Muhteşem Bir Şehir: Hue

Hue, Vietnam'ın tarihi merkezi dersem yanlış olmaz herhalde. Nguyen Hanedanlığı'nın merkezi ve yaklaşık yüz elli yıl boyunca ülkenin başkenti olmuş bir şehir. Burada ilk olarak Perfume River'ı (Parfüm Nehri) geçerek Thien Mu Pagoda'yı görmeye gidiyoruz. 1601 yılında inşa edilen bu pagodanın en görülesi yerlerinden ilki yedi katlı Phuoc Duyen kulesi. Bu kule 1844 yılında yapılmış ve 21 metre yüksekliğindeymiş.  


Arkasındaki avlunun ortasında içinde bir Buddha heykeli ve ayin alanı bulunan küçük bina ve Budist rahiplerin kaldıkları yerler bulunuyor. Buranın ilgi çekici diğer noktaları ise bonzailerle dolu bahçesi ve 11 Haziran 1963 yılında Budizmi özgürce yaşamalarını kısıtlayan hükümet politikalarını protesto etmek için Ho Chi Minh City'de kendini yakan Budist rahip Thich Quang Duc'u protesto noktasına getiren aracın bulunduğu yer. 


Burayı gezmeyi bitirdikten sonra yerel bir pazar deneyimi olarak şehrin merkezindeki Dong Ba Market'i geziyoruz. Bin bir çeşit sosun içinde deniz ürünleri, yolunmuş kazlar, domuz butları, adını bilmediğimiz meyveler, sokak yemekleri, konik şapkalar, ıvır zıvırlar ve daha pek çok şeyi satıldığı pazar yeri capcanlı. 



Şimdi İmparatorluk Şehri'ni gezme zamanı. 17. yy'dan kalma Citadel'in (Kale) içindeki pek çok şey ülkenin Fransız  sömürgesi altında olduğu dönemlerde ve Vietnam Savaşı sırasında zarar gördüğü için orijinallerinden çok restorasyon sonrası hallerini görüyoruz. Harika bir kapıdan geçip, kırmızı balıkların yüzdüğü bir göletin yanından yürüyerek rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçede yer alan ana binada bu kompleksin tarihçesini anlatan kısa bir video izleyerek gezmeye devam ediyoruz. 


Taht odası, saray kadınlarının odası, çeşitli mozoleler, tören odaları, tiyatro gibi yerlerini gezdiğimiz saraya ve bahçesine bayıldım. Duvarlarda pek çok fotoğraf ve imparatorların giysilerinin, eşyalarının, dekoratif eşyaların bulunduğu minik bir müze salonu da bulunuyor burada (içeride fotoğraf çekmek yasak).


Bu arada imparatorluk zamanının kostümlerini giyerek fotoğraf çektirmek isteyenler için bir bölüm de var. Yukarıdaki fotoğrafta bunu yapan bir grubu sol alt köşede görebilirsiniz. Girdiğimiz kapıdan çok daha harika olan bir başka kapıdan çıkıyoruz. Her yerde tabi ki gücün simgesi ejderhalar bulunuyor ve çatılara krallığın rengi sarı hakim.


Gelelim şehirde en çok etkilendiğim yere: Khai Dinh Mozolesi. 1920-31 yılları arasında Chau Chu Dağı'na inşa edilen görkemli bir taş binanın içinde yer alan mozole, Nguyen Hanedanlığı'nın on ikinci kralı Khai Dinh için yapılmış. Yemyeşil yamaçların tepesine kurulmuş ve hava şartlarından dolayı taşların rengi karardığı için çok daha eski çağlardan kalma gibi görünen bu yapıya bayıldım. Ama elbette her güzel şeyin bir bedeli vardır. Buraya da çıkmak için yine bir sürü basamak bizi bekliyor. ;) İlk basamak etabı bittiğinde kralın muhafızlarının heykellerinin olduğu bir bölüme geliyoruz. Ve tırmanmaya devam!



Binadan, manzaradan bahsederken az kalsın kralın mozolesini paylaşmayı unutacaktım. Tavanından duvarlarına inanılmaz süslemelerle dolu ve 1920 yılında Fransa'da kralın birebir ölçülerinde yapılan bronz heykelinin yer aldığı yükseltinin altında gerçekten de kralın mezarı bulunuyormuş.


Hue'deki son durağımız yine bir kral mozolesi. Bu kez 1820-41 yılları arasında hüküm sürmüş Minh Mang için yapılan mozoledeyiz. Bunların hepsine aslında mozole değil mozole kompleksi demek daha doğru olur. Kocaman binalar ve/veya bahçelerden oluşan yerler çünkü. Burası da göl kenarında, inanılmaz huzurlu bir yer. Yemyeşil Tan Nguyet yani Yeni Ay Gölü kıyısında kapanışı yapmanın mutluluğuyla Yeni Kaledonya'dan gelen aile ve rehberimizle birlikte oturup, birer Hue birası açarak dinleniyoruz.


Bu arada rehberimizin soyadı da Tan. Vietnamlı kardeşim olur kendisi. ;) Tan, onların dilinde "Yeni" anlamına geliyormuş. Aklıma gelmişken hemen onun mail adresine şu fotoğrafımızı da göndereyim.

Bitirmeden önce iki not:

1) Hue nefis ötesi bir şehirmiş. İyi ki programa eklemişiz. Ve iyi ki o gün yağmur yağmadı, çünkü yoğun bir gezme programı sizi bekleyecek küçük de olsa tarihle dopdolu olan bu şehirde.

2) Hue'de öğle yemeği molası için Elegant Restaurant'a gittik. Restoranların toplandığı küçük sokakta yer alan bu mekanın yemekleri çok başarılıydı. Adının lokallikten uzak olmasına aldanmayın yani. ;) Bir çok yemek çeşidinin ortaya geldiği öğle menüsünde zencefilli patlıcan, limon otlu fırın tavuk, bambu yaprağında ızgara biftek, tatlı ekşi soslu snapper fish dedikleri bir balık, tabi ki spring rolls ve buharda pişmiş pilav ve taze meyvelerden denedik.

Sırada Hoi An var ama gitmeden önce yine sürpriz güzellikte bir durak olacak yol üstünde. Ee, ne de olsa gezinin de hayatın da böyle güzel sürprizlerle dolu olanını severiz. ;) 

İki Güzel Kitap

İzlediklerimden sonra son dönem okuduklarımı da yazayım ve gezi yazılarıma kaldığım yerden devam edeyim. İlk olarak uzak diyarlara yanımda götürdüğüm Ayşe Kulin'in son romanı Kanadı Kırık Kuşlar'dan bahsedeceğim. Ayşe Kulin yine çok keyifle okunan ve suya sabuna dokunan, son yıllarda ülkenin gidişatı ile ilgili görüşlerini net bir şekilde belirttiği bir roman yazmış yine. Tutsak Güneş de öyleydi, ama bu romanı daha keyifle okudum diyebilirim.


İnsan nasıl üzülüyor bir zamanlar Hitler Almanyası'ndan kaçıp ülkemize sığınan ve bu yepyeni umutlarla kurulan, çalışkan ülkenin eğitim devrimine katkıda bulunan akademisyenler olduğunu bilip de şimdiki muhbir rektörleri, akademisyen ihraçlarını, cübbeleri ezen postalları düşününce. Gerçekliğimizin bu kadar çarpıcı biçimde değişmesinin romanı Kanadı Kırık Kuşlar. Üç neslin yaşadıklarıyla birlikte Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne kadarki Türkiye'nin değişiminin, tersine evriminin hikayesi var içinde. Kendini hapsolduğu korku ve şiddet dolu faşizmin dünyasına ait hissetmeyenlerin kaçış hikayesi var. Heinrich Heine'ın "bugün kitapları yakan, yarın insanları yakar," sözlerinin gerçeğe dönüştüğü günleri yaşayan insanlar var. Çağdaş bir ülke yaratmanın bina inşa etmekle değil, ancak doğru eğitimle mümkün olabileceğini bilen bir liderleri olduğu için Türklere imrenen Alman akademisyenler var! Etkilenmeden okumak mümkün değil. Öneriyorum. 

Önereceğim ikinci roman ise çok da bir beklentim olmadan aldığım, hatta çok fazla kitap ekinde reklamını gördüğüm için biraz da fos çıkacağını düşündüğüm Geceleri Sessizdir Tahran olacak. Henüz otuza bir kala yazdığı ilk romanıyla Shida Bazyar bence harika bir iş çıkarmış. Kendisinin ve ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak yazmış bu romanı. Onar yıllık dilimler halinde ailenin farklı bireylerinin gözünden İran'da yaşananların anlatıldığı roman 1979'da başlıyor. Devrimin nasıl başladığı, Şah'ın devrilmesinin hemen her kesim tarafından nasıl sevinçle karşılandığı, daha eşit, adil ve sosyalist bir düzen beklentisi varken birden nasıl da katı bir din devletine dönüştükleri anlatılıyor bu yıllarda. Tutuklamalar, gözaltındaki kayıplar, işkenceler, ölümler, yasaklar... Daha sonraki on yıllar doğal olarak ülkede değil, sığındıkları ve yeni bir yaşam kurdukları Almanya'da geçiyor. İran'da ortam biraz yumuşayınca ailelerinin geride kalanlarını görmek için oraya yaptıkları ziyaretler sırasında da ülkenin eskiye kıyasla geldiği içler acısı durum ve kendi kültürleriyle aralarında oluşan uçurum daha çok anlatılmış.


- "Seni ellerine geçirdiklerinde o kadar uzun bir süre yalnızlığa mahkum ediyorlar ki, sonunda biriyle konuşabilmek için arkadaşlarını ele vermeyi düşünmeye başlıyorsun. Kendi kendine konuşmak zorlu bir antrenman; uygun, iyi ve doğru bir sohbet arkadaşı haline gelmesi için zihnini çalıştırıyorsun."

- " 'Burada uyuşturucu bir litre sütten bile ucuz,' demişti dayım. 'İnsanları aptallaştırmaya yarıyor. Din halkın afyonudur, ama bu halkın dinden kaçmak için afyona ihtiyacı var.' "

Bizzat yaşayanların -ve nispeten çok şanslı olan örneklerden birinin- ağzından demokrasi ve laiklik olmazsa neler olacağını okumak isterseniz, bu kitabı okumanızı kesinlikle öneririm. Hem gençlerin hem de orta yaşlıların ağzından anlatıldığı için çeşitli dünya görüşlerine sahip kişilerin aynı konuyla ilgili düşüncelerini anlamak açısından da güzeldi bana göre. 

Keyifli okumalar.

Kaplan Sarılması & Jackie & Lion

Bu hafta sonu bir tiyatro ve iki film izleyip, elimdeki kitabı da bitirme fırsatım oldu. Uzun bir aradan sonra kültür-sanat anlamında verimli bir hafta sonu geçirebilmenin mutluluğu içindeyim anlayacağınız. Tiyatro için Toy İstanbul'daydık. Çıktığı andan beri merakla beklediğimiz Şebnem Bozoklu'nun Kaplan Sarılması oyununu izledik. Tek kişilik bir oyun gibi görünse de Kerem Fırtına da harika sesiyle ikinci oyuncu olarak varlığını fazlasıyla belli ediyor aslında. Kemal Hamamcıoğlu'nun yazdığı tek perdelik ve yaklaşık 50 dakikalık oyunu izlemenizi öneriyorum. Bir kadının son teknoloji ürünü kontrollü bir ortamda tam da aradığı dozda ve tarzda mutluluğu bulma çabası var oyunda. Ama mutluluğun bileşenleri o kadar çok ki, özellikle de bir kadın için.. Ve onların hepsi bir araya gelse bile yine de kadının "mutluluğu güvence altında" olabilir mi ki? 


Sanal mutluluk kriterlerini tamamladığını düşünüp de aslında intihara bir kala hayatlar yaşayanlar geldi aklıma bu oyunu izlerken. Brad Pitt'i bulduğunu göstermekle uğraşıp, sarılmaya cesareti olmayanlar. Sağlıklı bir dozda mutsuzluktan kaçarak sağlıklı mutluluk seviyesine ulaşamayanlar. Etrafta onlardan o kadar çok var ki. Sahte olumlu profillerin yarattığı antidepresan mutluluğu! Bu dönem en rahatsız olduğum şey. Azalarak bitmesi dileğiyle.

Bu arada oyun her Cuma iki seans halinde sahneleniyor: 20.30 ve 22.00'de. Biletleri Toy İstanbul gişesinden (0-212-970 28 69) ya da web sayfasından alabilirsiniz. 

***

Sinema seyircimiz Recep İvedik'e doyamıyor olabilir ama biliyorsunuz Oscar töreni yaklaşıyor ve aday filmleri izlemek lazım artık. Biz de Lion ve Jackie ile başladık bu seriye, ama İsocum bu hafta da olmayacağı için yine Oscar öncesi adayların tamamını izlememiz mümkün olmayacak gibi.  Olsun, azimliyiz, izleyeceğiz illa ki.

Lion çok etkileyici bir gerçek yaşam öyküsü uyarlaması. Hindistan'ın başlı başına film gibi ortamında geçmesi bile yetebilir zaten. Annesi taş ocaklarında çalışan minik Saroo, bir gün taş taşıma işi bulan ağabeyi Guddu'yu ikna ederek onunla boyundan büyük bir işe girmeye kalkışıyor. Ancak zar zor ikna ettiği ağabeyiyle gece çıktığı tren yolculuğunda uykusu gelince ağabeyi istasyonda uyuyarak kendisini beklemesini söylüyor. Bizim minik de kafasına göre boş bir trene binip uyumaya karar verince kendini bir anda evden 1600 km uzaklıkta, Bangladeş sınırındaki Calcutta'da buluyor. Annesinin adını, geldiği yerin dilini bile bilmeden bir anda aile sıcaklığından sokak çocukluğunun tehlikelerine sert bir geçiş yapan Saroo'nun, neyse ki şans yüzüne gülüyor da sokaklarda harcanan binlerce Hintli çocuğun kaderini paylaşmak yerine Avustralyalı bir aile tarafından evlat ediniliyor. Daha sonra Hindistan'dan ayrılıp yaklaşık yirmi yıl sonrasına, Saroo'nun Avustralya'da genç bir delikanlı olarak sürdürdüğü hayatına dönüyoruz. Bir noktada geçmişini aramaya karar verip, annesini, yaşadığı yeri bulmak için araştırmalara başlamasının sonucunda nelerin çıkacağını da merakla bekliyoruz tabi ki. ;)

Sıfır duygu sömürüsüyle çekilmiş, çok etkileyici bir film olmuş. Saroo'nun çocukluğunu oynayan minnak Sunny Pawar'ın hastası oldum. Bu filmin en iyi oyunculuk ödülünü ona veriyorum. Evlatlık alan çift olarak Nicole Kidman ve Dev Patel cuk oturmuş rollerine. Gerçek hayata dönecek olursak da hayata böylesine dezavantajlı başlayan çocuklara böyle bir imkan sağlayan her insanın nasıl mucizevi bir iyilik yaptığını düşündüm bir kez daha. Bu filmi kaçırmayın derim.

Natalie Portman denince de akan sular durur benim için. E hikaye de tüm zamanların en ilgi çekici First Lady'lerinden biri olan Jackie Kennedy'nin hikayesi.  İzlemeyip de ne yapacağım, tabi ki kaçıramazdım. Natalie Portman'ın oyunculuğuna bayıldım. Her rolü hakkıyla oynayabileceğini düşündüğüm bir kadın. Nefis bir performans.

Jackie Kennedy, John F. Kennedy'nin uğradığı suikasttan bir hafta sonra Life dergisine bir röportaj vermiş. Film de Jackie'nin Life'tan evine gelen muhabirin sorularını yanıtlarken geriye dönerek hayatının suikast öncesi ve sonrasındaki bazı bölümlerine götürüyor bizi. Yaşadığı travma, iki küçük çocuğunun yanındaki dik duruşu, cenaze hazırlıkları, protokole karşı tavrı gibi durumlar çok güzel anlatılmış. Çok gerçekçi, abartıdan uzak, olması gerektiği kadar. Biyografi belgeselleri tadında biraz da.

Yönetmenin aynı zamanda No'nun da yönetmeni olan Şilili Pablo Larrain olduğunu öğrenince filmi daha da çok sevmiş olabilirim. Yeri gelmişken tabi ki #No (#Hayır). ;)  Hatta yeri gelmişken Öneri köşesine ekleyeyim No'yu da, henüz izlememiş olanlar da izlesin bu dönem.

E o zaman cümleten iyi seyirler.



















Ho Chi Minh'den Hue'ye Geçiyoruz

* Ama öncesinde aklımdaki son birkaç notu da buraya yazmadan geçmeyeyim. Vietnam'ın motosikletleriyle ünlü olduğunu duymuşsunuzdur. Buna da en iyi şahit olabileceğiniz yerler Ho Chi Minh City ve Hanoi. Bence Ho Chi Minh City bir tık daha ileri hatta bu kaotik trafik düzeni anlamında. Yaklaşık 90 milyon olan ülke nüfusunun 10 milyonu burada yaşıyor. 8 milyon da motosiklet nüfusu var. Yani anlayacağınız sadece bebekler ve hastanelerdeki yatılı hastalar falan motosiklet kullanmıyor şehirde! Motosiklete 2,5 kişi -iki yetişkin bir çocuk- binmek yasal, üstü yasak, ama bol bol dörtlü de gördük tabi. Kural falan hak getire. Frene basan, durup yol veren falan görmedim ben. Herkes akışında, en çok biraz sağa, biraz sola kayarak sürmeye devam ediyor. Buna otomobiller, bisikletliler, tuktuklar da dahil. Vietnamlıların bir uzvu haline gelmiş motosiklet bence. Sanki onunla birlikte doğmuş canlılar gibiler. Üstünde uyuyanını bile gördüm! ;) En çok görmek istediğim görüntülerden biriydi bu görüntüler. İlk gün "karşıdan karşıya nasıl geçilir ki burada" diye düşünürken, ikinci gün elimizle durdurma işareti yaparak üstümüze gelen her türlü araca rağmen güvenle karşıya geçme denemeleri yapabildik. Durmasalar da olur, nasılsa çarpmıyorlar, kıh kıh. ;)  

video


* Sokak yemeği Vietnam'ın olmazsa olmazlarından. Bu anlamda da Hanoi diğer şehirlere göre birkaç tık önde. Yine de Ben Thanh Market adlı bir sürü giyim-kuşam-hediyelik eşya bulabileceğiniz kapalı pazar yerinin yanındaki plastik sandalyeler ve masalara oturarak harika sokak yemekleri denedik. Tamarind soslu yengeç ve karides şişlerden sonra savaştan çıkmış gibiydim. ;) Hemen yanımızda ailesiyle oturan ve tipi Vietnamlıya benzeyen adam İso'ya dönüp "eşiniz deniz ürünü seviyor galiba" diye gülünce durumun farkına vardık. ;) Neredensiniz sorusuna önce "Teksas" deyince içimden "hıh, ukala, buralardan ama Amerika'ya yerleşmiş, şimdi burayı beğenmiyor galiba" diye düşünmüştüm. Bizim İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince adam Suriye, mültecilik, bizdeki durumla ilgili endişelendiklerinden bahsettikten sonra kendisinin de yıllar önce ailesiyle ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığını, bunun zorluklarını, muhalif yaşamını, Suriyelilerle empati kurabildiğini anlatmaya başladı. Bir kez daha önyargılı bakışımdan dolayı kendimi kınadım ve her insanın hikayesini dinlediğin sürece bağ kurabileceğini, hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını ve o yüzden her diktatörün önce halkın arasındaki iletişimi ve etkileşimi sabote ederek işe başlamasının kendisi açısından ne kadar doğru bir strateji olduğunu düşündüm. İnsan yargılama tuzağına düşmenin herkes için ne kadar kolay olabileceğini görmek korkutucu gerçekten. Neyse, konuyu dağıtmayayım, konumuz yemekti çünkü.  Mekan, yemekler ve bira aşağıda gördüğünüz şekildedir, temsili falan değil. ;)


* Her şehrin kendine adıyla birası var ve baharatlı, acılı, kızarmış yemeklerin yanında nefis gidiyorlar doğrusu. Buradaki biramız Saigon'du doğal olarak. Bu arada Vietnam'a uçmadan önce  "ben Ho Chi Minh City falan demem, Saigon derim. Devlet adamının adıyla mı anılırmış şehir, ne gereksiz" falan diyordum ki Vietnam halkının devrimci lider Ho Chi Minh'e olan sevgi ve saygısını gördüğümde ve Ho Chi Minh'in düşünce yapısı açısından ne kadar Atatürk'e benzeyen bir lider olduğunu gördüğümde -Hanoi'de detaylı bahsedeceğim- Saigon'u unuttum gitti. Yani bira olarak olur elbette, ama şehir olarak Ho Chi Minh forever! ;)

* Ülke insanlarında en etkilendiğim şeylerden birinin de çok kısa bir süre önce savaşın acı etkilerini yaşamış olmalarına rağmen hiçbirinin ağzından nefret dolu söylemler duyamamış olmamız oldu. Bunun Budizm inanışıyla da bir etkisi var mı bilmiyorum çünkü Ho Chi Minh'deki rehberimiz şöyle konuştu bir keresinde: "bana Amerika ve Amerikalılara karşı ne hissettiğim sorulduğunda şöyle diyorum: yaşanan şey bir savaştı, iki taraf da ağır şeyler yaşadı, geçti, bitti. Buddha der ki, eğer birine vurursan, sırtında ömür boyu kocaman bir kayanın yükünü taşırsın." Bu olgunluk, intikam duygusuna sahip olmama durumu ve kabulleniş, trajik olayların sonucu olarak mı ortaya çıkıyor, yoksa inancın etkisi var mı, merak ettim doğrusu.

Artık ilk iç uçuşumuzu yapmak üzere havaalanına gidebiliriz. Vietnam Airlines ile yaptığımız iç uçuşlardan çok memnun kaldığımızı belirteyim. Yarım saat gibi rötarlar yaşadık ama uçaklar tertemiz ve yeniydi, dergisi, hostesleri ve lounge'ları iyiydi. (Son gün uçtuğumuz Bangkok Havayolları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Uçak yolda parçalara ayrılmadığı için şanslıydık bence, o kadar eskiydi. ;) )

Böylelikle 30 Ocak akşamı Hue'de olduk. Kaldığımız otel Indochine Palace çok güzel bir oteldi. Sabah kahvaltısını yaptığımız o güneşli kış balkonu tadındaki palmiyelerle çevrili havuza bakan yer favorimdi. Kumkat kokuları eşliğinde yaptığımız kahvaltısı, güler yüzlü hizmetleri, odaları çok güzel olan otelle ilgili tek negatif yorumum SPA'sı ile ilgili olacak. Buradaki masaj beklediğimden vasat çıktı doğrusu. Ama konaklama için tavsiye ederim.


Artık Hue'yi gezme zamanı. Yağmurlu olacağını sandığımız, ama günlük güneşlik, nefis bir hava karşılıyor bizi burada geçireceğimiz ilk ve tek günde. Akşama kadar o pagoda senin, bu mozole benim gezeceğiz. Nguyen Hanedanlığı'nı öğreneceğiz. E hadi o zaman, erken kalkan yol alır. ;)

İyi haftalar!

Mekong Nehri'nde Gezinti

Ho Chi Minh City'deki son günümüzde, akşam havaalanına gitmeden önce tüm günümüzü Mekong Nehri gezisine ayırdık. Vietnam dışında Kamboçya, Laos ve Tayland'dan da geçen bu dev nehrin Güney Çin Denizi'ne döküldüğü geniş alana Mekong Deltası adı veriliyor. Tayland'dan sonra dünyanın ikinci büyük pirinç üreticisi olan Vietnam'ın pirinç üretiminin büyük bir kısmı bu verimli topraklardan sağlanıyormuş işte. Nehirde günlük, iki ya da üç günlük turlar yapmak mümkün. Biz günlük tur aldık ve nehir kenarındaki yaşam hakkında bir fikir sahibi olabildik. Yolumuzun üstünde "happy room" (tuvalet ;)) molası için durduğumuz nilüferlerle dolu bir göleti olan dinlenme yeri de çok keyifliydi bu arada. 


Daha sonra ilk durağımız olan minik bir aile işletmesinde ballı ve kumkatlı çay, birbirinden lezzetli, taze meyveler ve yöresel müzikler eşliğinde biraz zaman geçirdik. İsocum kraliçe arının da aralarında olduğu bal peteğinin içine parmağını daldırıp balın en taze halini tattı. Her derde deva olarak anlatılan Royal Jelly ürününden tabi ki bir daha hiç kullanmamak üzere satın aldık. ;)


Sonra Mekong Nehri'nde sampan adı verilen ve sadece kürek çekilerek kullanılabilen kano benzeri kayıklarla mini bir gezinti yaptık. Mutluluktan gözlerimin dolduğu anlardan biriydi bu. Bir diğeri için bakınız Ho Chi Minh sokaklarındaki motosikletler. Ha ha ha, pek romantik olmadı farkındayım, ama çok merak ettiğim ve masal gibi izleyip, okuduğum yerleri görünce duygulanıyorum ben. Bu iki enstantane de en merak ettiklerim arasında liste başıydı işte. ;)


Buradan çıkıp Hindistan cevizi şekerlemesinin yapıldığı minik imalathaneye uğradık. Tamamen doğal, şekersiz, ambalajı bile katkısız ve yenebilir pirinç yaprağından yapılan şekerlemelerin yapım yeri Ben Tre bölgesi. Bu imalathanede hiçbir şey boşa gitmiyor. Kabuklar fırında ateş için kullanılırken, kare kesimlerden arta kalan kırpıklar da yeniden eritilip şekerleme yapılıyor. Ayrıca şekerleme diyorum ama şeker kullanılmıyormuş bu üründe. Onun yerine malt şurubu ile kaynatılıyor makineden öğütülmüş halde çıkan meyve parçaları. Onlardan da bir paket kaptım tabi ki, burada kahve yanında iyi gider diye düşündüm. 


Ve şimdi cesaretimizi test etme zamanı. Dev bir pitonun yükünü omuzlarında taşıyacak cesur yürekler bir adım öne çıksın lütfen. ;P Vallahi yaptım, a dostlar. Hem de rehber yılan omzumdayken bir sohbete daldı diğerleriyle. Soru-cevap seansı şeklinde onlar takılırlarken bizimki üstümde kıvrım kıvrım kıvrandı yaklaşık 4 dakika falan. En sonunda gruptan biri kızcağızın üstünden yılanı alsak mı artık dedi de akıllarına geldim. Bu arada ben de "neyse uzun uzun yılanla haşır neşir oldum, İsocum artık ne enfes fotoğraflar çekmiştir, ne hava atarım dönüşte" diye içimden geçiriyordum ki o kadar süre içinde çekilmiş elimdeki en net fotoğraflar bunlar! Yani photo credit her zamanki gibi to Foto Flu! Allah için yılan elinden gelenin maksimumunu yaptı bak poz verme açısından. Ulen bilsem Amerikalı bir hatun vardı, her anını Snapchat ve Instagram'da paylaşan, dakikada yüz fotoğraf çekip otuzunu editleyen bir tip, ona verirdim telefonumu, şimdi havamdan yanıma varılmazdı. Kıh kıh. Neyse ama en azından büyük bir yılan olduğu anlaşılıyor değil mi? ;P


Yemekten önce aperitif olarak Hindistan cevizi şarabı ve yılan şarabı da denedik. Evet o şişelerden daha kısa olanının içinde bir minik kobra, bir de akrep bulunuyor. Pek sevimli değil mi? Birer shot her derde devaymış dediler, onu da içtik. Tadı neye benziyor, değdi mi, derseniz çok bayılmadık. Hatta hiçbir şeye benzetemedik.

Yemek için yeniden -bu kez teknelere- bindik ve nehrin karşı kıyısına geçtik. Gezinin en vasat öğle yemeğini burada yedik diyebilirim. Bir ailenin bahçesinde yemiş olmak ve Mekong Nehri'nden çıkan yayınbalığının (catfish) tadına bakmış olmak yemeğin tek artılarıydı. Bir de masayı paylaştığımız şeker Güney Amerikalı çift.


Dönüş yolunda ise nefis bir pagoda -Budist tapınağı- olan Vinh Trang'ı gezdik. Açıkçası bu kadar güzel bir tapınak kompleksiyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. 19. yüzyılın sonlarından kalma ve karma mimari etkilerden esinlenmiş binası ve içi dışında en etkilendiğim yer bahçesinde ve dışındaki alanda bulunan dev Buddha heykelleri oldu. Oturan mutlu Buddha'nın gülümseyişine hasta oldum diyebilirim. Önünden ayrılamadık hatta! Şimdiye kadar gördüğüm en güzel Buddha heykeliydi bence. Onun dışında ayakta duran ve yatan Buddha heykelleri de kesinlikle çok güzeldi.



Bir günü daha bitirip TNK Travel'da bekleyen bavullarımızı alıp Hue'ye uçmak üzere havaalanına gidiyoruz şimdi. Ama Hue'den önce Ho Chi Minh City ile ilgili birkaç not ve motosiklet videosu ekleyeceğim minik bir yazı daha gelecek. Sonra yine masal gibi bir şehre gideceğiz.

İyi hafta sonları!