Shakespeare'den Aşk Sözleri

Pazar günü Muammer Karaca Tiyatrosu'ndaydık. Bu kez Aşk Sözleri adlı oyunu izlemek için düştük yollara. Oyun bir Shakespeare uyarlaması. Uyarlayan ve yöneten Kemal Kocatürk, aynı zamanda oyunun oyuncu kadrosunda da yer alıyor. Diğer oyuncular arasında en ilgi çekeni elbette Yaprak Dökümü'nün Ferhunde'si olarak bilinen Deniz Çakır. Diğer oyuncuların da hepsi çeşitli dizilerde oynuyorlarmış, ama Avrupa Yakası'nın bitmesiyle birlikte takip ettiğim dizi kalmadığı için hangi diziler olduğunu bilemeyeceğim. İzleyenler nasıl olsa şıp diye çıkaracaklardır onları! Benim bu oyundaki favorim ise Mihrace Yekenkülüğ oldu. Sesine de bayıldım diyebilirim. Konuşurken bile şarkı söylermiş gibi akıp giden yumuşacık ve berrak bir ses! Tek kelimeyle süperdi!

Oyun, Shakespeare’in Romeo-Juliet, Hırçın Kız, Othello, III.Richard, Kısasa Kısas, Macbeth, Hamlet ve Bahar Noktası adlı tanınmış eserlerinden yola çıkarak "aşk" kavramını ele alıyor. Bir sonuca varılacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Elbette söz konusu aşk olunca her kafadan birçok ses çıkmasına rağmen aşkın ne olduğu yine bulunamıyor, tarifi yine yapılamıyor. Shakespeare'den uyarlama dediğime bakıp da korkmayın. Oyunun dili, sahnelenişi ve anlatımı gayet açık ve anlaşılır. Yalnız bence fazla uzun bir oyundu. İki perde ve arayla birlikte toplam 2 saat 50 dakika süren oyunun sonuna doğru koltuğumda kıpırdanmaya başladım (ki bu artık fenalık geçirmek üzereyim, kendimi dışarı atmak istiyorum kıpırdanışıydı).

Kostümler ve müzik başarılıydı ve temposu yüksek bir oyundu. Yine de en bayıldığım oyunlar kategorisine alamayacağım. Ben bu oyunun metnini okumayı daha çok isterdim. Daha doğrusu alıntılar yapılan Shakespeare eserlerindeki o aşkları okumayı isterdim (biraz üçüncü sayfa haberlerindeki aşklara benziyorlardı ama olsun :) ). Ama oyuncular konuşurlarken "hadi bakalım aşk ve kıskançlık konusuna da bir göz atalım" diyerek, "ben Othello olayım, sen de Desdemona" dercesine o rollere bürünerek bir bölüm oynayıp, sonra tekrar aşk hakkında konuşmaya başlayınca benim konsantrasyonum bozuluyor. Belki de bu oyun yalnızca böyle oynanabilirdi, çünkü bu bir kolaj çalışması gibi bir şey, ama dediğim gibi bana göre değil. Ben bütünlüğü olan bir hikayeyi anlatan ve baştan sona Desdemona ve Othello olunan oyunları seviyorum galiba. :)

Yine de başarılı oyunculukları canlı canlı izlemek, Shakespeare'in aşka bakışı ve oyunları hakkında bir fikir edinmek, aşkın ne olup ne olmayabileceğiyle ilgili değişik fikirler duymak için gidip keyifle izleyebileceğiniz bir oyun olduğunu da söylemeliyim. Benim bundan sonraki hedefim ise Zuhal Olcay'ın Şölen adlı oyununun Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahne aldığı günlerden birinde ilk üç sıranın ortasından bilet bulmak olacak! Bana şans dileyin!

İyi seyirler...

Emile Zola'nın Meyhane'si

Fransa'da natüralizm akımının öncüsü sayılan Emile Zola'nın Meyhane adlı romanını bitirdim az önce. Boğazım düğümlendi ve mideme bir yumruk oturdu kitabın son sayfalarında. Üstelik belki de umudun, azmin ve başarının hikayesi olabileceğini düşünerek okurken Jervez ve ailesinin alt üst olan ve büyük bir çöküşle sonlanan yaşam öyküsü beni de darmaduman etti. Emile Zola, Jervez ve ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak aslında Paris'in varoş sayılabilecek mahallelerinde yaşayan işçilerin sorunlarına değiniyor. Eseri yayınlandığında büyük eleştirilere maruz kalmış olmasına rağmen Zola'nın Meyhane'si zaman testinden geçerek bir klasik olmayı başarmış. Hatta o dönemlerde Amerika'da işçi sınıfının yaşamının konu edildiği roman türünün de doğmasına neden olmuş. Yazar kendisine yapılan eleştirilere karşı kendini savunurken ise şöyle demiş: "Gerçekleri yazdım, romanın kahramanları kötü insanlar değiller, sadece eğitimsiz ve yaşadıkları ortamın yıprattığı insanlar..."

Ayrıca romanının kendi kendisini savunacak güçte olduğunu da eklemiş. Görüldüğü üzere haksız da çıkmamış doğrusu! Eleştirildiği nokta ise yoksul semtlerdeki kokuşmuşluğu, ayyaşlık ve aylaklığın getirdiği kaçınılmaz sonu, aile bağlarının çözülmesini, doğal sonuç olarak yaşanan ahlaksızlıkları ve rezaleti olduğu gibi apaçık anlatmasıymış.

Bu romanın yazıldığı 1877 yılında Emile Zola otuz yedi yaşındaymış. 22 yaşına gelene kadar Paris'teki sefaleti birebir yaşamış biri olarak yazdığı romanlardaki ortamı da aslında çok yakından tanıyan bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. 1862'de bir yayınevinde çalışmaya başlayarak yoksulluklarla dolu hayatından kurtulan Zola'nın ilk hikayeleri 1864 yılında basılmış. Ayrıca Le Figaro gazetesine makaleler yazarak da adını duyurmaya başlamış. 1867 yılında ise kısa sürede tanınmasını sağlayan Therese Raquin adlı eseriyle klasikler dünyasına girme yolunda ilk adımını atmış.

Ne varsa doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulanlarda var galiba! Çok keyifli bir anlatımla bizlere aktarılan bu cesur klasiği henüz okumadıysanız okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Faremin Halısı :) - Den Cafe - Fesleğen Çıkmazı

Üç gündür evde tek başımaydım. Cuma günü sabaha karşı İso'cum geldi. Aslında sessizce yatakta yanıma sokulmayı planlıyordu ama (anahtarı üstünde bırakmamayı hatırlayıp) kapının kilit mandalını kapalı unuttuğum için zili çalmak zorunda kaldı. Böylece sabahın köründe gelen kocasını kapılarda karşılayan kadın unvanını da almış oldum. :) Şu yazımı hatırlıyor musunuz? İşte İso'cum gelirken bana o mouserug'dan getirmiş. İnanılmaz mutlu oldum görünce. Hâlâ da baktıkça mutlu oluyorum. Uzaktan da çok sevmiştim kendisini ama yakından daha da bir sevdim. Kocamın seçtiği desene de bayıldım. Hem benim de beğendiklerimden (üst sırada baştan ikinci) bir tanesini seçmiş bana. Teşekkürler İso'cum! :) Sabah erkenden mutluluk dansımı yaptıktan sonra İso'cumla birlikte mışıl mışıl uyuduk. Öğlene doğru kalktık ve o işine ben de Müge'yle kahve içmeye gittim.

Müge'yle buluştuğumuzda farkında olmadan nasıl da aylar geçtiğini bir kez daha anladık. Neredeyse Mayıs ayından beri görüşmüyormuşuz meğer. Ne kadar uzun bir süre değil mi? Üstelik aynı yakada ve birbirimize yürüme mesafesinde oturmamıza rağmen. Geçen hafta Gizem'le ve ondan önceki hafta da Ezgi'yle buluştuğumuzda da aynı şeyi konuşmuştuk. buluşmalar arasında aylar geçmesi normal bir şey mi acaba? Hem de sözde hepimizin tam zamanlı çalışanlara göre çok daha fazla zamanı olmasına rağmen! İstanbul şartları mı, hayat şartları mı, tembellik mi olduğuna karar veremedim bunun nedeninin... Ama ne olursa olsun ortada ekstra çaba gerektiren bir durum olduğu kesin! Ve bu çabayı göstermeye de kesinlikle değiyor aslında. Belki de arkadaş buluşmaları için de işimizin, gücümüzün, modumuzun, programımızın en uygun olduğu zamanı beklemeyip, bir saatliğine de olsa görüşme fırsatlarını değerlendirmeliyiz.

Neyse, işte biz de dün öyle yaptık ve daha uzatmamaya karar verip Nişantaşı'nda buluştuk. Önce Cafe de Paris'in yanına ve Starbucks ile Cafe Nero'nun karşısına açılan Zamane Kahve'sini denemeyi düşünüyorduk. Adı ve diğerlerinin arasındaki bizden biri duruşu hoşuma gitmişti doğrusu! Ama dışarıdaki masalar dolu olduğundan ve içerisi de tam bir pastane ortamı olduğundan dolayı oturmaktan vazgeçtik. Bunun yerine Mim Kemal Öke Caddesi'ne döner dönmez karşımıza çıkan Den Cafe'yi tercih ettik. Kapuçino ve limonatalarının tatlarını ve sunumlarını beğendiğim bu şirin kafenin ortamı da ferah ve sıcaktı. Vitrinde görünen tatlıları da çok leziz görünüyordu, ama bu kez onları denemedik. Birçok yiyecek çeşidi olmasına rağmen tatlı ve kahve için gidilmeye daha uygun bir yer olduğunu düşündüm. Çalışanlarının güleryüzlülüğü, ilgisi ve ortamın temizliği de diğer artılar olarak söylenebilir. Sonuçta Nişantaşı'nda küçük bir mola için Den'e gidebilirsiniz. Buranın işletmesini yapan grubun aynı zamanda Milli Reasürans Çarşısı içinde yıllardır hizmet veren Corridor'u da işleten grup olduğunu da hatırlatayım. Dolayısıyla burası da uzun ömürlü bir yer olabilir gibi geldi bana.

Eve gelip biraz dinlendim. ("Domuz gibiyim, bana bir şey olmaz" derken burnum falan akmaya başlayınca "Eyvah, domuz gribi mi oldum acaba!" diye panik içindeyim bu aralar. İki gündür inanılmaz bir halsizlik, hafif burun akıntısı, sabahları boğazda yanma gibi belirtiler mevcut. Bu bizim bildiğimiz grip sanırım, ama hayırlısı diyelim. Bayramda ayakta olabileyim diye spora falan da gitmiyorum. Yoksa ben dişe diş yöntemimle ya yatağa serilene ya da kendisini püskürtene kadar üstüne gitmeye devam ederdim ya neyse! O da gördü bu pasif halimi, üstüme üstüme geliyor kerata! Bayramdan sonra hesaplaşacağız onunla!) Neyse, uzattım yine galiba...

Akşam için tiyatro biletimiz vardı. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Şişli Cevahir sahnesindeki Fesleğen Çıkmazı adlı oyuna gittik. Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sahnelediği pek çok yeni oyundan bir tanesiydi Fesleğen Çıkmazı. Ve en merak ettiğimdi. Ama neden bilmem bir şeylerin eksik olduğunu düşündüm. Konu güzel, oyunculuklar güzel (neredeyse en büyük role sahip olan ve Olcay Hanım karakterini canlandıran Funda Eskioğlu'nun oyunculuğunu çok doğal bulmadığımı belirteyim), kostümler güzel (dekor değil!) ama bir şeyler eksik işte. Oyun İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor ve Mübadele ile Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Rum Türklerinden bir aileyi konu ediyor. Oyunda bununla ilgili yaşanan sıkıntılar anlatılırken bir yandan da aile içi sorunlar anlatılmaya çalışılmış. Ufak bir aşk hikayesi de sıkıştırılmak istenmiş. Bazı şeyler havada kalmış (örneğin, ailenin Yusuf'un bir işler çevirdiğini düşündüğünü görüyoruz, ama bunun ne olduğunu bir daha hiç göremiyoruz, çünkü Yusuf'u bile bir daha hiç göremiyoruz). Belki de toplam 1 saat 20 dakikalık tek perde bir oyun içinde birçok şey bir arada verildiği için böyle bir durumla karşı karşıya kalmış olabiliriz. Oyunun temposu doğal olarak ağır ve kasvetli bir havada ilerliyor. Ancak bu eleştirilecek bir nokta değil. Konuya ve karakterlerin içinde bulundukları ruh durumuna bakacak olursak zaten öyle olması gerektiğini görüyoruz. Sonuç olarak izlenebilir bir oyun, ama büyük beklentilerle gitmemenizi öneririm.

Şimdi ise sırada Devlet Tiyatrolarının görmek istediğim üç oyunu daha var. Birincisi Kod Adı Kongo , ikincisi Vahşet Tanrısı ve diğeri ise Töre. Ama ilk üç dört sıranın ortasında izleme takıntım olduğu için artık ne zamana uygun bir yer bulurum bilinmez. Ama takipteyim! Bence siz de beni takip etmeye devam etmelisiniz! :)

Limon Ağacı, 2012 ve Dört Dörtlük

Tahmin ettiğiniz üzere "ortaya karışık" yazılarımdan biri olacak bu seferki yazım. Önce geçen hafta izlediğim iki filmden bahsedeyim. Birincisi evde dvd'sini izlediğimiz Limon Ağacı . İsrail'in önde gelen film yapımcılarından Eran Riklis’in birçok festivale katılan ve ödüllerle dönen filmi kesinlikle izlemeye değer. Filistin-İsrail sorununu insani bir yaklaşımla ele alan bu güzel film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş. Evinin yakınına İsrail Savunma Bakanı’nın taşınması sonrasında güvenlik nedeniyle geçimini sağladığı limon bahçesinin kesilmesine karar verilen Filistinli bir köylü kadınının mücadelesi anlatılıyor. Filistinli köylü kadının limon ağaçları için verdiği mücadele ile aslında Filistin'in mücadelesi anlatılıyor da diyebiliriz. Filmin son sahnesindeki görüntü insanın midesine yumruk oturtacak cinsten. Oyunculuklar başarılı. Konu ve konunun anlatım şekli başarılı. Duyarlılığın ve güçlü duruşun iki kadın karakter yoluyla aktarılmış olması da ayrıca hoşuma gitti. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.













(Not: Sandy Tolan'ın Limon Ağacı kitabı da okunacaklar listemde bulunuyordu, ama birkaç kez başlamama rağmen bir türlü okuyamadım. Galiba en çok da çevirisinden hoşlanmadım. Yaklaşık altmışıncı sayfaya geldiğimde bıraktım. Orada da Ortadoğu'da yaşanan anlaşmazlıklar konu ediliyor ama aynı hikaye değil. Sanıldığı gibi kitap ile film arasında herhangi bir bağlantı olduğuna dair bir bilgiye rastlamadım.)

Bahsetmek istediğim ikinci film ise 2012. Pazar günü tam sinema havası olduğu için yürüyerek G-Mall'a gitmeye ve 2012 filmini izlemeye krar verdik. Az çok nasıl bir film olabileceğini tahmin ediyorduk, ama bu kadarını da beklememiştik doğrusu! 2012, adı üstünde şu çok konuşulan Maya kehanetinin suyunu biraz daha çıkarmak üzere çekilmiş bir Hollywood filmi. Hazır olun, dünyanın sonu geliyor!!! Ama bu aşamada bile "yüce Amerikalılar" manevi değerlere saygılı olmayı, duyarlı yaklaşımlar sergilemeyi ve insanlığa yararlı olmayı en ön plana yerleştirmeyi unutmuyorlar! Hatta ABD Başkanı gemisini terk etmeyen kaptan rolünde!! Dünyanın en ezik karakteri kahraman bir aile babasına dönüşürken o zamana kadarki kahramanların yok olup gidişine kimsecikler tınmıyor! Oyunculuklar dökülüyor: inanılmaz yapay ve inandırıcılıktan çok uzak! Ve yalnızca görsellik ve efektler açısından büyük bir beklentiyle gidilebilecek bir film olarak bu yönünün de inandırıcılıktan çok uzak olduğunu söyleyebilirim. Knowing filmindeki metro ve uçak kazası sahneleri kesinlikle daha etkileyici ve inandırıcıydı. Ya da DOT'un Shopping & F***ing oyunundaki kusma sahnesi. :)

(Resimler her zamanki gibi buradan alınmıştır.)

Neyse, yine de "alırım elime patlamış mısırımı, klişeleriyle biraz dalga geçer, vakit geçiririm" diyorsanız gidebilirsiniz. Ama özellikle tavsiye edeceğim bir film değil. G-Mall'da izleyenler için bir öneri: Çıkışta gece gündüz açık olan G-Art'a da uğrayın. Beyza Boynudelik, Burçin Erdi, Canan Atalay ve Zeliha Akçaoğlu'nun dörder tablosuyla katıldığı Dört Dörtlük sergisine bir göz atabilirsiniz. 9 Aralık'a kadar açık kalacak bu sergide benim favorim ise Burçin Erdi'nin "Fısıltı" adlı dörtlüsü oldu.

Sanatsız kalmamanız dileğiyle...

Alışveriş ve S***ş!

DOT'tan iliklerinize kadar işleyen, sarsıp savuran, çevirip fırlatan, silkinip kendinize getiren, rahatınızı bozan, tedirginlik veren, gözünüzü kırpmadan izleten ve (bu kez diğer oyunlardan farklı olarak) pek çok yerde güldüren cesur mu cesur bir oyun daha! Adından da belli ediyor kendini aslında değil mi? Bu sezonun yeni oyunlarından biri olan Shopping & F***ing yani Alışveriş ve S***ş oyununu bu Cumartesi günü izledik. Her zamanki gibi oyun çıkışında İso'cumla kendimize gelmemiz, eski konuşma dilimizi hatırlamamız, normal göz kırpma sayımıza ulaşmamız ve açık kalan ağzımızı kapatmamız oldukça uzun zaman aldı. Ama kesinlikle buna değdiğini söylemeliyim!

Oyunun yönetmeni aynı zamanda DOT'un kurucularından olan ve Kürklü Merkür başta olmak üzere pek çok DOT oyununun yönetmenliğini yapmış olan Murat Daltaban. Yazarı ise Murat Daltaban'ın "tiyatronun Kurt Cobain'i" olarak adlandırdığı ve geçtiğimiz sezon DOT Bilsarda projesi kapsamında Vur/Yağmala/Yeniden adıyla sergilenen oyunlar dizisinin yaratıcısı Mark Ravenhill. Mark Ravenhill İngiltere'nin 1990 sonrası en önemli yazarlarından sayılıyor. Guardian gazetesinde tiyatro yazıları yazdığı bir köşesi olan yazarın ilk uzun oyunu olan Shopping & F***ing ise 1996'da Royal Court'ta sahnelenmiş ve (söylemeye bile gerek yok) bomba etkisi yaratmış!













Oyuncular ve oyunculuklar da yine muhteşemdi. Oyunun çevirisini de yapan tek kadın oyuncu Ece Dizdar'ı çok başarılı buldum. Serkan Altunorak her zamanki gibi çok iyiydi. Aynı şekilde hem Kürklü Merkür'de hem de bu oyunda beni feci etkilemiş olan Cem Özeren ve çok güldüğüm Tuğrul Tülek de öyle. İbrahim Selim de az ve öz rolüyle bizleri güldürmeyi başardı. Ama güldük dediğime bakmayın siz. Öyle uzun uzun doyasıya gülmek yok bu oyunda.. Sadece şoktan çıktığımız o kısacık anlarda yaşanan bir sinir boşalması gibi gülüşlerden sonra payımıza düşen yumrukları yemeye devam ettik elbette!! Hem de iki saat boyunca ve kesintisiz! Oyuncuları sırf bu nedenle bile tebrik etmek lazım. Böyle zor bir performansı iki saat boyunca sergilemek hiç de az iş olmasa gerek!

Oyun, zihinlerimizi uyuşturan değişik bağımlılıklardan yola çıkarak aslında her şeyin maddiyata dayandığı bir dünyada olduğumuzu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Ravenhill'in temel olarak anlatmaya çalıştığı "Artık insanlık satılık!" fikri de en çok İbrahim Selim'in Ece Dizdar ve Tuğrul Tülek'e "para = medeniyet; medeniyet = para" diye yüksek sesle tekrar ettirdiği sahnede beynimize iyice kazınıyor. Zihinlerimizi nelerin uyuşturduğuna gelince, aslında çeşit çeşitler... Duygu hariç ne ararsanız var! Seks, uyuşturucu, televizyon, alışveriş, bağlılık, aidiyet, aşk, vs. Bunların hepsi de çılgınca tüketiliyor. İnsana yarar değil zarar sağlıyor ve büyük bir tatminsizliklik ve boşluk hissi yaratıyor. Maddi manevi tüketim çılgınlığının her türlü ahlaki değere üstün gelmesi durumunda neler yaşanabileceğine dair bakış açısını değerlendiriyoruz bu oyunla birlikte.

Bazılarına sert ve rahatsız edici gelebilecek ama benim çok cesur ve etkili bir anlatım olarak gördüğüm "in yer face" öğeleriyle (kusma, şiddet, çıplaklık, küfür, vs.) dolu bu yeni DOT oyunu hepimize hayırlı olsun! Oyun tarihlerini Biletix'ten ve DOT'un web sayfasından takip edebilirsiniz. Biz kesinlikle bu sihirli kara odaya her sezon gelmeye devam edeceğiz, sizleri de bekleriz. :)

İyi seyirler...

Duvar Dekorasyonu Önerileri...

Dün uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak dekorasyon siteleri arasında dolaştım biraz. Zihnimdeki hayal evlerimi döşedim. O sırada duvarlar için de çok şirin mumluklar, şaraplıklar ve dekoratif duvar süsleri de buldum. En altta resimleri aldığım web sayfasını görebilirsiniz.

Önce mumluklar:














Sonra duvar süsleri:














En son da şaraplıklar:














Hepsi ve daha fazlası için buraya buyrun...

İdefix 7. Sanal Kitap Fuarı Başladı!!

Bugün spor için Metrocity'ye (her zamanki gibi yarım saat önceden) gittiğimde (yine her zamanki gibi) İnkılap'a da bir uğradım. Yeni çıkan tüm kitaplarda %20 indirim olduğu haberini verecektim ki az önce İdefix'ten gelen bir mail sonucunda çok daha güzel fiyatları gördüm ve onun haberini vereyim dedim. İdefix'in sanal kitap fuarı başlamış a dostlar!!! 22 Aralık'a devam edecek olan bu fuarda %25 ilâ %50 arası indirimlerle kitap alabilirsiniz. Örneğin, Ayşe Kulin'in Türkan Saylan'ın yaşamını anlattığı Türkan adlı kitabının orijinal fiyatı 16 TL. Ben bugün İnkılap'tan aldım 12,80'e. Az önce İdefix'e girdim ve gördüm ki fiyat sadece 10,40 TL. 250 yayınevinin katıldığı bu sanal fuarı bence kaçırmayın! Listenizi oluşturun ve buraya buyrun!







Ben bu aralar ne okuyorum diye soracak olursanız. Balzac'ın Köy Hekimi adlı romanını bitirerek Balzac'ı sonsuza dek hayatıman çıkarmış bulunuyorum. Lise yıllarında da bir deneme yapmış ve Vadideki Zambak'ı zor bitirebilmiştim. O zamandan sonraki ilk Balzac okumam yine hüsranla sonuçlandı. Okudum, ama bayılmadım! Üstüne Adana'ya gitmeden önce başladığım ve Adana'da bitirdiğim sabun köpüğü bir tarihi roman olan Kate Morton'ın Riverton Malikanesi'ni bitirdim. Şimdi ise elimde Paul Auster'ın Yanılsamalar Kitabı var. Farkındayım, yayınlanalı seneler oldu, ama ben daha yeni okuyabiliyorum. Bir de bu arada iş amaçlı okuduğum kişisel gelişim kitapları bulunuyor. Kitap programım çok dolu ayol.. Örneğin, Paulo Coelho'nun Kazanan Yalnızdır romanı için 2012'ye gün vermeyi düşünüyorum. Gerçi kendisi o zamana kadar herhalde beş roman daha yazmış olur!!

Bir de unutmadan söyleyeyim: Yepyeni bir "kara hikayeler" kitabının çevirisine başlıyorum Pazartesi'den itibaren. On iki yazardan on iki tane kapkara hikaye beni bekliyor. Hımmm, tam bana göre, dişlerim gıcırdıyor adeta!

Kayınvalidemin kulakları çınlasın. Bizde olduğu zamanlarda hava kapalıyken zaman geçirmek üzere film izlemesi için kadıncağızı salona oturtup bir seferinde İsa'nın Çilesi'ni diğerinde de Hostel'i ya da Testere'yi koymuştum. Ben de bilgisayar başında çevirimi yapıyordum. Arada bir mutfağa gittikçe içeriden "Aaaayyy", "cık cık cık, amaaaan...", "oooff" falan gibi nidalar yükseldiğini duydum. Filmin sonunda ise rengi atmış bir şekilde ve biraz da korku dolu gözlerle bana "Ay İmgecim, nasıl şeyler izliyorsunuz siz böyle?" demişti. Geçen hafta kocacığımın geçirdiği ufak operasyonu canlı canlı izlediğimi duyduktan sonra her telefon konuşmasında sesindeki korku dolu tonun giderek arttığını hissediyorum. Bir de şimdi kitabı çevirip gönderdiğimde ne olacak merak ediyorum. (Kötü gelin gülüşümle kıs kıs gülüyorum şu an! :)) Havaların kasvetli bir hale bürünmesiyle birlikte içimdeki psikopat da had safhada dışarı çıkmayı bekliyor. Yeni kitabım için inanılmaz uygun bir ruh halindeyim. Yaşasın!! :)

Sağlık Turizmi :)

Eveeett... On bin km bakımımı yaptırıp yeniden aranıza döndüm. :) Geçen hafta Adana'daydım. "Elimde çizik var" diye gittiğinizde "önce MR çektirin, sonra ameliyatla kolunuzu kesmemiz gerekebilir" diyen ve ruh sağlığınızı hiçe sayan sağlık görevlileriyle mümkün olduğunca muhatap olmamak adına rutin kontrollerimi veya acil olmayan muayenelerimi ya Adana'da ya da İstanbul'da babamın referansıyla gittiğim doktorlarda yaptırıyorum. Her geçen gün daha fazla abuk hikaye duyduğum için de sizlere de sağlık konusunda yakın çevrenizdeki bir doktora danışmanızı ve onun yönlendirdiği bir yere gitmenizi öneriyorum.

Salı akşamı Adana'daydım. Çarşamba günü dişlerim ve gözlerim elden geçtikten sonra akşam kendimizi Friends'te ödüllendirmeye karar verdik. Bu arada dişçideyken aklıma gençlik yıllarım geldi. O dönemlerde karıştırdığım annemin Elele dergileri ve sonrasında Cosmopolitan, Marie Claire ve bilimum kadın dergilerinde hep şöyle tüyolara yer verilirdi: "Bir Cosmo kadını dişçisine ve jinekologuna mutlaka adıyla hitap etmelidir!" ya da "Dişçi veya jinekolog randevunuza giderken çantanıza kırmızı bir jartiyer atmayı unutmayın!" Dünyadan haberi olmayan liseli bir genç kızken (gerçekten de bizim lisede dünyadan haberimiz yoktu!! :) ) "Vay be, önümüzde keyifli yıllar var demek ki!" diye düşünürdüm. Bir an önce düzenli gideceğim ve adıyla sesleneceğim doktorlarımla tanışmaya can atıyordum ki hayatın hiç de dergilerdeki gibi olmadığını anlamam pek de uzun sürmedi. Bir kere düzenli gidilen bu tür doktorlara öyle partiye gider gibi gitmiyorsunuz. Tam aksine "İnşallah bir sorun yoktur ve bir dahaki gelişim mümkünse aylar ve hatta yıllar sonra olur!" diye gidiyorsunuz. İkincisi jinekolog ve dişçinin kırıtmayı düşünebileceğiniz en son doktor türleri olduğunu düşünüyorum, çünkü sizi en karizmasız halinizde görüyorlar. Mesela, diştaşı temizliği ya da dolgu yapılmış ve kan tükürüyorsunuz ve en son ayrılırken "Teşekkürler, Ahmet Bey!" diyerek adamın elini sıktığınızda ağzınızın içi uyuşmuş olduğu için dudağınız istemsiz bir şekilde sağ yanağınıza doğru kayıyor. Bariz yamulmuşsunuz! Çantanızda kırmızı jartiyer olsa ne yazar değil mi?! Jinekolog detaylarına ise hiç girmeyeceğim! Bir de rahatlatmak için sohbet açan cinsine denk düştünüz mü daha da süper olur! Örneğin, "Hımm, demek çevirmensiniz. Ne tür kitaplar çeviriyorsunuz, İmge Hanım?" Bak ya, bu konuyu konuşmak için olabilecek en uygun yer, zaman ve konumdayım!

Neyse efendim, Friends'ten bahsedecektim size. Balcalı yolu üzerinde Çukurova Üniversitesi'ne çok yakın bir Petrol Ofisi vardır. Yıllardır onun hemen arkasında gizlenmiş bir restoran olduğunu görürdük, ama hem Adana'daki sayılı günlerimizde kebap dışında pek bir şey yemediğimiz için hem de benzin istasyonundaki bir restoran ne kadar güzel olabilir ki diye düşündüğümüz için burayı denemek aklımıza gelmemişti. En sonunda bu gidişimde annem sayesinde burayı da deneme fırsatı bulduk. İso benden iki gün sonra geldiği için ve geldikten sonra da sadece kebap isteyeceği için o gelmeden rahat rahat bu restoranı denemiş olduk. Adana'da bu tarz yerler yok denecek kadar azdır ve açılanlar da anında kapanır. Burasının yıllardır var olmasının nedenini gidince kesinlikle anlamış olduk. İnanılmaz güzel bir sunum, keyifli bir iç mekan, düzgün ve ilgili servis elemanları, lezzetli yemekler, ışıklandırma ve müziğiyle gerçekten de bayıldığım bir yer oldu. Siyah beyaz gazete şeklinde tasarlanmış ana mönüsü dışında şarap, içki ve sushi mönüleri de olan Friends'in yaz kış ve gece gündüz çok keyifli bir mekan olabileceğini düşündüm. Bundan sonra bizim uğrak yerimiz olacağı kesin! (Tel: 90 [322] 338 66 40 - 338 69 83)














Ertesi gün benim doktor kontrollerim bittiği için rahatız. Gece de İso'cum gelecek. Hava mis gibi. Üzerimizde incecik hırkalarla dışarıda oturabiliyoruz. Şu an burası şehirdeki her yerden daha cazip. Kasım ayında bu havayı kaçırmamak lazım. O yüzden akşama kadar güneşin altında enerji depoluyorum. Annemle dışarıda oturup çaylar kahveler eşliğinde sohbet ediyor ve Paro ile Şizo'nun maymunluklarını izliyoruz. Onlar bir sokak kedisiyken annemin yemekleri sayesinde bizim evin depo odasında doğurmaya karar vermiş olan hamile bir kediciğin siteye mal olan yavruları. Evcil hayvan sahibi olmanın gerçekten de terapi yerine geçtiğini bir kez daha anlıyorum. Söz konusu olan bir zamanlar tüylerimi diken diken eden kediler olsa bile! Ama bunlar da pek ürkeklerdi. Tüm tenhada kıstırma çabalarım boşa çıkınca ben de ikisi iç içe geçmiş uyurlarken yanlarına gidip sevebiliyordum. Uyku sersemliklerini atmaları yaklaşık 10 dakika falan sürdüğü için en uygun zaman oluyordu. Sonra yine kaçıyorlardı. Eminim benim İstanbul'a döndüğüme en çok sevinenler onlar olmuşlardır. "Oh be! Sonunda rahat bir uyku çekeceğiz!"














Perşembe akşamı İso'nun gelmesiyle birlikte benim krallığım sona eriyor. Sinir oluyorum erkeklerin hem kendi ailelerinin yanında hem de damat olarak her zaman el üstünde tutulmalarına!! Yok efendim, "İso Keleş'te kebap ister, oraya gidelim" ya da "İso'yu Tarsus'ta Yıldırımlar'a götürmemiz gerek!" ya da (bizimkiler bana sormazlar ama) "İso'cum Amerikan Pazarı'ndan alacağın bir şey var mı? Oradan da Bulvar Paça'ya götrebiliriz seni.." falan gibi konuşmalar havada uçuşurken benim "açıkhavada biraz yürüsek mi?" ya da "güneşli bir yerde bira içsek" ya da "balık mı yesek" gibi önerilerim güme gitti. Hele bir de bizimki benlerini aldırdı ya sormayın, ameliyat oldum diye iyice havalara girdi! Oysa ben de girdim ameliyatına, hiçbir şey yok tantana yapacak ama İso demişler ona, fırsatları kaçırmaz! Yok yok, yazın da kararımı vermiştim, bir kez daha karar veriyorum, artık Adana'ya İso'yla gitmek yok! Valla benim doya doya konteslik yapabileceğim tek alanı da kaybetmemeliyim! :)

Neyse, İso sesleniyor odadan ben de kendisinin steril bantlarını değiştirmeye gidiyorum. Doktor bir hafta dikkat etmesini söylediyse de kocamı biraz tanıyorsam en az yirmi gün bana naz yapacak! Sonra da iyi ki Kurban Bayramı tatili var! En azından tatil olduğu için gezme bahanesiyle ayağa kalkacak, yoksa kesin 1 ay "ıııhh"lardı..:)














Şu bantları değiştireyim de babamın adeta salonun dekoru haline gelmiş olan iğde ağacından benim için topladığı iğdeleri alıp Kelime Oyunu'nun başına geçeyim. İso iğde sevmediğine göre hepsini ben yiyebilirim!! Yaşasın!!

Barselona'nın Lezzet Durakları

Uzun bir otobüs yolculuğu sonrasında Barselona'ya vardığımızda saat çoktan 16:00 olmuştu. Şehir turu yapıp, otele yerleşip, üstümüzü başımızı değişip, kendimize gelmemiz ise saat 22:00'yi! Tam da İspanyolların yemek zamanı oluyor. Dolayısıyla hemen arkadaşlarımızdan aldığımız restoran tavsiyeleri listesinden birini seçerek gittik. Otelimize yakın olduğu için ilk gecemizde Cal Pep'i tercih ettik. Yakındı yakın olmasına ama henüz şehrin fazlasıyla yabancısı olduğumuz için yarım saatte bulabildik dibimizdeki yeri..:) Sonra da uzun bir kuyruğa girerek sıranın bize gelmesini bekledik.

Burası Barselona'daki pek çok yer gibi ağırlıklı olarak deniz ürünleri sunan, genellikle restoran kısmı günler öncesinden dolan, ama bar kısmı olan (ve bence daha keyifli olan) bölümünde ise duruma göre 15-30 dakika sıra bekleyip oturabileceğiniz bir yer. Sosyalleşmeye çok müsait. Herkes yan yana oturuyor ya da bekliyor ve gruplar arası sohbet doğabiliyor. Yemekleri çok lezzetli, servis elemanları çok ilgili ve güleryüzlüler ve İngilizce biliyorlar (ki bu oldukça nadir rastlanan bir durum). Ancak şunu da belirtmeliyim ki burası Barselona'da en yüksek hesabı ödediğimiz yer oldu. Gerçi çok fazla çeşit denedik, ama yine de diğer tapas barlardan biraz daha pahalı olduğunu söyleyebilirim. Ancak kesinlikle denemeye değer bir lezzet deneyimi. (Adres: PlaÇa de les Olles, 8 . Tel: 93.310.79.61)














Bundan sonrasında zaman sırasına göre değil yer sırasına göre devam edeceğim. Örneğin, Picasso Müzesi'ni gezdikten sonra oturabileceğiniz süper bir tapas bar bulunuyor. Burayı da birkaç arkadaşımızın (ki bunlardan biri de Ata'nın blogudur :) ) tavsiyesi üzerine not etmiştik. İyi ki de etmişiz. El Xampanyet, küçük ve tipik bir tapasçı. Yine her şey çok lezzetli, fiyatlar makul, ortamı şirin. Biz saat 14:00 gibi gittik. Yaklaşık bir saat sonra oradan çıkarken siesta için kepenkleri indiriyorlardı. O yüzden akşam gidecekseniz sorun yok, ama gün içinde gidecekseniz siesta saatlerine dikkat! Ama hangi saat olursa olsun mutlaka gitmenizi önereceğim bir yer burası. (Adres: C/Montcada 22, Tel: 93 319 70 03)














Sırada Cerveseria Catalana var. Muhteşem bir tapasçı daha. Aslında biralarıyla meşhur bir yer ve kendi ürettikleri biralar da var, ama biz her zamanki gibi tapaslarımızı seçtikten sonra bir şişe Cava siparişimizi veriyoruz. Barselona'da hemen her yerde cava adı verilen bu şampanya benzeri içkiyi içtik, çünkü içimi inanılmaz kolaydı ve soğuk içiliyor olması da önemli bir artıydı. Soldaki resimler bu mekana ait. Gaudi'nin Casa Battlo ve/veya Casa Mia'sını gezdikten sonra oralara çok yakın olan bu mekana kendinizi atıp soluklanabilirsiniz. Fiyatların da oldukça makul olduğunu belirtiyor ve denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. (Adres: C/Mallorca 236, Tel: 93 216 03 68)

Aşağıdaki resimlerin sağ sütununda yer alan fotoğraflar ise Jai-Ca tapas bara ait. Liman bölgesinde olduğunuz bir akşam bu lokal tapas bara gidebilirsiniz. Bu bölgede aslında çokça methini duyduğumuz El Vaso de Oro'yu denemek istiyorduk ama Ekim'e kadar kapalıydı. Aynı cadde üzerinde birkaç yerde daha bu durumu gözledik. Bilmediğimiz ve fazla turistik görünen yerlere oturmamak için hemen Google'a başvurduk. Sağ olsun o da bize Jai-Ca'yı gösterdi. Tıklım tıklım olan bu şirin tapasçı çok keyif aldığımız yerlerden biri oldu. Bu arada şimdiye kadar tapas seçimlerini İso'cuma bırakıyordum, ama o akşam bu görevi ben devraldım. İso'cum kendi seçtiği hafif tabaklardan sonra benim seçtiğim tabakları görünce "Ooo, İmge Hatun, Mercan'a çevirdin ortamı!" diye tepki verse de ben halimden memnundum. Tabi gecenin o saatinde bu kadar kızartma yedikten sonrası biraz sıkıntılı oldu, ama kesinlikle değerdi! Jai-Ca için metronun sarı hattı olan L4'e binip Barceloneta (yani plaj) durağında iniyorsunuz. Oradan yürüyerek "Calle Ginebra, 13" adresine geliyorsunuz. İşte bu kadar! Tabaklara nasıl yumulacağınızı da anlatmayayım isterseniz! :) Tel: 93 268 32 65















Bu dört tavsiye restoranı dışında birçok yerde daha mola verdik. Bunlar arasında özellikle Plaça Reial'in Jaume tarafına açılan köşesindeki Cerveseria Canarias ve La Ramblas üzerinde oturduğumuz tek yer olan Bodegon del Norte Marzan'a bayıldık. Las Ramblas turistik olduğu için hem fiyatlar daha uçuk olabilir hem de lezzet açısından beklediğimizi bulamayabiliriz diye düşünüyorduk. Gerçekten de yaya yolundaki cafeler öyle görünüyorlardı. Ama Plaça Catalunya'ya yakın olan bu tapas barda, inanılmaz zengin çeşitler ve oldukça makul fiyatlar olduğunu söylemeliyim. (Burada makul fiyat kriteri nedir diyenler için: dört beş tapas çeşidi ve bir şişe cavanın yaklaşık 35 EURO ettiği bir mönü makul sayılırdı.) (Marzan'ın adresi: Valencia 207 Tel: 933 232 645)














Bu kadar yere oturmamıza rağmen Vicky Christina Barcelona'nın çekimlerinin yapıldığı ve Picasso'nun favorilerinden olan ve Picasso tasarımı mönüsü olan 4 Cats için bir türlü zaman ayarlayamadık. Bir yerde paella denedik, ama çok bayılmadığımız için buraya yazmamaya karar verdim. Zaten paella aşkıyla gitmiş olmama rağmen tapasçıları görür görmez paellayı anında unuttum. O yüzden bir daha denemek aklıma bile gelmedi (İso'cum zaten paellaya "Allah'ın safranlı pilavı işte" gözüyle baktığı için benim hevesimi anlayamamıştı bile!). Ayrıca otelimizin hemen karşısındaki ara sokakta bulunan Farggi'den bol bol dondurma yedik. Benim damak tadıma göre İtalyan dondurmasının önüne geçen bu lezzet,İspanya'ya gidecek olan dondurma meraklılarına duyurulur!!

Not: Madrid'i ve Barselona'yı zaten oldukça detaylı bir şekilde anlattığım için genel notlar diye ayrıca bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Ama benzer bir İspanya turu yapacaklar için son olarak üç noktayı daha belirtmeliyim:

1) İnanılmaz sıcakkanlı, yardımsever, ilgili insanlar. Anlaşmak için dil bilmeniz gerekmiyor. Zaten aralarından İngilizce bilenlerin sayısı çok çok az, ama mutlaka size yardımcı olmanın bir yolunu buluyorlar.

2) Ulaşım için Madrid'de 10'luk ulaşım biletlerinden almalısınız. Tek bilet fiyatı yaklaşık 1 EURO iken, 10'luk bilet fiyatı ise yalnızca 7 EURO. Ayrıca iki kişi 10'luk bilet alıp birlikte de kullanabilirsiniz. Barselona'da ise ulaşımı daha az kullanacaksınız. O yüzden 2 ya da 3 günlük biletler almak yerine tekli alabilirsiniz ya da sightseeing otobüsleriyle falan gezerseniz onları size sağladığı sınırsız ulaşım hakkını kullanabilirsiniz.

3) Barselona'ya Nisan başı ile Ekim sonu arasında bir dönemde gidecekseniz yanınıza mayolarınızı da almayı unutmamalısınız!

Sizlere iyi gezmeler, yemeler, içmeler...:)

Doğadan İlham Alan Mimari Deha: Gaudi

Barselona ile birlikte adı anılan en önemli isimlerden biri olan Gaudi'yi anlatmayı en sona bıraktım. Yemeğimi yerken de bana göre en lezzetli olan kısımları en sona bırakırım. O yüzden son lokmama el uzatanla ciddi ciddi bozuşabiliriz, ona göre! :) Her neyse, yine aynı şekilde bilinçli bir tercih olmasa da Barselona yazılarını yazarken de hep Gaudi'yi sonra bıraktım. Barselona'nın çehresini değiştiren bu keyifli mimarın bu güzel şehri güzel yapmakta çok büyük bir paya sahip olduğunu düşünüyorum.

Antoni Gaudi, 1852 ile 1926 yılları arasında yaşamış ve İspanya’da Art Nouveau akımının öncüsü olan bir mimar. Barselona'nın birçok yerine elinin değdiğini göreceksiniz. Daha çok en ünlü eseri olan ve tüm hayatını adadığı La Sagrada Familia Kilisesi ile bilinse de birçok ünlü aile için çok keyifli evler tasarlamış. "Nature is my best teacher" (Doğa, benim baş öğretmenimdir) diyen ünlü mimarın eserlerinde de bunu görmek mümkün. Gaudi’nin eserlerinin sekiz tanesi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Bunlardan dördünü görebilme şansına eriştiğimiz için çok mutluyum. Diğerlerine ise Gaudi kitabımdan bakıyorum. :)

La Sagrada Familia Kilisesi ile başlayalım. Yapımına 1882 yılında başlanan bu kilisenin yapımı hâlâ devam ediyor. Zaten pek biteceği de yok. 25 sene ya da 50 sene ya da 100 sene daha sürer bile deniyormuş. Bizden sonra kaçıncı kuşak tamamlanmış halini görür bilmiyorum artık. Koyu bir Katolik olan Gaudi 1908 yılından itibaren başka hiçbir işle uğraşmadan yalnızca bu kilise üzerinde çalışmaya devam etmiş. Planına göre 18 kulesi olan bu kilisenin Hıristiyanlığın tüm öğelerine ait sembolleri barındırmasını istemiş. 1926 yılında beklenmedik bir şekilde trafik kazasında öldüğünde kilisenin yalnızca dört kulesi, mahzeni, kavisli uçları ve İsa'nın doğumunu simgeleyen cephesi bitmiş durumdaymış. Sonrasında inşaat durmuş ve 1954 yılında yeniden yapıma devam edilmiş. Halen de devam ediyor. Sürekli inşaat makineleri ve bir gürültü hakim. (Her şeyin hayırlısını istemek lazım dedikleri bu olsa gerek. Ben üç yazdır her sene yanımızda bir inşaat çalışması olduğu için kafayı yiyecek duruma gelmiştim. Ya evimiz La Sagra Familia'nın yanında olsaydı!! Elli sene (!) sonra feci prim yapacak diye satamazdık da! Al sana Barselona'da yaşam!! Hayırlısını isteyeceksin şekerim!!:)) )

Neyse, her bir detayı, kabartması, heykelciği, kulelerinin tepesine otutturulmuş şarap ve ekmeğine kadar tam bir özenli ve titiz çalışma örneği olan bu eserden bazı görüntüler aşağıdadır. Benim en bayıldığım Gaudi eseri ise kesinlikle bu güzel kilise değildir.














İkinci olarak Antoni Gaudi'nin birtakım ileri gelen aileler için yaptığı evlerden bahsetmek istiyorum. Bunlardan en önemlileri Casa Battlo, Casa Mila, Casa Vicens adlı yapılar diyebiliriz. Tahmin edebileceğiniz üzere "Casa" ev anlamına geliyor. Ardından gelen isim ise ailenin ismi. Yani örneğin biz Casa Battlo'yu gezdik demek yerine Battloların Evi'ne gittik de diyebiliriz. :) Benim favorim burası oldu. Keskin hatlı hiçbir yerin olmadığı bu ev bir masal evi gibi. Kapıları, aydınlıktan maksimum yararlanmak için pek çok eserinde olduğu gibi burada da kullandığı o iç içe geçen kemerler, okyanusun derinliklerinden esinlendiği asansörlü iç kısım, çatısındaki süslü kubbeler, seramik ve kırık cam parçalarından yapılmış dış yüzey, maske görünümlü balkonlar, mantar şömine, bakıldığı yere göre renk değiştiren camlar, ahşap trabzanlarından terasına kadar her noktasından pozitif enerji yayan bir ev. "Buraya bayıldık, Gaudi! İmge & İso" yazıyorum aşağıdaki imza defterine. :)
















Gelelim Park Güell'e... Burası 1900-1914 tarihleri arasında, Güell ailesinin soyluluk göstergesi olarak yaptırılmış ve 1923'ten sonra halka açılmış. İlk başlarda halka açık bir park değil bir yerleşim projesi olması planlanıyormuş. Ancak hedef kitle olan zengin kesim şehre uzak olduğu gerekçesiyle buraya pek itibar etmeyince 60 evden oluşması beklenen proje, o ana kadar tamamlanan 2 evle birlikte halka açık bir parka dönüştürülmüş. Burada Gaudi'nin 1906 yılından itibaren 1926'daki ölümüne kadar yaşadığı ev de (müzeye çevrilmiş halde) yer alıyor. (Biz içini gezdik, ama çok da görülmeye değer bir müze olduğundan emin değilim. Vasattı. Parkta zaman geçirmeniz yeterli bana kalırsa...) Parkın içinde kuleler, mantarlara benzeyen kubbeli yapılar, mozaikten yapılmış klasik Gaudi kertenkelesinin olduğu çeşme, dalgalardan esinlenilerek yapılmış banklar, sütunlar ve Barselona manzaralı bir teras bulunuyor.














Masmavi bir gökyüzü, kuş sesleri ve palmiyelerle dolu o huzur dolu ortamda müze çıkışında banklara uzanıp, değişik (iki wok tavasının birleşimine benzeyen) bir aletle süper sesler çıkararak müzik yapan bir sokak sanatçısını dinlerken duyduğum keyfi tarif edemem. Mutluluğun resmi, bana göre o an çizildi. Yoksa kızarmış yanaklarımızla banktan kalkıp, mis gibi kokular eşliğinde ağaçların arasında yürürken mi çizilmişti? Ya da çıkışta kendimizi attığımız tapas barda cava'mızı yudumlarken mi? Amaan ne bileyim işte! Bu şehirde geçirdiğimiz her an mutluyduk galiba...

(Not: Madrid ve Barselona'nın gezilecek yerlerini anlatmayı sonunda bitirdim. Son yazı da Barselona'da yeme-içme ile ilgili olacak. Ve bir sonraki durağımıza kadar gezi yazılarına ara vereceğim.)

Atatürk Gülüyor... Hem de Nasıl Güzel ve İçten...

Bu haberim Ankara'da yaşayanlar için...

Yıllardır hobi olarak Atatürk'ün değişik fotoğraflarını toplayan ve Türkiye'nin çeşitli yerlerinde sergiler açarak onları bizlere sunan bir isim var: Hanri Benazus. Toplam 4,800 fotoğraftan oluşan bir koleksiyonu olan Hanri Benazus, Atatürk'ün hiç görülmemiş bir fotoğrafını almak için günübirlik Amerika'ya bile gitmiş bir isim. Cumhuriyet Bayramı haftasının coşkusu ve umuduna yakışır şekilde "Gülen ve Gülümseyen Türkiye" adıyla açtığı bu fotoğraf sergisi 7 Kasım'a kadar Anadolu Ajansı Sanat Galerisi'nde görülebilir. (Google Maps'ten gördüğüm kadarıyla metroyla Demirtepe durağında inerek rahatlıkla sergi salonuna ulaşabilirsiniz. Siz yine de benim güncellikten uzak Ankara bilgilerime güvenmek yerine şuradan adresi ve telefonu öğrenseniz daha iyi olabilir.)

Atatürk fotoğrafları toplamaya ilk olarak 17 yaşında başlayan Hanri Benazus şu an 80 yaşındaymış. Eşi Sevgi Tanrısever ise Atatürk hakkında çocuklara yönelik hikaye kitapları yazan isimlerden ilki. Bu sergide onun kitabının tanıtımı da yapılacakmış. İkisinin de ellerine, emeklerine ve yüreklerine sağlık diyor ve en içten saygılarımı gönderiyorum. Benim seçtiğim üç taneyi de ağzınıza bir parmak bal olarak aşağıya ekliyorum:














Yazar ve koleksiyoner Hanri Benazus'un 10 Kasım'da Dolmabahçe Sarayı'nda "Ağlayan Türkiye" başlığıyla açacağı diğer bir sergi daha bulunuyor. Bu sergide ise Atatürk'ün 10 Kasım 1938'den naaşının Anıtkabir'e taşındığı 10 Kasım 1953'e kadar geçen süre içinde çekilen 1,200 fotoğraf arasından seçilenler sergilenecek.

Hadi bakalım Ankaralılar! Siz bu hafta sonu bu sergiyi görüp bize anlatın, biz de 10 Kasım'da açılanı gezip size anlatalım. Ne dersiniz? :)

İmgeleme Farkıyla Boğaz'da Cumhuriyet Coşkusu!!

Bugünümüzü kısacık anlatacak olursam... İso da ben de tatilin yarım günü çalıştık. Sonra saat 14:00 gibi İso beni evden aldı ve yine Atamızın "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözüne uygun bir şekilde sporumuzu yapmaya gittik. :) Duş, yemek, alışveriş, yarın doğum günü olan kocacığımın son parti hediyelerinin alınması derken saat 18:00 olmuştu. Ben artık acele edelim, 19:00 gibi sahilde olmamız gerekiyor, havai fişek gösterisi başlayacak diye düşünürken bu kez bu coşkuyu farklı bir yerden izleyeceğimizi öğrendim. Meğer İso'cum çoktan planı yapmış. Çıkışta doğrudan onun ofisine geldik. Ve iddia ediyorum, ofisin toplantı odası bence Cumhuriyet Bayramı şerefine yapılan bu havai fişek gösterisini izlemek açısından İstanbul'un en güzel noktalarından biri. İşte İmgeleme farkıyla 29 Ekim coşkusu karşınızda:



video

Bu kez kalabalıktan uzak olduğumuz için kendi kendimize coşkumuzu yaşadık, ama kalbimiz meydanlarda toplanan tüm Atatürk ve Cumhuriyet aşıklarıyla birlikteydi. Seneye hangi noktasından katılırız bu coşkuya bilmem. Ama bir şekilde içinde olacağımıza hiç şüphem yok.

Cumhuriyet Bayramımızı bir kez daha canı gönülden kutluyorum!! Hadi hep birlikte bugün tüm gün dilime dolanan şu marşı söyleyerek bu güzel günü noktalayalım, olur mu? :)

İzindeyiz Yüce Atam,
Seninle güldü bu güzel vatan,
İlkelerin yaşayacak,
Şeref sözüdür, sen bize inan.

Mustafa Kemal, özgürlük demek
En güzel şarkıdır dudaklarda.
Yine başımızda, nöbette yine
Kim demiş bizden uzaklarda.

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!

Çok güzel hazırlanmış bir Atatürk Günlüğü olan bu siteden seçtiğim değişik yıllara ait Cumhuriyet Bayramı görüntülerine yer vermek istedim bu yazıda.

Örneğin, 29 Ekim 1929'da Ankara Palas’ta düzenlenen kostümlü Cumhuriyet Balosu resmi:













Ulu Önderimizin Türkiye Cumhuriyeti Ordularına Mesaj niteliğinde 29 Ekim 1938'de yazdığı aşağıdaki mektup:














29 Ekim 1933'de Gazi Mustafa Kemal 10. Yıl Nutku'nu okurken...












29 Ekim 1931'de Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı binasının hizmete açılış töreninde...














29 Ekim 1937'de Ata'mız Cumhuriyet Bayramı’nda şeref tribününde...














29 Ekim 1929'da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını kabulden sonra, Meclis'ten çıkarken...
















Sen bu aralar olanlara bakıp da ebedi istirahatinin huzurunu kaçırma Atam. Bizler bugünkü hür yaşamlarımızı sana ve bu uğurda kanını akıtmaktan çekinmeyen şehitlerimize, gazilerimize ve tüm Kurtuluş Savaşı kahramanlarımıza borçlu olduğumuzu biliyoruz ve her zaman da bileceğiz. Ne mutlu bizlere armağan ettiğin Türkiye Cumhuriyeti'nin hür iradeli vatandaşları olmanın gururunu yaşayabilene. Ve her zamanki gibi bir kez daha gururla söylüyorum:

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Camp Nou'yu İso'cumdan Dinleyelim

"Yeni Saha" anlamına gelen Camp Nou'nun Barselona takımının stadyumu olduğunu da söyleyebiliriz. Yaklaşık 99,000 seyirci kapasitesiyle Avrupa'nın en büyük stadyumu olan Camp Nou'nun içini turistik bilet alarak gezmeniz mümkün. Benim hiç ilgimi çekmediği için İso'cumu tek başına oraya gönderdim. Ben de o sırada hoşuma giden sokaklar arasında kendimi kaybettim ve biraz da alışveriş turu yaptım. Birlikte olsak ne stad turunun ne de alışveriş turunun tadını çıkaramayacağımız için ayrılarak keyifli bir yarım gün geçirdik. Gezilerinizde kimle gitmiş olursanız olun bunu yapmanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Keyif almadığınız yerde zaman geçirmeyin, çünkü zamanınız kısıtlı ve başkalarının da zamanının kısıtlı olduğunu unutmayarak onların da keyfini kaçırmayın. Yani çoğu durumlarda ayrılmanız, sinir içinde bir arada olmanızdan daha iyi sonuçlar doğuracaktır. :)

Eveeet, söyle bakalım İso'cum:

Camp Nou'ya nasıl gittin? Şehrin o ücra noktasına gidiş kolay mı? Gitmeye değer mi? Giriş ücreti ne kadar ve buna neler dahil?

- Camp Nou'ya metroyla gittim. Her zamanki gibi cin karım sayesinde (burada biraz benim parmağım var gibi..:) ) Barselona Futbol Kulübü'nün (FCB) resmi mağazasından aldığım tarif yerine daha yakın bir durakta inerek stada ulaştım. L3 hattının Zona Universitaria yönüne binerek Palau Reial durağında inmeniz gerekiyor. Gidiş merkezden yaklaşık yarım saat sürüyor. Giriş ücreti ise yetişkinler için 17 Euro ve buna FCB'nin müzesi de dahil.

Peki, gider gitmez gezmeye nereden başladınız?

- İçerisi rehberle gezilmiyor, ama oklar sayesinde rotanı çok rahat belirleyebiliyorsun. Girer girmez ilk önce Barselona takımı ile ilgili üç boyutlu kısa bir film izlemeye giriyorsun. Burada tarihi maçlardan görüntüler de yer alıyor ve sen de sanki o maç sırasında sahadaymışsın gibi hissediyorsun.

Daha sonra futbolcuların soyunma odaları geziliyor. Burası inanılmaz konforlu bir yer. Duşları, buhar banyoları ve masaj yerlerini görüyorsun. Teknik direktörlerinin taktikler verdiği tahtayı, stadın içindeki küçük kiliseyi falan gezdikten sonra sahanın içindesin.














Nasıl yani?

- Çıktığın kapı doğrudan sahaya açılıyor. Çimlerin üzerindesin. Avrupa'nın en büyük futbol sahasındasın. Süper bir his! Ve biliyor musun, bu devasa stadyum maçtan beş dakika önce dolup, maç bittikten sonra beş dakika içinde de boşalan bir yer. Tribünlerin olduğu aşağıdaki resimlerde gördüğün her birkaç blok arasında yer alan o küçük siyah kareler stadın giriş-çıkışı için kullanılıyor. Sayılarının ne kadar çok olduğuna dikkat etmişsindir. Dolayısıyla maç öncesi ufak gruplar kendilerine ait kapıdan giriyor ve çıkıyorlar ve izdiham yaşanmıyor.

Yaşansa şaşardım zaten! Peki, stadyumun başka neleri etkiledi seni? Sonuçta maç olmayan bir zamanda bir stadyumun içinde olmak ne kadar etkileyici olabilir ki?

- Öyle deme. Gerçekten çok etkileyici bir yer. Tribünler çok dikey yükseliyor. Yukarı çıktıkça sanki bir binanın üst katlarına tırmanıyor gibi hissediyorsun kendini. Çimlerin üzerinde durup da başını yukarı kaldırdığında tribünlerin üstünde yükseldiğini görüyorsun. Yani bu anlamda bakınca teknik direktörlerin falan oturduğu yer biraz ürkütücü. Ayrıca inanılmaz temiz bir yer burası. Hem stadın içi hem de dışı öyle. Seyirci koltukları da tiyatro salonunun koltuklarına benziyor: hem çok rahat hem de öyle bizdeki gibi sökülüp, kırılacak ya da fırlatılacak gibi görünmüyor. Daha oturaklı.

Acaba koltuğu söküp fırlatan olur mu diye düşünerek öyle tasarlamadıklarına eminim. :) Daha sonra nereyi görüyorsunuz?

- En son en tepeden kuş bakışı sahayı gören ve en ileri teknoloji ile donatılmış basın tribününü gezdikten sonra FCB'nin müzesine giriyoruz.














Müzede ne var ki? Kupadan başka yani?

- Dediğin gibi en çok kupa var aslında. İspanya Ligi, Avrupa Şampiyonası, Dünya Şampiyonası gibi pek çok yerde aldıkları kupalar ve tarihlerini görebiliyorsun. Ayrıca önemli maçların biletlerinin olduğu bir bölüm var. Aynı şekilde önemli maçlardan kalma önemli formalar, kramponlar, kaptanlık bantları, kaleci eldivenleri, vs gibi şeyleri de görüyorsun.














Son olarak Camp Nou'yu gezmek ne kadar sürüyor ve kimlere önerirsin bu turu?

- Stadyum turu müze dahil yaklaşık bir saat kadar sürüyor. Gidiş geliş bölümünü de hesaba katarsanız 2-2,5 saat ayırmak gerek. Futbol ile ilgili olan herkese bu stadı görmelerini önerebilirim.

"Futbol ile ilgili herkes" çok genel bir tanım değil mi?

- Değil. Çünkü şöyle düşün: sahne sanatlarıyla ilgilenen birinin Broadway'i görmesine benzeyen bir durum var ortada. Oyuncular harika, mekan harika, tam yerindesin yani!

Hımm, bu örnek güzel oldu. Şimdi biraz anlayabildim seni kocacım. :)

- Şimdiye kadar anlayamadığını söyleseydin, daha önce de yardımcı olmaya çalışırdım güzelim. (dudaklarındaki kıvrılmada hafif bir alay seziyorum sanki!!)

Neyse! Bu arada bakıyorum da bol bol fotoğraf çekmişsin. Hiçbirinde de elin titrememiş!! Birlikte gezerken de arada bir alsan eline makinayı, çeksen beni şöyle güzel arka fonların önünde olmaz mı, hı? Ama Flu Gibi değil, şu biletleri falan çektiğin gibi!

- Röportaj için teşekkür ederim demeni, üstüne bir de köpüklü kahve yapmanı beklerdim, ama canın sağ olsun.

Bak ya! Bence tribünlere oynuyorsun şu anda! Neyse... Teşekkür ederim tabi ki, değerli zamanından ayırıp da bizlere yararlı bilgiler verdiğin için...

- Rica ederim. Ne zaman istersen. O zaman ben içeri gidiyorum artık. Kahvemi de salona alayım, lütfen!

Miro Müzesi

İşte Barselonalı 90'lık bir ressam daha: Joan Miro! Nam-ı diğer sürrealistlerin şahı! Her ne kadar ben birçok tablosunda bizlerle dalga geçtiğini düşünsem de Barselona'nın simgesi olmuş sanatçılardan biri olduğu tartışılmaz. Barselona'nın simgesi olan sanatçıları sayalım mı? Elbette Dali-Picasso-Miro üçlüsü (ki üçü de birbirinden deli ve dahi sanatçılar) ve adı Barselona ile birlikte anılan ve mimari dehasına ve anlayışına hayran kaldığım Gaudi. Dali 'yi İstanbul'da ziyaret ettiğimiz için orada bir daha gitme gereği duymadık. Picasso'ya uğradık, ama bildiğimiz tarzda Picasso eserlerinin Paris'te olduğunu öğrendik. Yine de keyif aldık. Miro'ya ise uğradık, ama uçuyordu, yakalayamadık! :) Valla Miro karşısında hissettiklerimi aynen bu kelimelerle tanımlayabilirim. Adam uçmuş, belli! Sana da saygı duyup, uzaktan öylece bakmak kalıyor! Ben öyle yaptım, yanına pek yaklaşamadım, içine giremedim, hatta bazı resimlerde gerçekten de ti'ye alındığımızı düşündüm.

Örneğin, kocaman bir tuvalin sağ üst köşesine kondurulmuş mavi bir noktaya "Manzara" adını vermiş. Yok ya! Ya da bir oda büyüklüğünde bir girintinin üç duvarında neredeyse duvar büyüklüğünde tuvaller var ve her birinin üzerinde birer tane çizgi! Bununla ilgili olarak "o üç çizgiyi 10 dakikada çizdiğini, ama senelerce ruhunu dinleyerek onları kurguladığını, en sonunda o çizgileri çekince de ruhunun neşeye kavuştuğunu" söylemiş bir yerlerde. Peki, ya benim ruhumda yarattığı tufan ne olacak?!? Sonra kadın, kuş ve güneş olayına takmış belli! Anladık adam sürrealist, yani az çok kadınının kadına, kuşunun kuşa ve güneşinin güneşe benzemeyeceğini tahmin edebiliyoruz. Ama iki gezegen tarafından kovalanan saç teli de nedir yahu? Aşağıdaki tablo benim rüyalarıma girmez mi?! (Resmi müzenin web sayfasından aldım.)

Neyse efendim, anlayacağınız Miro'dan pek bir elektrik alamadım ben. Sevenlerinin rengarenk, çocuksu ve mizahi bir anlatımı olan neşeli ressam olarak tanımladığı Miro'nun o capcanlı tablolarından bile pek bir keyif alamadım. Birçok tablosunun isminin tablodan saha güzel olduğunu bile düşündüm doğrusu! Örneğin, "hope of a man condemned to death", yani "idama mahkum edilen bir adamın umudu" gibi. Bahçedeki heykeller ise eğlenceliydi gerçekten. Çocukların oyun hamurlarıyla yaptıkları türden figürlere benziyorlardı. Eğlencelilik anlayışı kişiden kişiye değişir elbet! :)


Gittiğimiz gün Merce'09 Festivali kapsamında müzelerin birçoğunun girişinin ücretsiz olduğu bir gündü ve dolayısıyla kişi başı 8 EURO giriş ücretini ödemeden müzeyi gezdik. Cebimizden 16 EURO çıkmadığı için hiç bu kadar sevinmemiştim. :)

Neyse, Miro Müzesi'nden çıktıktan sonra teleferiğe binerek kendimizi sahile atıyoruz. Aslında başka bir teleferik ile daha da tepelerdeki bir kaleye çıkabiliriz, ama Barselona'yı tepeden görmenin de çok fazla bir özelliği yok bence. İçinde bulunduğumuz Montjuic Parkı da çok keyifli bir yer. Füniküler, eğlence alanları, müzeleri, bahçeleri ve çeşitli eğlence kompleksleriyle içinde daha fazla vakit geçirilebilecek bir yer. Ama bizim bir an önce gerçek kuşları, saç tellerini ve güneşi görmeye ihtiyacımız var! Dolayısıyla hemen sahile iniyoruz.

Bu arada Merce de ne ola ki diyenler olursa hemen açıklayayım: Merce, Barselona'da her yıl düzenlenen yaza veda festivali. Bu gezimizde hem Madrid'de hem de Barselona'da hep şenlikli dönemlere denk geldik. Yine her meydanda ve sahilde, hatta şehrin her köşesinde konserler ve çeşitli etkinlikler vardı. Gün boyu o kadar gezip, akşam da tapasçılar arasında turlayıp, gece saat 1 gibi otele döndüğümüz bir festival akşamı kulağımıza "Babamız bizi sevmedi, sevmedi, sevmedi..." falan gibi bir şeyler geldi. Doğru mu anladık yoksa fazla mı içtik diye durduk ve bir daha kulak verdik. Doğru anlamıştık. Otelimizin de bulunduğu Jaume Meydanı'nda konser veren grubun söylediği şarkı da bu sözler geçiyordu. Başımızı çevirip de sahneye baktığımızda ise Baba Zula'yı gördük. Bu seneki Merce'nin konuk şehri İstanbul'muş meğer! Türkiye'den katılan sanatsal etkinlikler arasında Baba Zula konseri de varmış ve hemen otelimizin dibindeymiş! Vay be! Keyfe bak! Yorgunluğumuzu unuttuk. Sokakta bira satan kara kuru adamlardan birini bulduk ve adını unuttuğum ama tadı güzel olan o kırmızı kutudaki İspanyol birasından alarak konserin kalan kısmını izledik. Her zmaanki gibi keyifli bir günümüz daha otele döner dönmez bayılırcasına kendimizi yatağa atmamızla sona ermiş oldu. Pişman mıyız? Tabi ki değiliz! Miro'dan bile! :)

Akrepler Buluşması !! :)

Babam hafta başında süper bir sürpriz yapmaya karar verip beni aradı. Cumartesi doğum günü olan anneme İstanbul'da hafta sonu toplantı var diyip, buraya getirecekti. Uçak biletlerini ve oteli ben ayarlıyorum, İstanbul'da gideceğimiz yerleri ayarlamayı da size bırakıyorum dedikten sonra Ongun ve Dido'yla uzun fikir teatilerine girildi. En sonunda hafta sonu planı yapılmıştı.

Cuma akşamı saat 17:00 gibi otele yerleşen misafirlerimizi o akşam Dubb'a götürdük. Daha önce de yazdığım gibi zaten bayıldığımız bu Hint restoranında her şey yine muhteşemdi. Üstüne de hazmettirici olarak Tophane'deki Ali Baba 'ya gittik. Çaylar, nargile, sohbet derken saat gecenin 1'i olmuştu. Bizimkileri otele bırakıp eve döndük. Annem artık o akşam itibariyle şoku atmıştı. Babam da hepimizden feci puan toplamıştı. :)














Ertesi gün öğlene doğru Beşiktaş İskelesi'nde buluşup doğum günü çocuğunun isteği üzerine Emirgan'daki Mehtap Cafe'ye gidildi. Burası en annemin favori mekanlarından biridir. Yazdan kalma muhteşem bir günde orada çaylarımızı (çorbalarımızı ve ayranlarımızı! :) ) içtik ve sonra biraz sahil yürüyüşü yaptıktan sonra kendimizi Ortaköy'e attık. Saat 16:00 ile 18:00 arasında da Ortaköy'de soğuk biralarımızı içerek o günkü harman menümüze bir renk daha eklemiş olduk!

Daha sonra akşam için hazırlanmak üzere ayrıldık. Oh, ne keyifliymiş ya böyle! Eve gel, giyin kuşan, çık, gez, dolaş, eve gel, başka bir giyin, çık, içmeye git, eve gel, uyu, uyan, giyin, çık, kahvaltıya git... Süper bir kısır döngü! Keşke her kısır döngü böyle olsa. :)

Neyse, akşam Beyoğlu'ndayız: 1992'den beri hizmet veren Kallavi'de. Beyoğlu meyhaneleri arasında en sevdiklerimden biri olan Kallavi'nin yeni yerine ilk kez gidiyoruz. Yemeklerinden, fasılından şüphemiz yok, ama yeni yerini merak ediyoruz doğrusu! Bence Kallavi sokaktaki karşılıklı iki yerden sonra AFM Fitaş'ın arka sokağındaki tek mekan çok daha keyifli olmuş. Yemekler ve mezeler yine çok lezzetli, ortamı ve müziği nezih, duvarında Atatürk'ümüzün rakı sofrasındaki resmi, ilgili garsonları ve eğlencesiyle kesinlikle doğru seçimi yaptığımıza karar verdik. Siz de Nevizade ya da artık neredeyse o kadar kalabalık olan Asmalımescit'ten bunalıyorsanız, Kallavi'nin ortamını deneyebilirsiniz. Ama bizim bu hafta sonu eğlendiğimiz kadar eğlenebilir misiniz bilmem? Galiba bu keyfin nedeni ailemizin Akrepleriydi. Annemin doğum günü bahanesiyle aslında Ongun, İso ve Dido'nun doğumgünleri için de bir ön kutlama yapmış olduk. Çok güldük, çok eğlendik, unutulmayacak bir hafta sonu geçirdik. Gerçi bir küçük rakıdan sonra ben gecenin son yarım saatlik kısmını unutmuşum ama olsun, pişman değilim! :) (Kallavi'den yer ayırtmak için : 0-212- 245 12 13.)



video

Pazar günü annemle babamı otelden alıp Ongun ve Dido'nun evine gittik. Burada da akrepler için pasta ve hediye faslı gerçekleştirildi. Çaylar, kahveler, pastalar, börekler ve üstüne de Tabu oynayarak tam bir evde Pazar sefası yaptık.

Bu keyifli haftasonunun fikir babası olan babama yıldızlı aferin ve kocaman bir teşekkür gönderiyorum. Ailemizin akreplerinin doğum günlerini buradan bir kez daha kutluyorum. Kallavi'ye, Dubb'a, Mehtap'a ve İstanbul'un havasına öpücüklerimi yolluyorum; onlar da keyfimize keyif kattılar. Şu an uçmakta olan annem ve babamdan sık sık böyle güzel sürprizler beklediğimizi belirtmeme gerek yok herhalde. Yarın yeniden bilgisayar başına, çevirime dönmek pek zor olacak, ama ne yapalım artık. Tek zorluğumuz bu olsun değil mi?

L'Aquarium Barcelona

Liman bölgesine inmişken burada görmeniz gereken dev bir akvaryum olduğundan da bahsetmem gerek. 1995 yılında açılmış bu dev komplekste 35 tane akvaryum tankı ve 450 farklı türden 11,000 deniz canlısı bulunuyor. 6 milyon litrelik bu dev akvaryumun içinden 80 metre uzunluğunda bir tünel geçiyor. Yani yürüyerek tünelden geçerken yanınızdan yüzen köpekbalıklarını, deniz çupralarını, yılanbalıklarını falan izleyebiliyorsunuz. L'Aquarium, Avrupa'nın en büyüğü ve şimdiye kadar 14 milyonu aşkın insan tarafından ziyaret edilmiş. Sabah 9.30'da açılan bu dev kompleksi hafta içi akşam 21.00'e, hafta sonu ise 21.30'a kadar gezebiliyorsunuz. Yaz aylarında kapanış saati gece 23.00'e kadar sarkabiliyormuş. Giriş ücreti ise 17 EURO.














Akdeniz'de yaşayan deniz canlıları ve balık türleri bakımından dünyanın en zengin dev akvaryumunu gezerken bu canlılar hakkında çok ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Renkleriyle zehirlerini belli edenler mi ararsınız, ısıranlar, koparanlar, derinlerde bir kaya parçasına yapışıp kalanlar mı? Hepsi burada. Kızıldeniz'den gelenler de var tropik sulardan gelenler de. Bir ağaç dalı gibi deniz bitkilerinin arasında kamufle olan minicik canlıları da görmeniz mümkün, hiçbir şeye benzemeyen ve balıkçıların ayın denize yansıması sandıkları için "Moonfish" (Ay Balığı) adını verdikleri tipsiz dev balıkları da. Ahtapot, çupra, mürekkep balığı, ıstakoz gibi yenebilir canlıları da görebilirsiniz, sizi yiyebilecekleri de..:) İşte tüneldeki en ilgi çekici deniz canlılarından biri: Köpekbalığı!














L'Aquarium'un web sayfasından öğrendiğime göre bu akvaryumda köpekbalıklarıyla birlikte yüzmeniz de mümkünmüş! Elbette deneyimli dalış meraklıları için düzenlenen bu program birkaç bölümden oluşuyormuş. Birinci bölüm, ağırlıklı olarak köpekbalıklarının olduğu bölümlere odaklanan rehber eşliğinde bir Akvaryum turu, ikinci bölüm işin teori kısmı ve son bölüm ise şu tünelden gördüğümüz 4 milyon litre suyun bulunduğu alandaki 15 adet köpekbalığının yanına gidiş!! Bu paketin fiyatı 300 EURO imiş. İlgilenenlere duyurulur! İso'cumun da doğumgünü yaklaşıyor. Acaba kendisine böyle bir dalış paketi mi hediye etsem diye düşünmeye başladım şimdiden..:)

Akvaryum, keyifli bir yer. Gidip görmenizi tavsiye ederim. Ama çooook etkilendim mi, diye sorarsanız pek de etkilenmediğimi belirtmem gerekir. Ne bekliyordum bilmiyorum, ama galiba 450 çeşit bana az geldi. Böyle rengarenk, açılan kapanan, hiçbir şeye benzetemediğimiz, ama oldukları gibi dondurulsalar çok şık birer dekorasyon objesi olabilecek National Geographic canlıları görmeyi isterdim doğrusu! Bir de yunusları görmek isterdim. Sahi niye yunus yoktu koskoca akvaryumda yaa? Köpekbalığının o bıçakla kesilmiş bir çizgi gibi gövdesinin alt kısmında açılmış kocaman dişlerle dolu ağzını gördük de yunusların güleryüzlü ifadesini niye göremedik? Hem düğün davetiyemizde bile biri papyonlu biri duvaklı iki yunus balığı vardı bizim. Hatta davetiyenin tasarımını yapan çocuğa "Gülen iki yunus istiyorum" dediğimde "Yunuslar zaten hep gülerler, hanfendi!" demişti bana. Hey gidi günler! Üzerinden yıllar geçmiş. Akvaryum yazısı yazarken gözleri dolan ilk insan olarak da tarihe geçiyorum şu anda. Dağılabilirsiniz. Bir müddet yalnız kalmak istiyorum. :)

Barselona Limanı ve Kumsalları

İşte şimdi buraya bayılmamın nedenini çok daha iyi anlayacaksınız. Burası öyle bir şehir ki eğlencesi, tapasları & şarapları, keyifli mimarisi (ayrı bir yazı konusu olan Gaudi nur içinde yatsın!), iklim güzelliği, meyve, sebze ve deniz ürünleri bolluğu, ulaşım rahatlığı gibi kocaman artılarına ek olarak bir de yüzülebilecek kadar temiz bir denizi var. Ve bu denize her türlü ulaşım aracıyla kolaylıkla ulaşmanız mümkün. Ve tertemiz kumsallarında siesta yapmanız mümkün. Ve bunu yılın 8 ayı yapmanız mümkün. İşte hayallerimdeki yaşam!

La Rambla Caddesi boyunca yürüyerek limana indiğimizi hatırlıyorsunuz. Hani Kristof Kolomb heykelini görmüştük en son. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Port Vell olarak bilinen liman bölgesi Barselona'nın en canlı alanlarından biri. 55 hektarlık bir alana kurulmuş bu bölgede yürüyüş alanları, La Barceloneta plajı, alışveriş merkezi, sinema, Aquarium, Denizcilik Müzesi, Katalan Tarihi Müzesi, restoranlar, kafeler, barlar, spor mekezi gibi birçok faaliyet alanı bulunuyor. Manzara muhteşem! Yürüyüş yollarında, meydanlarda ve hatta denizin üstünde bile yer alan modern sanat eserleri ve heykelcikler manzarayı daha da güzelleştiriyor. Gecesi ve gündüzü ayrı keyifli!














Sahil kenarındaki yürüyüş yolunun genişliğine dikkatinizi çekmek istiyorum:














Buraya değişik zamanlarda ve değişik şekillerde (misal teleferikle tepeden inerek) birkaç kez geldik. Aquarium'dan ayrı bir yazıda söz etmeyi düşünüyorum. Ama Miro Müzesi'ni gezdiğimiz gün Mirador Bahçeleri'nden teleferiğe binip de şehrin üstünden adeta kuş misali uçarak aşağıya iniş süperdi. Galiba bu şehre kesinlikle aşık olduğuma karar verdiğim (ya da çoktan karar vermiştim, ama kesin emin olduğum) an da o andır. Şehrin çok uzak ucundaki bir ormancıktan beş-on dakika içinde sahile iniyorsunuz.














Sahiller tertemiz. O kadar sigara içilen şehirde kumsalda tek bir sigara izmariti, teneke kutu, kırık şişe parçası (!), çekirdek kabuğu(!), karpuz kabuğu (!) bulunmuyor. İstanbul'un denizinin tertemiz olduğunu hayal ettim. Örneğin, Beşiktaş İskelesi'nin olduğu yerde bir halk plajı olduğunu düşündüm bir an!! Yok, olmaz, anında düşünmemeye karar verdim. Hadi bir de Bebek'te paralı girişi olan özel bir plaj olduğunu düşünelim. İşte bunu düşünmek de tüylerimi daha da diken diken etti! Bikini&pareo&takı defileleri, magazin kameraları, kendilerine özel localar tutanlar, 50 TL'ye şezlong kiralayıp 10 TL'ye su içmek falan... Ay, ay, ay... Bu seçeneği de pas geçiyoruz. Demek ki işçinin, öğrencinin, bankacının, iş adamının, kısacası her kesimden herkesin sadece denizin ve güneşin keyfini çıkarmak için bir arada toplanabilmesi; bu sırada ortamına göre giyim-kuşamın inceliklerini bilmeleri (mesela beyaz slip ile ya da full makyajlı, sivri topuk terlikler, kollarında ve boynunda takılar ve mayokini ile salınan kimse yoktu ortalıklarda!); üstüne üstlük çevrelerini ve denizi temiz tutup, yanındakini rahatsız etmemeleri (bakarak, sarhoş olarak, yüksek sesle müzik dinleyerek, yere tükürerek, vs!) için belli bir eğitim seviyesine, kurallar bütününe, zihniyete ve medeniyete sahip olmaları gerekiyormuş. Zaten tüm bu koşullar var olduğu için şehrin girilebilir bir denizi var, o denize ulaşım rahat, plaj elbisesiyle metroya binene dönüp bakan yok, vesaire vesaire... Benim bu konularda söyleyeceklerim hiç bitmez, çünkü inanılmaz içimi acıtır bir güruh olarak değil de medeni insanlar topluluğu olarak yaşamayı öğrenmek konusunda kendi ülkemde gördüğüm eksiklikler. Neyse, keyif kaçırmayalım şimdi! Elbette herkes eninde sonunda insan gibi yaşamanın en başta kişinin kendisine yararı olduğunu öğrenecektir.

Ayrılmadan önce medeni insanların ortamında bulunan uyarı tabelalarını da buraya eklemek istiyorum. Onlara bile bayıldım!














(Kumda yürümek sağlık için yararlıdır. Siz de fit olun ve çöp tenekelerine kadar yürüyün.)
















(Çöp tenekesi terapisini deneyin: Çöpünüzü çöp tenekesine atın. Kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.)
















(Telefonunuzu aldınız mı? Cüzdanınızı? Çöpünüzü?)

Bu arada bu plaj size başlarda bahsettiğim La Barceloneta plajı. Şehrin çok ünlü başka bir plajı ise çıplaklar plajıymış. Rehberimiz ilk gün bunu söyleyince İso dalga geçmek için bana dönüp, "gidelim istersen?" demişti. Ama "Oluuur.." derken gözlerimdeki parıltıdan benim hiç de dalga geçmediğimi görünce, "Dur canım, daha gezecek çok yer var, denize girmeye vaktimiz olacak mı bakalım!" dedi. Sonra da elimden tutarak "Gel bak, burada da Casino varmış," diyerek beni sahilden uzaklaştırmaya çalıştı. :) Galiba bir kez daha kocamı korkutmayı başarmıştım. Oysa ben sadece denize girebileceğimiz fikrine odaklanmıştım. Bavula mayolarımızı koymadığımız için de çıplaklar plajı tek çıkar yol gibi görünmüştü. Sizce de fazlasıyla masumane bir düşünce değil mi, sevgili okurlarım? Hem de plaj sapığı gibi gizli gizli ne fotoğraflar çekecektim sizler için. :) Neyse artık, bir dahaki sefere, diyor ve bu yazıya da sonunda bir nokta koymayı başarabiliyorum.

Hazır sahile inmişken Aquarium yazısıyla devam etmeyi düşünüyorum. Takipte kalın!

Picasso Müzesi

Barri Gotic bölgesini bitirdikten sonra buraya çok yakın olan Picasso Müzesi'ni geziyoruz. (Bu resmi ve en alttaki resimleri müzenin web sayfasından aldım.)













Picasso, Barselona'ya 13 yaşındayken gelmiş. Kendisi gibi bir ressam olan babası burada bir sanat akademisinde ders vermeye başlayacağı için ailece Barselona'ya taşınmışlar. Sonraki yıllarda ise Barselona Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olmuş ve uzun yıllar bu şehirde yaşamış. Daha sonra da çok sevdiği bu şehre bir armağan olarak müzenin burada açılmasına karar vermiş ve 1970 yılında binden fazla eserini bu müzeye bağışlamış. (Müze ilk olarak 1963'te Picasso'nun arkadaşı ve sekreteri olan Jaume Sabartes'in koleksiyonundan oluşan eserlerle açılmış.)

Bu müzede Picasso'nun erken dönem resimleri olarak bilinen resimleri, portreleri, seramik çalışmaları ve Velazques'in Las Meninas (Nedimeler) adlı çalışmasının elliye yakın çeşitlemesi sergileniyor. Asıl bildiğimiz tarzdaki Picasso tablolarını ise Paris'teki Picasso Müzesi'nde bulabilirmişiz. Dolayısıyla aslında bu müze gerçek Picasso meraklılarına daha fazla hitap ediyor. (Benim onlardan biri olduğum söylenemez!) O yüzden bir kez daha Sabancı Müzesi'nin Paris ve Barselona'daki seçme Picasso eserlerini İstanbul'a getirdiği dönemlerde gitmediğime hayıflanıyorum. Dolayısıyla aslında şöyle tablolar beklerken:














Şöyle tablolar, çizimler ve seramiklerle karşılaşıyorsunuz:














Ben şahsen biraz hayal kırıklığı yaşadım, ama gitmişken görmemek olmaz. Pazartesi hariç her gün saat 10:00'dan 18:00'e kadar müzenin açık olduğunu hatırlatayım. Giriş ücreti 9 EURO. Yazıyı bitirmeden önce size müzede gördüğüm eserler kadar etkilendiğim bir şeyden de bahsetmek istiyorum: Picasso'nun kendisine ait fotoğraflar. Ressamın kronolojik sırayla hikayesinin anlatıldığı bir bölüm var. Burada ressamın 92 yıllık yaşam öyküsünün kariyeriyle ilgili dönüm noktası sayılabilecek bölümlerini öğreniyorsunuz. Bir de stüdyosunda çalışırken asistanının çektiği fotoğraflar. Etrafta boyalar, tuvaller, elinde sigarası, önünde şarap kadehi, şortu, sandaletleri ve yanık teniyle (herhalde o sıralar) yetmişli yaşlarında olan Pablo Picasso!

Bir daha dünyaya gelirsem ne olmak istediğime kesin karar verdiğim an, bu resmi gördüğüm an oldu. Açıklıyorum: Bundan sonraki hayatımda Barselona'da yaşayan bir sanatçı olmak istiyorum! Böyle sanat dolu, keyifli bir hayat 90 yıl da 100 yıl da sürebilir. Hem de bronz teniniz ve şarap kadehiniz de ömür boyu size eşlik edebilir! Evet evet, işte tam olarak bunu istiyorum! :)

Ortaya Karışık İzlenimler

Bu aralar çeviri yoğunluğundan boş zamanlarımda yalnızca gezi yazılarını yazıp bitirmeye odaklandığım için başka birçok konuda yazı yazmaya ara verdim. Benim tempom bir süre daha böyle gidecek gibi görünüyor. O yüzden ara sıra kısa kısa özet halinde böyle derleme öneri yazılarıyla da karşınıza çıkabilirim.

Öncelikle bu dönemde okuduğum iki kitaptan bahsedeyim. Birincisi Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar adlı romanı, diğeri ise Refik Halid Karay'ın Bugünün Saraylısı adlı romanıydı. Ahmet Ümit'in Bir Beyoğlu Rapsodisi kitabını çok severek okumuştum. Bu sefer de aynı sürükleyici anlatımı bulmak mümkün, ama aynı tadı bulamadığımı söylemeliyim. Elif Şafak'ın Aşk'ını çok beğenerek okuduğum için bu kitabı da büyük bir hevesle elime aldım, ama bana fazla klişe sonuçlara varan, sıradan ve fazlasıyla tahmin edilebilir bir polisiye kurguya sahip bir kitap gibi geldi. Mevlana ile Şems ilişkisinden ziyade Konya'yı merak etmemi sağladı diyebilirim. Yine de Elif Şafak'a teşekkür ettiğim nedenden dolayı Ahmet Ümit'e de teşekkür edebilirim diye düşünüyorum: Mevlana, Mevlana öğretileri, Şems-i Tebrizi ile ilgili bir merak uyandırmak hiç de az şey değildir! Ayrıca iki kitabın da arkasında yer alan kaynaklara bakmak bile bu eserlerin nasıl bir emek ürünü olduğunu zaten gösteriyor. O yüzden ellerine sağlık, Ahmet Ümit...

Bu süre zarfında okuduğum ikinci roman olan Bugünün Saraylısı'nı ise çok beğendim. Ben bu tür eski Türk klasiklerine bayılırım. Hem Osmanlı'nın son dönemleri ve Cumhuriyet'e geçiş sonrası geçenleri hem de Cumhuriyet ve modern yaşamın nispeten oturmaya başladığı 1940'lar ve sonrasına ait olanları. Bu kitap ikinci kategoriye giriyor. Maddi zenginlik ve fiziki güzelliğin tek başına asla yeterli olamayacağına, sonradan görmeliğe, maddiyat karşılığında verilebilecek ahlaki tavizlere, sosyal yapıdaki bozukluklara değinen romanın ana karakterleri mütevazı bir memur olan aile babası Ata Efendi ile Düzce'den gelerek evlerine misafir olan uzak bir akraba kızı Ayşen . Düzceli köylü kızı Ayşen diyip geçmeyin ama, benden söylemesi! :)














Ailece Bienal'e gittiğimiz pazar gününün akşamında annemle babamı yolcu ettikten sonra İso'cumla G-Mall'daki Num Num'a giderek yemeğimizi yiyip sinema sezonunu açtığımızı söylemiş olabilirim. Çağan Irmak'ın Karanlıktakiler filmiyle sezonu açtık ve şahsen filmi çok beğendiğimi söyleyemem. Çağan Irmak'ın diğer filmlerinde karakterlerin ve hikayenin anlatımı çok daha başarılıydı diye düşünüyorum. Burada ise iki tane arızalı karakter (ana-oğul) var, ama arızalarını filmin son on dakikasında tam olarak anlayabiliyoruz. O zamana kadar da doğal olarak hikayelerinden pek fazla etkilenemiyoruz. Oyunculuklar başarılı. En çok da Erdem Akakçe'yi başarılı buldum. Meral Çetinkaya'nın oyunculuğunu beğenmeme rağmen biraz abartılı bulurum; Derya Alabora'ya ise oynadığı karakter itibariyle çok fazla bir iş düşmüyordu (keşke düşseydi, çünkü ona da bayılırım). İzlenebilir bir film, ama iz bırakır mı bilmiyorum.

Son olarak size bir lezzet önerisinde bulunayım: Wienerwald. Nişantaşı'nda açılan yeni şubesiyle birlikte Avusturyalı ünlü tavukçu zincirini deneme fırsatını bulduk. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Afiyet olsun! :)

Not: İzlememiş olanlar için yarın akşam 22.30'da Kanal D'de Mavi Gözlü Dev filmi var. Unutmayın!

Eski Şehir: Barri Gotic

Önceki yazımda da bahsettiğim gibi şehrin Barri Gotic adlı tarihi bölgesindeyiz. Bu bölgedeki binaların bazıları 19. ve 20. yüzyılda değiştirilmiş olsalar bile büyük çoğunluğu Ortaçağ'dan kalma. Hatta sokak aralarında Romalılardan kalma duvarlar ve yapılar görmeniz mümkün. Burada daracık sokakların arasında dolaşırken kendinizi yine Ortaçağ'dan kalma bir kentin içindeymiş gibi hissedebiliyorsunuz. Ama bu daracık sokaklar da labirent gibi kıvrıla kıvrıla bir yolunu bularak şehrin capcanlı meydanlarına çıkıyorlar. Ancak bu bölgedeki meydanların mimarisinde de eskinin o ağır, biraz kasvetli, ama görkemli havasını görebiliyorsunuz.














Bu bölge otelimizin bulunduğu bölgeyi de kapsıyor. Otelden çıkar çıkmaz sola dönünce kendimizi Jaume Meydanı'nda buluyoruz ve burada şehrin belediye binası ve meclisi bulunuyor. İkisi de 14. yüzyıldan kalma bu iki bina dışında bölgenin en önemli yapılarının arasında Kraliyet Sarayı, Santa Agata Şapeli, Şehir Tarihi Müzesi (Museum Historia de la Ciutat), Santa Maria del Pi Kilisesi gibi yapıları saymamız mümkün.

Bu bölgeyi hiçbir binanın içine girmeden gezmeyi planlıyorduk, ama Santa Maria del Pi Kilisesi'nin içini görmek durumunda kaldık. Aslında gördük demek az kalır, çünkü o ortamda İspanyol gitarın en önemli ustalarından biri olan Manuel Gonzalez konserini dinleme fırsatını yakaladık. Konseri ilk gün gezimize başladığımız Tourism Information'dan öğrenmiş ve biletlerimizi de buradan almıştık. Barselonalı bir uluslararası gitar üstadı olan Manuel Gonzalez'e Katalan Hükümeti tarafından da pek çok onur ödülü verilmiş.














Uçarcasına hareket eden parmaklarını takip etmeye zorlandığımız ve bizlere müzik ziyafeti yaşatan bu alçakgönüllü adamcağızın yüzüne karşı flaş patlatmaya utandığım için elimdeki tek ve pek de net olmayan resimle idare etmek zorundayız. Ama beni anlayışla karşılayacağınızdan eminim. Hem mekan ve kişi resimleri için Google'a da başvurabiliriz, ama ruhumuzu doyuran bir ortamın büyüsünü bozduğumuzda kime başvuracağız, söyler misiniz?

Barselona'yı Keşfetme Zamanı!

Maceralı bir yolculuk sonrasında Barselona'ya gelerek tur otobüsüyle şehir turumuzu tamamlayarak kendimizi otele attığımızda akşam olmuştu. Dolayısıyla üzerimizi değiştirip, askılı giysiler ve açık sandaletlere geçiş yaparak akşam yemeği için kendimizi dışarı attık. (Yemekler ayrıca anlatılacaktır, panik olmayınız!) Otelimizin yeri yine harikaydı. Bu kez şehrin en merkezi noktası olan La Rambla Caddesi'ne yürüme mesafesinde Jaume meydanında kalıyorduk. Yine dört yıldızlı (ama Madrid'dekine göre daha eski) bir oteldeyiz ve en önemli kriterlerimiz olan merkezi konum ve temizlik konusunda bir problem olmadığına göre çok mutluyuz! :)

Ertesi gün elimdeki plana göre gezmeye başlamadan önce haritalarımızı almak için Jaume meydanındaki Tourism Information'a giriyoruz. Ve giriş o giriş. Önümüzdeki günlerde gezmeyi düşündüğümüz birçok yerin biletini daha uygun fiyatlar ve kuyruk beklememe avantajıyla buradan temin ediyoruz. Ulaşım biletlerini de hallettikten sonra ilk günün yürüyüş turuna başlıyoruz.

Hedefimiz La Rambla, ileri!

Catalunya Meydanı'ndan Kristof Kolomb heykeline, yani deniz kıyısına kadar uzanan her daim canlı, eğlenceli, turisti ve yankesicisi bol, çok keyifli sokak sanatçılarıyla dolu, üstünde değişik turistik eşya dükkanları, kuşçular, çiçekçiler, cafeler ve kocaman bir meyve pazarı bulunan, yaya trafiği yoğunluğu yaşanan upuzun bir cadde burası. Barselona'nın belki de en turistik yeri. Bizim İstiklal Caddesi'ne benzetiliyor, ama bence ikisinin de trafiğe kapalı olmaları dışında pek fazla ortak özellikleri yok! Bazı yönlerden İstiklal Caddesi'ni bazı yönlerden ise La Rambla'yı üstün bulduğumu söylemeliyim. La Rambla'ya yol boyu sıralanmış ağaçlarından, temizliğinden, üzerindeki meydanlardan, sokak sanatçılarından & pandomimcilerinden ve meyve pazarından dolayı yüksek puanlar gönderiyorum. Ama gece hayatı ve yeme-içme bakımından İstiklal Caddesi'nin burayı geride bırakabileceğini düşünüyorum.

Yalnız sokak sanatçısı diyip geçmemek gerek. Doğrusu her birinin gerçekten çaba sarf ettikleri, uğraştıkları ve yaratıcılıklarını sergiledikleri önemli bir iş yaptıklarını düşünüyorum. Ressamlar ve karikatüristlerin yanı sıra kumdan yaptıkları tablolarla gönlümde taht kuran Afrikalıların stantlarına bayıldım. Davul çalan ve başlarında meyve sepetleri taşıyan o figürler hâlâ aklımdan çıkmıyor!














Sırada La Boqueria adlı meyve pazarı var. İnanılmaz çekici bir yer. İçinde bir sürü meyve tezgahının yanı sıra kuruyemişçiler, deniz ürünleri stantları, balıkçılar ve büfeler de bulmak mümkün. Meyve stantlarından 1 ilâ 4 EURO arasında değişen fiyatlarda meyve karışımları alıp deneyebiliyorsunuz. İso'cum her zamanki gibi en değişik görünen meyveyi aldı ve tadı bence fiyaskoydu! :)














Buradan çıktıktan sonra sahile doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Başımızı çevirdiğimiz her yer o kadar keyifli ki nasıl olduğunu anlamadan karşımızda Kristof Kolomb heykelini görüveriyoruz. Bu heykeli gördüğünüzde Barselona'nın o muhteşem limanına geldiğinizi anlıyorsunuz. Ama limanı ayrı bir yazıda anlatacağım. Şimdilik sadece bu kadarını görmenize izin var. :)














Sırada şehrin Barri Gotic adlı bölgesi var. Burası adından da anlaşılacağı üzere şehrin gotik mimari eserleriyle dolu "eski" bölümü. Henüz farkında değiliz tabi, ama otelden çıkar çıkmaz girdiğimiz ara sokaktan bu bölgenin tam ortasına düşüyormuşuz. Meğer otelimiz de bu bölgedeymiş. Nasıl mı fark ettik? Haritayı takip ede ede yürürken karşımızda Hotel Gotico'yu görüp "Aaa, bu bizim otel değil mi?" diye şaşkın ifadelerle birbirimize baktığımızda! Yani aslında yürüyüş turumuza buradan da başlayabilirmişiz.Neyse artık, ilk gün acemiliği olarak kulağımızı biraz tersten göstermiş olduk, ama mesafeler o kadar kısa ve keyifli ki yolları defalarca karıştırsanız bile olur. :)

Zaragoza ve Ceketim :)

İki yazılık bir aradan sonra gezi notlarına devam ediyoruz...

Gezideki dördüncü günümüzün sabahında yaklaşık altı saat (molalarla daha uzun) süren bir otobüs yolculuğu bizi bekliyor. İlk başlarda zaman kaybı olacağını düşünmemize rağmen Madrid'de geçirdiğimiz üç yorucu gün sonrasında bu yolculuğu bir dinlenme molası olarak görmeye başlıyoruz. Sabah erken çıkıyoruz ve birkaç yerde yarımşar saatlik molalar vererek öğleden sonranın geç bir saatinde Barselona'ya giriyoruz.

Mola verdiğimiz yerler arasında genellikle özellikli yerler yok. Ama öğle yemeği için durduğumuz ve yaklaşık bir buçuk saat mola verdiğimiz Zaragoza çok şirin bir kasaba. Yine ortasında büyük bir meydanı, katedrali, heykelleriyle falan tam bir Avrupa şehirciği. Şehircik dediğime bakmayın. Aslında Aragon özerk bölgesinin yarı nüfusunun yaşadığı İspanya'nın büyük şehirlerinden biri burası. Genellikle günübirlik turizmin olduğu bir yer. Zaten günübirlik görmek de yetiyor. Elbette bizim kadar kısa süreli değil de birkaç saatliğine gelinse daha iyi olabilirdi, çünkü Zaragoza'da çok şirin süs eşyaları satan butiklere rastladım. Az zamanımız olduğu için birkaç tanesine alelacele bakabildim. O an karnımız aç olduğu için yemeğin daha öncelikli olduğu bir zaman dilimiydi. :)

Hemen yerimize karar verip oturduk. Yer seçimlerini genellikle "en yerel gibi görünen" ve "İngilizce mönüsü olmayan" mekanlardan yana yaparız. Yine öyle yaptık ve inanılmaz lezzetli tapasları ve ev şarabı olan Imbyss adlı küçük restorana oturduk. Yemeklerle kendimizden geçtiğimizden olsa gerek bu mekan aşağıdaki ceketimi son gördüğüm yer oldu! Enerjimi alıp ısındıktan sonra ceketi bırakıp çıkmışım. Tur otobüsüne binip de yaklaşık bir saat yol gittikten sonra aklıma geldi.














Madrid'de hava serin olduğu için ceketi birkaç kez kullanmıştım, ama Barselona için yanıma aldığım iki ince hırka dışında hiçbir şeyim kalmamıştı. (Tabi orada askılılarla dolaşacağımızı bilmiyordum) Neyse artık, dedim. Çok serin olursa H&M yolları görünür bana, diye düşünüyordum ki cin kocamın aklına bir fikir geldi. Restoranın fişini atmadığı için hemen telefonunu çevirdi. Birkaç kez açılıp kapanan telefon en sonunda "Hola!" diyen restoran sahibinin sesiyle karşımızdaydı. Adam İngilizce bilmediği için İso'cum "one minute" tarzı oyalamalarla (:)) adamı hatta tutup, telefonu en önde oturan rehberimize uzattı. rehberimiz İspanyolca konuşarak ceketimin orada olduğunu ve öğrendi ve restoran sahibinden onu saklamasını rica etti. Oley! Birinci aşama tamamlandı, ama şimdi ceketi kim gidip alacaktı? göndermekle uğraşmazlar dedi. Zaten gönderseler de size feci pahalıya patlar, anlamsız olur diye ekledi. Ama yine rehberimizin aklına gelen bir fikir yardımımıza koştu. Ertesi gün ETS'nin başka bir tur grubunun Barselona'dan Madrid'e doğru yola çıkacağını ve onların rehberi Lucy Hanım'ın uğrayıp ceketi alabileceğini söyledi. İso'cum Lucy Hanım'ın telefonunu çevirdi, ben restoranın ismini verip, ceketi tarif ettim ve Lucy Hanım da "Hiç merak etmeyin, yarın ceketinizi alacağım" dedi. Oley! İkinci aşama da tamamlandı! Sırada o ceketin bana nasıl ulaşacağı vardı, çünkü Lucy Hanım Madrid'de yaşıyordu. Dolayısıyla İstanbul'a dönmeyecekti. İşte bu aşamada o tur grubundan İstanbul'da yaşayan ve ceketimi alıp İstanbul'a getirmeye gönüllü olan Sevgili Betül Hanım devreye giriyor. Lucy Hanım bize Betül Hanım'ın numarasını veriyor. İstanbul'a gelince de Betül Hanım'la haberleşiyoruz. Biz birkaç gün denk getiremiyoruz Anadolu Yakası'na geçmeyi. Hafta sonunu bekleyelim derken Betül Hanım "Ben Beşiktaş'a geçeyim, hem de sizin tarafta yürüyüş yapmış olurum" diyip geliyor. Ona çoook teşekkür ediyorum. Birlikte bir şeyler içip gezimizden bahsederken karşılıklı olarak "Hanım" kelimesini de kaldırmaya karar veriyoruz. Ve o kadar keyif alıyoruz ki birbirimizle sohbet etmeten en sonunda ceketimi orada unuttuğuma seviniyoruz. :)

Bu keyifli macerada emeği geçen herkese bir kez daha teşekkürlerimi göndermezsem olmaz. Önce cin kocam (hücre hücre akıldır kendisi! :) ) İso'ya Imbyss'i ısrarla arayıp, adama ulaşıp, adamı rehberimize ulaştırmayı başardığı için kocaman bir teşekkür gidiyor. Daha sonra rehberimiz Örge Bey'e derdimizi restoran sahibine anlattığı ve diğer tur grubunu akıl ettiği için çok teşekkür ediyorum. Lucy Hanım'ın hiç gocunmadan kaybolan bir ceketle ilgilenmesi, ceketi uğrayıp alması, birilerine emanet edip, bilgilerini de bize ulaştırması inanılmaz bir iyilik ve sorumluluk örneğiydi. En büyük teşekkürlerimden biri de ona gidiyor. Son olarak da son aşamayı gerçekleştirerek ceketimi alıp İstanbul'a ve hatta Beşiktaş'a getirmeye gönüllü olan Sevgili Betül'e kocaman teşekkürlerimi gönderiyorum. Bu ceketi her giyişimde hepinizi hatırlayacağım.:)

Bu arada hâlâ üzüldüğüm bir nokta var: Ceketim Barselona'yı göremedi!!!

DOT Sezonu Açıyor!!!

Duyduk duymadık demeyin. Benim sevgili DOT'um Kasım ayında sezonu açıyor. Hem de aşağıda detaylarını gördüğünüz iki yeni oyunla. Ben biri Kasım ortasında, diğeri ise Aralık ayının ortasında olmak üzere iki oyun için de biletlerimizi aldım. Sıcağı sıcağına size de haber vermek istedim.


















Geçen sene DOTBilsarda projesi vardı, bu sene ise DOTMarsta projesi olacakmış. Yani ikinci oyun sinemalarına ailece bayıldığımız Mars Entertainment Group'un G-Mall'da DOT için ayırdıkları bir salonda oynanacakmış.

Biliyorsunuz: DOT'ta tam biletler 40 TL, ama her ayın 15'ine kadar sonraki ayın biletlerini 25 TL'ye alabiliyorsunuz. Hem de Biletix komisyonu ödemeden gişeyi arayarak da bunu yapabilirsiniz. (Tel: 0-212-251 45 45) O yüzden önümüzdeki iki gün boyunca Kasım ayı biletlerini 25 TL'ye alabileceğinizi hatırlatmak isterim.

Elbette, DOT'un oyunlarını izlemenin insanı feci sarstığını, adeta dağıttığını ve altüst ettiğini de bir kez daha hatırlatayım. İkinci oyunu neden ilkinden bir ay sonraya aldığımı sanıyorsunuz? Ancak kendimizi toparlayabileceğimizi düşünüyorum da ondan! :) Ama şimdiden heyecanlandım doğrusu. Yeni bir DOT oyunuyla dağılmaya her zaman varım! Sizi de beklerim...

11. Uluslararası İstanbul Bienali

Bir haftadır orada burada geziniyorum. Tahmin edebileceğiniz üzere annem ve babam buradalardı ve kendimizi attık dışarılara. Adres İstanbul'da, Ikea'da, Nişantaşı civarında, Ortaköy House Cafe'de, İsmet Baba'da, İstinye Park'ta, Sahaflar Çarşısı'nda, orada, burada görülmüş olabilirim. :) Ama bunların hiçbiri yeni yerler değil, dolayısıyla onlarla ilgili yazı yazmayacağım. (Zaten feci yoğunum bu aralar. Henüz Barselona yazılarına bile başlayamadım!) Ancak dünün planı kesinlikle yazılaması gereken türden bir plandı. 8 Kasım'a kadar sürecek olan 11. Uluslararası İstanbul Bienali'ne ailece gitme planı yaptık. Üstüne de İso'cumla sinema sezonunu açtık. Yani tam bir "Sanat Pazarı" yaşamış olduk.

Bildiğiniz üzere bu seneki bienal Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan "İnsan Neyle Yaşar" başlığıyla sergileniyor. Bienalin küratörlüğünü Zagrebli dört kadından oluşan küratör kolektifi What, How & For Whom (WHW) üstlenmiş. 40 ülkeden 70 sanatçının 141 eserinin sergilendiği 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin temel sergi alanı her zamanki gibi Antrepo No.3. Bunun dışında yine Tophane'deki Tütün deposu ve Feriköy Rum Okulu'nda sergilenen eserleri de aldığınız bienal biletiyle gezebiliyorsunuz. Biz bugün yalnızca Antrepo No.3'ü gezebildik. Zaten size de aynı gün içinde birden fazla bienal mekanı gezmenizi önermiyorum. Aşırı doz alternatif sanat yüklemesinden dolayı bünyeniz farklı tepkiler verebilir! :)














İşte karşınızda İmgeleme'nin Bienal Favorileri listesi:

* Kudüs'te yaşayan Jumana Emil Abboud adlı sanatçının hazırlamış olduğu Nar adlı video çalışmasına bayıldım. Dökülen nar tanelerini yeniden kabuğuna yerleştirmeye çalışan bir kadının ellerini izliyorsunuz. Bu zahmetli ve anlamsız görünen çaba, aslında şiddetli yerinden edilme durumlarının etkilerini yok etme çabasına dikkat çekiyor. (Elbette kitapçıktaki açıklamayı okumadan bunu anlamak mümkün olmuyor. Ama bu amaçla çekilen bir video olduğunu bilerek izlediğinizde de yaratıcı anlatıma hayran kalıyorsunuz.)

* Zanny Begg'in Şeker mi (Şaka mı) adlı çalışması da beğendiklerim arasındaydı. Sermayenin her yerde hazır ve var olma niteliği ile maksimum kâr sağlama amaçlı yapılan gösterişli eylemlerin yorumlandığı bir çalışma.

* 1997 yılında hayatını kaybetmiş Alman sanatçı Brehmer'in Bir İşçinin Ruhu ve Hissiyatı adlı çalışması ilginçti. Üretim süreci sırasında işçinin ruh halini grafiksel olarak gösteren bu çalışmada kapitalist sisteme bir gönderme var.

* 1998'de Paris'te kurulan Bureau D'etudes adlı medya kolektifinin Terörün Yönetimi adlı çalışması kesinlikle çok güzeldi. Geride kalan gizli orduların ve bunların başlıca operasyonlarının 1950'lerden bu yana tüm dünyada nasıl birbirleriyle bağlantılı olduklarını bir harita üzerinde gösteren bu çalışmada 1 Mayıs 1977'de Taksim Kazancı Yokuşu'nda yaşanan facia ve Ergenekon da yerini almış.

* Hemen girişte yer alan Wafa Hourani'nin Kalendiye 2087 adlı enstalasyonu süperdi. Kalendiye askeri kontrol noktası ve mülteci kampının gelecek projeksiyonunu keyifle inceleyebilirsiniz.

* Beyrutlu sanatçı Rabih Mroue'nun üç video çalışmasından Ruhla, Kanla adındakine bayıldım. Yurt, soy ve fedakarlık kavramları üzerine bir toplum yaratılmasının yanlışlığına gönderme yapan çalışmanın sonu çok etkili! Farklı olanın kim olduğunu görmek içinizi burkabilir.

* Mohammed Ossama'nın Adım Adım adlı çalışması sanatçının mezuniyet projesiymiş. Bu video çalışmasında da köylü nesilleri vatandaş-askere dönüştürme süreci sonrasında toplumun şiddeti nasıl normalleştirdiğini ve haklı gösterdiğini görebiliyorsunuz.

* Etcetera'nın Erörist Kabare çalışması da favorilerimdendi. Bir şarap şişesinin, palyaçonun ya da çay fincanının düşüncelerini duyabildiğiniz bu çalışma ile "Erörizm" terimiyle tanışacaksınız.

Aklıma ilk gelenler bunlar olsa da başka birçok ilgi çekici eserin olduğunu belirtmeliyim. Bazıları fazla anlaşılmaz olsa da ve birçoğunda "İnsan Neyle Yaşar" temasıyla bağlantıyı kurmakta zorlansak da ben yine de bu seneki Bienal'den keyif aldım. Girişte 2 TL'ye satılan Bienal kitapçığını mutlaka almanızı ve kitapçığınızdan yardım alarak sergiyi gezmenizi öneririm. Bilet fiyatları 10 TL (bilete üç Bienal mekanı da dahil) ve son gün 8 Kasım. Hem unutmayın, insan sanatla yaşar! :)

İyi gezmeler...
Related Posts with Thumbnails