Cesur Yeni Dünya, Mor Amber, 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri

Son dönem okuduklarımı da kısaca buraya bırakayım hafta kapanışında. Artık neredeyse bir klasik sayılabilecek, ütopyaymış gibi yapan bir distopya olan Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını sonunda okudum. 1932'de müthiş bir  öngörü ile yazılmış ve sonrasında eminim pek çok yazara da ilham vermiş olan bu yeni dünyada teknoloji tek gerçeklik, duygular ise cıs! Herkes herkes içindir, o yüzden de sürekli aynı kişilerle birlikte olmak yerine birçok farklı kişiyle birlikte olmak gerekir. Yani aile kavramı da cıs! Soma adı verilen haplar sayesinde herkes her zaman mutlu, sipariş üzerine yaratılan insanlar kusursuz, uçan araçlar, ideal ortamlar, falan filan. Yani daha ne istiyorsunuz vicdansızlar? ;) İlla çiçeklere bakıp mutlu olmak, bir sanat eserinden haz almak, aşık olup acı çekmek falan mı istiyorsunuz? Mümkün değil, zira onlar da cıs! Şartlandırma merkezi ona göre ayarlarınızı yapacak, siz hiç beyninizi ve kalbinizi yormayın. Çünkü ne demişler: birey hissederse, toplum sendeler! Edebi anlamda çok keyif aldığım romanlardan olmasa da hikayesi nedeniyle illa ki okunması gerekenlerden olduğunu düşünüyorum. Öneririm.  


Sırada Chimamanda Ngozi Adichie var. Yazarın adını söyledikten sonra durup bir dinlenmeniz gerekiyor, biliyorum. ;) Ama son zamanlarda keşfettiğim bu genç Nijeryalı yazarı uzun süre takip edeceğim gibi görünüyor. Mor Amber yazarın ilk benim okuduğum ikinci romanı. İlki ise yine bayıldığım Amerikana idi, onunla ilgili yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tık. Kambili ve Jaja, çok varlıklı  ve sofu bir ailede büyüyen iki kardeş. Baba evindeki bu katı ve kısıtlayıcı hayatın son derece  normal olduğunu düşünerek büyürlerken üniversitede okutman olan, muhalif Ifeoma halası ve kuzenleriyle bir arada zaman geçirdiklerinde hayatlarında bambaşka bir pencere açılıyor. Özgürlüğün ne  olabileceğine dair bile bir fikirleri olmayan iki kardeşin isyanı ve uyanışı ve bu uğurda ödedikleri bedeller var bu romanda. Çok dokunaklı ve çok etkileyici. Öneririm.


Son olarak Oya Baydar'ın 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri'nden kısaca bahsedeyim. İlla ki okuyun demem, ama ben yine de keyifle okudum çünkü Oya Baydar'ı severim ve bu zor Covid dönemine 80 yaşında girmiş, son derece aktif ve meraklı bir yazar olarak neler hissettiğini merak ettim. Ama herkesin aynı ölçüde ilgisini çekmeyebilir tabi.


Genel olarak karamsar bir havada yazılmış günlükler 2020 yılının Mart ortalarında Covid salgınının bizde de başlamasıyla birlikte başlayıp Ekim ayına kadar sürüyor. Nasıl karamsar olmasın değil mi? Hem hastalıkla ilgili bu kadar belirsizlik, hem eve kapanmalar (özellikle 65 yaş üstünün bunalımı), hem bu arada hükümetin fırsat bu fırsat diye Türk-İslam devleti kurma hevesini her fırsatta gösteren hamleleri, ötekileştirmenin artışı, bundan sonra yeni bir dünya düzeni kurulur mu yoksa kapitalizmin en vahşi formu mu yolda sorgulamaları, falan filan... Oya Baydar, 90 yaş günlüklerinde daha iyimser olmaya söz verse de şahsen ben de geleceğe gerçekçi bakınca hem ülke hem de dünya adına iyimser ve umut dolu olunabilecek hiçbir şey görmüyorum bu yaşadığımız dönemde. 

Kitaplarla dolu bir hafta sonu olsun!

Sergi Önerisi: Emin Turan - Delta

Emin Turan’ın “Delta” başlıklı kişisel sergisini 20 Nisan - 20 Mayıs tarihler arasında Evin Sanat Galerisi’nde ziyaret edebilirsiniz.



Emin Turan
resimlerini ifadeci resmin çok aşamalı yapısını görünür kılmak üzerine kuruyor ve bunu yaparken hem yerçekimi etkisiyle belirlenen boyanın akışından yararlanıyor hem de resmin çok aşamalı yapısı içinde, ışığın piramidal yapısını ters yüz ederek yapıtlarını kurguluyor. Genellikle resimlerinde kullandığı figürler, su ve karanın belirsizce ayrıldığı bir hat üzerinde izleyicinin karşısına çıkarken kuşlar, balıklar ve meyveler insan figürlerine eşlik ediyor.

Turan “Önce kuzeye döndü başını, tam 20 saniye sonra birden batıya çevirdi kendini. Ve bir anda ters yüz oluverdi bir başka seferinde doğuya doğru…” şeklindeki betimlemesiyle izleyicinin resmin üzerindeki başlangıç dokusunun tuvalin hareketinin bir kaydı olarak düşünmesini sağlıyor. Bu hareketten doğan tekrar edilemez ama hesaplanabilir patern üzerine sanatçının kompozisyonları şekilleniyor. Bütün bu zamanlar, deltanın olanak sağladığı pasajlar aracılığıyla geçişken bir yapıya kavuşur ve böylece sanatçı resimlerinde izleyicinin de kendi ruhunu keşfe çıkabileceği bir açık dizge ve her seferinde değişen, içe ve dışa doğru bakış rotaları oluşturuyor.





Evin Sanat Galerisi'nin web sayfasından detaylı olarak eserleri inceleyebilirsiniz.

İyi gezmeler!


Bu Son Şansımız mı?

İklim değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen gösterim programı "Bu son şansımız mı?", yedinci yılında SALT ve Garanti BBVA iş birliğiyle düzenleniyor. On belgesel filmden oluşan 2021 seçkisi, 26 Nisan -  4 Temmuz arasında Türkiye’nin her yerinden ulaşılabilir şekilde ve altyazılı olarak saltonline.org’da.  

SALT’ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants [Bir Masa İki Fil] filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan’da saltonline.org’da başlıyor. 

Gezegenimiz ısınıyor, okyanuslar asitleniyor, deniz seviyesi yükseliyor; iklim değişikliği nedeniyle ekosistemler zarar görürken biyoçeşitlilik hızla azalıyor. İklim kriziyle ilgili süregelen sorunlar ve çözüme yönelik çabalar, haberlerin yanı sıra belgesel yapımlarla geniş kitlelere ulaşıyor. Bu son şansımız mı? seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Bir gençlik grubu dans ve müzik aracılığıyla şehirlerinin ekolojik yapısını korumaya çalışırken, bambaşka bir coğrafyadan bir topluluk köklerine sahip çıkarak geleceği inşa etmenin yollarını arıyor. Büyük Okyanus’un ortasında küçük bir ada ülkesinin verdiği iklim mücadelesi, dünyanın diğer ucunda karşılık buluyor. Bireysel, toplumsal ya da kurumsal olması fark etmeksizin; bugün yaptığımız seçimlerin yarınımızı tayin edeceği bilinci giderek artıyor.


SALT ve Garanti BBVA,
Bu son şansımız mı? programıyla iklime dair sorular soran, aciliyet gerektiren meselelere odaklanan, geleceğimiz için olası çözümleri araştıran ve toplumsal farkındalık oluşturan filmleri Türkiye’nin her yerinden ücretsiz erişime açıyor. Her filmin bir hafta boyunca saltonline.org’da altyazılı olarak sunulacağı programın, iklim ve ekolojik kriz üzerine düşünmeyi ve tartışmayı teşvik eden bir konuşma serisiyle sürmesi planlanıyor. Bilim insanları, akademisyenler, araştırmacılar ve sivil toplum örgütü temsilcilerini buluşturacak bu sohbetlerin, Kasım ayında İskoçya’nın Glasgow şehrinde toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) ile eş zamanlı yapılması için çalışmalar devam ediyor.

Bu son şansımız mı? 2021 programı, SALT’tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanmıştır. 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline.org’da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecektir.

 

Bu son şansımız mı? Gösterim Programı

26 Nisan-2 Mayıs

Jacob von Heland ve Henrik Ernstson, OneTable Two Elephants [Bir Masa İki Fil], 2019


 

3-9 Mayıs

Miha Avguštin, Rožle Bregar ve Matic Oblak, The Undamaged [El Değmemiş], 2018

 

10-16 Mayıs

Alexander Glustrom, Mossville: When Great Trees Fall [Mossville: Ulu Ağaçlar Devrildiğinde], 2019


 

17-23 Mayıs

Pieter Van Eecke, Samuel in the Clouds [Samuel Bulutlarda], 2016

 

24-30 Mayıs

Matthieu Rytz, Anote’s Ark [Anote’nin Gemisi], 2018

 

31 Mayıs-6 Haziran

Jörg Adolph ve Jan Haft, Das geheime Leben der Bäume [Ağaçların Gizli Yaşamı], 2020

 

7-13 Haziran

Manuel Deiller ve Nina Ardoin, Longyearbyen, a Bipolar City [Longyearbyen: İki Kutuplu Şehir], 2016


 

14-20 Haziran

Meng Han, Smog Town [Dumanlı Kasaba], 2019

 

21-27 Haziran

François-Xavier Drouet, Le temps des forêts [Ormanların Zamanı], 2019

 

28 Haziran-4 Temmuz

Clement Guerra ve Sophie Guerra, The Condor and the Eagle [Akbaba ile Kartal], 2019


İyi seyirler!

Mahir Güven - Baharı Getirdim Sana

Galeri Selvin Nişantaşı adresinde 20 Nisan - 15 Mayıs tarihleri arasında figüratif resmin önemli temsilcilerinden Mahir Güven'in "Baharı Getirdim Sana" isimli resim sergisine ev sahipliği yapıyor.




Sergisinde klasik perspektifin dışına çıkan bir mekan anlayışını gördüğümüz sanatçı yaşam alanlarımızı tekrar tartışmaya açıyor. Günümüzün gerçekliği olan eve kapanma hallerimizi, doğaya özlemi ve baharın yaşama davetini birlikte resmederek güç bir işin altından estetikten vazgeçmeyerek kalıcı resimlerle üreterek ustalıkla kalkıyor.

 

Mahir Güven, yaşamın hızından elden geldiğince kurtulup evde kaldığımız bu dönemde resimlerindeki ayna gerçekte kim olduğumuzu, benliğimize belki de ne kadar uzak olduğumuzu fark ettirmeye çağırıyor.

 

Yerleşik hayata geçiş ve barınılan mekanların mimari olarak günümüzdeki hale gelmesi, örneğin kapıların kapalı olması ve yatak odalarının mahrem bir yer haline gelmesi bile toplumsal hayatımızın şekillenmesini bize anlatacak kapsamlı verileri sunuyor. Tekil ile çoğul olanın karşıtlığını hala netleştirmemiş toplumlarda, mahrem olan bir yandan kutsanırken diğer yandan sosyal medya aracılığıyla bu kutsallığın ihlali teşvik edilerek şizofrenik bir bağlam oluşturuluyor.





Algımızda yeniden ve yeniden biçimlendirdiğimiz mekanların tüm zamanımızı geçirdiğimiz yaşam alanları haline dönüşmesi kimliğimizi ve kişiliğimizi kazandığımız sosyal çevremiz de olmadığında benimizi epeyce zorlayan bir süreci beraberinde getiriyor.


Sanatçı hakkında:

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde Neşet Günal atölyesinde eğitim gören sanatçı, 1981’de mezun oldu.1981, Osman Hamdi Resim Yarışması Desen Dalı Ödülü ve 1989, Güzel İstanbul Resim Yarışması Birincilik Ödülünü kazandı.Çok sayıda kişisel ve karma sergiye katıldı. Çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.


İyi seyirler!

Sergi: Güllerin Ovası

Sergi tanıtım bülteni çok açıklayıcı olduğu için olduğu gibi paylaşmak istedim ama öncesinde şunu da söylemek isterim: Mamut Art 2019'dan beri takip ettiğim bir sanatçının bizzat gezip gördüğüm bir sergisi bu. Eserlerin hepsinden, sanatçının eserin içindeki konumundan, doğayla ilişkisinden ve ilham aldığı coğrafyadan etkilenmemek mümkün değil. Meşhur sarı tonları dışında fırçayı kullanma şekli ve gökyüzü mavilerine de bayıldım. O yüzden aşağıda illa ki görmenizi önerdiğim bir serginin tanıtım yazısını paylaşıyorum sizlerle.



Galeri 77, Mehmet Resul Kaçar’ın “Güllerin Ovası” isimli İstanbul’daki ilk kişisel sergisine 1 Nisan – 2 Mayıs tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. İsmini Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bulunan Demo Köyü’ndeki Güllerin Ovası bölgesinden alan seçkide sanatçının resimleri dışında bir de video çalışması bulunuyor. Yapıtlarında doğup büyüdüğü coğrafyayı konu alan sanatçı, “Güllerin Ovası” sergisinde, bir tarafta doğa manzaralarını kendine has bir plastik dille aktarırken diğer tarafta insanların hayvanlara uyguladığı istismar ve şiddet arasındaki ilişkiyi irdeliyor.

Kaçar’ın resimleri geleneksel doğa tasvirlerinin ötesine geçerken kullandığı başak sarısı fon sanatçının özgün üslubu hakkında birtakım ipuçları barındırır. Öncelikle resimlerin manzara karşısında ölçüle biçile yapılmadığı kolayca fark edilir. Bu hayali manzaralardaki derinlik hissi, aynı rengin farklı ton uygulamalarıyla ve/veya mat-parlak doku tezatlıklarıyla verilidir. Böylece rasyonel bir çizgisellikten çok, renksel bir duyumsama öne çıkar. Rengin resmin konusuna dönüştüğü modern sanatlarda sarıyı en etkili kullanan sanatçıların başında hiç şüphesiz Van Gogh gelir. Emile Bernard’a yazdığı bir mektupta sarıyı “aşkın yüceliğini en belirgin şekilde anlatan” renk olarak tanımlar. Benzer bir şekilde Kaçar’ın sarı kullanımı doğanın yüceliğine ve sonsuzluğa açılma potansiyeli taşır. Özgünlüğü ise sarı rengin memleket özleminin ifadesine bürünerek coğrafi bir nitelik kazanmasında saklıdır.





Uçsuz bucaksız ovalar, bozkır ve dağlarda otlayan hayvanlar İstanbul’un keşmekeşinde yaşayanlar için huzur ve dinginliği simgeler. Halbuki Güney Doğu Anadolu’nun coğrafyası ve iklimi, tarihi ve talihi kadar sert ve şiddetlidir. Bu şiddet sarmalı içinde Kaçar’ın asıl meselesi insanların zevk için hayvanlara uyguladığı zulümdür. Sanatçının insan-hayvan ilişkileri hakkındaki çocukluk anıları, aile ve çevresindekilerin tanıklıkları evrensel bir boyuta açılarak şiddet mefhumunun insan doğasındaki yerinin sorgulanmasını sağlar. Böylece Kaçar, horoz ve köpek dövüşleri, spor adı altında avlanma, Safari turları gibi doğayı ve hayvanları nesneleştiren her türlü insan faaliyetinin arkasında yatan dışlayıcı ve yıkıcı bilinci eleştirir. Bunu yaparken resimlerinin konusuna ve nesnesine dönüşür. Bazen gömleği, kravatı ve kırmızı ceketiyle hayvanları dışarıdan inceleyen bir gözlemci veya onlarla aynı masada oturan bir arabulucu; bazen de köpekler tarafından kovalanan bir karakter olarak karşımıza çıkar.

Kaçar’ın resimlerinde şiddetin apaçık ifşasının aynı zamanda hem coğrafya hem de insanlıkla ilişkilendirilmesi felsefi, tarihsel ve siyasi sorgulamalara kapı aralar. Sanatçı, insanın doğa ve hayvanlarla kurduğu şiddetli geçimsizlik durumu söz konusu olduğunda, bizleri bir çeşit vicdan muhasebesine davet eder.


Sanatseverlerin ismini Mamut Art Project 2019 edisyonundan hatırlayacağı ve galerinin yeni temsil etmeye başladığı genç sanatçı Mehmet Resul Kaçar, resimlerinde geçmişten günümüze dünyamızdaki olumsuz değişimi doğa ve hayvanlar ekseninden anlatıyor. Eserlerin dikkat çeken noktası fondaki standart temanın (başak tarlası) üzerindeki figürlerin ve rollerin değişkenliği oluyor. Sert bir coğrafyada, bu şiddetli-kurak alanda, doğa, insan ve hayvan çatışmasını gösteren resimleri insanın aklına iktidarla boğuşan ve yer yer kendisi de iktidar olan figürleri getiriyor. 

Sanatçının “Güllerin Ovası” isimli İstanbul’daki bu ilk kişisel sergisi Galeri 77’nin Karaköy’deki mekânında 2 Mayıs tarihine kadar sanatseverler tarafından ziyaret edilebilir.

Pera Müzesi'nde Zevk Meselesi

Pera Müzesi 6 Haziran'a kadar Zevk Meselesi adlı rengarenk bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Zevk Meselesi, ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramının günümüz görsel kültürüyle kurduğu yakın ilişkiye ve beğeninin şekillenmesindeki kritik rolüne odaklanan bir grup sergisi.

Endüstri devrimi sonrası Almanya’da ucuz ve popüler resimleri betimlemek için kullanılan kitsch sözcüğü, zamanla çeşitli dillerde çevirisi yapılmaksızın kullanılan karmaşık bir kavrama dönüşür. Çeşitlilik, belirsizlik ve tanımsızlığın kutsandığı günümüzde kitsch, bu değerleri ileriye taşıyacak bir araç olabilir mi? Avangard ve kitsch’i birbirinin karşısına koymak yerine yan yana düşünmek, kitle kültürünü hafif, banal ve aşağı görmek yerine, güncel sanatın bu kolektif kültürle ilişkilerine yakından bakarak aralarındaki bağları keşfetmeye çalışmak, süregelen sınıflı toplumsal yapıyı biraz olsun sarsabilir mi? Beğeniyi sınıfsal bir gösterge olarak tanımlamamak mümkün olabilir mi?                                                                                                                                                   Günümüzde beğeni hala bir sınıfa işaret ediyor olabilir, fakat bu işareti besleyen, güçlendiren mekanizmaların yapısı artık farklılaşıyor. 13 sanatçı ve kolektifin işlerini bir araya getiren Zevk Meselesi, sınıfsal bir gösterge olarak beğeni kavramını ele alıyor, estetik anlayışın Doğu ve Batı’ya atfedilen değerlerine bakıyor, yüksek sanata karşın kitle kültürünün yükselişine odaklanıyor ve nesne kültüründen dijital kültüre geçiş sürecinde şekillenen görsel dilin sanatla kurduğu ilişki üzerine, serginin sanatçılarıyla diyalog içinde kitsch kavramının bugünkü zengin kullanımlarını araştırmayı hedefliyor. Hem nesneler hem de 90’ların başından itibaren internette egemen olan görsel dil üzerinden, toplum yapısındaki sınıfsal ayrışmayı güçlendiren beğeni kavramını sorguluyor.

***

Buraya kadar basın bülteninden sergi tanıtımıydı. Şimdi benim sevdiğim çalışmalardan birkaçını açıklamalarıyla birlikte sizlerle paylaşayım. Aşağıda Slavs and Tatars'ın iki çalışmasından biri olan Turşu Suyu ve Ceza bulunuyor.



Hayırlı Evlat kolektifinin Türkiye'nin en mutlu şehri seçilen Sinop'tan yola çıkarak yazdıkları pop şarkısı ve çekilen klip şahaneydi. 1900'lerin başından 90'lara kadar cezaevlerinde mahkumların yaptıkları boncuk işlerinin melankolik kitsch havası görülmeye değer. 


Sanatçı ikilisi FAILE'nin 2016 yılında yarattıkları Mabet adlı çalışmaları bu sergi için yeniden düzenlenmiş. Yol kenarı mabedi, dua çarkı, tapınaklar gibi farklı ibadet öğelerinden ilham alan sanatçılar güncel olanla ilahi olanı bir arada düşünmüşler. Meryem Ana figürü yerine kaykaylı kız heykeli ve hem Doğu'dan hem Batı'dan motifleriyle etkileyici bir yerleştirme olmuş. 


 
Pierre Commoy ve Gilles Blanchard ikilisinin tuval üzerine inkjet baskı ve boya çalışmalarından oluşan aşağıdaki rengarenk üçlü dikkat çekiciydi. 


Volkan Aslan'ın bu sergi için üretilen Seni Gördüğüme Sevindim isimli minik porselen heykelcikleri de çok sevimliydi.

Bunlar ve çok daha fazlası için 6 Haziran'a kadar yolunuzu Pera Müzesi'ne düşürmenizi öneririm. Hatta biz gittiğimizde yoktu ama Etel Adnan'ın İmkansız Eve Dönüş sergisi de 6 Nisan'da açıldı Pera Müzesi'nde ve 8 Ağustos'a kadar gezilebilir. Gitmişken bizim yerimize onu da gezebilirsiniz. Kapanma konuşulan bir hafta için iyi mi oldu bu öneriler bilemedim ama bu dönem sergi gezmenin olabilecek en uygun aktivite olduğunu düşünüyorum. Galeriler ve müzeler kalabalık değil, hijyen kurallarına çok dikkat ediliyor ve ayrıca sanat ruhumuzu doyuruyor - ki belki de bu dönem en çok ihtiyacımız olan bu.

İyi haftalar!  



 

Sekizinci Hayat ve Her Zerre Kara

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri Sekizinci Hayat. Bir asırdan biraz uzun bir süreye yayılan Gürcü bir ailenin kuşaklar boyu hikayesini 7. kuşaktan Nino Haratischwili yazmış. Çok önermek istiyorum ama çoğu yerde de bulunamadığını ve baskısının tükendiğini tahmin ediyorum. İsterseniz kitap alışverişi yaptığınız online sitelerde "gelince haber ver" seçeneğini tıklayarak takipte kalabilirsiniz. Ben de bu yılın Ekim ayında öyle almışım zaten. 

Müthiş bir dönem filmi izler gibi okudum bu romanı. Yaklaşık 800 sayfa olmasına rağmen bitmesini istemeyeceğiniz denli sürükleyici. Sovyet Devrimi'nin hem toplum hem aile içindeki etkilerini de çok çarpıcı bir şekilde görebildiğiniz ve bazı ülkelerde bazı şeylerin hiç değişmediğine kanaat getireceğiniz bir şekilde döneme ait siyasi tabloyu da anlayabiliyorsunuz okurken. Romanın birbirinden renkli karakterleri adeta Stasia'nın öteki aleme ait sevdiklerini görebilmesi gibi capcanlı gözlerimin önünde duruyorlar yazarken. Kotsya ve Elene'ye hiç ısınamadım ama Stasia, Kitty ve sonradan ısınabildiğim Christine en favori üçlüm oldu galiba. Ve tabi ki şahane anlatımıyla Niza ve onu bu işe adeta zorlayan en yeni kuşaktan Brilka'yı da çok sevdim. Hatta keşke dizisi yapılsa da sezon sezon izlesek de diyorum tadı damağımda bitirdikten sonra. Umarım bulabilir ve okuyabilirsiniz. Her daim toz pembe olmasa da çok gerçek inişlere ve çıkışlara sahip bir yaşam var bu kitapta. 

Özen Yula
'nın son kitabı Her Zerre Kara da ikinci önerim olacak. Bu güzel romanda geçmiş yok, tam da günümüzün tipleri ve yaşamları var. Çok iyi tanıdığımız karakterler bunlar. Muhafazakar iş adamları, milliyetçi rapçiler, sözlük yazarları, yaşam koçları, Tv starları... Kapitalist sistemin yarattığı ve aynı zamanda da özünü yok ettiği, bu tatsız tuzsuz yaşamda var olma mücadelesi veren insanlar. Hayatın tatlı bir akış olmaktan çıkıp tatsız bir mücadele halini alması ve insanları da içinde öğütüp yok etmesinin hikayesi. Başarılı bir gözlem gücünün ürünü bir roman, okumanızı öneririm.                                                                                                                                                                                                                                                        Aslında Özen Yula'nın bir röportajında söylediği şu sözler romanını üzerine oturttuğu temel gibi sanki:

"İnsani değerler artık 20’nci yüzyıldaki değerler değil. Değişiklik her kademede kendini gösteriyor. Çaresiz kalan kişi çare aramaya çok farklı noktalara gidebilir. En beklenmedik şeyleri dahi yapabilir. Oysa değerler kaybolunca kıyamet provası başlar. Sanki bir örtü vardı bir aynanın üzerinde ve birileri gelip o örtüyü sıyırdı. Şimdi aynada insan denilen varlığın hakikat olamayacak kadar acıklı bir yansımasını görüyoruz." 


İyi haftalar ve keyifli okumalar diliyorum. 

Karaköy Turu: Mixer Arts, Pi Artworks ve Diğerleri

Hafta sonuna girerken size birkaç sergi önerisi bırakayım dedim. Üstelik hepsi de Karaköy'de ve hatta aynı binada. Şu aşağıda gördüğünüz gökkuşağı merdivenler sizi bambaşka sanatçıların işlerine götürüyor. Ben aslında Mixer Arts'ta bulunan Leyla Emadi'nin Gel-Git sergisini görmek için uğramıştım ama diğer katlarda da pek çok ilgi çekici eserle karşılaştık.

Leyla Emadi daha önce de çağdaş sanat fuarlarında ve çeşitli karma sergilerde gördüğüm ve Instagram hesabını da severek takip ettiğim genç sanatçılardan biri. Gel-Git sergisi 3 Nisan'a kadar devam ediyor. Birkaç işten oluşan mini bir sergi ama kesinlikle görmeye değer. Hepsinin de mesajı üstünde diyebiliriz. ;)

Mixer'de bunların dışında Alp İşmen'in kağıt üstüne mürekkep çizimlerine de bayıldığımı söylemeliyim. Sergiler hakkında detaylı bilgi ve çok daha fazla fotoğraf için Mixer Arts web sayfasına bakabilirsiniz.  


En üstte yer alan Pi Artworks'te İz Öztat'ın kağıt üzerine suluboya çalışmalarını görebilirsiniz. Sanatçı ve eserler hakkında daha fazla bilgi için buraya tık tık. Bu sergi 23 Mart'ta sona erecek, aklınızda bulunsun. 


Ama girer girmez kesinlikle ilginizi çekecek bir parça olan Mehmet Ali Uysal'ın Water Series serisinden o nefis yerleştirmeyi de görmeden geçmeyin derim. Daha önce çalışmalarını görmüş olabilir miyim diye düşünürken Google'ladım ve bingo! Görmüşüm evet. Abdülmecit Efendi Köşkü'ndeki İçimdeki Çocuk sergisinde aynadan yapılmış kağıt kayık da Mehmet Ali Uysal'ın aynı serideki çalışmalarındanmış meğer. Çok sevdim, kesin görmelisiniz. 


Ara kat galerilerden kapalı olanlar da vardı, açık olan ve aşağıdaki gibi gördüğüm ve hatta açıklama kağıtlarını da getirip maalesef evin içinde kaybettiğim, o yüzden ne nedir, ne zamana kadar devam eder gibi detayları yazamayacağım çok güzel birkaç çalışma da vardı. Ama nasılsa diğer iki sergi için gitmişken bir uğrar bakarsınız diye düşünüyorum. Sorun yok değil mi? ;)


Bir de Karaköy'e gelmişken tabi ki "hayat sokakta" sloganını da hatırlayabiliriz. Sokakları da yine sergi gezmek gibi keyifli Karaköy'ün (eskisiyle alakası yok tabi ama yine de sevdiğimiz semtlerden kerata). Yani abartmadan hatırlayalım yine de, n'olur n'olmaz. Sonuçta pandemi devam ediyor. Maskemizle arabamıza kadar yürürken görebildiğimiz güzellikler kadarıyla hayat sokakta diyelim. 


Umarım artık şehrin sokaklarında, galerilerinde, tiyatrolarında, metrolarında maskesiz gezebileceğimiz günler de bir an önce gelir. Şehrin sunduklarını çok sevmekle birlikte kısıtlı kullanım hali hiç hoşuma gitmiyor ve eve kapanmayı tercih ediyorum. Arada bir kendimi dışarı attığımda da eskiden tadını çıkarmalara doyamadığım bu tür aktiviteleri ne kadar özlemiş olduğumu fark ediyorum. O yüzden şehir hayatı anlamında bu sezonu saymıyoruz, ama seneye Kaş dönüşü kış sezonu için beklentilerim çok yüksek Evren, bilesin.;)

İyi hafta sonları!

Okuma Önerileri

Postta söyleyeceğimi fotoğrafta söyledim. ;) Belki böylece kısacık da yazabilirim, kim bilir. Anlayacağınız üzere daha çok Saflık kitabından söz etmek istiyorum çünkü diğer ikisini okusanız da okumasanız da olur kategorisinde görüyorum. Ama senelerdir kalınlığıyla biraz gözümü korkuttuğu için rafta bekleyen Saflık romanını okumanızı öneririm. Amerikalı çağdaş yazar Jonathan Franzen'ın 2015 yılında yayınlanan ve 2017'de Tükçeleştirilen bu şahane romanını çıktığı anda almıştım ama okuma zamanı yeni gelmiş demek ki.  Diğer üç kitabını da derhal alışveriş listeme ekledim tabi. 

Bir anne kızın küçük bir kulübedeki inziva benzeri yaşamından yola çıkıyoruz. Anne biraz hastalıklı bir bağımlılığa sahip gibi kızına karşı. Adını Purity (Saflık) koyduğu kızının yorumlarından anladığımız kadarıyla duygusal sömürüye giden bir sahiplenme duygusuyla seviyor kızını. Ve babasının hikayesinden asla bahsedilmiyor. Genç kız en nihayetinde kendi başına babasını aramak üzere yola çıkma cesaretini bulduğunda ise bambaşka dünyalara giriyor. Bu noktada Andreas çok güçlü bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Doğu Almanya kökenli Andreas  günümüzde dijital casusluk yapan Günışığı Projesi'ni yönetiyor. Pek çok sırrı ortaya çıkan bu tarikatvari işleyişin göz alıcı lideri. Bütün genç kızlar etrafında adeta pervane. Pip de (yani Purity) o projede stajyer olarak çalışmak üzere Peru'ya gidiyor. Belki ortaya çıkarılan sırlardan biri de kendi babasının kim olduğu olabilir diye düşünüyor giderken. Ve böylece aşk, ilişkiler, aile meseleleri, toplumsal konular gibi pek çok alana incelikli bir şekilde değinen bu güzel romanın içine tam anlamıyla girmiş oluyorsunuz. Ben çok sevdim. Tavsiye ederim. 


Tolstoy'un Kroyçer Sonat romanını Kitapyurdu'nun doğumgünü hediyesi olarak seçmiştim. Tolstoy okumak hiçbir zaman pişmanlık değildir elbet ama ne yalan söyleyeyim çok da severek okumadım kendisini. Belki de sürekli kadın cinayetleri duymayı artık içimin kaldırmadığı bir ülkede yaşadığım içindir. Basit bir kıskançlık cinayeti ve biraz da Tolstoy'un da sanki kadına "evinde otursun ve menopoza girene kadar çocuk doğursun", "ayrıca dekolte giyip de aklımızı çelmesin" kafasında olduğunu hissettirmesi romanla bağ kuramamış olmama neden olabilir. Şans vermek isterseniz, mani olmam.  

Jean-Louis Fournier'in Son Siyah Saçım - ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler kitabını okumak isterseniz mani olabilirim ama. ;) Hani onun yerine bir avuç sakız alıp içinden çıkan manileri okuyabilirsiniz. Ya da kafanıza göre esprili bir Instagram hesabından birkaç post okuyabilirsiniz. Daha fazla tat alacağınıza eminim, ama kanıtlayamam. ;) Ayol Oksijen gazetesinde kimin kitap önerisiydi hatırlamıyorum ama YKY yayınlarını da görünce hemen alayım dedim. Şöyle esprili bir yaşlılık romanı sanarak aldım. Ama o da ne? Sayfalar birkaç satırlık. Toplasan 15 sayfa etmez romanın tamamı. Yaşlılığa dair esprili ve farklı bir şey de yok hani anlattıkları arasında. Kitap için o kadar kağıdın harcanmasına bile üzüldüm doğrusu. İlk kez hiç önermediğim bir kitapla geldim yani bu sefer. Paranızı çöpe atmayınız. 

İyi hafta sonları!

Film Önerileri: Druk, 37 Seconds, I Care a Lot

Tadı damağımda kalan bir kitap bitirdim ve sergiler gezdim ama haftaya ne zamandır yazamadığım bu filmlerle başlayayım dedim. Mads Mikkelsen'ın başrol oynadığı bir Thomas Vinterberg filmi olan Another Round (Druk) bu sene en en en merakla izlemeyi beklediğim filmdi desem yalan olmaz. Beklediğim kadar da varmış. İstanbul Modern'in Oscar'ın Yabancıları film gösterimleri sayesinde yakalayıp izlediğimiz bu filme bayıldık. Pek çok yerde yüzeysel bir şekilde anlatıldığı gibi dört lise öğretmeninin bir araya gelip alkol deneyi yaptığı bir film olmaktan çok daha ötesi Druk. Nefis işlenmiş duygusal boyutları var. Alkolün ne zaman dostun, ne zaman gerçek hayattan kaçışın, ne zaman bağımlılığın olabileceğine dair dört ayrı hayat hikayesinden örnekler var. Şahsen bayıldığım  o Nordik kafalar var. Ve sonra caanım Mads Mikkelsen ve onun o muhteşem son sahnesi var - ergen olup odama posterini asmalı falan aşık olasım geldi hani, o derece ;). Yani izleyin mutlaka, zira çıkmaza düşmüşlüğü anlatmanın da ne incelikli yolları var.  


37 Seconds, çok sevdiğim Zeynep Aksoy'dan aldığım yoga uzmanlık programı sırasında onun bir sohbetinden duyarak not ettiğim ve bir de baktığımda Netflix'te karşımda bulduğum nefis bir Japon filmi oldu. Yönetmenliğini Hikari'nin üstlendiği filmin başrol oyuncusu ise bir serebral palsi hastası bir amatör olan Mei Kayama. Genç bir serebral palsi hastası manga sanatçısı olan Yuma'yı canlandırıyor. Annesinin aşırı korumacılığı, hastalığının yarattığı fiziksel engellere rağmen yirmili yaşların başında olmanın verdiği uçarı tutkusu, cinselliğe olan merakı ve keşif duygusunun işinde ve özel yaşamında onu taşıdığı noktalar çok güzel anlatılmış. Sık rastlanır bir hastalık olmamasına ve kültürel mesafeye rağmen müthiş empati ve bağ kurarak izlemek mümkün. Pek çok festivalden ödüllerle dönmüş bu filmi izlemenizi öneririm.  
 
Hazır Netflix'ten gidiyorken I Care A Lot'tan da bahsedeyim diyeceğim ama onu izlemeyeniz kalmadı zaten sanıyorum. Nereden mi biliyorum? Kadın forumlarında falan  "püüü, melek yüzlü şeytan, ne düzen kurmuş görüyor musun?" ya da "bu dönemde yaşlılık da zor anacım, allah elden ayaktan düşürmesin, madara eder bunlar bizi" gibi yorumlar görüyorum sık sık. Annem bile telefon edip "İmge yaşlanınca bizi vesayet şirketine falan vermezsiniz, di mi?" diye sorunca tamam dedim, orta yaş üstünde travma yaratacak kadar çok izlenmiş film. ;)
Cici psikopat rollerine çok iyi giden Rosamund Pike hatırına izleyip, çok da ciddiye almayacaksanız izleyin derim. Yoksa zaman kaybı diyebilirsiniz, çünkü her şey çok abartılı, çok absürt, çok film icabı yahu. Yani şirketinden, doktoruna, hakiminden, bakımevine, mafyasına kadar herkes mi bu kadar inandırıcılıktan uzak olur. Sinirinizi bozmayın yani, öyle kolay değil o işler. Ama bu filmde şunu anladım ki filmlerde feci nazarım değiyor, maşallah dediğim üç gün yaşıyor. ;)) Ay tam hayalimdeki yaşlılık dediğim Jennifer'ı iki dakika sonra o güzelim evinden yaka paça alıp, bakımevine tıkıp, telefonunu elinden alıp, evini, antikalarını elden çıkardılar ayol! Neyse, gerçek hayatta nazarım değmez, korkmayın. ;)

Hadi bakalım, güzel bir hafta olsun  diyelim o zaman. Açılmanın etkisiyle ve baharla ruhen gevşedi gönül yaylarımız sanırım ve umarım yeniden gerilmez. ;)

İyi seyirler. 

Başucunuzda Durmalık Nefis Üç Kitap

İlki psikiyatrist olmasına rağmen aldığı eğitimler sonrasında fonksiyonel tıp alanında da en bilgili ve işinin ehli genç isimlerden biri olan Dr. Deniz Şimşek'in Birim adlı kitabı. Bütünsel iyileşmeyi bilimsel bir yaklaşımla ele alan Deniz Şimşek, pek çok kronik hastalığın çözümünün ve sağlığa ulaşmanın yolunun vücudun ihtiyaçlarını hücresel düzeyde karşılamak ve ruhsal sağlığın üzerimizdeki etkisini anlamaktan geçtiğini söylüyor. Neredeyse tüm hastalıkları Bağırsaklar-İnflamasyon-Ruhsal sistem-İnsülin direnci-Metilasyon ana başlıklarıyla ele alarak gerçek bir iyileşme sağlanabileceğinin anlatıldığı bu başucu kitabı sayesinde kendi sağlığınız adına yapabileceklerinizi ya da rahatsızlıklarınızın çözümünün nerelerde yattığını görebileceğinizi, tahlillerinizi az çok yorumlayabileceğinizi ve kendinizi kimlere teslim edebileceğinizi öğreneceksiniz. Altını çizerek okunan pek çok yeri olan kitabın fazla tıbbi içerik içeren yerleri de mevcut, ama her detayı da sindirerek anlamak zorunda değiliz. Sonuçta doktor olmak için değil sağlıklı olmak ya da bilinçli bir hasta olarak yapabileceklerimizi öğrenmek için okuyoruz, değil mi? ;) Evde bulunması gereken kitaplardan bana göre.     


Sırada Wilhelm Schmid'in Mutsuz Olmak üzerine kısa ve öz bir yüreklendirmesi yer alıyor. Sadece 90 sayfalık bu mini minnacık kitap öyle bir bam telime dokundu ki anlatamam. Çağımızın en büyük sorunu olarak görüyorum "sürekli mutlu olmak zorundaymışız" gibi düşünülmesini ve yaşanmasını. Gerçekçi bakış açısını yitirmemize, sağlıksız beklentiler beslememize, sürekli zirveye çıkma çabasıyla yaşayıp sürekli tepe üstü çakılmamıza neden olan bir durum bana göre bu mutlu olma baskısı. Kronik stresin de kaynağı oluyor haliyle ve ne bireysel ne de toplumsal iyileşmeye yol açıyor. Oysa mutsuzluk da insana dair ve çok doğal bir his değil mi? Hatta dünyaya ve yaşama gerçekçi baktığımızda mutluluktan daha sık yaşanması olası bir duygu. O halde neden bunun aksi için zorluyoruz kendimizi? Neyse, ben susayım da "mutluluk diktatörlüğü"nü Alman filozof Wilhelm Schmid anlatsın size.   


Ve her kadının kütüphanesinde illa ki bulunması gereken şahane kitap Kurtlarla Koşan Kadınlar'a geldi sıra. O kadar tadı damağımda kaldı ki bir haftada okuyabildiğim 220 sayfanın sonunda başka bir zaman devam etmek üzere kendisini yeniden Okunacaklar rafına kaldırdım. Çelişkili gibi görünen bu sözler pek gerçektir ve kitabı okuyan her canlı bunu bir gün anlayacaktır.;) Psikanalist ve cantadora (öykü toplayıcısı) Clarissa Estés'in yazdıklarını okurken ve sindirirken biraz enerji harcıyorsunuz ama sonrasında ruhunuzda bıraktığı lezzet gerçekten şahane. Ayrıca öyküler halinde düzenlendiği için elinize alıp bir seferde bitirmek yerine ara sıra dönüp kendisine bir öykülük bile sığınabilirsiniz. 


Kadın psişesine dair bugüne dek hazırlanmış en kapsamlı inceleme, sözlük ve rehber niteliğindeki bu kitabın her satırı altı çizilesi. Kadınların doğalarına, duygularına, sezgilerine dönüşünün muazzam farklar yaratacağını, içlerindeki doğal sesi keşfederek güç ve yaratıcılıklarını nasıl artıracaklarını mini masallar aracılığıyla anlatıyor Estés. İçinizdeki o vahşi kadını bulmaya dair de müthiş bir istek uyandırıyor ruhunuzda. Tüm kadınlara başucu kitabı olarak kütüphanelerinde bulundurmalarını öneririm.

Kitabınız bol olsun! 

Afiyet Olsun!

Maslak Oto Sanayi içinde bulunan PG Art Gallery, Şubat ayında Seda Gazioğlu'nun Afiyet Olsun sergisine ev sahipliği yapıyor. Mesajı çok sert de olsa estetik açıdan çok güçlü ve güzel bir sergi bu. Çoğunlukla yerleştirmelerden oluşuyor. Üst katta ise video çalışmaları bulunuyor. 



Seda Gazioğlu, ziyaretçileri kurgusal bir yemek masasıyla karşılıyor. Sanatçı, bitmek bilmeyen türcülüğün irdelendiği bu masada, izleyiciyi gerçekler ve alışkanlıklarıyla yüzleşmeye davet ediyor. Sergide aynı zamanda, “Dominion Movement” tarafından drone ve gizli kameralarla çekilen endüstriyel hayvancılık sektörünün iç yüzünü gösteren bir belgesel gösterimi de yer alıyor. Konuyu farklı disiplinlerde de ele alan sanatçı, sözü ve müziği kendisine ait “Kimiz Ki Biz” isimli şarkısını da yine kendi hazırladığı animasyonlarla bezeli klibi ile birlikte sergiyle eş zamanlı olarak yayımlamış. Üretim
aşamasında kullandığı pek çok farklı medyum ile ifadesini pekiştiren Gazioğlu, izleyiciyi son dönemlerdeki tüketim alışkanlıkları ve hayvancılık endüstrisi üzerine düşünmeye davet ediyor.



Hazır olduğunda gel, çünkü sofra hazır.

 

Gel ki bugün gerçeklerle yüzleşelim ve alışkanlıklarımızı değiştirmeye cesaret edelim. Davranışlarımızla düşüncelerimiz arasındaki dengeyi bulalım.

Gerekirse tartışalım ama sonunda mutlaka sarılalım. Yeter ki sevelim ve yeni sorumluluklar alacak gücü toplayalım.

Ben, sen ve içindeki sen; ya da o an kim varsa etrafında ve belki de yalnız başına, yüzyıllardır yaptığımız gibi bir araya gelelim hakikatin sunulduğu bu masanın etrafında.

Hazır olduğunda gel, çünkü sonumuz yakın!

“Afiyet Olsun”





Her bir tabağa ve yanındaki kaşıklara, üstlerindeki hayvan ve insan işlemelerine hayran kalacaksınız. Tabaklarda hayvanlar, kaşıklarda ise bu kıyıma aracılık eden insanlar yer alıyor. Masanın üstünde üzerinde akrilik boya ve ojelerle gözler boyanmış kristaller ise evrenin göz yaşlarını simgeleyerek adeta "gör beni" diyorlar. Çok sevdim bu küçük ama etkisi büyük sergiyi. Umarım sizler de seversiniz.

İyi gezmeler. 

Kız Kardeşler ve Nefes

İki müthiş film bırakıyorum sizler için bu karlı hafta sonuna. Biri bir Türk filmi: Kız Kardeşler. Emin Alper'in yazıp yönettiği çok doğal, çok hakiki, çok kendine has sıkıntılı hallerle dolu bir Anadolu taşrası filmi. Üç kız kardeşin üçünün de oyunculukları harika. Cemre Ebüzziya'yı biraz biliyorduk başka filmlerden ama ortanca ve küçük kardeşleri canlandıran Ece Yüksel ve Helin Kandemir'e tam anlamıyla hayran kaldık diyebilirim. Ayrıca en büyük abla Reyhan'ın evlendirildiği yarım akıllı çoban Veysel karakterini canlandıran Kayhan Açıkgöz de favorilerimizden oldu. Kısaca konuya gelecek olursak annelerinin ölümünün ardından genç yaşta öksüz kalan üç kız kardeşin "neresi olursa olsun gidelim, yeter ki buradan kurtulalım" hissiyatıyla dolu sıkışıp kalmış köy yaşantılarına tanıklık ediyoruz. Besleme olarak verildikleri evlerden çeşitli nedenlerle dönüp yeniden baba ocağında bir araya gelmelerine rağmen bir an önce gitme çabası ve yarışı içindeler.  Her birinin ayrı bir içe işleyen hikayesi var. Ve hiçbiri kurtuluş umudu olarak bel bağladıkları şehirli karakterlerin -bu durumda doktor Necati'nin, hatta belki Ankara'daki teyzenin temsil ettiği- zerre kadar umurunda değil. O kadar güzel diyalogları olan, duygu dolu ama sömürüsüz ve yapmacıksız bir film ki her dakikasına hayran oldum. Kesinlikle izlemenizi öneririm.



Andrew Garfield ve Claire Foy'un baş rollerini üstlendiği bir gerçek yaşam öyküsü var sırada: Nefes. İnanılmaz ilham verici ve gerçek anlamda bir aşk hikayesi bana göre. Anlamlı bir hayatın ve her şeye rağmen nefes aldığın sürece dolu dolu yaşamanın ve sevmenin ne demek olduğunu bu kadar kısacık bir sürede ancak bu güzel film ve yaşam öyküsü anlatabilir herhalde. Filmin konusu kısaca şöyle: 1950'li yıllarda birbirlerine çok aşık olarak evlenen genç çift Diana ve Robin Cavendish, evliliklerinin ilk yıllarında görev için Kenya'da yaşarlarken ve Diana hamileyken bir anda hayatları tamamen değişir. 28 yaşında çocuk felci yüzünden bir anda tamamen yatalak hasta olarak kendisine biçilen birkaç aylık yaşamı sürmek zorunda kalan bir Robin ve yeni doğum yapmış bir Diana ve kucaklarında Jonathan olarak yepyeni ve çok zorlu bir yaşam mücadelesi beklemektedir. Ama burada hikayeyi değiştiren kişi tüm azmi, sevgisi, kocasını yüreklendirmesi ve desteklemesi ve bir an bile yaşam dışında bir seçeneğe yer vermemesiyle Diana olur. Çok acıklı, üzücü, korkunç bir öykü ve bir dram bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bu film umudun, sevginin, hayatta o tek nefes olduğu sürece neler başarılabileceğinin, nasıl başkalarına da yararlı olunabileceğinin, karanlığa ışık yakmanın, sevginin iyileştirici gücünün ve zarif sonların hikayesi. Ve bu gerçek yaşam öyküsü çiftin çocukları Jonathan Cavendish'in yapımıyla karşımızda. Mutlaka izleyin.  



O zaman artık yılların acısını çıkaracak kar gelsin mi? Şarap ve kahve stoklarımız tamam mı? Elmalı tarçınlı kek ya da üzümlü kurabiye kokuları evleri sarsın mı? ;)

İyi hafta sonları!