Mesnevi'de İdefix Kampanyası

Sizlere daha önceki yazılarımdan birinde Elif Şafak'ın Aşk adlı kitabını okuduğumu, çok beğendiğimi ve o kitap sayesinde Mesnevi'yi okumaya ve Mevlana'nın felsefesini daha derinlemesine öğrenmeye karar verdiğimi yazmıştım. Ve ilk adımı attım. Bugün altı ciltlik Mesnevi elime ulaştı.


















Altı ciltlik haline bakıp da korkmayın. Çok şeker boyutlarda altı kitap geldi bugün evime. Mini ansiklopedi gibi düşünün. Sayfa kalitesi, yazılar, sayfa dolulukları bakımından da insanın hemen alıp, okuyup, bitiresi geliyor! Ama kocamla verdiğimiz kararı bozmaya hiç niyetim yok. Bundan böyle ikimizin de işinin olmadığı akşamlarda Mesnevi geceleri düzenleyeceğiz evde. Her Mesnevi gecesinde birkaç sayfa okuyup, üzerinde tartışıp, notlar alacağımız ufak bir ajandayla birlikte bu başucu kitabını önümüzdeki yıl ailemizin üçüncü üyesi haline getirmeyi düşünüyoruz. Umarım başarabiliriz.

Neyse, tabi ki alacağımız Mesnevi'yi seçerken "ay ne şeker boyutlarda, yerim ben onu ablası" diyerek kararımızı vermedik. Mevlâna'nın on sekizinci kuşaktan torunu Veled Çelebi'nin Türkçeleştirdiği, Mevlana araştırmaları konusunda en büyük otoritelerden olan Abdülbaki Gölpınarlı tarafından gözden geçirilen ve düzeltilen, Doğan Kitap bünyesinde yayına hazırlanan Mesnevi'yi aldık. Orijinal fiyatı 99 TL olan bu seriyi kısa bir süreliğine İdefix'ten %40 indirimle, yani 59 TL'ye alabilirsiniz. Mesnevi almak isteyenler için büyük bir fırsat olduğunu düşünerek sizleri de bu konuda bilgilendirmek istedim.

Not: Aşk'la ilgili yazımdaki notlarda "Şeb-i Aruz törenlerine gidilecek" de demiştim ve Dido da bu konuda soruşturmalarına başladı. Ama şimdi düşünüyorum da acaba Mesnevi'yi okumayı bitirdikten sonra mı yapmalıyız bu Konya turunu? Sanki daha mantıklı olacak gibi. Ne dersin İso'cum? 2011'e atalım mı bu planımızı? Cevabını bekliyorum, ona göre Dido'ya da haber verelim. :)

İmge'nin Gözlüğünden Amara Dolce Vita (2)

Evet, kaldığım yerden devam ediyorum. Hepiniz çaylarınızı, kahvelerinizi alın ve toplanın bakalım!!

YEME-İÇME:

* Benim için bir tatil köyünde deniz, plaj ve güneşlenme alanlarından sonra en önemli kategori budur. Ana restoranın sunduğu yemeklerin kalitesi ve çeşitliliği, a la carte restoranların sayısı, konseptine uygunluğu, barlarda verilen içkilerin çeşit bakımından zenginliği, servis edildikleri bardaklar, soğukluk ve sulandırılma dereceleri, garsonlar, temizlik kategorilerinde tesise not vermek için yine gözlerimi dört açmış iş başındaydım. Genel olarak yeme-içme konusunda Amara Dolce Vita'ya 10 üzerinden 8 veriyorum. O iki puanı da tatlılar ve pancake/waffle konusunda uğradığım hayal kırıklığı, snack restorandaki Oğuz adlı garsonun gıcıklığı, a la carte restoranlar ve nargile içilen ayrı bir kafe olmamasından dolayı kırıyorum.

- Sabah kahvaltısını ve akşam yemeklerini ana restoranda yedik. Yemeklerin lezzeti ve çeşitliliğinden memnun kaldık. Göz boyayan değil, gerçekten her biri ayrı ayrı lezzetli yemeklerden oluşan bir çeşitlilik vardı. Tematik günler (Türk gecesi, balık gecesi, Asya lezzetleri gecesi, vs) konusunda çok başarılı olduklarını söyleyemem. İçecekleriniz garsonlar tarafından masanıza servis ediliyor. Garsonlar son derece ilgili ve güleryüzlüler (favorim aşağıda sol alt köşedeki son gece resmimizi çeken Muzaffer oldu). Tatil köyü kahvaltısının takıntısı pancake olan bendeniz, buradaki pancake'ten hiç memnun kalmadım. Ama onun yerine çikolata soslu mini krepler de işimi gördü sayılır. Kendileri göbek bölgemde duruyorlar şu anda! :)

- Öğleden sonra saat 15:00 gibi snack restoranda bir şeyler yiyorduk. Burada da isteyen kumpir, hamburger, pizza, makarna, tavuk çevirme, vs gibi yemekler yerken, isteyen ızgara et ve sebze, salata, karpuz+peynir gibi seçenekler de bulabiliyordu. İçecekler yine masanıza servis ediliyor. Kahvelerin, şarapların, kola ve diğer meşrubatların, biranın tadı ve ısısı tam ayarında geliyor. Standart bir tatil köyü snack restoranından daha güzel olduğunu söylemeliyim.

- A la Carte restoranlar çok çeşitlilerdi, ama iki tanesi hariç hepsi kapalı ortamlardı ve önlerinden geçerken en fazla bir-iki masanın dolu olduğunu görüyorduk. Bu sene başlayan bir uygulamayla rezervasyon problemi yaşanmaması için bu restoranların sembolik bir ücret (kişi başı 10$) karşılığında kullanılmasına karar vermişler. Ancak pek uzun süreli bir uygulama olacağını düşünmüyorum, çünkü hemen hemen hiçbirinde doluluk görmedim. En özellikli ortamı olan da bir önceki yazımda da bahsettiğim Pescatore gibi görünüyordu.

- Barlardan en çok sahildeki Havana Beach Bar'ı (gündüz) ve Irish Pub'ı kullandık. Gün içinde Havana Bar'da oturan konukların serinlemesi için tepeden biraz su püskürtülüyor. Hani Migros'ta marulların üzerine püskürtüldüğü gibi (en alt sırada ortadaki resimden anlayacaksınız)... Biz genelde armutların üzerinde yanında lokum ile servis edilen Türk kahvemizi için buraya geliyorduk. Nargile içmek için de burayı kullanmanız gerekiyor. Bu arada yalnızca ilk gün ve son gün ETS'nin bizi havaalanına götürecek aracını beklerken gördüğümüz Lobby Bar'daki Martini Rosso sunumuna da dikkatinizi çekiyorum (altta sağda). Süper, değil mi?

- Ayrıca bunların dışında aralarda kurulan stantlarda günün saatine göre buz gibi Mohito, kavunlu, sütlü ve dondurmalı süper bir içecek, tuzlu salatalık, haşlanmış mısır, dondurma, vs gibi bir dolu şeyin servis edildiğini görebilirsiniz. Güneşlenme alanlarına konulan buzdolaplarında her an şişe su, soda, ayran ve Fayrouz bulmanız mümkün. Buzdolaplarının yanında duran mini dolaplarda ise rulo halinde küçük sarı havlulardan bulunuyor. Sıcaktan bunalanlara!














* Tesiste havlu kartı ve bileklik kullanılmıyor. Her sabah kapınıza üzerinde "Günaydın!" yazan otelin karton çantalarına yerleştirilmiş gazeteniz bırakılıyor. Bu yüzden içimden geldi ve kendilerine 10 puan yollamaya karar verdim.

ANİMASYON & AKTİVİTE:

* Animasyon ekibi rahatsızlık vermeden sürekli bir aktivite içinde, ama şahsen step&aerobik dersinden çok memnun kalmadım. Her gün aynı ders yerine dönüşümlü dersler konulabilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca normalde 17:00-18:00 arasındaki ders geç başlayıp geç bittiğinden dolayı tam öğleden sonranın en keyifli saatlerinden 1,5-2 saat çalmasına gönlüm razı olmadı. O yüzden genelde bulutlu olan ilk üç gün katıldım, sonra katılmadım. Şimdiye kadar gördüğüm en kötü Türk gecelerinden biri düzenlendi. Ama ondan bir gün önceki Çin Akrobasisi Şovu ve iki gün sonraki Beach Party'de yapılan havai fişek gösterisi ve samba ekibindeki kızlar çok başarılıydı. Zaten bunlar dışında da güleryüzlü ve ilgili animasyon ekibiyle pek alakamız olmadı.

PALMARIA SPA:

* Bulutlu günlerden biri olan Salı günü (7 Temmuz) kendime spor izni verdim. Ve kendimi tesisin içinde faaliyet gösteren Palmaria SPA'ya atarak Elif'in hünerli ellerine teslim ettim. Önce hamam, kese ve köpük banyosunda hamur kıvamına geldim. Hünerli eller bornozumu giydirip, beni sol üst köşede gördüğünüz minderlere yatırıp, yeşil çayımı getirdi. Yaklaşık yarım saatlik bir dinlenme molası verdim. Sonra ise aynı hünerli eller jöle kıvamına gelmiş olan beni, altta resimlerini gördüğünüz odalardan birine alarak vücut masajına başladılar. Kalkmam oldukça zor oldu, ama o bir saatten sonra kendimi nasıl zinde ve dinlenmiş hissettiğimi anlatamam doğrusu. Benim için burası tesisle ilgili en keyifli hatırladığım deneyimlerden biriydi. Elif'e buradan bir kez daha teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum. Kısacası otelin SPA merkezine uğramayı unutmamanızı öneririm. Çeşitli vücut bakımları, masajlar ve terapi çeşitlerinin olduğu Palmaria SPA'da daha uygun fiyatlı Happy Hours paketleri de bulunuyor. Kataloglarını mutlaka inceleyin.














Galiba anlatacaklarım sonunda bitti. Artık eksik kalan bir şey olduysa da çok kayda değer olmadığı için unutulmuştur diye düşünebilirim sanırım. Aslında tatil değerlendirmesi çok kişiye özel bir şey. Kişinin beklentileri, umdukları, karşılığında buldukları ve bulamadıkları, tarzı, tatil anlayışı, tatil ihtiyacı gibi pek çok faktöre bağlı olarak binlerce kişiden binlerce farklı yorum alınabilir. Bunlar benim gözlüğümden bakınca gördüklerinizdi. Kendi gözlüğünüzden bakmak için de gitmenizi önereceğim kaliteli tesislerden biri olduğunu söylemeliyim. Memnun kalmadığım(ız) noktalara fazla takılmamaya çalışarak, İso'cumla birlikte çok keyifli bir tatil yapıp, geldik.

Ama son bir not da eklemeden geçemeyeceğim: Bu deniz Club Voyage'da olsa, oranın müdavimi olabilirdim gibi geliyor bana.

İmge'nin Gözlüğünden Amara Dolce Vita (1)

Evet, işte beklenen an geldi. Gittiğimiz tatil köyü ile ilgili detaylı değerlendirme yazısına başlıyorum. Peki, bunu neden yapıyorum? Çünkü tatil köyünü tercih eden insanların aradıkları tek şey huzurlu bir şekilde dinlenme, yeme-içme, eğlenme ve spor ve deniz gibi aktiviteleri bir arada yapabilme şansı. Her şeyin kaliteli bir şekilde önüne sunulduğu bir alana kendini bir haftalığına kapatıyorsun aslında. Dolayısıyla o "kendini oraya kapatmış olma" durumundan dolayı normal şartlarda belki de çok da gözünüze batmayacak şeyler bu kez batıyor! En ufak bir eksikliği gözünüzde büyütme nedeniniz de bu zaten! Kapandınız ya hani, artık kurtuluş yok, verilen hizmete "eyvallah" demek durumundaymışsınız gibi bir çaresizlik hissine kapılabiliyorsunuz. O yüzden her türlü detayı bilerek gitmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Neyse, kocamın beğendiği ve tekrar gelelim dediği Amara Dolce Vita'yla ilgili benim içimin ısındığı ve ısınmadığı noktalara geliyorum.

DENİZ:

* Tek kelimeyle muhteşem. En dalgalı halinde bile pırıl pırıl, koyu lacivert, Mavi Bayraklı süper bir deniz.. Nokta!

GÜNEŞLENME ALANLARI:

* En beğenmediğim yerlerden biriydi. Zaten havuz kenarını tercih etmiyoruz. Deniz kenarında da üstü tamamen gölgeliklerle kaplı boylu boyunca üç sıralık alanın altında balık istifi dizilmiş şezlonglar. Sabahın köründe yer tutmak için üzerlerine atılmış havlular, çocuk kollukları, terlikler, vs. (En son yaklaşık 7 sene önceki Magic Life Kemer World tatilimizde sabah 6'ya dönüşümlü olarak saat kurup, kalkıp yer tutup uyuyorduk! Aklımıza o kabus anları geldi bir an! Neyseki burada sekizde kalkınca da "sinsice araya sızma" yöntemiyle yer kapabiliyorduk, ama zaten asıl sorun en nihayetinde yer bulmak değil, "yer bulma stresine girmekti.") En ücra köşelerde bile çocuk çığlıkları!! Ayrıca dekorasyon niyetiyle asılmış o beyaz tülleri de pek bir itici buldum. Bu kadar büyük bir tesiste kesinlikle yetişkin plajı ve yetişkin havuzu ve hatta yetişkin restoranı gibi 16 yaş ve üstünün girebileceği yerler olması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan Club Voyage Belek Select süperdi! Zaten yetişkin iskelesinde denizin üzerinde sakin ve telaşsız güneşlenebilmek başlı başına süperdi. Burası bunun için pek uygun değil!

ODALAR:

* Odalar kocaman. Kasanın da bulunduğu şifreli bir özel odanız var. Bavulları oraya atıp kitliyorsunuz, hem odanız dağılmıyor hem de eşyalarınız güvenli bir şekilde sizi bekliyor. Yataklar üç kişilik! Valla doğru duydunuz! (Hatta resmi aşağıda) O kadar ki uyku sersemi gecenin bir köründe İso'cumun yanımda olup olmadığını anlamak için bacağımı uzatınca kocama ancak dokunabildim. :) Hem küvet hem duş var. Ama gel gelelim bizim kaldığımız Club Odaları inanılmaz rutubetliydi. Ayrıca sinek kovuculara rağmen her sabah uyandığımda birkaç yerden şişlendiğimi fark ediyordum. Bir de odayla ilgili İso'cumun hiç akıl sır erdiremediği, "Allah Allah, sana ne yahu, sanki burada yaşayacağız bundan sonra!!" tepkisi verdiği son bir yorum daha: Dekorasyonu inanılmaz itici buldum! (Zaten otelin pek çok yerinde bunu hissettim diyebilirim)














YERLEŞİM:

* Tesis aslında devasa bir tesis, ama gözünüze hiç de öyle gelmiyor. Zaten gerçekten de kullandığınız alanların tamamı belli bir yere sıkıştırılmış gibi. İki tane de ana bina ve büyük havuz var göze çarpan. İşte o kadar! A la Carte restoranların neredeyse tamamı içeride. Yani yazın asla tercih etmeyeceğim klimalı ortamlarda! Geniş bir alana serpiştirilmiş açık hava mekanlara yayılmayı tercih eden bendenizin zevkine yine uymadı işte! Ama sonradan bunun nedeninin Kemer'in doğa yapısından kaynaklanabileceğini düşündük. Denizin hemen dibinde yükselen dağlardan dolayı fazla bir alan kalmadığı için böyle bir yapılanmaya gidilmiş olabilir. Ayrıca doğayı korumaya özen gösteren bir tesis olduğu da her halinden (kayalara oturtulmuş Pescatore Balık Restoranı'ndan (bkz. aşağıdaki resim), restoranın bahçesinde kesilmeyip etrafına masalar kurulmuş ağaçlardan (yine bkz. aşağıdaki resim), muz ağaçlarından, mini hayvanat bahçesinden) belliydi. Bu açıdan tesise on puan veriyoruz. (Ama "nerde o Voyage'daki her biri ayrı bir köşedeki restoranlar, çimlerde oturup bira içtiğimiz sessiz sakin Efes Bira Evi, hey gidi hey" demeden de geçemiyoruz!) Bir de hayvanat bahçesine oraya konulan keçiler ve tavşanlarla akşam yemeği tabaklarımızda karşılaşıp karşılaşmadığımızı da düşünmedim değil hani!! :))














Neyse, şimdilik bu kadar, ama devamı gelecek. İkinci yazımda da genel olarak restoran, cafe ve barlar, aktiviteler ve gözüme çarpan diğer noktalardan bahsetmek istiyorum. Takipte kalın!

Amara Dolce Vita

Her sene yazın bir haftalık tatil köyü molası verme alışkanlığımıza geçen sene ara vermiştik. Bu sene kaldığımız yerden devam edelim diyerek Kemer'de bulunan Amara Dolce Vita adlı tatil köyünü seçtik. Bu tatili ayarladığımızda Şubat ayının sonuydu ve günler geçmek bilmedi diyebilirim! Ve nihayet yaz geldi, Haziran bitti ve attık kendimizi o çok özlediğimiz Kemer sularına.
Tesisin genel olarak güzel bir tesis olduğunu söyleyebilirim. 163.000 m2’lik bir alana yayılan tesis Tekirova’nın en uç noktasında bulunuyor. Yaklaşık bir kilometrelik plajıyla, içinde bulunan pek çok restoran, bar ve havuzuyla, aktiviteleriyle ve SPA merkeziyle tam kapsamlı bir tatil köyü. Tesisin ve denizin genel görünümünü aşağıdaki resimlerde ve web sayfalarında görebilirsiniz.















Bir sonraki yazıda tesisle ilgili genel değerlendirmemi yapacağım. Pek çok hoşluğu olan bu tatil köyüne nedense tuhaf bir şekilde içim ısınamadı! Memnun kalmadığım noktalar çok ufak ve önemsiz detaylar ve belki de çok fazla beklentiyle gittiğim için öyle hissettim, ama ne yapsa kendini beğendiremedi bana kerata! :) Neyse, sonraki yazımı okuduktan sonra kılkuyrukluk yapıp yapmadığıma karar verirsiniz artık... (Zira artık bildiğiniz üzere böyle bir yanım da vardır benim!) Ama ne olursa olsun Kemer'in denizinin bir numaralı hayranı olan bendeniz için yalnızca bu muhteşem denizi için bile önerebileceğim bir tesis olduğunu söylemeliyim.














Haksız mıyım, ne dersiniz?

Kocam İçin Bir Hikaye

İki derviş uzun bir tefekkür molası sonrasında dergahlarının bahçesinde oturmuş nargile tüttürüyorlarmış. Dervişlerden bir tanesi diğerine son derece kızgınmış. Diğerine dönmüş ve şöyle demiş:

- Bre kardeşim, öyle güzel diyarlara gittik, gezdik, gördük, geldik de bir tane bile düzgün fotoğraf çekmez mi insan? Bu genç yaşlarımıza dair adam gibi hiçbir resim olmayacak sayende!

Diğer derviş gücenik bir şekilde kızgın olana dönmüş,

- Benim gönül gözüm bu fotoğrafların hepsini güzel görür nur yüzlüm. Hem bilmez misin sanki, önemli olanın suretimiz değil maneviyatımız olduğunu.

- Doğrudur, zira maneviyat da bir yere kadar. Gönlüm pek ol vermiyor bu resimlere! Yaşın ilerlemiş, ellerin titrer olmuş yüce derviş.

- A benim güzel kızım, iyi diyorsun, hoş diyorsun da bu saatten sonra gençleşecek değiliz ya. Giderek daha titrek olacağız elbet. Var mıdır bu işe bir çaren?

Tam o sırada kızgın olan dervişin başına bir hünnap tanesi düşmüş ve yüzü aydınlanmış. Bulduğu çareyi diğeriyle paylaşmış ve diğer derviş de onun bu önerisine çaresiz ol vermiş. Araları düzelen dervişler ağaçtan bir tabak hünnap toplayıp, afiyetle yemişler! :)


Not: Tatil yazılarım ve fotoğraflarım yolda!

Çivisi Çıkmış Dünya

Tam da tatil öncesi alıp okuduğum bu kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum, ama zamanlama konusunda benden daha akıllıca davranmalısınız. Bu kitap asla bir tatil öncesi kitabı değil, tatil kitabı değil ve hatta yaz kitabı da değil. Aslında zaten Amin Maalouf'un da hiçbir zaman "light" bir yazar olmadığını biliyoruz. Kitabın adı "Çivisi Çıkmış Dünya - Uygarlıklarımız Tükendiğinde". Yani aslında kendim ettim kendim buldum. Şu güzel havalarda, içim cıvıl cıvılken, dünya umurumda değilken (!) böyle bir kitabı okumayı seçtim ve bunaldım!

Şaka bir yana, Lübnan doğumlu ve yıllardır Paris'te yaşayan, ekonomi ve toplumbilim okumuş bir gazeteci-yazar olan Amin Maalouf'un dünyanın gidişatıyla ilgili görüşleri gerçekten de okunmaya değer. Hem Doğulu hem de Batılı bakış açısıyla bizlere sunduğu yorumu olabildiğince tarafsız ve fazlasıyla gerçekçi (dolayısıyla fazlasıyla acı!).

Kitapta genel olarak Amerikan politikaları, Arap ülkelerindeki genel durum, Avrupa Birliği gibi ekonomik ve siyasi konuların yanı sıra küresel ısınma, doğal felaketler ve enerji kaynakları gibi tüm dünyayı ilgilendiren konular da yer alıyor.

Türkiye ve Atatürk konusuna da değinen yazar, siyasette dinin kendisinin bir amaç olmadığından, yalnızca düşüncelerden biri olduğundan bahsediyor. Dolayısıyla meşruiyetin en inançlı olana değil, mücadelesi halkınkiyle aynı olana verileceğini söylüyor. İşte Atatürk'ün farkının ortaya çıktığı nokta da tam olarak bu! Ayrıca Amin Maalouf, Doğu'da Atatürk'ün bir yandan Avrupalılara karşı mücadele verirken bir yandan da Türkiye'yi Avrupalılaştırmayı düşünmesini bir çelişki olarak düşünen insan sayısının çok az olduğundan bahsediyor. Bunun nedeninin ise Atatürk'ün herhangi bir tarafa karşı savaş vermemiş olması olduğunu söylüyor. "O, bir yerli olarak değil, diğer herkesle eşit bir insan olarak saygı görmek adına mücadele etmiştir ve halkına haysiyetini geri vermiştir." Şahsen bu satırları okurken Atatürk'ün ülkemin kurucusu olmasından, ulu önderim olmasından ve benim ben olabilmemi sağladığından dolayı bir kez daha gurur duydum.

Kitapta "ötekilere" karşı yapılan ayrımcılığın tehlikelerinden, Arap alemindeki manevi bilinç eksikliğinden, Batı'da ise manevi bilinci bir egemenlik aracına dönüştürme eğiliminin yarattığı olumsuzluklardan, hoşgörüsüzlükten, çıkarcı politikalardan çarpıcı örneklerle bahsediliyor. (Arap aleminin bin yıl önce hoşgörebildiği birtakım şeylere bugün tahammül edememesi gibi. Örneğin, Kahire'de 1930'da yayımlanan bazı kitapların bugün dine aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanması. Ya da 9. yüzyılda Bağdat'ta Abbasi halifesinin huzurunda Kuran üzerinde tartışmalar yapılabilirken bugün pek çok İslam şehrinde ve hatta üniversitelerinde bile bunun düşünülemez bir hale gelmesinden söz ediliyor.)

Kısacası dünyanın durumuna genel bakış anlamında herkese çok şey katacağını düşündüğüm bir kitap. Ve müjde:















Gördüğünüz gibi Temmuz ayı boyunca Amin Maalouf kitaplarını YKY'den %25 indirimle alabilirsiniz. Henüz okumamış olanlara Semerkant ve Doğunun Limanları kitaplarını da öneriyorum.

Ama unutmayın: Kitapları Temmuz ayında alsanız, ama Ekim sonundan önce başlamayın! Güneşli havalarda içimize kara bulutlar çökertmenin alemi yok, değil mi? :)

Bavul Hazırlığı

Gezmeyi seven biri olarak işin bavul hazırlığı kısmından da hiçbir zaman fazla şikayet etmemişimdir. Hatta bavul hazırlamak, bavul boşaltmak ile karşılaştırıldığında keyifli bile olabilir. Ama yine de insanı strese sokan bir tarafı vardır bu bavul toplama işinin. Aslında işin kendisi değil fikridir insanı geren! Gereken her şeyi yanına almak zorundasındır ve eksik bir şey olmamalıdır! İşte bu aşamada benim kapsamlı listelerim devreye girer.

Gerçi bu listelere rağmen arada ufak tefek bazı detayların unutulduğu olabilir. Dido & Ongun'un düğününde Ongun'u (yani damadı!) evde unutup, otele ve kuaförlere dağılmak üzere şehre inmek için yola çıkıp, site güvenlik görevlisinin annemi aramasıyla yarı yoldan dönmemiz gibi! Oysa her şeyi de yazmıştım listeme! :)

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Genellikle bizim tatil bavulu hazırlama sürecimiz benim liste hazırlamamla başlar. Listede cımbızdan, bikiniye, pamuktan, tel tokaya kadar her şey olmalıdır. Gelin hep birlikte örnek bir yaz listesini gözden geçirelim:

* Otel rezervasyon formları ve uçak biletleri (varsa Internet araştırmalarımdan topladığım notlar),

* Fotoğraf makinesi + şarjı

* Cep telefonu + şarjı

* iPod + şarjı

* Kitap (ama sahilde okunacak türden bir şeyler) + Not Defteri & Kalem

* Yedek lens + lens solüsyonu + gözlük

* Güneş gözlüğü

* Güneş kremleri (60, 30, 20, 15 SPF)

* Deodorant, parfüm

* Bikini, pareo, plaj terliği, şapka (Yaşasın!! İyi ki ikoncan falan değilim ve plaj için sadece bu kadarını yanımda götürmem yetiyor!!)

* Plaj çantası ve akşam çıkarken otelin oda kartları, fotoğraf makinesi ve cep telefonu gibi ıvır zıvırları koymak için küçük ve pratik bir çanta daha...

* İç çamaşırları (annem bir seferinde listemi gördüğünde "Bu maddeyi yazdığın iyi olmuş, mazallah poponuz açıkta kalabilirdi!!" diye dalga geçmişti benle. Ama işin detayını kendisiyle paylaştığımda bana hak vemişti. İç çamaşırı maddesi açık renk pantolon ve eteklerin altına giyilecek açık renk iç çamaşırlarını koyma, spor yaparken ya da boyundan bağlı elbisenin altına kullanacağın çamaşırları göz önünde bulundurma gibi alt maddeleri de kapsıyor. O yüzden lütfen karşıma geçip de öyle alaylı alaylı sırıtmayınız!)

* İlaç (alkol aşımına karşı Alca-Seltzer, başağrısı için Novalgin, suda eriyen Aspirin , ne olur ne olmaz diye Benical Cold, kronik aft problemimize karşı Kenacort, suni gözyaşı damlalıkları...)

* Takı & Toka (Bu konuda avantajlı sayılırım. Takıyla pek aram yoktur, kıvırcık saçları kendiliğinden tepede topuz yapmak mümkündür. Dolayısıyla at kuyruğu ve yanlardan toplamak için birkaç parça şey alıp, bir iki tane de küpe atsam yeter bana..)

* Şampuan, jöle, perma tarağı

* Nemlendirici krem (yüz ve vücut için)+ Yüz sabunu

* Makyaj + makyaj temizleme malzemeleri + pamuk

* Gecelik

* Cımbız

* Diş fırçası + macunu

* Bozulan ojelere yama yapmak için oje. (Bu arada seyahatler sırasında en kolay oje olan sedefli beyaz oje seçilir. Genellikle bir haftada hiçbir şekilde bozulmadığı için kendisine minnettar kalınır. Bozulacak olursa da üstüne ufak rötüşlar yapmaya müsait bir seçimdir.)

* Spor ayakkabı + spor çorap + spor şortu/eşofmanı + spor tişörtleri

* Gündüz için bikini üstü etek ve şortları

* Gece giyilecek hafif elbiseler + altına bir çift düz sandalet, bir de dolgu topuk sandalet (Hem rahat olsun hem de boyu uzun göstersin diye. Malum insan genellikle tatilde enine uzadığı için boyu da uzatmanın bir yolunu düşünmek gerek!)

Ohh! Nihayet bitti! Bak yine aklıma ikoncanlar geldi! Ben bile bavula koyacak bu kadar çok şey buluyorsam, kim bilir onlar nasıl gidiyorlardır tatile!

Neyse, gelelim İso'cumun bavul hazırlama sürecine... Onun da işi çok zor, yazık valla! Bin tane şey düşündü zavallı! PSP mi alsam mı almasam mı? Pinpon raketimi koydum, squash oynar mıyım acaba? iPod ve kitap aldım. Şapkamı ve şort mayomu koydum. Birkaç tişört, kısa kollu gömlek ve bermuda... Sonra "Ben senin gibi bavul yapamıyorum, sen çok güzel yerleştiriyorsun giysileri" diye İmge'ye gaz verilir. Eşyaların hepsi yatağın üstüne atılır. Ve bavul süreci başladığı hızla biter! Hatta sefaya geçilir: "Balkonda nargile yaksak mı, İmgoş?"

-"Spor ayakkabını koydun mu, İso?"
-"..."
-"Güneş yanığına karşı kremlerini?"
-"..."
-"Plaj terliğini unutma!"
-"..."
-"Deodorantın?"

-"Ya öfff yaa, onları sen hazırlamayacak mıydın?!!"


Hımmm, bavul hazırlama işinin bende yarattığı stresin kaynağını buldum galiba! Meğer bilmediğim başka sorumluluklarım da varmış! :)

Neyse, yine de şikayetçi değilim. Bavullar beni korkutamaz, seyahatten ve tatilden soğutamazlar! İşte o kadar!

Sinirlendin mi? Tae-Bo Yap, Geçer!

Neşeliyken, sinirliyken, canınız sıkılıyorken, yerinizde duramıyorken, coşmuşken, yani kısacası her durumda yapabileceğiniz en güzel sporun tae-bo olacağını söyleyebilirim. Yani bana iyi geldiği kesin, ama sizin adınıza konuşmayayım. Ancak sinirliyken yapılmasını kesinlikle tavsiye ettiğimi söylemeliyim. Acayip iyi geliyor. Renginiz atmış bir şekilde girdiğiniz dersten yüzünüzde gülücüklerle çıkacağınızı iddia ediyorum!

Şimdi ilk olarak en öndeki yerinizi alın ve aynadaki aksinize konsantre olun. Çünkü gördüğünüz bu yüz, artık sizin yüzünüz olmayacak. Artık karşınızda yumruk ve tekme atmak istediğiniz kişiler sizi bekliyorlar! İmgeleme zamanı! Isındıktan sonra önce düz yumruklarla başlıyoruz. Sağ ön, sol ön, sağ yan, sol yan... Tek yumruk hareketleri için "daha az gıcık olduğunuz" insanları aklınıza getirin. Sizle fazla bir alakası olmayan, televizyonda görüp gıcık olduğunuz kişiler, politikacılar, uzak komşuların komşularıyla ilgili hikayelerde gıcık olduğunuz karakterler, vs... Yani yüzünü gözünü dağıtmak istemeyip, biraz hırpaladıktan sonra bırakmak istediklerinizi... Asıl keyifli bölüm kombinasyonlarda başlıyor. Sağ ön, sağ tekme, sol ön, sol tekme... Hımmm, ikili kombinasyonlar için daha yakın birilerini seçmelisiniz ki keyfi olsun! (Her anlamda) uzak akrabalar ("uzak" olmalarının bir sebebi vardır elbet!), sinir bozma potansiyeli olan iş arkadaşları, patronlar, eski arkadaşlar ("eski" olmalarının bir sebebi vardır elbet!) gibi.. Ama asıl keyifli bölüm şimdi geliyor. Dörtlü kombinasyon! Sağ ön, sağ aparkat, sağ diz, sağ tekme... Sol ön, sol aparkat, sol diz, sol tekme... Veeee tempooooo!!!

İşte bu bölümde sizi kimse tutamaz! En gıcık olduklarınızı düşünmelisiniz. Ağzını, burnunu kırıp, dişlerini dökmek, beynini sarsmak istediklerinizi bu kategoriye alın. Bir de bu tempolu dörtlü kombinasyonları yaparken Cüneyt Arkın misali grupları yere serdiğinizi de imgeleyebilirsiniz. Mesela dört hareketin her birini uygulayabileceğiniz dört kişilik bir aile, dört kıl iş arkadaşı ya da dönüşümlü olarak ikişer kez darbe vurabileceğiniz bir ana-kız, abla-kardeş gibi!! (Nedense aklıma hep dişiler geliyor! Neyse, dişiler bu durumu anlayacaklardır!) :)

İşte başlıyoruz! Ve sağ yumruğu ağzında sakız, elinde çanta, kaldırımlarda fink atan ve bizi dünyanın sonuna doğduğumuza inandıran komşu kızına göndererek başlıyorum. Sol yumruk üç kuruşluk aklıyla televizyonlarda ahkam kesen sabah programı sunucusuna gidiyor.

Sağ tekme bir politikacıya, sol tekme bir diğerine, ama kim oldukları bana kalsın!

Sağ diz yıllardır hem karısı hem çocukları hem de sevgilisiyle mesut bir hayat süren komşunuza; sağ tekme ise onun sevgilisi olan ve hem kocası hem çocukları hem de komşunuzla mesut bir hayat süren kadına gidiyor! Sağ aparkat bunu ballandıra ballandıra anlatan mahallenin dedikoducu teyzesine, sol aparkat ise "erkektir, yapar, elinin kiridir" diye elindeki örgüden başını kaldırmadan yorum yapan diğer teyzeye gidiyor. Tempooooo!! Sol diz bu hikayeye gülene, sol tekme üzülene , bir yumruk da böylesine yoz ve ikiyüzlü bir hayatın yaşanmaması gerektiğini düşünemeyenlere gitsin!!

Yeni bir ikili kombinasyon başlıyor. Zıpla! Yan dön, en pis bakışını takın, düz yumruk ve yan tekme! Düz yumruk okumayanlara, yan tekme okuduğunu anlamayanlara gidiyor! Sekiz defa!

Şimdi sola dönüyoruz. Bu kez düz yumruk karşısında biri konuşurken sözünü kesen dinleme özürlülerine, sol tekme ise sabit fikirli papağanlara gidiyor! Sekiz defa! Durup baksak mı acaba değişen bir şey oldu mu diye? Yok ya, böyle gelmiş böyle gider bunlar!! Biz temizlik harekatımıza devam edelim.

Sağ tekme çocuk katillerine, sol tekme kafa kesip kaçanlara, sağ yumruk namusunu korumak için on dört yaşındaki kızını oğluna öldürtenlere, sol yumruk ise düğün yerinde katliam yapanlara gidiyor!! Saydır!!!

Sağ yumruk sokak hayvanlarına eziyet edenlere, sol yumruk çevreyi kirletenlere ve harcadığı elektrik ve suyun da doğayı baltaladığının bilincinde bile olmayanlara gitsin! Saydır!!!

Sağ tekme görgüsüzlere, sol tekme para, statü ve güzellik gibi maddi zenginliklerle kalıcı dostluklar, iyi evlilikler, doyumlu bir hayat gibi manevi zenginlikler elde etmeye çalışıp, bunu başaramayınca da bunalıma giren yarım (pardon çeyrek) akıllılara gidiyor!! Sağ yumruk marka panosu gibi dolaştığında kendini asilzade sananlara, sol yumruk ekmeğin fiyatını bilmeyecek kadar bu dünyadan kopuk olanlara, sağ tekme sahte "halk adamlarına", sol tekme din tacirlerine! Tempoooo!!

Sapıklara, her anlamda sahtelere, ikiyüzlülere, yalancılara, temelsizlere, hadsizlere, basiretsizlere, uydum akıllılara, kendini cin sanan salaklara, cinliklerini bir kez olsun hayırlı bir iş için kullanmamışlara, laf ulaklarına, laf ebelerine, altın semerine rağmen eşekliği baki kalanlara, özgürlük düşmanlarına, özgürlüğü yanlış anlayanlara ya da anlamayanlara, çifte standart uygulayanlara, formalitelere aşık olanlara,televizyon reklamından öğrendiği asit erozyonundan korkup beynindeki erozyona aldırmayanlara, kendi eksikliklerini başkalarının artıları üzerine püskürten kompleks abidelerine saydır, saydır, SAYDIIIIIRRR!!!

- "İmge, iyi misin?"
- "İyiyim hocam, süperim, bomba gibiyim!"
- "Hımm, oldu! Biz yer hareketlerine geçtik de haber vereyim dedim!"
- "..."

Sapphire

Cuma akşamı Kuruçeşme Sapphire'de Essporto'nun partisindeydik. Her zaman olduğu gibi Essporto partisi olduğunu yalnızca ara sıra karşılaştığımız tanıdık simalardan anlayabildik. Spor kulübümüzün birçok özelliğinden memnun olmama rağmen sosyal etkinlikler, aidiyet duygusu ve kulüp kültürü yaratma ve bilgilendirme gibi konularda inanılmaz zayıf kaldığını söyleyebilirim. Neyse, zaten buraya üye olma sebebimiz yılda birkaç kez düzenledikleri partiler olmadığı için bizim açımızdan çok da problem değil! Ama yine de insan spor hocalarının, halkla ilişkiler sorumlusunun ve ilgili kişilerin masalara uğrayıp, her grupla biraz zaman geçirmesini bekliyor. Ayrıca Essporto için ayrılmış bir bölüm olabilir ve insanlar Essporto ile ilgili bir etkinliğe gittiklerini anlayabilirler. "Değerli üyelerimiz, hoş geldiniz, keyif verdiniz... çıstak çıstak, aman da İmge Hanım da buradaymış..." falan gibi birileri eline mikrofon alıp, partiye gelen Essporto üyeleri için birkaç kelime edebilir (tamam ikinci bölüm biraz abartı oldu, kabul ediyorum!). Bir hoş geldiniz kokteyli hoşluğu yapılabilirdi. Falan filan... Ne işletmeciyim, ne spor kulübü sahibi, ne halkla ilişkiler uzmanı, ne de müşteri ilişkileri sorumlusu, ama tamamen ilgisiz bir göz olarak bile bir spor kulübü partisinin böyle oılmaması gerektiğini söyleyebilirim. (Daha önce de iki kez gitmiştik ve birkaç sene ara verdikten sonra durumun değişip değişmediğini görmek amacıyla gidip, cevabımızı aldık.) Yine de spor kulübümü sevme nedenlerimden birinin de bu ortak özelliğimiz olduğunu anlamış bulunuyorum: ikimiz de misafir ağırlamayı pek sevmiyoruz galiba! :)

Neyse, dediğim gibi Essporto'nun daha önce 360'da yapılan partisine mekanı görmek için gitmiştik. Aslında bu sefer de sebebimiz aynıydı. Sapphire'in nasıl bir yer olduğunu görmek ve uzun zamandır bir araya gelmediğimiz bir arkadaş grubuyla buluşmak. O anlamda bakınca keyifli bir gece olduğunu söyleyebilirim.













Sapphire, iki köprüyü de gören muhteşem bir manzaraya sahip bir gece kulübü. Kulüp ve restoran olarak hizmet veren mekan, Sortie'nin tam karşısında yer alıyor. Fiyatlar Boğaz'daki bu ayarda eğlence yerleriyle aynı seviyelerde. Yani duymaya alıştığımız, ama bana hâlâ çok pahalı gelen ve içime oturan kadeh fiyatları mevcut! Hele şu uzun bar masalarını işgal etme parası alma uygulamasına kuduruyorum! Şık bir restoranda dört kişilik içkili bir yemek fiyatına bir şişe içki açmayı zorunlu tutmaları beni deli ediyor! Yok, alışamıyorum ben bu duruma! Bir de kendini böyle üst sınıf olarak konumlandırmış bir mekanın içki ve çerez kalitesinin yüksek olması gerektiğini düşünüyorum. Ya da en azından gelen kadehlerin içinde yeterince içki olması gerektiğini!! Şahsen içtiğimiz mojito ve votkalı bardaklarımızdan pek memnun kalmadık. Ortada duran çerez tabağında ise nemlenmiş beyaz leblebi ve soslu mısır duruyordu! Ben olsam çerez tabaklarına biraz badem, kajun, Antep fıstığı falan atardım, şanım yürürdü, ama nerdeee!

Boğaz'daki manzaranın hiçbir yerde olmadığına, buralarda şık gece kulüpleri olması gerektiğine, İstanbul'un eğlence hayatının ön planda olması gerektiğine inanıyorum, ama galiba ben başka yerlerde eğlenmeliyim. Evet, evet, aynen öyle. Eğlenmek için başka yerlere, görünmek için de senede bir-iki kez bu tarz yerlere gelebilirim. İşte şimdi oldu!

Sonuç olarak, benim tarzım olan yerlerden değil, bence içki ve servis kalitesi olarak da ortalama seviyelerde, ama güzel bir Boğaz manzarasına karşı içmek ve dans etmek için gidilebilecek yerlerden biri Sapphire. Ya da bizim grup keyifliydi ve o yüzden bana öyle geldi, bilmiyorum. Kısacası denenebilir.

(Resmi de buradan aldım.)

Sevişme Onlarla!! :)

Emre Altuğ'un son şarkısını çok sevimli buldum. Kocam da klibini beğendi. Sizlerle de paylaşayım dedim...

Kimseyle öpüşme,
Kimseye sarılma
Kimseyi sevme asla
Sevişme onlarla!

:)
Buyrun, buradan dinleyin.

Henry Kupjack'in Minyatür Odaları

Uzun zamandır Rahmi Koç Müzesi'nde sergilenen, hatta önce kaçırdım sandığım, ama sonra süresinin 15 Eylül'e kadar uzatıldığını öğrendiğim, aylardır gitme planı yaptığım "Hayallere Sığmayan Minyatür Odalar" sergisine sonunda geçen haftasonu gidebildim. Minyatür sanatçısı Henry Kupjack'in yılların deneyimi ve çocukluk hayal gücünün etkisiyle ortaya çıkardığı muhteşem eserlerin gerçekten de hayallerinizden taşacağını söyleyebilirim. Değişik yerlerden, farklı kültürlere ait 20 tane minyatür odanın her birini ağzımız açık seyrettik. Böylesine incelikli bir çalışma, kusursuz detaylar ve zevkli bir sunumu bir araya getiren yaratıcılığı takdir etmemek mümkün değil.
















Bu minyatür odacıklar arasında neler yok ki! Rulo halinde raflarda duran haritalara kadar her detayıyla XVII. Yüzyıl Korsan Kaptanın Kamarası'ndan masalarında metal bira kupaları ve duvarda dart tahtasıyla 18. Yüzyıl İngiliz Barı'na; Broadway'de bulunan Wintergarden Tiyatrosu Kulisi'nden (içindeki kostümler, ütü masası, makyaj malzemeleri, çantalar muhteşemdi!)nargileleri, sedirleri, kilimleriyle bir Osmanlı Kahvehanesi'ne kadar çeşit çeşit minyatür odaya bayılacaksınız. Hele benim gibi "dollhouse" (bebek evi) oyuncaklarını sevenlerdenseniz, bunlardan kat kat fazla zevk alacağınızı söyleyebilirim. San Francisco Dans Salonu ve Barı'ndaki avizeler ve merdivenlerin yanındaki heykelciklerin taşıdığı aydınlatmalar, sahne, barın arkasındaki viski fıçılarına bakarak saatler geçirebilirdim gibi geliyor. Ya da 1950'lerde, New York şehrinin Soho bölgesinde yaşayan bir sanatçının tavan arası dairesindeki detaylarda kaybolabilirdim. İnsanın İskender'in Kuşatma Çadırı'ndaki aletlerden de 1942 yılından kalma Kırmızı mobilyalı Amerikan Lokantası'nda masada duran tuzluk biberlik ve peçeteliklerden de aynı derecede etkilenmesi normal mi bilemiyorum. Ya da kendini bir anda XVI. Louis’nin Yemek Odası'nda bulması!














Sergi bittikten sonra oradaki dinlenme bankalarına oturuyoruz. Herkes gördüğü detayları heyecanla birbirine anlatıyor. Kaçırdıklarımızı görmek için yeniden Kupjack ekolünde ideal oran olan 1 inç 1 adım; 1/12 ölçeğine göre küçültülmüş minik dünyalara açılan pencerelere bakıyoruz. (Minyatürlerin olduğu minik pencereleri arkada görebilirsiniz.) Bu arada benim loş ışık altında sergilenen minyatürleri çektiğim fotoğraflardaki netlik ile kocamın hiç de minyatür olmayan bizleri çekerkenki ortalamanın altında çekim tarzına dikkatinizi çekiyor ve hepinizi İso'cumu kınamaya davet ediyorum! (Sayesinde bir tane bile net ve düzgün çıktığım resmim bulunmuyor!!)














Neyse, sakın benim yaptığımı yapmayın. "Nasılsa serginin bitmesine daha çok var, bir ara giderim," diye düşünmeyin. Bu sergiyi öncelikli planlarınız arasına alın. Dünyada eşine ender rastlanan bu minyatür şaheserlerini kaçırırsanız üzülürsünüz.

Bu arada biz müzenin kalanını bildiğimiz için bence haddinden fazla pahalı ve servisi kötü olan Halat Restoran'da oturup birer bira içerek ekibin tamamlanmasını bekliyoruz. Çıkışta uçağa binmeden ve fotoğraf makinesiyle gidilmişken orada bir resim çektirmeden gelmek de olmaz tabi. Gelin-kayınpeder olarak bu geleneği bozmuyoruz! :)

Beyoğlu'nda Midye ve Kokoreçin Adresi: Mercan

Daha önce de bahsetmişimdir. Büfe ve sokak gıdalarına bayılırım. Elbette güvenilir bulduğum yerlerde yemek şartıyla... En bayıldıklarım arasında da midye tava ve midye dolma gelir. Bu anlamda Şampiyon'u da çok severim, ama Beyoğlu'nda Balık Pazarı yakınlarındaysam, Mercan'ın tartışmasız bir üstünlüğü olduğunu söyleyebilirim.

Bu hafta Ankara'dan misafirlerimiz vardı. Kayınvalidem ve kayınpederim bizdeydiler. Dolayısıyla Ankaralıları bir akşam Beyoğlu'na götürmek farz oldu. Yeme-içme planını da "her telden Beyoğlu" konseptine uygun olacak şekilde hazırladık. Ve gecemize Mercan'da başladık.












Burada her zaman olduğu gibi ortaya sürekli gelip giden tabaklardan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Mercan'ın son derece lezzetli ve mide dostu midye dolma, midye tava, kokoreç, kalamar tava ve hamsi tavalarını midelerimize indirdik. Mercan, 1960 yılında Büyükada'da kurulmuş. Türkiye'ye midye tava lezzetini sunan ilk isim olan Mercan'ın şu an Beyoğlu başta olmak üzere toplam yedi adet şubesi bulunuyor. Daha detaylı bilgi için web sitelerine göz atabilirsiniz. Ama detaya gerek yok diyorsanız da zararlı gıdalar uzmanı blogcunuzun buraya tam not verdiğini ve gözü kapalı tavsiye ettiğini aklınızda bulundurunuz lütfen.














İşte planın bundan sonrası biraz karman çorman oldu gibi geldi bana, ama evsahibi olarak İso'yla birlikte hiç bozuntuya vermedik. :) Beyoğlu'na gitmişken "hepsi bir arada" programı yapalım dedik ve Litera'ya gittik. Dejavu! Hem de aynı masadayız! Adana ekibi gördüğüne göre Ankara ekibi de eksik kalmamalıydı! :) Tabi Mercan sonrasında Litera biraz kültür şoku etkisi yarattı, ama olsun. Gerçi Cumartesi gecesi teras oldukça esintiliydi ama rüzgar, önümüzde KAV Doluca Boğazkere-Öküzgözü şişesi durduğu sürece bizim keyfimizi kaçıramayacağını bilmiyordu galiba!! Kendi şallarımızın üzerine Litera şallarımıza bürünüp, kaldığımız yerden devam ettik.














Üstüne de elbette İtalyan dondurması! Ama ben günlük çıkıntılık hakkımı dondurma konusunda kullanarak Mado'dan bir top hindistan cevizli dondurma yiyerek kapanışı yaptım. Aaaa pardon, unutmuşum, gecenin asıl kapanışını balkonumuzda nargile sefası yaptıktan sonra yaptık. Bu da yaz akşamlarının zararlı ve keyifli alışkanlığı işte! O kadar olur canım, değil mi?

Aradığım İtalyan'ı Buldum: Vapiano

Hem de haftalar önce Anadolu Yakası'nda buldum.

Ongun ve Dido'nun Beşiktaş'ın şampiyonluğunu ilan ettiği Cumartesi günü bizi Anadolu Yakası'na geçmeye ikna etmeleriyle tanıştık kendisiyle. Yılda ancak birkaç kez karşıya geçtiğimiz ve Anadolu Yakası'na geçişi şehirler arası yolculuk gibi gördüğümüz için genellikle kocamın ve benim köprüyü aşmayı gerektiren planlara "ikna edilmemiz" gerekir.:) Neyse, iyi ki ikna edilmiş ve Vapiano'ya gitmişiz.















Bir kere son derece rahat ve huzurlu bir bahçe ortamında oturuyorsunuz. Gerçi huzurunuz etraftaki çocuk sayısına ve çocukların hiperaktivite durumlarına göre değişebilir. Burası çocuklu aileler için de son derece uygun bir yer olduğundan etrafta koşturan küçük insanlara rastlayabilirsiniz. Bizim açımızdan sorun yoktu doğrusu, bahçenin en uç masasına yerleştik ve koşarak yanımıza gelen çocuklar meselesini de kocam halletti. Çocukların duyacağı şekilde anlattığı korku dolu hikayelerden sonra etrafımızda koşturan çocukların yerini uzaktan masamıza bakan tedirgin gözler aldı!

Vapiano'dan içeri girerken sizi karşılayan güleryüzlü bir servis elemanı zaten kartlı sistemlerini size anlatacaktır. Girişte verdikleri kartlara aldığınız yiyecek ve içecekler yükleniyor ve çıkışta kartınızı verip ödemeyi yapıyorsunuz. Çok basit ve Alman usulüne de çok uygun!


















Almanya merkezli bu süper İtalyan restoranının adı "Hayatı hafife al, uzun yaşa" anlamına geliyormuş. Vapiano'nun dünya üzerinde 30 adet şubesi bulunuyor. Hangi ülkelerde olduklarını web sitelerinden görebilirsiniz.

Gelelim neler yiyebileceğinize... Yani işin en keyifli kısmına...

Başlangıç olarak Vapiano spesiyallerinden Antipasta Piatto tabağını ve dana carpaccio'sunu almanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Carpaccio dilimlerinin zar gibi inceliğine ve tabaktan alırkenki krema kıvamına şaşıracaksınız. İlk tabak da karışık başlangıçlardan oluşuyor. İçinde bruschetta, ızgara sebzeler, taze mozzarella, pesto sos, salam ve baharatlı sucuk var. Ortaya bir de roka ve parmesan salatası söylemenizi öneririm. Parmesan peynirleri çok başarılı. Sarımsaklı ekmekleri de öyle. Aslında tüm yemekler çok başarılı. Ve pizza, makarna ve salatalarda kendinize uygun kombinasyonlar yaratabileceğiniz şekilde esnekliğe olanak tanıyan bir mekan. Şarapları, tatlıları ve kahveleri (illy) de çok güzeldi. Tüm bunların üstüne fiyatlarının da oldukça makul olduğunu söyleyebilirim. Yani benim değerlendirmeme göre fiyat-kalite oranı son derece yüksek bir yer.

















Kahve ve tatlıdan sonra evlerimize gittiğimizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Caddenin hemen karşısında Taps olduğuna göre birer (belki de ikişer) bira içmeden dönmek olmaz. Ama Ongun birer çalı parçasının ardına gizlenip, kamuflajlı, yavaş hareketlerle karşıdan karşıya geçmemizi öneriyor. Haksız da değil hani.. Çünkü son yarım saattir dışarıdan gürültü, patırtı, şangırtı, küfür ve en sonunda da polis arabalarının sirenlerini duyuyorduk. Beşiktaş'ın şampiyonluk kutlaması yapmasına izin vermeyen Fenerliler ortamı bir süreliğine savaş alanına çevirmişler. Biz çıktığımızda olaylar durulmuş, sesler azalmıştı. Birkaç polis birkaç kendini bilmezi haklarken biz de karşıya geçip, kendimizi Taps'e attık. Günün biralarını öğrendik ve siparişlerimizi verdik:

"Ben bir Amber alayım lütfen!"

Şerefe!

Annem Ve Kızım

Bu hafta sonu "İstanbul Design Weekend" etkinliği vardı. Günümüzle gelecek arasında Akdeniz Tasarımı konulu bu etkinlik İstanbul'un dört bölgesinde (1. Bölge: Taksim, Beyoğlu, Galata; 2. Bölge:Şişli, Nişantaşı, Akaretler; 3. Bölge: Etiler, Levent, Sahil; 4. Bölge: Haliç) gerçekleştirildi.

18 Haziran'da bu etkinlik kapsamında Mudo Concept'in Nişantaşı şubesinde "Annem ve Kızım" sergisi başladı. Yalnız bu sergi sadece bu tasarım hafta sonuyla sınırlı değil. Küratörlüğünü Işıl Gençoğlu'nun üstlendiği sergi 6 Temmuz'a kadar mekan sponsoru olan Mudo Concept'te gezilebilecek. Adından da anlaşıldığı üzere bu sergi 'anne olmak' ve 'annesinin kızı' olmak ve hissettirdikleri üzerine yapılmış tasarımlardan oluşuyor. Sergilenen çeşitli tasarım objeleri arasında aydınlatma ürünleri, aynalar, süs eşyaları bulunuyor. (Bu arada bu sergi ilk olarak Mayıs ayında Anneler Günü kapsamında gerçekleştirilmiş.)

Benim en beğendiklerimden bazıları aşağıda yer alıyor. Sağ üst resimde gördüğünüz Gül Bolulu'ya ait Kökler adlı çalışmada birinci beden (Mor) anneyi, ikinci beden (Yeşil) kızı ve üçüncü beden (Turuncu) ise torunu simgeliyor. Üç beden, üç kuşak, nesilden nesile aktarılan bilgiler... Mor kızda, mor ve yeşil torunda... Anneden kızına, anne ve kızından toruna... İlginç, değil mi?

Onun hemen sol alt çaprazındaki objeler ise Osmanlı minyatür sanatının yaşayan son temsilcisi Günseli Kato'ya ait Olduğu Gibi adlı çalışma. Sağda en alttaki üç aynada ise üç kuşak arasındaki fark anlatılmaya çalışılmış. İlk aynada filizlenmeye çalışan incecik bir dal, ikincisinde doğurganlığı simgeleyen çiçek ve yapraklarla çoğalan dallar, üçüncüsünde ise tamamen olgunluk çağında, kocaman yaprakları olan bir ayna görüyorsunuz. Bu eser, cam üfleme sanatçıları Gamze Araz Eskinazi ve Yasemin Sayınsoy'a ait.

















Sol üst köşede Sabrina Fresko'nun gümüş ve bronzdan yapılmış "Lara, Su Perisi" adlı aksesuar tasarımı bulunuyor. Sanatçı, anne-çocuk ilişkisinin genel bir çerçeve içinde tarif edilmesine rağmen aslında bir sanat eseri kadar özgün, her gün yeniden keşfedilen, süprizler, güzellikler ve bazen de acılarla dolu bir hikaye olduğuna inanıyor. Keşfetmeyi ve öğrenmeyi seven anne kız içinse bitmeyen bir bilmece...

En alt sırada ortadaki aksesuar çalışması Teslis ise Gülnur Özdağlar'a ait. Malzeme olarak pet şişe kullanıldığını görür görmez ismi de nereden hatırladığımı çıkardım. Geridönüşüme değil üstdönüşüme inanan mimarın çalışmalarını daha önce bir dekorasyon dergisinde görmüş ve bu yazımda bahsetmiştim.

Bunlar serginin benim objektifime yansıyan bölümüydü. Bunun dışında Deniz Tunç'un "Rüya", Dilek Işıksel'in "Bedensel Döngü" ve Sevgi Karay'ın "Bendeki Benler" çalışmalarını da beğendim. Zaten toplam on üç eserden oluşan küçük, ama keyifli bir sergicik bu. Mekan zaten keyifli: Mudo Concept! Yani gitmek için bahaneye gerek yok. Ama siz yine de 6 Temmuz'a kadar sergiyi de bahane ederek uğrayabilirsiniz.

İyi gezmeler...

Teşekkürler... Babam Olduğunuz İçin...

















Babalar Gününüz Kutlu Olsun!

Bu Başka Bir "AŞK"

Uzun zamandır beni bu kadar içine alan bir kitap okumamışım dersem diğer kitaplarıma haksızlık etmiş olur muyum acaba? Elif Şafak'ın Aşk adlı romanından bahsediyorum. Tek kelimeyle muhteşemdi!

Oysa pembe kapağına, kapağın üzerindeki pembe kalp resmine ve kitabın adına bakarak önyargılara boğulmanın eşiğinde kalakaldım. Ya Siyah Süt'teki Elif Şafak ile ilgili görüşüm (pek bayılmamıştım!) ağır basacaktı ve kitabı almayacaktım ya da Bit Palas ve Baba ve Piç'in (ikisine de çok bayılmıştım!) hatrına yazara bir şans daha verecektim! Bir şans daha vermeyi seçtim. Vazgeçerim düşüncesiyle ilk kez arka kapağında yazan kısa tanıtım yazısını bile okumadan kitabı aldım!

Bu arada kocam da elindeki kitabı bitirip Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabına başlamıştı. Meğer ikimiz de aynı anda Mevlana ve Şems-i Tebriz'in muhteşem ruhsal birlikteliklerinden yola çıkan romanlar seçmişiz. (Bu bizim de birbirimizin ruh eşi olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Acaba İso'cumun Şems'i olabilir miyim? Ne dersin İso? :) )















Neyse.. Kitabı elimden bırakamadan bir solukta okudum. "Aşk" adlı romanın içindeki "Aşk Şeriatı" romanına aşık oldum. Mevlana ve Şems-i Tebriz'in yoldaşlıklarına, manevi zenginliklerine, bilgeliklerine, alçakgönüllülüklerine, açık fikirli ve açık yürekli olmalarına, birbirlerini tamamlamalarına hayran oldum. Mevlana hakkında edebiyat derslerinde öğrendiğimiz "tasavvuf edebiyatının en önemli eserlerinden Mesnevi'nin yazarı, büyük düşünür ve filozof, barış ve hoşgörü sembolü bir bilge" tanımının ve "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!" ya da "Gel, ne olursan ol gel!" sözlerinin dışında pek bir şey bilmeyecek kadar cahil olduğumu fark ettim. (Ve beni bu anlamda cahil hissettirdiği için Elif Şafak'a minnet duydum, çünkü Mevlana'nın öğretisi ile ilgili bir sürü şey okumak istediğime karar verdim.) 13. yüzyılda dindar olmaktan çok inançlı olmaya ve inancın insanın içinde olduğuna vurgu yapan yüce bir insanın bizim kültürümüzün bir parçası olmasından çok gurur duydum. Okudukça huzur buldum, zenginleştim, aydınlandım. Hiç bitmesin istediğim kitaplardan biri olmasına rağmen bir solukta bitirdim ve kalakaldım. Özellikle de anlam arayışında olduğum bir dönemde Şems'in kuralları adeta ilaç gibi geldi. Ruhum şifa buldu! (Şimdi kitabı en baştan itibaren tarayıp, Şems'in kırk kuralını bir deftere geçirmeyi düşünüyorum. Çok mutluyum, kitabı henüz rafa kaldırmıyorum yani...)

O yüzden sizler hemen kitapçıdan Aşk'ı alıp, okumaya başlıyorsunuz. Benim "yapılacaklar" listem ise aşağıda:

1) Güzel Türkçeleştirilmiş bir Mesnevi alınacak (annelere sorulacak, çünkü ikisinin de başucunda durduğunu biliyorum).

2) İlk fırsatta Şeb-i Aruz törenlerine gidilecek ve birkaç günlük bir Konya - Mevlana turu düzenlenecek (bu konuda da Dido'dan bilgi alınacak).

3) Elif Şafak'ın bir sonraki kitabı dört gözle beklenecek!

Ayrı bir not daha:

* Çok alakasız ama bu kitabı okurken içimden sık sık bu Mercan Dede & Ceza şarkısını dinlemek geldi. Bunu da eklemeden geçmeyeyim dedim.

Türkçenin Bir Eksiği Yok... Ya Sizin?

Ezelden beri bu konuda takıntılıyımdır. Belki de insanın anne ve babası ismini Öz Türkçe sözlükten seçince doğuştan dil konusunda hassas oluyordur, bilemiyorum. En sonunda meslek olarak bile dil ile uğraşmayı seçmemin nedeni de bu olabilir. Hatta belki tiyatroya olan ilgim de buradan geliyordur. Kötü Türkçe konuşan bir tiyatrocu gördünüz mü hiç? Neyse, anadilimiz olan Türkçenin doğru kullanılması gerektiğine yürekten inanıyorum. Dildeki yozlaşmanın ve dilin özünden uzaklaşmasının son derece tehlikeli olduğunu, çünkü bir sonraki bozulmanın bizi biz yapan değerlerde, kültürümüzde, yani kısacası bizde gerçekleşeceğini düşünüyorum. Dilin yok olmasının bizim yok olmamız anlamına geldiğini düşünüyorum.

















Ayrıca okumaya bayılırım, ama okuduğum metin güzel bir Türkçeyle yazılmış olmalı. Eğer ekler (-de, -da, -ki, -misin/mısın) yanlış yazılmışsa, yazım ve anlam hataları varsa, gereksiz yapılmış kısaltmalar ya da aralara bolca serpiştirilmiş yabancı sözcükler varsa tadım kaçar. Maillerimde bile "slm, bye, taam, saol, vs.." gibi kelime taklidi yapan şeylerden kullanmam. Ya da “gelcem, gitcem, yapıyom, ediyom” diye yazacağıma iki birkaç harf daha ekleyecek kadar parmağımı yorup doğrusunu yazmayı tercih ederim! Adını Sevinch, Ayshe, Tugche olarak yazanlara sinir olurum. Şahsen ben “ş”lerimizden, “ç”lerimizden ve noktalı tüm harflerimizden çok memnunum! “Restoran” gibi dilimize iyice yerleşmiş yabancı kökenli sözcükleri kullanırım, ama “okazyon” gibi ne olduğu belli olmayan abuk subuk sözcükleri asla! Ya da mesela “feedback” için geribildirim gibi bir Türkçeleştirme yapıldığında mest olurum! “İletişim” varken “komünikasyon” kurmam! “Uyum sağlayabilecekken”adapte" olmam! Benim için “security” değil “güvenlik” önemlidir.

Yani dikkat ederim, özen gösteririm. Sevdiğim her canlıya ve cansız nesneye olduğu gibi... Kimliğimin bir parçası olan, kendimi ifade edebilmemi ve başkalarını anlayabilmemi sağlayan anadilimi de çok seviyorum. O yüzden güzel Türkçemizi Turkche yapmak yerine zenginliklerini ortaya çıkarmaya odaklanmalı, onu iyi kullanmalı, yeni nesillere de hem kullanmayı hem de korumayı çok iyi öğretmeliyiz diye düşünüyorum.

















Bu arada yukarıdaki görsellerde yer alan tişört fikrini çok sevdim, ama orada da bir yazım yanlışı bulunuyor. "Türkçe" sözcüğüne gelen ekler kesme işaretiyle ayrılmaz. Yani "Türkçe'nin" değil, "Türkçenin" yazımı doğrudur. Annemle bu tişörtün doğrusundan yaptırmaya karar verdik. Hatta birkaç tane yaptırıp, dağıtmayı düşündük. Ben bir tane de "Herkes 'herkes'i doğru yazsın!" tişörtü mü yaptırsam acaba?

Atatürk`ün bizlere hediye ettiği bu güzel dile sahip çıkmak ve ona hak ettiği değeri vermek adına elimizden geleni yapacağımıza inanıyorum. Şimdi dönüp, kendimize bakma zamanı... Dilimizin bir eksiği yok, ama belki bizlerin vardır. Ne dersiniz?

The Burning Plain

Cumartesi günü spor çıkışı kocamla Kanyon'da buluşup, önce Sosa'da sağlıklı yemeklerimizi yiyip, üstüne en alt katta illy kahvelerimizi içip, sonra da sinemaya gittik. Film seçimi bana aitti, çünkü kocama kalsa Terminatör'ü izleyeceğimizi biliyordum!

Neyse, ustalıklı müdahalelerim sonucunda Charlize Theron ve Kim Basinger'ın başrollerinde oynadığı The Burning Plain'e gittik. Bundan sonra isminin Türkçe çevirisini beğenmediğim filmlerden orijinal isimleriyle bahsetmeye karar verdiğim için The Burning Plain diyip duruyorum. Aşk Ateşi diye çok yaratıcı (!) bir isimle bize sunulan filmde bir aşk olduğu doğru, ateşlerin falan olduğu bir sahne de var, o zaman fazla düşünmeye ne gerek var, değil mi? Bence filmin adı Yakıcı Gerçek/İç Hesaplaşma/Gizem/Sır gibi bir şeyler olabilirdi. Ya da üzerinde daha fazla düşünülüp, birebir kelime çevirisi yapılmayıp, daha da uygun bir ad bulunabilirdi.

Film hakkında hiçbir ön fikrim olmamasına rağmen afişteki notu görür görmez kesinlikle izlemem gerektiğini düşündüm: Babil, 21 Gram ve Paramparça Aşklar ve Köpekler filmlerinin senaristinden! Bu filmlerin hepsi de tüm zamanların en favori filmleri listemde yer almaktadır. Yalnız bu filmlerin hepsini yöneten isim Inarritu'yken, bu kez Guillermo Arriaga hem yazmış hem de yönetmiş.

Durgun ve hüzünlü bir film bu, ama sizi etkisi altına alıyor. Mutsuz bir evliliği ve dört çocuğu olan, iki sene önce göğüs kanseriyle verdiği mücadele sonrasında tek göğsünü kaybetmiş Gina (Kim Basinger) ile onun sorunlu kızı Sylvia (Charlize Theron) karakterleri üzerinde yoğunlaşan bir film. Sylvia'nın hem çocukluk dönemi hem de şimdiki hali ele alınmış. Her iki durumda da oldukça arıza bir karakter olan Sylvia'nın probleminin kaynağının çözülmesi, filmin de çözülebilmesi için gerekli. Ama yine de sonradan aklınızda birtakım soru işaretleri kalabilir. Yani tamam, sorunlu aileden çıkan sorunlu bir kız çocuğu modeli var karşımızda, ama yine de tam olarak oturtamadığım noktalar yok değil! (Filmi izlememiş olanlar buradan itibaren gözlerini kapatsınlar lütfen!)






















Mesela, kızın annesinin yaşadığı olaya verdiği büyük tepki sonrasında "düşman" cepheden biriyle birlikte olmayı seçmesi, yara izleri (annesinin göğsündeki ameliyat iziyle bağlantılı bir şeyler olduğunu anlıyoruz, ama yeterince açık değil), sonrasında kendi kaçış yöntemleri (çocuğu ve hastalıklı cinsel yaşamı) bence o kadar da iyi kurgulanmamış. Ama bu durum çok da problem yaratmıyor, çünkü Sylvia'nın çocukluk dönemi ve aile yapısı gibi geçmişine dair pek çok bilgiyi edindikten sonra zaten birçok şeyi bekleyebileceğiniz sorunlulukta bir karakter olduğunu görüyorsunuz. Charlize Theron, Sylvia rolünde her zamanki gibi çok başarılıydı ve sanki her zamankinden daha güzeldi! Kim Basinger'a oyunculuk anlamında daha az iş düşüyor olsa da onu da çok doğal, abartısız ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Oynadığı Gina karakteri de filmde içime oturan karakterlerden biri oldu. Kanseri yenen koskoca Gina, tam da kendi çölünde bir vaha bulmuşken sorunlu kızına kurban gitti! Yazık!

Sonuç olarak, geçmişte yaşanan travmaların, paramparça aşklar ve hayatların konu edildiği filmleri severim. Bu filmde de Arriaga'nın yönetmenliğinin eleştirildiği bazı noktalar olmasına rağmen ben genel olarak filmi beğendim ve tavsiye ediyorum.

(Resimleri buradan aldım.)

Üç Günlük Anne Terapisi

Geçen hafta Pazar akşamı annem bizdeydi. Babamla birlikte benim hazırladığım Viyana gezi dosyasına uygun bir şekilde seyahatlerini tamamlayıp, babamı Adana'ya gitmek üzere havaalanında bırakıp, doğru bize geldi. Rehberimden çok memnun kaldıklarını öğrendim. Elbette, yeme-içme konusundaki tavsiyelerimden de... Bizden farklı olarak lunaparka da gitmişler yalnız! Eee, annemin bulunduğu bir ortamda buna pek şaşmamak gerekiyor! Pazar akşamı çayımızı demleyip (bu arada bizde sabah kahvaltısı dışındaki çaylar yalnızca anneler geldiğinde demlenir!) Viyana hikayelerini dinledik. Üstüne Mozart çikolatalarımızı yedik.

Annemin bize gelme sebebi ise Pazartesi akşamının planıydı: Ferhat Göçer konseri. Fazlaca gecikmiş bir doğumgünü hediyesi olarak konser biletlerini alıp, kendisini davet etmiştim. O da Ferhat Göçer'i duyunca uçarak gelmişti. Ferhat Göçer'in birçok parçasını severek dinlerim, ama annem kadar hayranı değilimdir. Hatta annem olmasa Ferhat Göçer konserine gider miydik bilmiyorum, ama iyi ki gitmişiz! Metropol Senfoni Orkestrası ve Ladies&Gentlemen korosunun eşlik ettiği Ferhat Göçer'in sesine ve sahnesine hayran kaldım diyebilirim. Fotoğraf makinemizi emanete kaptırmamak için yanımıza almamıştık, ama kontrol eden olmadı. Biz de o güzel ambiyansın fotoğraflarını çekemedik. Konser hakkında yorumları, en ön sırada sweetheart'ıyla birlikte konseri izlemeye gelen Hıncal Uluç'tan okuyabilirsiniz. Ben de her kelimesine aynen katılıyorum.

Salı günü tüm gün evde geçirdik diyebilirim. Akşam ben spora, annem de Ongun ve Dido ile birlikte Vapiano'ya gitti. (Vapiano'ya birkaç hafta önce biz de gittik ve bayıldık. Yazacağım, merak etmeyin!) Tabi Salı akşamı da orada kalmış oldu.

Çarşamba günü Çengelköy'den geldiğinde Beşiktaş iskelesinde buluştuk ve doğru Rumelihisarı'na gittik. Klasik yürüyüşümüzü yaptık, ama ne yazık ki yanlış bir şeyler yaptığımızın farkına çok geç vardık: tam da öğle sıcağında çıkmışız! Bizim gibi güneşe alışkın bünyelere bile bu sıcakta yapılan bu yürüyüş biraz fazla geldi. (bkz. alttaki ikinci resimlerde annemin boyun bölgesi :) )Klasik durağımız Ortaköy House Cafe'ye kendimizi attığımızda dilimiz dışarıdaydı!

















House Cafe'nin naneli limonatasını mutlaka biliyorsunuzdur. Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen! Ve bilmeyen kalmasın! Çünkü benim gibi özellikle limonata sevmeyen birinin bile gönlünü fethedebilmiş bu muhteşem içeceğin artık light'ı da mevcut! Yaz sıcaklarında bunaldığınızda çok iyi geleceğini ve içinizi ferahlatacağını söyleyebilirim. Üstelik gereksiz şeker kalorilerini de almayacaksınız! Şimdiden afiyet olsun.

Buradan çıkışta kendimizi eve atıyoruz. Saat öğleden sonra üç buçuk olmuş bile. Biraz dinlensek iyi olur çünkü akşam yediye doğru Litera'da olacağız. Güneş batmadan o muhteşem manzaraya karşı şarabımızı yudumlama planı yapıyoruz son gecemizde. Size de tavsiye ediyorum: gece manzarası da çok güzel olmasına rağmen güneş batmadan önce orada olmalısınız. Dido ve Ongun da saat sekize doğru bize katılıyor. Kocam o gece bir iş yemeğinden dolayı Boğaz'ın başka bir ucunda kadehini kaldırıyor. Dolayısıyla bizim ekip tamam!

















Litera ve İstanbul da tamam! Bizi memnun etmek için çoktan hazırlanmışlar. En güzel hallerine bürünmüş, adeta gözümüzün içine bakıyorlar. Eksiksiz bir gecede fazladan olan tek şey mutluluk ve kahkahalarımız oluyor. Gece ilerledikçe daha çok gülüyoruz, güldükçe daha da hafifliyoruz... Keyfimiz yerinde!

"haaaydi gel,
haydi gel içelim,
bu evrende bir tozsun,
tarih seni unutsun,
haydi gel içelim!"


Not: Annemi ertesi gün öğleden sonra yolcu edeceğiz. Ama gitmeden önce bir plan daha var. O da klasiklerimiz haline gelen Mehtap'ta kahvaltı planı! Bu kez sabah kalkmakta biraz zorlanıyoruz, ama oraya gider gitmez yine içimiz açılıyor. Geçen seferki gibi "iyi ki gelmişiz ve bir dahaki sefere yine gelelim" diyoruz. Sonra ise konser bahanesiyle gerçekleştirdiğimiz bu üç günlük keyifli buluşmanın sonuna geliyoruz. Ve aklımızda binbir tane yeni buluşma planı ve yapılacaklar listesiyle vedalaşıyoruz...

Cenneti de Cehennemi de Kendimiz mi Yaratıyoruz Ne?

Yelkenlimin içinde güvenli sularda yol alıyordum. Sağım, solum, önüm, arkam, altım, üstüm masmaviydi. Gündüz güneşin içimi ısıtmasının, akşam ise yukarıdan bana göz kırpan yıldızlara kadeh kaldırmanın tadını çıkarıyordum. Gamsız, tasasız, rahat, huzurlu, olabildiğince mutlu bir hayat sürüyordum...

Sonra bir anda bir şey oldu!

Gökyüzünü kapkara bulutlar kapladı. İçimi ısıtan güneş yok oldu, yerine içimi titreten buz gibi bir hava geldi. Kara yakındı ve fırtına kopmadan limana sığınabilirdim, ama sanki bu kez inadına daha da açıklara gidiyordum. Sonra daha fazla inatlaşamayacağım bir noktaya geldim. İşte o noktada teslim olmaktan başka çarem yoktu. Durdum! Nazlı nazlı süzülen yelkenlim içimi dışıma çıkaracak kadar şiddetli sarsılmaya başladı. Gerçekten de içim dışıma çıktı ve adeta taştı. Yağmur yağmadı ve kara bulutları dağıtmadı... Ya da dev dalgalar içimden taşanları temizlemeye yetmedi. Yelkenlim tıpkı bir lego gibi açık denizlerde (pardon okyanuslarda) parçalara ayrıldı. Her parçası bir yana savruldu. Tabi ben de öyle...

Grimsi koyu lacivert dalgaların kimi zaman üzerinde kimi zaman içinde giden bir sörf tahtası gibiydim. Ama beni doğru düzgün yönlendirebilecek sörfçüleri çoktan üzerinden atmış bir sörf tahtası! Köpekbalıklarının şekil itibariyle kendine yaklaşıp, sonra bu ruhsuz ve kaskatı tahta parçasına bulaşmamaya karar verip, uzaklaştıkları bir sörf tahtası! (Eee, köpekbalığı mutlu kurbanın etinin leziz olacağını iyi bilir! Mutsuz olanı yemeyi bırak, dişlemez bile! Bir de mutlu olanı mutsuz etmek varken, neden halihazırda omuzları çökmüş, yüzü düşmüş, keyfi kaçmış olanla uğraşsın ki!?)

Neyse, dediğim gibi teslim oldum bekliyorum. Hatta iyice dibe daldım, nefessiz bekliyorum. Ne olacaksa olsun işte! Köpekbalığı da gelebilir, dalgalar da beni yutabilir, donabilirim, aç ve susuz da kalabilirim. Bir gürültü mü duydum ne? En diplerden başımı kaldırıp, gökyüzüne doğru bakıyorum. Havai fişek gösterisi yapılıyor gibi yukarılarda bir yerlerde. Havai fişeklerin hepsi de beyaz renkli ama... İzlemeye de bayılırım. Off, çıkıp bir baksam mı? Zaten sıkıldım artık bu kadar basıncın altında hiçbir şey yapmadan durmaktan. Hatta korkmaya da başladım. Tamam, çıkıyorum!

Çıkmamla birlikte üzerime ılık yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Bu kadar kapkara bulutun, fırtınanın, tufanın ardından böylesine rahatlatıcı, ıpılık bir yağmur beklemiyor insan doğrusu. Hımm, o da ne? Yüzümü ısıtan ve aydınlatan bir şeyler de var gibi. Bir yandan yağmur yağarken, bir yandan sıkı sıkıya kenetlenmiş bulutların arası açılıyor. Küsüyolar, uzaklaşıyorlar birbirlerinden. Böylece arkalarına hapsettikleri güneşime de fırsat doğuyor. Bulduğu ilk aralıktan içimi ısıtmaya başlıyor. Sonra bütün bulutları kovuyor etrafından. Yukarıdan bir gökkuşağı uzatıyor bana. Bir ucu kendi elinde, diğer ucundan da ben tutuyorum.

İçimin ısındığını, yüzümün aydınlandığını gören okyanus bütün köpekbalıklarını uzaklaştırıyor yanımdan. Onun yerine bir yunus sürüsü yolluyor hemen. Sürünün lideri beni sırtına alıyor ve kendinden emin bir şekilde götürüyor beni bir yerlere. Yine teslim oluyorum. Bu seferki daha güzel bir teslimiyet ama... Önceki gibi çaresizliğe, umutsuzluğa, karanlığa değil... Dolu dolu sevgiye, umuda, aydınlığa... Dağılmış, dalmış, didinmekten, dövünmekten darmaduman olmuş kendimi dingin bir şekilde yunusa bırakıyorum. Gevşiyorum, huzur buluyorum, yüzüme vuran ılık esintiyle uyuyakalıyorum...

Bir sonraki durağımda cennet gibi bir adadayım. Yunuslar çoktan gitmişler. (Tüh, keşke bir teşekkür edebilseydim onlara..) Palmiyeler, bembeyaz kumlar, turkuaz bir okyanus, sımsıcak bir güneş, bir dolu egzotik meyve kokusu... Burnuma bir de lavanta kokusu geliyor gibi... Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yanımda uzanan ve aşina olduğum o lavanta kokusunun kaynağına bakıyorum. Küçük hırıltılarla derin uykularda. Bir süredir uzaklarda olduğumun farkında, ama döndüğümün değil. Uykunun kollarında daha da ısınmış göğsüne sokuluyorum yavaş yavaş. Otomatik hareketlerle sarılıyor bana sıcacık. Aslında cennette yaşadığımı bu kadar geç fark etmiş ve kısa bir süreliğine de olsa kendime cehennemler yaratmış olmama sinirlenecekken vazgeçiyorum. Artık mırıl mırıl cennetin tadını çıkarma zamanı çünkü...

(Not: Bu arada blogun güncellenmediği süre boyunca diplerde değildim. O yüzden benim için endişelenmenize gerek yok. Son yazımdan sonraki birkaç gün içinde su yüzeyine çıkıp, doya doya nefes almaya başladım, ama bloga dönebilmek için yoğunluğumun biraz azalmasını bekledim. Ve işte beklenen an geldi! İmge karşınızda! Hoşgeldim! Değil mi? :) )

Kısacık (Ya Da Upuzun) Bir Mola!

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Hiçbir şey yazmak da! Aslında çok şey yazmak istiyor, ama o yazmak istediklerim için zaten burayı kullanamadığıma göre bir süreliğine kaçıyorum buralardan... Artık günler mi, haftalar mı, aylar mı olur bilmem! (aylar geçmeden fiziken ve ruhen keyfim yerine gelir herhalde..hatta bu sürenin günlerle sınırlı kalmasını umut edelim.)

Neyse, keşke blogdan kaçarken bilgisayardan da bir süre uzaklaşabilseydim, ama yaklaşık bir ay daha bilgisayara yapışmış halde olacağım. Çünkü tamamlamam gereken bir çeviri var. O arada ya daha da soğurum bilgisayardan ya da eli mahkum yeniden yakınlaşırız birbirimize.. :) Görelim bakalım, hangisi olacak?!

Yeniden görüşene dek, hoşçakalın!

Keyifli Fotoğraflara Eşlik Eden Anlamlı Sözler

Bu kez yazı yok, ama sizlere çeviri hizmeti sunacağım. :) Aşağıdaki resimler spordan tanıdığım çok şeker bir arkadaşımdan mail ile geldi. Daha pek çoğu vardı, ama aralarından en sevdiğim birkaç tanesini seçip, buraya koymak istedim. Resimler zaten her şeyi anlatıyor, üzerinde İngilizce sözler de yazıyor, ben de her birinin üstüne Türkçesini yazıyorum, ee, daha n'olsun! Bakın bakalım, siz de beğenecek misiniz?

Dünya için yalnızca bir insan olabilirsiniz; ama tek bir insanın dünyası olabilirsiniz.






















Aileler çikolatalı kekler gibidir...
İçlerindeki birkaç tane kaçıkla (fındıkla) birlikte genellikle tatlıdırlar.
(Anlayacağınız üzere burada eşseslilik olayıyla yapılmış bir mizah mevcut!)






















Dostlar, kelimelere gereksinim duymadan konuşabilirler.






















Yaşlanmak kaçınılmazdır, büyümek ise opsiyonel...






















Bir dost bulan, hazine bulmuş sayılır.

Haziran Programına SSM'yi Eklemelisiniz

Türk resim sanatının 1860 ile 1930 yılları arasındaki 70 yıllık serüvenini görmek istiyorsanız, Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde (SSM) 30 Haziran'a kadar devam edecek olan "Batı'ya Yolculuk" adlı sergiyi kaçırmamanızı öneririm. Sergide Şeker Ahmet Paşa'dan Osman Hamdi Bey'e, İbrahim Çallı'dan Feyhaman Duran'a kadar pek çok sanatçımızın 150'ye yakın resmi bulunuyor. Hepsi 19. yüzyılda doğmuş olan bu sanatçılar aracılığıyla o dönemin sanat anlayışı ve bakış açısına ışık tutulan bu keyifli sergide Paris'te ilk Türk ressam kuşağına hocalık yapan Jean-Leon Gerome ve Gustave Boulanger gibi isimlerin de yapıtları yer alıyor.

Küratörlüğünü Ferit Edgü'nün yaptığı bu sergide benim en bayıldıklarımı soracak olursanız, Osman Hamdi Bey yine ilk sıradaki yerini koruyor diyebilirim. Tüm tablolarını beğenmeme rağmen Arzuhalci ve Silah Taciri adlı tablolarına ayrıca bayıldığımı da söyleyebilirim. (Bu resimde kendisini ve oğlunu resmettiği düşünülüyor) Kaplumbağa Terbiyecisi'nin de aslının Pera Müzesi'nde olduğunu biliyorsunuz. Ama elbette buradaki versiyonu da aslı, çünkü oryantalist resim sanatında sanatçının aynı tablodan birkaç tane yaptığı olurmuş. (Ben de ilk kez öğrendim, ama amaç, detaylarda ustalaşmakmış.) Neyse, kendi kültürünü Batılı tarzla anlatmayı seçen, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'i kültürümüze katkılarından dolayı büyük bir minnetle anıyor ve devam ediyorum.

İç mekan ressamı olan Şevket Dağ'ın Ayasofya'nın içini çizdiği tabloları süperdi(bkz. alttaki 3. resim). Ağırlıklı olarak manzara resimleri yapmış olan Hoca Ali Rıza'nın 1900'lü yılların başındaki İstanbul tablolarına bakmak karşılaştırmalar yapabilmek bakımından çok keyifliydi. (bkz. alttaki 1. resim) Nazmi Ziya Güran'ın 1935 yılında yaptığı Taksim Meydanı tablosuna bakarsanız, yine acıklı bir karşılaştırma yapabilirsiniz. O kadar şık ve modern insanlarla dolu bir Taksim görmeyeli kaç yıl olmuştur dersiniz? (bkz. alttaki 2. resim) İbrahim Çallı ve natürmort sevmememe rağmen Şeker Ahmet Paşa'nın tablolarına da bol bol zaman ayırdım. Bir de yine çok beğendiğim ve kayınvalidemin sürekli görebileyim diye bana kitap ayracını aldığı Ahmet Ziya Akbulut'un Lehimci tablosuna bir kez daha hayran oldum.


























Üç galeri katının yaklaşık 1,5 katı bu sergiye geri kalan 1,5 katı ise Lizbon - Bir Başka Şehirden Hatıralar adlı sergiye ayrılmış durumda. Dolayısıyla bu tablolar biter bitmez 14 Temmuz'a kadar devam edecek olan Lizbon sergisi başlıyor ve üzerinizde biraz dumur etkisi yaratıyor. Bu sergide 19. ve 20. yüzyılların Portekizli sanatçılarının Avrupa'nın en batısında yer alan Lizbon'a dair eserleri aracılığıyla coğrafi bakımdan uzaklıklarına rağmen fiziki anlamda birbirlerine tıpatıp benzeyen Avrupa'nın en doğusundaki İstanbul buluşturulmuş. Lizbon'un İstanbul'u anımsatan yüzüne ağırlık verilmiş. Gitmişken bu sergiyi de görmelisiniz. (Portekiz'i görenler için daha keyifli olabilir diye düşünüyorum.)

Ama ufak bir kişisel not olarak eklemeliyim: Girer girmez bir alt kata inip Batı'ya Yolculuk sergisini gezmeye başlıyorsunuz. Sonra bir kat daha aşağı inip, serginin kalan yarısını ve Lizbon segisinin yarısını geziyorsunuz. En alt katta da Lizbon sergisini bitirip yeniden üç kat yukarı çıkarak müzeyi terk ediyorsunuz. Dolayısıyla bence önce 1,5. kata ( :) ) inin, yani Lizbon sergisinden başlayın. Sonraysa Batı'ya Yolculuk'un tadını çıkarın.

Gözünüzün ve gönlünüzün açılması dileğiyle...

(Not: Sergilerde fotoğraf çekmenize izin verilmiyor. Dolayısıyla resimler müzenin web sayfasından aldım.)

1 Kitap 1 Film

Bir İnci Aral kitabı bitirdim geçen hafta... İnci Aral'ın Yeşil, Mor ve Safran Sarı üçlemesinden önce yazmış olduğu Taş ve Ten adlı kitabını ben biraz gecikmeyle okumuş oldum. İnci Aral sevenler bu kitabı seveceklerdir diye düşünüyorum. Üçlemenin kitapları ya da çok uzun yıllar önce okuduğum Ölü Erkek Kuşlar kadar sürükleyen, tempolu bir kitap değil bu seferki. Belki de kadın baş karakterimiz Ulya'nın ellisine yaklaşmış, huzurlu ve sanatla dopdolu, ama belki de ruhsal anlamda yalnız ve bomboş bir yaşam sürüyor olması kitabın temposunu da etkilemiş olabilir. Yaşamındaki arızaların, kayıpların ve üzüntülerin de etkisiyle şekillenmiş olan durgun olgunluğuyla tanımlayabileceğimiz Ulya'nın iç dünyasının yeni sergisi için gittiği dört günlük bir Almanya gezisinde altüst olması mümkün müdür? O dört gün içinde yaşadığı (ya da belki de yaşamadığı) şey, üniversiteden mezun olduktan sonraki yıllar boyunca yaşadıklarıyla aynı nitelikte ve etkide olabilir mi? Taş ve Ten birbirlerine son derece zıtlardır. Biri yumuşacık diğeri çok sert. Bu iki öğeyi bir araya getirenin zaman olduğunu söylemiş İnci Aral ve ister taş üzerinde ister ten üzerinde olsun zamanın biriktirdiklerini romanın ana teması yapmış. Çok da güzel yapmış. Ben keyif alarak okudum. (Ama bu kez pek objektif yorum yapmıyor olabilirim, çünkü ben İnci Aral'ı çok severim.) Size de keyifli okumalar!

Bahsedeceğim film ise Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar! Aslında hiç bizim bayıldığımız bir tarz olmamakla birlikte "kafa yormadan, gülüp eğlenip, biter bitmez unutmaya başlayıp, hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz ve üzerimizde hiçbir iz ya da ağırlık bırakmayacak" bir şeyler izlemeyi istediğimiz için seçtiğimiz bir film oldu. Bu keyifli ve bomboş tatil gününde tüm gün tembellik yapıp, akşamüstü şarabımızı açıp bu "light" filmi izledik. İzlemesek de olurdu, ama hoşça vakit geçirttiğini de söyleyebilirim. Gigi'den baygınlık geçirdim. Anna (Scarlett Johansson) her zamanki gibi doğal haliyle içinden seksilik akan bir kadın rolünde, ama ben nedense onu bir türlü seksi bulamıyorum! Üstüne üstlük bir de yuva yıkmaya çalışıyor burada edepsiz!! :) Kimin yuvasını mı Ben ile Janine'in (Jennifer Connelly). Ben rolündeki Bradley Cooper da pek bir yakışıklıymış valla, duyduk duymadık demeyin. Bir de Neil rolündeki Ben Affleck var filmde, Beth'i canlandıran Jennifer Aniston ile birlikteler. En doğru temellere dayanan, zorlayıcı olmayan ve keyifli ilişki de onlarınki gibi görünüyor. Bu arada Mary rolündeki sanal aşk avcısı Drew Barrymore da çok şekerdi. Yazmakla bitmez bu filmin oyuncuları. Hepsi birbirinden ünlü, genç, güzel ve yakışıklı tipler. Yalnızca onlar için bile izlenebilecek bir film. İlişki hikayelerinden ders çıkarmaya falan takmayın kafanızı. İlişkilerin kitabı ya da kuralı olduğuna inanmıyorum. Planlı, programlı, hedefe yönelik davranışların yalnızca iş hayatında yararlı olabileceğini düşünüyorum. Parmağa yüzük takmanın bir hedef olamayacağına hep inanmışımdır ve hâlâ inanıyorum. Ama aynı şekilde parmağa takılan yüzüğün bir öcü de olmadığına inanıyorum. Yüzük olsun olmasın bence zorlamadan ve zorlanmadan yürütülen, sevgiyle, saygıyla, içtenlikle, dostlukla, dayanışmayla, güvenle beslenen bir ilişki her şeye değerdir. Vay be, filmden ders çıkarmaya ne gerek var, siz başınız sıkışınca bana da gelebilirsiniz bence..:) Neyse, şimdiden iyi seyirler!

Callisto

Şimdiye kadar yirmi tane kitap çevirdim. Zaten çevireceğim kitapları kendim seçtiğim için genellikle hepsinden çok keyif aldım. Ama yine de aralarından birini favori seçmem gerekirse yanda gördüğünüz bu Callisto adlı romanı seçerdim. Muhteşem bir yazar, Kirkus Reviews tarafından Forrest Gump'tan beri Amerika'nın en iyi portresi olarak tanımlanan müthiş bir Odell Deefus karakteri ve keyifli bir anlatım dili ile süper bir kara mizah hikayesi okumak istiyorsanız Callisto'yu almanızı öneririm. Callisto, hikayemizin geçtiği küçük bir Amerikan kasabası. Arabası bozulduğu için bu küçücük kasabaya yolu düşen, akıl yaşı küçük Odell'in kültürler çatışması, milliyetçilik, dinsel ayrılıklar gibi konularla ne gibi bir alakası olabileceğini merak ediyor musunuz?

Dediğim gibi ben çok keyif alarak çevirdim bu kitabı. Odell Deefus'un yaşadığı olaylar içimi burktu, boğazımı düğümledi ve müthiş bir acıma, üzülme hissiyle doldurdu içimi. Onun yaşadıklarını bir yana bırakıp, bu zavallı karaktere yaşatılanları düşününce ise inanılmaz bir öfke ve isyan duydum. Sonra içinde bu kadar korkak ve güvensiz yaşadığımız devasa sisteme bakınca, kimin daha zavallı olduğunu düşünmeden edemedim. Kitap bir "yanlışlıklar komedyası" olarak sunuluyor, ama ben galiba fazlasıyla işin içine girdiğim için bu hikayeden fazla etkilendim. Dolayısıyla ben olsam bu kitabı "yanlışlıklar tragedyası" olarak lanse ederdim diye düşünüyorum. Şayet Odell'in hikayesine kendi gözlüğünüzden bakacak olursanız, düşüncelerinizi benimle paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Çünkü merak ediyorum: bakalım bu hikaye sizi nereden vuracak?

Bu arada kitabı açınca ilk sayfada yazar Torsten Krol'un adını göreceksiniz. Altında da yazar hakkında bilgileri görmeniz gerekiyor, ama yazarımız biraz gizemli ve hakkında hiçbir şey bilinmiyor. O zaman siz de hemen aşağısında yer alan çevirmen İmge Tan hakkında bilgileri okuyuverin canım! Ne de olsa çevirmen, yazar yarısıdır derler! :) (Tamam, itiraf ediyorum, şu anda uydurdum bu lafı, ama fena da olmadı sanki.. Yazarın dörtte biri olmaya da razıyım ben bu arada! Ya da hiç kıyaslamaya girmeyelim, ama yazardan bana bir doz yetenek bulaşmış olma ihtimali bile bana çok keyif veriyor. Ve adımın o yazarla aynı sayfada yer alması...)

Callisto taze çıktı, hemen kitapçılara koşun ve soğumadan alın! Umarım en az benim kadar beğenirsiniz.