Sergi Haberi: 'Aklımda bir söz vardı sessizliklere dair...'

Dilşad Akçayöz'ün 'Aklımda bir söz vardı' sessizliklere dair... isimli heykel sergisi 15 Eylül - 10 Ekim tarihleri arasında Nişantaşı Galeri Selvin'de görülebilir.

Çocukluk ile yetişkinlik arasında, toplumun biçimlendirme arzuları ve kendi gerçekliği kıskacında sıkışmış, sıkıştırılmış genç bireylerin içsel yolculukları ve  sessizlikleri bunlar.  Belki de hepimizin bir defa çıktığı kendini var ettiği,  özgürleştiği ve en büyük umudun içinde olduğunu keşfettiği bir yolcuk vardır. Bazı çocukların yolculukları ise daha kırılgan ve hassastır. Ben buna cam kalpli kayıp çocuk-lar diyorum.  Aslında kalbi camdan olan çocukların sessizliklerine ve umutlarına dair bir şeyler söylemek istedim sadece..  “Aklımda bir söz vardı, sessizliklere dair…” Bu verilmiş bir söz ve söylenmemiş ikinci bir söz arasındaki sessizliği ifade ediyor. Bu yüzden zaman kavramını ortadan kaldırıyor.  




Sanatçı hakkında: 1989 İstanbul doğumlu Akçayöz, 2009 yılında Marmara Üniversitesi Heykel Bölümü Lisans eğitimine başlamıştır. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Ana Sanat Dalı Yüksek Lisan Eğitimine başladı. Çeşitli sempozyumlarda yer alan sanatçı birçok karma sergiye katılmıştır. İstanbul'da kişisel atölyesinde araştırma ve üretimini sürdüren sanatçı, Ziyattin Nuriev atölyesinde yetişmiş ve eğitim döneminde çok sayıda yerli ve yabancı sanatçıyla çalışmıştır.

 

İyi gezmeler.

Taze Kuruyemiş Nasıl Ayırt Edilir?

Her evin ve ofisin vazgeçilmez lezzeti kuruyemişler! Kimi zaman ara öğünlerimize, kimi zaman keyifli sohbetlerimize kimi zamansa eğlenceli bir film keyfine eşlik eden kuruyemişler hayatımızın olmazsa olmazı! 

Günün her anı keyifle tükettiğimiz kuruyemiş lezzetini doğru seçmek, en taze ve kaliteli kuruyemiş lezzetini bulmak ise en önemli nokta olmakta…

 
Taze kuruyemişi anlamak ve doğru kuruyemiş lezzetini bulmak için dikkat etmeniz gereken bazı püf noktalar var. Siz de "Kuruyemiş seçerken nelere dikkat edilir? Doğru kuruyemiş nasıl seçilir? Kuruyemişler nasıl saklanır?" sorularını merak ediyorsanız yazımızın devamını okumanızı tavsiye ederiz.

 

Kuruyemiş Seçerken Nelere Dikkat Edilmelidir?

Taze ve lezzetli bir kuruyemiş lezzetini anlamanın en kolay yolu tadıdır! Tükettiğiniz kuruyemiş lezzetinin tazeliğini ve kalitesini kolaylıkla anlamanız mümkündür. Bayat kuruyemiş lezzetleri daha acı bir lezzete sahiptir. Yağ dengesi bozulan ve bozulmaya başlayan kuruyemişlerin tadı normalde tükettiğiniz taze kuruyemiş lezzetlerinden oldukça farklı olacaktır. Bu sebeple kalitesine ve lezzetine güvendiğiniz tüketici koruma kanunlarına uyan satıcılardan alışveriş yapanız önerilir. 

Ufresh sofralarınıza eşlik edecek lezzetli ürünleri, ilk günkü tazeliğiyle sizlere ulaşması için üstün kalite anlayışı ile değer sunmaktadır. Zengin ürün çeşitliliğini her gün yenileyen Ufresh; kuru meyveler, yağlar, kuruyemişler, lokumlar ve drajeler ile en taze lezzetleri özel ambalaj ve paket seçenekleri ile kıymetli müşterilerine sunmaktadır.  

 

Kuruyemiş lezzetinin tazeliği ve kalitesini etkileyen bir diğer önemli unsur kuruyemişlerin hava ile temasıdır. Kuruyemişlerin taze kalması için hava ile minimum temas etmesi gerekmektedir. Açıkta bırakılan ve uzun süreler hava ile temas eden kuruyemişler daha hızlı bayatlamaktadır. Bu sebeple kaliteli bir paketleme ya da ambalaja sahip olmayan kuruyemişleri satın almanız önerilmemektedir. 

Kuruyemiş fiyatları taze ve kaliteli kuruyemiş alırken dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biridir. Taze olmayan ya da bayatlamaya yüz tutmuş kuruyemişlerin fiyatları normal fiyatlarının daha altında satılmaktadır. Bu sebeple satın aldığınız ürünün kalitesi fiyatı ile doğru orantılı olacaktır. 
Kuruyemişlerin paketlerinde yer alan son tüketim tarihleri taze bir kuruyemiş olup olmadığını anlamak için kullanılabilecek en basit yöntemlerden biridir. Tercih edeceğiniz güvenilir kuruyemiş markalarının satış noktalarında, kuruyemişlerinizin son tüketim tarihlerine ve online olarak yapacağınız alışverişlerde paketi açmadan önce tüketim tarihine dikkat etmeniz önerilir. 

Kuru incirden kuru kayısıya, hurmadan zeytinyağına, incir çekirdeği yağından lokumlara, drajelerden kahveye, çiğ kuruyemişlerden kavrulmuş kuruyemişlere kadar geniş ürün gamı ile Ufresh, Türkiye’nin dört bir yanına hizmet veren şubeleri ve online satış web sitesi olmak üzere kaliteli ve taze ürünlerini tüketicisine sunmaktadır.
 
Taze Kuruyemiş İçin Doğru Saklama Koşulları

Satın alınan kuruyemiş lezzetlerinin tazeliklerini koruması için kuruyemişlerin saklama koşulları büyük önem taşımaktadır. Taze bir kuruyemiş hava almayan kilitli poşetlerde ya da kavanozlarda saklanmalıdır. Taze kuruyemiş lezzetini korumanız için saklama koşullarında direkt gün ışığı ve ısı almayan ortamları tercih etmeniz önerilmektedir. Ufresh kalitesi ve güvencesiyle, taptaze kuruyemiş lezzetleri, 250g paket - 500g paket - 1000g paket seçenekleriyle kıymetli müşterilerine sunulmaktadır. 

 

Kuruyemiş lezzetlerini hava almadan saklayan özel ambalajlarında paketleyen Ufresh, kilitli poşet tasarımlarıyla gıdalarınızı uzun süre ilk günkü tazeliğinde korumanızı sağlar. Size ve sevdiklerinize uğraşsız, doğru ve sağlıklı saklama koşulları sunar. 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Sergi Haberi: SSM'de Dün Bugün İstanbul

Sabancı Holding’in katkılarıyla gerçekleşen Dün, Bugün İstanbul sergisi 3 Eylül - 28 Kasım 2021 tarihleri arasında SSM'de ziyaret edilebilecek. Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi ve sanatçı Murat Germen’in çağrısıyla, yolu Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Programı’ndan geçmiş 22 sanatçının birlikte gerçekleştirdiği bu sergi, sizi de İstanbul hakkında yeni sorular sormaya ve düşünmeye davet ediyor . 


Mekâna özel hazırlanan işler çevre, hayvan popülasyonu, kentsel dönüşüm, toplumsal yaşam, tarihi mekânlar, su kaynakları, ulaşım ve ütopya / distopya kavramlarının da aralarında bulunduğu temalar ışığında kent dinamiklerine dair yorumlar içeriyor. Sergi seçkisini yağlıboya resim, çizim, enstalasyon, fotoğraf, video, serigrafik baskının geniş bir mecra yelpazesi oluşturuyor.

Ücretsiz gezilebilecek bu güzel sergi, katılımcı sanatçılar ve eserleri ile ilgili daha detaylı bilgi için SSM'nin web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.  

Büyük olasılıkla Kaş dönüşü bu sergiyi ben de gezebileceğim. Şimdiden çağdaş sanatçıların İstanbul üzerine yaptıkları birbirinden güzel işlerini görmek için sabırsızlanıyorum.  

İyi gezmeler!



Elgiz Teras Sergileri 2021 - "Gelecek Zaman"

Eylül-Ekim ayları geldiğinde içimdeki sergi ve tiyatro aşkı kabarmaya başlıyor. Geçen hafta altı günlüğüne İstanbul'a gidip Kaş'a döndüm ve fark ettim ki İstanbul'u ve kültürel etkinliklere katılmayı çok özlemişim. Ya bu sene Kaş yaramadı bana ya da pandemi etkisiyle her şeyden bu kadar uzak kalmak ama dönüp de şehrin tadını çıkarmak istiyorum had safhada. İyi mi, kötü mü, kalıcı mı, geçici mi göreceğiz bakalım. 

Ben muhtemelen Ekim sonuna kadar buralardayım ama sizler gezmek isterseniz diye 23 Ekim'e kadar devam edecek olan Elgiz Müzesi Teras Sergileri'nden bahsetmek istedim. Maslak gökdelenleri arasındaki Elgiz Müzesi'nin 2012 senesinden itibaren gerçekleştirdiği teras sergilerinin 13.’sü “Gelecek Zaman” başlığında 23 Ekim’e kadar gezilebilir. 113 sanatçının 144 yapıtla başvurduğu bu açık hava heykel sergisinde yer almak üzere 48 heykel seçilmiş. 




"Sergide sanatçının yenilikçi ve dönüştürücü bakış açısının, özgür olma isteğinin, değiştirici gücünün yarına, geleceğe dair öngörüleri bir araya geliyor. Sanatçının, yaşamı dönüştürme, geçmişi ve şimdiyi eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirme çabası, sanatı hep devinim içinde tuttu. Sanatın izleyiciyle kurduğu ilişkiyi de derinden etkileyen bu durum, sanatın hayal kurduran ve geleceği tasavvur etmeye yönelten ekseni, insana düşünme dünyasının kapılarını aralıyor. Gelecek zamana umutla bakabilmemiz için sanatçıların dönüştürücü bakış açısına, hayal gücüne yeniden ihtiyacımız var. “Gelecek Zaman” sergisi de Teras’tan geleceğe bakıyor."

Benim yerime de gezin olur mu? Ben Instagram paylaşımlarından takip ediyorum birbirinden ilginç modern heykelleri. Bu arada Elgiz'in Instagram hesabında da 30 Eylül'e kadar sergiden fotoğraflar paylaşıp Hillside'da tatil kazanabileceğiniz bir yarışma bulunuyor. 


Yarışmayı kazanıp Hillside'a giderseniz benim için de bir günbatımı kokteyli içmeyi unutmayın. ;)
İyi gezmeler. 


Miras

"Güzel kitap buldum mu yazarım" günlerine döndüm sanırım. Yine şahane bir kitap var karşınızda: Norveçli yazar Vigdis Hjorth'dan otobiyografik roman Miras. Siren Yayınları'ndan çıkan bu güzel roman insanın ne yazık ki seçemediği ailesinin hikayesi. Dört yetişkin kardeşten ana karakter olan Bergljot'nun ağzından dinliyoruz aile hikayesini ve ailesinin kendisine yaşattığı travmayı. Dört kardeşin dördünün de ailesiyle ve birbirleriyle ilişkilerine de göz atıyor ve kendi bakış açılarından bakınca ne kadar farklı şeyler hissettiklerini görüyoruz.         

Yazarın bu romanıyla ilgili kendi sözlerine bakalım:

"Miras benim en politik romanım, Norveç'te de büyük tartışmalara yol açtı. Marina Abramović’in eski bir gösterisinden ilham aldım; Abramović burada altı saat boyunca hiç kımıldamadan durur. Önündeki masada bir sürü şey vardır: bir gül, bir tüy, bir tabanca. İzleyenler bu objeleri kullanarak ona ne isterlerse yapabilirler. İlkin temkinli dururlar. Sonra tüyü alırlar ellerine ve içlerinden biri mahremiyet sınırını aşarak ona dokunur. Kendilerini kaptırırlar, birbirlerinden cesaret alırlar. (Sanatçıyı) soyarlar. Sonu oldukça kötü biter. İçlerinden biri tabancayı Abramović’in kafasına dayar. Sanatçının hareketsizliği izleyenleri feci biçimde kışkırtmıştır. Sonra, altı saatin bitiminde, sanatçı nihayet hareket ettiğinde geri çekilirler. Bu performanstan bahsederken Abramović, "Bana yaptıklarından dolayı bana tahammül edemediler," demiştir. Miras'taki ailenin ana kahramanla ilişkisi de buna benzer." - Vigdis Hjorth



Birkaç alıntı yapmadan önce romanın klinik psikolog Deniz Bolşoy ile değerlendirildiği söyleşinin Spotify linkini de bırakayım buraya ilgilenenler için. 


* Acı çekerek iyi biri olunmaz. Acı çekerek genellikle kötü biri olunur. Kimin en çok acı çektiğini tartışmak çocukçadır. Baskı gören çocuk genellikle sakatlanır, duygusal yaşamı zarar görür, baskı gören genellikle baskı yapanın düşünce yapısıyla yöntemlerini benimser, baskı görmenin en vahim sonucu budur; bu, baskı göreni mahveder ve onun kendini kurtarma olanaklarını azaltır. Acıyı işe yarar kılmak büyük uğraş gerektirir, özellikle de acı çeken kişi için. 

* Mağdurun ümitsizliği, üzüntüsü ve öfkesi kabul görmeden önce ihanet eden kişi suçu kabulü yüzünden övülmemeliydi. Bu kabulün yokluğunda pişmanlık yere bir taş gibi düşerdi. Doğanın kanunu bu, içimize işlemiş, bu sırayla yapılması gerekir. 


İyi okumalar!

Lüzumsuz Kadın

Bu yazın en sevdiğim kitaplarından oldu Lüzumsuz Kadın. Ürdünlü yazar Rabih Alameddine'nin yazdığı bu şahane roman National Book Award finalisti de olmuş. 

Beyrut'taki evinde, süregelen savaş kaosunun içinde, yalnız ve yalnızlığından mutlu bir şekilde kitaplarının arasında yaşayan Aaliya adında bir kadının hikayesi. Aaliya her yıl kendi özel kriterlerine göre seçtiği bir kitabın çevirisini yapıyor ve kimseye okutmadan, yayınlatmadan, sessiz sedasız kutusuna kaldırıp evinin kullanılmayan bir odasına kaldırıyor. Her yıl yılbaşında yeni bir kitaba başlama ritüeliyle hem kendisi hayata tutunurken hem de 50 yıl içinde müthiş bir arşiv oluşuyor o odada.   


Öyle çok yeri not ettim ki kitabın arka sayfasına, bazı alıntıları buraya da bırakmak istedim eski günlerdeki gibi:

"Uzun zaman önce tüm benliğimi, kelimelere duyduğum kör bir tutkuya adadım. Edebiyat benim kum havuzum. İçinde oyunlar oynuyor, kaleler, duvarlar inşa ediyor, şahane zaman geçiriyorum. Beni asıl zorlayan oyun bahçesinin dışındaki dünya. Bu görünen dünyaya uysal ama geleneksel sayılmayacak şekilde uyum sağladım ki fazla sıkıntı çekmeden kitaplardan oluşan dünyama geri çekilebileyim. Aynı metafordan devam edersek, eğer edebiyat benim kum havuzumsa, gerçek dünya da kum saatim - içimi gıdım gıdım tüketen bir kum saati. Edebiyat bana hayat veriyor, hayat beni öldürüyor."

Aynı mekanı paylaşıyorduk ama artık aynı ilgiyi, karşılıklı anlayışı, arkadaşlığı paylaşmıyorduk. Evli çiftler gibiydik.”  

Sadece biz gitmiş olanlar bu şehrin eskiden nasıl olduğunu ve ne kadar değiştiğini biliriz; hatırlayamayanlar kalmış olanlardır, her gün her gün gördükleri için o anıyı yitirir, şeklinin bozulmasına izin verirler; ki onlardır sadık kaldıklarını düşünen ve biz, bir anlamda firariyizdir onlara göre.

İnsan hiçbir şeyin kaybını ‘olabilirdi’lerin kaybı kadar derinden duyumsamaz. Hiçbir nostalji, asla gerçekleşmemiş olan şeylere duyulan nostalji kadar acı vermez.

Keşke o zamanlar Çehov’a kulak vermiş ya da onu okumuş olsaydım: ‘Eğer yalnızlıktan korkuyorsanız evlenmeyin.’

Ben zararsızlığın vücut bulmuş haliyim. İnsanları beni sevmesini, benden hoşlanmalarını ya da bana karşı en ufak bir şey hissetmelerini beklemiyorum. Hiçbir zaman düşman edinecek kadar önemli biri olmak istemedim. Doğuştan utangaç biri olduğumu filan söylemeye çalışmıyorum ya da skandallar yaratacak kadar muhteşem kokulara sahip bir kaplan zambağına dönüşmek tutkusuyla yanıp tutuşan bir şebboy olduğumu da iddia etmiyorum. Sadece başkalarının hayatına müdahale etmeden yaşamaya çalışıyorum ki başkaları da benim hayatıma müdahale etmesin.” 

İyi okumalar dilerim.

Sonsuz Aşk ve Ayrılığın İlk Günü

Kaş günlerim başladığına göre buradaki sınırlı mevcudiyetim giderek daha da azalacak demektir. ;) Yine de İstanbul'da "ah o sergide ben de olsaydım" dediğim sergileri duyurmaya ve okuduklarım arasından yazabildiklerimi yazmaya devam etme niyetindeyim bakalım. Bu ikiliyi de yazmazsam olmazdı. İlki Ian McEwan ile ilk tanışmam olan Sonsuz Aşk romanı. Kefaret ile birlikte aldım ve başlangıç olarak bu romanı seçtim. Yazarın diline bayıldım, o yüzden Kefaret'i de okumayı merakla bekliyorum. Bu romanın psikolojik gerilimli kurgusuna da bayıldım.  

Film Enduring Love adıyla sinema filmine de uyarlanmış. IMDB notu düşük olsa da bir şans versem mi diye düşünmekteyim. Kitabın güzelliğinden sonra hayal kırıklığı yaratma olasılığı yüksek ama okurken müthiş bir filmi çekilebilir diye de düşündüm çünkü. O saplantılı aşk hikayesi, psikolojik unsurlar, şahit olunan kazayla ilgili yaşanan suçluluk duyguları, tüm bunların mevcut uzun ilişkiye olan etkileri... ah ya, yönetmen olup filmini çekesim geldi, tam benlik! ;) Kısacası çok tavsiye ederim. 



Aslı Perker ise Sufle kitabıyla tanıştığım ve sanki ne yazsa seveceğim gibi hissettiğim Türk kadın yazarlardan. ;) Okunacak birçok romanı daha olmasına rağmen onları almayı unutmuşum ama son romanı Ayrılığın İlk Günü'nün çıktığını duyar duymaz kendisini okumaya ne kadar ara verdiğimi hatırlayıp hemen aldım ve başladım okumaya. Adı üstünde genç bir kadının sevgilisinden ayrılmasının ilk 24 saatini anlatan romanı da bir gün içinde bitiriyorsunuz zaten. Aslı Perker, kadının o ilk gün en yoğun haliyle hissettiği duyguları, öfkesini, isyanını, hayal kırıklığını müthiş anlatmış. O kadını da film gibi izledim resmen kitabı okurken. Klişe gibi görünen konuları böyle doğallıkla ve edebiyat keyfiyle anlatabilenlerin hayranıyım. Öneriyorum.

Şimdi içeriden bir polar alayım da balkonda günün her zamanki gibi keyifsiz olduğunu tahmin ettiğim haberlerini okuyayım. Yazlıktayız ama henüz yaz gelmedi, kesin bilgi! Memleket zaten hep kış. "Sağlık olsun" da tek temennimiz artık. 

İyi okumalar.

Cesur Yeni Dünya, Mor Amber, 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri

Son dönem okuduklarımı da kısaca buraya bırakayım hafta kapanışında. Artık neredeyse bir klasik sayılabilecek, ütopyaymış gibi yapan bir distopya olan Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını sonunda okudum. 1932'de müthiş bir  öngörü ile yazılmış ve sonrasında eminim pek çok yazara da ilham vermiş olan bu yeni dünyada teknoloji tek gerçeklik, duygular ise cıs! Herkes herkes içindir, o yüzden de sürekli aynı kişilerle birlikte olmak yerine birçok farklı kişiyle birlikte olmak gerekir. Yani aile kavramı da cıs! Soma adı verilen haplar sayesinde herkes her zaman mutlu, sipariş üzerine yaratılan insanlar kusursuz, uçan araçlar, ideal ortamlar, falan filan. Yani daha ne istiyorsunuz vicdansızlar? ;) İlla çiçeklere bakıp mutlu olmak, bir sanat eserinden haz almak, aşık olup acı çekmek falan mı istiyorsunuz? Mümkün değil, zira onlar da cıs! Şartlandırma merkezi ona göre ayarlarınızı yapacak, siz hiç beyninizi ve kalbinizi yormayın. Çünkü ne demişler: birey hissederse, toplum sendeler! Edebi anlamda çok keyif aldığım romanlardan olmasa da hikayesi nedeniyle illa ki okunması gerekenlerden olduğunu düşünüyorum. Öneririm.  


Sırada Chimamanda Ngozi Adichie var. Yazarın adını söyledikten sonra durup bir dinlenmeniz gerekiyor, biliyorum. ;) Ama son zamanlarda keşfettiğim bu genç Nijeryalı yazarı uzun süre takip edeceğim gibi görünüyor. Mor Amber yazarın ilk benim okuduğum ikinci romanı. İlki ise yine bayıldığım Amerikana idi, onunla ilgili yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tık. Kambili ve Jaja, çok varlıklı  ve sofu bir ailede büyüyen iki kardeş. Baba evindeki bu katı ve kısıtlayıcı hayatın son derece  normal olduğunu düşünerek büyürlerken üniversitede okutman olan, muhalif Ifeoma halası ve kuzenleriyle bir arada zaman geçirdiklerinde hayatlarında bambaşka bir pencere açılıyor. Özgürlüğün ne  olabileceğine dair bile bir fikirleri olmayan iki kardeşin isyanı ve uyanışı ve bu uğurda ödedikleri bedeller var bu romanda. Çok dokunaklı ve çok etkileyici. Öneririm.


Son olarak Oya Baydar'ın 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri'nden kısaca bahsedeyim. İlla ki okuyun demem, ama ben yine de keyifle okudum çünkü Oya Baydar'ı severim ve bu zor Covid dönemine 80 yaşında girmiş, son derece aktif ve meraklı bir yazar olarak neler hissettiğini merak ettim. Ama herkesin aynı ölçüde ilgisini çekmeyebilir tabi.


Genel olarak karamsar bir havada yazılmış günlükler 2020 yılının Mart ortalarında Covid salgınının bizde de başlamasıyla birlikte başlayıp Ekim ayına kadar sürüyor. Nasıl karamsar olmasın değil mi? Hem hastalıkla ilgili bu kadar belirsizlik, hem eve kapanmalar (özellikle 65 yaş üstünün bunalımı), hem bu arada hükümetin fırsat bu fırsat diye Türk-İslam devleti kurma hevesini her fırsatta gösteren hamleleri, ötekileştirmenin artışı, bundan sonra yeni bir dünya düzeni kurulur mu yoksa kapitalizmin en vahşi formu mu yolda sorgulamaları, falan filan... Oya Baydar, 90 yaş günlüklerinde daha iyimser olmaya söz verse de şahsen ben de geleceğe gerçekçi bakınca hem ülke hem de dünya adına iyimser ve umut dolu olunabilecek hiçbir şey görmüyorum bu yaşadığımız dönemde. 

Kitaplarla dolu bir hafta sonu olsun!

Sergi Önerisi: Emin Turan - Delta

Emin Turan’ın “Delta” başlıklı kişisel sergisini 20 Nisan - 20 Mayıs tarihler arasında Evin Sanat Galerisi’nde ziyaret edebilirsiniz.



Emin Turan
resimlerini ifadeci resmin çok aşamalı yapısını görünür kılmak üzerine kuruyor ve bunu yaparken hem yerçekimi etkisiyle belirlenen boyanın akışından yararlanıyor hem de resmin çok aşamalı yapısı içinde, ışığın piramidal yapısını ters yüz ederek yapıtlarını kurguluyor. Genellikle resimlerinde kullandığı figürler, su ve karanın belirsizce ayrıldığı bir hat üzerinde izleyicinin karşısına çıkarken kuşlar, balıklar ve meyveler insan figürlerine eşlik ediyor.

Turan “Önce kuzeye döndü başını, tam 20 saniye sonra birden batıya çevirdi kendini. Ve bir anda ters yüz oluverdi bir başka seferinde doğuya doğru…” şeklindeki betimlemesiyle izleyicinin resmin üzerindeki başlangıç dokusunun tuvalin hareketinin bir kaydı olarak düşünmesini sağlıyor. Bu hareketten doğan tekrar edilemez ama hesaplanabilir patern üzerine sanatçının kompozisyonları şekilleniyor. Bütün bu zamanlar, deltanın olanak sağladığı pasajlar aracılığıyla geçişken bir yapıya kavuşur ve böylece sanatçı resimlerinde izleyicinin de kendi ruhunu keşfe çıkabileceği bir açık dizge ve her seferinde değişen, içe ve dışa doğru bakış rotaları oluşturuyor.





Evin Sanat Galerisi'nin web sayfasından detaylı olarak eserleri inceleyebilirsiniz.

İyi gezmeler!


Bu Son Şansımız mı?

İklim değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen gösterim programı "Bu son şansımız mı?", yedinci yılında SALT ve Garanti BBVA iş birliğiyle düzenleniyor. On belgesel filmden oluşan 2021 seçkisi, 26 Nisan -  4 Temmuz arasında Türkiye’nin her yerinden ulaşılabilir şekilde ve altyazılı olarak saltonline.org’da.  

SALT’ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants [Bir Masa İki Fil] filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan’da saltonline.org’da başlıyor. 

Gezegenimiz ısınıyor, okyanuslar asitleniyor, deniz seviyesi yükseliyor; iklim değişikliği nedeniyle ekosistemler zarar görürken biyoçeşitlilik hızla azalıyor. İklim kriziyle ilgili süregelen sorunlar ve çözüme yönelik çabalar, haberlerin yanı sıra belgesel yapımlarla geniş kitlelere ulaşıyor. Bu son şansımız mı? seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Bir gençlik grubu dans ve müzik aracılığıyla şehirlerinin ekolojik yapısını korumaya çalışırken, bambaşka bir coğrafyadan bir topluluk köklerine sahip çıkarak geleceği inşa etmenin yollarını arıyor. Büyük Okyanus’un ortasında küçük bir ada ülkesinin verdiği iklim mücadelesi, dünyanın diğer ucunda karşılık buluyor. Bireysel, toplumsal ya da kurumsal olması fark etmeksizin; bugün yaptığımız seçimlerin yarınımızı tayin edeceği bilinci giderek artıyor.


SALT ve Garanti BBVA,
Bu son şansımız mı? programıyla iklime dair sorular soran, aciliyet gerektiren meselelere odaklanan, geleceğimiz için olası çözümleri araştıran ve toplumsal farkındalık oluşturan filmleri Türkiye’nin her yerinden ücretsiz erişime açıyor. Her filmin bir hafta boyunca saltonline.org’da altyazılı olarak sunulacağı programın, iklim ve ekolojik kriz üzerine düşünmeyi ve tartışmayı teşvik eden bir konuşma serisiyle sürmesi planlanıyor. Bilim insanları, akademisyenler, araştırmacılar ve sivil toplum örgütü temsilcilerini buluşturacak bu sohbetlerin, Kasım ayında İskoçya’nın Glasgow şehrinde toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) ile eş zamanlı yapılması için çalışmalar devam ediyor.

Bu son şansımız mı? 2021 programı, SALT’tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanmıştır. 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline.org’da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecektir.

 

Bu son şansımız mı? Gösterim Programı

26 Nisan-2 Mayıs

Jacob von Heland ve Henrik Ernstson, OneTable Two Elephants [Bir Masa İki Fil], 2019


 

3-9 Mayıs

Miha Avguštin, Rožle Bregar ve Matic Oblak, The Undamaged [El Değmemiş], 2018

 

10-16 Mayıs

Alexander Glustrom, Mossville: When Great Trees Fall [Mossville: Ulu Ağaçlar Devrildiğinde], 2019


 

17-23 Mayıs

Pieter Van Eecke, Samuel in the Clouds [Samuel Bulutlarda], 2016

 

24-30 Mayıs

Matthieu Rytz, Anote’s Ark [Anote’nin Gemisi], 2018

 

31 Mayıs-6 Haziran

Jörg Adolph ve Jan Haft, Das geheime Leben der Bäume [Ağaçların Gizli Yaşamı], 2020

 

7-13 Haziran

Manuel Deiller ve Nina Ardoin, Longyearbyen, a Bipolar City [Longyearbyen: İki Kutuplu Şehir], 2016


 

14-20 Haziran

Meng Han, Smog Town [Dumanlı Kasaba], 2019

 

21-27 Haziran

François-Xavier Drouet, Le temps des forêts [Ormanların Zamanı], 2019

 

28 Haziran-4 Temmuz

Clement Guerra ve Sophie Guerra, The Condor and the Eagle [Akbaba ile Kartal], 2019


İyi seyirler!

Mahir Güven - Baharı Getirdim Sana

Galeri Selvin Nişantaşı adresinde 20 Nisan - 15 Mayıs tarihleri arasında figüratif resmin önemli temsilcilerinden Mahir Güven'in "Baharı Getirdim Sana" isimli resim sergisine ev sahipliği yapıyor.




Sergisinde klasik perspektifin dışına çıkan bir mekan anlayışını gördüğümüz sanatçı yaşam alanlarımızı tekrar tartışmaya açıyor. Günümüzün gerçekliği olan eve kapanma hallerimizi, doğaya özlemi ve baharın yaşama davetini birlikte resmederek güç bir işin altından estetikten vazgeçmeyerek kalıcı resimlerle üreterek ustalıkla kalkıyor.

 

Mahir Güven, yaşamın hızından elden geldiğince kurtulup evde kaldığımız bu dönemde resimlerindeki ayna gerçekte kim olduğumuzu, benliğimize belki de ne kadar uzak olduğumuzu fark ettirmeye çağırıyor.

 

Yerleşik hayata geçiş ve barınılan mekanların mimari olarak günümüzdeki hale gelmesi, örneğin kapıların kapalı olması ve yatak odalarının mahrem bir yer haline gelmesi bile toplumsal hayatımızın şekillenmesini bize anlatacak kapsamlı verileri sunuyor. Tekil ile çoğul olanın karşıtlığını hala netleştirmemiş toplumlarda, mahrem olan bir yandan kutsanırken diğer yandan sosyal medya aracılığıyla bu kutsallığın ihlali teşvik edilerek şizofrenik bir bağlam oluşturuluyor.





Algımızda yeniden ve yeniden biçimlendirdiğimiz mekanların tüm zamanımızı geçirdiğimiz yaşam alanları haline dönüşmesi kimliğimizi ve kişiliğimizi kazandığımız sosyal çevremiz de olmadığında benimizi epeyce zorlayan bir süreci beraberinde getiriyor.


Sanatçı hakkında:

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde Neşet Günal atölyesinde eğitim gören sanatçı, 1981’de mezun oldu.1981, Osman Hamdi Resim Yarışması Desen Dalı Ödülü ve 1989, Güzel İstanbul Resim Yarışması Birincilik Ödülünü kazandı.Çok sayıda kişisel ve karma sergiye katıldı. Çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.


İyi seyirler!

Sergi: Güllerin Ovası

Sergi tanıtım bülteni çok açıklayıcı olduğu için olduğu gibi paylaşmak istedim ama öncesinde şunu da söylemek isterim: Mamut Art 2019'dan beri takip ettiğim bir sanatçının bizzat gezip gördüğüm bir sergisi bu. Eserlerin hepsinden, sanatçının eserin içindeki konumundan, doğayla ilişkisinden ve ilham aldığı coğrafyadan etkilenmemek mümkün değil. Meşhur sarı tonları dışında fırçayı kullanma şekli ve gökyüzü mavilerine de bayıldım. O yüzden aşağıda illa ki görmenizi önerdiğim bir serginin tanıtım yazısını paylaşıyorum sizlerle.



Galeri 77, Mehmet Resul Kaçar’ın “Güllerin Ovası” isimli İstanbul’daki ilk kişisel sergisine 1 Nisan – 2 Mayıs tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. İsmini Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bulunan Demo Köyü’ndeki Güllerin Ovası bölgesinden alan seçkide sanatçının resimleri dışında bir de video çalışması bulunuyor. Yapıtlarında doğup büyüdüğü coğrafyayı konu alan sanatçı, “Güllerin Ovası” sergisinde, bir tarafta doğa manzaralarını kendine has bir plastik dille aktarırken diğer tarafta insanların hayvanlara uyguladığı istismar ve şiddet arasındaki ilişkiyi irdeliyor.

Kaçar’ın resimleri geleneksel doğa tasvirlerinin ötesine geçerken kullandığı başak sarısı fon sanatçının özgün üslubu hakkında birtakım ipuçları barındırır. Öncelikle resimlerin manzara karşısında ölçüle biçile yapılmadığı kolayca fark edilir. Bu hayali manzaralardaki derinlik hissi, aynı rengin farklı ton uygulamalarıyla ve/veya mat-parlak doku tezatlıklarıyla verilidir. Böylece rasyonel bir çizgisellikten çok, renksel bir duyumsama öne çıkar. Rengin resmin konusuna dönüştüğü modern sanatlarda sarıyı en etkili kullanan sanatçıların başında hiç şüphesiz Van Gogh gelir. Emile Bernard’a yazdığı bir mektupta sarıyı “aşkın yüceliğini en belirgin şekilde anlatan” renk olarak tanımlar. Benzer bir şekilde Kaçar’ın sarı kullanımı doğanın yüceliğine ve sonsuzluğa açılma potansiyeli taşır. Özgünlüğü ise sarı rengin memleket özleminin ifadesine bürünerek coğrafi bir nitelik kazanmasında saklıdır.





Uçsuz bucaksız ovalar, bozkır ve dağlarda otlayan hayvanlar İstanbul’un keşmekeşinde yaşayanlar için huzur ve dinginliği simgeler. Halbuki Güney Doğu Anadolu’nun coğrafyası ve iklimi, tarihi ve talihi kadar sert ve şiddetlidir. Bu şiddet sarmalı içinde Kaçar’ın asıl meselesi insanların zevk için hayvanlara uyguladığı zulümdür. Sanatçının insan-hayvan ilişkileri hakkındaki çocukluk anıları, aile ve çevresindekilerin tanıklıkları evrensel bir boyuta açılarak şiddet mefhumunun insan doğasındaki yerinin sorgulanmasını sağlar. Böylece Kaçar, horoz ve köpek dövüşleri, spor adı altında avlanma, Safari turları gibi doğayı ve hayvanları nesneleştiren her türlü insan faaliyetinin arkasında yatan dışlayıcı ve yıkıcı bilinci eleştirir. Bunu yaparken resimlerinin konusuna ve nesnesine dönüşür. Bazen gömleği, kravatı ve kırmızı ceketiyle hayvanları dışarıdan inceleyen bir gözlemci veya onlarla aynı masada oturan bir arabulucu; bazen de köpekler tarafından kovalanan bir karakter olarak karşımıza çıkar.

Kaçar’ın resimlerinde şiddetin apaçık ifşasının aynı zamanda hem coğrafya hem de insanlıkla ilişkilendirilmesi felsefi, tarihsel ve siyasi sorgulamalara kapı aralar. Sanatçı, insanın doğa ve hayvanlarla kurduğu şiddetli geçimsizlik durumu söz konusu olduğunda, bizleri bir çeşit vicdan muhasebesine davet eder.


Sanatseverlerin ismini Mamut Art Project 2019 edisyonundan hatırlayacağı ve galerinin yeni temsil etmeye başladığı genç sanatçı Mehmet Resul Kaçar, resimlerinde geçmişten günümüze dünyamızdaki olumsuz değişimi doğa ve hayvanlar ekseninden anlatıyor. Eserlerin dikkat çeken noktası fondaki standart temanın (başak tarlası) üzerindeki figürlerin ve rollerin değişkenliği oluyor. Sert bir coğrafyada, bu şiddetli-kurak alanda, doğa, insan ve hayvan çatışmasını gösteren resimleri insanın aklına iktidarla boğuşan ve yer yer kendisi de iktidar olan figürleri getiriyor. 

Sanatçının “Güllerin Ovası” isimli İstanbul’daki bu ilk kişisel sergisi Galeri 77’nin Karaköy’deki mekânında 2 Mayıs tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir.

Pera Müzesi'nde Zevk Meselesi

Pera Müzesi 6 Haziran'a kadar Zevk Meselesi adlı rengarenk bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Zevk Meselesi, ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanan bir grup sergisi.

Endüstri devrimi sonrası Almanya’da ucuz ve popüler resimleri betimlemek için kullanılan kitsch sözcüğü, zamanla çeşitli dillerde çevirisi yapılmaksızın kullanılan karmaşık bir kavrama dönüşür. Çeşitlilik, belirsizlik ve tanımsızlığın kutsandığı günümüzde kitsch, bu değerleri ileriye taşıyacak bir araç olabilir mi? Avangard ve kitsch’i birbirinin karşısına koymak yerine yan yana düşünmek, kitle kültürünü hafif, banal ve aşağı görmek yerine, güncel sanatın bu kolektif kültürle ilişkilerine yakından bakarak aralarındaki bağları keşfetmeye çalışmak, süregelen sınıflı toplumsal yapıyı biraz olsun sarsabilir mi? Beğeniyi sınıfsal bir gösterge olarak tanımlamamak mümkün olabilir mi?                                                                                                                                                   Günümüzde beğeni hala bir sınıfa işaret ediyor olabilir, fakat bu işareti besleyen, güçlendiren mekanizmaların yapısı artık farklılaşıyor. 13 sanatçı ve kolektifin işlerini bir araya getiren Zevk Meselesi, sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramını ele alıyor, estetik anlayışın Doğu ve Batı’ya atfedilen değerlerine bakıyor, yüksek sanata karşın kitle kültürünün yükselişine odaklanıyor ve nesne kültüründen dijital kültüre geçiş sürecinde şekillenen görsel dilin sanatla kurduğu ilişki üzerine, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştırmayı hedefliyor. Hem nesneler hem de 90’ların başından itibaren internette egemen olan görsel dil üzerinden, toplum yapısındaki sınıfsal ayrışmayı güçlendiren beğeni kavramını sorguluyor.

***

Buraya kadar basın bülteninden sergi tanıtımıydı. Şimdi benim sevdiğim çalışmalardan birkaçını açıklamalarıyla birlikte sizlerle paylaşayım. Aşağıda Slavs and Tatars'ın iki çalışmasından biri olan Turşu Suyu ve Ceza bulunuyor.



Hayırlı Evlat kolektifinin Türkiye'nin en mutlu şehri seçilen Sinop'tan yola çıkarak yazdıkları pop şarkısı ve çekilen klip şahaneydi. 1900'lerin başından 90'lara kadar cezaevlerinde mahkumların yaptıkları boncuk işlerinin melankolik kitsch havası görülmeye değer. 


Sanatçı ikilisi FAILE'nin 2016 yılında yarattıkları Mabet adlı çalışmaları bu sergi için yeniden düzenlenmiş. Yol kenarı mabedi, dua çarkı, tapınaklar gibi farklı ibadet öğelerinden ilham alan sanatçılar güncel olanla ilahi olanı bir arada düşünmüşler. Meryem Ana figürü yerine kaykaylı kız heykeli ve hem Doğu'dan hem Batı'dan motifleriyle etkileyici bir yerleştirme olmuş. 


 
Pierre Commoy ve Gilles Blanchard ikilisinin tuval üzerine inkjet baskı ve boya çalışmalarından oluşan aşağıdaki rengarenk üçlü dikkat çekiciydi. 


Volkan Aslan'ın bu sergi için üretilen Seni Gördüğüme Sevindim isimli minik porselen heykelcikleri de çok sevimliydi.

Bunlar ve çok daha fazlası için 6 Haziran'a kadar yolunuzu Pera Müzesi'ne düşürmenizi öneririm. Hatta biz gittiğimizde yoktu ama Etel Adnan'ın İmkansız Eve Dönüş sergisi de 6 Nisan'da açıldı Pera Müzesi'nde ve 8 Ağustos'a kadar gezilebilir. Gitmişken bizim yerimize onu da gezebilirsiniz. Kapanma konuşulan bir hafta için iyi mi oldu bu öneriler bilemedim ama bu dönem sergi gezmenin olabilecek en uygun aktivite olduğunu düşünüyorum. Galeriler ve müzeler kalabalık değil, hijyen kurallarına çok dikkat ediliyor ve ayrıca sanat ruhumuzu doyuruyor - ki belki de bu dönem en çok ihtiyacımız olan bu.

İyi haftalar!  



 

Sekizinci Hayat ve Her Zerre Kara

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri Sekizinci Hayat. Bir asırdan biraz uzun bir süreye yayılan Gürcü bir ailenin kuşaklar boyu hikayesini 7. kuşaktan Nino Haratischwili yazmış. Çok önermek istiyorum ama çoğu yerde de bulunamadığını ve baskısının tükendiğini tahmin ediyorum. İsterseniz kitap alışverişi yaptığınız online sitelerde "gelince haber ver" seçeneğini tıklayarak takipte kalabilirsiniz. Ben de bu yılın Ekim ayında öyle almışım zaten. 

Müthiş bir dönem filmi izler gibi okudum bu romanı. Yaklaşık 800 sayfa olmasına rağmen bitmesini istemeyeceğiniz denli sürükleyici. Sovyet Devrimi'nin hem toplum hem aile içindeki etkilerini de çok çarpıcı bir şekilde görebildiğiniz ve bazı ülkelerde bazı şeylerin hiç değişmediğine kanaat getireceğiniz bir şekilde döneme ait siyasi tabloyu da anlayabiliyorsunuz okurken. Romanın birbirinden renkli karakterleri adeta Stasia'nın öteki aleme ait sevdiklerini görebilmesi gibi capcanlı gözlerimin önünde duruyorlar yazarken. Kotsya ve Elene'ye hiç ısınamadım ama Stasia, Kitty ve sonradan ısınabildiğim Christine en favori üçlüm oldu galiba. Ve tabi ki şahane anlatımıyla Niza ve onu bu işe adeta zorlayan en yeni kuşaktan Brilka'yı da çok sevdim. Hatta keşke dizisi yapılsa da sezon sezon izlesek de diyorum tadı damağımda bitirdikten sonra. Umarım bulabilir ve okuyabilirsiniz. Her daim toz pembe olmasa da çok gerçek inişlere ve çıkışlara sahip bir yaşam var bu kitapta. 

Özen Yula
'nın son kitabı Her Zerre Kara da ikinci önerim olacak. Bu güzel romanda geçmiş yok, tam da günümüzün tipleri ve yaşamları var. Çok iyi tanıdığımız karakterler bunlar. Muhafazakar iş adamları, milliyetçi rapçiler, sözlük yazarları, yaşam koçları, Tv starları... Kapitalist sistemin yarattığı ve aynı zamanda da özünü yok ettiği, bu tatsız tuzsuz yaşamda var olma mücadelesi veren insanlar. Hayatın tatlı bir akış olmaktan çıkıp tatsız bir mücadele halini alması ve insanları da içinde öğütüp yok etmesinin hikayesi. Başarılı bir gözlem gücünün ürünü bir roman, okumanızı öneririm.                                                                                                                                                                                                                                                        Aslında Özen Yula'nın bir röportajında söylediği şu sözler romanını üzerine oturttuğu temel gibi sanki:

"İnsani değerler artık 20’nci yüzyıldaki değerler değil. Değişiklik her kademede kendini gösteriyor. Çaresiz kalan kişi çare aramaya çok farklı noktalara gidebilir. En beklenmedik şeyleri dahi yapabilir. Oysa değerler kaybolunca kıyamet provası başlar. Sanki bir örtü vardı bir aynanın üzerinde ve birileri gelip o örtüyü sıyırdı. Şimdi aynada insan denilen varlığın hakikat olamayacak kadar acıklı bir yansımasını görüyoruz." 


İyi haftalar ve keyifli okumalar diliyorum. 

Karaköy Turu: Mixer Arts, Pi Artworks ve Diğerleri

Hafta sonuna girerken size birkaç sergi önerisi bırakayım dedim. Üstelik hepsi de Karaköy'de ve hatta aynı binada. Şu aşağıda gördüğünüz gökkuşağı merdivenler sizi bambaşka sanatçıların işlerine götürüyor. Ben aslında Mixer Arts'ta bulunan Leyla Emadi'nin Gel-Git sergisini görmek için uğramıştım ama diğer katlarda da pek çok ilgi çekici eserle karşılaştık.

Leyla Emadi daha önce de çağdaş sanat fuarlarında ve çeşitli karma sergilerde gördüğüm ve Instagram hesabını da severek takip ettiğim genç sanatçılardan biri. Gel-Git sergisi 3 Nisan'a kadar devam ediyor. Birkaç işten oluşan mini bir sergi ama kesinlikle görmeye değer. Hepsinin de mesajı üstünde diyebiliriz. ;)

Mixer'de bunların dışında Alp İşmen'in kağıt üstüne mürekkep çizimlerine de bayıldığımı söylemeliyim. Sergiler hakkında detaylı bilgi ve çok daha fazla fotoğraf için Mixer Arts web sayfasına bakabilirsiniz.  


En üstte yer alan Pi Artworks'te İz Öztat'ın kağıt üzerine suluboya çalışmalarını görebilirsiniz. Sanatçı ve eserler hakkında daha fazla bilgi için buraya tık tık. Bu sergi 23 Mart'ta sona erecek, aklınızda bulunsun. 


Ama girer girmez kesinlikle ilginizi çekecek bir parça olan Mehmet Ali Uysal'ın Water Series serisinden o nefis yerleştirmeyi de görmeden geçmeyin derim. Daha önce çalışmalarını görmüş olabilir miyim diye düşünürken Google'ladım ve bingo! Görmüşüm evet. Abdülmecit Efendi Köşkü'ndeki İçimdeki Çocuk sergisinde aynadan yapılmış kağıt kayık da Mehmet Ali Uysal'ın aynı serideki çalışmalarındanmış meğer. Çok sevdim, kesin görmelisiniz. 


Ara kat galerilerden kapalı olanlar da vardı, açık olan ve aşağıdaki gibi gördüğüm ve hatta açıklama kağıtlarını da getirip maalesef evin içinde kaybettiğim, o yüzden ne nedir, ne zamana kadar devam eder gibi detayları yazamayacağım çok güzel birkaç çalışma da vardı. Ama nasılsa diğer iki sergi için gitmişken bir uğrar bakarsınız diye düşünüyorum. Sorun yok değil mi? ;)


Bir de Karaköy'e gelmişken tabi ki "hayat sokakta" sloganını da hatırlayabiliriz. Sokakları da yine sergi gezmek gibi keyifli Karaköy'ün (eskisiyle alakası yok tabi ama yine de sevdiğimiz semtlerden kerata). Yani abartmadan hatırlayalım yine de, n'olur n'olmaz. Sonuçta pandemi devam ediyor. Maskemizle arabamıza kadar yürürken görebildiğimiz güzellikler kadarıyla hayat sokakta diyelim. 


Umarım artık şehrin sokaklarında, galerilerinde, tiyatrolarında, metrolarında maskesiz gezebileceğimiz günler de bir an önce gelir. Şehrin sunduklarını çok sevmekle birlikte kısıtlı kullanım hali hiç hoşuma gitmiyor ve eve kapanmayı tercih ediyorum. Arada bir kendimi dışarı attığımda da eskiden tadını çıkarmalara doyamadığım bu tür aktiviteleri ne kadar özlemiş olduğumu fark ediyorum. O yüzden şehir hayatı anlamında bu sezonu saymıyoruz, ama seneye Kaş dönüşü kış sezonu için beklentilerim çok yüksek Evren, bilesin.;)

İyi hafta sonları!