Mamut Art Project 2020

Hiç kaçırmadığım sanat etkinliklerinden biri de Mamut Art Project'ti yıllardır. Covid sayesinde Kaş'ta kaldığım süreyi uzattığım için bu sene onu da online görebileceğim artık. Fiziksel olarak gezmek isteyenler için bu yıl Mamut Art Project Yapı Kredi Bomontiada'da ve 27 Ekim-8 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek. Pandemi düzenlemeleri nedeniyle sergiyi gezmek için öncesinde rsvp@mamutartproject.com adresi üzerinden randevu almanız gerekiyor. 

Güncel sanatta yılın umut vadeden sanatçıları için benzersiz bir keşif alanı olmayı başaran Mamut Art Project, sanat kariyerinin başında olan bağımsız yeteneklerin çalışmalarını koleksiyonerler, küratörler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturuyor.

2019 senesinde 20.000’e yakın ziyaretçi ağırlayan Mamut, bu sene sizleri 49 yeni sanatçı ile tanıştıracak. Bu yılın sanatçılarını ve eserlerini görmek için buraya tıklayabilirsiniz

İstila - Yağmur Çalış

Zelal Özkan 

Pride - Meral Taşkırıcı

Doğan Demir

Ulaşılabilir sanat alternatifi olarak yola çıkan ve her yıl yeni sanatçıların üretimleriyle gelişen Mamut Art Project, farklı alanlarda uzman isimlerden oluşan ve her yıl değişen jüri üyeleri tarafından başvurular arasından seçilen sanatçılara, kendi idareleri ile yürütebilecekleri, disiplinler arası bir paylaşım ve sergileme imkanı sağlıyor.

İyi gezmeler.

Artweeks @Akaretler

"Ah, şimdi İstanbul'da olmak vardı" diyeceğim etkinliklerden biri daha başladı bugün: Artweeks @Akaretler 8 Kasım'a kadar Sıraevler'de gezilebilecek. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen bu sanat dolu haftada yine birbirinden ilginç işleriyle pek çok yerli ve yabancı sanatçıyla bir araya geleceğiz. Etkinliğe Anna Laudel, The Empire Project, Ferda Art Platform, Gama, Martch Art Project, Merkur, Mine Sanat, Pi Artworks, Pilevneli ve x-ist galerileri katılacak. 


Mehmet Güleryüz 

Ramazan Can - Kulak Ver

Pandemi nedeniyle sağlık önlemlerinin hassasiyetle uygulanacağı Artweeks@Akaretler’de ayrıca Ara Güler Müzesi de özel seçkisiyle 35 numaralı binada yer alacak.

Ansen - No Man's Land

Artweeks@Akaretler; 28 Ekim itibariyle Akaretler Sıraevler’ de 25 – 27, 35, 37 – 39 ve 55 numaralı binalarda ücretsiz olarak sanatseverleri bekliyor. Hangi binada hangi galerilerin olduğunu aşağıda görebilirsiniz. Ziyaret saatleri saat 12.00-19.00 arası. 

No: 25 – 27
Mine Sanat Galerisi – Anna Laudel
Ferda Art Platform – Empire Project
Martch Art Project – Gama Galeri

No: 37 – 39
Pi Artworks – Merkur Galeri
Pilevneli Galeri – X-Ist
Ekrem Yalçındağ Küratörlüğünde Volkan Demirel – Baha Toygar Koleksiyonu

No: 35
Ara Güler Müzesi
Serdar Bilgili

No: 55
Şerife Bilgili Ercantürk
İyilik için Sanat Derneği

Benim yerime de gezecek olanlar el kaldırsın! ;)

Sergi: Ruhun Kabuğu / Shell of the Soul

Galeri 77, Zeynep Akgün’ün “Ruhun Kabuğu” isimli dördüncü kişisel sergisine 15 Ekim – 14 Kasım tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçının yeni serisi insanın beden-ruh dikotomisi ve bunun toplumdaki yerimizi şekillendirmedeki etkisini ele alıyor. Bu resimler bilinenle bilinmeyeni ve de görülenle görülmeyeni birbirine bağlamak için gerçeklik ve gerçeküstücülük arasında gidip geliyor.

Öteki Bahçe

Resimlerin estetiği, barok ve klasisizmle birlikte çağdaş sanattan bildiğimiz eklektik kompozisyon kavramına da uygunluk gösteriyor. Resimlerin parça parça karakteri, objelerin çatışması ve semboller; bir rüyayı andıran atmosferle birleşince, gerçekliğin sürrealist yorumuna yakınsıyor. Nihayetinde Akgün’ün yaklaşımı bilinen üsluplar ve akımların arasında duran güçlü bir pozisyonu formüle eden bireysel bir yaklaşım. Bu yüzden Akgün kendi resimsel stratejisini kurguluyor; bu strateji çoğulcu karakteri sebebiyle çağdaş bir estetik açığa çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda günümüz dünyasındaki varoluşsal mücadelemize atıfta bulunan kavramsal bir anlam ediniyor. 

Bu resimlerde baskın unsur, parça parça ve sahibi belli olmayacak bir şekilde başsız olarak temsil edilmiş olan beden unsuru. Yüzü olmayan gövdeler bilinmeyen alanların ve katmanların önünde çember oluşturuyorlar. Bazen birbirleriyle ilintili halde, bazen de sessiz bir yalnızlık içinde o anda donup kalmışlar. Pozları dinamik hareketleri anımsatıyor, bu hareketler izleyici gözlerini tabloya doğrultmadan hemen önce gerçekleşmiş gibiler. Figürlerin kasları gergin ve bedenler sonsuza kadar duracakları dansçı pozlarında yakalanmışlar. Eserlerde zaman mefhumu kaybolmuş ve mekân belli başlı yerlerden ve coğrafyalardan tamamen bağımsız. Bedenler idealizm ve natüralizm arasında bir üslupla betimlenmiş olsa da belirli kişilere ait olmayan, parça parça ve kimliksiz halleri sayesinde izleyici ile daha kolay bağ kurabiliyor. 

Kıskıvrak

İçi boş elbiseler, kompozisyonun bir diğer unsuru olarak izleyicinin dikkatini çekiyorlar. Tüm parçaların tam ortasında yer alan ve geri kalan unsurlarla aralarında sık sık bir renk kontrastı bulunan bu elbiseler; kıyafetlerin sosyal kodları sembolize eden kültürel anlamlarıyla beraber, aidiyet ve toplumsal cinsiyet meselelerine de atıfta bulunuyorlar. Elbise, bir moda öğesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Elbise, üzerinden kimliğimizi ve kişiliğimizi sunduğumuz bir levhadır. Ayrıca, elbiseler aynı zamanda toplumsal kural ve adetlere uymak için içine sığıştığımız birer kalıptır. 

Zeynep Akgün, sıcak ve dinamik gövdeler ile uçuşan kumaşlar ve boş elbiseler arasında bir kontrast kuruyor. Ten ve kumaş arasındaki ilişki, boş ve dolu gövdeler arasındaki farklılıklar; fizik ve metafizik ayrımıyla birleşince o tekinsiz ruh-beden ikiliğine işaret eden bir gerilim açığa çıkarıyor. Akgün’ün resimlerindeki figürler tüm elbiselerden, tüm zincirlerden ve tüm sosyal kalıplardan sıyrılmış gibi duruyorlar. Zaman ve uzay boyunca özgürce hareket ederek modern erkek ve kadınların bireyselleşme sürecinin evrensel birer sembolü hâlini alıyorlar. Boş ve minimal arka planlar, çıplaklık ve içi boş elbiselerle birleşince bedenin doğal saflığına ve ruhun özgürlüğüne vurgu yapıyorlar. Akgün’ün eserlerinde, beden ve ruh tüm dünyevi ve sosyal boyunduruklardan kurtularak olmaları gerektiği gibi var oluyorlar: Özgürce ve birey olarak... 

Yüzler ve Bedenler

Galeri 77, İstanbul dışında bulunan sanatseverleri de düşünerek sergiyi eş zamanlı olarak çevrim içi ortamlardan da izleyicileri ile buluşturuyor. Bu amaçla, sergiyle dair kendi üç boyutlu sanal tur deneyiminiz için buraya tık tık.

İyi gezmeler.

2666 & Kalem ve Kağıt & Öksüz Ağaçların Çobanı

Blog yazmadığım sürede en çok okuduğum kitapları yazmamış olduğuma üzüldüm. Kısacık notlar alarak buraya kaydetmek o kadar yararlı oluyormuş ki kendi açımdan. Birkaç alıntıya, bir iki karakterin ismine, minicik konu özetine bile bakarak kitabı yeniden okumuş gibi hatırlayabiliyorum çünkü. O yüzden en azından tadı damağımda kalan kitapları yazmayı ihmal etmeyeyim diyorum bundan sonrası için. Hatta İstanbul'a dönünce de yeniden bir gözden geçirebilirim okunan, çok sevilen ama buraya yazılmayan kitapları ve zaman olursa kısa notlar halinde paylaşabilirim. 

Kitap paylaşımının bana göre yararlı diğer bir tarafı da okuma konusunda tarzını sevdiğin insanların önerilerinden yararlanabilmek. Son iki yılı hem Kaş'taki işlerle hem sağlığımla ilgili konularla fazla dolu geçirip bloga da ara vermiştim. Ama bu dönemde de kendim yeni çıkan kitapları takip edemesem bile önerilerine bayıldığım isimlerin sosyal medya hesaplarından gördüğüm kitap önerileriyle şahane kitaplar okumaya devam ettim. Aşağıdakilerden ilk ikisi de öyle mesela. 


Roberto Bolano - 2666: Yaklaşık bin sayfalık bu kitap Bolano'nun vasiyeti ailesi tarafından yerine getirilmiş olsaydı beş ayrı kitap olarak basılacakmış. İyi olabilirdi diye düşündüm (beş olmasa da üç de olurdu ;) ) İnzivaya çekilmiş Alman yazar Archimboldi'yi araştırmayı tutku haline getirmiş dört akademisyenin bir araya geldiği ilk bölüme bayıldım. Boks maçı yazmak için Meksika'ya giden ama kadın cinayetleri konusu ilgisini daha fazla çeken Fate'in ve karısı tarafından terk edilerek kızı Rosa'yla birlikte yaşayan felsefe profesörü Amalfitano'nun hikayeleri de bence çok iyiydi. Dördüncü bölümle ilgili biraz sıkıntı yaşadım, zira Santa Teresa'da yaşanan ve bitmek bilmeyen aynı türden kadın cinayetleri serisini okumak biraz baygınlık geçirtti. Çok uzun tutulmuş gibi geldi bana o bölüm. O kadarına gerçekten gerek var mıydı, olmasa eksik mi kalırdı bilemedim. Bir de polisiye okumayı sevmem ve o bölüm başlı başına bir polisiye roman gibiydi diye sıkılmış da olabilirim. Ama Santa Teresa bildiğin Türkiye, dostum! Polislerin, medyanın tutumu, kadınlara bakış, yozluk seviyesi falan anlamında kardeş toplum seçilebilir hani. Son bölümde de Archimboldi'nin kim olduğunu öğreniyoruz ve 2. Dünya Savaşı zamanlarına ve Nazilere de uzanıyoruz. İçinde sıkı bir modern toplumun vahşiliği ve modern insanın kötülüğü eleştirisi barındıran bu romanı ben çok severek okudum. 

Hanns-Joseph Ortheil - Kalem ve Kağıt: Alman yazar sevgimi katmerlendiren bir yazarla daha tanışmış olmanın mutluluğu içindeyim. Kendi hikayesinden yola çıkan Hanns-Joseph Ortheil'in yazmaya başlayışı, yazma disiplinini oluşturması, babasının ilgisi ve yöntemleri o kadar etkileyici ki. Okul dönemlerine kadar konuşma güçlüğü çeken bir çocuğun kendini ifade etme aracı olarak yazmayı, kelimeleri, anlamları öğrenmesini sağlamak başka bir eğitmenlik becerisi gerektiriyor olmalı ve Ortheil'in babasında bu kesinlikle var. Belki bir de Alman bir baba olmalı böyle bir durumda - o kararlılık, o disiplin, o açıklık... O kadar hayran kaldım ki yazarın babasına. Şahane bir hikaye, şahane bir anlatım var bu kitapta. Okumanızı öneririm. 

İsmail Güzelsoy - Öksüz Ağaçların Çobanıİsmail Güzelsoy en sevdiğim Türk yazarlardan. Değmez, Gölge ve Çıt Yok romanlarını çok severek okumuştum. İlk kez okuyacaklar için onlardan biriyle başlamalarını öneririm, çünkü hâlâ daha favorim olmayı sürdürüyorlar. Ama bu demek değil ki bu romanı sevmedim. Aksine içinde aşk var, hikayesi olan ağaçlar var, Gezi var, sevilmez mi böyle roman? Zaten bence ne yazdıysa okunası yazarlardan İsmail Güzelsoy. İyi ki var.  

İyi okumalar!

Sergi: Çünkü Bu Bir Oyun

Çok sevdiğim genç sanatçılardan Ozan Ünal. Daha önce hem yine Galeri Selvin'de hem de Ortaköy Kethüda Hamamı'nda yaptığı şahane heykelleri görme fırsatım olmuştu. O yüzden bu seferkini gezemeyecek olsam da kesin tavsiye ederim görmenizi. Sanatçının Instagram hesabı için de buraya bakabilirsiniz.





21 Ekim'de başlayacak yeni sergisi ile ilgili basın bülteninden alıntı aşağıda.  

"...Bir gün sağ elime geldi kadının kendi gibiliği. Sol elime geldi erkeğin kendi gibiliği... Değdirdim...Uzaklaştırdım. Birleştirdim... Ayırdım. Ekledim... Çıkardım. Oynadım kendileriyle; kendi kendileriyle. Birileriyle; birbirleriyle..." 

Ozan Ünal sadece bir kadın ve bir erkek figürden türeterek öykülediği heykellerinden oluşan "çünkü bu bir oyun" sergisinde; Adem ve Havva'dan beridir kendimize ve birbirimize oynadığımız; belki bazen esneyen gerilen, hatta dönüşen ama hiç değişmeyen oyunları izleyip yorumluyor. Romantizmin çevresinde gezerken; yer yer oyuna dahil olmaktan, dahası alışkın olduğu tasarım ve üretim disipliniyle oynamaktan; kendi oyununun da keyfini çıkarmaktan geri durmuyor. 

"Çünkü bu bir oyun " isimli heykel sergisi 21 Ekim - 21 Kasım tarihleri arasında Galeri Selvin Arnavutköy'de izlenebilir.




Sanatçı hakkında: 

Ozan Ünal, 1974 yılında İzmir’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir’de aldıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Grafik Bölümü'ne girdi. Bu bölümü yarıda bırakarak aynı fakültenin Moda ve Aksesuar bölümüne geçti. Eğitimi sırasında Beymen Academia Tasarım Yarışması, Deri Günleri Tasarım Yarışması gibi tasarım yarışmalarında ödüller aldı. Merkezi Danimarka’daki SAGA International Design Center Young Designer Seminar’da Türkiye’yi temsil etti. 2000 yılında “Sınırlandırılmış Hayalgücü-Tasarımcı Bakış Açısı” teziyle mezun oldu. 2001 yılında İzmir Karşıyaka’da Atölye Pi Tasarım ve Sanat Atölyesi’ni kurdu. İstanbul ve İzmir'de kişisel sergiler açtı. Art NewYork, Art Miami gibi uluslararası fuarlarda eserleri sergilendi. Halen İzmir de kendi atölyesinde ağırlıklı olarak heykel olmak üzere çeşitli disiplinlerde sanatsal çalışmalarına devam etmektedir.

Şimdiden iyi gezmeler!

İki Müthiş Belgesel Film

Kaş'a geldiğimden beri ne dizi ne film izlemiştim. Burada gökyüzü televizyonu en favorim her zaman. ;) Ama My Octopus Teacher  ve A Life on Our Planet'i o kadar çok gördüm ki sevdiğim Instagram hesaplarında, hemen izlemezsem olmaz dedim. Zaten tam benlik iki yapım ikisi de. Doğanın bilgeliğine ve akışına sonsuz bir inanç ve hayranlık duyanlar için birebir.   

My Octopus Teacher 


Hayatının bir döneminde son derece büyük bir ruhsal tükenmişlik yaşayan ve çıkış yolunu  kendisini en iyi ve canlı hissettiği okyanusun derinliklerinde bulan dalgıç Craig Foster'ın hikayesi. Bunu her gün büyük bir tutkuyla yapan Foster, her dalışında okyanus altındaki yaban hayatın parçası olan bir ahtapotu da izlemeye başlıyor. Ve aralarında müthiş bir bağ kuruluyor bu hayvanla. Hem çok etkileyici görüntüler hem de çok duygusal sahneler sizleri bekliyor bu belgeselde. Doğayla bir olmanın güzelliği ve iyileştirici, dönüştürücü etkisi her zamanki gibi hayranlık uyandırıyor içinizde. Mutlaka izleyin. 

A Life On Our Planet


İngiltere'de milli hazine olarak kabul edilen ve 50 yılı aşkın bir süre BBC'ye doğa tarihi programları hazırlamış olan 93 yaşındaki David Attenborough'un "tanık ifadem" dediği A Life on Our Planet da kaçırılmaması gereken belgesel filmlerden. Gezegenimizin tarihi düşünüldüğünde son derece kısa bir süre içinde insan türünün  verdiği zararı ve yok ediciliğini görmek, belki sürekli duyup da önemsemediğimiz "iklim krizi", "kıtlık", "salgın hastalıklar", "plastik kullanımının zararları", "yaban hayatın yok edilmesi" gibi kavramları yeniden ciddi bir biçimde düşünmemize yol açar. Çünkü bu sorunların hiçbiri artık göremediğimiz çok uzak bir gelecekte gerçekleşecek şeyler değil. Her geçen gün bizzat yaşadığımız ve izlediğimiz şeyler aslında. Yok edilen her yağmur ormanı parçası, her balık türü, yapılan her nükleer santral, hes'ler ya da fazladan yapılan her alışverişten tutun da aşırı et tüketimine kadar her konuda doğayı biraz daha tüketiyoruz. 

Çok şükür ki Çernobil örneğinde de gördüğümüz gibi doğa yeniden yaşamı yaratacak bilgeliğe sahip. İnsan da David Attenborough'un dediği gibi "buraya kadar zekasıyla gelmiş olabilir ama bundan sonrası için bilgelikle ilerlemek zorunda." Sürdürülebilir yaşamı kurmak zorunda kendisi için. Yine  Attenborough'un dediği gibi "bu işin gezegenimizi kurtarmakla ilgisi yok, kendimizi kurtarmakla ilgili." 

Enseyi karartmadan çözüm önerileri de sıralanmış belgeselde. Ama şahsen benim ense çok karanlık insan türü için (bizim ülke için zaten umudun kırıntısına sahip değilim!). Bence biz her türlü kendi kendini yok eden bir tür olacağız. Sonrasında doğa ve gezegen bizden kurtulduğuna bir oh çekip yeni bir yaşam kuracak kendine. Mutlaka izleyin. 

5. İstanbul Tasarım Bienali Yarın Başlıyor!

İKSV tarafından, Vitra sponsorluğunda ve Mariana Pestana küratörlüğünde gerçekleşen ve "Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım" başlığını taşıyan bienalde farklı ülkelerden ve disiplinlerden katılımcıların projeleri sergi mekânlarında, İstanbul sokaklarında ve dijital ortamda ziyaretçilerle buluşmaya hazırlanıyor. 



COVID-19 salgınının küresel boyutlara ulaşmasıyla gündelik hayatın yeni kuralları şekillenirken, 5. İstanbul Tasarım Bienali de kamu sağlığını ve güvenliğini korumak için sergi ve etkinlik yapısını yeniden değerlendirdi. Bienal, alışılagelmiş ziyaret biçimleri yerine sosyal birlikteliğin yerelden beslenen yeni modellerini geliştirme yoluna gitti ve fiziksel varlığını gözden geçirdi. Sadeliği, yaratıcılığı, paylaşmayı ve dayanışmayı ön plana çıkaran yaklaşımların önem kazandığı bu “fiziksel mesafelenme” döneminde, doğası gereği etkileşim ve diyaloğu artırmayı hedefleyen İstanbul Tasarım Bienali de izleyicisine erişmek ve onların deneyimlerini geliştirmek için yeni mecraları keşfedecek. 

Son dönemde yaşanan tüm bu gelişmeler ışığında 5. İstanbul Tasarım Bienali, izleyicilerini üç eksende bir araya gelen bir programla karşılayacak: Dijital ortamda yayımlanacak Eleştirel Yemek Programı adlı video serisi, Akdeniz havzasından projeleri Cihangir’deki ARK Kültür’de bir araya getirecek Kara ve Deniz Kütüphanesi programı ve bir arada yaşamayı yeniden ele alan projelerin Pera Müzesi’nin yanı sıra kentin farklı noktalarına uzanacağı Yeni Yurttaşlık Ritüelleri adlı müdahaleler dizisi. 


Daha önce eylül ayında başlayacağı duyurulan 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin başlangıç tarihi de 15 Ekim 2020 olarak belirlendi. Yeni formatıyla Pera Müzesi ve ARK Kültür’de görülebilecek bienal sergileri 15 Kasım 2020 tarihine kadar açık olacak. İstanbul sokaklarına yayılacak müdahaleler, araştırma projeleri ve video serileri ise sergiler kapandıktan sonra, 2021 yılı boyunca devam edecek. Programın İstanbul’a yayılan yapısı kapsamında, fiziksel mesafelenme ve benzer kısıtlamalara uyumlu bir şekilde, kentli ziyaretçilere hitap eden açık hava etkinliklerine öncelik verilirken dünyanın her yerinden izlenebilen içerikler de sağlanacak. 



 Daha detaylı bilgi ve katılımcılar için buraya tık tık.

Hans Op de Beeck Hayranları Buraya!


Öncelikle bilmeyenler için bir bilgilendirme yapayım. Pilevneli Gallery'nin Mecidiyeköy'de yeni açılan galerisi bir yıllığına, geçici olarak kapanmış. O nedenle Pilevneli sergileri bu yıl hep Dolapdere'deki galeride olacak.  

Şimdi Hans Op de Beeck'in o muhteşem figüratif heykellerine bayılanları görelim! Evet, ben de onlardan biriyim ve nerede görsem kaçırmam derdim ama bu seneki sergi uzatılmazsa kaçıracağım gibi görünüyor. O yüzden lütfen 22 Kasım'a kadar devam edecek "Süzülme" (Drifting) sergisini benim için de gezin olur mu? Ben sanatçının ve galerinin Instagram hesaplarıyla yetineceğim bir süre daha. 

Sanatçının bu kişisel sergisinde, daha önce Türkiye’de sergilenmemiş eserleri yer alacak. Sergi, insanın hayatın içinde adeta süzülmesine, daha iyiye, kadere, kontrol edemediklerine teslim olması ve dikkatinin dağılmasıyla gün içinde kurduğu hayallere dalması duygusuna odaklanıyor. Sanatçı eserlerinde insanoğlunun uykuya dalışını ve içinde bulunduğu realiteden kopuşunu, zaman zaman bir ‘geçiş’ durumunu da temsil edebilecek kaçınılmaz olanın, yani ölümün esintilerini konu ediniyor. 


Bu arada daha önce sanırım herhangi bir sergisini gezmediğim -belki de modern sanat fuarlarında görmüşümdür- Tayfun Serttaş'ın "Saptanamayan" (Undetectable) adlı sergisi de aynı tarihlerde, yani 8 Ekim-22 Kasım arası Pilevneli Dolapdere'de gezilebilecek. Sanatçının hesabından gördüğüm kadarıyla orada da ilginç işler sizleri bekliyor.   


Tayfun Serttaş bu sergisinde veriler, istatistikler, rakamlar ve polemikler arasında geçirdiğimiz dönemi kamusal katmanlar arasındaki saptanamamazlığın iz düşümü olarak değerlendiriyor. Güncel olan ve süregelene “Saptanamayan” ile yeni yorum getiriyor. 

O zaman neymiş? 22 Kasım'a kadar benim için de bu iki sergiyi geziyormuşsunuz. ;)
İyi hftalar!

YKKSY'de 3 Sergi Birden

Instagram ve Facebook sayfalarımda belirttiğim üzere hâlâ Kaş'tayım ama "İstanbul'da olsam kesin giderdim" dediğim etkinlikleri sizlerle paylaşmaya karar verdim. Ah bir de okuduğum ve bayıldığım kitapları yine içlerinden birkaç alıntı da olsa sadece yazacağım, çünkü sonra bakıp da nasıl duygularla okuduğumu hatırlaması çok keyifli oluyor. Yani kısacası galiba kendi arşivim olarak blog yazma alışkanlığımı özlemişim. En azından sonbahar-kış dönemlerinde burayı biraz doldurayım, yazın yeniden Kaş Crush'la dolar, coşar taşarım. :) 

O zaman ilk haber gelsin. Hafta sonu Beyoğlu’na gidecekler için YKKSY Binası içinde üç sergi sizleri bekliyor: 

1) İlki Lale Müldür’ün Milat sergisi. Basın bülteninden minik bir açıklamayı ve birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşayım 👇 

 “22 Eylül – 31 Ekim 2020 tarihleri arasında gezilebilecek olan “Milat” sergisinde Lâle Müldür’ün şiirlerinin davet ettiği imgesel alanın renkleri, jestleri ve figürleri resimsel bir üretim içinde yeniden yorumlanıyor. Sergilenen resimlerde öne çıkan temel öğelerin başında figür geliyor. Bu figürlerin birçoğu şairin dostlarına ait portreler. Aynı zamanda bu portreler arasında şairin Albrecht Durer gibi ruhsal yakınlık kurduğu sanatçılar da var. Müldür’ün resimleri dostlarına, yakınlarına ithafla başlayan ya da onlara hitaben yazdığı şiirleriyle ortaklık taşıyor. Adını Lâle Müldür’ün son kitabı “Tehlikeliydi, Biliyordum”un ilk şiiri Milat’tan alan sergi, sanatçının üretiminde bir kırılma anını düşünmek arzusundan da besleniyor.” 






2) İkinci sergi yine aynı tarihler arasında gezilebilecek Deniz Gül’ün Meydan adlı sergisi. 👇 

“Sanatçının sokakta olmaya ve mekânları duyumsamaya dair önerilerinden yola çıkıyor. Deniz Gül, “Meydan"da bir arada yaşamanın izleriyle yazılmış kent mekanlarında ve meydanlarda, mesafelere, yakınlıklara ve birbirine temas eden öğelere bakıyor. Mekânın kendisiyle kurulabilecek çetrefilli ilişkileri yüzeye çıkartan Gül tekil deneyimin belirlenemez biçimlerini birlikte düşünmeye davet ediyor.” 




 3) Benim hiç ilgimi çekmese de kültürümüz açısından önemli bir yeri olan Karagöz ve Hacivat ikilisi ile ilgili üçüncü ve son sergi ise 21 Şubat’a kadar devam edecek. Geleneksel Türk Gölge Tiyatrosu’nun önemli temsilcilerinden Ragıp Tuğtekin’in Yapı Kredi Müzesi Koleksiyonu’nda yer alan orijinal tasvirlerinin, karagöz sanatına hayat veren üstatların ve günümüz karagöz sanatçılarının tasvirlerinin yer aldığı Karagözüm İki Gözüm sergisi çocuklarınızla da gezmeyi düşünebileceğiniz bir alternatif olabilir. Tasarımı Karşılaşmalar ekibine ait sergide 20’den fazla karagöz sanatçısının 350 tasviri, dünya gölge tiyatrosu içerisinde karagöz oyunlarının yeri, dünyada karagöz oyunlarının nerelerde oynatıldığı, gerçeküstü figürlerin ve halk efsanelerinin karagöz tasvirlerine yansımaları, günümüz karagöz sanatçıları gibi tematik başlıklar altında ele alınıyor. Birkaç fotoğraf ekledim aşağıya. 







 İyi hafta sonları!

Influencer Olmak İçin Tüyolar

                             

"Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?"

Son zamanlarda en çok merak edilen konularından biri olan “influencer”  kavramını bu alanın en büyük hacimli ajansı olan Boomads’in yönetici kadrosunda yer alan Ahmet Erten ve Hilal Meriç Bor değerlendirdi.

• Nasıl influencer olunur?
• Influencerlar profilleriyle ne zaman kazanç elde etmeye başladılar?
• Başarılı influencerlar neler tavsiye ediyor?
• Markaların, influencer marketing çalışmalarında yaptığı hatalar neler?

"Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?" kitabı influencer olmak isteyenlere bir yol haritası çizmek, merak edilen soruları yanıtlamak ve influencer marketing yapmak isteyen markalara ise bu alanda yapılması ve yapılmaması gerekenleri aktarıyor.  Hürriyet Kitap etiketi ile yayınlanan kitapta Ahmet Erten ve Hilal Meriç Bor’un görüşleri dışında  Danla Bilic, Rüya Büyüktetik, Gamze Biran, Çizenbayan, Bianca Somer, Hassas Anne, Merve İpek Öztürk gibi 30’u aşkın influencer’ın ilham veren tüyoları yer alıyor.

‘’Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?’’ kitabına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Minik Bir Not

Hani bu notu yazmasam da zaten fark etmişsinizdir ama ben yine de Muharrem İnce gibi açıklama bile yapmadan ortadan kaybolmuş olmayayım diye yazayım dedim. ;) Kültür-sanat etkinlikleriyle ilgili yorumlarımı artık blog yerine İmgeleme'nin Facebook sayfasında ve Instagram'da -hikayeler ve gönderilerde- bulabilirsiniz. Bloga yeterince zaman ayıramayacak bir dönemdeyim. Geçici mi, kalıcı mı olur bilmem ama biraz daha pratik devam edeyim dedim bu paylaşım işine. Zaman zaman "Öneri" ve "Okuyorum" bölümlerini güncellemeye ve sizleri okumaya devam edeceğim tabi ki. Yani bu bir veda değil, platform değişikliği bilgilendirmesi diyelim.  E görüşürüz o zaman. ;)  


Sergi Haberi: Divane

Haniyeh Aeini’nin tamamı akrilik eserlerden oluşacak “Divane” isimli sergisi 10-31 Ekim 2018 tarihleri arasında Galeri Eksen’de gerçekleşecek.

Haniyeh, yaşamın zorluklarını farklı anlam ve anlatılara sarılarak azaltan ve bu sayede kendi olmayı başaran figürlerin fedakarlıklarını, eserleriyle gözler önüne seriyor.




Sergideki eserlerde “divane”nin toplumsal maskelerini sıyırıp, kimliğine dair yoğun ve uçlardaki duygularını ifade edişine tanık olacaksınız. Haniyeh’nin çizgilerinde insanın güzellik, gerçeklik ve “ben” olmak üzerine arayışını görebileceksiniz.

Zıtlıkları, varoluşu, kozadan kurtuluşu izleyebileceğiniz eserler, 31 Ekim 2018’e kadar Galeri Eksen’de.

İyi gezmeler!

Sergi Haberi: Melih Püskülcü'den Yüzler


Heidegger'a göre varoluşun temel kategorileri ya da temel biçimleri şöyle sıralanır; hal ya da duygu, anlama ve konuşma.



Bu üçü içinde hal ya da duyguyu (stimmung) ele aldığımızda, bir varlık kipi olarak en temel halimizin endişe (kaygı-angst) olduğunu belirtir. Bu endişe ya da kaygı, nesnesi belli olmayan türde bir korku olarak da ifade edilebilir. Geleceğin belirsizliğinin üzerimizdeki sürekli etkisi diyebiliriz buna!




Son yıllarda üzerinde çalıştığım bu insan yüzleri bu türden bir varoluşsal kaygının dışavurumunun izlerini taşımakta. Ancak belirtmeliyim ki bu yüzler bu izlenimi yaratsın diye değil, çalışmanın hezeyanı içinde kendiliğinden, adeta karşı konulmaz bir biçimde beliriyor.

Bunun en büyük nedeni de muhtemelen, kalabalıklar içinde sürekli olarak izlediğim tek tek yüzlerin birinden diğerine gide gide bir insan idesine evrilmesi; tüm zamanların tedirgin insanına!


Melih Püskülcü



Sanatçı yirmi beş yıla varan çalışmalarında resmin geleneksel olan peyzaj ve ölüdoğa gibi  konularının yanında portrelere ağırlık vermiş ve figüratif soyutlama diyebileceğimiz bir tekniği benimsemiştir.

Günümüzde resim ve felsefe alanları ile ilgili olarak çalışmalarını sürdürmektedir.


Sergi, 11- 30 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin'de izlenebilir.



Adres: Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy, Beşiktaş İstanbul
Tel: 212.263 74 81
Galeri Selvin, Pazar günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

Sergi Haberi: Datça Ruhu

Datça’da yaşayan 21 sanatçının eserlerinden oluşan “Datça Ruhu” Karma Sergisi 1-14 Ekim tarihleri arasında Datça Liman Sanat Galerisi’nde açılıyor. Sergiyi Datça Kent Konseyi Kültür Sanat Bilim Grubu düzenledi. Küratörlüğünü ise Ayşe Gülay Hakyemez yaptı.

Datça sakinlerinin, Datça’nın havası, denizi, çiçekleri ve hayvanlarının oluşturduğu benzersiz Datça Ruhu’nu resim, illüstrasyon, heykel ve enstalasyonlarıyla betimleyen sanatçılar:

Volkan Akmeşe, İdil Berf, Sema Boyancı, Zeynep Bozoğlu, Evrim Bozyel, Ayça Bumin, Şebnem Çaylan, Serap Çota, Gülsen Erdoğan, Nahide Erol, Tamer Ertuna, Gözde Yaldızciyan, Yasemin Gök, Özgül Kahraman, Melek Şule Kantürk, Nezaket Koç, Serap Riedel, Korkut Sönmez, Zeynep Şankaynağı, Mine Soral, Mehmet Ünsalan.

(Sağ: Korkut Sözmez; Sol: Serap Riedel )

Datça'ya yolu düşenlerin 1-7 Ekim ve 8-14 Ekim haftalarına bölünerek iki hafta boyunca gezilebilecek sergiyi kaçırmamalarını öneririm. 

İyi haftalar!

83 1/4 Yaşındaki Hendrik Groen'un Gizli Güncesi

Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum. Yürütecin peşinden ayaklarını sürüyerek yürüyüşleri, yersiz sabırsızlıkları, bitmeyen şikayetleri, çayın yanında yedikleri kurabiyeleri, inleyip sızlanmaları.Ben mi? Ben kendim 83 yaşındayım” 

Bir kitap sayfasında ya da dergisinde şu cümlelerle başlayan tanıtım yazısının tamamını bile okumadan karar vermiştim zaten bu kitabı almaya. Çok tatlı değil mi 83 yaşındaki bir yaşlının ağzından yaşlılığı dinlemek? Üstelik öyle nostaljiye bayılan, yanımdan çocuk-torun eksik olmasın diyen, ne olursa olsun yaşayayım kafasında olan bir yaşlı değil Hendrik Groen. Geriatristine gerekli olması halinde ötenazi istediğini belirten, huzurevinin sürekli şikayet eden yaşlılarından köşe bucak kaçan, Tanrı'yla birbirlerini rahatsız etmeme anlaşması yapmış, engelli scooter'ına binerek dört tel saçını rüzgarda dalgalandırmayı seven, dört tel saçı için iki ayda bir berbere giden, kendi çapında aşık bile olan, hasta bezi kullanma fikrinden nefret eden, her gün yazarak kendini iyileştiren BHÖ (Biz Hala Ölmedik) grubu üyelerinden. ;)


Yaşlılığın esprili bir dille anlatıldığı ancak gerçekçi bir bakışla hüzünlü taraflarına da değinen 83 1/4 Yaşındaki Hendrik Groen'in Güncesi takma bir isimle yazılmış. Yani Hendrik Groen'in ardındaki gerçek kimliği bilmiyoruz. Gerçek bir günlük mü, kurgulanmış bir roman mı onu da bilmiyoruz. Ama ben gerçek bir karakter olmasını çok istedim kendisinin, çünkü bu yaşlı profilini çok sevdim. 

Hollanda'da bir huzurevinde kalan Hendrik Groen her gün olanları kısacık da olsa günlüğüne not ediyor. Yaşlıların çay saati dedikoduları, yangın tatbikatı sırasındaki ağır aksak hareketleri, ufak tefek sakarlıkları, gençlerin zoraki ziyaretleri gibi sevimli ve komik konuların yanında alzheimer olduğu anlaşılan bir dost ile gerçekçi bir yol planı çizme, hoşlanılan bir komşunun felç geçirmesi, içkisinden asla vazgeçmeyen bir arkadaşın ayak parmaklarının kesilmesi, her ay cenazeler sonrasında boşalan ve yeni sakinlerinin yerleştiği odalar, kışın düşme korkusuyla pencere önüne mahkum kalma gibi hüzünlü yaşlılık gerçekleri de var bu kitapta. Toplumun ve daha genç insanların yaşlılara nasıl baktığı da o hüzünlü gerçeklik kısmına dahil. 

Ben çok severek okudum bu romanı. Umarım Hendrik gibi 83 yaşında günce yazabilen, akşamları bir iki kadeh şarabını içen, bedeninin elverdiği aktivitelerden hiç vazgeçmeyen ve şikayet etmeden yaşayabilen bir yaşlı olurum. (İlk üçü olurum da sonuncusuna söz veremiyorum sanki, yaşlılığın şanındandır şikayet etmek yahu! ;)) ) 

Alıntılar

* "Dün en güzel günlerimizden birini yaşadık yine; bir kalp krizi, bir kalça kırılması ve boğazına takılan bir Bastogne kurabiyesinden dolayı az kalsın boğulan biri. Ambulans gidip geldi; öğleden sonra üç sefer yaptı. İnsan yetişemiyor; o kadar çok konu konuşuluyor ki kahve ve çay saatlerinde."



* "Everest Dağı'na tırmanmış seksen yaşında bir adam var. Ben kaldırım kenarını çıkmaya zorlanıyorum. bu hiç adil değil."

* "Beklenilenin aksine yıllar içinde ufak şeylerle uğraşmak daha önemli hale gelir, geniş düşünme ise azalır. Yaşlı ve bilge olmak kuraldan çok istisnai bir durumdur."

* "Hasta çocuklar için klinik palyaçolarından sonra şimdi de yalnız yaşlılar için palyaçolar görevlendireceklermiş. Onları şimdiden uyarmak isterim; kalan en son gücümle, beni neşelendirmeye gelecek olan palyaçonun neşeli, ukala kafasını tavayla yaracağım."

* "Dalgınlık. Yaşlılar tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeylerini kaybederler, ancak her şeyin yerini bilen bir anneleri yoktur artık."

Keyifli okumalar.. Ve iyi hafta sonları hepimize!