Son İzlenenler: ArifV216 & Loving Vincent & The Killing of a Sacred Deer

Geçtiğimiz hafta sinemada izlediğim iki filmle başlayayım. İlki tabi ki Cem Yılmaz'ın izlediğim andan beri Öneri kutucuğunda afişini gördüğünüz ArifV216. Bilen bilir, ben bir Cem Yılmaz hastasıyım. Galiba yaptığı işlerden bir tek Ali Baba ve Yedi Cüceler'i izlemeyi atladım, geri kalan her türlü sahne şovunu, filmini, reklam filmini, sosyal medya hesaplarını, hakkında çıkan "Contemporary İstanbul'dan şu tabloyu aldı", "artık araba yetmiyor uçak aldı" türünden haberlerini bile izlerim keyifle. ;) Yıllardır tüm bu izlediklerimden de çıkardığım sonu şu ki; zekasının, güzel insanlığının, yaratıcılığının, çalışkanlığının, duruşunun, çok yönlülüğünün de hastasıyım. O yüzden de yaptığı işlerde o karma pırıltıyı görmek çok hoşuma gidiyor. Girizgah yapma ihtiyacı duydum, çünkü "bayıldım!" derken neye bayıldığımı da anlatabilmek açısından önemli bence. Özellikle de Cem Yılmaz bir şey yapsa da beğenmesek diye bekleyen değişik bir çoğunluk oluşmuşken. Hani onlar komedi anlamında hangi aşmış insanı takip ediyorlar bu ülkede ve bu sektörde, onu da gerçekten çok merak ediyorum. Bir şeyler kaçırıyor olmalıyım çünkü.;) 

Şahsen ben "ay her dakika güldüm, karnım ağrıdı" diye çıkmak zorunda değilim bu adamın bir filminden. Evet ilk stand-up şovlarıyla bize bunu yaşatmıştı ama sonra gayet duygusal filmlerde de yer aldığı oldu. Hep aynı şeyi, aynı dozda yapmak zorunda değil, çünkü hepimiz gibi o da evriliyor bana göre. Ama bence kalite ve samimiyet anlamında hep aynı kalitede kalıyor. Benim en bayıldığım şey o. Bu filmindeki o naif ve çok zarif bir şekilde 60'lar anmasını, bize ait saygıdeğer sanatçıları canlandıran oyuncu seçimlerini (Çağlar Çorumlu, Farah Zeynep, Mert Fırat gibi) ve onların oyunculuklarını, neredeyse her sahnesinde yer alan ince esprileri daha da bir sevdim. Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filmine gönderme olarak yuvarlanarak içeri süzülen elmayı, Emel Sayın sendromu olarak o çoklu görüş bozukluğunu, İskender Paydaş'ın Fındıkkıran çalışını, Zeki Müren'in kostümlerinden, tavırlarından, kullandığı dilden, "efendim affınıza sığınarak" diye ateş açmaya başlamasını falan hâlâ gülerek hatırlıyorum. ;) Sadri Alışık-Kerem Alışık sahnesinde gözyaşlarımı tutamadım ayrıca, belki bu kadar güzel ve duygusal bir anma da eksi puandır bilemiyorum; sonuçta gülmeye geldik değil mi?! Toplumdaki dönüşüme ışık tutmasına bayıldım. Sonuçta eminim niyet o değil ama bana göre arşiv niteliğinde bir film olmuş bile diyebilirim.  Çok yaşa be adam! Çok da film yap, ama hep kendi bildiğin gibi yap böyle!

Loving Vincent

Gelelim Vincent Van Gogh'a. Bundan bir önceki postta Theo'ya Mektuplar'ı okuduğumu ve Loving Vincent'ı da çok görmeyi istediğimi yazmıştım. Aslında zaman yaratıp hemen arkasından gidebildim filme ama ancak yazabiliyorum. Bu da bambaşka bir emek ve nefis bir anma şekli olarak beni büyüledi doğrusu. Zaten sinemada gösterime girecek filmler arasında reklamlarını görür görmez aşık olmuştum bu filme, izleyince daha da bayıldım. Bir animasyon filminden bu kadar etkilenebileceğimi düşünmüyordum, ama yanılmışım.


Filmde Van Gogh'un enteresan kişiliği, çalışma tutkusu ve oldukça şaibeli ölümü kendi tabloları aracılığıyla anlatılıyor. Van Gogh'un ölümünden sonra postacı arkadaşının ressamın ağabeyine ulaşmadığı için geri dönen mektuplarından birini oğlu aracılığıyla Theo'ya göndermek istemesiyle başlayan hikayede Theo'nun da kardeşinden kısa bir süre sonra öldüğü ortaya çıkıyor. Ayrıca ressamın yaşamı kadar ölümünün de gizemlerle dolu olduğunu doktorundan, kaldığı pansiyonu işleten kadından, ağabeyinden, malzeme tedarikçisinden ve Vincent'ın tablolarında yer alan daha pek çok karakterden yola çıkarak anlıyoruz. Van Gogh tablolarının canlandırılmasıyla yapılan bu muhteşem filmde filmin her saniyesi için 12 yağlıboya resim yapılmış. 5000 ressam filme başvurmuş, bunların 500'üyla yüz yüze görüşülmüş ve 125 tanesiyle çalışılmaya karar verilmiş. Bu kalan ressamlar da 65000'e yakın kareyi tek tek resmetmişler. Ve tüm bu süreç toplam iki yıl sürmüş. Nasıl bir emek! Daha detaylı bilgiler için filmin sayfasını da inceleyebilirsiniz. Tabloları aracılığıyla konuştuğunu düşünen bir ressamın hikayesini anlatmak için bu yolu seçtiklerini söyleyen yönetmen Dorota Kobiela ve Hugh Welchman'e helal olsun bu fikirden yola çıkarak oluşturdukları bu kıymetli film için. İsim seçimi bile harika: Van Gogh'un Theo'ya yazdığı mektuplarını bitirme ifadesi olan "Sevgiler Vincent". Söylememe gerek yok sanırım, ama sinemada kesinlikle daha fazla tat verecek bir filmdi. Zaten az salonda ve az seansta oynadığı için yakalayamadıysanız DVD de olur tabi. Ama illa ki izleyin. Ve son olarak, Van Gogh da umarım intihar etmiştir. :(

Kutsal Geyiğin Ölümü

Evet arkadaşlar, kutsal geyik öldü, ama giderken bizim de ruhumuzu öldürdü! Annelere geldiklerinde işkence niyetine film izlettirdiğime dair söylentiler var etrafta. Belki kayınvalideme İsa'nın Çilesi'ni, anneme Black Mirror'dan bazı bölümleri izlettiğim için adım çıkmış olabilir. ;) Ama bu seferki bambaşka bir eziyetti yahu. Nasıl rahatsız edici bir film öyle böyle değil! Gerçi bakıp da yönetmen Yorgos Lanthimos'un The Lobster'ın da yönetmeni olduğunu fark edebilseydim bizim için her şey çok farklı olabilirdi tabi. Ama olmadı ve biz bu filmi boğula boğula izledik. Annemin bir ara "durdurun da bir ufunet atalım" diye 3 derece ayazında balkona nefes almaya çıktığını hatırlıyorum hani. ;)

Kısacası her gördüğünüz Colin Farrell ve Nicole Kidman'e atlamayın diyerek konuyu kısaca anlatayım. Bir kalp cerrahı olan Steven ve göz doktoru eşi Anna ile iki çocuğunun, bahçeli evlerindeki güzel yaşama tanıklık ederek başlıyoruz önce. Bir yandan da Steven'ın destek olduğu Martin adında yetim bir çocuk var hikayede. İşte filmin huzursuzluk veren yapısının yüzde 90'ından sorumlu olan bu Martin veledi bir süre sonra aile için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlıyor. Ve Martin için Barry Keoghan seçimi cuk oturmuş! Anlayamadığımız bir şekilde işler kontrolden çıkıyor ve son derece gerilim yüklü, rahatsız edici bir gidişat başlıyor ailenin yaşamında. Anlayamamamız normalmiş, çünkü sonradan okuduğuma göre aslında bu mistik korku masalı tadındaki hikaye Yunan  mitolojisinden esinlenmiş. Filmdeki adalet arayışı, insanların kötülüğünün sınırları, insanın çıkarı için yapabilecekleri, düzgün kavramının sorgulanması, cezalandırma temelleri falan hep bu mitolojik öğelerle ilintiliymiş. Tabi anlamayan için çok havada kalıyor haliyle. Yoksa oyuncular ve oyunculuklar iyi, bir tık da fikriniz olursa konunun neye dayandırıldığıyla ilgili belki seversiniz bile, kim bilir. ;) Annelere yine de dikkatli izletin, fenalık geçirmesinler. ;)

İyi seyirler!

Theo'ya Mektuplar ve Berci Kristin Çöp Masalları

Son dönemlerde okuduğum iki kitaptan kısaca bahsedeyim. Kitap okuma hızım yaza göre baya düştü, ama n'apalım artık, hep aynı tempoyu tutturamıyor insan. Theo'ya Mektuplar, Vincent Van Gogh'un hayatının farklı dönemlerinde  kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardan oluşuyor. Pınar Kür çevirisi ve YKY baskısı olanını okudum ve dilinden de çok memnun kaldım. Kitapta yer verilen mektuplarda Van Gogh'un sıklıkla tekrara düştüğünü düşünsem de, etkileyici hayat hikayesi ve yaratıcılığıyla bayıldığım isimlerden biri olduğundan keyifle okudum ve karakterine ve iç dünyasına dair daha fazlasını öğrenme fırsatını buldum. O yüzden Van Gogh sevenlere önerimdir. Loving Vincent'ı izleyip ikisini bir yazıda yazmayı planlıyordum ama sinema işleri planlandığı gibi gitmeyebiliyor bizim tarafta. ;) O yüzden umarım sinemalarda oynuyorken görebilirim ve o filmi de ayrıca yazabilirim diyorum. 


Münzevi yaşamı tercihi, doğaya tutku derecesinde bağlılığı, Tanrı ve din hakkında düşünceleri -"din adamlarının Tanrısı benim için bir kapı tokmağı kadar cansız!" diyor mesela ki kendisine katılmamak mümkün değil-, hiç bitmeyen ekonomik sıkıntıları, son dönemlerinde iyice ağırlaşan hastalığı, çalışma azmi ile çok ilgi çekici bir karakter Van Gogh.  Her zaman kendisi olmayı başarmış, süslü püslü tanıtımlara ihtiyaç duymadan kendini işine adamış bir adam. Yoksulluğu bile bunu yapmasına engel olmamış. Çoğu kez yiyecek yemeği olmasa da boyalar almak için harcamış parasını. Bir mektubunda şöyle diyor: "Bana soracak olursan krallar kadar zenginim. Parasal olarak değil elbet, ama çalışmalarımda kendimi tüm ruhum ve yüreğimle adayacağım bir şeyler bulduğum için, bu yaşamıma anlam kazandırdığı, esin kaynağı olduğu için zenginim."

İki alıntı paragraf daha ekliyorum aşağıya. Düşünce bakımından ruh ikizimi bulmuş olabilirim Van Gogh'da. Yaratıcılık anlamında da ruh ikizim olsaymış iyiymiş. ;)



Sırada çok sevdiğim bir yazar olan Latife Tekin var. Berci Kristin Çöp Masalları, bu yılki Haydarpaşa Sahaf Festivali'nden aldığım ganimetlerim arasındaydı.  Eski romanlarından birini daha büyük bir keyifle okudum. Sevgili Arsız Ölüm hâlâ favorim olmaya devam etse de burada da yine o harika anlatımıyla tasvir ettiği gecekondu mahallesi yaşamı aklımda kalacak. Nasıl canlı karakterler, nasıl hem gerçekçi hem masalsı bir anlatım. Ve bu romanı yazdığı sırada 27 yaşındaymış henüz. O kadar genç bir zihin nasıl bu kadar detaylı ve gerçek bir kavrayışa sahip olabilir? Çok seviyorum hem anlattıklarını hem anlatış şeklini Latife Tekin'in. Şimdiye kadar okumadıysanız da mutlaka burada bahsettiğim iki romanıyla başlangıç yapmanızı öneririm. 


Kitaplar bittiğine göre sırada ne olsun? Sinema mı, yemek mi, ikisi birden mi? Ya da annem gelsin de biraz gezelim, blog yazmaya ara verip malzeme toplamaya mı ağırlık verelim?  ;) Hangisi olursa olsun şahane bir hafta olsun hepimiz için. 

Dönmedolap & Kanyon Suvla & Intema Yaşam

Perşembe günü Müge'yle birlikte ve onun önerisiyle sinema ve kahve günü yapalım diyerek Kanyon'da buluştuk. Benim aklımda da Martıların Efendisi'ni izlemek vardı aslında ama o kadar az ve abuk subuk seanslar kalmış ki gösterimde olduğu, galiba DVD'sini beklemek zorunda kalacağım. Zaten modumuzu düşürmesin diyerek bir Woody Allen filmi olan Dönme Dolap'ı izleme fikri de Müge'den çıktı ve bu anlamda benim önerimden daha iyi bir tercih olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Gerçi Woody Allen da toz pembe bir adam değildir, ilişkilere bakışı son derece gerçekçidir, tiyatro tadında metinlere ve karakterlerin ruh dünyalarına dikkat gerektiren filmler yapar ama bunaltmadan yapar tüm bunları. O yüzden de kendisine bayılırız.İster güldürürken ister güldürmezken düşündürtme özelliğini de ayrıca takdir ederiz. ;)


Hikaye Coney Island'da geçiyor. Plajlar, barlar, lunaparkı ile dolu cıvıl cıvıl, eğlenceli, rengarenk ortamda vasatın altına bir aile yaşamının içine giriyoruz. Kate Winslet, gelgitleri olan, umutsuz bir ev hanımını oynuyor (her zamanki gibi harika canlandırmış rolünü).  Hayali aktris olmak olsa da şu an garsonluk yaparak, lunaparktaki dönme dolabı işleten ikinci kocası ile kıt kanaat bir yaşam sürüyorlar. İlk evliliğinden olan küçük çocuğunun fırsat bulduğu anda yangın çıkarma huyu var, yaşamlarındaki tek aksiyon da o gibi görünürken birden kocasının ilk evliliğinden olan yirmili yaşların başındaki, güzel kızı Carolina yanlarına sığınıyor. Kelimenin tam anlamıyla sığınıyor, çünkü mafya kocasından kaçıp gelmiş. Hayatlarına bir de plajdaki sahil güvenlik görevlisi Mickey (Justin Timberlake) dahil olunca duygusal aksiyon tavan yapıyor! Çok standart olabilecek bir konu, sonu itibariyle bizi vicdani sorgulamalara götürüyor - ki bence Woody Allen farkı da burada ortaya çıkıyor. Kötülüğü engellemek için bir şey yapmamak bizi kötü yapar mı? Aşkta her yol mübah mıdır? Diyelim ki evet, sonrasında o aşktan ya da aşıkın vicdanından hayır gelir mi? Diyelim ki geldi bir insanın canı pahasına buna değer mi? İzleyin bakalım, benim gibi dalıp gidecek misiniz sorulara. 

Kanyon Suvla'da bir Mola

Filmden önce kahve&muffin, filmde mısır keyfi yaptığımıza göre sırada şarap&peynir keyfi olmalı diye düşünerek Kanyon Suvla'ya çıktık. Eceabat'taki Suvla'ya gitmiş, ama buradakine henüz gitmemiştim. ;) Suvla'nın şaraplarına da bayılırız  bu arada. Ben favorilerimden biri olan Kirte'den bir kadeh aldım, Müge de bir Cabernet Sauvignon. Peynir çeşitleri ve zeytinyağı nefisti. Yemek için gitmediğimizden kısa bir uğrak durağı oldu ama uzunu da harika olur, eminim. Filmin kritiğini yaparız diye oturmuştuk ama çok daha eğlenceli konulara daldık tabi ki. Gıybet forever! ;)) 


Çıkışta da ikimizin de daha önce gezmediği -ve içinde yemek yemediği- Intema Yaşam deneyim mağazasını gezdik. Burası da şahane olmuş doğrusu. Hem gıda alışverişi bölümü, hem mutfak araç gereçleri ve dekoratif ürünlerin satıldığı bölümde harika şeyler gözümüze çarptı. Müge de en son kızılcık tarhanası, et suları, organik bademli ve çikolatalı tereyağ, kuru yemiş çeşitleri, zeytinyağları (Trilye'den aldığımız o nefis Zey-Er soğuk sıkım sızma bile vardı) ve daha pek çok yiyeceğin olduğu mini market reyonunda gözüme çarptı, sonrasında kendimizi kaybettik zaten. ;) Evrenden yeni bir ev istemiştim, olursa içine alabileceğim nefis desenli tabaklar, seramik servis çeşitleri, teraryum saksıları falan da defalarca  nedeni olabilir. Bir de girişteki minik kafesinin vitrininde yer alan kavanozlardaki tiramisular, ekler ve tart çeşitleri nefis görünüyordu, o da bir dahaki sefere aklımda kalanlardan. Harika bir mağaza olmuş Intema, bu gidişle daha çoook görüşürüz seninle. ;)

İyi hafta sonları!

Tüy Kalemler - Marquis de Sade

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı Uniq Hall'da Tatbikat Sahnesi'nin sahneye koyduğu Tüy Kalemler'i izlemeye gittik.  Uzun zamandır aklımda olan bu oyuna üçüncü sıranın ortasından yer bulmanın mutluluğu içinde izledim ve hikayeden müthiş etkilendim. Açıkçası oyuna Erdal Beşikçioğlu'nun yönetip, baş rolünde oynadığı bir klasik gözüyle bakmıştım sadece. Hatta Marquis de Sade'ın yazdığı bir eserin sahnelenmesi diye düşünmüştüm tadı kaçmasın diye hiçbir şey okumadan gittiğimde. Meğer Marquis de Sade'ın kendi yaşam öyküsü çıktı oyun! Üstüne üstlük ben Sade'ı sadece klasik ve cesur bir Fransız yazar olarak bilirken adam aristokrat bir filozof, pornografik bir yazar ve sadizm akımının öncüsü olarak çıktı karşıma. Oysa ki cehalet mutluluktu, değil mi sevgili okur? Şimdi bu bildiklerimle yaşamak çok daha zor olacak çünkü oyunda tanıdığım kadarıyla bu kaçık, özgür ruhlu adamı sevdim bir de ben yahu. 


Ömrünün neredeyse yarısını yaptıklarından dolayı hapishanelerde ve akıl hastanelerinde geçiren bir adam Marquis de Sade.  Kilise ve iktidar gücüne karşı her fırsatta haykırırcasına söylediklerini günümüz dünyasında bile dile getirmek güç. Din, ahlak, yasalar, kurallar onun için yok hükmünde. Tüm bunları yok sayarak, sadece zevk odaklı ve alabildiğince özgür yaşamak gerektiğine inanıyor. Cinselliğin doğası itibariyle şiddeti de barındırdığını, kişi sadece zevk aldıklarını yapma yoluna giderse eninde sonunda başkasına zarar verme pahasına bunu yapacağını savunuyor. Sadizm fikrinin ortaya çıkış noktası da bu zaten. Kendisi de yanında çalışan uşaklara, hizmetçi kızlara ve pek çok farklı insana taciz, hakaret, zor kullanma, şiddet davalarıyla defalarca gündeme gelmiş bir isim. 

Sadizm tarafını savunmuyorum elbette - yani ancak karşısındaki mazoşist ise bir sadiste mutluluklar dileyebilirim. Ama Sade'ın sapkınlık anlamında din adamlarının da akıl hastanesinde yatan kendisinden hiç aşağı kalır yanı olmadığını kanıtlarcasına meydan okumalarına bayıldım. O noktada feci haklı bana göre! 

Tabi dönem Fransız İhtilali'nin hemen sonrası olsa da özgürlük çanları Sade için de çalacak seviyede değil ne yazık ki. Kaldığı akıl hastanesindeki hücresinde elinden kalemleri, kağıtları, tüm eşyaları alınsa da zihnindekileri orada ayarladığı birileri aracılığıyla aktarmaya devam eden Sade'ı korkunç bir son bekliyor. Dilini kestiklerinde dışkısıyla duvarlara yazmayı sürdüren Sade'ın yazı yazmaya devam edebilecek tüm uzuvlarının yok edilmesiyle bile aklından geçenlere yeterince engel olamayacağını düşünen din adamları da akıllarından geçirdikleri ve uyguladıklarıyla sadizm alanında bambaşka bir çığır açıyorlar, sadizmin de tadını kaçırıyorlar! (Internet araştırmalarım sonucunda böyle bir sona rastlamadım Sade'ın yaşamıyla ilgili, umarım da doğru değildir başına gelenler. Bilgisi olan varsa duymak isterim.)

Doug Wright'ın yazdığı bu nefis oyunda Erdal Beşikçioğlu, hem yönetmen hem oyuncu olarak yine harikalar yaratmış. Oyunda da var olan bir sözden yola çıkarak "gerçek sanatçının asıl zor zamanlarda var olabildiğini" kanıtlayan isimlerden biri o. "İyi ki var" listemizin en başlarında yer alıyor tabi ki. Melisa Şenolsun ve Saygın Soysal'ın oyunculuklarını da çok beğendim bu arada. Mutlaka izlemelisiniz. 

Şimdiden iyi seyirler.

PS: İdefix listeme hemen bir Marquis de Sade kitabı eklemiş olsam da "Sadist" olmadığımı itinayla duyururum. ;)

CANAN'dan Kaf Dağı'nın Ardında

Beyoğlu ile aramı yeniden düzeltme çalışmaları kapsamında çok sevdiği Arter'e de uğradım geçtiğimiz haftalarda. Canan'ın Kaf Dağı'nın Ardında adlı masalsı sergisini gezmeyi çok istiyordum. Uzatılmamış olsaydı kaçırabilirdim ama haberiniz olsun, bu nefis sergi 18 Şubat'a kadar gezilebilecek.  


Serginin yerleşim düzeni de çok güzel düşünülmüş. Zemin kat Cennet, aradaki kat Araf ve en üst kat ise Cehennem olarak yerleştirilmiş. Böylelikle Cennet daha dünyevi bir zeminde yer alırken Araf adı üstünde bir  geçiş, Cehennem ise kendi korkularımızla yarattığımız bir yer olarak düşünülmüş. Ben hemen korkularımla yüzleşeyim de bitsin bu işkence diyerek en üst kattan başladım gezmeye. ;) Burada aşağıdaki kolajın sol üst köşesinde gördüğünüz beyaz tüllerin ve duvarların üzerine fosforlu boyayla çizilmiş cinler göz gözü görmeyen bir karanlıkta gerçekten de tedirgin edici bir etki yaratıyor. Garaibü'l-mevcudat adlı bu yerleştirme başlı başına Cehennem katını oluşturan çalışma aslında. 


Araf'a geçerken ilk olarak yukarıda sağ üst köşede gördüğümüz Şehretün'nar adlı çalışmayı görüyoruz. Efsaneye göre dört bin yüzü olan ve her bir yüzünden ayrı bir anlam okunan bir cinler anası Şehretün'nar. Yüzler Canan'ın kendi yüzü ve figürün baş kısmında görünen yüün ifadesizliği de yaşanan her türlü acıya karşın duyguları dışarıya yansıtmamak için gösterilen mücadeleyi simgeliyor. Sol altta ise daha tanıdık bir kadın -bildiğimiz anlamda olmasa da yılan bedenli olanı ;)- yer alıyor: Şahmeran. Araf katındaki yerleştirmelerden biri de Kaf Dağı'na varabilen otuz kuşu anlatan Simurg efsanesine gönderme yapan Kuş Kadın adlı çalışma. Taşa oyulmuş yarı kuş yarı kadın bir figür ve etrafında iki taşın üst üste konulmasıyla oluşturulmuş kuş figürleriyle hazırlanmış güzel bir yerleştirme. 


Serginin pek çok masal tadında çalışmalarından birini zaten giriş katında, dışarıdan camdan bakınca da görüyorsunuz. Hayvanlar Alemi'nde bildiğimiz hayvanların dışında ejderhalar ve Anka Kuşu gibi masalsı yaratıklar da yer alıyor. Diğer hareketli tülden heykellerin ise solda yer alanında Araf, sağdakinde ise Cennet tasvir edilmiş. 

Serginin en sevdiğim işlerinden biri Şeffaf Karakol adlı -daha önce gördüğüm ama nerede gördüğümü hatırlayamadığım- çalışma oldu. Burada Canan pek çok başka işinde de olduğu gibi kendi bedenini kullanarak nefis bir heykel ve gravürler ortaya çıkarmış. 1930'lu yılların siyasi ortamında iktidarın karakolların şeffaflaştırılmasına yönelik söylemine cevaben ürettiği bu işi görmelisiniz.  


En bayıldığım diğer bir çalışma için de bakınız Dışarıda Çok Kötülük Var. Her köşesi sanatçının kendi el yazısıyla kaplanmış küçük bir oda. Yatak çarşaflarından duvarlara kadar her yer. Bir akıl hastanesi odasını anımsatıyor. Metinler Kaf Dağı'nın ardı kadar uzakta olduğu düşünülen sevgi dolu ve iyi bir dünya özlemini ifade ediyor. Aşk, erotizm, sevgi ve doğa özleminin artık delilik gibi göründüğü bir dünyaya gönderme yapılan bu oda yerleştirmesine gerçekten bayıldım. "Sevişe sevişe kazanacağız. Öpüşe öpüşe iyileşeceğiz." Nefis!


Bir de sergide öyle güzel video çalışmaları var ki onlardan da bahsetmezsem olmaz. Ay Işığında Yıkanan Kadınlar, adlı dört dakikalık video Burgazada'da Marta Koyu'nda çekilmiş. Canan bu yapıtını 1980'lerin sonunda Burgazada'da yaşamış, özgür ruhlu, rivayete göre denize çıplak girdiği için dedikodu konusu olmuş ve baskılara dayanamayıp en sonunda intihar etmiş olan Madam Marta'ya adamış. 

Hezeyan adlı video çalışmasına kesin "bir bakar çıkarım" diye düşünerek girdim, çünkü süresi bir saatti! Ben tiyatro ve sinema moduna almadıysam kendimi beş dakikadan uzun Youtube videosu bile izleyemem, öyle diyeyim de anlayın hani. ;) Ama bir girdim içeri, giriş o giriş, çıkamadım! Sanal sohbet odasında tanışıp aşık olduğu bir adam uğruna deliliğe doğru yol alan bir kadının rüyaları, hayalleri, gündüzü, gecesi, paylaşımlarını anlatıyor videoda. Canan tabi ki kendisi oynuyor. Modern hayatın getirdiği yalnızlık ve mutluluk arayışına dikkat çeken çok etkileyici bir mini film tadında olmuş. İzlemenizi öneririm. 

Hatta bu serginin tamamını görmenizi, tadını çıkaracak kadar bir süre ayırmanızı, ücretsiz alabileceğiniz sesli rehberden hikayeleri dinleyerek eserleri bizzat yaşamanızı öneririm.

Şimdiden keyifli gezmeler.