La La Land ve George Orwell'den Berduşluk Anıları

Geçen hafta çarşamba günü Dilara ile birlikte Zorlu'da izledik adı Aşıklar Şehri olarak çevrilen La La Land'i. İyi ki de mırın kırın etmeden gitmişim dedim içimden. (Sinema planlarına üşendiğim olur benim nedense. İso da çok kızar bana bu yüzden. Şimdi de o yokken gittiğim için kızmış olabilir biraz, kıh kıh..;) ) Peri masalı tadında bir müzikal diyebilirim filmi anlatmak için. Müzikler zaten nefis. Whiplash'in genç yönetmeni Damien Chazelle'in caz aşkı filmin her saniyesinden adeta taşarak seyirciye ulaşıyor. Sebastian ve Mia'yı canlandıran Ryan Gosling ve Emma Stone çok yakışmışlar bu romantik hikayeye. Tutkuyla hayallerini gerçekleştirmek için uğraş veren iki genç sevgilinin aşkı da aynı tutkuyla sürebilecek mi diye görmek isterseniz izleyin bu filmi. Hem Oscar'ın gelişi Golden Globe'dan bellidir derler. Golden Globe'da kazandığı birçok ödülden sonra Oscar ödüllerinde de filmin aday olmadığı dal yok gibi neredeyse! Kesin bir sürü kategoride ödülleri silip süpürecek bu sene. Bu ruhsuz, donuk, sert çağda naifliği ve romantizmi ile içimizi ısıttı ya, daha ne olsun. Hak edecek de bence aldığı ödülleri kerata. ;) İzleyin mutlaka. 

İçiniz yeterince açıldıysa, hazırlanın, hemen bir doz kasvet yükleyeceğim şimdi yazıya. ;) Dün taze biten George Orwell romanı Paris ve Londra'da Beş Parasız sayesinde bu iki güzel şehrin de tüm berduş adreslerini gezip gelmiş gibiyim. Adından da belli olduğu üzere çok iç açıcı bir roman değil. Bana kalırsa bir roman bile değil. Açlık sınırında ve sokaklarda yaşama mücadelesi güncesi gibi bir şey. Yazarın bizzat yaşadığı sefalet günlerinden anılarını anlattığı bu kitapta korkunç otel ve restoran mutfakları, izbe pansiyonlar, tahtakurularıyla dolu yataklar ya da yatak bile olmadan yere karton serilerek yatılan barınaklar, bir çay ve iki bisküvi için girilen kuyruklar, rehineciler, açlık, hastalıklar, banyosuz geçen günler, aç karna kilometrelerce yürünen yollar var. Yazar modern dünyanın yok saydığı bu dünyanın aslında köleliğin başka bir biçimi olduğuna inanıyor. Günümüz dünyasında köleliğin sadece şekil değiştirdiğini düşünenlerden. 

Kitaptaki en favori berduşum ise Bozo oldu. Soğukta sokaklarda karikatür çizerek üç beş şilin kazanma mücadelesi verirken bile "yıldız gösterisi bedava; gözlerini kullanmak için paraya gerek yok" ve "bir şeylerle ilgilenmek lazım..insan sokağa düştü diye çayla iki dilimden başka bir şey düşünmeyecek değil ya" diyerek astronomiyle ilgilenen bu kindarlaşmış ateisti çok sevdim. Zihnini sağlam ve zinde tutarak yoksulluğa yenik düşmeme felsefesine bayıldım. Bozo "perişan olabilirdi, üşüyebilirdi hatta aç bile kalabilirdi ama okuyabildiği, düşünebildiği ve meteorları gözlemleyebildiği sürece, kendi beyninin içinde özgürdü." Özellikle o şartlarda hiç de kolay değil, ama müthiş ilham verici ve hayranlık uyandıran bir düşünce yapısı bence.

Bozo'ya hayran olup da sıcacık evinde "pöff kar geliyormuş!" diye sızlanıp durmak da modern insanın kendini bilmezliği ve şımarıklığı oluyor tabi. Ama beni yılın bu üç ayı mazur görün lütfen. Kar-kış hiç bana göre değil. Mümkün olsa kış uykusuna yatarım, o derece hani. Neyse ki yılın her günü şifa niyetine kitaplar var sığınacağımız. 

Havva'nın Üç Kızı

Uzun bir moladan sonra Elif Şafak okudum geçtiğimiz hafta. Son çıkan romanını merak edip aldım ve ayılıp bayılmasam da sevdim. Havva'nın Üç Kızı'ndan söz ediyorum. Günahkar, inanan ve şaşkını (daha doğrusu tereddütlüyü) temsil eden üç Oxford öğrencisi İranlı Şirin, Mısırlı Mona ve Türk Peri aracılığıyla inanç-kimlik arayışlarına ve Doğu-Batı tartışmasına dalmış Elif Şafak. Konu nefis bence. Tanrı felsefesini tamamen açık fikirli bir tartışma ortamı formatında veren Profesör Azur da nefis. ;)  

Ancak romanda biraz zorlama bulduğum yerler oldu. Daha doğrusu Oxford'dan sağlam bir hikaye çıkacak, yalıdaki o medyumlu geceye falan da bağlanacak diye beklerken ve Tanrı ile ilgili felsefi tartışmalara dalmışken kapanış biraz paldır küldür oldu gibi geldi bana. Yine de Azur'un Tanrı'nın tartışıldığı sınıflarına ışınlanmak istedim. Peri'nin renk belli etmeyen o nötr tarzına sinir oldum. Azur'un etkisiyle Mona'yı anlamaya çalıştım, yine anlayamadım. ;) Şirin'in isyankar halini sevdim. Mensur gibi babalar ve Umut gibi oğulları için bir kadeh rakı kaldırmak geldi içimden sağlığa ve aydınlığa. Aynı ailede hem Mensur hem Selma, hem Umut hem Hakan nasıl olabilir diye yine galiba gerçekçilikten uzak bir şaşkınlık yaşadım (gerçi çok da uzak sayılmaz; zira birbirlerini yok sayarak, duymadan, iletişim kurmadan da aynı aile içinde yaşanabiliyor). Sonra dedim ki bu karakterleri bu kadar yorum yapacak kadar benimsediysem, demek ki sevmişim bu kitabı. Bir bakın bakalım, siz de sevecek misiniz?  

Alıntılar

* Niye bazı insanlar "kökler" ile kafayı bozmuşlardı ki? "Dallar" da güzeldi mesela. "Yapraklar", "yemişler" de. Tabi kökleri de severdi. Ağaçları severdi çünkü. Kök dediğin toprağın hem altında hem üstünde dört yana ilerlerdi. Yani tek bir çizgide seyretmezdi. Kökler bile sabit olmayı reddederken, insanlara illa da "Köküne sadık kal" diye ısrar etmek hangi yarım akla hizmetti?

* Siyaset konuşmak milli sporumuzdu. Ama bu sporu hiç kimse, kerameti kendinden menkul burjuvazi kadar sevmezdi. Tabi sadece evlerinin mahremiyetindeyken! Dünyanın bu bölgesindeki burjuvaziyi karpuza benzetirdi Peri: dışı yeşil, içi kırmızı. Yeşil, muhafazakar ideolojinin ve statükonun rengi; kırmızı, tepkiselliğin ve hoşnutsuzluğun rengi. Kamusal kimlikleri ve özel hayattaki benlikleri arasında kapanmayan bir mesafe vardı elit kesimin. 

* Hintli Sujatha semavi dinlerdeki Tanrı fikrini haşin, yargılayıcı, mesafeli, uzak buluyordu. "Ben 'Her şey Tanrı'dır' diyorum. Halbuki siz "Her şey Tanrınındır,' diyorsunuz. O küçük iyelik eki büyük fark yaratıyor."

* Marx'ın "din toplumların afyonudur" sözünü hepimiz sadece bu kadarıyla biliriz değil mi? Oysa yarım yamalak alıntı bilgimizi bir kenara bırakırsak Marx aslında şunu demiş: "Din, mazlumun iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur." Sırf bu bilgiyi bile öğrenmemi sağladığı için şahsen teşekkür edebilirim ben Elif Şafak'a. 

* Ve Azur diyor ki: "Mutlaklık zaaftır. Mutlak ateizm ya da mutlak dindarlık. Benim için bunların ikisi de aynı derecede sorunlu. Benim görevim inançsızlara bir doz inanç, inananlara ise bir doz şüphecilik aşılamak. Hudutları bulandırmak. Kategorileri sorgulamak. Çünkü tektipçilik iyi bir şey değil. Tektipçiliğin olduğu yerden ne felsefe çıkar, ne sanat."

Güzel bir hafta sonu diliyorum hepimize.
Keyifli okumalar.

Sokakları ve Lezzet Molalarıyla Atina

Atina'ya ikinci turumuzda yıllar öncesinde sokaklarında dolaşmaktan çok keyif aldığımız Plaka ile başlayalım dedik yine. Aynı keyfi alamadık bu kez diyebilirim. Galiba buz gibi bir hava ve tatile denk geldiğimiz için öyle oldu. Ya da tıpkı bizim Beyoğlu'nun keyfinin kaçması gibi bir durum söz konusu orada da. Butikler, restoranlar, vs gözüme çok özellikli gelmedi bu kez. 17 yıl önce bizi iki gece nefis bir şekilde ağırlayan, yıllar sonrada HSBC bombalanması olduğunda "iyi misiniz, sizi merak ettim" diye dört arkadaş hepimizi ayrı ayrı telefonlarımızdan arayan Dimitris'nin meyhanesini de bulmaya çalıştık, ama iki yıl önce kapandığını öğrendik ne yazık ki. Şehrin en eski meyhanelerinden biri olan Platanos da denemek istediklerimdendi, ama üç gün üç gece kapalı olunca Plaka'da kısmetimiz kapalıymış demek ki dedik. ;) Yine de siz gitmek isterseniz diye afişini ve üstte ortada fotoğrafını ekledim aşağıya. Şirin bir avluda yer alıyor, yemekleri de çok övgü almış, aklınızda olsun. 


Yürüyüş turuna Monastiraki üzerinden devam ediyoruz. Burası kaosuyla, kubbeli ve kemerli yapıları, bozacısı, güvercinleri, bitpazarı sokağı, trafiğiyle falan mini Eminönü tadında geldi bana. Bitpazarına büyük umutlarla gitmiştim, ama kayda değer dükkanlar yok, söyleyeyim. 


Oradan Psiri'ye geldik - ki bu gidişimde en sevdiğim yer burası ve Kolonaki oldu diyebilirim. Kolonaki bir tık daha tiki, burası bildiğin Galata, Karaköy, Şişhane havasında. (Ay her gittiği yerde her şeyi illa memleketinden bir köşeye benzeten tiplere döndüm niyeyse. ;P


Sık sık şarap ve sıcak şarap molası verdiğimiz kafeleri, restoranları, dükkanları çok güzeldi. Burada sokaklarda dolaşmanızı ve mutlaka bol bol keyif molası vermenizi öneririm. Akşam yemeği için de burayı düşünebilirsiniz. Biz genelde çok geçe kalmadan, akşamüstü yemekleri yediğimiz için gece bir şeyler içmek için geldik buralara. 

Takh 13 de tesadüfen bulduğumuz -hadi itiraf edeyim, okuyunca kızmasın: İsocum'un bulduğu ;) - ve beklemediğimiz kadar güzel bir canlı müzik gecesi geçirdiğimiz, minicik bir bar oldu. Oturunca önce dalga geçmiştim "amaan bizde de gençler iki gitar alıp Akdeniz Akşamları'nı tıngırdatır ya, öyle bir yer galiba burası" diye. Hani ben bulmadım ya mekanı, illa bi "benim seçtiğim yerler gibi değildir buralar" havaları. ;)) Ama çok yanılmışım. Genç ve kıpır kıpır bir işletme. Canlı müzik yapan çocuklar çok eğlenceli, birinin sesi pek bir harika hatta. Kendileri de içiyorlar, eğleniyorlar, sohbet ediyorlar, arada coşup tekli ya da çoklu sirtaki yapıyorlar. Benden size kesin tavsiye mutlaka gidin buraya bir akşam. Akşamüstü başlıyorlar hatta canlı müziğe. Gece ona kadar falan genç ekip, sonra daha orta yaşlarda bir ekip başlıyor. Gençlerin enerjisinden sonra diğerleri fazla bir ağırdan alınca bekleyemedik onları. Ama gece geç saatlerde de tıklım tıklım doluydu burası. Müzikler arasında bir ara "Çifteteellii...aman amaaan, yaalellli..." falan gibi sözler duyarsanız alkol sınırını aştığınızdan ya da memleket hasretinden falan değil, emin olun. Kültürler benziyor, n'aparsınız. ;) (Tek ve önemli bir farkla tabi: onlarda eğlence faktörü korunuyor, yok olmamış!)


video

Çok lezzetli ve manzaralı ve soğuk bir gün olmasına rağmen çok keyifli bir yemek molasını da Pire'de verdik. Yıllar öncesinde hatırladığım haliyle duruyordu bu Mikrolimano bölgesi. PireAtina'ya 12 km mesafede bir liman şehri. Metroyla 20 dakikada ve 1,40 Euro'ya büyük gemilerin durduğu limanda iniyorsunuz. Orası kaotik ve curcuna ve estetikten uzak bir yer. Buradan taksiyle 5 Euro'ya Mikrolimano'ya gidiyorsunuz ve işte orada koya sıra sıra dizilmiş bütün balık restoranları sizi bekliyor. Hepsi az çok aynı ayarda olan bu restoranlarda deniz ürünlerine doyabilirsiniz. Biz 4 Brothers'ı tercih ettik ve hem yemeklerinden hem hizmetten hem de fiyattan çok memnun kaldık.


Yemeklerine bayıldığımız diğer bir restoran da Melilotos oldu. Evet, aşağıdaki tabelada bu yazıyor. ;) Burayı birkaç "en iyi 10 restoran" listesinde görüp aklıma not etmiştim. Hakkında yazılan değerlendirme notları da hep çok iyiydi. Gidince servisi, yemeklerinin lezzeti ve dekorasyonuyla beklediğimden de iyi olduğunu gördüm. Fava, mandalina marmelatı üzerine yatırılmış ve susama batırılarak kızartılmış feta peyniri, ev yapımı ekmekleri ve şarapları, deniz ürünlü siyah tagliatelle denedik ve hepsine bayıldık. Geleneksel yemeklerin modern yorumu için mutlaka denemenizi önereceğim yerlerden biri de burası. Hem de merkezde, Plaka'ya ve alışveriş caddesi Ermou'ya çok yakın. 


İlk akşam, çok yorgun ve çok acıkmış ve çok üşümüş halde tamamen tesadüfen oturduğumuz, ortamı kilimlerle, otantik süslerle ve ahşap duvarlarıyla falan buram buram Anadolu tadında bir yer olan ama şöminesi ve nefis yemekleriyle gönlümüzde taht kuran To Kafeneio'dan da söz etmeden geçmeyeyim. Bu kez yüzde yüz geleneksel bir yerdeyiz. Sıcak ve soğuk mezelerden ortaya karışık yapıp, ouzo ile demlenip, ev yapımı ekmeklerle favanın kalanını sıyırma savaşı verdiğimiz bir yer. ;) 


Yunan mutfağına hem büyük çoğunlukla aşinayız hem de bayılırız. Siz de eminim gittiğiniz her yerde yabancılık çekmeden damak tadınıza uygun lezzetler bulabilirsiniz. Favaya pek bayılmam ama onların favasını bizimkinden daha çok beğendim ve bayıla bayıla yedim bu kez. Benim için yeni keşif bu oldu. Gelirken bol bol ouzo ve feta cheese almayı unutmayın. Belki burada Yunan geceleri yaparken cheese saganaki de yaparsınız meze olarak.;) Ah, bir de o muhteşem yoğurtlarından depolayabilseydim eve, süper olurdu. Ouzo olarak bizim favorimiz Plomari. Ama İsocum bu gidişte tavsiye üzerine Barbayanni çeşitlerinden de deneyip, beğenip, aldı. Bana açıkçası daha sert geldi Barbayanni, daha bizim rakıya yakın bir tadı var. Plomari'nin ise hafif tatlımsı, tek başına bile içilebilecek yumuşaklığı benim hoşuma gidiyor. Yine de deneyin bakalım, siz o kadar çeşitten hangilerini beğeneceksiniz. 


O kadar yemeğin üstüne bu yukarıdaki fotoğraflar ne diyorsanız, inanın ben de bilmiyorum. Sokaklarda dolaşırken birkaç kez karşımıza çıkan, çeşitli açılardan görüp hoşuma gittiği için fotoğrafını çekip durduğum iki kilise. Ama ikisinin de adını sanını bilmem. Olur da yolunuz düşerse oralara ikisine de selamımı söyleyin, bir de adlarını öğrenip bana iletin olur mu? Benim için "bilinmeyen bir cisim yaklaşıyor" konseptinden öteye geçemediler zira ;)

O zaman sıradaki geziye kadar hoşça kalın. En sevdiğim Komşu'ya da buradan selam olsun bir kez daha. Bize yine çok iyi baktı, sağ olsun. O zaman yine görüşmek üzere diyerek kapanışı yapalım. Yassou!

Hitler'in Unutulan Çocukları

Geçen hafta okudum, çok etkilendim. Faşizmin gelebileceği noktaları görüp dehşete düştüm. Nazi faşizmi ile ilgili bilmediğim birçok şeyi de öğrenmiş oldum. Böyle insanlık dışı, canavarca düşünceleri savunan, bu kadar nefret ve kin dolu bir siyasi partinin nispeten "akıllı, fikirli" bir toplum tarafından nasıl desteklendiğini bir kez daha hayretler içinde düşündüm. Günümüzde bile bir kıvılcımla işlerin ne kadar çığırından çıkabileceğini bir kez daha dehşet içinde fark ettim. Korkunç acılar ve kötülükler yaşanmış ve ne yazık ki insanoğlu tarihten hiç ders almadan, çarpık ve fanatik düşünceleri nedeniyle korkunç savaşlar yaratmaktan geri durmuyor. Çok yazık. 

Hitler'in Unutulan Çocukları adlı kitabından bahsediyorum. Bir Lebensborn çocuğu olan Ingrid Von Oelhafen ve Tim Tate tarafından yazılan kitap kendini Alman asıllı sanan Ingrid'in kimlik belgesinde adının Erika Matko olmasını sorgulamaya başlamasıyla çıktığı arayışı anlatıyor. Uzun yıllar süren kimlik arayışının bir nihayete ermesi ise Ingrid'in neredeyse yetmiş yaşına geldiği sıralarda gerçekleşebiliyor. Arada geçen yıllar boyunca yaptığı araştırmalar adeta bir belgesel gibi bir kitap çıkarıyor ortaya. İçinde hem kendisinin hem de kendisi gibi binlerce çocuğun talihsiz kaderini belirleyen zalim bir tarih ile. 

Kısacası Nazilerin savaş sırasında Polonya, Çek Cumhuriyeti, Yugoslavya gibi yerlerdeki halkın çocuklarını zorla toplayarak, "ari ırk" projeleri için uygun olanları Almanlaştırmak üzere çocuksuz Aryan Alman çiftlere vermeleri anlamına gelen Lebensborn programı ile kim bilir kaç aile parçalanıyor, kaç çocuk kimliksiz kalıyor, kaç çocuk oradan oraya savrularak büyük travmalara maruz kalıyorlar. Sarışın, renkli gözlü, genetik hastalık taşımayan, güçlü bir ırk yaratmak için yola çıkılan bu akıl, mantık, insanlık dışı yolda kaç yüz bin ruh harap oluyor kim bilir? Neyse ki tek bir şeyi iyi yapmışlar Naziler: verdikleri hasarı arşivlemeyi. Uluslararası Takip Servisi binasında yer alan 26000 metre belge ve 232710 metre mikrofilm sayesinde Ingrid ve diğer mağdurlar kendi geçmişlerine zor da olsa ulaşabiliyorlar. 

Alıntılar

*  Kalıtsal hastalık taşıyan, standart altı insanların kısırlaştırılması kararıyla birlikte bir yıldan kısa bir süre içinde 4000 kişi haklarındaki bu kararı temyiz etmek üzere üst mahkemelere başvuruyorlar. Bunların sadece 41 tanesi başarılı oluyor. Beş yıl sonra, yani II. Dünya Savaşı'nın başında en az 320000 kişiye bu yasa uyarınca zorunlu kısırlaştırma uygulanmış. 

* Lebensborn faaliyetleri için gerekli giderler SS dernekleri üyelerinin aidatlarından karşılanacaktır. Yirmi sekiz yaşında ve hala çocuksuz olan kişilerden daha fazla aidat alınacaktır. Otuz sekiz yaşında kişinin ikinci çocuğunun olması gerekir, aksi halde aidat yeniden artırılacaktır. Milletimize ve ırkımıza olan sorumluluklarını bekar kalarak göz ardı eden kişilere evliliği bekarlığa tercih edecekleri büyüklükte üyelik aidatı uygulanacaktır. (Lebensborn broşüründen alıntı. Başka faşistlere ilham vermez umarım!)

* Lebensborn projesi kapsamında ari ırk doğumları için evler bulunuyor. Genelde bu evler Hitler muhalifleri ve zengin Yahudilerin elinden alınmışlar. Örneğin, Münih'teki merkez binası sürgündeki Nazi karşıtı yazar ve aktivist Thomas Mann'a aittir. (İçim acıyor böyle örneklere. İlahi adalet diye bir şeyin de olmadığına dair inancım pekişiyor, öfkem artıyor!)

Evet, çok iç açıcı bir hikaye vaat etmiyor belki bu kitap, ama nasihatla değil musibetle öğrenilen acı deneyimleri seriyor önümüze. Yerinden edilmenin, hayatların ve kimliklerin yok edilmesinin, kıyımların, ayrıştırıcı öfke ve nefret dilinin toplumları ne hale getirebileceğini görelim diye. Hani olur da belki ders çıkarmayı beceririz diye.

İyi haftalar diliyorum hepimize...

Bir Atina Kaçamağı

Geçtiğimiz hafta sonu, şansımıza kar fırtınası başlamadan hemen önceki Perşembe akşamı Atina'ya uçtuk. Bundan 17 yıl önce milenyuma girerken de iki çift olarak oradaydık ve turistik anlamda gezilecek her yerini görmüştük. O yüzden bu kez tam anlamıyla sokaklarında boş boş dolaşmaca, oradaki arkadaşları görmece ve yemece içmece turu yaptık diyebilirim. Yani demek oluyor ki Akropolislerin en güzeli ve en ünlüsüne sahip olan güzeller güzeli Atina'nın tarihi ve turistik yerleri maalesef blogda yer alamayacak. Onlar 17 yıl önce filmleri tab ettirerek aldığım fotoğraflar, restoran kartları, haritalar, anı peçeteleriyle, vs oluşturduğum fiziksel albümde duruyorlar. Biz bir zamanlar böyle yapardık diye Duru'nun çocuklarına falan gösteririm artık. ;)

Tabi ki Atina'ya ilk kez gidecekler için mutlaka görülmesi gereken durak Akropolis. M. Ö 5. yy'dan kalma bu antik şehrin en önemli yapıları arasında şehre adını veren mitolojik tanrı Athena'nın tapınağı Parthenon bulunuyor. (Hani şu hep Atina fotoğraflarında gördüğümüz yapı). Onun dışında yine tanrılara adanmış pek çok tapınak, antik tiyatro, sunak, vs kalıntısı görmeniz mümkün. Ayrıca şehrin içine yayılan ve Ancient Agora da denilen kalıntılar arasında çok iyi korunmuş durumda olan Hadrian Kütüphanesi (sol alt) favorim. Bu arada biz de her sabah kahvaltımızı sol üstteki Akropolis manzarasına karşı yaptık otelimizde. Otelimiz ve otel ile ilgili yorumumu burada bulabilirsiniz.  


Turistik rotalarla devam ediyorsak tabi ki ikinci en önemli durak da Syntagma Meydanı ve Parlamento Binası olacaktır. Buradaki asker değişim törenlerini izlemeden Atina'yı görmüş sayılmıyorsunuz. 


İki yanda duran kulübelerdeki iki asker yerine iki tane yeni asker geliyor. Onlar o ağır aksak tempoda ve o değişik adımlarla Meçhul Asker Anıtı'nın önünde birbirlerine görevi devrediyorlar. Görevi yeni alanlar da aynı tempoda kulübelere dönüyor. Bakınız videosu burada. Evzone adı verilen bu seçkin piyade sınıfı askerlerinin üniformaları ve ayakkabıları göze biraz karizmasız gelebilir ama onların oldukça iyi eğitimli ve disiplinli bir asker sınıfı olduğunu belirteyim. O ponponlu ayakkabıların da her biri 1,5 kilo ağırlığında ve altlarında kaymayı önlemek için 60ar çivi bulunuyor. Sırf onları giymek bile baya zor bir iş bana göre. Yine de seyrederken gülüşmelerin yükselmesine engel olunamıyor tabi. ;) Saat başı asker değişimi olsa da bu seremoni halindeki değişim törenini Pazar günleri saat 11.00'de görebilirsiniz. 

Parlamento Binası'nın hemen yanında 1923 yılından bu yana halka açık olan National Garden var. 1839 yılında peyzajına başlanan bu nefis park alanının büyüklüğü ise sıkı durun açıklıyorum: 154,000 m2. Şehrin en merkezi yerinde bu kadar yeri yeşil alana ayırabilmek de ayrı bir medeniyet. O yüzden "Yunanlılar bize benziyor", "İtalyanlar bağıra çağıra konuşuyor, aynı biz!" falan gibi cümleler duyduğumda çıldırmanın eşiğine geliyorum. Tarihe, doğaya, kültüre, estetiğe ve insana nasıl değer verdiklerini bir görün, ondan sonra tekrar konuşalım derim. Neyse, hava buz gibi olduğu için parkı dolaşmadık. Sadece sıra sıra palmiyelerin bulunduğu girişinde bir fotoğraf molası verip devam ettik. 


Akropolis'i tekrar gezmedik ama bilgilerimizi tazeleyelim diye Akropolis Müzesi'ni gezelim dedik. Müzede Akropolis'in üzerinde bulunduğu o Kutsal Kaya'da ve yamaçlarında bulunan önemli parçalar sergileniyor. Arkeoloji müzeleri en favorim olmasa da burada bulunan kalıntıların açıklamaları ve hikayeleri o kadar güzel düzenlenmiş ki o mitolojik dünyanın içindeymiş gibi gözünüzde canlandırmanız mümkün oluyor. Yüz adet sütunun üzerinde yer alan müzenin en alt katında yeni çıkarılan müthiş kalıntılar arasında gezmek de mümkün olacakmış kısa bir süre içinde. Parktan ayrılıp müzeye doğru yürürken yol üzerinde Hadrian Kapısı ve Zeus Tapınağı kalıntılarını da göreceksiniz bu arada. Taşı toprağı tarih Atina'nın! 


Akropolis Müzesi'nin giriş ücreti 5 Euro.  Çoğu yerinde fotoğraf çekmek yasak - ve tahmin edebileceğiniz üzere en etkileyici eserler de orada bulunuyor. Arkaik Galeri ve Parthenon Galerisi adında iki ana galeriden oluşan müzedeki Korai (ilahi güzellikteki genç kadın gibi bir şey) ve tanrıça Athena'nın heykelleri çok etkileyiciydi. Ayrıca bronz ve kilden yapılmış adaklar, mermer rölyefler, erkek figürleri (o edeleli vücutların ve el parmağım uzunluğunda parmaklara sahip olan Grek ayakların hastasıyım! ;) ), büstler, kapılar ve benzeri birçok eser ve hikaye var bu müzede. Kesinlikle görmenizi öneririm.  


Eh, şehrin turistik bölümü bittiyse en sevdiğimiz bölüme geçelim mi? Sokaklar ve yemekler! Önümüzdeki hafta detaylı bir rapor sunacağım sizlere bu konuyla ilgili. ;) O zamana kadar Instagram hesabımdaki birkaç fotoğraflarla idare edebilirsiniz.

Bu arada Atina yürüyerek keşfetmesi çok keyifli bir şehir. Eğer bir rehber eşliğinde yürüyüş turlarına katılmak isterseniz yaklaşık 3 saat süren Akropol ve Şehir Turu ve başka rotalar dan aklınıza yatanı seçebilirsiniz. Aralarında lezzet turları da var, keyifli olabilir. Tüm seçenekler için buraya tık tık

Hepimize iyi hafta sonları!

Yılbaşında Bakucha'da

Yılın ilk on gününü on hafta gibi yaşadığımız yoğun -ve her zamanki gibi trajik- gündem içinde yılbaşında yazmaya elverişli ruh hali ve zaman bulamamıştım. Hazır kardan dolayı eve kapanmışken biraz yazı yazayım dedim. Ve yılbaşında arkadaşlarımızla tercih ettiğimiz Bakucha Hotel & Spa ile başlamak istedim. Bizim için yılın ilk karını gördüğümüz yer de orası oldu bu arada. 31 Aralık Cumartesi günü İstanbul'dan yola çıkıp da tesise vardığımız öğleden sonra saatlerinde yağan lapa lapa kar etrafın yılbaşı ruhuna uygun bir görüntüye bürünmesini sağladı. 

Arcadia Bağları'nın içinde bir gastronomi oteli olan bu tesiste 26 suit oda, havuz (ve sıcak havuz), Sanitas Spa ve güzel yemekler bulunuyor. Odaların genişliği ve temizliği de harika. Ama siz siz olun bizim gibi kışın gitmeyin! Çünkü Tekirdağ'da, yani Balkanlar'dan gelen soğuk havayı yurda girmeden önce ilk karşılayan yerde kurulmuş bu otelde kaloriferler çalışmıyor. Şaka değil! Hatta klimalar bile yatana kadar teknik bir arızadan dolayı çalışamadı da en son gecenin köründe çalışmaya başladı. Sonuç olarak yılbaşına montlarımızla burnumuz donarak ya da giriş salonundaki şöminenin dibinde minik bir mangal kıvamında kokarak girebildik. Bu yüzden de ilkbahar ve yazın çok güzel olabilecek bu hafta sonu kaçamağını kışın önermiyorum

     
Neyse! Biz yeni bir yıla girecek olmanın umudu, coşkusu -her ne kadar yılın ilk saatlerinde yok olduysa da yılbaşı sabahında vardı en azından- ile ve Arcadia şaraplarını tadacak olmanın keyfiyle çok takılmamaya karar verdik olumsuzluklara. İlk gün saat 5'e doğru bağ ve üretim yeri gezisi ve tadım etkinliği de yaptık. Şaraplar ve üretim süreci hakkında bilgi alıp hangi çeşitlerle aramızda aşk oluştuğunu önümüzdeki sipariş formlarına not ettik. Ben en çok Finesse Cabernet Sauvignon ve A serisi şaraplarından Cabernet Franc'i beğendim. Çok önerdikleri beyaz şarap Finesse Arcadia Gri'ye pek bayılamadım, ama beyaz şarap severler deneyebilirler. Bizi yılbaşı hafta sonu çok üşüttükleri için de ceza olarak hiç şarap almadan eve dönmeyi önerdim İsocum'a ve ilginç bir şekilde o da bunu kabul etti. Sıcacık iki gün geçirseydik "Canım, arabanın arkasına şu 38. Bölme'yi komple atıverecek misin?" demeyi de bilirdik tabi. ;P Şaraplar hakkında daha detaylı bilgi için buraya tık tık.


Tadım sonrası planda duş ve biraz dinlenip, akşam giysileri ve makyajıyla yılbaşı yemeğine inmek vardı. Ama fark ettim ki duş alabilmek için önce soyunmak gerek. Bu da bildiğin cesaret işi o buz gibi ortamda! Dolayısıyla odaya çıkıp, elbisemin altına giyerim diye getirdiğim siyah opak çorabı taytımın altına giyip, içime de bir kat daha ekleyerek aşağı indim ve içmeye devam ettik. 

Yemek öncesi çikolata topları ikramları, yemeğin kendisi -her ne kadar biraz geç ve ılık servis edilse de- sonrasında neredeyse sabaha kadar sıcak şarap ikramları güzeldi. Ama ne olursa olsun yılbaşı akşamı yaklaşık 20-25 kişilik bir grup için bile yeterince hazırlıklı olduklarını söyleyemeyeceğim. Sorun değil, kadehleri alıp şömine başında duman kokmaya devam ederiz biz de. Resmen kamp deneyimi gibi bir şey yaşadık şaka maka, montlarımızı bir hafta balkonda tuttuk dönünce kokusu geçsin diye. ;)


Yılbaşına girdikten sonraki saatlerde ne yazık ki şömine başında Twitter'a bakan insanlar topluluğuna dönüştük Reina katliamıyla. Odalarımıza gitmemiz sabaha karşı dördü buldu ve keyfimiz ve umutlarımız yerin dibine battı haliyle.

Öğlene doğru güzel bir kahvaltı ve bembeyaz kar örtüsünde biraz yürüyüp, temiz havayı içimize çektikten sonra da dönüşe geçtik. Evet, tıpkı bizim gibi havuz da donmuştu. Evet, tacizlerim sonrasında kangallar kulübelerine çekilmiş, diğer güzeller güzeli de arkasından geliyor muyum diye kontrol ederek yavaşça uzaklaşmaktaydı. ;) Ve evet hâlâ duman kokuyorduk.


Evim evim güzel evim diye boşa dememişler. Pazar öğleden sonra eve girer girmez kaloriferlerimizi öpüp bağrıma bastım. Sıcak suya sarıldım, temiz havayı içime çektim. ;)

Kısacası: 

Bakucha Hotel & Spa, güzel insanların işlettiği, güzel bir fikirden yola çıkarak açılmış, güzel lezzetler eşliğinde kafa dinleyebileceğiniz güzel bir tesis ama kışın giderseniz ısınamayabilirsiniz. Ama gönül rahatlığıyla da ilkbahar-yaz ajandanıza not edebilirsiniz derim. Zaten Trakya bile başlı başına bünyeye iyi gelecektir. ;)

Kuşlar Yasına Gider ve İris

Bu iki kitaptan aynı yazıda bahseceğim için öncelikle Hasan Ali Toptaş'tan özür dileyerek başlayayım. 2016 yılının en iyi kitapları listelerinde ve sıkı takip ettiğim Sabit Fikir ve Cumhuriyet Kitap dergilerinde adını sık sık gördüğüm Kuşlar Yasına Gider romanını almış, zamanının gelmesini bekliyordum. Yılbaşından bir hafta önce elime almamla bitirmem bir oldu. Böyle güzel ve duru bir Türkçe, yalın bir anlatım, baba-oğul ilişkisi ve ölümün hissettirdikleri üzerine düşünceler bir araya gelmiş ve şahane bir kitap çıkarmış ortaya. Benim ne yazık ki ilk kez okuduğum bir yazardı Hasan Ali Toptaş. Kişisel geç keşiflerimden biri. Şimdi ilk etapta Gölgesizler ve Uykuların Doğusu romanlarını da alıp okumayı düşünüyorum.  


O kadar içinize işliyor ki babanın hastalık sürecinde oğluyla arasındaki o ilk başlarda sanki kopuk ve sorunlu olduğunu sandığım ama aslında sağlam, anlayış ve sevgi dolu ilişkinin gizli kapalı yansımaları. Baba oğul dışında anne ve diğer akrabaların adeta gözünüzde canlanacak kadar gerçek olmaları. Ankara-Denizli  arası kat edilen yollar, dinlenen türküler, Gömü'den geçerken yavaşlamalar, o beyaz at boğazınızda bir yumruk oluyor hikaye bitince sanki. "Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır," sözü arka kapakta da gözünüze çarpacak zaten ve çok da etkileyici buldum bu sözü. Ama benim aklımda bu romanda babalara dair en çok yer eden ifade ne oldu derseniz: "Kimi zaman iç kanamalı bir şilep gibi /rakıya demirlerler yüreklerini". Süsten püsten, beylik ve koca koca laflardan, duygu sömürüsünden uzak ama tüm duyularınızı harekete geçirecek kadar gerçek ve duygu dolu bir roman ancak böyle olurdu galiba. Mutlaka okuyun. 

İris 

Gelelim İris'e. Ya da gelmesek mi hiç? Bir zamanlar ICQ nick'imdi diye aldım bu romanı... şaka şaka, biraz zevzeklik yapayım dedim sadece. ;)) Aslına bakarsanız bu romanı da o çok güvendiğim dergilerdeki tanıtımlarından görüp, oradaki süslü püslü Books at Berlinale'e seçilen Soraya romanının yazarından cümlesine kapılıp, "büyük şehrin kalabalığına sıkışmış kadın" ve "Işid tehlikesi" falan gibi ara gazlarla "anaaam bizi anlatıyor olsa gerek" diye atlayıp aldım. Meltem Yılmaz'ın abonesi olduğum Birgün yazarı olmasına da ayrıca bir güvenmiştim. 


Ama her şey öyle dışarıdan göründüğü gibi olmuyormuş, bir kez daha anladım. Son yıllarda okuduğum en sığ, en içi boş romandı desem yeridir. 5B sınıfından İris arkadaşımız duygusal sorunlar yaşadı ve büyük dersler alarak çıktı bu süreçten! Hadi ona aferin diyelim! Bildiğin zaman kaybı arkadaşlar. Çok az kitap hakkında bunu yazarım ama ne anlattığı ilişkiler ilişki, ne bunalımlar bunalım, ne çözümler çözüm, yani 15 yaşında bir genç kızın falan ağzından yazılsa bu kadar ayaklar havada ya da tepetaklak olur, öyle diyeyim ben size. Yani kısaca Kuşlar Yasına Gider'den nasıl bir edebi ve duygusal keyif aldıysam, bu kitaptan da o derece tersini aldım diyebilirim! Yine de okuyacaksanız da mani olmayayım.

Hadi ben sıradaki kitabımı seçmeye gidiyorum. Size de iyi okumalar!

Not: Hafta sonu Çukurova 10. Kitap Fuarı başlıyor ve 7-15 Ocak arası açık olacak. Adana'da olup da ilgilenenler etkinlik takvimi için bu linke tıklayabilir