Mindfulness Yolculuğu Önerileri

Bitmeyecek bir yola çıktım bir süredir. O yolculuktaki en sevdiğim yol arkadaşlarımdan bazılarını da sizlerle paylaşmak istedim. Mindfulness konusuna ve içsel araştırmalara ilgi duyanlar için en çok yararlandığım kitapları aşağıda paylaşıyorum.  


Bu kitaplar öyle "okudum, şunu öğrendim", "konusu bu" türünden kitaplar olmadıklarından dolayı kitap postu yapmayıp bu şekilde sadece fotoğraf olarak koymayı ve ilgilenenlerin aralarından istediklerini almalarının daha iyi olabileceğini düşündüm. Zaten okuyunca da içinden herkes kendi yolculuğuna uyan bölümü alacaktır. Belki de yolculuğun farklı aşamalarında yeniden aynı yol arkadaşına ihtiyaç duyacaktır. Instagram hesabımda da öne çıkanlarda "Farkındalık" adı altında önerilerimi tutuyorum. İlgilenenlere duyurmak istedim.   

***

Hazır konu açılmışken üç Instagram hesabı önerisi de yapayım bu alanla ilgili. 

1) @berrakyurdakul: kitaplarıyla tanıyanlarınız mutlaka vardır ama Instagram üzerinden de kesinlikle takip etmelisiniz. Hem post'ları, hem düzenlediği atölyeler, hem de IGTV sohbetlerinin doyumsuz olduğunu düşünüyorum. Budizm felsefesi ve zihin eğitimi konusunda benim bir numaram. Pek seviyorum. 


2) @gunsuengin: Mindulness eğitmeni ve Mindlight Türkiye'nin kurucusu Günsu Engin'in de postları ve Perşembe günleri Zoom ve Youtube üzerinden yaptığı Tetikte Dinginlik sohbet ve meditasyon serileri kaçmaz. Canlı izleyemeseniz de Youtube kanalına üye olup izlemenizi ve onun yönlendirmesiyle meditasyon yapmanızı çok öneririm. İlgilenenler için 20 Şubat'ta yeni bir eğitim programı açtığını da belirteyim. 


3) @serdarprem
: Henüz karantina dönemi yeni başlamışken ve şahsen Korona'dan çok kendi bambaşka dertlerime gömülmüşken keşfettiğim ve bambaşka bir bakış açısıyla bambaşka çıkış yolları bulmama neden olduğu için çok yararlandığım isimler. Ücretsiz düzenlediği Eckhart Tolle'nin Şimdi'nin Gücü atölyesine ve pek çok canlı sohbet ve meditasyon seansına da katıldık ve kendisine çok bayılıyoruz.  (Şimdi'nin Gücü yukarıdaki fotoğrafta niye yok derseniz, daha önceki bir post'ta paylaştığım için yeniden eklemedi ama siz var sayın ;) ) Serdar Prem'in Tantra eğitmeni olduğunu da hatırlatmak isterim ilgilenenlere. 


Sahip olduğum ve bir nedenle olmadığım maddi ve manevi her şeye şükrettiğim gibi yaşadığım iyi ve kötü her türlü deneyim için de şükrediyorum. "Kötü" diye adlandırdığım o deneyimler olmasaydı bu yola çıkmazdım ve bu kitapların ve bu isimlerin adlarını bile duymamış olurdum muhtemelen. O yüzden ne mutlu yaşananların bize kattıklarına, yol üstünde karşımıza çıkanlara ve çıkacaklara. 

İyi haftalar hepinize. 

Atmaca ve Manves City

İki güzel Türk romanı ile haftayı kapatıyorum bu kez. İlki çok sevdiğim Hikmet Hükümenoğlu'nun son romanı Atmaca. Kitabın ana karakteri Ömer bizim kuşaktan, o yüzden öfkesini, bastırdıklarını, isyanını, yaşayabildiği ve yaşayamadığı aşklarını da daha bir anlayarak okuyabiliyorsunuz haliyle. 90'lı yıllarda lisede olan Ömer'in ailesine, sisteme, düzene olan, yapıcı değil de sürekli eleştiri dolu yıkıcı öfkesinin, umutsuzluk ve hayal kırıklığının en sonunda bir miktar da olsa umut verici ya da hiç değilse yıkıcı olmayan bir şeylere dönüşmesinin hikayesi. Eleştirdiği insanların görünmeyen eylemlerinin de ne kadar verimli ve etkili olabileceğini göstermek açısından da güzel kurgulanmış bir hikaye. Farklı ve hepsi de tanıdık bakış açılarını ve halleri görüyoruz bizim yarı kayıp kuşağın sanki. Çok öneririm.  


Benim için Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm'dür. Onun da üstüne çıkan bir romanı olmadı daha bana göre. Ama en son Sürüklenme ile birlikte çıkardığı Manves City romanını çok severek okudum (Sürüklenme o kadar sarmamıştı doğrusu). İki romanda da işçilerin, yoksullukla ve haksızlıkla mücadele edenlerin, direnenlerin hikayeleri anlatılıyor. Manves City'de bunlar Erice kasabasındaki iki çocukluk arkadaşı Nergis ve Ersel üzerinden anlatılmış. Hapisten çıkıp üvey kızını bulmak üzere kasabaya geri dönen Ersel'in bu kez işsizlik ve yoksulluk dışında mücadele etmesi gereken ve çok daha tehlikeli bir şey daha olacak bu sefer. Bu ahlaksız kumpastan kurtarabilecek mi kendini diye okuyup görmeye değer.  


"...ucuz ömrün kahkahasına gözyaşına kıymet biçilmez...

Hazır evlerimizde karla kaplı bembeyaz bir hafta sonuna girmeden önce bu iki güzel kitap önerisini kahvenizin yanına eşlikçi olarak bırakıyorum. Keyifli okumalar. 

Uğural Gafuroğlu'ndan Zaman Tüneli

Sergisizlik canıma tak ettiği için Cuma günü Nişantaşı'nda Doku Sanat Galerisi ve Galeri Selvin'in Abdi İpekçi'deki yeni yerine uğradım geçen hafta. Ne yazık ki capcanlı sokaklar, oturabileceğimiz kahve dükkanları, sonrasında rahat rahat gezebileceğimiz mağazalar olmadıktan sonra sergi gezmenin de eski tadı yok elbette. Yine de Uğural Gafuroğlu'nun cam altı eserlerinden oluşan Zaman Tüneli sergisinden bahsetmeden geçmeyeyim dedim. Doku'da da çok güzel çalışmaların olduğu bir karma sergi var ama biriken bir sürü tablo nedeniyle ortam biraz karışık. Ama yine de yolunuz düşerse uğramanızı öneririm. 

Cam altı eserlere gelecek olursak önce size teknikle ilgili basın bülteninden alıntı yapacak olursam:

"Cam altı resim sanatının en belirgin özelliği, camın arka yüzeyinin boyanması. Uzaktan bakıldığında kâğıt ya da tuvale yapılan resimlere benzese de, çalışma yöntemi bu resimlerin tam tersine işliyor. Yaygın resim sanatından tek farkı, desenlerin camın arka yüzüne yapılması değil. Aynı zamanda çizim ve boyama sıralaması da tam tersine yapılıyor. Yaygın resim sanatında ayrıntılar en sona bırakılırken, cam altı sanatında ise resmi yapmaya desenden ve en belirgin ayrıntılarla başlanıyor. İmza ve tarihi en başta koymak gerekiyor. Daha sonra çizgiler arasındaki yüzeyler ve en son olarak da fonda görünen renkler çalışılıyor. Bunun nedeni, yapılan bir motifi silmenin, rötuş yapmanın ve sonradan motif eklemenin neredeyse imkânsız olması. Cam altı resim tekniği, bu yönüyle ve tersten çalışılmasıyla, yağlı boya gibi diğer resim sanatlarından daha zor. Ustalık ve sabır gerektiriyor."




Uğural Gafuroğlu'nun eserlerindeki esprili yaklaşımına, çeşitli yerlerde kullandığı çikolata kağıtlarına ve kuş tüylerine bayıldım desem. İlk fotoğrafta koltuktaki yastıkların Mozart çikolatası ambalajları olduğunu fark edenler el kaldırsın. ;) Benim en bayıldığım ikili ise altta:



Uğural Gafuroğlu'nun kompozisyonları, "cam altı boyutuyla geleneğe", "parça-bütün ilişkisi ve yapıt farklı kavram, strüktür, elemanlara dayalı bir gerçekliktir" gibi yanlarıyla da modern bir söyleme ayak uyduruyor. Eserlerinde hemen her şeyi imge boyutunda yakalayabilme ve anlamlandırma şansına sahipsiniz bir izleyici olarak.

Ben çok sevdim bu rengarenk dünyayı. Görmenizi öneririm. 

İyi haftalar.

Sergi Haberi: Dünya Diye Bir Yer

Selma Gürbüz’ün İstanbul Modern’de 31 Mart'a kadar gezilebilecek “Dünya Diye Bir Yer” adlı sergisi sanatçının son otuz beş yıldır devam eden sanatsal üretimine birtakım tematik duraklar çerçevesinde bakıyor.

Selma Gürbüz’ün içinde yaşadığımız dünyadan beslenen, kendine özgü imge dağarcığıyla yarattığı gizemli ve renkli dünyasında, insanlığa, doğaya, yaşama dair semboller ve hikâyeler hayat buluyor. Sanatçının daha önce sergilenmemiş yapıtlarını odağına yerleştiren sergi, Selma Gürbüz’ün zamandan ve mekândan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını ziyaretçilerle paylaşıyor. Sergide, sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıtı yer alıyor.




Selma Gürbüz’ün insan hayvan melezi varlıkları, yapıtlarında sıklıkla kullandığı siyah gölgelerle tanımlanan, başka bir dünyaya aitmiş gibi görünen cinsiyetsiz figürleri, belirsiz bir doğa kesitinden alınmış hissini uyandıran bitki ve hayvan betimlemeleri, sanatçının zengin hayal gücüyle birleşerek, oyuncu, muzip ve benzersiz bir sanatsal dil doğurur. Her yapıtında farklı hikâyeler anlatan sanatçı, kolektif hafızamızdaki rüyaları, korkuları, iç yolculukları, ölüm ve yaşam temalarını yapıtlarında izleyiciyle paylaşır; onlarla yüzleşmemizi ve başa çıkmamızı ister.

Sanat pratiğinde hem doğu kültürüne hem de batı kültürüne ait ögeleri bir arada kullanarak, onlar arasında beklenmedik ilişkiler kuran Gürbüz, iki kültüre ait konu ve teknikleri ustalıkla yan yana getirir. Bir yandan İran, Hint, Türk minyatürü, Uzakdoğu sanatı ile ilişki kurarken, Batı resminin ögelerine de aşinadır ve yapıtlarında kullanır. Tuval üzerine yağlıboya çalışmalarıyla birlikte, 1980’li yıllardan bu yana çalıştığı el yapımı kâğıt üzerine mürekkep uygulamaları, kendine özel bir renk skalası kullanarak ürettiği optik illüzyon, ışık ve gölge oyunları, rüya ile gerçeklik arasında bir dünyaya kapı açan sembollere, figürlere, desenlere ve motiflere hayat verir. Uzun yıllardır pratik ettiği nefes tekniğiyle yapıtlarını üreten sanatçı, bu yaratım sürecini resmin içinde kaybolup, onun bir parçasına dönüştüğü bir meditasyon seansına benzetir.




Selma Gürbüz’ün izleyiciyi davet ettiği dünyasında, insan ve hayvan figürleri ten tene, birbirinden ayrılmaz birliktelik içinde tasvir edilir. Afrika seyahati sonrasında yaptığı resimler, bu kıtanın cömert, sıcak, bazen de tehditkar doğasında insan ve hayvanların birbirleriyle kesişen hayatlarını görselleştirir. Nijerya’da aynı zamanda bir nehrin adını taşıyan, Anadolu’daki bereket tanrıçası Kibele ile aynı karakteristik özelliklere sahip Oshun heykeli, doğanın doğurganlık, saflık, güzellik, aşk ve koruma duygularını bizlere aktarır. Dans eden iskeletler, zamansız mahluklar, insanlaşmış doğa tasvirleri, yaşam döngüsünün parçası olan ölüm, hayatta kalma, hastalanma ve şifa bulma temalarıyla ve bunların bilinçaltındaki tezahürlerinin görselleştirildiği yapıtlarla karşımıza çıkar.

“Dünya Diye Bir Yer” bir serginin ötesinde, Selma Gürbüz’ün yıllar içinde gittikçe rafine hale gelen sanat üretiminden süzülerek vücut bulan görsel bir ansiklopedi. Yapıtlar, yaşadığımız dünyanın gerçekliğinden uzak gibi görünse de, aslında bize hayatı, zamanın geçişini ve insanların bu döngüdeki hallerini anlatıyor. İzleyici, bu lezzetli ve şaşırtıcı hikâyeleri taşıyan görsel ansiklopedinin tasvirleri arasında tekinsiz olduğu kadar da keyifli bir kayboluş hissi yaşıyor.

Sanatçı Hakkında:

1960 yılında İstanbul’da doğan Selma Gürbüz, sanat eğitimine 1980 yılında İngiltere’deki Exeter College of Art Design’da başladı. 1984 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Paris, Roma, Buenos Aires ve Barselona başta olmak üzere, Japonya’nın farklı şehirlerinde de birçok sergiye katılan Gürbüz’ün yapıtları, Londra’daki The British Museum, Paris’teki Galerie Maeght Koleksiyonu, İstanbul Modern, Ankara Resim Heykel Müzesi gibi farklı koleksiyonlarda bulunuyor. Yurtiçinde ve yurtdışında sergilerini açmaya devam eden sanatçı, İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor.


Sergi Haberi: "Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar"

İstanbul Modern, “Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar” sergisinde, 1960’lı yıllarda fotoğrafla ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı’nın (1929-2010) çalışmalarından bir seçkiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, aralarında İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonu’ndan da pek çok çalışmanın yer aldığı 300’ü aşkın fotoğrafa yer veriyor. 

Sanatı “dünyayı belli bir kişisel yorumla yeniden üretme uğraşı” olarak özetleyen Şakir Eczacıbaşı, fotoğrafın yanı sıra kültür sanat alanında önemli roller ve Türk Sinematek Derneği kuruculuğu ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi görevler üstlendi. Dönemin kültür sanat alanına yön veren isimlerinden biri olan Eczacıbaşı, fotoğrafladığı öznelerin “içinde bulundukları ortamla, diğer insanlarla, araçlarla ve yollarla kurdukları ilişkiyi” aktarmaya çalıştı. 

“Seçilmiş Anlar”, Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılık kariyerine başladığı 1960'lı yıllarda çektiği, “renklerin uyarıcı ve duygusal etkisinin” peşine düşen izlenimci fotoğraflarının yanı sıra 1980’lerden itibaren fotoğraf medyumunun biçimselliğini sorgulayan ve gündelik hayatın devinimini, belirsizliklerini ve değişimlerini yansıtan üretimlerini izleyicilerle buluşturuyor. Sergi, sanatçının, kuşağında sıklıkla hissettiğimiz “evrensel bir iletişim arama” arzusunu gözler önüne seriyor. 
Serginin küratörü Bülent Erkmen sanatçıyı ve sergiyi aşağıdaki sözlerle anlatıyor: 

Şakir Eczacıbaşı, yapmak istediklerine, ilgilerine, ilgilendiklerine, hayata ve fotoğrafa iştahla, coşkuyla yaklaşırdı. Baktığı, gördüğü her şeyin, her anın fotoğrafını çekti. 50, 100, 150 fotoğraf onun, sesine de benzeyen gürül gürül fotoğraf dünyasını anlatmaya yetmez. Sergi, 300’ü aşkın fotoğrafla, Eczacıbaşı’nın hayata bakışındaki anların çeşitliliğini, renkliliğini, sıradan anlara sıra dışı bir duygu yükleyen görüntülerini, yerinde duramayan, kıpır kıpır kamerasının arkasındaki çok yönlü tutkuyu bu kapsamlı seçkiyle anlatmayı hedefliyor.

Sergi 31 Mart'a kadar gezilebiliyor. İlgilenenlere duyurulur. 

Toprak ve Sessiz Bir Ölüm

Ölüm dolu olsa da gerçekten çok güzel iki kitap ile karşınızdayım. Hem ölüm de yaşama dair değil mi, niye kötü olsun? Belki de yaşamın en bilinmeyen parçası, önünde elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemediğimiz, bizi tuhaf hissettiren, o yüzden de göz göze gelmeye çekindiğimiz bir olgu. Her ne olursa olsun hepimizin hem kendimizde hem de sevdiklerimizde en az bir kez yaşayacağı bir hal bu. İşte Simone de Beauvoir'in Sessiz Bir Ölüm'ü tam da sevdiğin birinin ölümüne tanık olmakla ilgili. Yazarın kendi annesinin ölüm sürecini anlattığı bir kısa roman. Genellikle hastane odasında geçse de geriye dönüşlerle annenin yaşamını ve anne kız arasındaki nispeten kopuk ilişkiyi de anlatan bir roman. Sadece ölümle ilgili demek çok yanlış olur o yüzden. Aslında bir tür duygularla ve ilişkilerle yüzleşme romanı denebilir. Bilge Karasu çevirisiyle de tadından yenmiyor tabi. Öneririm.




Robert Seethaler'ın Toprak adlı romanı ise aslında kısa öykülerden oluşuyor gibi bir tat veriyor. Küçük bir kasabanın sakinlerinin ölüm hikayelerine gidiyoruz öykü tadındaki her bölümde. Ölmeden önce ne düşündüler, yaşamlarından geriye ne kaldı, hikayeleri nasıl, kırgınlıkları, öfkeleri, pişmanlıkları var mıydı, hayatlarına geri dönseler ne söylerlerdi... Bu ve bunun gibi soruların yanıtlarının yer aldığı hikayeleriyle ölen kasaba sakinlerinin yaşam öykülerine konuk oluyoruz. Böylece ölümün yaşamdaki yerini de görüyoruz. Ve ölen bir kişinin yaşamının hangi kesitini anlatmaya, hatırlamaya değer bulduğunu. Gerçekten çok ilginç bir roman ve tertemiz bir anlatım dili. Takip edilecek bir Alman yazar daha bulduğum için kendi adıma ayrıca çok mutluyum, çünkü okuduğum her Alman yazarda Alman edebiyatını çok sevdiğimi fark ediyorum.

Kısacası ölümle ilgili desem de iki roman da aslında basbayağı yaşamla ilgililer. İkisini de okumanızı öneririm. Şimdiden iyi okumalar.

Ve tabi ki iyi yıllar diliyorum. 2020'den hepimizin pek çok ders çıkardığını düşünüyorum. Yaşadığımız en harika yıl olmasa da bu anlamda çok değerliydi bence. 2021'in mümkünse biraz daha kolaylıkla geçmesini diliyorum. Ve hep olduğu gibi ne olursa olsun, fiziksel, ruhsal ve zihinsel sağlığımız yerinde olsun da gerisini illa ki hallederiz diyorum. Sevgiler hepinize.

Instagram Önerileri: Mark Hyman, The Magger, Root

Bundan sonra aklıma geldikçe bana göre takip edilesi Instagram hesaplarından da söz edeyim diyorum blogda. Madem sosyal medyada en çok zamanı orada geçiriyoruz, o zaman bunu hak ediyor demek ki. :) Tabi kişinin ilgi alanları da çok önemli hesapları takip ederken. Ben seyahat, kitap, dekorasyon ve sanat hesaplarını takip etmekten çok hoşlanıyorum. Son bir yıldır da fonksiyonel tıp ve sağlıklı yaşam ilgimden dolayı bu tür hesaplardan da pek çoğunu takip etmeye başladım. Her postta üç öneride bulunarak ilham aldığım ve severek takip ettiğim ve çok şey öğrendiğim ya da ruhuma iyi gelen hesapları sizlerle de paylaşmak istedim. O zaman başlayalım:

1) Dr. Mark Hyman: Fonksiyonel tıbbın babalarından @drmarkhyman. Yediklerinizin ilacınız olduğuna inananlardan. İngilizce paylaşımlarını takip edemem derseniz Türkçeye çevrilmiş Fonksiyonel Tıp Yaklaşımı ile Zihin Detoksu adlı çok kapsamlı bir kitabı da var. Günümüzde korkunç bir güce sahip ilaç ve gıda sektörünü düşündüğümüzde sağlık açısından bizi doğru yönlendirmeye çalışan fonksiyonel tıp uzmanlarını dönemin yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot'ları gibi gördüğüm doğrudur. O yüzden bu alanda sık sık önerilerde bulunacağım sizlere. Dr. Mark Hyman'ın çok güzel sağlıklı tarifler de paylaştığını hatırlatayım.  


2) The Magger: Seyahat, sanat, mekan önerileri, proje ve sergi haberleri, ilham verici sanatçı işleri ile ilgili bizleri bilgilendiren bu hesabı takibe almanızı öneririm. @themagger sayesinde adını belki de hiç duymayacağım sanatçılar ve işleriyle tanıştım. Örneğin aşağıdaki proje gibi. Müthiş değil mi? 


3) Root Atelier: Root bir bitki dükkanı ve aynı zamanda atölyeler, danışmanlık be peyzaj projelendirme hizmetleri sunan yeşil mi yeşil bir hesap. @rootatelier sürdürülebilir bitki tasarımını ön planda tutmayı amaçlayan ve doğadan ilham alan bir ekibin hesabı. Altı aya yakın İstanbul'dan uzak yaşadığım için burada istediğim bollukta yeşil bitkiye bakamıyorum ama bu, Root gibi hesaplara bakarak içimin açılmasına engel değil tabi ki. Bir göz atın derim. 


Bu post'luk bu kadar. Umarım hoşunuza gitmiştir ilk üçlü. Sizlerin de önerilerinizi beklerim her zaman.

Sergi: Maziyi Korumak

Meşher, “Mâziyi Korumak” sergisiyle, 40. kuruluş yıldönümünü kutlayan Sadberk Hanım Müzesi’nden bir seçkiyi Beyoğlu’na taşıyor. Müzenin Arkeoloji ve Türk-İslam Sanatı bölümlerinden 200’ü aşkın çarpıcı örnek, ziyaretçileri Anadolu’nun uygarlıklar tarihinde bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Sergi, 16 Aralık’tan itibaren, Salı–Cuma günleri 11.00–17.00 arasında Meşher’de görülebilir.

Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi’nin arkeoloji ve Türk İslam sanatı koleksiyonlarından özenle kurgulanan “Mâziyi Korumak”, M.Ö. 6. binyıldan 20. yüzyıla uzanan döneme ait eserlerden derlenen seçki, Anadolu uygarlıklarının ve Osmanlı sanatının nadide örneklerindeki yaratıcılığın ve ustalığın öyküsünü anlatıyor.



Küratörlüğünü müzenin müdürü ve sanat tarihçisi Hülya Bilgi’nin yaptığı sergi, Anadolu’da yaşayan uygarlıkların maddi kültür kalıntılarını pişmiş toprak, cam, maden ve taş gibi farklı malzemelerden üretilmiş eserler üzerinden kesintisiz bir kronolojiyle gösteriyor. Sekizinci yüzyıldan Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan Türk-İslam Bölümü ise çiniden gemi kandiline, ipekli dokumalardan ayakkabılara, özellikle Osmanlı sanatının doruk noktasına ulaştığı dönemlerin eserlerine odaklanıyor.


Sadberk Hanım Müzesi’nin de özellikle üzerinde durduğu, kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine dikkat çeken sergi, Anadolu uygarlıklarının ve Osmanlı sanatının seçkin örneklerindeki yaratıcılığın ve ustalığın öyküsünü nadide nesnelerle ziyaretçilere sunuyor.

PS: Alexis Gritchenko'nun İstanbul Yılları sergisi hâlâ bu linkte çevrimiçi ziyarete açık. Aklınızda olsun. 

İyi gezmeler. 

Kitap Önerileri: Su Kürü ve Amerikana

Genç yazar Sophie Mackintosh'un 2018 Man Booker Ödülü'ne aday gösterilen ilk romanı Su Kürü'nü bitirdim. Ve bitirir bitirmez de yazmak istedim bu etkileyici romanı. Büyük olasılıkla üç kız kardeşin dışarıdaki yaşama karşı "korunaklı" büyütülmek adına maruz kaldıkları yetiştirilme şekli çok içinize dokunacak okurken. Hatta biraz da Educated (Talebe) romanında olduğu gibi hak gaspına karşı isyana benzer bir duygu oluşabilir içinizde. Bir tür duygusal -ve fiziksel- şiddet öyküsü bu. Sevgisizliğe mahkum edilme öyküsü - hem de en "sevilmesi gerekenler" yani aile tarafından. Çok etkilendim. Yeni eserlerini takip edeceğim genç bir yazarla tanışmış olduğum için de çok mutlu oldum. Öneriyorum. 

Bir şahane roman da Amerika'da yaşayan Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adiche'nin tam da kendisi gibi Amerika'da yaşayan Afrika kökenli insanlara karşı beyaz Amerikalıların bakışına değinen, ten rengi ve sosyal sınıflara göre yapılan ayrımcılığı hem çarpıcı hem de esprili (özellikle Ifemelu'nun blog yazıları müthişti) bir dille anlatan bir roman. Genç bir Nijeryalı kadın olarak toplumdaki kültür çatışmalarını, arkadaşlık ve aşk ilişkilerini anlatıyor Amerikana. Batılılaşmanın bir anlamda Batı'ya maruz kalma olduğuna da değiniyor kitabın arka kapağında çok güzel ifade edildiği gibi. Bu kitabı okur okumaz hemen Mor Amber'i de aldım ve kütüphanemin okunacaklar rafına ekledim. 



"Hiçbir şey olduğu gibi değil. Her şeyin başka bir anlamı olmak zorunda. Saçmalık. Geçen gün Marcia siyah kadınların şişmanlığının sebebinin bedenlerinin kölelik karşıtı hareketin sahneleri olması olduğunu söyledi. Tabii öyledir; hamburger ve gazoz kölelik karşıtı hareketse."

İyi okumalar! 

Contemporary İstanbul 2020

Her yıl heyecanla gezdiğimiz Contemporary İstanbul da bu yıl değişime uğradı haliyle. İlk kez online olarak gerçekleşecek. Bu kapsamlı sanat fuarının fiziksel olarak ilkbahar döneminde açılması bekleniyor. Ancak şimdilik 19 – 20 Aralık tarihlerinde ön gösterim, 21 Aralık – 6 Ocak tarihleri arasında ise genel ziyaretçiye açık olarak  virtual.contemporaryistanbul.com üzerinden yapılacak. 


Bu dijital platform
, ziyaretçilerin, galerilerin ve sanatçıların gerçekten sürükleyici bir deneyim için birbirleriyle etkileşimde bulunmasına imkan veren  ve hatta gerçek zamanlı olarak uzaktan satın alma çalışmaları yapabileceği bir yapı sunuyor. Bu simbiyotik, deneyimsel platformun lansmanı, teknoloji ve sosyal ağın günlük hayatımıza etkilerinin daha net anlaşıldığı, 2020’nin küresel zorlukları küresel iletişim ve bağlantının öneminin vurgulandığı bir zamanda yapılıyor. Platform, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, sanat hayranlarının ve meraklılarının sanat etkinliğinin keyfini çıkarmasına ve çevrimiçi özel içeriklere erişmesine olanak tanıyacak.

Pek çok bakımdan bu online ve izole yaşamı sevdiğimi söyleyebilirim. Ama sergileri fiziksel olarak gezmenin tadı kesinlikle bambaşka. Ve çok da özledim. Şimdilik online olarak takipte kalmak çok güzel olsa da, maskeleri atar atmaz kendimi ilk olarak galerilere atacağım sanıyorum. 

İyi hafta sonları!

Sergi Haberi: Işığı Aramak

PİLEVNELİ, fotoğraf sanatçısı Ziya Tacir'in "Işığı Aramak" adlı kişisel sergisine 3 Aralık 2020 – 9 Ocak 2021 tarihleri arasında ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 

Mimari yapıları fotoğrafladığı anıtsal kareleriyle tanınan sanatçının PİLEVNELİ'deki bu ilk kişisel sergisi Japonya serisini sunuyor. Tacir, alışık olduğumuz kurgusal eserlerinin aksine bu serisinde manzarayı ve doğayı ön plana çıkarıyor. Tıpkı Japon estetiğinde olduğu gibi incelik ve sadeliği benimseyerek doğanın ihtişamını vurguluyor. 


Adeta bir 19. yüzyıl fotoğrafçısının lirik bakış açısına sahip olan Tacir, keşfettiği şiirsel ve yalın mekanların sanatsal öykülerini bize sunarken bakış açımızı değiştiriyor; fotoğrafladığı manzaraları adeta bir hatıraymışçasına hafızamıza yerleştiriyor. 

Bu seri için Japonya'nın tenha bölgelerinde zaman geçiren Tacir, yaşamın sadeliğini ve saflığını fotoğraflarına yansıtıyor. Çalışmalarında basit ve boş alan kullanımı, sessizlik ve yalnızlıkla elde edilen netlik ve de güzelliği daha derin bir şekilde takdir etmeye neden olan doğanın 'sade ama çarpıcı' çekiciliği ön plandayken ele aldığı yalın formlar, izleyiciyi zamanı sorgulamaya yönlendiriyor. 

Ziya Tacir, sadece kalıcı ve zamansız olanı değil aynı zamanda şaşırtıcı şekilde sadece bir anlığına var olabilen ya da sonsuza dek kaybolan geçici anları hatırlatıyor. 

Sergi, PİLEVNELİ Dolapdere’de izlenebilir. 

İyi hafta sonları!

Abartılar Diyarı / Overrated Land

Sedat Girgin'in çalışmalarıyla ilk kez iki ya da üç yıl önceki Tomtom Sokak'ta yapılan sanat günlerinde tanışmıştım. Ve baya da aşık olmuştum o çizimlerine. O yüzden yeni sergi haberini seve seve paylaşmak istedim sizlerle. 19 Aralık'a kadar Galeri 77'de görülebilecek Abartılar Diyarı / Overrated Land sergisini gezmek isterseniz, aklınızda bulunsun derim. Evden çıkmadan 3D gezmek isterim diyorsanız da aradığınız link burada


Sanatçı tümü 2020 yılında üretilmiş resimlerden oluşan bu yeni serisiyle gösteri toplumu eleştirisine odaklanırken özellikle pandemi sürecinde daha da önem kazanan sosyal medya üzerindeki yapmacık kimlikleri ve sahte algıları sorguluyor. Girgin’in resimleri Egon Schiele’nin portrelerinde ellerle yansıtılan gergin atmosfere, Oskar Kokoschka’nın konu ettiği nevrotik kişilik bozukluklarına ve gerçeküstücü ressamların simgeci anlatımına göz kırparken kitap illüstrasyonu pratiğinden gelen masalsı tasvirleri sanatçının özgün üslubunu açığa çıkarıyor.

Günümüzün dijital-görsel kültürüne şekil veren Instagram ve Facebook gibi mecralarda oluşturulan basmakalıp profiller meselesinden yola çıkan Girgin, sosyal medyadaki yapmacıklığı dolaylı biçimde ele alırken, konformizm ve özentiliğin yarattığı kişisel ve toplumsal değer çatışmalarının insan psikolojisinde yarattığı tahribatı gözler önüne seriyor. Resimlerinde kendileri dışında her şeyden izole figürlerin iç hesaplaşmalarını yansıtan sanatçı, sahnede olma, görme ve görülme arzusunun arkasında yatan yalnızlık hissine odaklanıyor. Portrelerin parçalı anlatımı konu edilen özneleri anonimleştirirken, karakterlerin sahneyi andıran mekanlardaki performatif eylemleri, sosyal medyada verilen pozları ve Instagram story’lerini andırıyor. Ancak Girgin’in resimleri görselliğin ötesine geçip izleyiciyi yoğun bir duygulanıma ve iç gözleme yönlendiriyor. Böylece beğeni ve takipçi sayısı beklentilerinin yerini “kendilik endişesi” alıyor.
 
Sosyal yaşantımızdan feragat etmek zorunda kaldığımız bu zor ve sıkıntılı izolasyon sürecinde bizlere kendilik etiğinin önemini hatırlatıyor Sedat Girgin. Hayallere dalma, fikir ve kavramlara yoğunlaşma, düşünce dünyasına girme anlamında bir içe dönüşü salık veriyor.

Sergi teaser'ı için aşağıdaki Youtube videosuna bakarak eserler hakkında da bir fikir edinebilirsiniz. 


Şimdiden iyi gezmeler. 

Sergi: Marina Abramovic'ten Akış

Pandemi öncesi gezdiğim son sergiydi. Hatta doğum günü etkinliği olarak 27 Şubat'ta sergiyi gezip üstüne MSA'nın Restoranı'nda yemek yemeyi istemiştim. Ah ne günler! Yüz yıl öncesi gibi geliyor. Zaten o hafta sonu da önce kişisel hayatımda bir altüst oluş yaşamış, sonra pandemiyle birlikte global anlamda hepimiz darmaduman olmuştuk. Asla unutmayacağım bir doğum günü benim için o 42'ye giriş. Ama yıkılmadık ayaktayız, görüldüğü üzere. Çok öğretici yanları da oldu bu geçen ayların. Ve pandemiyi de iyi kötü atlatıyoruz bir şekilde. Aklıma anılar üşüşünce konuyu dağıtmayayım ama çok şükür bu halimize demeden de geçmeyeyim.

Gelelim Akış/Flux sergisine.  O dönemler gezdiğimiz Marina Abramovic sergisi 30 Ekim'de yeniden açıldı ve 20 Aralık'a kadar SSM'de gezilebilecek. Kaçırmayın derim. 


Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Türkiye’deki ilk sergisi Akış/Fluxperformans sanatının tarihini ziyaretçi için ulaşılır ve anlaşılır kılmak amacıyla, Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı kapsamlı bir retrospektifi, açık çağrıya cevap veren ve projeye davet edilen sanatçılarla MAI ortaklığında geliştirilen canlı performansları ve video gösterimlerini kapsıyor.

Gösterimler ve performans çizelgesi ile ilgili daha fazla bilgi almak için SSM'nin sergi sayfasına tıklayabilirsiniz. 

Şahsen Ulay ile birlikte yaptıkları o şahane performanslara, Ulay'ın sürpriz katılım sağladığı Artist is Present performansına, Soğan videosuna ve daha pek çok işine bayıldığımı hatırladım şimdi dosyaya bakınca. 



Sanatçının ekolünden genç sanatçı performanslarından ise 24 gün boyunca gözleri kapalı olarak içten dışa doğru kendi labirentini inşa eden Maria Stamenkovic Herranz'ın Bu Ölümlü Ev çalışması çok etkileyiciydi. 




O dönem hem sanatçı olarak hem de kişilik olarak tavrından çok etkilendiğim Marina Abramovic'in Artist is Present belgesel filmini de izlemiştim. İlgilenenlere onu da mutlaka öneririm. Bir de kitap haberi bırakıyorum aşağıya. Everest Yayınları'ndan çıkan sanatçının otobiyografisi Duvarlardan Geçmek de ilginizi çekebilir. 


Varlığıyla fark yaratan, çığır açan, cesur isimlerden biri Marina Abramovic. Henüz tanışmadıysanız en kısa zamanda kendisiyle bir buluşma ayarlamanızı dilerim. 

Pandemi Günlerinde Fotoğraf

İstanbul Modern’in 15 Kasım’a kadar dijital olarak gezilebilecek 43 sanatçının pandemi dönemini yorumladıkları fotoğraflarından oluşan Pandemi Günlerinde Fotoğraf sergisini mutlaka görmelisiniz. Hepsi birbirinden güzel çalışmalar olsa da Haluk Çobanoğlu, Coşkun Aral, Dilan Bozyel, Elif Kahveci, Ali Kabaş, Sıtkı Kösemen gibi favoriler edindim kendime. ;)



Sergi linki burada. Ve ‘vay anasını seyirciler, online sergi gezmeye de alışıyormuş insan’ diyerek şu hayattaki adapte olabilme yeteneğimize bir kez daha şaşırmaktayım. 

Unutmayın son 3 gün!

İyi gezmeler. 

Sergi: Bir Rüyanın İnşası

Yazmaya üşenenlerde bugün. ;) Sizi direkt Pera Müzesi'nin sergiyle ilgili sayfasına ışınlıyorum o zaman: karşınızda Bir Rüyanın İnşası



Unutmayın gezmek için son 6 gün. Aynısı Tasarım Bienali'nin Pera Müzesi'nde görülebilecek işleri için de geçerli. Tabi linkten dijital sergiyi de gezebilirsiniz, o da bir alternatif.

İyi haftalar ve iyi gezmeler!