"Sanat Sanat İçindir" Örneği: Şölen!

31 Mart Çarşamba akşamı Akatlar kültür Merkezi'ndeki Şölen adlı oyundaydık. Bu sezonun en merak ettiğim oyunlarından biriydi ve her ay yalnızca iki kez falan oynadığı için (ve bazen de uzak sahnelerde ve Biletix'ten bilet alabileceğim yerlerde) bir türlü gidememiştim. En sonunda yaklaşık bir ay önce Beşiktaş Belediyesi'nin çağrı merkezinde ve Akatlar Kültür Merkezi'nin gişesinde fırtınalar estirerek güzel bir yerden iki kişilik yer ayırttım ve ne olur ne olmaz diye koştura koştura gidip biletleri de elden teslim aldım.

Şölen'i merak etmemin ve izlemeyi bu kadar çok istememin en büyük nedeni Zuhal Olcay'dı (ki ben hastasıyımdır kendisinin!). Oyundan büyük ölçüde sıkılmış bir şekilde çıkarken de yine de pişman olmamamın tek nedeni de Zuhal Olcay'dır. Diğer oyunculara haksızlık etmeyeyim bu arada, hepsi çok başarılıydı ama izninizle biraz torpil yapacağım Zuhal Olcay'a... Konuşmadığı sahnelerde dahi o mimikler, duruş ve tavırlarıyla Paige karakterinin bunalımlı ruh halini o kadar başarılı yansıttı ki yalnızca bunu gördüğüm için bile "iyi ki gitmişiz" diyebilirim. Onun dışında ise en beğendiğim oyuncular Sian rolündeki Ayça Bingöl ve Mike rolündeki Gökçer Genç oldu. Gökçer Genç'i nereden hatırladığımı oyun boyunca düşündüm ama çıkaramamıştım. Şimdi ise bu yazıyı yazarken önümde duran oyun kitapçığına baktığımda görüyorum ki DOT'un iki ya da üç sezon önceki Böcek oyunundan hatırlıyormuşum meğer.

Oyuna gelince... Bir Şölen'e davetliyiz hep birlikte. Sahnenin ortasında dönen bir platformun üzerine yuvarlak bir şölen masası hazırlanmış. Paige ile Lars (Payidar Tüfekçioğlu) çiftinin Beyaz Ev'inin yemek salonundayız. Davetli ve bir tane de davetsiz konuklar bir bir gelmeye başlıyorlar. Şık bir masa ve kıyafetler, değişik meslek gruplarından entelektüel bir grup masanın etrafında toplanıyor. Bir de gözünü ev sahibesi Paige'den ayırmayan bir uşak duruyor masanın yanıbaşında. Paige Internet'ten bulmuş onu. "Internet'te istediğin her şeyi bulabiliyorsun" diyor, "bahçıvandan tut da kiralık katile ya da dostlarının önünde çıplak dans edecek siyam ikizi orospulara kadar her şeyi..."














İlginç görünüyor değil mi? O zaman bir de menüye bakın isterseniz, çünkü o daha da ilginç! Başlangıç olarak İlkçağ Çorbası, ana yemek Istakozun Sonuncu Faslı ve tatlı ise Dondurulmuş Atık!! Hımmm, tüyler ürpetici bir sofradayız bence!! Konuklar Lars'ın yeni yayınlanan kitabını kutlamak için toplanmışlar, ama bana pek kutlama yemeği gibi gelmedi bu ortam. Müthiş bir gerginlik hakim sofraya!

Aslında bu anlattıklarım çok keyifle izlenebilecek bir oyun gibi bir izlenim bırakabilir. Ama ben pek keyif alamadım bu oyundan. Yani gülüp eğlenip çıkayım diye bir beklentim yoktu zaten, ama bu oyunda karakterlerin içsel ve birbirleriyle yüzleşirlerken kullandıkları replikleri dinlemek yerine evimde rahat bir koltuğa uzanıp, yanıma kahvemi alıp, etrafta hiçbir uyaran olmadan kocaman bir felsefe kitabını da okuyabilirdim gibi geldi bana. Yani bu oyunun muadili olarak bu sahne canlandı gözümde ve bir felsefe kitabından alacaklarımı iki saatlik bir oyunda bombardıman halinde almak çok da tercih ettiğim bir durum değil doğrusu! Üstelik oyunun yazarı Moira Buffini bunu tek perdelik bir oyun olarak yazmış! Burada da başlarda öyle oynanmasına rağmen sanırım gelen tepkiler üzerine iki perdelik bir oyuna dönüştürülerek biraz nefes alma imkanı tanınmış seyircilere.

Çevirisini de üstat sayılabilecek isimlerden Ahmet Levendoğlu yapmış, ama yine de DOT oyunlarında da çok kulağıma batan özelliğin burada da olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Küfür duymakla ilgili bir problemim yok, ama yabancıların çok sık kullandıkları şu "Fucking" kelimesinin birebir çevrilmiş halini bizler o kadar sık kullanmıyoruz. Dolayısıyla sürekli "s..tiğimin tabağı", "s...tiğimin çanağı", "s...tiğimin uşağı" gibi ifadeler duymak da cidden kulağımı tırmalıyor, çünkü eğreti geliyor bana. Ama Ahmet Levendoğlu bile buna bir çare bul(a)madıysa herhalde daha etkili kullanımı bu olsa gerek diyerek bu konuyu kapatıyorum.

Sonuç olarak farklı bir oyun, çok ağır bir oyun, iki saatlik bombardıman içinde sindirmesi zor bir oyun. Şölen'e davetliydik, ama sunulanları hazmedebildiğimizden pek emin değilim..:) Yine de dediğim gibi Zuhal Olcay'ı izlemeye değerdi. Zuhal Olcay'ın kurucularından olduğu Tiyatro Stüdyosu'yla tanışmak da güzeldi.

İzleyecek olanlara mani olmayayım..:)
İyi seyirler.

2 yorum:

Sanat Notları dedi ki...

Ben bu oyunun güzel olabileceğini düşünmüştüm ilk çıktığı zaman ama şu küfür içeriğinide bildiğim için biraz uzak durdum. şimdi sen söyleyince gerşekten Amerikan filmlerinin çevirilerindede hiç bize uymayan diyaloglar oluyori aynı ollmuş burda dai keşke onun yerine en azından "lanet..." gibi kullansalarmış, bence çok kaba ve bizden değil, oyun samimiyetini kaybetmiş, birde şeyi merak ettim bukadar sürede hangi tür felsefe bombardımanı yapıyor

Imge dedi ki...

Sanat Notları,

Aslında yazıda da belirttiğim gibi küfür duymakla ilgili bir problemim yok ve oyun da küfürlü olmasıyla bilinen bir oyun değil. Sadece o "fucking" kelimesinin karşılığı kulağıma doğal gelmiyor o kadar. Yoksa "ay küfürlü oyun bu, gitmeyin.." türünden bir yorum asla yapmam..

Ağır ve uzun repliklerin ardı ardına bombardıman halinde söylenmesi dikkat dağıtan ve sıkıntı yaratan bir unsurdu. Oyunun metnini okusam eminim ki bir felsefe kitabı okumuş gibi hissederim kendimi (ve felsefe kitaplarını da severim), ama aklımda ne kaldığını sorarsan hemen hemen hiçbir şey diyebilirim!