Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Positano

Gezinin en merak edilen şehrine gitme zamanı. Ravello-Positano arası 22 kilometrecik olsa da GPS süreyi bir saat gösteriyor. "Ay şaşırdı bu herhalde" demiyoruz, zira Sorrento'dan Ravello'ya gelirken de Amalfi Coast trafiğini ziyadesiyle yaşamıştık. O yüzden tıngır mıngır, aşağıdaki kolajın solundaki fotoğraftaki kıvamda ilerliyoruz hedefe doğru. Trafik bir an olsun azalmadığı gibi tünel girişinde iki büyük araç karşılaştığında falan ortam bildiğin sıkışmışlık korkusu tadında incelenmeye uygun bir ruhsal travmaya dönüşüyor! Adamlar akın akın turist gelen yere duble yol falan yapmamışlar, kayaları delip geniş tüneller açmamışlar, hatta bizim Kaş-Kalkan yolu bildiğin otoban bunun yanında. Neden acaba? Bizim gibi güçlü devlet değiller demek ki!


Ay neyse, look at the tabela, ayol! ;) Ne büyük mutluluk okların üstünde şunların yazdığı bir yolda yolculuk etmek. Positano'ya yaklaştığımızı bu daracık yolun bir kenarına park etmeye başlamış arabalardan anlıyoruz. Neredeyse bir önceki kasabaya kadar uzanan park etmiş araçlarından inip sıcak, yokuş demeden aşağı yürüyenlere şapka çıkartıyoruz doğrusu. Biz oldukça merkezdeki Di Gennaro park yerine bırakmayı tercih ediyoruz aracımızı. Ve iki dakika içinde kendimizi şehrin göbeğindeki kilisede buluyoruz. Bu meydanın bir yerinde romantik şehrin kuralları da mevcut. 


Daha sonra inişe devam ederek o meşhur Positano fotoğraflarının çekildiği plaj olarak tanıdığımız Spiaggia Grande'ye iniyoruz. Dimdik yamaçlara sıralanmış rengarenk evleri en iyi buradan görebilirsiniz. Gerçekten manzaralar nefis. Ama kalabalık sezon olmasa çok daha nefis olabilirdi. Arabada n'olur n'olmaz diye bir plaj çantamız da duruyordu ama şu curcunayı ve yüzme alanlarının minicikliğini görünce "yok, biz almayalım, önümüzde Kaş var nasılsa" dedik. Ve Kaşımın halk plajına bile kurban olsunlar ayol, bu ne?! Şu denizde nasıl keyifle yüzülebilir ki? 


Çok dik olmayan bir yokuştan yürüyerek bu plajın daha küçük versiyonu olan Spiaggia Fornillo gözümüze çok daha güzel göründü. Yani denize girmeyi düşünseydik, orayı tercih ederdik. Daha az tekne olması, rengi ve nispeten sakinliği daha bize göre gibiydi. 


Öğle yemeği molası için de La Cambusa'yı tercih ettik. Kendimize yarı manzaralı bir masa bulup leziz deniz ürünleri ve bir şişe beyaz şarap ile biraz kalabalıktan ve sıcaktan kaçma molası vermiş olduk. Çok güzel bir restorandı, tavsiye ederim. 


Ama Positano'yu gezmek için de sanki düşük sezon daha iyi olabilirmiş, çünkü daracık sokaklarda omuz omuza yürümek, insan kalabalığından fotoğraf çekememek, butiklerin vitrinlerine bile bakamamak insanın aldığı keyfi bir tık azaltıyor doğrusu. Sıcak ve trafik de bunaltıcı olunca ve deniz tatili için de düşünmüyorsanız burayı, bence Kasım ayında falan gezmelisiniz. Eminim çok daha güzel olur.  


Yine de yakalayabildiğim birkaç insansız manzara sahası fotoğrafını paylaşayım dedim. Gitmişken mutlaka şehrin en iyi otellerinden biri olan Palazzo Murat'ın avlusuna bir göz atın ve hatta belki bir günbatımı kokteyli için barına uğrayın. Yine otelin bulunduğu sokaktaki butiklere, stantlara ve sanat galerine göz atın. Çok sevkli şeyler var. Onun dışında zaten birkaç minik ara sokaktan ibaret şirin bir sahil kasabası burası. Her mağazasını gezseniz bile en fazla iki saatinizi alır. 


Elbette gece hayatının ve lüks restoranların da çok bol olduğu bir yer Positano. Ama o konuda size çok öneride bulunamayacağım, çünkü biz gün batımı biramızı da içtikten sonra "ay başım şişti, sersem oldum ayol kalabalıktan! Gel biz huzur dolu Ravellomuza atalım kendimizi"  diyerek gecesini görmeden ayrıldık buradan. Positano ya da Amalfi'de konaklamama kararımdan dolayı da kendimi bir kez daha kutladım bu arada. Kendimizi iyi tanıyarak verdiğim doğru bir karar olmuş bizim açımızdan. Ayrıca parayla huzuru satın alamazsın dedikleri doğru işte. ;P Ravello hem daha huzurlu, hem daha uygun fiyatlı, hem de nefis restoranlara sahip bir yer. Bizim kafadaysanız aklınızda olsun derim.

E artık doların ve Euro'nun haline bakınca bir müddet yurtdışı tatil yazamayız gibi görünüyor. "Seneye Mart sonunda Japonya'da sakuraları mı görsek"ten "Haziran'da Karadeniz yaylalarını gezeriz olmazsa" kıvamına geldim ben son birkaç günde. Tabi bu işin şakası diyeceğim ama şakalık halimiz de kalmadı. Ülkeyi kötü günlerin beklediği açık. Akıl ve bilimden uzaklaştığımız da çok açık. Hepimiz hasarla çıkacağız bu işten, o da çıkabilirsek tabi. Umarım en az hasarla atlatmayı, akıl ve ruh sağlığımızı korumayı becerebiliriz bu uzun vadeli süreçte. 

İyi hafta sonları!

Hüzünlü Antik Kent Pompeii ve Bosco de Medici

Pompeii antik kenti Napoli havaalanına çok yakın olduğu için aslında ilk gün ya da dönüş günü gezmek daha mantıklı olabilir diye düşünmüştük. Ama daha sonra hassas Güney İtalya insanının turist arabalarının bagajlarını asla affetmediğini her blogda, forumda okuyunca dımdızlak kalmayalım ortada diye arabada bir şey bırakmadan gezebileceğimiz bir ara günü seçtik. Ravello'dan yaklaşık 50 dakikada ve neyse ki Amalfi sahili gibi trafikli değil ama yine kıvrım kıvrım bir yolla Pompeii'ye varabildik. Aşağıda GPS ekran görüntüsü yollara bir örnek olsun. ;) 

Vezüv Yanardağı'na ise çıkmamaya, kendisiyle uzaktan selamlaşmaya karar verdik. Etna Yanardağı'na çıkmıştık ve çok etkileyiciydi, ama bu kez ne bileyim işte, o havada değildik. Güney İtalya geziyoruz yahu, ayakkabılarımız kirlenmesin, çıkışta belki bir plaj, belki bir şarap bağı yaparız, daha sefa odaklı takılalım dedik. Ama gezmek isterseniz Pompeii ile çok yakın olduklarını ve ikisini aynı gün içinde yapmanın mantıklı olduğunu söyleyeyim.  


Pompeii'nin hikayesi hepimizin bildiği gibi gibi korkunç. Koca bir kent 79 yılında adeta Vezüv'ün saçtığı dehşete gömülüyor. Dönemin önemli ticaret merkezlerinden biri olan 20000 nüfuslu bu liman kentinden geriye kalanlar ise yaklaşık 1700 yıl boyunca küller altında kalmaya devam ediyor keşfedilmeden. Ta ki 1748 yılında keşfedilip de Roma İmparatorluğu'na dair izlerin de ortaya çıkmasıyla birlikte burada biz zamanlar var olan yaşam anlaşılabiliyor. 


Açıkçası bu kadar iyi korunmuş, dev bir antik kentle karşılaşacağımızı tahmin etmiyordum. Burayı görenlerden en çok duyduğumuz şeyler tahmin edebileceğiniz üzere lavların altında kalan insanların katılaşmış bedenlerinin etkileyiciliğiydi. Ama sarayı, tiyatrosu, tapınakları, genelevleri, hamamları, ticaret merkezleri ve daha pek çok yapısıyla bu kadar devasa bir antik kent görmek benim için şaşırtıcı oldu. Hikayesi daha çok satan turistik bir yer değil yani burası. Antik kentlere meraklı olanlar için adeta bir cennet hatta. 

Çok zengin bir zevk-i sefa şehriymiş burası. Şehrin kaymak tabakasının yaşadığı evleri, sokakları gezerken buradaki yaşamı canlandırabiliyorsunuz. Her şey o kadar canlı duruyor  ki günlerce üstlerine yağan küller ve kızgın taşların altına gömülüp yüzlerce yıl orada kalmamış gibi sanki. Duvar resimlerinin, orijinal boyaların ve mozaiklerin, çanak-çömleklerin, hatta bazı tabelaların bile günümüze kadar nasıl ulaştığını görmek inanılmaz. Bu arada hâlâ kazı çalışmalarının devam ettiğini ve her geçen gün yerin altında kalan yaşantıya dair daha fazla bilgi edinildiğini söyleyelim. 



Elbette ki bir liman kentinin olmazsa olmaz popüler duraklarından biri de genelevlerdir. Pompeii'de de hamamların çok yakınında yer alan genelevlerin girişinde muhtemelen o dönemki kuyrukları andıran bir kuyruk vardı. ;) Tabi ki biz de kuyruktaki yerimizi aldık ve minicik odaları olan bu genelevlerin içinden geçtik. 


Hem girişteki camlı bölmede hem de kazı alanı içindeki çeşitli yerlerde pek çok kez taşlaşmış yetişkin ve çocuk bedenlerine rastlayacaksınız. Ölümlerin en birincil sebebinin çıkan zehirli gazların solunması olduğu düşünülüyor. Bazı bedenlerin ağızlarını ve burunlarını kapatmaya çalışarak can verdiklerini de görebiliyoruz. Korkunç bir trajedi. Ve büyük olasılıkla şimdiki olanaklar dahilinde bu kadar insanın ölümünün önlenebilir olduğunu düşünmek işi daha da trajik kılıyor. 


Ve koca antik kenti gezisinin ardından en çok aklımda kalan görüntü de Forum alanında çektiğim katil ve kurbanın aynı karede olduğu şu fotoğraf olacak. Doğanın gücünü ve sonsuzluğunu ve son sözü söyleyenin daima doğa olduğunu da anlatır nitelikte. 


Pompeii giriş ücreti kişi başı 11 Euro. Ve en az 2 -ilginize göre daha fazla- saatinizi ayırmanız gerekiyor. Dolayısıyla sıcak mevsimlerde gittiğinizde gezinizi öğle sıcağı bastırmadan ya da sonrasında planlamanızı, yanınızda su ve şapka bulundurmanızı kesin tavsiye ederim. 

***

Etna gezisinden yanardağ eteklerindeki mineral zengini topraklarda nefis şaraplık üzümler yetiştiğini ve harika şaraplar üretildiğini hatırlıyordum. O yüzden geziyi planlarken Vezüv yakınlarında da bu tür şarap bağları olup olmadığını araştırayım dedim ve bingo! Gerçekten de burada pek çok bağ evi bulunuyor ve konaklama ve restoran seçenekleri de sunuyorlar. Biz Bosco de' Medici'yi tercih ettik. Doğru tercihmiş. 


Asmaların altına yerleştirilmiş masalarında, huzur dolu sessizliğinde son derece lezzetli yemeklerinin ve bir şişe Lava Rubra'nın tadını çıkardık uzun uzun. Şarap bağında öğle yemeğine bayılırım diyenlerdenseniz sizi gözü kapalı buraya alabiliriz. Çıkışta arabanıza birkaç şişe şarap da atabilirsiniz tabi. 

Sırada gezinin son yazısı Positano var. Sonra muhtemelen yine uzun bir ara, çünkü hafta sonu İsocuum geliyor. ;)

Ravello Notları

Haziran ortasındaki Güney İtalya gezimizde üç gece kaldığımız ve şahsen benim en sevdiğim, en huzur bulduğum şehir Ravello oldu. Buradan günübirlik Positano, Amalfi ve Pompei'ye de gidip geldik elbette, o yüzden üç tam günü geçirdik diyemem. Ama akşamları buranın huzuruna ve güzel restoranlarına ve güzel dairemize kaçmak çok iyi geliyordu bize. Ravello'da Residence Le Villette'de kaldık. Merkezde, tüm şehir gibi o yemyeşil vadiye bakan, tertemiz daireleri ve otoparkı ve hatta -kullanmamış olsak da- teras katında vadi manzaralı havuzu olan bir apart otel burası. Biz bayıldık. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalırım. 


Ravello küçücük meydanı, yine minik bir Duomo'su ve meydan kafeleri olan tipik bir küçük Avrupa kasabası. Seramik ve hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı iki küçük ara sokağı var. Her köşesinden fıstık çamlarıyla süslü nefis manzaralar görmek mümkün.   


Ama en çok da Villa Rufolo'dan. Burası şehrin adeta simgesi gibi zaten. Ravello fotoğraflarına baktığınızda illa aşağıdaki kolajın sağındaki fotoğrafa benzer bir görüntü karşınıza çıkacaktır. İşte o fotoğraf olağanüstü güzel bir bahçesi olan Villa Rufolo'dan. 13. yy'dan kalma bu tarihi yapının o ihtişamlı yıllarında "yılın günlerinden daha fazla odası" olduğu biliniyormuş. Başlangıçta Güney İtalya'nın ünlü Rufolo ailesine ait olan bu bina ve bahçelerin şimdiki sahibi ise İskoç bir sanayici olan Francis Nevile Reid'miş. Arap, Normandiya ve Sicilya etkileri taşıyan sütunlu, kuleli, kuyulu, avlulu yapının yine de en etkileyici bölümü kesinlikle bahçeleri.  


Ve geliyorum işin en etkileyici kısmına. Bu bahçede her yıl Ravello Uluslararası Müzik Festivali kapsamında müthiş klasik müzik konserleri veriliyormuş. Biz oradayken bazı bölümlerde sahne kurulum çalışmaları devam ediyordu zaten. Aşağıda gördüğünüz şekilde kurulan platformlarda insanların akşamüstü böyle bir manzaraya karşı konser dinlediğini düşünebiliyor musunuz? Ne kadar büyüleyici! E, citta della musica olmak kolay iş değil tabi. Öyle "şunu yıkıp en barok'undan bir opera binası dikelim şuraya" demekle değil kültürle oluyor bu işler. 


Neler Yedik?

* İlk gün odaya yerleşip de Amalfi'ye yürüyüşe çıkmadan önce methini çok duyduğumuz Trattoria Cumpa Cosimo'ya attık kendimizi. Burayı daha sonra gündüz ve gece hep dolu gördüğümüzü belirtmem gerek. Geleneksel bir İtalyan lokantası olan çok şirin ve çok lezzetli yemekler yiyebileceğiniz bir yer. Biz soslu köfte -o günün spesiyaliydi- ve değişik makarna çeşitlerinin tadımlık olarak yer aldığı bir tabağı şarabımızla bölüştükten sonra üstüne de espresso eşliğinde nefis bir limonlu keki paylaştık. Hepsi de son derece lezzetliydi. Tavsiye edeceğim bir durak. 


* İkinci mutlaka gidin diyeceğim lezzet durağı ise Mimi Bar Pizzeria. Foursquare'deki o 9 notunu sonuna kadar hak ediyor. Hayatımda yediğim en güzel pizzalardan ve burrata peynirlerinden birini burada yemiş olabilirim. Hepsinin ev yapımı ekmeklerinin hastasıyım zaten. Şarap konusunda çok ilgili ve yardımcı, genç, güleryüzlü servis elemanları var. Limoncello ikramı olmazsa olmaz tabi ki. İç dekorasyonu da çok sıcak ve sevimli ama biz arka taraftaki bahçesinde oturduk. Eve dönerken şarap ya da limoncello da alabilirsiniz buradan, aklınızda olsun. Mutlaka denemelisiniz dediklerimden.


* Kahvaltı için her gün gitmeye bıkmadığımız karbonhidrat durağımız ana meydandaki Al San Domingo pastanesini de mutlaka denemelisiniz. Tatlı çörek çeşitleri ve kahveleri inanılmaz lezzetli. 


* Bir de sürekli önünden geçtiğimiz bir wine bar vardı denemek istediğimiz. Önüne iki küçük masa atılmış, bir de fıçının üstünde duran şarap şişeleri ve menüsüyle çok şirin bir görüntüsü olan ama denemeye sıra gelmeyeceğini düşündüğümüz bir yerdi. Son gün canımız sadece peynir tabağı ve şarap ile geçiştirmek isteyince aklımıza burası geldi. Küçücük bir yer olduğunu düşündüğümüz Enotavola Wine Bar meğer arka tarafında ve içinde geniş açık ve kapalı oturma alanları olan kocaman bir yermiş. Geniş bir şarap ve yemek menüsü de olan çok huzurlu ve keyifli bir durak olduğunu söylemeliyim.  


Şimdi düşünüyorum da bu yaza neden kilo fazlasıyla ve sürekli ağrılarla girdim diye, aslında sadece Ravello'da bile yediğim karbonhidrat, şeker ve içtiğim içkiyi bile vücut tolere edememiş olabilir. ;P Pişman mıyım, hayır! Ama bundan sonra İtalya planlayacaksak eğer yaz öncesi olmamasına dikkat edeceğim, orası kesin. ;)

İyi haftalar!

Ravello'dan Amalfi'ye Yürüyüş

Üçüncü gün Amalfi kıyılarının o dehşet trafiğinde ve kapalı havada Ravello'ya gelip, kendimizi odamıza atıp, öğle sıcağında da nefis bir yemek molamızı verdikten sonra günün kalanını Amalfi'de geçirmeye karar verdik. "İsocuuum, yaklaşık bir saatte, nefis manzaralar eşliğinde, yokuş aşağı yürünebiliyormuş Amalfi'ye. Hazır hava da bulutluyken öyle mi yapsak?" demem ve bu önerimin kabul görmesi üzerine Tourism Info'dan yürüyüş rotalarını işaretlettiğimiz haritalarımızla düştük yollara. 


Güzel manzaralar ve keyifli bir yürüyüş rotası umuduyla yola çıkan cengaver çiftimiz yaklaşık 15 dakika içinde başlarına geleni fark ettiğinde dönüş için de artık çok geçti ne yazık ki. Aşırı dik merdivenlerle in in bitmeyen bir yol yapmışlar. Tabi ki taşların doğal eğri büğrülüğü işi daha da zorlaştırıyor. Hiçbir aracın giremediği yürüyüş yolunda düşsek ya da bileğimizi burksak ne olur diye düşünmemeye çalışıyorum. Yaptığı gaz yorumlarla neredeyse sıfır kondisyon ile bizi bu yollara sürükleyen Tripadvisor kullanıcısına içimden saydırıyorum. ;) "Neyse ki hava bulutlu, sakın güneş açmasın, n'oluuur" diye sevgili Evren'e mesajlar gönderiyorum. 


Medeniyet namına karşımıza çıkan ilk durağa kadar "ulen bir basamağa çöküp kalır mıyım acep?" diye hafiften tırsmış olsam da her şeye rağmen gerçekten nefis bir deneyim yaşadığımızı da söylemem gerek. O manzaralar, o doğa, o tertemiz hava olağanüstüydü. Araçla gitmenin dışında müthiş güzellikler görebileceğiniz, çok farklı ama biraz zorlayıcı böyle bir deneyim ilginizi çekiyorsa uygun ayakkabılarınızı ayağınıza geçirin ve düşün yola. Pişman olmayacaksınız. Ama dizlerinizde problem varsa, o kadar inişli çıkışlı yürüyemem diyorsanız, benim gibi yamuk ayaklıysanız ;P çok tavsiye etmiyorum bu yolu. Yine de manzaralar aşağıdaki gibi, haberiniz olsun..


Amalfi'ye çok yaklaşmışken Atrani adında çok şirin, ufacık bir kasabadan da geçiyoruz. Öyle ki evlerin arasındaki merdivenlerden oluşan sokakları takip ederek bir kilisenin avlusunda buluyoruz kendimizi. Sonra sahilini ve adını görüyoruz. Ve "seni yeriz biz ufacık tefecik ama her köşesi şirinliklerle dopdolucuk İtalya" diyerek yürümeye devam ediyoruz.  


Artık dağ keçileri gibi inmeyi bırakıp asfalt yola inmiş bulunuyoruz ve yaklaşık on dakikamız falan kaldı Amalfi'yi görmeye. Bana kalırsa bu sahilin en özelliksiz şehriydi Amalfi. Ön araştırmalarım sonucunda da öyle olacağını tahmin ettiğim için yarım gün ayırsak yeter demiştim. Gerçekten de yeterliydi. Beşiktaş ara sokakları tadında kaotik bir havası olan bu kasabada dükkanlar, restoranlar da nispeten daha ortalama görünüyordu. Biz de bunu görünce sahilde yorgunluk birası -daha doğrusu biraları- içmeye merkezi gezmekten daha çok zaman ayırmış olabiliriz. ;) 


Şehrin kilisesi dışında görülmesi gereken en önemli sembollerinden biri de Eşek Kafası Çeşmesi (Fontana Cap' E Ciuccio) diyebiliriz. Amalfi halkı için şehrin maskotu sayılan eşekler çalışkanlığın simgesiymiş. Çeşme ise eski dönemlerde Amalfi halkının hem asillerini hem de köylülerini temsil eden figürlerden oluşuyor.  


Artık biraz daha sokakları dolaşıp yemeğe oturma zamanı. Ve tabi ki deniz ürünleriyle dolup taşan tabak benimki. ;) Amalfi'de yemek için salaş ama çok lezzetli bir trattoria ve pizzeria olan Da Maria'yı öneriyorum. Buz gibi beyaz şarap eşliğinde gelen yemeklerimiz çok lezzetliydi. 


Ama gecenin kapanış drinklerini Ravello'muzda almak istiyoruz mümkünse. O yüzden yemek sonrası fazla oyalanmadan kendimizi SITA otobüslerine atarak Ravello'ya dönüyoruz. Ravello'yu bu kadar seveceğimizi hiç ummamıştım ama en bayıldığım yer oldu desem yeridir. O zaman sıradaki yazıda Ravello'dan mı bahsetsem ki? ;) 

Capri Adası

Sorrento'daki ikinci günümüzde günübirlik Capri Adası turu yaptık. Kendimizi rengarenk ve çok zevkli ada sokaklarına atmadan önce Ada'nın çevresinde bir tekne turu yaparak en ünlü koylarını, kayalıklarını ve deniz feneri gibi görülmesi gereken yerlerini denizden gördük. Marina Grande'den kalkan teknelerle yaklaşık bir saat süren bu turu yapmanızı öneririm. 


Grotta Azzurra, Grotta Verde ve Grotta Bianca (sırasıyla Mavi, Yeşil ve Beyaz Mağaralar) gibi mağaramsı oyuklar ve adları üstünde o bölgede denizin ya da kayalık yapıların aldığı renkler bu tekne turunda ilk görülecekler arasında. Onların dışında Capri Adası'nın tanıtım yüzü sayılan Faraglioni Kayalıkları da ilgi çekici bir oluşum. Adanın daha az turistik olan ya da yerli turistin yazlık yaşam yeri sayılan Anacapri bölümünü ve Punta Carena deniz fenerini de gördükten sonra kayaların üstünden size el sallayan küçük çocuk heykeline el sallayarak tura son veriyoruz.  


Artık Capri'nin merkezine çıkma zamanı. Bunun için hemen Füniküler kuyruğuna giriyoruz ve ta taaam, işte Piazza Umberto 1'deyiz. Buradan görünen manzara şahane. 


Karnımız acıkmaya başladığı için önce kendimize Buca di Bacco'da bir pizza bölüşme molası veriyoruz. Ve aynı şahane manzaraya karşı yemeğimizi yiyoruz. 


Artık enerjimizi topladığımıza göre Ada'nın nefis sokaklarında dolaşmaya başlayabiliriz. Önce Kaş'ta da aşk yaşadığım begonvillerin Capri'de yaşayanlarıyla başlayayım. Begonvilin mutlulukla bir ilgisi olmalı! 


Mağazaların hepsi birbirinden zevkli, tasarım giysiler ve takılarla dolu. Fiyatlar yanlarına yaklaşmayı mümkün kılmasa da hepsinin vitrinine yapışası geliyor insanın. Bir Capri Watch ya da Carthusia parfümün yaz kokularından birini alabilirsiniz kendinize hediye olarak belki buradan. Alışveriş benlik değil diyorsanız limon kokulu sokaklar, galeriler, her dönemeçte önünüze çıkan güzel manzaralar size göredir belki.

   
İtalya insafsızca güzel bulduğum bir ülke. Hep söylerim görsel zevk anlamında İtalyanların üstüne tanımam. Bu halleriyle ruhu doyurmayı ve ruhumuza dokunmayı biliyorlar. Baktığınız her köşeyi bir sanat eserine dönüştürüyorlar adeta. Ellerinde sihirli değneklerle mucizeler yaratan dünyayı güzelleştirme timi bence onlar. 


Artık Sorrento'ya dönüş vapurunu yakalama zamanımız geldi ama. Dolayısıyla bu güzelliğe veda zamanı. Olsun, üç gece de Ravello'da kalacağız ve kim bilir daha ne güzellikler görmeye devam edeceğiz. Sorrento'da limandan yukarıya yürümek istemiyorsanız 1 Euro'ya asansöre binerek hoop Villa Communale'nin bahçesine çıkabilirsiniz, aklınızda olsun. 

O zaman iyi hafta sonları hepimize.

Sorrento'da İki Gün

Araya Kaş öncesi arkadaş buluşmaları, kayınvalidemin geçirdiği minik bir operasyon için Ankara'ya gidiş, üstümüzden buldozer gibi geçen bir seçim ve Kaş'a göçüp ilk iki haftayı İsocum'la ve Internet'ten uzak geçirme gibi gündelik birtakım şeyler girince resmen dört gün kala planladığımız 12-17 Haziran arası Güney İtalya gezisini yazmak bu zamana kaldı. İsocum'un Kuveyt'te oturum izni alması gerektiği için öncesinde uzun süre kalması gerektiğinden az kalsın bayramda Kuveyt ayarlamak zorunda kalacaktık, o yüzden planlama bu kadar spontane gerçekleşti. Evrenden bir Kanada, bir İtalya, hadi o da olmadı bir Portekiz oturum izni isterdik ama şansımıza Kuveyt düştü, buna da şükür. ;P   

Neyse, Güney İtalya'da görülecek yerler belli ama kalınacak yerleri ayarlamak mesele. Hem de bu kadar az süre varken ve yüksek sezondayken. Ben Sorrento ve Ravello'yu belirledim iki konaklama noktası olarak. Aradaki her yere de Napoli Havalimanı'ndan kiraladığımız arabamızla gidecektik. Ellerinde otomatik vites araba kalmadığı için manuel verdiler de "Güney İtalya kıyılarında bile araba kullandım" diye gerim gerim gerinemedim maalesef, a dostlar! Şoförümüz İso'ydu doğal olarak. Ben de yan koltukta nefis manzaraların ve bitmek tükenmek bilmeyen trafik ve virajların tadını çıkardım tabi. ;) 


Sorrento'da iki gece kalacağımız otel olarak Ulisse Deluxe Hostel'i seçtik. Hostel yazdığına bakmayın bence 3,5 yıldızlı bir şehir oteli tadındaydı burası. Yeri nefis, tertemiz, kahvaltısı süper, isterseniz ayrı bir girişi olan şehrin en ünlü spa merkezine de sahipler. Merkezde kalayım, temiz olsun, konaklamaya çok da fazla para harcamayayım diyene kesin öneririm.

Şehirdeki ilk durağımız tabi ki öğle yemeği molası için otele sekiz dakika yürüme mesafesinde olan balıkçı köyü Marina Grande'deki Trattoria da Emilia oldu. Yer ve lezzet anlamında on numara olan bu lezzet durağını pas geçmeyin. Öğle yemeği için ideal. 


Sabah erken kalkış, uçuş, otele yerleşme, öğle sıcağında bir şişe buz gibi beyaz şarap ve yemekler sonrasında hemen minik bir siesta molası için kendimizi yeniden otele attık. Akşamüstüne doğru kendimizi bir kez daha ve daha enerjik bir şekilde yollara attığımızda bu kez on dakika yürüme mesafesinde olan ana meydana, Hotel Excelsior Vittoria'nın da bulunduğu Piazza Tasso'ya gittik. Yol üstü tabi ki tahta panjurlu ve saksı çiçekli pencereleri olan evler, zevkli dükkanlar, motosiklet ve bisiklet bolluğu, yeşillik ve sanat bolluğu gibi İtalya'ya has her türlü güzellik ile doluydu. 


Excelsior'un bahçesini görmenizi öneririm. Fıstık çamları, begonviller, heykel yerleştirmeleri, manzaralı çardaklar gerçekten nefis. Oradan çıktıktan sonra karşı yola girerek 37,000 yıl öncesinden kalma süngertaşından çamaşırhane ve kereste fabrikası kalıntılarını görebilirsiniz.  


Artık Vezüv'e karşı bir günbatımı birasını hak ettiysek eğer sizi Villa Communale'nin bahçesine alalım. Buradan Capri feribotlarının kalktığı Marina Piccolo'yu ve şehir içi plajlarını da kuş bakışı görebilirsiniz. 


Şehir içinde görülecekler temel olarak bu kadar. Küçük bir İtalyan yaz şehri ne de olsa. Ama didiklemeye kalksanız o ufacık tefecik şehrin içinin ne kadar dopdolu olduğunu görürsünüz elbet. En basitinden benim aklımda kalanlardan biri de Francis Bacon'un "My painting is not violent. It is life that is violent." sözüyle öne çıkarılan Transformations sergisi oldu. 21 Ekim'e kadar yolunuz düşerse ve bizden daha çok zamanınız olursa görmek için Villa Fiorentino'ya mutlaka uğrayın. 

Akşam Yemekleri 

* Başka yerleri bilemem ama İtalya'da öğün geçiştirmek diye bir şey söz konusu olamaz bizim için. O yemek illa yenecek! ;) İki gece kaldığımız Sorrento'da ilk gecemizi yine balıkçı köyü Marina Grande'nin o nefis koyunda, ama bu kez harika bir balık restoranı olan Ristorante Bagni Delfino'da geçirdik. Manzarasıyla, harika deniz ürünü tabaklarıyla, kaliteli servisiyle, leziz tiramisusuyla, ikram ettikleri o kendi limonlarından yaptıkları dünyanın en iyi limoncello'larıyla, kısacası her şeyiyle bayıldığımız bir restoran oldu burası. 


* İkinci gece ise masal gibi bir restoran bulduk tesadüfen. Yani gitmeden önce burada hazırladığım listede olmayan diyelim. Capri Adası dönüşü biraz dinlendikten sonra yakınlarımızda yüksek puanlı, iyi yorumlar alan nereler var bir bakalım diyerek bulduğumuz Ristorante I Giardini di Tasso'da rüya gibi bir deneyim bizi bekliyormuş meğer. Ara sokaklardan içeri girip, ortalama bir iç mekandan geçtikten  sonra kendimizi nefis bir bahçede bulduk. Yüzlerce yıl öncesinden kalma tarihi kemerlerin altına ve tarihi o kadar eskiye dayanmasa da oldukça yaşlı limon ağaçlarının altına masaların atıldığı bir aile restoranı burası. 

   
Sahibi olan amca size baş köşeyi ayırdım diyerek bizi kemerlerden birinin altındaki masaya alıyor. Bir de dalından koparıp kokusunu koklamamızı istiyor gurur duyduğu limonlarının. Ve ne kadar gururlansa az, çünkü böyle bir koku ve aroma yok. Zaten buraya da bu limonlarla yapılan limonlu ve karidesli risotto'larından yemeye geldik öncelikle. Onun dışında harika bir burrata peyniri ve prosciutto tabağı ve ricotta peynirli kabak çiçeği kızartması bölüştük başlangıç olarak. Bir şişe de Per'e Palummo şarabı açtık yanına.  


Hava karardıktan sonra bir de her masayla sohbet ederek gitarıyla müzik yapan, tatlı ve geveze bir İtalyan amca daha gelince ekip tamamlandı. ;) Ya işte bana böyle şeylerle gelin. Öyle şık şıkırdım ortamlar değil, böyle lokal, sürpriz tatlılıklar istiyorum gittiğim yerlerde. Bu da o duraklardan biriydi işte. Biraz şişlendik sivrisinekler tarafından ama olsun, her anına değdi. ;)

Sorrento'da iki günü tamamladıktan sonra yağmurlu bir günde Ravello'ya doğru yola çıkacağız ama önce buradan günübirlik yaptığımız Capri turundan biraz bahsedeyim. Sıradaki yazıda Capri'deyiz anlayacağınız. (Gerçek hayata dönecek olursak üstümdeki ataletten kurtulup denize gidebilmeyi başarı olarak sayacağım bir Kaş günündeyim tabi. ;) Fiziken ve ruhen pek düşük enerjili açtım sezonu ama Kaş iyi gelecektir, beni kendime getirecektir en kısa zamanda. Kendimi onun temposuna bıraktım ve bekliyorum bakalım. Çok şükür Güney İtalya'nın hiçbir yerine değişmeyeceğim bu güzelliği yaşayabildiğimiz her ana.)

İyi haftalar!

Eski Foça

Bugün yine yaklaşık bir ay öncesine, yani 21-22 Nisan'a dönüyoruz. Ve Ege turumuzun son durağı olan Eski Foça'ya, bizimkilerin oradaki evine kendimizi atıyoruz. Burayı hep çok az sayıda insanın, açık kafe ve restoranın olduğu, minicik bir sahil kasabası olarak hayal etmiştim. Hatta Karaburun benzeri bir yer çıkacak diye düşünmüştüm. Ama Foça beni çok şaşırttı doğrusu. Yaz-kış yaşanabilecek kadar çok alternatifli bu güzel kasabanın neden birçok insanın emeklilik hayallerini süslediğini anlayabiliyorum artık. Gelin önce birbirinden güzel, o renkli panjurlu taş evlerine bir göz atalım. Zaten bana taş evlerle dolu ara sokaklar verin ve beni unutun! ;)



Merkezin sahil şeridini ise Kale  tam ortada kalacak şekilde Büyükdeniz ve Küçükdeniz olarak ayırmışlar. Boydan boya sabah ya da akşam yürüyüşü yapabileceğiniz, kesintisiz ve düz ayak, nefis bir sahil şeridi var buranın. Kaş'ın yokuşlarına, kayalarına alışkın bir tip olarak biraz bu düz ayaklık durumuna özenmiş olabilirim. ;) Küçükdeniz adı verilen koy tipik bir Ege balıkçı kasabasının sahili görüntüsü veriyor yine. Sahil boyunca sıralanmış balıkçı takaları, deniz ürünleri restoranları ve kafelerle dolu. Yine Kaş'tan sonra deniz ürünleri anlamında da bayıldığım bir yer oldu burası. Balıkçı tezgahlarını gezince bile anlıyorsunuz restoranlarda sizi nelerin beklediğini. 


Denizin rengi olağanüstü. Temizliği dışarıdan bakınca bile belli oluyor. Yol boyunca merkezin her yerinden denize girmek mümkün. Ama ben şezlong ve şemsiye isterim, yanıma buz gibi biramı söyleyeyim, uzun uzun yatıp kitabımı okuyayım derseniz daha rahat edebileceğiniz bir sürü plaj işletmesi de bulunuyor araba/dolmuş mesafesinde. Ha tabi "öyle dışarıdan bakıp denizin rengi güzel demekle olmuyor, buyurun sizi önden alalım, bir de denizin içindeyken yorumlarınızı duyalım," derseniz onun için ciddi bir cengaverlik gerekiyormuş biz Akdeniz'e alışkın bünyeler için. Ağustos ayında bir deneme yapmayı planlıyorum ama başarılı olamayabilirim, şimdiden söyleyeyim. Çünkü denizde üşümeye hiç tahammülüm yok! ;) Ama tabi ki Akdeniz foklarına selam vermek ve Siren Kayalıklarını görmek için bile gelmeye değer yazın. 


Nisan'da doğal olarak hiçbir plaj işletmesi açılmadığı için her yer boştu, ama yine de arabayla Yeni Foça'ya kadar giderken gördüğümüz plajlarına bayıldık. Girintili çıkıntılı doğasıyla bana Kaş ve çevresini de andırdı. Club Med'in de yeniden açılacağı söyleniyor bu arada, ne derece doğru ülkenin bu halindeyken bilmiyorum ama güzel haber bana göre.  Yeni Foça ile ilgili çok yazacak bir şey bulamadım. Yazlık evlerin yoğun olduğu kocaman bir koy gibi düşünün. Yeme içme yerleri biraz daha ehven. Tarihi ve karakteristik dokusu yok. Dolayısıyla yeni olan birçok şey gibi eskinin yanında bahsedilmeye değmezlerden. 

O yüzden yine dönelim Eski Foça'ya. Bu güzel kasabayı tepeden görmek isterseniz şehrin simgelerinden biri olan yel değirmenlerinin olduğu tepeye çıkabilirsiniz. 


Bir de şehir efsanesi var bu güzel Egeli'nin: Karataş. Bu efsaneye göre şehrin içinde bir yerlerde bir kara taş varmış ve kim ona basarsa bir gün mutlaka yeniden Foça'ya dönüyormuş. Bu efsaneyi simgeleyen bir sembolik Karataş'ı da şehrin merkezindeki o en keyifli avlulardan birine yerleştirip, üstüne de Ataol Behramoğlu'nun şiirinden bir alıntı levhasını çakmışlar. Sembol falan dinlemeden herkes üstüne basıyor tabi, o ayrı. ;)


Gelelim yeme içme notlarına...

* Kahvaltılar elbette bizim Tan Pansiyon'un balkonunda alındı. ;) Dolayısıyla meşhur Taşköy kahvaltısını denemek bir dahaki sefere kaldı. 

* Kavala'da bir kahve ya da soğuk bir içecek molası verebilirsiniz. Çok keyifli bir konumu olan, taş ev içinde güzel bir kafe burası. 

   
* Gün içinde atıştırmalık olarak her yerde midye dolma, midye tava, kalamar ızgara ve tava, balık ekmek gibi deniz ürünlü seçeneklerin yanında köfteden söğüşe her türlü alternatifi de bulabileceğiniz bir çarşı içi mevcut. 

* Dondurma için illa ki o kuyruğa girilecek ve Sakız Dondurma Nazmi Usta'nın dondurması yenecek desek de sağ olsun bizimkiler eve bir sürü çeşit aldıkları için kuyruk eziyeti çekmeden dondurmamızı evde yedik. Kıh kıh! ;)


* Akşam tabi ki, illa ki, muhakkak ki balık yenecek! O güzelim balıkların da hakkı verilecek. Biz Deniz Restaurant'ı tercih ettik ve kendimizi Süleyman Bey'e teslim ettik. İyi ki de öyle yapmışız. Damak çatlatan bir tazelik ve lezzet ile fosfora boğulduk adeta. Gün batımının sıcak sarısının vurduğu karşı kıyı ve yel değirmenlerine karşı oturduğumuz sofradan gerçek anlamda bir derya kuzusunu da hüpleterek kalktık. İlk kez yediğim bu nefis balığın adı trança imiş. Ege balıklarından denemek isterseniz mutlaka deneyin derim.  


Tabi ki gecenin sonunda hafiften kaymaya başlamışken bir selfie çektik. Tabi ki ikram edilen o kendilerine özgü haşhaşlı revani benzeri tatlıya önce "ay yok, tatlı yemeyelim" diyerek burun kıvırdık, sonra silip süpürdük. Tabi ki eve döndükten sonra "iyi geceler" diye yataklarımıza dağılmak yerine baykuşlar gibi balkondaki yerlerimize dizilip gecenin ikisine kadar her yarım saatte bir üstüme bir şey daha ilave ederek içmeye ve sohbete devam ettik. ;)

Yani kısacası Eski Foça'nın tadı damağımda kaldı dostlar. Genel olarak Ege için aynı şeyi söyleyebilirim. Ne yazık ki çok ihmal etmişiz kendisini. Bunu telafi etmek için daha çoook gelmek lazım buralara çook. Şimdi İsocum olsa yanımda "yurdun her köşesi cennet, dünyanın en güzel ülkesi burası, ama en güzel şehri de İstanbul" derdi. Ben de İstanbul'un trafiğinden, çirkin betonlaşmasından, havasından girer ülkenin eğitimsizliğinden, en medeni yerlerin bile kirliliğinden, geri kalmış kafalardan falan çıkarak yurt dışından örneklerle tezimi savunurdum. Sonra en azından orta nokta olarak bir sahil kasabasına yerleşmeye ikna etmeye çalışırdım. O da en az beş sene sonra diyerek bir adım atmış gibi yapar, ama "hep merkezimiz İstanbul olsun" diyerek yeni bir tartışma konusu başlatırdı. Ah bu uzun ilişkiler sonrası rutine binen bağzı birbirini sinir etmeler! ;) Kıh kıh, on gündür yaban ellerde olduğu için özledim sanırsam. ;)

Neyse, alnımın akıyla bir gezi yazısı dizisini daha bitirdiysem yenileri düşünmeye başlayabilirim bence. Nereye gitsek ki? ;)