Sergi Haberi: Divane

Haniyeh Aeini’nin tamamı akrilik eserlerden oluşacak “Divane” isimli sergisi 10-31 Ekim 2018 tarihleri arasında Galeri Eksen’de gerçekleşecek.

Haniyeh, yaşamın zorluklarını farklı anlam ve anlatılara sarılarak azaltan ve bu sayede kendi olmayı başaran figürlerin fedakarlıklarını, eserleriyle gözler önüne seriyor.




Sergideki eserlerde “divane”nin toplumsal maskelerini sıyırıp, kimliğine dair yoğun ve uçlardaki duygularını ifade edişine tanık olacaksınız. Haniyeh’nin çizgilerinde insanın güzellik, gerçeklik ve “ben” olmak üzerine arayışını görebileceksiniz.

Zıtlıkları, varoluşu, kozadan kurtuluşu izleyebileceğiniz eserler, 31 Ekim 2018’e kadar Galeri Eksen’de.

İyi gezmeler!

Sergi Haberi: Melih Püskülcü'den Yüzler


Heidegger'a göre varoluşun temel kategorileri ya da temel biçimleri şöyle sıralanır; hal ya da duygu, anlama ve konuşma.



Bu üçü içinde hal ya da duyguyu (stimmung) ele aldığımızda, bir varlık kipi olarak en temel halimizin endişe (kaygı-angst) olduğunu belirtir. Bu endişe ya da kaygı, nesnesi belli olmayan türde bir korku olarak da ifade edilebilir. Geleceğin belirsizliğinin üzerimizdeki sürekli etkisi diyebiliriz buna!




Son yıllarda üzerinde çalıştığım bu insan yüzleri bu türden bir varoluşsal kaygının dışavurumunun izlerini taşımakta. Ancak belirtmeliyim ki bu yüzler bu izlenimi yaratsın diye değil, çalışmanın hezeyanı içinde kendiliğinden, adeta karşı konulmaz bir biçimde beliriyor.

Bunun en büyük nedeni de muhtemelen, kalabalıklar içinde sürekli olarak izlediğim tek tek yüzlerin birinden diğerine gide gide bir insan idesine evrilmesi; tüm zamanların tedirgin insanına!


Melih Püskülcü



Sanatçı yirmi beş yıla varan çalışmalarında resmin geleneksel olan peyzaj ve ölüdoğa gibi  konularının yanında portrelere ağırlık vermiş ve figüratif soyutlama diyebileceğimiz bir tekniği benimsemiştir.

Günümüzde resim ve felsefe alanları ile ilgili olarak çalışmalarını sürdürmektedir.


Sergi, 11- 30 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin'de izlenebilir.



Adres: Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy, Beşiktaş İstanbul
Tel: 212.263 74 81
Galeri Selvin, Pazar günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

Sergi Haberi: Datça Ruhu

Datça’da yaşayan 21 sanatçının eserlerinden oluşan “Datça Ruhu” Karma Sergisi 1-14 Ekim tarihleri arasında Datça Liman Sanat Galerisi’nde açılıyor. Sergiyi Datça Kent Konseyi Kültür Sanat Bilim Grubu düzenledi. Küratörlüğünü ise Ayşe Gülay Hakyemez yaptı.

Datça sakinlerinin, Datça’nın havası, denizi, çiçekleri ve hayvanlarının oluşturduğu benzersiz Datça Ruhu’nu resim, illüstrasyon, heykel ve enstalasyonlarıyla betimleyen sanatçılar:

Volkan Akmeşe, İdil Berf, Sema Boyancı, Zeynep Bozoğlu, Evrim Bozyel, Ayça Bumin, Şebnem Çaylan, Serap Çota, Gülsen Erdoğan, Nahide Erol, Tamer Ertuna, Gözde Yaldızciyan, Yasemin Gök, Özgül Kahraman, Melek Şule Kantürk, Nezaket Koç, Serap Riedel, Korkut Sönmez, Zeynep Şankaynağı, Mine Soral, Mehmet Ünsalan.

(Sağ: Korkut Sözmez; Sol: Serap Riedel )

Datça'ya yolu düşenlerin 1-7 Ekim ve 8-14 Ekim haftalarına bölünerek iki hafta boyunca gezilebilecek sergiyi kaçırmamalarını öneririm. 

İyi haftalar!

83 1/4 Yaşındaki Hendrik Groen'un Gizli Güncesi

Yeni bir yıl, yaşlıları hala sevmiyorum. Yürütecin peşinden ayaklarını sürüyerek yürüyüşleri, yersiz sabırsızlıkları, bitmeyen şikayetleri, çayın yanında yedikleri kurabiyeleri, inleyip sızlanmaları.Ben mi? Ben kendim 83 yaşındayım” 

Bir kitap sayfasında ya da dergisinde şu cümlelerle başlayan tanıtım yazısının tamamını bile okumadan karar vermiştim zaten bu kitabı almaya. Çok tatlı değil mi 83 yaşındaki bir yaşlının ağzından yaşlılığı dinlemek? Üstelik öyle nostaljiye bayılan, yanımdan çocuk-torun eksik olmasın diyen, ne olursa olsun yaşayayım kafasında olan bir yaşlı değil Hendrik Groen. Geriatristine gerekli olması halinde ötenazi istediğini belirten, huzurevinin sürekli şikayet eden yaşlılarından köşe bucak kaçan, Tanrı'yla birbirlerini rahatsız etmeme anlaşması yapmış, engelli scooter'ına binerek dört tel saçını rüzgarda dalgalandırmayı seven, dört tel saçı için iki ayda bir berbere giden, kendi çapında aşık bile olan, hasta bezi kullanma fikrinden nefret eden, her gün yazarak kendini iyileştiren BHÖ (Biz Hala Ölmedik) grubu üyelerinden. ;)


Yaşlılığın esprili bir dille anlatıldığı ancak gerçekçi bir bakışla hüzünlü taraflarına da değinen 83 1/4 Yaşındaki Hendrik Groen'in Güncesi takma bir isimle yazılmış. Yani Hendrik Groen'in ardındaki gerçek kimliği bilmiyoruz. Gerçek bir günlük mü, kurgulanmış bir roman mı onu da bilmiyoruz. Ama ben gerçek bir karakter olmasını çok istedim kendisinin, çünkü bu yaşlı profilini çok sevdim. 

Hollanda'da bir huzurevinde kalan Hendrik Groen her gün olanları kısacık da olsa günlüğüne not ediyor. Yaşlıların çay saati dedikoduları, yangın tatbikatı sırasındaki ağır aksak hareketleri, ufak tefek sakarlıkları, gençlerin zoraki ziyaretleri gibi sevimli ve komik konuların yanında alzheimer olduğu anlaşılan bir dost ile gerçekçi bir yol planı çizme, hoşlanılan bir komşunun felç geçirmesi, içkisinden asla vazgeçmeyen bir arkadaşın ayak parmaklarının kesilmesi, her ay cenazeler sonrasında boşalan ve yeni sakinlerinin yerleştiği odalar, kışın düşme korkusuyla pencere önüne mahkum kalma gibi hüzünlü yaşlılık gerçekleri de var bu kitapta. Toplumun ve daha genç insanların yaşlılara nasıl baktığı da o hüzünlü gerçeklik kısmına dahil. 

Ben çok severek okudum bu romanı. Umarım Hendrik gibi 83 yaşında günce yazabilen, akşamları bir iki kadeh şarabını içen, bedeninin elverdiği aktivitelerden hiç vazgeçmeyen ve şikayet etmeden yaşayabilen bir yaşlı olurum. (İlk üçü olurum da sonuncusuna söz veremiyorum sanki, yaşlılığın şanındandır şikayet etmek yahu! ;)) ) 

Alıntılar

* "Dün en güzel günlerimizden birini yaşadık yine; bir kalp krizi, bir kalça kırılması ve boğazına takılan bir Bastogne kurabiyesinden dolayı az kalsın boğulan biri. Ambulans gidip geldi; öğleden sonra üç sefer yaptı. İnsan yetişemiyor; o kadar çok konu konuşuluyor ki kahve ve çay saatlerinde."



* "Everest Dağı'na tırmanmış seksen yaşında bir adam var. Ben kaldırım kenarını çıkmaya zorlanıyorum. bu hiç adil değil."

* "Beklenilenin aksine yıllar içinde ufak şeylerle uğraşmak daha önemli hale gelir, geniş düşünme ise azalır. Yaşlı ve bilge olmak kuraldan çok istisnai bir durumdur."

* "Hasta çocuklar için klinik palyaçolarından sonra şimdi de yalnız yaşlılar için palyaçolar görevlendireceklermiş. Onları şimdiden uyarmak isterim; kalan en son gücümle, beni neşelendirmeye gelecek olan palyaçonun neşeli, ukala kafasını tavayla yaracağım."

* "Dalgınlık. Yaşlılar tıpkı çocuklar gibi sürekli bir şeylerini kaybederler, ancak her şeyin yerini bilen bir anneleri yoktur artık."

Keyifli okumalar.. Ve iyi hafta sonları hepimize!

4 3 2 1

En sevdiğim yazarlardandır Paul Auster. Bu son romanı 4 3 2 1'i de neredeyse kendisi kadar büyük bir heyecanla bekliyordum. Biliyor musunuz bilmem, ama Paul Auster üç yılda yazdığı bu romanını bitirmeden ölürsem diye çok endişeleniyordu ve hayatımın kitabını yazdığımı söyleyebilirim demişti bitirdikten sonraki bir söyleşisinde. Ben de okurken ara sıra aklıma acaba son kitabını mı okuyorum düşüncesi geldi ve hüzünlendim doğrusu. Lütfen öyle olmasın ve henüz 70 yaşında olan canımız Paul Auster en az beş roman daha yazmadan bu dünyadan göçüp gitmesin. Tamam, her biri bu roman gibi yaklaşık 1150 sayfa olmak zorunda değil. ;)


Yazarın kendi yaşamından izlerin bolca olduğu bu romanda 1968 üniversite olayları, Vietnam Savaşı, Martin Luther King ve Kennedy suikastları, Kanlı Pazar ve daha pek çok toplumsal olay da yer alıyor. Haliyle 20. yüzyılın ikinci yarısına da ışık tutan bir roman diyebiliriz. Ana karakter Ferguson'un yaşamının dört farklı halini okuyoruz. Ailesi, ergenliği, okul hayatı, aşk hayatı, üniversite ve yetişkinlik hayatına geçişi gibi Ferguson'un yaşamının farklı evreleri için dört farklı senaryonun gerçekleşmesi halinde neler olurdu, yaşamı nasıl farklı yönlere akabilirdi diye görüyoruz. Bana böyle "Sliding Doors" ya da "Run Lola Run" tarzı alternatif hayat kurgularıyla gelin. Hele üstüne bir de Paul Auster anlatımı olsun, içinde Brooklyn, Paris, yazarlık (Taban İkizleri adlı bir çift ayakkabının hikayesine bayıldım mesela), aşk acıları, dönemin sosyal ve toplumsal halleri olsun -ergen seks hayatı ve beyzbol olmasa da olurdu ama n'apalım artık ;P- tadından yenmez. Çok severek okudum 4 3 2 1'i. Kalınlığı gözünüzü korkutmasın, severek okuyacağınıza eminim.

Alıntılar

* "...kuru ekmek kırıntıları yemek zorunda kalacakları için değil, annesinin artık kendisinden daha güçlü olmadığını, dünyanın indirdiği darbelerden onun da kendisi kadar incindiğini, annesinin kendisinden daha büyük olması dışında aralarında fark olmadığını anladığı için ürktü."

* "Ne tuhaf bir çiftti o ikisi - her düşmanca hareketi sevgi çığlığı olan yaralı bir oğul ve onu tokatlamayarak, hakaretlerine izin vererek sevgisini gösteren yaralı  bir baba."

* (Suç ve Ceza'yı okuyan Ferguson'un düşünceleri) "...eğer bu bir kitabın ulaşabileceği nitelikse, eğer bu bir romanın insanın yüreğini, aklını ve dünya hakkındaki duygularını etkilemesine bir örnekse, o zaman roman yazmak insanın hayatında yapabileceği en iyi şeydi, çünkü Dostoyevski ona kurgulanmış hikayelerin eğlence ve vakit geçirme aracı olmanın çok ötesine geçebileceğini, insanı altüst ve tersyüz edebileceğini, insanı hem yakıp kavuracağını hem donduracağını hem de çırılçıplak soyup evrende kopan fırtınaların içine fırlatacağını öğretmişti..."

* "Ne hissediyorsak onu hissediyoruz demektir ve duygularımızdan sorumlu olamayız. Hareketlerimizden sorumluyuz ama duygularımızdan değiliz."

* "Ferguson böyle yaparak güçlü olduğunu sanıyordu, ama sonradan gelecekteki kimliğinin perspektifinden geçmişteki davranışını değerlendirince yaptığının inatçılıktan başka bir şey olmadığını anladı. İnatçı gurur demek de sonuçta 'aptal' sözcüğünün başka bir tanımı demekti."

* "Gerçekten ciddi olan tek bir felsefi sorun vardır, o da intihardır. Yaşamın yaşamaya değer olup olmadığı hakkında karar vermek felsefenin o temel sorununu cevaplamaktan ibarettir."

Keyifli okumalar!