Masa Dağı - Ve Meşhur Masa Örtüsü ;)

Bu gezide benim görmeyi en heyecanla beklediğim ilk üç listesinde Victoria Şelaleleri, Masa Dağı ve penguenlerin olduğu Boulders Beach yer alıyordu. İşte şimdi o üçlüden ilkini görme zamanı. Yalnız kendisinin baya kaprisli bir arkadaş olduğunu biliyoruz. O yüzden sürekli tetikte olup doğru zamanda yaklaşmak gerekiyor kendisine. Nasıl ki Kuzey Işıkları avı için gittiğinizde gözler solar patlamaların yoğunluğunu takipte olur ya da safari sırasında telsizlerle  "aslan var, kuzeydoğu yönünde soldan sekizinci ağacın altına kaptır, gel" ;) şeklinde haberleşilir, işte burada da durum biraz ona benziyor. "Masa Dağı'nın üstünde bulutlar kalkıyor, teleferik çalışacak, yukarıdan manzarayı açık ve net görebileceksiniz" haberini alıp yola düşmeniz gerekiyor. (Teleferiğe Priceless'ı yerleştirerek nefis bir reklam yapmış olan Mastercard'ı da buradan tebrik edeyim. ;) Gerçekten de "paha biçilmez" deneyimlerden çünkü bu.)


Ve biz gerçekten çok şanslıydık. İlk günümüzün sabahında erkenden orada olup sıra bile beklemeden tepeye çıkabildik. Doya doya manzaranın tadını çıkarıp indiğimizde feci bir kuyruk vardı ve o kuyruğun da büyük bir kısmının yukarı çıkamadan geri döndüklerini öğrendik, çünkü hava bir saat içinde bile inanılmaz değişebiliyor burada. Bu yoğun bulutların nedeni güneydoğudan gelen nispeten ılık hava akımının tepedeki soğuk hava ile karşılaşıp orada yoğunlaşmasıymış. Dağın tepesinden adeta çağlayarak akan bir bulut kütlesi oluşuyor adeta. Buna da "masa örtüsü (tablecloth)" diyorlar. Masa örtüsünü de aşağıdan izlemesi çok keyifli bence ama yukarıya çıkabilmek için illa ki o örtünün kalkması şart. Aşağıda Victoria & Albert Waterfront'ta şöyle bir Table Mountain çerçevesi bulunuyor, haberiniz olsun. 


Masa Dağı, 2011'de en çok oy alan yedi doğal güzellikten biri olarak dünyanın yeni yedi harikası adaylarından biri olmuş. 520 milyon yıl öncesindeki kum taşı ve granit tabakalardaki  buzul ve volkanik hareketlenmeler sonucunda oluşan Masa Dağı, Himalayalar'dan en az altı kat daha yaşlıymış. En yüksek noktası 1085 metre olan bu dağa ve çeşitli zirvelerine trekking yaparak da çıkabileceğiniz birkaç saatlik ya da günlük rotalar mevcut. En zorlayıcı olanlarından biri de bizim gibi arada bir sahilde yürüyüşe inenlerin uzaktan bakması gereken Lion's Head (Aslan Başı)! Aşağıda tepeden manzara fotoğraflarında hem bu zirveyi hem de Nelson Mandela'nın yıllarca hapis yattığı Robben Island'ı görüyorsunuz. (Teleferiğe bindiğimizde yapılan anonsta biletlerinizi kaybederseniz siz de burada ikinci bir Nelson Mandela olursunuz diye espri yaptılar, hepimiz de baya güldük ayol. Turist kafası işte, biraz ayıp etmişiz sanki. ;) )


Ama her şey bir yana yüz yıllar önce coğrafya dersinde 'üstü dümdüz dağ' olarak aklında kalmış dünyanın bir ucundaki bu güzelliğin tepesinde olmanın ve şehre o noktadan bakmanın içimde yarattığı mutluluk hissini anlatabilmem mümkün değil. Arkamızda uzanan tepelerin en ucunda da Ümit Burnu var. Şu an bulutların altında olabilir ama elbet onu da ayan beyan yakalayacağız zamanı geldiğinde. ( Seni yenicem Cape Town!! ;))  )


Bu arada buranın son derece özgün ve ilginç bir flora ve faunaya sahip olduğunu da belirtmem gerek. Sadece burada yaşayan ve yetişen binlerce farklı böcek, kuş, sürüngen ve bitki çeşidinin  olduğu yazıyor girişte verdikleri broşürlerde. Biz bakınca üç-beş değişik şey görsek de işin aslı öyle değil yani. O kayalıklar, çalılıklar neler barındırıyor neler. Soldaki büyük balığı da İsocum yakalamış bu arada, alkışlar ona. ;)


Artık manzaraya doyduysak insek mi aşağıya? Şansımızı daha fazla da zorlamaya gerek yok hem. Neme lazım, birden bulutlar gelir mahsur kalırız tepede falan. Hem daha çok işimiz var. Güney Afrika şarapları bizleri bekler. E o zaman Stellenbosch'ta görüşürüz. ;)

4 yorum:

Gökhan Ulusoy dedi ki...

Masa Dağındaki kır sıçanı denilen hayvanları görme şansınız vardı. Yazıda bahsetmemişsiniz ama biz gittiğimizde buraya özgü bu sevimli canlıları görüp fotoğraflamıştık. Stellenbosch da güzel bir yer ve hakikaten güzel şarapları var fiyalrı da oldukça makul.

Imge dedi ki...

Gökhan Ulusoy,

Broşürde bahsediliyordu, haklısınız. Biz görmediğimiz için gözden de yazıdan da uzak kaldılar ne yazık ki. ;) Stellenbosch'a bayıldım, bir sonraki yazıdan anlamışsınızdır. Ancak şarap hiç alamadık çünkü sonrasında üç defa daha uçuş yapacağımız için korktuk açıkçası. :(

sezer eser perker dedi ki...

Yıllar önce okulda öğrenip aklında kalmış bir yeri görmek... Anladım ben o mutluluğu:)
Yalnız nasıl pırıl pırıl bir coğrafya, nasıl parlak renkler! Şahane!

Imge dedi ki...

Sezercim,

Gerçekten o net ve parlak renkler şehrin her yerinde fazlasıyla mevcut ve gerçek. Filtresiz güzellik tam anlamıyla.