Ancak, piyasada kaliteli bir çift fonksiyonlu derin dondurucu modeli bulmak oldukça zor. İşte bu nedenle uzun araştırmalardan sonra Uğur Soğutma’ya ait UED 7246 DTK modelinde karar kıldım. Uğur Soğutma’nın bu sektörde 60 yılı aşkın bir deneyimi var ve gerçeği söylemek gerekirse, kayda değer bir rakibi de bulunmuyor. Nitekim UED 7246 DTK’yı birkaç aydan bu yana kullanıyorum ve son derece memnun kaldığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Her şeyden önce, bu bir dikey derin dondurucu model. Yani görünüm ve kullanım olarak klasik buzdolaplarına benziyor. 261 litre brüt iç hacmi var ve en kalabalık aileler için bile fazlasıyla yeterli. Derin dondurma, soğutma ve sıfır derecede saklama özellikleri bulunuyor. Besinlerinizi kullanılan moda göre +3 / -24 sıcaklık aralığında depolayabiliyorsunuz. No frost özelliğine sahip olan çift fonksiyonlu derin dondurucu, aynı zamanda A+ enerji sınıfına ait, yani çok az elektrik harcıyor. Ön kapağı üzerinde bir LED ekran var ve tüm ayarları (kapağını açmaya gerek kalmadan) bu ekranı kullanarak yapabiliyorsunuz. Ben Uğur Soğutma’nın çevrimiçi mağazasını kullanarak satın aldım (https://satis.ugur.com.tr/) ancak Türkiye çapındaki bayilerden de alabilirsiniz. Bir derin dondurucu almaya niyetliyseniz, çift fonksiyonlu bu modele muhakkak bir göz atmanızı öneriyorum, kesinlikle pişman olmazsınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Grand Hyatt İstanbul’da 2018’e Unutulmaz Bir Başlangıç Yapın



Grand Hyatt İstanbul, bu yıl da hem noel hem yılbaşı için hazırladığı birbirinden güzel menülerle misafirlerini bekliyor.  Gas Brothers ve Utku Yurttaş yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müzikleri çalacaklar. Gece, Gas Brothers’ın perküsyon show’unun da yer aldığı performans ve after party ile devam edecek.


Noel Menüsü, Grand Hyatt İstanbul’da

Grand Hyatt’ın içinde bulunan 34 Restoran, içinde leziz hindinin de olduğu Noel Yemeği özel menüsü ile 24 Aralık Pazar günü aile kutlamaları ya da arkadaş buluşmaları için ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 24 Aralık akşam başlayan ziyafet 25 Aralık Pazartesi günü öğlen ve akşam da devam ediyor.  Kişi başı 218 TL olan menü için önceden rezervasyon gerekiyor.




Yılbaşı gala yemeği ve eğlencesi

Yeni yıla sevdikleriyle beraber güzel bir başlangıç yapmak isteyenleri 34 Restoran’ın deneyimli şeflerinin elinden çıkan geleneksel Türk ve Akdeniz mutfağının lezzetlerinden oluşan açık büfe bekliyor. 

Gas Brothers ve Utku Yurttaş’ın yılbaşı yemeği süresince jazz, piano ve 70’lerden günümüze popüler müziklerin çalacağı gece, Dining salonunda Gas Brothers’ın performans sergileyeceği, perküsyon show’unda dahil olduğu after party ile devam edecek. Sabahın ilk ışıklarına kadar devam edecek after party, yılbaşı ücretine dahil. 

34 Restoran’da, 31 Aralık Pazar günü saat 20:00’de başlayan ve gece yarısı 02:00’ye kadar sürecek olan yılbaşı gala yemeğinin kişi başı fiyatı limitsiz yerli alkol içecekler 518 TL, limitsiz yerli & yabancı içecekler dahil fiyatı ise 618 TL. Minik misafirler için de kişi başı fiyat 318 TL.



Keyifli geçen yılbaşı gecesinin ardından 1 Ocak Pazartesi günü saat 12.00-16:00 arasında 34 Restoran’daki brunch’ta arkadaşlarınızla, ailenizle, sevdiklerinizle yeni yılın ilk gününü kişi başı fiyatı 218 TL olan brunch ile keyifli bir şekilde geçirebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Abdülmecid Efendi Köşkü'nde Kapı Çalana Açılır

Pazar günü İstanbul'a gelir gelmez yapmak istediklerimin ilk sırasında yer alan Kapı Çalana Açılır sergisini gezmek üzere Nakkaştepe'deki Abdülmecid Efendi Köşkü'ne gitmeye karar verdik. Sergi Bienal ile eş zamanlı olarak gezmeye açık olduğu için 12 Kasım'a kadar gezilebilecek. Yani son günlerin içindeyiz, unutmayın. Bu arada bu köşkün varlığını bile ilk kez bu sergi sayesinde öğrendiğim için utanmalıyım, yoksa hepiniz mi aynı durumdaydınız? Minik ama derli toplu, duvarları, tavanları ve yerleri nefis bir işçiliğe sahip olan, ne kadar güzel bir tarihi yapıymış. Bayıldım doğrusu. Ve umarım sergi sonrasında da ziyarete açılır. 


Bu güzel detaylara ve kocaman bir koruya sahip köşkün içinde sergilenen eserler Ömer Koç koleksiyonuna ait. İçlerinde Taner Ceylan, Semiha Berksoy gibi tanıdığımız Türk sanatçılar olsa da ağırlıklı yabancı sanatçıların heykelleri sergileniyor. En çok da 2011 yılında Arter sayesinde tanıştığım Patricia Piccinini'nin hiper gerçekçi heykellerini bir kez daha görmek için koşa koşa gittim diyebilirim. O zaman da hayran kalmıştım, yine ağzım açık izledim hepsini. Hatta en sağdaki çalışmanın adının Şüpheci Thomas olduğunu ve IKEA sandalyelerinin tepesinden bakan çocuğun da Gözlemci olduğunu o zaman yazdığım blog yazısından öğrendim. Blog yazmanın yararları. ;) 


Ama hafta arası ve hafta sonu sürekli önünde kuyruklar olan böylesine talep gören bir sergide neden çalışmaların yanında isimleri, sanatçı adları ve açıklamalar olmaz, anlamam mümkün değil! 

Girer girmez mermer süs havuzunun bir köşesinde ayakları havada ölü gibi yatmış Kuğu ve üst katlardaki odalardan birindeki antik halının üstünde aynı şekilde yatan Aygır adlı eserler Daphne Wright'a ait. 


Şöminenin içinde duran çalışmanın adı da biliyorsunuz "Dikkat! Pipi çıkabilir!" ya da diğer adıyla "Laiklik bu mu?! Biz Osmanlı torunuyuz!" adlı çalışma. ;)) Ron Mueck'in "Hırka Altındaki Adam" heykeli yobaz saldırısına neden olarak bence sergideki kuyruk uzunluğuna katkıda bulunmuş olabilir. Pipi görülmeye değer mi tartışılır ama yobazların Abdülmecid Efendi'nin ressam olduğunu, nü tablolardan oluşan bir koleksiyonu olduğunu öğrenip şok olmaları her şeye değerdi bana göre! ;) Alkolik padişahlardan da bir dahaki sefere bahsederiz artık aydınlanmak isteyen diğerlerine. ;)


Ay çok eğlendim ama blog yan gelip yatma yeri değildir, devam edelim. Aşağıda Taner Ceylan ve Semiha Berksoy ve ortalarında kimin olduğunu bilmediğim ama üstündeki mesajıyla beni benden alan posterimsi bir çalışma var. "Dertlerimi suda boğmaya çalıştım ama şerefsizler yüzmeyi öğrendiler." ;) Ben de istiyorum bundan bir kopya ya.


Ve kimlere ait olduğunu bilmediğim birkaç çalışmayla da kapanışı yapayım. Üstteki iki iş muhtemelen aynı sanatçıya ait. Bende tedirgin edici hisler uyandırsa da çok etkilendim. Ruhu terk edip gitmiş, içi boşalmış bedenlerin gerçekçiliği olağanüstü. Alt sıradaki yere atılmış çorap ise bana Netflix'teki Big Mouth animasyon dizisindeki Andrew'un çoraplarını anımsattı. İzleyenler bir ergen erkeğin çoraplarla neler yapabileceğini bilebilir. ;)) Yapacak bir şey yok, sanat benim, istediğim gibi yorumlarım. ;)


Güldük eğlendik bir yana, ama bu sergi kaçmaz, ona göre. Mutlaka bu Pazar gününe kadar zaman ayırıp görün bu eserleri. Kuyruktan gözünüz korkmasın. Sanatsever insanların arasında olmak da insana iyi geliyor. Hem sonrasında kendinizi bizim gibi güzeller güzeli Kuzguncuk'a atabilir, orada kahve eşliğinde sergi sohbeti yapabilirsiniz. 

İyi gezmeler. 

NG Afyon'da Sağlıklı Bir Mola

29 Ekim'i Kaş'ta kutladıktan sonra 30 Ekim'de evi kapatıp, reçellerimiz, zeytinlerimiz, saksılar, bavullar, kalan kuru gıdalar ve buzluk, sırt çantaları, bilgisayar, vs ile birlikte, kısacası annemin deyimiyle "köy göçtü" tadında arabamıza yerleştik. ;) 10 saat yol gelip de İstanbul'un o çok sevimli akşam trafiğinde şehre girmek yerine bir gün Afyon'da termal sefa molası verelim demiştik. Çok da iyi yapmışız. Hatta bundan sonra Kaş'ta 29 Ekim kapanışıyla birlikte bunu da bir ritüel haline getirebiliriz diye düşündük. 


Aslında bu fikri aklıma sokan da özel sağlık sigortamın attığı kampanya maili oldu. Sağ olsunlar, durduk yerde termal ile tanışmış olduk. Yoksa ben ara sıra İsocum'a termale gitsek mi dediğimde bana "iyice babanneye bağladın İmge ya, yakında örgünü örerken 'hay yavrum ajansı aç da dinleyelim' falan dersin sen" diye dalga geçiyordu benimle. ;) Ama işin aslı hiç öyle değilmiş. Gerçekten yaşlı işi falan değil, a dostlar, bildiğiniz sefacılara uygun bir deneyim bana göre. 

Öncelikle benim gibi sıcağı seven biri için bildiğin cennet. 10 dakikalık termal banyo bildiğiniz 10 saat falan içinizi ısıtmaya yetiyor. Bu sene Ekim ayı serin geçtiği için Kaş'ta benim de içim sağlam üşümüş, hani bıraksalar termal havuzda uyurdum o derece! Zaten Ekim sonu İstanbul'a dönüşün en güzel yanı kaloriferli eve geçiş yapmak. Kaş'ta en son internetten sipariş verdiğim polar pijamalar, pofuduk çoraplar ve yorgana geçiş yapmıştım! Geçen sene böyle değildi yahu. Yoksa yaşlanıyor muyum?!! Eyvah! Hemen bu konuyu pas geçip otelden biraz bahsedeyim. ;)


NG Afyon Wellness & Convention'ın odalarından, yemeklerinden, temizliğinden, SPA alanından, personelinin kalitesi ve güler yüzlülüğünden çok memnun kaldık. Bize yol yorgunluğunu unutturdular, şımarttılar, canlandırdılar diyebilirim. Aliva SPA'da aldığımız birer saatlik masajların tüm zamanların en iyi ilk üçüne girebileceği konusunda İsocum'la hemfikir kaldık. Uzakdoğulu masaj terapistleri olağanüstüydü. Giderseniz mutlaka masaja da zaman ayırın. Otelin yemekleri ve kahvaltısı da hem zengin çeşide sahip hem de çok lezzetliydi. İlla ki bir olumsuz yorum yaz derseniz, alaturka dekorasyonunu yazabilirim, ama zevkler tartışılmaz, o yüzden bu da eksiklik sayılmaz, değil mi? Kendi otelim olursa böyle dekore etmem, deyip geçtim o bölümü o yüzden. Kısacası çok doğru bir seçim yapmışız. Herkese hizmet kalitesini gözü kapalı tavsiye ederim. 

Sadece yaşlılıkta ve hastalıkta akla gelmeliymiş gibi düşünülen termal suların aslında sağlıklı insanlar için de yaşam kalitesini artıran ve cilde, bedene ve ruha zindelik ve iyilik katan bir etkisi olduğunun farkında olmak çok önemli. Termal suların olduğu bir şehirde yaşıyor olsaydım kesinlikle güvendiğim bir SPA'ya üye olurdum.  Saymakla bitmeyen termal su faydalarına Aliva SPA'nın sayfasından da bakabilirsiniz. 

Bu arada bir gececik böyle bir yer için çok azmış, onu da görmüş ve anlamış olduk ilk termal deneyimimizde. Bundan sonra ya az az, sık sık, ya da yılda bir kez bir haftalık kaçamaklar planlasak diye konuştuk aramızda. Hatta ilk hedef Bursa olsa diyoruz bir boşluk bulur bulmaz. Hem Cumalıkızık köyü de merak ettiklerim arasında. Bir hafta sonuna hem köy gezisi hem termal sefası hem de iskender kebap sığdırmak kulağa harika geliyor bence. ;) Hem Bursa hem de diğer termal tatil alternatifleriyle ilgili önerileriniz varsa duymak isterim. 

E o zaman kendimizi bol bol şımartacağımız bir hafta olsun bu başlayan! ;)

Kaş'ta 29 Ekim Kutlamaları

Kaş'ta 29 Ekim kutlamalarının ne kadar harika olduğunu yıllardır duymamıza rağmen şimdiye kadar bir türlü denk getirip de görememiştik o coşkuyu. O kadar ki geçen sene bile ben yine dört ay Kaş'ta kalmama rağmen 29 Ekim sabahı dönmüştüm İstanbul'a (ertesi gün İsocum'un doğum gününde onu yalnız bırakmayayım diye) ve yine görememiştim kutlamaları. Bir yandan merak ederken orada neler olup bittiğini bir yandan da "tamam, coşkulu kutlama olabilir ama çok da bir şey kaçırmıyoruzdur canııım" diye kendimizi ikna etme çalışmalarımız devam etti yıllardır. Ama çok şey kaçırıyormuşuz! 

Üstelik bu sene 29 Ekim Pazar'a denk gelmesine rağmen, hava buz gibi, hatta tüm gün yağmurlu olmasına rağmen böyle bir kutlama yapıldığını anlatsalar abartılı bulabilirdim. Cumhuriyet Meydanı'na atılan masalarda yerini ayırtmış olarak ya da ayakta bayraklarıyla coşku içinde toplanan yüzlerce insana ek olarak ucu bucağı görünmeyen dev bir fener alayı da akşam saat 7'de meydana giriş yaptı. Marşlar, şarkılar, türküler, kaldırılan rakı kadehleri, atılan göbecikler, kahkahalar, gülen gözler... bayram gibi bayram dedirtti Kaş, helal olsun!



Uzun Çarşı da  dükkanlarının önüne atılmış masaları, hoparlörlerden yayılan keyifli müzikleri, tabi ki mezeleri, rakıları ve eğlence dolu muhabbetleriyle en güzel yerlerinden biriydi yine Kaş'ın.  Genciyle yaşlısıyla, çoluğuyla çocuğuyla, her kesimden insanıyla dev bir kutlama meydanının yanında burası da butik bir meyhane sokağı tadındaydı. ;) 



Uzun zaman sonra kendimi kalabalıklar içinde müthiş mutlu ve huzurlu hissettiğim bir gündü desem yalan olmaz. Bizimkiler izlediğimiz yıllardaki o çocuksu güven hissine döndüm hatta. "Aidiyet duygumu kazanmak üzereyim, İso!" desem de coşkuyla kocacığım beni iyi tanıdığı için "Merak etme, yarına geçer," diye karşılıksız bıraktı bu coşkumu. ;)

İşin esprisi bir yana, Atatürk'ün ve Cumhuriyet'in ne kadar kıymetli olduğunun farkında olan  ve eğlenmeyi bilen ve birbirine saygılı insanlarla bir arada ülkemiz için en önemli gün olan Cumhuriyet Bayramımızı kutlamak paha biçilmez güzellikteydi. Ne mutlu ki Atatürk'ün çocuklarıyız! Onun ışığında yürümekten gurur duyan, ona sonsuz bir minnet duyan, bizim için yaptıklarının değerini bilen insanlarız. Ve ne mutlu ki hiçbir şekilde tükenmeyecek kadar çoğunluktayız. Cumhuriyet ve Atatürk sevgisinin bu topraklarda ilelebet payidar kalacağını biliyorum. Seneye yine Kaş'ta aynı duygulara boğulmayı umuyorum. Bir kez daha kutlu olsun Cumhuriyet Bayramımız ve ruhu şad olsun en büyük "iyi ki"miz Atamızın. 

Seher ve Mevsim Hep Sonbahar

Uzuun bir aradan sonra herkese merhabalar! Kaş defterini bu sezon için de kapattıktan sonra -hayır hayır ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı - İstanbul'a kavuştum yine Ekim sonunda. Şimdiden de gün saymaya başladım gelecek yaz için. Ne yapayım, ben kesinlikle güneş enerjisiyle, maviyle-yeşille-günbatımının kızıla kaçan tonlarıyla ve bacaklarıma sürtünen kedilerin enerjisiyle çalışan bir kadınım. Şehirde de kendimi kültür-sanat aktivitelerine vererek idare ediyorum işte. Bir yolunu bulup artık tadı kaçmış İstanbul'un da tadını çıkaracağız elbette, mecbur.

Son okuduğum iki kitaptan bahsederek açılışı yapayım o zaman. İlki tarzını ve duruşunu çok sevdiğim ve uzun zamandır (çocukluğumdan bu yana) konuşmalarını başından sonuna kadar dinleyebildiğim tek siyasetçi olan, mizah anlayışına hayran olduğum Selahattin Demirtaş'ın Seher adlı öykü kitabı. Adamın içinden nasıl bir yaratıcılık fışkırdı Tanrım, hapiste kalmaya devam etmesini isteyeceğim neredeyse! Resimleriyle ve yazılarıyla da var olmaya devam edebilir bence, hiç sakıncası yok. ;) On iki kısa öyküden oluşan kitapta kadınlar başrolde. Kadın meselesi, kadına verilmeyen değer, kadına kadın bile denememesi ülkenin ele alınması gereken en önemli ana başlıklarından biri ama herkesin de ele almaması gerekiyor bana göre. Kadının değerini, ülkesindeki kadına bakışı iyi bilen, kadınların yaşadıkları şiddeti, sorunları ve mağduriyetleri gören ve anlayan bir siyasetçinin kadın öyküleri yazması çok değerli. Duyarlı bir insanın samimi bir dille kaleme aldığı öyküleri içime dokundu. Böyle bir siyaset insanımız olduğu için de bir kez daha mutlu oldum doğrusu. İyi ki var ve iyi ki yazmış. 

İkinci kitap ise Kaş'ın iç açıcı havasıyla çok da uyumlu olmayan bir İran Devrimi dönemi romanı. Parinoush Saniee'nin Mevsim Hep Sonbahar adlı nefis romanını bir solukta okudum. Bu da aslında bir kadın hikayesi. Devrim sırasında savrulup dağılabilecekken ailesini ve kendisini bir arada ve ayakta tutmayı becerebilen çok akıllı bir kadın olan Masume'nin ana kahramanı olduğu bir roman. Bir dönem ve aile hikayesi, kısacası en sevdiklerimden. 

Ailesi ve ülkesinin şartlarında olabildiğince erkek egemenliğine karşı direnebilmiş ve üç çocuğunu çoğu zaman tek başına yetiştirerek onlara iyi eğitim koşulları ve daha medeni ortamlarda yaşayabilecekleri  fırsatlar sunabilmiş bir kadın Masume. Kitabın sonunda kendi karşısına çıkan aşk fırsatını da değerlendirmek için direnseydi daha da gözüme girecekti. Çocuklarının o noktada annelerine destek çıkmayıp, gayet muhafazakar bir şekilde karşı koymaları beni çıldırttı desem yeridir. Besle, büyüt, sonra önünde engel yaratsınlar. "Yıkılsınlar ayol karşımdan! Evlatlıktan reddederim valla. Unumu elemiş, eleğimi asmışım, o yaşta bir de aşkı yakalamışım, çoluk çocuk dinlemem, kaçar giderim!" (...dedi çocuksuz kadın. ;) ) Ama benim isyankar ruhum mu bu kadar celallendi bilmiyorum ama o çocuklar feci sinirimi bozdu benim. Bakalım siz ne düşüneceksiniz hikayenin sonunda. 

Eski bir İran atasözüymüş: "Kimse kendimiz için yaşamamızı istemez, herkes bizi kendine saklamak ister." Ne güzel, değil mi? Özverili olmak bir noktaya kadar güzel bir erdem olsa da temelinde "kendinden vermek" olduğu unutulmamalı. Dozu kaçarsa ortada insanın ne kendisi, ne hayatı, ne hayalleri, ne de umutları kalır. Bu da bir nevi yıkım sayılır. Mutlaka okuyun bu romanı, çok seveceksiniz. 

Fotoğraflardaki adeta abonesi olduğum deniz&ağaç gölgesi noktam da rüyalarıma girmeye başladı bile dün gece itibariyle. Ama artık sıcacık odamdaki okuma koltuğuma gömülerek okuma zamanıdır - ki kendisine de pek bir bayılırım. ;)