Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı

Kaş'tan döner dönmez Kasım ayında gezdiğim sergilerdendi Beyoğlu'nda Meşher'de devam eden Ben-Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı sergisi. Daha sonra bizimkiler yılbaşı için İstanbul'a geldiklerinde onlarla bir daha gezdim. Küratörlüğünü Deniz Artun'un yaptığı ve 1850–1950 yılları arasında Türkiye’de yaşamış ve yaratmış sanatçı kadınların eserlerinden bir seçkiden oluşan bu sergiyi gezmemiş olmam düşünülemezdi zaten. 27 Mart'a kadar devam ettiği için yazmak konusunda biraz rahat davranmış olabilirim tabi. ;)


İsmini Şükran Aziz’in bir eserinden alan sergi, çoğunluğu “ben”leşememiş ve dolayısıyla sanat tarihi tarafından kaydedilememiş kadınları tek tek fark etmenin yanı sıra, kolektif bir “biz”in oluşabilme koşullarını da araştırıyor. Bu arada sergiyi yazacağım desem de aslında sergi metni o kadar yeterli ve güzel ki çoğunluğunu oradan alarak kendi hoşuma giden resimlerin fotoğraflarını eklemeye karar verdim. 

Güzin Duran - Yazmacı


Ben-Sen-Onlar, 117 sanatçıdan 232 eserle Meşher binasının üç katına yayılıyor. Giriş katı “Ben”, aynada kendi mütevazı varlıklarıyla karşılaşan şöhretsiz kadınlara odaklanıyor. Serginin farklı köşelerine yerleştirilen aynalar, tek bir kadının birkaç yüzünü yakalamaya çalışıyor. Kadınların, tarihten kendi kendilerini sildikleri, adlarının üzerini bile bile karaladıkları da oluyor. Dolayısıyla ayna, bazen de, eskiz aşamasında terk edilmiş eserleri ya da kariyerleri bir dev aynasına yansıtmaya ve onları “büyütmeye” yarıyor.





Birinci kat “Sen”, yumuşak ve birleştirici olan öteki ile karşılaşmaları anlatıyor ve öncelikli “sen” olarak çocukları çağırıyor. Portrelerin ve otoportrelerin çoğu, anne olmanın ya da olmamanın deneyimi ve öznellik, aile olmanın tanımı ve şefkat, sanatçı olmanın gücü ve ölümsüzlük hakkında düşünmek üzere davet ediliyor. Ayrıca “sen”, anneliğin idealindeki kutsallık ile çıplaklığın ideasındaki tenselliği karşı karşıya yerleştiriyor. Birkaç tane anne çocuk yorumunu aşağıda bulabilirsiniz.

Deniz Bilgin

Fahrelnissa Zeid ve Semiha Berksoy


İkinci kat “Onlar”, kadınlara başkalarının gözünden bakıyor. Çiçek, özellikle vazoda olduğunda, başkaları tarafından kadınlara yakıştırılan sıfatları taşıyor: duygusal, kırılgan, amatör ruhlu, sıradan, domestik ve dekoratif. Pek çok sanatçı kadın, kendisinden güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği için, ancak vazoda çiçekler boyayarak resim yapabiliyor. Sergiye, hiçbir öncelik gözetilmeden, neredeyse kendiliğinden saçılan çiçekler, şematik aile ağacının, çizgisel bir sanat tarihinin de alternatifini temsil ediyor. 




Ben-Sen-Onlar
 sergisi bu tarihi yazmak iddiasında değildir. Dahası yazılacak tarihin bir değil pek çok olduğunu hatırlar ve hatırlatır. Her bir kadının hatta, her bir eserin alternatif tarihler kurabileceği “biz”e bir çağrıdır. Lütfen bir fırsat yaratıp bu şahane kadınların şahane eserlerini görmeye gidin, olur mu?

İyi gezmeler. 

Sergi Haberi: Yalçın Bulut'tan Yürümek

Çeşitli konular üzerine çalışmış olan Yalçın Bulut, Arnavutköy Galeri Selvin'de ilk kişisel sergisi "Yürümek" adlı sergisiyle, büyüdüğü ve yaşadığı coğrafyayla birlikte konuyu içselleştirerek, bugünü sorgulama ve anlam evrenini daha geniş bir alana taşıma şansına erişmiştir. Bu seriyi, zihinsel ve tinsel ilerlemeyle birlikte büyüyen resim ölçüsü, yeni teknik ve malzemeler anlamında da kendini zorlayıcı ve geliştirici fırsat olarak değerlendirmektedir. 




Yalçın Bulut bu sergisi hakkında şöyle diyor: "Ben de söyleyecek bir şeyin olduğuna güçlü inancımla, dünyaki devinimin bir parçası olmak istiyorum. Çelişkilerin daha net göründüğü, kaosun bizleri esir aldığı bu zaman diliminde, geçmiş ve gelecek arasında ilişkiler kurup, tutkuyla, keyif aldığım kendi gerçekliğimden kaynaklı üretimleri seçtiğim ifade aracıyla yapmaya devam etmek istiyorum." 




Tatvan’ın Kindiras Köyü'nde büyüyen ressamın küçük yaştan beri beslediği resim ilgisi, Tatvan Yatılı Bölge Okulu’nda ortaokul resim öğretmeninin teşvikiyle gelişti ve lise döneminde bireysel çalışmalar ile olgunlaştı. 2014 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim bölümüne kabul edildi, resim ve gravür baskı atölyelerinde çalışmalarını sürdürerek 2019 yılında Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz atölyesinden başarı ile mezun oldu. Katıldığı çalıştaylar ve karma sergilerin yanı sıra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü öğrenci temsilciliğini yürüttü ve başta Koridor sergileri olmak üzere sanat aktivitelerine önderlik etti. Çalışmalarını İstanbul’da bulunan atölyesinde sürdürmektedir. 




Yalçın Bulut'un “Yürümek” isimli resim sergisi 12 Ocak - 12 Şubat tarihleri arasında Galeri Selvin’in Arnavutköy adresinde görülebilir.

İyi gezmeler.

Biz de Varız!

8 Ocak - 7 Şubat 2022 

İstanbul Modern Sinema’nın Türk Tuborg A.Ş.’nin katkılarıyla Türkiye sinemasından yepyeni filmleri bir araya getirdiği “Biz de Varız!” programı bu yıl 10 yaşında!

Çevrimiçi ve ücretsiz gerçekleşecek program, son yılın merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönmesine karşın vizyonda hak ettiği yeri bulamamış filmlerinden oluşuyor. Seçkide yer alan filmler arasında; Fikret Reyhan’ın ikinci filmi Çatlak, prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yapan tür filmi Cemil Şov ve Ertegün kardeşlerin caz macerasını anlatan belgesel Kapıyı Açık Bırak var.

Gösterimlerin yanı sıra filmlerin yönetmen ve oyuncularıyla İstanbul Modern'in YouTube kanalında kısa söyleşiler gerçekleştirilecek.  


Filmler gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalacaktır.

Çevrimiçi gösterim programı görselde yer alıyor. Çevrimiçi gösterimleri izleme rehberine ise buradan ulaşabilirsiniz. Minik bir not olarak ekleyeyim: Çatlak süper bir film.

İyi seyirler.

XX. Yüzyılın 20 Modern Türk Sanatçısı 2021

Alan Kadıköy'de 17 Aralık'ta açılan XX. Yüzyılın 20 Modern Türk Sanatçısı 2021 sergisi açıldığı günden beri aklımdaydı, ama geçtiğimiz hafta sonu gezme fırsatını bulabildim. Neyse ki 15 Şubat'a kadar devam ediyor. Böylelikle size de gezebilecek bol bol zaman kalıyor. ;) 

Burhan Doğançay

Fahrelnissa Zeid

PAPKO / Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu'ndan bir seçkinin sunulduğu bu sergi beklediğimin kat kat üstünde çıktı. Koleksiyonun bir kısmı buysa, tamamı nasıldır diye dudağım uçukladı. Paris ekolünden gelen modern Türk sanatçılarının birbirinden şahane eserlerinin yer aldığı sergideki her isim birbirinden özel ve değerli. 

100’den fazla sanatçının 1500’ü aşkın eserinin yer aldığı koleksiyon, araştırma, yayınlar ve küratöryal sergiler ile sanatseverlerle paylaşılıyor. Daha önce 2011'de Santral İstanbul'da düzenlenen aynı adlı serginin devamı niteliğinde 10 yıl sonra açılan bu sergide ise temaya uygun 433 eser arasından 182 tanesi sergileniyor. Ve ben tabi ki o sergiyi de gezmişim, sağ olsun blog hatırlattı. ;) Serginin küratörlüğünü Metin Deniz yapmış. Her odacığın girişinde ilgili sanatçının siyah beyaz şahane bir fotoğrafı ve hakkında kısa bir bilgilendirme yer alıyor. 


Avni Arbaş - Oturan Çocuk (1957-58)

Sergide Türk resim tarihinin Abidin Dino, Adnan Çoker, Albert Bitran, Ara Güler, Avni Arbaş, Burhan Doğançay, Fahrelnissa Zeid, Ferruh Başağa, Fikret Mualla, Hakkı Anlı, Komet, Mehmet Güleryüz, Mübin Orhon, Nejat Melih Devrim, Ömer Uluç, Selim Turan ve Yüksel Arslan gibi büyük ustalarının resimleri ile İlhan Koman, Koray Ariş ve Seyhun Topuz gibi heykel sanatımızın dünyaya mal olmuş isimlerinin yapıtları yer alıyor. O yüzden gördüklerimi size anlatabilmem mümkün değil. Defalarca gidilebilecek ve izlenebilecek eserlerle dolu bir sergi. O yüzden ben yavaştan kaçayım, ama gitmeden size bir Abidin Dino ve Fikret Mualla da bırakayım. ;)




Bu arada Alan Kadıköy'den de kısacık söz edeyim benim gibi ilk kez görenler için. Kadıköy Belediyesi'nin Kadıköy'e yeni bir tiyatro mekânı kazandırmak amacıyla burayı tasarlamış. Alışılmış sahne tasarımlarının ötesinde bir seyir imkânı sunan mekân, seyir yeri ve sahne arasındaki ayrımların bir yana bırakıldığı “meydan sahne” tasarımıyla 360 derecelik bir izleme alanı yaratıyormuş. En kısa zamanda bu salonda bir oyun da izleyebilmeyi umuyorum. Sergileme alanı ise 650 metrekare genişliğiyle Anadolu yakasının en büyüğü olmuş. Canım İstanbul'da böyle güzellikleri görmek içimi her daim kıpır kıpır ediyor. 

Size de iyi gezmeler diliyorum. 

Bir Kitap, Bir Oyun, Bir Film

Haftaya başlamak için nefis üçlü: kitap, tiyatro ve film. Bunu sergi de ekleyerek dörtlü olarak yazmak isterdim ama haftanın sergisini ayrı bir yazıda paylaşacağım çünkü bol fotoğraflı bir post olacak. İlk olarak son okuduğum kitaptan bahsedeyim: Kitapları Kurtaran Kedi. Japon yazar Sosuke Natsukawa'nın 2017 yılında yazdığı masalsı romanını çok sevdim. Çok satan değil ama çok nitelikli kitaplardan oluşan eski bir kitapçı dükkanını işleten dedesiyle birlikte yaşayan lise öğrencisi Rintaro'nun dedesinin ölümünün ardından tutsak kitapları kurtarma macerasına çıkışını anlatan romanda kendisine bir de sadece düşünen yüreklerin görebildiği Tekirgiller'den Tekir yardım ediyor. ;) Böyle fantastik ve masalsı deyince hafif bir roman olduğunu düşünmenizi istemem. Ardında kitaplarla ilgili çok güçlü fikirler barındıran ve işin ticari ve etiket kısmını müthiş sorgulayan bir roman bence. Ve kesinlikle yazarla aynı şeye inanıyorum: Kitapların yüreği vardır.



Gelelim hafta sonu izlediğimiz tiyatro oyununa: Beni Sakın Yumruklardan. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenmeye başlayan oyunu festival sırasında izleyememiştik. Ama Ocak ayında iki gösterim olduğunu görünce hemen 8 Ocak tarihine biletimizi kaptık. Ecem Uzun ve Yiğit Sertdemir'in oynadığı oyunu Ceren Ercan yazmış, Yelda Baskın yönetmiş. Konu itibariyle çok ilgi çekici ve güncel: sosyal medya linci ve paylaşımların hangi noktalarda özgürlük olduğu hangi noktalarda özgürlüğün ihlali olabildiği gibi konulara değiniyor. İki stand-up'çı karakterin hikayesi çok iyi seçilmiş, zaten bu iki oyuncuya da bayılırım ve bence çok başarılı bir performans sergilemişler. Ama bir yandan da metni ve kurgulanış şeklini biraz karışık, biraz mesaj bombardımanı şeklinde algıladığımı söylemek isterim. Bir yandan da kalemini de çok sevdiğim Yiğit Sertdemir yazsaydı oyunu nasıl olurdu diye düşünmedim değil.  Kendim izleyip karar vereyim derseniz bir sonraki gösterim 22 Ocak akşamı Alan Kadıköy'de. Biletler burada.


Sırada film önerisi var. Olumsuz önyargıyla başlayıp (amaan Netflix filmleri harika olmaz ki, zaten bu kadar ünlü oyuncudan hep berbat işler bakar, Amerikan sineması sığlığında mesaj vermeye çalışacaklar şimdi, vs vs...) bayıldığım bir film oldu Don't Look Up. Önce parantez içinden çıkan ana mesajı söyleyeyim: önyargılı olmak kötüdür! ;)

Filme gelince, Leonardo diCaprio ve Jennifer Lawrence ve Meryl Streep gibi şahane bir kadrosu olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Konusu ise NASA'nın dünyaya yaklaşan ve gezegeni 6 ay sonra yok edecek bir kuyruklu yıldızın varlığını keşfedip insanlara duyurmaya çalışması. Çok mu klişe? Hiç değil. Çünkü yaşadığımız dönem hiç klişe değil. Zira anlaşılması mümkün olmayan bir "amaan hiç keyfimiz kaçmasın şimdi, boşver haberleri falan, haydi eller havaya" kültürünün içinde yaşıyoruz. Mutsuz olmaya, eğlenmemeye, ciddi haberleri ciddiyetle ele almaya, sorun çözmeye, durum değerlendirmeye falan tahammülümüz yok. Hiperaktif veletler gibi sürekli elimize bir oyuncak, bir uyaran tutuşturulsun ve onunla oyalanalım istiyoruz. Medya da bu konuda bize müthiş yardımcı. O yüzden bilim adamının kuyruklu yıldız çarpacak haberi falan neymiş yahu, çıkarın bir pop star, kuyruklu yıldız şarkısı yapsın, daha çok "eğleniriz", "izleniriz", "bunalmayız", "satarız" kafası. Cehaletin medya ve siyaset eliyle bu kadar yoğun pompalandığı bir dönem  hiç olmamıştı ve bu film bunu çok güzel anlatmış bence. İzlemediyseniz kesin izleyin, son dönemde izlediğim yaşadığımız çağa en gerçekçi bakan işlerden olmuş. 


Haftaya bunlarla başladım ama anlatacağım müthiş bir sergi de var. Alan Kadıköy ve Müze Gazhane'yi keşfettik Cumartesi günü ve gurur duydum şehirde açılan bu kültür-sanat mekanlarıyla.  İyi ki her şeyin çok güzel olacağına inanmışız. ;) Dizi olarak da Kulüp'ü bitirdik en son. Ben bu diziyi severek izlesem de duygusunun hep biraz eksik olduğunu düşündüm. Fırat Tanış ve Salih Bademci'yi izlemek ana motivasyonumdu. Son dört bölümle kapanışı yaparken tam gözyaşları içinde 6-7 Eylül olaylarını müthiş anlatmışlar derken, dizinin bebek kutlaması yemeğiyle falan bitişi de az önce bahsettiğim "aman keyfimiz kaçmasın, gülelim eğlenelim" kültürünün gereğiydi herhalde! Neyse, ben kitapların yüreği olduğuna inanan bir eski çağ kadınıyım nasılsa, yeni çağı anlamıyorum. ;)

İyi haftalar!

Sergi: Burası

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık iş birliğiyle hazırlanan “Burası” sergisi 27 Şubat, 2022'ye kadar Yapı Kredi Kültür Sanat’ta gezilebilir. İBB Kent Müzesi Koleksiyonları ile Atatürk Kitaplığı Arşivleri’nden yapılan bir seçkinin çağdaş sanat yapıtlarıyla birlikte sergilendiği "Burası",  ziyaretçilerini kent ve ekoloji çerçevesinden İstanbul’a bakmaya davet ediyor.



Burası” sergisinde İBB arşiv ve koleksiyonlarından, İstanbul bağlamında kent, çevre ve doğa ile ilgili resimler, hat çalışmaları, haritalar, fotoğraflar, albümler, gazeteler, dergiler dahil çeşitli yayınlar ile kentin farklı tarihsel dönemlerinden günlük yaşama dair parçalardan oluşan bir seçki sergileniyor. Beraberinde, çağdaş sanatçıların kent bağlamında ekoloji ve çevre adaleti temalarını çeşitli perspektiflerden yorumlayarak ürettikleri yapıtlar sergide yer alıyor.

(Sol üst: Selma Gürbüz - Surname-i Vehbi, 
Sağ üst: Şifa mühürleri albümünden, 
Alt sıra: Can Aytekin)

Geçtiğimiz günlerde bir Beyoğlu turu sırasında ben de sergiyi gezebilme ve hatta YKY'den indirimli kitap alışverişi yapabilme fırsatını bulduğum için bu yazı sadece bir basın bülteni değildir. Görmenizi önerdiğim ve birkaç tane de kendi seçtiğim favorilerimi eklediğim bir serginin yazısıdır. ;) Modern ve klasik işlerin bir arada yer aldığı sergide enstalasyonlar ve video çalışmaları da bulunuyor.


(Sol üst: Pazar Arabası- Nalan Yırtmaç, Sol alt: Ağaç-Mümtaz Yener, Sağ üst: Fırtınada Vapur-Mıgırdiç Civanyan, Sağ alt: Umut ya da Işık Stresi - Yasemin Özcan)

Sergiye Yapı Kredi Yayınları ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları’nın beraber hazırladığı bir katalog da eşlik ediyor. Sergi kataloguna buradan ulaşabilirsiniz.

Sergi süresince ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yapı Kredi Kültür Sanat sosyal medya platformlarında ve kente yayılan çeşitli mekanlarda konuşmalar, söyleşiler, atölyeler, dinletiler, turlar ve çocuklar için özel programları kapsayan etkinlikler de düzenlenecek. Onları da Yapı Kredi Kültür Sanat Instagram hesabından takip etmeyi unutmayın.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

O zaman hafta sonuna girerken canım İstanbul ve canım İstanbul Büyükşehir Belediyesi diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.;)

İyi gezmeler!

Gece Yarısı Kütüphanesi ve Saç Örgüsü

Yılın taze biten iki kitabını yazarak başlayayım 2022'ye. İlki İngiliz yazar Matt Haig'in pek çok ülkede best-seller olan Gece Yarısı Kütüphanesi adlı romanı. Çok satanlara karşı hafiften önyargılı olsam da bu romanı severek okuduğumu söylemeliyim. Türüne de light felsefe desem mi? Diyeyim hadi ;) Pek derinlere inmeden, hayatı, mutluluğu, yaşamdaki seçimlerimizi sorgulayan, masalımsı bir kitap olmuş.


Ana karakter Nora'nın işi ve özel hayatında dibe vurduğu bir dönemde artık yaşamamayı seçme kararı almasıyla başlayan romanda Nora'ya yaşamındaki bazı şeyleri farklı yapsaydı ne olurdu diye görme ve yaşama fırsatı veriliyor. Aslında yaşama fırsatı verildiğini söyleyemeyeceğim zira kızcağız o alternatif yaşamlara hafızasız bir şekilde atıldığı için o yaşamdaki ev adresini, eşini, dostunu falan tanımadan dalıyor "eğer..., o zaman..." hayatına. Buna "hayatını yaşamak" mı denir dostum? ;) Bir de hangi klişe çıkarımlarda bulunacağınızı bile başından anlıyorsunuz. Örneğin, hayatındaki minicik şeyler bile senin için bir mutluluk kaynağıdır, mutluluğu uzaklarda arama, hayat yaşamaya değer, sana göre anlamlı bir hayat illa ki vardır, vs vs. Yani kişisel geliştirmese de öğrendiklerini herkese hitap edecek şekilde satan bir yaşam koçunun yazdığı bir hikaye gibi geldi bana. Ama yine de okurken hoşuma gitti, arada bir farklı nasıl yazılabilirdi diye düşündürdü, kendi hayatımda dönüm noktaları ne olabilirdi diye düşündürdü, falan filan. Okunabilir bana göre. 

***


Laetitia Colombani'nin yazdığı Saç Örgüsü için de benzer bir yorum yapabilirim aslında. Bu kez içsel gücünü keşfeden kadın romanı var karşımızda ama yine derinlere inmeden yüzeyde, tatlı bir kurguyla umut dolu bir roman yazayım demiş yazar. Hindistan'dan, İtalya'dan ve Kanada'dan birbirlerinden çok farklı yaşamları olan üç kadının farkında olmasalar da daha çok kadınsı bir noktada (spesifik olursak saç noktasında) birbirlerine bağlanan öykülerini okuyacaksınız. Bir çırpıda okunan bir roman ama unutulmazlar arasına girmesi zor benim için. Söylemek istediklerini kör göze parmak söyleyenler ilk tercihim olmuyor genelde. 

İyi haftalar diyesim var, çünkü yılbaşı buluşması sonrasında bizimkileri yolcu ettim, evde temizlik falan var. Yani bana hafta başı bugün.;) Size iyi Çarşambalar ve iyi okumalar olsun! 

Tanıdık Cepheler

Evin Sanat Galerisi'nde 16 Aralık'ta açılan ve 21 Ocak'a kadar gezilebilecek Tanıdık Cepheler sergisinde Setenay Alpsoy ve Gökçen Ataman Tanyer'in işlerini görebilirsiniz. Setenay Alpsoy'un işleriyle geçtiğimiz sene tanışmış ve kendisine hayran kalmıştık. Giderek daha da çarpıklaşan ve betonlaşan İstanbul'un kaotik yapılarının dış cephelerini resmettiği yağlıboyalarına bayılıyorduk ki bu kez ince ince işlenmiş karakalem çalışmaları çıktı karşımıza. Baksanıza aşağıdaki güzelliklere, o detaylar öldürüyor beni dostlar! O her bir uydu antenine, perdeye, klima ünitesine, binaya düşen gölgeye, balkon bitkisine, kısacası her detaya bayılıyorum.   




Gökçen Ataman Tanyer'in işlerini de bu sergiyle görmüş oldum. Ne kadar uyumlu bir sergi ikilisi olmuşlar değil mi? Bu kez farklı malzemelerle aynı "tanıdık cepheleri" anlatan bir sanatçı var karşımızda. Sanatçının karton, ahşap ve cam üzeri boya gibi malzemelerle ürettiklerinden bazılarını aşağıda görebilirsiniz. 



"Çalışmalarımın odağında insanın yaşadığı yer ile olan işgale dayalı ilişkisi, kültürel mirasa olan tahrip edici yaklaşımı, şehirleşirken benimsediği gelip geçicilik anlayışı ve en önemlisi bir türlü doymak bilmeyen inşa etme dürtüsü yer alıyor” sözleriyle yapıtlarını anlatan Gökçen Ataman ile Setenay Alpsoy’un yapıtlarının birlikteliği sergide izleyiciyle buluşuyor. Ortak çalışmalarının olduğu bir bölüm de var hatta.



Aynı coğrafyanın iki farklı metropolünde aynı konuya eğilen, aynı jenerasyondan iki sanatçı olarak Gökçen Ataman ile yollarının kesişmemesinin mümkün olmadığına değinen Setenay Alpsoy, “Şehirde yaşayan herkesin onu aynı şekilde deneyimlemediği, dolayısıyla herkesin farklı bir kent gördüğü aşikardır. Her ne kadar güzel sanatların iki farklı ekolünden de gelsek kent ve en nihayetinde bina cepheleri, ikimizin de sanatsal çalışmalarında tekrar ve tekrar kullandığı bir öğe. Kent ve cepheler konusu etrafında şekillenen bu işleri, ortak bir sergi ile izleyicilerle buluşturmak ve hatta birbirimizin işlerine müdahale ettiğimiz çalışmalar ortaya çıkarmak beni çok heyecanlandırdı” demiş.

Bu güzel sergiyi görmek için 21 Ocak'a kadar zamanınız var, uğramayı unutmayın, olur mu?

İyi haftalar!

Antabus ve Ülker Abla

Seray Şahiner ile geç de olsa tanıştım. Geç olmuş gerçekten, şimdiye kadar nasıl atlamışım dediklerimden. Aslında Antabus tiyatro oyunuyla tanışacaktım, çok niyetlendim ama olmamıştı. Şimdi romanı okuyunca Nihal Yalçın'ın müthiş bir Leyla Taşçı olduğunu tahmin ediyorum. Roman aslında üçüncü sayfa kadın cinayetlerinden tanıdığımız bir karakterin çok iyi bildiğimiz hikayesini anlatıyor. Alkolik ve dayakçı koca, şiddet gören kadın ve çocuklar başrolde. Görüp de görmezden gelenler, susup da kol kırılır yen içinde kalır diyenler, ailedir ben araya girmeyeyim diyenler de yan rollerde. Erkek egemen toplum mahkemesiyle, sokaklarıyla, komşularıyla tam bir olay yeri. İşte bu klasik hikayeyi öyle bir anlatmış ki Seray Şahiner, elinizden bırakamadan okuyorsunuz. Nefis bir anlatım dili, esprili bir üslubu var.



Espri mi, böyle bir romanda ne işi var, diyorsanız aslında her iki romanda da, her iki kadının trajik ve içler acısı hikayesinde de bir sürü güldüğüm yer oldu ve benim de ayarlarım bozuldu. )Ve bu tatlı esprili anlatım tarzını birazcık Selahattin Demirtaş'a da benzettim ben.) 

Ülker Abla'da da benzer bir hikaye söz konusu. Bu kez baba ve koca şiddetinden defalarca hastanelik olan Ülker, evden kaçıp hastaneye kimsesizlerin refakatçisi olarak yerleşiyor. Görünmez olarak, görülüp de görmezden gelinen olarak hastanede o hastadan öbür hastaya, o odadan öbür odaya taşınarak, refakatçi yemeklerinden yiyip, en azından kaloriferli ve kapalı bir yerde uyuyarak şiddet görmeden yaşamaya çalışan bir kadının hikayesi. "Hani diyorlar ya, rüyamda bunun bir rüya olduğunu biliyordum diye... Kabustayım ama bunun hayatım olduğunu biliyorum." yazıyor ya kitabın arka kapağında gerçekten de öylesine kabus bir hayat ve içinde yaşadığı(mız) çevre aslında. Yardım edermiş gibi, destek olurmuş gibi, içi acırmış gibi yapanlarına kadar çok gerçekçi ve acı. İyi insan, henüz kasıtlı gaddarlığını görmediğimiz kişi, diyor Ülker Abla kitabın bir yerinde. Haksız mı sizce? 

Mutlaka okumanızı öneriyorum bu iki romanı.

Şimdiden iyi okumalar. 

Muğlak

Akaretler'de bulunan Vision Art Platform'da 24 Aralık'a kadar devam eden Muğlak sergisini gezmek için son günler. Ultra modern işlerin yer aldığı bu sergi daha sınırlı bir ilgi alanına hitap ediyor bana göre. Biz de Canan'ın Hayal-i Alem sergisini gezdiğimiz gün görmüştük, @akaretlerde hesabında hala devam ettiğini görünce hem hatırlatayım hem de hoşuma giden birkaç işi paylaşayım dedim.

Üst sırada yer alan fotoğraflar Nil Yalter'in İş'te Kadınlar, Ev'de Kadınlar adlı çalışması. Altta sağda Maviyi Aramak isimli yerleştirmesiyle Ali Kanal yer alıyor. Balıkçı ağları, led floresan ve branda kullanılmış. Solda masada duran Şeylerim'in içinde neler yok ki: konser biletleri, fişler, çakmak, sigara, otobüs ve tren biletleri, peçeteler, vs vs. Çisil Deniz Delibalta'nın bu yerleştirmesinin benzerini ben de yapabilirdim bir zamanlar, neredeyse çuvallarca seyahat hatırası biriktirmişliğim vardır zira. ;) "I don't want nothing" ise adı üstünde Double Negative adlı Dilek Winchester çalışması. 

Benim en favorim ise aşağıdaki yerleştirme oldu: Ayşegül Altunok'un Rüzgara Çarpan Papatya'sı. Çok güzel bir ifade değil mi? 



Ama açıkçası çağdaş sanatın bu denli çağdaşının karşısında kendimi çağın gerisinde hissetmemem için bir miktar açıklamaya ihtiyaç duyduğumu itiraf etmeliyim. ;) Aynı şeyi Arter'de de hissediyorum mesela. Yine de gidip görmek, hatta sevdiğimi fark ettiğim çalışmalarla karşılaşmak gayet hoşuma gidiyor. 

Sizin de yolunuz Akaretler'e düşerse, aklınızda olsun derim. Vision Art Platform No:35'te. 
İyi gezmeler.

İki Kitap, İki Sanatçı

Önce son okuduğum iki kitaptan bahsedeyim. İnanmayacaksınız ama bu kez gayet esprili ve eğlenceli romanlarla karşınızdayım - zira genelde gamlı, tasalı, meseleli romanlar ilgimi çeker. Ama bu kez bir İngiliz bir de Norveçli yazarın tam da kendi kültürlerine ait mizah anlayışlarıyla yazılmış çok keyifle okuduğum iki roman var size önereceğim. İkisi de çağdaş edebiyat klasiği sayılabilir (oksimoron olmadı di mi? ;) ). 

1859 doğumlu İngiliz yazar Jerome K. Jerome'un Bir Kayıkta Üç Kafadar tam da adı üstünde üç yakın erkek arkadaşın ve bir de köpeğin hava değişiminin kendilerine iyi geleceğini düşünerek kayık kiralayıp Thames Nehri'nde iki haftalık bir geziye çıkmalarını anlatıyor. Ama bu alışverişinden iş bölümlerine, yapılacak işlerle ilgili beceriksizliklerden yeme içme aşırılıklarına, eğlence anlayışlarından dinlence anlayışlarına kadar her konuda tam bir erkek kankalar tatili. Yani illa o yıllara gitmenize gerek yok, eşinizi, sevgilinizi, erkek kardeşinizi falan kampta en yakın iki arkadaşıyla hayal ettiğinizde hafiften alaylı bir şekilde gülümseme yayılıyorsa yüzünüze işte bu romanda da sürekli o şekilde güleceksiniz. Kesinlikle çok eğlenceli.;) 



Erlend Loe ile Bildiğimiz Dünyanın Sonu romanıyla tanışmıştım. Hatta bunun bir üçlemenin sonu olduğunu ve Doppler ile başlamam gerektiğini de o şekilde öğrenmiştim. Şu an okunacak çok kitap olduğu için üçlemenin kalanlarını değil Loe'nin ilk romanını alayım dedim. Yazarın kadın erkek ilişkileri üzerine 24 yaşında yazdığı Kadının Fendi romanında çok eğlenceli ve incelikli bir üslupla genç bir çiftin kadının ustaca yönlendirmesiyle çift oluşu, birlikte yaşamaya başlamaları, bazen ayrılmaları bazen birleşmeleri anlatılıyor. Ama o kadar usta bir yönlendirme ki bu artık seyahat zevkinden, dekorasyona, yemeğe kadar erkeğin adım adım kendine ait bir şeyi kalmayana, adeta hayatı işgal edilene kadar devam ediyor bu durum. Ben sevdim, kıh kıh. ;)

***

İki sanatçıya gelince...Aslında bir önceki postta söz ettiğim gibi gördüğüm bir sürü şeyi de ya süresi geçtiği için ya da video çalışması ya da burada gerçek duygusunu vererek anlatamayacağım tarzda bir yerleştirme olduğu için yazmıyorum. Ama geçen haftaki Karaköy turundan aklımda kalan iki isimden söz etmeden geçmeyeyim dedim. İlki X-ist galeri sayesinde keşfettiğimiz ve işlerine bayıldığımız Burçin Başar. Bundan sonra sergilerini mutlaka takip edeceğiz. Favorilerimizden birkaç tanesini de aşağıya ekliyorum. 


Yavaş, Şiddetli, Kesintisiz 

İyileşme


Solunum

Yine Karaköy'de ve aynı binanın en üst katında yer alan Pi Artworks'te ise Michael Rakowitz'in çok etkileyici bir video ve yerleştirmesi bulunuyor. 25 Aralık'a kadar görülebilecek bu çalışmanın adı Görünmez Düşman Var Olmamalı. 2007'de başlayan ve süregelen bir seriden oluşan bu serinin hedefi 2000'lerin başındaki Irak Savaşı süresince ve sonrasında yaşanan kültürel yağmaya bağlı olarak yok edilen ya da kaybolan 7000'den fazla eseri yeniden yaratmak. Bu kez 2015 yılında IŞİD tarafından yok edilen Kalhu'daki rölyef panelleri gazete ve gıda ambalajları gibi malzemelerle yeniden canlandıran Rakowitz Batı'nın "saygın ama sömürgeci" kurumlarında bulunan rölyefleri çalışmaya dahil etmiyor, çünkü bu boşlukların anlamı ağır.

Web sayfasından daha detaylı bilgi alabilirsiniz

Hepinize iyi hafta sonları diliyorum.

Kendimin Ormanında

Geçen hafta sonu Karaköy'de birkaç galeri gezme fırsatımız oldu. Müthiş işlerle karşılaştık. Diğer sergilerin çoğu bittiği için onları burada yazmıyorum ama yine genç sanatçılardan Burçin Başar'ı kesinlikle takibimize aldık. Mixer'de 8 Ocak 2022'ye kadar devam edecek olan Rugül Serbest'in Kendimin Ormanında adlı sergisini görmek için yola çıkmıştık. Gerçekten de ekranlardan değil de tam karşısından görünce daha da etkilendim sanatçının tablolarından. 

Bilinmeyen Toprak II

Dünyanın Soluğu / Salyangozun Bakışı

Gelin Rugül Serbest'in kendi ağzından dinleyelim bu serginin temasını:

"Hepimiz bir bedene sahip olarak bu dünyaya fırlatılmış varlıklar gibiyiz. Kendim olmak dışında deneyimleyebileceğim bir şey yok. Bir anlığına da olsa bir başkası olmamız mümkün değil. Bir başkasına ancak kendi bedenim üzerinden erişebiliyorum. 

Dünyada-olmanın ne demek olduğunu sorguluyorum. Dünya bir yer veya bir mekan değildir. “Doğa içeridedir” der Cezanne. Ben ne kadar bu dünyanın içindeysem dünya da bir o kadar benim içimde, soluduğum nefestedir. Dünyada her şey her şeyin içindedir. Her şey her şeyle karışmıştır. Ben de bu dünyaya karışmak istiyorum. Var olduğum bu dünyada her şeyi içimden geçirmek, her türlü biçime, imgeye bürünmek (ve kendime dönmek) istiyorum.

Bir başkası olmak nasıldır? Doğa olmak nasıldır? Bir bitki gibi hissetmek nasıldır? Bunu deneyimlemek istiyorum."

Bilinmeyen Toprak I

Ormanın Ruhu

"Bitki gibi sadece var olarak, kımıldamadan, hareket dahi etmeden dünyayı değiştirmek... Sadece dünyada olmak değil, bir 'dünya yapmak' istiyorum. (Çiçek açmak ve dünyayı kendime çekmek istiyorum.) Hiç çaba göstermeden, tek bir kas dahi kullanmadan havada asılı kalmayı arzuluyorum. Havada süzülmek, yeşermek, su gibi akmak istiyorum. Köklerimle toprağın derinliklerine kadar inmek, yaşamın o gizemli kaynağına karışmak istiyorum. Yaşadığım dünyanın içine batmak, gömülmek istiyorum..."

Şimdinin Sessizliği

Hikayesiyle, kendi bedenini o hikayede kullanımıyla, kuru kalem gibi görünen o sepya tonlu şahane yağlıboya tablolarında kullandığı tekniğiyle hayran kaldığım bir isim oldu Rugül Serbest.

İyi ki tanıştık! Daha çok karşılaşırız bence. ;)

Size de iyi gezmeler.

İlişkiler, ilişkiler, ilişkiler...

Büyük ihtimalle aşağıdaki üçlüyü izleyip bitirmeyi ya da defalarca izlemeyi bırakalı sizler için on yıl falan olmuş olabilir. Çünkü Before Sunrise 1995, Before Sunset 2004 yılında çekilmiş. Benim evde tek başıma olduğum bir akşam Netflix'te görüp de güzel film olabilir diye izlemeye karar verdiğim Before Midnight bile 2013 yapımı ve üçlemenin sonuncusu, öyle diyeyim size. Yani muhtemelen siz bu posta nostaljik çağrışımlarla bakacaksınız ama ben baya baya bu filmlerden haberim olmadan yaşamışım bunca yıldır! Instagram'da paylaştığımda o kadar çok buna inanamayan mesaj aldım ki ben de bir kez daha kendime inanamadım. İso'ya söylediğimde "biz ikisini izledik, tanıdık geldi bana, yeniden başlayalım, hatırlarsın" dedi ve seriye baştan başladık. Ve ta taaam: ikisini de hiç hatırlamıyoruz, baya izlememişiz! ;)


Hepiniz biliyorsunuz ama kısaca yine de bahsedeyim tabi: Richard Linklater'ın yazıp yönettiği bu seride Ethan Hawke ve Julie Delpy başrollerde. Müthiş doğal ortamlarda, diyalog dolu sahneler izliyorsunuz. Adeta bir tiyatro oyunu izler ya da kitap okur gibi. İlk bölümde 20'li yaşlar ve çiftin tesadüfen bir trende tanışmasını ve ayrılırlarken 6 ayın sonunda aynı istasyonda buluşma sözü vermelerini izliyoruz. İkinci bölüm Celine'in yaşadığı Paris'te geçiyor. Jesse ünlü bir yazar olmuş ve imza günü için oraya gitmiş. 30'lu yaşlarda bu şekilde bir kez daha buluşuyorlar ve bu kez şartlar daha zor olmasına rağmen artık ayrılmıyorlar. Bunu nereden anlıyoruz? Tabi ki 40'lı yaşlarında evli ve çocuklu bir şekilde bir Yunan kasabasına tatile gelmiş çiftimizi görünce. 

Paris ve Yunanistan yazı şahane bir etki katıyor bence ilgili bölümlere. 20'li yaşlardaki saflık ve doğallığa ekstra bir destek gerekmiyor zaten. 40'lı yaşlar bana en bayık gelen bölüm oldu diyebilirim, zira içinde olduğumuz ve pek bir empati yapabildiğimiz için olabilir. ;) Dolayısıyla en sevdiğim bölümün Paris'te geçen Before Sunset olduğunu da belirteyim burada. Ama gerçekten de hepsi de izlenesi birer ilişki filmiydi. İyi ki oldukça gecikmeli de olsa yakalamışız. 

***
Şimdi yine bir klasik sayılabilecek bir ilişki dizisine geliyorum: Scenes from a MarriageIngmar Bergman'ın yazıp yönettiği ve ilk kez mini dizi ve film olarak 1973 yılında yayınlanan, daha sonra da pek çok kez uyarlanan bu müthiş yapımda bir evliliğin yaklaşık on yıllık bir sürede içinden geçtiği aşamalar anlatılıyor. Ingmar Bergman bu senaryoyu yazarken kendi evliliğinden esinlenmiş ve Woody Allen ve yukarıdaki filmlerin yazarı ve yönetmeni Richard Linklater'a da esin kaynağı olmuş. 
 

Ben Oscar Isaac ve Jessica Chastain'in  başrollerinde oynadığı HBO yapımı versiyonunu izledim ve bayıldım. Oyunculuklar, diyaloglar, ortamlar şahaneydi. Çift olarak yaydıkları enerjiye de bayıldım. Uzun bir evlilik ilişkisi içinde ne kadar çok sevgi, merhamet, tutku, bağlılık (alışkanlık?), şefkat, acı, yalnızlık, üzüntü ve öfke birikebildiğini görmek, herkese -özellikle de şu an bizim gibi 40'lı yaşlarında ve uzun bir evliliğin içinde olan herkese- bir noktasından dokunacaktır diye düşünüyorum. Sindire sindire izlenesi, evliliği ve içinde barındırdığı duyguları ciddi biçimde sorgulayan, büyülü değil hüzünlü gerçekçiliğine hayran kaldığım müthiş bir diziydi. Kesinlikle öneriyorum. 

***

Ve aynı senaryonun Versus Tiyatro tarafından tiyatro oyunu olarak sahnelenen Evlilikten Sahneler'ini de Zorlu PSM Studio'da izledik geçen hafta. Bugün Ayşe Köroğlu'nun Toz oyununu izlerken bu sahnede sesle ilgili sıkıntı yaşandığını yazdığını gördüm Instagram'da. Önlerde olmak daha iyi olabilir demiş. Önlerde de göremiyorsunuz, kesin bilgi! Çünkü hiç eğimsiz dizilmiş sandalyelerle sahnede ne olup bittiğini anlamak baya zor oluyor. Hem ses hem de eğim konusuna el atsalar iyi olabilir diye düşünüyorum şahsen. 


Gelelim oyuna. Bu kez Ece Dizdar ve Öner Erkan oynuyorlar Marianne ve Johan'ı. Ece Dizdar'ın çok hayranıyımdır ama bu oyunda öne çıkan yoktu diyebilirim, ikisi de bence oyunculuk olarak çok başarılılardı. İki perde ve yaklaşık 2,5 saat olmasına rağmen maalesef böyle bir metin için bence yeterli değil. Filmini de bilmediğim için az zamana nasıl sığdırılır o dev duygular ve diyaloglar bilemiyorum ama beş bölümlük mini dizi versiyonu şu an çok ideal geliyor bana. O yüzden aslında bir tiyatro oyunu olarak uzun olmasına rağmen birçok yerde duyguyu çok iyi verememiş gibi geldi bana. Yine de izlemenizi öneririm, keyifle izleyebileceğiniz bir oyun. Bu ikili dışında uyarlayan ve yöneten Kayhan Berkin'i -ve birkaç yan oyuncuyu-  ufak bir rolde görebilirsiniz oyunda. 

Oyun tarihlerini Versus Tiyatro'nun Instagram hesabından takip edebilirsiniz. 

Şimdiden iyi seyirler (hepsi için ;) !