Sahne Sanatları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahne Sanatları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DOT Ormanda

Her dönem mutlaka şahane işler yaparak kalplerimizi fetheden DOT Tiyatro, pandemi nedeniyle bu yıl açık havada bizlerle buluşuyor ve DOT Ormanda olarak bizlerle birlikte olmaya devam ediyor. Onların #OrmandaBuluşalım çağrısına yanıt vermek ve pandemiden belki de en çok etkilenen sektör olarak tiyatroyu desteklemek de bizlere düşen bu dönemde.


Kasım ayında doğal olarak hava koşulları nedeniyle de kısıtlı sayıda gösterim olacak. Onların tarihlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Prudencia Hart ve Tuhaf Bir Dibe Vurma Öyküsü

7 ve 14 kasım cumartesi 19.30
15 kasım pazar 19.00

Limon Limon Limon Limon Limon



Kemerburgaz Kent Ormanı içinde yer alan DOT Ormanda, sınırlı sayıda oyun, sınırlı sayıda seyirci, maskeli ve mesafeli, gün ışığında ve ay ışığında, bulutların ve yıldızların altında (dizlerde battaniye, başımızda bereler, tabii ki ısıtıcı sobalar eşliğinde) oyun sahnelemeye devam edecek. Her zamanki gibi kocaman bir alkış onlara! DOT bize ormana giderken şunlara dikkat etmemizi söylüyor: 


Açık havadayız diye maskelerinizi götürmeyi unutmayın, çünkü alana girdiğiniz andan çıktığınız ana kadar ve oyun boyunca maske takmak zorunlu.

Şimdiden iyi seyirler. 

Kürk Mantolu Madonna

Maria Puder ve Raif Bey'i bu kez tiyatro sahnesinde izledim. Beklentimi minimum seviyede tutarak gittiğim, hatta beğenmeyeceğime emin olarak sağlam bir ön yargıyla gittiğim oyundan büyülenmiş gibi çıktım. "Bu roman oyunlaştırılamaz, yok, yok, kesin olmaz," ya da "Tuba Ünsal tip olarak nefis Maria Puder olur, ama oyunculuk olarak altından kalkamaz böyle bir karakterin" falan gibi üstten üstten konuşarak giden bendeniz ağzım açık kalakaldım hem oyunculuklara hem de oyunun sahneleniş şekline. Helal olsun Engin Alkan yönetimindeki tüm Kürk Mantolu Madonna ekibine.  Çok zor bir işin altından hakkıyla kalkabilmişler. Çok emek vermişler, böylelikle Sabahattin Ali'ye müthiş bir saygı ve minnet de sunmuşlar. Gurur duyulası bir iş olmuş, mutlaka görmelisiniz. 


Kitabı çoğumuz biliyoruz, ben de blogda yazmışım zamanında. Yani Instagram'da kahve yanına koyup fotoğraf çektirmenin dışında okuyanlarının da çok olduğunu düşündüğüm bir kitap bu. ;) Hikayeyi yeni baştan yazmaya gerek duymuyorum o yüzden. Ama oyunla ilgili aklımda kalan noktaları madde madde sıralamak istedim.

* Harika bir romanı roman tadında sahnelemeyi başarmışlar. En bayıldığım yanı bu oldu. Arayla birlikte neredeyse üç saat süren bir oyun ve temposunun her daim yüksek olmadığını tahmin edersiniz. Bu yüzden bence yine edebiyat severlerin, hâlâ kitap okuyan azınlığın daha çok hoşuna gidecektir.

* Romanı hiç okumayan biri bile izleyip konuyu ve karakterleri büyük ölçüde -elbette romanı okumakla aynı şey değil ama üşengeçlere sesleniyorum! ;) - anlayabilir, bu klasikle ilgili önemli bir fikir sahibi olabilir. 

* Dekoru sevdim. Zaman zaman paravanlara yansıtılan romandan alıntılar iyi fikirdi. Raif Bey'in müzede gördüğü Maria Puder otoportresinin bile Ahmet Güneştekin tarafından yapılmış olması özenli yapımı ortaya koyan şeylerden biriydi bana göre. Müzikler Sezen Aksu'dan zaten. Kostümler şahaneydi.

* Oyunculuklara gelince Tuba Ünsal'a bayıldım. Gerçekten bu kadar başarılı olabileceğini hiç düşünmüyordum. Hayran kaldım. Sesindeki çocuksuluk ve zaman zaman hafif cırtlaklık bile beni rahatsız etmedi açıkçası. ;) Raif Bey'in gençliğini oynayan Alper Saldıran'ı ve hikaye anlatıcısı Sercan Badur'u da çok beğendim. Raif Bey'in yaşlılığını canlandıran Menderes Samancılar'ın ise şiveli konuşması kulağımı tırmalamadı desem yalan olur. Haza beyefendi adam yaşlanınca niye şiveli konuşmaya başladı anlamadım hani! Kayhan Yıldızoğlu'na minnak rollerle de olsa sahnede yer verilmesi de şahane fikirdi bu arada.

Genel olarak oyunu çok beğendik. Annem duyduğu andan itibaren gitmek istemese muhtemelen ben bu sezon bilet almayı erteleyip dururdum. Ama annemin İstanbul'a gelme planı olunca ve tam da o tarihlerde Uniq Hall'da harika koltukların bizi beklediğini görünce bu fırsatı kaçırmayalım dedim. O yüzden bir teşekkür de anneme gitsin. ;) Siz de sevdiceğinizi takıp kolunuza bu hem tutkulu hem hüzünlü aşk hikayesinin içine dalın bir an önce. 

İyi seyirler. 

Perispri & Silsile & West Side Story

Kısa kısa keyif notlarıyla haftayı kapatayım dedim. Önce geçen hafta sonu aileyle Pazar bruch'ı için seçtiğimiz Perispri ile başlayayım. Biraz geç ama nefis bir keşif oldu benim için. Balat'ta böyle bir mekan olduğunu hiç bilmiyordum, önünden geçsem bile sadece sanat galerisi sandığım için keşfetmeyebilirdim. Troya Otel'in hemen yanında, girişinde Cahide Erel yazan bir lezzethane burası kendi deyimleriyle. Sanatçı Cahide Erel'in seramik ve heykel atölyesi var girişinde. Kocaman, yüksek tavanlı bir loft daire düşünün. Alt kat atölye-galeri, üst kat ise kafe-restoran. Mobilyalardan avizelere, masalardaki runner'lardan peçeteliklere, konsollara, üzerlerindeki şamdanlara, kahvaltılıkların servis edildiği kaselere, likör kadehlerine, tepsilere, masalardaki minik heykelciklere kadar her detayı son derece zevkli ve özel bir yer burası. Cahide Hanım da keyifli hikayeleriyle masanızı şenlendirirse değmeyin gitsin keyfinize.  


İster bruch'a, ister akşam yemeğine gidin ama mutlaka deneyin bu güzel mekanı. Rezervasyon için: 0-212-521 54 43 Perispri ne demek derseniz onu da kendi sayfalarından aldığım şekliyle aktarayım: 

"Perispri, ruhun bedenle bağ kurmasını sağlayan yarı maddi, akışkan bir maddedir. Kimine göre varlığın özü, kimine göre ‘varolan’ın kendisidir. Perispri hiçbir zaman yok olmaz, bedenler değişse de ezeli ruhu yeni bedenlerle ebediyete taşır. ‘Perispri’ hep vardır; bazen sezgi, bazen déja vu, bazen de anımsama sanılır."
Çok hoş değil mi?

***

Film önerime gelince hiçbir fikrim olmadan, böyle bir film bile olduğunu bilmeden aldığım ve izlediğimiz Türk filmi Silsile'yi sevdik ve değişik bulduk. Oyuncuların hepsini de pek seviyor olmamızın da rolü büyük bunda sanıyorum. Nehir Erdoğan, Tardu Flordun, İlker Kaleli ve Esra Bezen Bilgin gibi genç ama çok başarılı isimlerin yer aldığı filmi Ozan Açıktan yönetmiş. Faruk (Tardu Flordun) işini bilen, ünlü bir iş adamı. İzinlerini, ruhsatlarını kendi yöntemleriyle hallettiği mekanlar işleten, çevresi olan, parasıyla avukatları, polisleri çıkarlarını koruyacak şekilde kullanabilen bir adam. Ece (Nehir Erdoğan) onun sevgilisi. Cenk (İlker Kaleli) ise yurtdışından bir süreliğine gelmiş en yakın arkadaşı. Cenk ile Ece arasında zamanında bir ilişki yaşanmış ve çok da bitmemiş belli ki Cenk'in evinde bir yakınlaşma doğuyor yeniden aralarında. Ama evde bir adam bir de telefonuyla çekim yapan genç bir çocuk daha olduğunu fark ediyorlar o heyecanlı anlar sırasında. Basit bir haneye tecavüz mü, yoksa bu tipler bir planın parçası olarak mı evdeler o hengamede anlayamasak da işte asıl Silsile böyle başlıyor. Olaylar zincirinin sonunda ise bir gecede her şeyin nasıl değişebileceğine tanık oluyorsunuz. Severek izleyeceğiniz bir film.


Son olarak West Side Story'ye gittiğimizi ve bayıldığımı yazacağım ama "bana ne faydası var bunun?" diye soracağınızı biliyorum. Kusura bakmayın, olur mu, maalesef biraz geç kalmışım yazmak için.;) Ama Zorlu PSM'ye teşekkür etmeden ve bloga bu güzel müzikali de not düşmeden geçmek istemedim. Hem illa İstanbul'da gitmeniz şart değil ki. Belki New York'ta, Londra'da ya da bambaşka bir yerde yakalarsınız Jetler (Amerika'da doğmuş Polonya kökenli gençler) ve Köpekbalıkları (Porto Rikolu göçmenler) arasındaki bitmek bilmez çekişmenin hikayesini. İki düşman çete arasında aşk yaşanır mı peki? Etliye sütlüye bulaşmayıp, elalem ne der demeyip, pılıyı pırtıyı zamanında toplayıp uzaklara vınlarsan olur, olmayacak iş değil. Ben bunu anladım bu hikayeden. Başroldeki aşık çift anlayamadı, yazık oldu, o ayrı. ;) (Hikaye bir klasik olunca bu da spoiler sayılmaz. :P ) 


1-18 Mart arası Zorlu'da sahne alan bu Broadway klasiğini biz de 15 Mart gecesi izleyebildik. Jerome Robbins'in orijinal koreografisini Joey McKneely sahnelemiş. Müzikler, o sesler, kostümler, dekor şahane. Bilet satın alırken ikinci kategorinin kenarda köşede kalan koltuklarındansa balkondan üçüncü kategorinin önlerinde bir yer seçmemi öneren satış görevlisi de en bir şahane! Hayatımda ilk kez ve tereddütle balkon denemesi yaptım, ama bundan sonra müzikaller için tercih bile edebileceğimi fark ettim. Sahnenin tamamına hakim bir konum. Kısacası bu sezonun "iyi ki"lerinden. 

Yarın ben yine minik bir kaçamak için ortadan kayboluyorum. Beni Instagram'da bulabileceğinizi biliyorsunuz. Haftaya Cuma ise İstanbul trafiğinde direksiyon sallamaya başlayacağım. Savulun yoldan! Hava atmıyorum yani, kendi iyiliğiniz için. ;) 

İyi hafta sonları!

Tonle Sap Gölü & Apsara Dansı & Siem Reap Gecesi

Siem Reap'te tapınak gezmeleri dışında yapılacak birkaç şey daha bulunuyor. Bunların en başında da Tonle Sap Gölü'nde tekneyle gezinti yapmak geliyor. Burası Asya'nın en büyük göllerinden biri. Mekong Nehri bağlantısıyla Vietnam'a bile uzanıyor bir yandan. Üzerinde kocaman bir yüzen köy var. Üstelik Ha Long Bay'dekinden farklı olarak kültür turizmi için gezdirilen bir yerden çok okuluyla, marketiyle, hastanesiyle ve restoranıyla falan gayet de yaşamın sürdüğü bir yüzen köy burası. 


Gölün çok harika bir görüntüsü ve kokusu olduğunu söyleyemeyeceğim. Rengi bildiğiniz kahverengi, koku da yer yer fena olabiliyor. Vietnam'da olsa farklı olurdu galiba. Kamboçya çevre bilinci ve temizlik anlamında Vietnam'ın oldukça gerisinde. Yıllar boyu yaşanan savaşlar, Kızıl Khmerler yönetiminde yaşanan aydın kesimin kıyımı, soykırımlar sonucunda ülke hem ekonomi hem de nitelikli nüfus anlamında bir daha belini doğrultamamış ne yazık ki. Rehberimizin deyimiyle "bir zamanlar Vietnam'ın, Tayland'ın bile topraklarına sahip bir imparatorlukken şimdi cahil ve tembellerin yaşadığı fakir bir ülke" olmuşlar. 


Yüzen köyün içinde alışveriş ve kahve molası için durabileceğiniz bir mola yeri de bulunuyor. İçinde küçük çaplı bir timsah çiftliği de bulunan bu yerde kurutulmuş timsah eti de satın alabiliyorsunuz.  


Apsara Dans Gösterisi

Siem Reap'te Borei Angkor Resort & Spa'da kaldık. Çok güzel bir beş yıldızlı otel, tavsiye ediyorum. Otellerin pek çoğunda akşamları geleneksel Apsara dans gösterileri oluyor. Bizim otelde olanların günleri bize uymadığı için yine otelimizin concierge'inin önerisi ve yönlendirmesiyle Crystal Angkor Restaurant'taki Apsara dansını izlemeye gittik bir akşam. 



Yarı tanrıça yarı kadın olan Apsaraların Angkor döneminden kalma olduğuna inanılıyor. Tanrılar ve şeytanların süt denizini çalkalayarak ölümsüzlük iksirine ulaşmaya çalıştıkları o efsane zamanında doğmuşlar. Khmer anıtlarının hemen hepsinin duvarlarında Apsara figürlerine rastlamak mümkün. Angkor Wat'ta da görmüştük hatırlarsanız. O yüzden ağırlıklı olarak güzel kadınların yer aldığı bir dans gösterisi bu. Kadınların el hareketlerinin hepsinin de bir anlamı var. Kamboçya'da kişi başı 18-40 USD arası fiyatlara akşam yemeğiyle birlikte bu bir saatlik gösteriyi izleyebilirsiniz. 

Daha Daha...

Bunlar ve tapınaklar dışında Siem Reap'te ne yapabiliriz derseniz, bence çıkıp Barlar Sokağı'nı ve gece pazarını dolaşabilirsiniz. Hem alışveriş hem yeme içme anlamında inanılmaz canlı bir sokak burası. Gezinin son akşamında çok yorgun ama her şey tıkır tıkır yolunda gittiği için çok mutlu olanlar el kaldırsın! ;) Bir de çok susamış olanlar el kaldırsın, neden iki kişi olarak üç bira söylemiş olduğumuzu gerçekten hatırlamıyorum desem. ;)


Bu arada sokak yemeklerinin tadına bakmak isterseniz sizi aşağıdaki tezgaha alalım. Bu turda sadece fotoğraflarını çekebildim ama bir dahaki Uzakdoğu turunda ufaktan denemelere de başlayacağım valla. Benden önce Angelina Jolie denedi, çok bozuldum zaten. ;)


Ben de illa ki değişik bir şey denemem gerektiğini düşünerek "bana oradan bir porsiyon timsah barbekü çek" dedim o akşam. Sert ve yağsız tavuk eti gibi bir şeydi, pek bayıldığımı söyleyemem. Oysa ballı akrep ya da tarantula çöp şiş nefis olurdu eminim. ;) Olsun, değişiklik güzeldir, onların da zamanı gelecektir elbet. 

Bir masalın daha sonuna geldiysek eğer, önümüzdeki masal gezilerin hayallerini kurma ve planlar yapma zamanı da gelmiş demektir. Uzakdoğu'nun açılışını çok doğru adreslere, çok iyi programlanmış bir şekilde giderek yaptık. Bundan sonraki uzak durağı da yine Uzakdoğu'dan seçebilecek kadar da çok sevdik buraları. Bakalım, bir dahaki buluşma ne zaman olacak bu gülünce gözleri kaybolan sıcakkanlı, minnak insanlarla?

Filmler, Münaşaka, Piraye Taş Plak Meyhanesi, Kantin

Hayatın hızlı ve çok şükür ki keyifli aktığı bir döneme girdim Vietnam gezisinden bu yana. Güzel buluşmalar, kutlamalar, etkinlikler, yeni deneyimler, heyecanlar.. Aynen böyle devam edebilir bence, hiç sakıncası yok. ;) Bu sırada izlediklerim ve gittiğim yerlerden de bahsetmeden geçmeyeyim diye gezi notlarımın arasına bu yazıyı sıkıştırayım dedim. İlk olarak Xavier Dolan'ın Alt Tarafı Dünyanın Sonu filminden bahsedeyim. Kanada-Fransız ortak yapımı olan filme hem yönetmenin hem de Marion Cotillard ve Vincent Cassel'ın isimlerini görünce ve konusuna bakınca ve FilmEkimi filmi olduğunu öğrenince atladım. Ne yalan söyleyeyim beklediğim kadar bayılamadım bu filme. 

Louis ölmek üzeredir ve yıllardır görmediği aile fertleriyle vedalaşmak üzere büyük şehirden ailesinin yaşadığı kasabaya ve onların hayatına gelir. Xavier Dolan'ın yine bir "anne problemi" olduğunu anladık ve anne ile uzun bir diyalog vardı ve çok etkileyiciydi ama kalan bölümde o yaşanan duygusal travmanın çok da etkili bir şekilde aktarılabildiğini düşünmüyorum doğrusu. Jenerik parçasının adı "Home is Where It Hurts" imiş bu arada, konunun müthiş özeti olabilir başlı başına. Ancak ben izlerken yeterince paylaşamadım galiba o duyguyu. Yine de bir şans vermelisiniz tabi. 


Gelelim Oscar ödüllerinde "En İyi Film" ödülünü olaylı bir şekilde de olsa kapan Moonlight'a. Bak bu filmde de duygulanamadım ben yahu! Bu aralar bir duygusuz, ruhsuz hallerdeyim galiba filmlere karşı. Zencilerin ağırlıklı yaşadığı, pek de tekin olmayan bir mahallede uyuşturucu bağımlısı annesi ile birlikte yaşan Chiron'un çocukluğu, ergenliği ve yetişkin bir genç adam olduğu döneme bakıyoruz. Çocuğun yalnızlığı ve sevgisizliği içler acısı ve zaman içindeki etkisi çok güzel verilmiş. Yaşadığı ilk ve tek cinsel deneyimin ona yaşattırdığı sevgi doyumu da aslında sevgi açlığının ne boyutlarda olduğunu anlatan güzel bir örnek. Annesinin yıllar sonra adeta günah çıkardığı sahne etkileyici. Ama işte ne bileyim, belki de "En İyi Film" ödülünü duyunca insanın beklentisi had safhada oluyordur. Ya da "zencilik ve gaylikten girersek olur bu iş" düşüncesi mi aklıma geliyor yönetmen bunları kötüye kullanmamış olsa da? Sonuçta benim aklımda çok da kalmayacak filmlerden oldu Moonlight, ama elbette izleyin.  


Gezi dönüşü aldığım Miss Saigon müzikaline bayıldım. Vietnam'ı çok sevmiş olmamın etkisi de olabilir belki bu. Ama hikaye, müzikler, kostümler gerçekten çok başarılıydı. Söz ve müziklerini Claude Michel Schönberg ve Alain Boublil'in yapdığı ve ilk prömiyerini West End'de 1989'da yapan bu güzel müzikal, 27 yıl içinde binlerce kez kapalı gişe oynamış. 25. yılı şerefine DVD'si de hazırlanan bu etkileyici müzikali kaçırmayın. Savaş zamanında köyü yakılan, ailesinden en yakınlarını kaybeden Kim ve ülkesine geri dönmek üzere olan Amerikalı asker Chris birbirlerine aşık olurlar. Savaş koşullarında ayrı yerlere savrulmalarına ve araya giren onca insana ve zorluğa rağmen bir türlü birbirlerini akıllarından çıkaramazlar. Uzunca bir süre sonra birbirlerine kavuştuklarında ise her ikisi için de şartlar bambaşkadır artık. Ben çok sevdim bu hikayeyi, izlemenizi öneririm. 


Ve gelelim çok sevdiğim bir isme daha: Yılmaz Erdoğan. Yıllardır her yaptığı işi keyifle izlemişimdir. Ama sahnede izlemeyeli çok uzun zaman olmuştu. En son Haybeden Gerçeküstü Aşk'ta izlemiştim Demet Akbağ ile ikisini. Ve yine çok sevdiğim BKM'deydik. Yıllar sonra tek kişilik oyunu -daha doğrusu sohbeti diyelim- Münaşaka için yine salondaki yerimizi aldık. Bence Yılmaz Erdoğan'a hem geçen yıllar hem de Fethiye'deki yeni yaşamı yaramış. Çok formundaydı yine. Ve biz yaklaşık 2 saat boyunca gülmekten karın kası yapmış olabiliriz. ;) Bir sonraki tarihi mutlaka yakalayın ve bu güzel adamın içsel ve dışsal yolculuğunu anlattığı müthiş keyifli sohbetini kaçırmayın. İyi ki var!


Güzel Yemekler, Şerefe Kadehler 

Sırada yeme-içme durakları var. Her sene olduğu gibi bu sene de doğum günü haftam şenliklerle kutlandı. ;)  Gün yetmedi, günlere yayıldı. Tatlı yenip, tatlı konuşuldu, bol bol kadehler kaldırıldı. İçinde sıcacık notlar yazılmış hediyeler ve çiçekler aldım dostlardan ve İsocum'dan. Doğumgünüm olan Pazartesi akşamı İsocum derbide olacağı için kocasını ve üç çocuğunu bırakıp, minnak pastasıyla şarabıma eşlik etmeye gelen arkadaşımla nefis bahar dallarına karşı kutlamamızı yaptık. Öncesinde ve sonrasında eski dostlarla sürpriz kutlamalar yaptık. Ve yeni yaşıma çok keyifli bir başlangıç yapmış oldum böylece.  

Bu kutlamalar arasında iki mekandan bahsetmezsem olmaz. Biri Kadıköy'deki Piraye Taş Plak Meyhanesi. Bizim gibi meyhane sever eski dostlar için biçilmiş kaftandı burası. Mezelerin ve ara sıcakların lezzeti, servisi, müzikleri ve ortamın kendisiyle tam da bayıldığımız tarzda bir meyhaneyle tanıştık Müge&Recep sayesinde. Mekan gayet geniş olmasına rağmen sürekli dolu olduğunu duyduk. Biz yaklaşık bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırıp gittik, kimi zaman on gün öncesinde bile dolu olabiliyormuş burası. İlk kutlamayı da doğum günümden iki gün önce Müge&Recep'in sürpriz pastasıyla ve burada yapmış olduk böylece. Bakın görüyor musunuz, mutluluktan ağzım yamulabiliyormuş. ;)


Kapanış kutlamasını da birkaç gün sonra yine eski dostlarla yapmak varmış kısmette. TAC'den üç kız olarak uzun bir aradan sonra Burçak&Müge&Ben buluştuk bu kez. Ertesi gün hepimizin ayrı işleri olduğu için sağlıklı yiyelim, az içelim diyerek Reasürans'taki Kantin'e gittik. Kantin'e yıllardır bayılırım ama yeni yerine ilk kez gitmiş oldum böylece. 


Nefis bir şampanyalı kokteyl ile hem üçlü buluşmamızı hem de Burçak'la bir hafta arayla olan doğum günlerimizi kutlayarak başladık akşama. Sonra Kantin'in harika ekşi mayalı ekmekleri, avokadolu kuzukulağı salatası, mini başlangıç tabağı, keçi peynirli sultani bezelye ile devam ettik. Sonra firik pilavı ile servis edilen fırında oğlağı bölüştük birlikte. Ve kapanışı da nefis bir kestaneli tatlı ve galiba kalburabastı (şerbetli tatlı kültürüm çok zayıftır) ile yaptık. Araya ne kadar zaman, olay, vs girse de her zaman bıraktığın yerden ve o sıcaklık seviyesinden devam ettiğin dostların olması çok güzel. İyi ki varlar!   

Not: Bir ara kendime hediyemden ve düşünceli İsocum'un hediyelerinden de bahsetsem güzel olur bence, ilham verebileceğini düşünüyorum çünkü. Ama önce yeni geziler gelmeden Vietnam-Kamboçya yazılarını bitirmem gerek. Ha gayret İmge, tembellik yok! ;)

İyi haftalar! 

Performans Haberi: Modern Sanat Kamu Koleksiyonu

Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin, seçili modern sanat eserlerini fiziki olarak canlandırmaya dayalı performatif işi Modern Sanat Kamu Koleksiyonu 13 Ekim’den 6 Kasım’a SALT Galata’da. Performanslar, Türkiye’den üç oyuncu tarafından Türkçe anlatımla gerçekleştirilecek.

Pablo Picasso’nun Guernica (1937) eserinin canlandırması

13 Ekim-6 Kasım
Çarşamba-Cumartesi  16.00 - 19.00
Pazar  15.00 - 18.00

SALT Galata

Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici’nin performatif işi, modernitenin söylemler tarihi ile önemli anları arasında bir diyalog oluşturarak modern sanata özgün bir bakış sunar. Seçili modern sanat eserlerini beden hareketleri ve anlatımlarla canlandırmaya dayalı olan performans, SALT Galata’da Mustafa Karadağ, Buyan Yağmur Memişoğulları ve Müge Olacak tarafından Türkçe olarak gerçekleştirilecek.

Modern Sanat Kamu Koleksiyonu (2014), Çarşamba’dan Pazar’a her gün üç saat, SALT Galata’nın birinci katı ile yapının diğer yerlerine yayılacak bir sergi şeklinde hazırlandı. Bu temelde performans, maddi olmayan üretimler ve bunların ekonomisine ilişkin soruları irdelemeyi amaçlar. Ayrıca, tarih yazımına yön veren müzelerin geleneksel açıdan köşe taşı addedilen kalıcı koleksiyonlarının olması ya da -özellikle SALT’ın durumunda- olmamasının ne anlama geldiğini sorgular.

Max Beckmann’ın Sahil (1927) eserinin canlandırması

Van Abbemuseum’un (Eindhoven, Hollanda) Confessions of the Imperfect, 1848 – 1989 – Today [Kusursuzluk İtirafları, 1848 – 1989 – Bugün] adlı sergisi için üretilen Modern Sanat Kamu Koleksiyonu, SALT’ın da üyesi olduğu L’internationale müze konfederasyonunun karşılıklı ödünç anlaşması çerçevesinde ve Tek ve Çok sergisi bağlamında sunulmaktadır.

Oyuncuların hazırlık süreçlerine eşlik eden Manuel Pelmuş, 13 Ekim Perşembe saat 19.00’da SALT Galata’da, sanat pratiğinin yanı sıra Tek ve Çok’un irdelediği özgün kopyalar kavramıyla performansın nasıl ilişkilendiği üzerine bir konuşma (İngilizce) yapacak.

Tek ve Çok, 13 Kasım’a kadar SALT Galata’da görülebilir. #internationale

Constantin Brancusi’nin Mekânda Kuş (1932-40) eserinin canlandırması

Sanatçılar:

Manuel Pelmuş koreografi alanında çalışmalar yaptı; yakın zamanda üretimini görsel sanatlar alanına yoğunlaştırdı.

Alexandra Pirici koreografi ve performans alanında çalışmalar yaptı; disiplin dışı bir yaklaşımla film ve müzik gibi çeşitli mecraları bir araya getiren bir pratikte üretimini sürdürmektedir.

İşleri uluslararası kurumlarda sunulan sanatçılar, 2013 tarihli projeleri An Immaterial Retrospective of the Venice Biennale [Venedik Bienali’nin Maddi Olmayan Bir Retrospektifi] ile 55. Venedik Bienali’nde Romanya’yı temsil etmiştir.

Manuel Pelmuş’un İstanbul daveti, İstanbul“Dimitrie Cantemir” Romen Kültür Merkezi tarafından desteklenmiştir.

İstanbul'da Tam Gaz Hayat!

Hâlâ Kaş'ta yaşıyor olmaktan dolayı çok mutlu olmama rağmen İstanbul'daki bazı etkinlikleri gördükçe ağzımın sulanmasına engel olamadığım doğrudur. ;) İtiraf ediyorum ki sergi gezmeyi ve tiyatrolara gitmeyi çok özlemişim. İstanbul'un benim için tek cazip yanı bunlar zaten. Kitap ve film takibini Kaş'ta da halledebilirim çünkü, ama geri kalanlar için İstanbul'a bağımlıyız ne yazık ki. Geçen hafta maillerimde ve takip ettiğim bloglarda gördüğüm etkinlik ve eğitimlerden bazılarını paylaşmak istedim bugün. Ben bir kısmını kaçıracağım ama belki sizler gitmek istersiniz. 

Öncelikle Borusan Contemporary'de Günümüz Sanatı // Bir Başka adlı bir etkinlik dizisi başlıyor. Konuşma, workshop ve performanslardan oluşan on etkinlik ile sanatın güncel yönelimlerini merak edenlerin buluşması gerçekleşecek. Tabi ki güzeller güzeli Perili Köşk'te yapılacak bu etkinliklerin Ekim-Haziran ayları arasında gerçekleştirilmesi planlanmış. İlki ise 1 Ekim Cumartesi Bir Başka Ses: Akustik Müdahale ve Sanat. Detaylı program bilgileri için Borusan Comtemporary sayfasına bir göz atın derim.  


SSM etkinliğinde ise tarih ve biz kadınların bayıldığı mücevher bir arada. ("Biz kadınlar" derken son üç senedir kuaföre gitmemiş, son dört aydır makyaj yapmamış, heves edip aldığı boncuklu halhalı, bilekliği bile aldığı gün dışında takmamış benim gibi kadınlardan bahsetmiyoruz tabi ki. Lafın gelişi "biz kadınlar" işte. ;) ) 8 haftalık bu eğitimin açıklamasını genel olarak aşağıdaki görselden de okuyabilirsiniz. Bana ilgi çekici geldi doğrusu. Daha detaylı bilgi ve katılım içinse buraya tıklamanız yeterli. 


Kaçıracağım için üzüldüğüm etkinliklerden biri de Cirque du Soleil'in Varekai'si oldu. Ka'da neler yapabildiklerini gördükten sonra bu grubun hiçbir gösterisini kaçırmayı istemezdim doğrusu. Ama ben İstanbul'da olsam bile İsocum olmayacağı için kısmet değilmiş diyor, bizim yerimize izlemenizi diliyorum. Biletler ve Varekai'nin öyküsü için buraya uğramayı unutmayın.  


Ve gelelim tiyatroya... 

Tiyatro meraklılarının mutlaka izlemesi gereken sevgili İzzet Şahap'ın blogunda 2016-17 sezonunun oyunlarını görmek, içimde İstanbul'a dönüş ile ilgili bir istek kıpırdanması başlamasına neden oldu diyebilirim. O kadar çok sayıda ve güzel oyun bizleri bekliyor ki bu sezon. Hepsini buradan okuyabilirsiniz.

Aralarında izlediğim birkaç oyun var ama bir sürü yeni ve heyecan verici proje de bana oradan göz kırpıyor. Babil, Mam'Art'ın Nereye Gitti Bütün Çiçekler? oyunu, Kumbaracı50'nin Pera'nın Zamanı, Tiyatroİn'in Akciğer'i ve yıllardır bir türlü izleyemediğim Erdal Beşikçioğlu'nun sahnesiyle Bir Delinin Hatıra Defteri bu yıl ilk hedeflerim arasında yer alıyor. Bir de listede göremediğim ama çok merak ettiğim Haluk Bilginer ve Esra Bezen Bilgin'in başrollerde olduğu Pencere adlı Oyun Atölyesi oyunu var tabi görmek istediklerim arasında. Anlayacağınız bu sezon da İstanbul'daki planım sanata boğularak nefes almayı sürdürmek. 

İyi haftalar hepimize!

Broadway'in Yeşil Devi sömestirde İstanbul'da! Shrek The Musical Zorlu PSM’de!

Kalbi de en az kendisi kadar dev olan Shrek'in beyaz perdeden Broadway'e taşınan öyküsü, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ne taşınıyor.



Shrek'le tanışmamıza vesile olan şimdilik toplam dört filmin animasyon dünyasındaki yeri ve önemini tartışmaya gerek bile yok. DreamWorks tarafından William Steig'in 1990 tarihli, Shrek! isimli kitabından uyarlanan serinin ilk ayağı, animasyon filmlerinin hasılat rekorlarına yeni bir çıta koydu. Aynı zamanda endüstrinin kalite standartlarını da hayli yukarı çekti. Sadece çocukların değil, her yaş kategorisinden izleyicinin fenomeni haline gelen Shrek'in bu başarısı, yeşil devin, bilgisayar oyunları ve çizgi romanlara da konuk olmasını sağladı.

Shrek'in güçlü kolları sonunda Broadway'e kadar uzandı. Dünyanın en prestijli sahnesi, Shrek ve arkadaşlarının hikayesini tam bir yıl boyunca misafir etti. Eleştirmenlere ise bu harika müzikal uyarlamaya tam puan vermek düştü. Jeanin Tesari'nin bestelediği müzikleri, David Lindsay-Abaire'nin yazdığı şarkı sözleri ile ilk saniyesinden son saniyesine kadar benzersiz bir deneyim yaşatan Shrek Müzikali, çok prestjli Tony Ödülleri'nin yıldızlarından biri oldu. Tim Hatley'nin tasarladığı harika kostümler, Shrek Müzikali'ne En İyi Kostüm dalında fazlasıyla hak edilmiş bir ödül getirdi.







Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde deneyimleme şansını yakalayacağınız Shrek Müzikali, toplam 22 şov boyunca her yaştan Shrek hayranını misafir edecek. 10 konteynerlik dev seti, 60 kişilik kadrosu ve canlı orkestrası ile müzikal tarihinin en ihtişamlı ve eğlenceli yapımlarından biri olan Shrek Müzikali'ni orijinal dilinde, Türkçe üst yazı ile beraber izleme şansını kaçırmayın.

Müzikali beklerken Shrek'le ilgili önemli satırbaşlarını tekrar gözden geçirmekte fayda var.
-William Steig'in 1990 tarihli Shrek! isimli kitabının hakları, ilk olarak Steven Spielberg tarafından 1991'de satın alındı.
-1995 yılında Shrek'in beyaz perde uyarlaması için çalışmalar başladı.
-Shrek'i selendirmesi için seçilen ilk kişi, ünlü komedyen Chris Farley'di.
-Farley, 1997'de hayatını kaybedince Shrek'in seslendirilmesi görevi Mike Myers'a verildi.
-Serinin ilk filmi, toplam 484.4 milyon dolarlık gişe hasılatıyla kendi arenasında bir rekor kırdı.
-Shrek, Akademi Ödülleri tarihinin ilk En İyi Animasyon Film Oscar'ını 2001 yılında kazandı. En İyi Uyarlama Senaryo dalında ise aday oldu.
-Shrek, Mayıs 2010'da Hollywood Bulvarı'ndaki Şöhret Yolu'nda kendine ait bir yıldıza kavuştu.

Shrek The Musical, Türkiye'de ilk kez 22 Ocak - 7 Şubat 2016 tarihleri arasında orijinal dili ve Türkçe üst yazı ile Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde!

Detaylı bilgi almak için tıklayabilir, ön satış fiyatlarını kaçırmamak için hemen satın alabilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

White God & Hamlet & Tehlikeli Sevişmeler

En sevdiğimle başlayayım: White God (Beyaz Tanrı). Ve en son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: izlememek büyük kayıp, harika bir film! Hatta son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden diyebilirim. Çok sert sahneleri var. Kan ve şiddet göremem diyorsanız bilemem, ama her şeye rağmen sokak köpeklerinin gözünden insanoğlu olarak nasıl göründüğümüzü görmenizi isterim. Ve bir gün gelir de o köpekler, o uyumlu, dostane, yumuşacık doğalarını değiştiren, kötücüllük abidesi insanlardan intikam almaya karar verirlerse ne olur simülasyonunu izlemenizi öneririm. Tek kelimeyle bayıldım.

Bazı sahneler o kadar sert ki, bir köpek sever ve çoğu zaman insan sevmez olarak mideme yumruk atılmış gibi kalakaldığım, rengim uçarak gözyaşlarımı tutamadığım yerler oldu. Film bittiğinde "İso hemen IMDB'ye girip bu filme 10 veriyorum, gerçi o köpeklerden birinin tırnağına bir şey olduysa notumu 1'e de indirebilirim!!" tadındaydım. Ama filmde gerçekten 250 köpek kullanılmış; onlarca eğitmen  ile Budapeşte sokaklarında aylarca çalışılmış ve çekimler yapılmış ve en şiddetli sahnelerde bile köpeklerin aslında eğitmenleri ve birbirleriyle oynadıkları ve çok mutlu oldukları konusunda yapım ekibi bizleri temin ediyor. Bunun için minik bir video bile hazırlamışlar. Bakınız burada.  Ayrıca filmde kullanılan köpeklerin tamamı barınaklardan alınmış ve sokaklarda görüle görüle Budapeşte halkının sempatisini kazanan birçoğu sahiplendirilmiş. Bu da filmin mesajı henüz bir yerlere ulaşmadan, çekildiği an itibariyle bile ne kadar güzel bir amaca hizmet ettiğini gösteren bir şey bana göre. Yazan ve yöneten Kornel Mundruczo'ya helal olsun diyorum. Çok sert, ama çok etkileyici bir film. Kaçırmayın.   

Geçen haftanın ikinci en sevdiğim etkinliği de elbette "Globe to Globe Hamlet" temasıyla Londra'dan başladıkları iki yıllık dünya turnesinin 144. gününde üç performans için İstanbul'a uğrayan Shakespeare's Globe ekibinin sahnelediği Hamlet idi. Shakespeare'in ölümünün 450. yılı nedeniyle dünyanın her ülkesinde Hamlet'i oynamak gibi idealist bir amaçla yola çıkan ekibi Zorlu PSM'nin küçük salonunda izlemenin haklı gururunu yaşıyorum. Eğri oturup doğru konuşacak olursak, Shakespeare kasıyor arkadaşlar. Evet, bir çevirmen olarak bunu söylüyorum. O yüzden oyunu izledikten sonra Londra'da Shakespeare's Globe'da izlemediğim için mutlu bile oldum diyebilirim. En azından "ulen o aradaki yesternighta takıldım diye cümlenin nerede başladığını unuttum" diye başımıza ağrılar girdiğinde bakabileceğimiz bir çeviri ekranı vardı burada! ;) Bir de tabi birkaç gün öncesinde izlediğimiz Romeo & Giulietta gibi müzikal bir aşk hikayesi yok karşımızda. 


Ciddi meseleler var krallıkla ilgili! Kral ölünce kardeşi tahta geçiyor, hatta kraliçeyi de kapıyor, ölen kralın oğlu Hamlet bir anlıyor ki amcası baya dalavereler çevirerek tahta ve annesine konmuş. Bunu kendi ayarladığı bir tiyatro oyunuyla kral ve kraliçenin (amcası ve annesinin) gözüne sokarak "her şeyi biliyorum" mesajını yollayınca elbette şimşekleri üstüne çekiyor. Bir de Ophelia, babası ve kardeşinin Hamlet'e karşı kışkırtıldıkları ilişki zinciri de bir yandan gelişiyor. En sonunda ortalık öyle bir karışıyor ki ruhu şad olsun Shakespeare'cim yine ortada yaşayan bir insan bırakmadan bu oyununa da son veriyor. ;) Bu ekibi ikinci sıradan izlediğim için çok mutluyum, harikaydılar. Ama yine de hak verirsiniz sanıyorum ki bir müddet klasiklerden uzak durmayı planlıyorum. E bu da kafa yani, kıh kıh.  

Sırada pek de bayılmadan okuduğum bir Nedim Gürsel kitabı var: Tehlikeli Sevişmeler. Yıllar önce okuduğum Boğazkesen romanı dışında Nedim Gürsel'le yollarımız bir daha kesişmemişti. Ta ki Ayşe Arman röportajıyla birlikte aklıma bir kez daha gelene kadar. Ve konu da cazip gelince kitabı alayım dedim. 


Peki, beğendim mi? Cık! Hatta hiç bayılmadım desem. Sanki o koca kalemden ancak bir ergenin kendini kanıtlama çabası ya da gözümüze sokulmaya çalışılan "ben daha ölmedim" mesajı dökülebilmiş gibi bir hal. Cinsel tabuları mı yıkıyor, yoksa uzun zamandır ortalarda değildim, dönüşüm cinsellik dolu olsun ki biraz garanti olsun mu diyor bilemedim. Kısa öykülerden oluşan, kolay okunan bir kitap. Merak ediyorsanız tabi ki bir de kendiniz okuyun derim. Girişinde şair Walt Whitman'ın şu sözleri sizi karşılayacak (ki kitabın en sevdiğim bölümü oldu diyebilirim, şşş çaktırmayın.;) ):

Güzelliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen erkeği severim.
Cinselliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen kadını severim. 

Harika bir hafta olsun hepimiz için!

Romeo & Giulietta

Romeo & Giulietta'nın Zorlu PSM'de yeniden oynayacağını, üstelik o hafta İsocum'un da burada olacağını öğrenir öğrenmez biletlerimizi kaptık. Heyecanlı bekleyişin nihayet sona erdiği 6 Kasım akşamı yerlerimize yerleştik ve "Perde!" dedik. Bize ne oluyorsa, kıh kıh. ;)


William Shakespeare'in en bilinen oyunlarından biri olan Romeo & Giulietta'nın öyküsünü bilmeyen yoktur herhalde. Biz durumu yerinde incelemek üzere Verona'ya gidip, Capuleti ailesinin kızları güzel Giulietta'nın evine konuk olmuştuk. Verona atmosferinde hikayeyi okumak için buraya buyurun. Aşağıda ise Romeo'nun Giulietta'ya serenat yaptığı balkonda duran bizi görebilirsiniz. Ah yıllar! Dört yılın bile fark yarattığı hassas dönemlerden geçiyoruz sevgili okur. ;)


Hikaye yüzyıllar öncesinden kalmış olsa da İtalyan yapımcı David Zard önderliğinde oyunu sahneleyen Romeo e Giulietta ekibi, bu klasiği modernize etmeyi de başarmış. Kostümler, müzikler, dekor, oyuncular sayesinde bu hafiften arabesk tadındaki klasik aşk hikayesinde de 21. yy dokunuşunu görmüş olduk. Nefis sesler eşliğinde izlemeye doyamadığımız bu müzikal yaklaşık 3 saat sürdü, ama ben bir 3 saat daha izleyebilirdim, öyle diyeyim. Bir daha İstanbul'a gelecek olurlarsa sakın kaçırmayın. 

O zaman selamlama kısmında İsocum'un çektiği bu video ile size veda etsinler bakalım. Bu aralar Shakespeare'den gidiyoruz bakalım, akşam da yine çok sevdiğimiz Zorlu PSM'de Globe to Globe Hamlet'i izleyeceğiz. Heyecanla bekliyorum!

La Bohéme


Puccini'nin La Bohéme'i sadece 4 gün için İstanbul'da. Bu muhteşem Royal Opera House prodüksiyonunu dün Zorlu Center PSM'de izledim ve bayıldım.


Hikayeyle ve o muhteşem seslerle ilgilenmiyorum deseniz bile sadece 1830ların Paris'ini yansıtan o nefis dekorları ve antik kostümleri için bile görülmeye değer. 



Kaçırmayın, hemen biletinizi alın derim.
Detaylı bilgi, tarihler ve bilet almak için buraya. 
İyi haftalar!



Ay Sarayı ve BLAM!

Bu aralar elde kitap süründürme zamanı. Çünkü çeviri programı da yoğun. Dolayısıyla aktivite çeşitliliği anlamında çeviriden arta kalan zamanları sosyalleşme ve sanatın görsel kısımlarına ayırıyor, daha az kitap okuyabiliyorum. Birkaç haftadır elimde gezinen Ay Sarayı da Paul Auster'ın herhalde en uzun sürede okuduğum kitabı olarak kayda geçecek böylece. Eski günlerime döneceğim Paul, bekle beni. ;)


Ay Sarayı yine bir sahaf tezgahından Paul Auster serimi tamamlamak için kaptığım parçalardan biri. Ama fiziksel anlamda pek nadide olmayanı, zira elimde dağılmadan bitirebildiğime sevindim. M.S.Fogg'un üniversiteden mezun olmasına rağmen çalışmamaya, yememeye içmemeye, bir nevi stand-by modunda gidebildiği yere kadar gitmeye karar verdiği yılları, ardından biraz toparlanıp huysuz, yaşlı ve sakat Bay Effing'in yanında çalıştığı yılları ve onun ölümünün ardından da Effing'in babasını hiç tanımamış oğlu ve sevgilisi Kitty ile geçirdiği ve kendi yaşamıyla da ilgili pek çok şeyi yıllar sonra da olsa açıklığa kavuşturduğu dönemi ele alıyor. Bu kez baş rolde Brooklyn yok ama "yok artık" dedirtecek rastlantılar var. Gerçi bu kadar süründürmeseydim iyiydi, çünkü özellikle son bölümlerde öyle rastlantılar, öyle çözülmeler var ki fazla kopmaya gelmiyor.  Yine de her zamanki gibi sevdim ben bu romanını da.

Baş karakter  Fogg'u ise harika tanımlayan Effing'in şu sözleri aklımda kalacak:

"Sen bir düşseversin evlat. Aklın ayda, görünüşe bakılırsa da hiçbir zaman oradan inmeyeceğe benzer. Hırsın yok, parayı umursamıyorsun, felsefi yanının ağır basması yüzünden sanatçı da olamazsın. Ne yapacağım seninle ben?" 

Geçen hafta izlediğim oyuna gelince aslında DHL Express Turkey sayfasında sorunun yanıtını bilene çift kişilik BLAM! davetiyesi veriyoruz mesajını görene kadar izlemenin aklımda bile olmadığını itiraf edeyim. Ama haftalar önce La Boheme için biletlerimizi alırken görmüş ve ilginç olabilir diye de düşünmüştüm. Yine de tarihlerden emin olamadığımız için "bakarız" diyerek bilet almamıştık. Gerçekten de İso'cumun olmadığı bir haftaydı geçen hafta. Ama yine de yarışma gördüm mü dayanamam diyerek katıldım ve davetiye de kazanınca Nazoş'la birlikte kurulduk yerimize. ;)



BLAM! bu hafta sonu gösterilerini tamamladığı için kaçırdığınızı üzülerek söylemek zorundayım. O yüzden de kısaca anlatayım: bu bir sözsüz ve fiziksel tiyatro. Her şey jestler, mimiklerle, küçük ve büyük -hatta baya büyük- hareketlerle anlatılıyor seyirciye. Ağızdan çıkan tek ses bazı ünlemler, o kadar. Çok az müzik ve bol bol efekt sesi eşliğinde dört oyuncu tarafından sahnelenen tek perdelik bir gösteri.

Bu dört oyuncu, ofis hayatında üstünü başını parça pinçik edecek kadar sıkılmış, aynı yerde çalışan dört memuru canlandırıyor. Biri patron, üçü çalışan. Ama hepsinin ortak özelliği feci sıkılmaları. O zaman ne yapıyorlar? Ofisi fantastik bir ortama çevirerek hayali karakterlere bürünüp kendilerine kurgu bir dünya yaratıyorlar. O dünya içinde iyi adam ya da kötü adam, kurban ya da kahraman oluyorlar. Kimi zaman uzaylıların saldırısına karşı savaşıyorlar, kimi zaman robotların. Bazen romantik anlar yaşıyorlar bazen hastanelik oluyorlar. Düşünsenize hiç dosyalıklardan robot kolu olabilir mi? Ya da damacana ve iki masa lambasından vals yapabileceğiniz bir sevgili yaratmak mümkün müdür? O kadar sıkılınca mümkün oluyormuş, izledik hep birlikte. ;)

Bir de Kuzey insanına soğuk derler. Biz dört Kuzey erkeği (İzlanda, İsveç ve Danimarkalılardan oluşuyor grup) sayesinde hem pek heyecanlandık hem de pek güldük doğrusu. E o zaman sponsorlardan DHL'e ve Zorlu PSM'ye bir de buradan teşekkürler. 18 Ocak'taki La Boheme'i sabırsızlıkla bekliyoruz. O zamana kadar büyük olasılıkla Cinemaximum, Eataly ve H&M için uğrarız oralara. ;) Ha bir de Hugh Jackman fiyatlarını görür görmez ona da bir davetiye kazanmak için aylardır evrene enerji gönderdiğimi şimdiden duyurayım. "Hadi evrene kalmasın işin, fiyatları uçak bileti alıp Hugh Jackman'i görmeye gitmek için harcayacağın miktardan daha aşağılara çektik," diye bir malumat verirseniz koşa koşa bilet almaya gelir, üstüne bir de gelirken size hediye getiririm. Bekliyorum haberlerinizi... ;)

İyi haftalar!

Notre Dame de Paris

Harikaydı! Tek kelimeyle...

22 Nisan-4 Mayıs tarihleri arasında Zorlu PSM'de sahnelenen bu şahane müzikali 1 Mayıs akşamı izleme fırsatımız oldu. Kendimi çok şanslı ve mutlu hissettiğim akşamlardan biriydi yine. Victor Hugo'nun ölümsüz eseri Notre Dame'ın Kamburu'ndan sahneye uyarlanan bu 1800lü yılların aşk hikayesi 15 yıldır müzikal olarak sergileniyor. Biz de onu izleyen 8 milyonu aşkın kişiden biri olduğumuz için mutluluktan sarhoş olmuş durumdayız adeta. İngilizce uyarlaması geldi Türkiye'ye ve bence hiç de fena değildi. Yani Belle bile kulağımı tırmalamadı desem yeridir. (Karşılaştırma açısından: Fransızcasını yıllar önce DVDde izlemiştim, sayılır mı bilmem? ;) )


Şair Gringoire, Rahip Frollo, Süvariler Komutanı Phoebus, güzeller güzeli Çingene Esmeralda ve tabi ki saf bir aşkla Esmeralda'ya tutkun yaşayan kambur zangoç Quasimodo... Ve 1800lerin Fransa'sı da başrolde diyebiliriz. Müzikler, sesler, hikaye... Nefisti. Büyülenmiş gibi iki saat gözümüzü kırpmadan izlediğimiz, yaşadığımız bir gece oldu. 

Hikayesini hepiniz biliyorsunuz, uzun uzadıya yazmıyorum. Victor Hugo'nun kiliseye karşı takındığı eleştirel tavrı ve aydınlanmacı, özgür bakışını da belirtmeye gerek yok. Ama hikaye içinde özellikle Rahip Frollo karakteri sayesinde bunun yansımalarını sık sık görüyorsunuz. Şair'in dediği gibi "biz kadını aşkımızla, şiirimizle yüceltiriz; sizin gibi kapılar ardına hapsetmez, cezalandırmayız." Şu dünyada güzellik adına, bize ağız tadıyla nefes aldıracak ne varsa sanatta, sanatçılarda var. Bunu anlamamak, hissetmemek için duyusuz olmak gerek bence. Dini kimliği altında belki de en ahlaksız ve zayıf karakter olduğu için karakterine tükürmek istediğim Rahip'inse sesine aynı şeyi yapamayacağım, çünkü Şair'le birlikte favorilerimdendi.  

İzleyenler sevinin, kaçıranlar üzülün ve bir dahaki sefere kaçırmamak için elinizden geleni yapın derim. Önümüzdeki bir yıl içinde iki dev yapım daha Zorlu PSM'de olacak. Şimdiden tarihleri not edin.


Bu arada körle yatanın şaşı kalktığını da bu son fotoğrafımla bizzat doğrulamış oluyorum sanırım. Foto Flu diye dalga geçtiğimiz İso'cumun yanında dura dura benim fotolar da flulaşmış! :P (Foto Flu lakabının isim  annesi Dido'ya da buradan sevgiler..:) )

İyi haftalar hepinize..


Adana'da Portakal Çiçeği Karnavalı

Bu sene daha önceki yazımda belirttiğim üzere Portakal Çiçeği Karnavalı'nı görebilecek şekilde Adana'ya gitmeye karar verdik. Ama açıkçası pek de bir beklentimiz yoktu. Hatta ortama şöyle bir bakar, kaçarız kebaba diyorduk ki en son gece 10'da parkta klasik müzik dinliyorduk! Adana'da bu sene öyle görüntülere şahit oldum ki hâlâ şoktayım. Kadınlarıyla erkekleriyle sokağa dökülmüş bu kadar modern, neşeli, keyifli bir kalabalığın benzerine Türkiye'nin herhangi bir yerinde zor rastlayabilirsiniz. Portakal çiçeklerinin kokusu yaklaşık on gün önceki fırtınanın etkisiyle azalmış olsa da insanların coşkusu, üç güne yayılmış etkinliklerin (ama asıl günü Cumartesi'ydi) güzelliği görülmeye değerdi. 

En baştan alayım. Ben Salı akşam Adana'ya gittiğim için karnaval karşılama komitesini göremedim elbette. Ama Cuma'dan itibaren gelen arkadaşlarım ve İso'cum havaalanında Karnaval gazetesi, Ezgi'nin şarkısı ve minik kaplarda ikram olarak verilen turunç reçelleriyle karşılandılar. Hoşluğa bakar mısınız? Gazetede etkinlik programı, haberler, son sayfasında şehir merkezinin haritası bulunuyordu. Ayrıca şehrin birçok yerinde üç ayda bir yayınlanan ve restoranlardan konserlere, şehirle ilgili bilgilerden haritaya kadar içinde bir sürü yararlı bilgi barındıran GoAdana rehberini de şehrin birçok noktasından ücretsiz alabilirsiniz. Ben torpilliydim, korteji izlerken bizzat rehberi hazırlayan ekipte bulunan arkadaşımla karşılaşıp, onun elinden aldım rehberimi.;) 


Cumartesi Gazipaşa Bulvarı'ndan başlayıp İstasyon Meydanı'nda bitecek korteji izlemek için kaldırımda kendimize güzel bir köşe bulduk. Değişik kostümleriyle, şapkalarıyla, pankartlarıyla önümüzden gruplar geçmeye başladı. En göz alıcı olanların açık ara Ç.Ü. Güzel Sanatlar Tekstil Tasarım Bölümü olduğunu düşünüyorum. Fıstık gibi hatunların hem giysilerine hem de saçlarına hayran olduk.   


Sonra bir ara cadıların arasında kaldık! Süpürgeleriyle, şapkalarıyla ve burunlarıyla bu cadılar hiç de korkutucu değillerdi. Hatta pek güleryüzlüydüler.:)


Sonra sırasıyla o kadar çok grup geçti ki önümüzden. Hepsi cıvıl cıvıl, kahkahalar eşliğinde, enerjimizi yükselterek, mendiller sallayarak, çiçekler atarak... Okullar, üniversitelerin çeşitli bölümleri, mezun grupları, Adanaspor taraftar grubu, Rotary ve Lions üyeleri, dernekler, STKlar, daha neler neler...


Bulvarın diğer yarısından geçen motorcuları ve Vosvoscuları yarım yamalak görebildik. Gerçi motorcuları daha sonra trafiğe kapalı Şinasi Efendi Sokak'ta motorlarını park etmiş halde gördük ama sayılmaz değil mi? Aşağıda sol altta Ayşe Arman'ı traktörün üstünde görüyorsunuz. Adanalı gazeteci olarak o da ailesiyle birlikte traktör üstünde korteje katılmıştı. Bugünkü yazısında da var. Bakın burada. Aşağıda ortadaki ALA grubunda ise Müge yürüyor.:) Zaten kortejde ya da sokaklarda ya da oturduğumuz yerlerde o kadar çok tanıdıkla karşılaştık ki. Ee küçük şehir, herkes yüz yıllardır arkadaş, o kadar ki anneler babalar bile tanıyor birbirini ve çocukları. Diğer çocukluk arkadaşım Müge ve eşiyle kaldırımda sohbet edip, çocuklarıyla balon savaşı yaparken, kortejde Ressamlar Derneği'yle birlikte yürüyen annesine el sallıyorsun mesela! Künefeciden çıkan Deniz ve ailesiyle künefeciye giren ailemiz birden on kişilik bir kokteyl sohbet grubuna dönüşüyor. Elimizde içkilerimiz eksik bir tek. Only in Adana! :) Bu arada biz TACliler niye yürümedik ki? Adımızın içinde Tarsus var diye mi? Ama çoğumuz Adana'dan gidiyorduk okula.. Seneye TAC mezunları yürürse ben de olurum içinde, şimdiden söylüyorum. 


Ve şehrin üç ana bulvarını turlayan büyük kalabalık en son İstasyon Meydanı'nda toplandı. Burada Karnaval'a davet edilmiş Adanalı ünlülerin kısa ve öz konuşmalarının hemen ardından bizim kız Ezgi açılış şarkısını söyledi.:) Mendillerimizle ailecek kendisine eşlik ettikten sonra Gökçe konserine kalmadan kendimizi kebapçıya attık. Biraz enerji toplayalım da günün diğer yarısına geçelim dedik.  


Adana'yla ilgili bir yemekler ve parklar yazısı daha gelecek, ama önce şu coşkuyla Karnaval'ı bir yazayım dedim. O yüzden yeme-içme önerilerimi merak edenler biraz sabır lütfen. Beklediğinize değecek ama. :)

Programa göre akşam 21.30'da Merkez Park'ta Çukurova Senfoni Orkestrası'nın konseri başlayacak, sonrasında da dilek fenerleri (ya da  İso'cumun deyişiyle umut balonları ;)) uçurulacak yazıyordu. Gündüz gördüğüm bu harika kalabalığa rağmen yine akşamından fazla bir beklentim olmadan gittim diyebilirim parka. Çünkü Adana burası. Rahatına düşkün memleket. Gün boyu sıcakta yürüdüler, eğlendiler, coştular, tamam. Artık kebap, rakı, künefe eşliğinde yayılmaca zamanı değil mi? Hem klasik müzik dinlemek için ayakta parkta toplanmak da neymiş, diye düşünebilir insanlar demiştim. Ve Adana bir kez daha yanılttı beni. Akşam parktaki çimlerin üzerinde toplanan nefis kalabalığı, konser ortamını, müziği, ışıkları, dilek fenerlerinin güzelliğini görünce ağzımı kapatmakta zorlandım diyebilirim. Gerçekten beni gözü kapalı getirip bu parka atmış olsalar ve etrafımdaki herkes yabancı bir dil konuşuyor olsa çok rahatlıkla Avrupa'da bir açık hava etkinliğindeyim diyebilirdim. İnsanlar keyifle dans ediyor, klasik müzik dinliyor, sohbet ediyor, dilekler tutup gökyüzüne bırakıyor, açık havada, nefis kokular eşliğinde... Ne kadar özlediğimiz güzellikler bunlar. Ve insanlar ne kadar canla başla sahipleniyor aslında güzellikleri. 


Veee uçtu uçtu dileklerimiz uçtu! :)


Bu fikri ortaya çıkaran, destekleyen, katkıda bulunan ve katılım gösteren herkese binlerce teşekkür etmek gerek. Halkın nelerden hoşlanabileceği ile ilgili dersler çıkarmak gerek. "Halk bunu istiyor" diye ahkam kesenlerin halkı hiç tanımadığını (ya da tanımanın işlerine gelmediğini) bir kere daha açıkça gördük. Klasik müziği de Gökçe'yi de dinlemeye gelen halktı, kızlı erkekli (!) yürüyen halktı, hiçbir taşkınlık olmadan sokakları gündüz ve gece coşkuyla dolduran da halktı. Dilek feneri uçuran polisler de halktı, peri kostümlü kızını elinden tutup parka getiren mütevazı ve muhafazakar giyim-kuşamlı anne-baba da halktı. Taraftar grubu da halk, biz de halkız ve keyifle bir arada olabiliyoruz işte, bu kadar!  Elbette bir de kadın eli değen, kadın ağırlığı olan ortamların medeniyet seviyesini ne kadar yükselttiğine dikkat etmek gerek. Karnaval'da kadın etkisi hissedilir ölçüdeydi bana göre. 

Adanalılıkla gurur duyan tiplerden değilimdir. Hiçbir yerlilikle gurur duymam. Doğum yerin seçebildiğin bir şey olmadığına göre memleket aidiyetinin gurur duyulacak bir yanı olmadığını düşünürüm. Ama bu yıl bu etkinliği gördükten sonra Adana'yla, Adana halkıyla gurur duydum. Yediğiniz bütün kebaplar ve içtiğiniz bütün şalgamlar helal olsun size Allahın adamı Adanalılar! :))