Positano

Gezinin en merak edilen şehrine gitme zamanı. Ravello-Positano arası 22 kilometrecik olsa da GPS süreyi bir saat gösteriyor. "Ay şaşırdı bu herhalde" demiyoruz, zira Sorrento'dan Ravello'ya gelirken de Amalfi Coast trafiğini ziyadesiyle yaşamıştık. O yüzden tıngır mıngır, aşağıdaki kolajın solundaki fotoğraftaki kıvamda ilerliyoruz hedefe doğru. Trafik bir an olsun azalmadığı gibi tünel girişinde iki büyük araç karşılaştığında falan ortam bildiğin sıkışmışlık korkusu tadında incelenmeye uygun bir ruhsal travmaya dönüşüyor! Adamlar akın akın turist gelen yere duble yol falan yapmamışlar, kayaları delip geniş tüneller açmamışlar, hatta bizim Kaş-Kalkan yolu bildiğin otoban bunun yanında. Neden acaba? Bizim gibi güçlü devlet değiller demek ki!


Ay neyse, look at the tabela, ayol! ;) Ne büyük mutluluk okların üstünde şunların yazdığı bir yolda yolculuk etmek. Positano'ya yaklaştığımızı bu daracık yolun bir kenarına park etmeye başlamış arabalardan anlıyoruz. Neredeyse bir önceki kasabaya kadar uzanan park etmiş araçlarından inip sıcak, yokuş demeden aşağı yürüyenlere şapka çıkartıyoruz doğrusu. Biz oldukça merkezdeki Di Gennaro park yerine bırakmayı tercih ediyoruz aracımızı. Ve iki dakika içinde kendimizi şehrin göbeğindeki kilisede buluyoruz. Bu meydanın bir yerinde romantik şehrin kuralları da mevcut. 


Daha sonra inişe devam ederek o meşhur Positano fotoğraflarının çekildiği plaj olarak tanıdığımız Spiaggia Grande'ye iniyoruz. Dimdik yamaçlara sıralanmış rengarenk evleri en iyi buradan görebilirsiniz. Gerçekten manzaralar nefis. Ama kalabalık sezon olmasa çok daha nefis olabilirdi. Arabada n'olur n'olmaz diye bir plaj çantamız da duruyordu ama şu curcunayı ve yüzme alanlarının minicikliğini görünce "yok, biz almayalım, önümüzde Kaş var nasılsa" dedik. Ve Kaşımın halk plajına bile kurban olsunlar ayol, bu ne?! Şu denizde nasıl keyifle yüzülebilir ki? 


Çok dik olmayan bir yokuştan yürüyerek bu plajın daha küçük versiyonu olan Spiaggia Fornillo gözümüze çok daha güzel göründü. Yani denize girmeyi düşünseydik, orayı tercih ederdik. Daha az tekne olması, rengi ve nispeten sakinliği daha bize göre gibiydi. 


Öğle yemeği molası için de La Cambusa'yı tercih ettik. Kendimize yarı manzaralı bir masa bulup leziz deniz ürünleri ve bir şişe beyaz şarap ile biraz kalabalıktan ve sıcaktan kaçma molası vermiş olduk. Çok güzel bir restorandı, tavsiye ederim. 


Ama Positano'yu gezmek için de sanki düşük sezon daha iyi olabilirmiş, çünkü daracık sokaklarda omuz omuza yürümek, insan kalabalığından fotoğraf çekememek, butiklerin vitrinlerine bile bakamamak insanın aldığı keyfi bir tık azaltıyor doğrusu. Sıcak ve trafik de bunaltıcı olunca ve deniz tatili için de düşünmüyorsanız burayı, bence Kasım ayında falan gezmelisiniz. Eminim çok daha güzel olur.  


Yine de yakalayabildiğim birkaç insansız manzara sahası fotoğrafını paylaşayım dedim. Gitmişken mutlaka şehrin en iyi otellerinden biri olan Palazzo Murat'ın avlusuna bir göz atın ve hatta belki bir günbatımı kokteyli için barına uğrayın. Yine otelin bulunduğu sokaktaki butiklere, stantlara ve sanat galerine göz atın. Çok sevkli şeyler var. Onun dışında zaten birkaç minik ara sokaktan ibaret şirin bir sahil kasabası burası. Her mağazasını gezseniz bile en fazla iki saatinizi alır. 


Elbette gece hayatının ve lüks restoranların da çok bol olduğu bir yer Positano. Ama o konuda size çok öneride bulunamayacağım, çünkü biz gün batımı biramızı da içtikten sonra "ay başım şişti, sersem oldum ayol kalabalıktan! Gel biz huzur dolu Ravellomuza atalım kendimizi"  diyerek gecesini görmeden ayrıldık buradan. Positano ya da Amalfi'de konaklamama kararımdan dolayı da kendimi bir kez daha kutladım bu arada. Kendimizi iyi tanıyarak verdiğim doğru bir karar olmuş bizim açımızdan. Ayrıca parayla huzuru satın alamazsın dedikleri doğru işte. ;P Ravello hem daha huzurlu, hem daha uygun fiyatlı, hem de nefis restoranlara sahip bir yer. Bizim kafadaysanız aklınızda olsun derim.

E artık doların ve Euro'nun haline bakınca bir müddet yurtdışı tatil yazamayız gibi görünüyor. "Seneye Mart sonunda Japonya'da sakuraları mı görsek"ten "Haziran'da Karadeniz yaylalarını gezeriz olmazsa" kıvamına geldim ben son birkaç günde. Tabi bu işin şakası diyeceğim ama şakalık halimiz de kalmadı. Ülkeyi kötü günlerin beklediği açık. Akıl ve bilimden uzaklaştığımız da çok açık. Hepimiz hasarla çıkacağız bu işten, o da çıkabilirsek tabi. Umarım en az hasarla atlatmayı, akıl ve ruh sağlığımızı korumayı becerebiliriz bu uzun vadeli süreçte. 

İyi hafta sonları!

Hüzünlü Antik Kent Pompeii ve Bosco de Medici

Pompeii antik kenti Napoli havaalanına çok yakın olduğu için aslında ilk gün ya da dönüş günü gezmek daha mantıklı olabilir diye düşünmüştük. Ama daha sonra hassas Güney İtalya insanının turist arabalarının bagajlarını asla affetmediğini her blogda, forumda okuyunca dımdızlak kalmayalım ortada diye arabada bir şey bırakmadan gezebileceğimiz bir ara günü seçtik. Ravello'dan yaklaşık 50 dakikada ve neyse ki Amalfi sahili gibi trafikli değil ama yine kıvrım kıvrım bir yolla Pompeii'ye varabildik. Aşağıda GPS ekran görüntüsü yollara bir örnek olsun. ;) 

Vezüv Yanardağı'na ise çıkmamaya, kendisiyle uzaktan selamlaşmaya karar verdik. Etna Yanardağı'na çıkmıştık ve çok etkileyiciydi, ama bu kez ne bileyim işte, o havada değildik. Güney İtalya geziyoruz yahu, ayakkabılarımız kirlenmesin, çıkışta belki bir plaj, belki bir şarap bağı yaparız, daha sefa odaklı takılalım dedik. Ama gezmek isterseniz Pompeii ile çok yakın olduklarını ve ikisini aynı gün içinde yapmanın mantıklı olduğunu söyleyeyim.  


Pompeii'nin hikayesi hepimizin bildiği gibi gibi korkunç. Koca bir kent 79 yılında adeta Vezüv'ün saçtığı dehşete gömülüyor. Dönemin önemli ticaret merkezlerinden biri olan 20000 nüfuslu bu liman kentinden geriye kalanlar ise yaklaşık 1700 yıl boyunca küller altında kalmaya devam ediyor keşfedilmeden. Ta ki 1748 yılında keşfedilip de Roma İmparatorluğu'na dair izlerin de ortaya çıkmasıyla birlikte burada biz zamanlar var olan yaşam anlaşılabiliyor. 


Açıkçası bu kadar iyi korunmuş, dev bir antik kentle karşılaşacağımızı tahmin etmiyordum. Burayı görenlerden en çok duyduğumuz şeyler tahmin edebileceğiniz üzere lavların altında kalan insanların katılaşmış bedenlerinin etkileyiciliğiydi. Ama sarayı, tiyatrosu, tapınakları, genelevleri, hamamları, ticaret merkezleri ve daha pek çok yapısıyla bu kadar devasa bir antik kent görmek benim için şaşırtıcı oldu. Hikayesi daha çok satan turistik bir yer değil yani burası. Antik kentlere meraklı olanlar için adeta bir cennet hatta. 

Çok zengin bir zevk-i sefa şehriymiş burası. Şehrin kaymak tabakasının yaşadığı evleri, sokakları gezerken buradaki yaşamı canlandırabiliyorsunuz. Her şey o kadar canlı duruyor  ki günlerce üstlerine yağan küller ve kızgın taşların altına gömülüp yüzlerce yıl orada kalmamış gibi sanki. Duvar resimlerinin, orijinal boyaların ve mozaiklerin, çanak-çömleklerin, hatta bazı tabelaların bile günümüze kadar nasıl ulaştığını görmek inanılmaz. Bu arada hâlâ kazı çalışmalarının devam ettiğini ve her geçen gün yerin altında kalan yaşantıya dair daha fazla bilgi edinildiğini söyleyelim. 



Elbette ki bir liman kentinin olmazsa olmaz popüler duraklarından biri de genelevlerdir. Pompeii'de de hamamların çok yakınında yer alan genelevlerin girişinde muhtemelen o dönemki kuyrukları andıran bir kuyruk vardı. ;) Tabi ki biz de kuyruktaki yerimizi aldık ve minicik odaları olan bu genelevlerin içinden geçtik. 


Hem girişteki camlı bölmede hem de kazı alanı içindeki çeşitli yerlerde pek çok kez taşlaşmış yetişkin ve çocuk bedenlerine rastlayacaksınız. Ölümlerin en birincil sebebinin çıkan zehirli gazların solunması olduğu düşünülüyor. Bazı bedenlerin ağızlarını ve burunlarını kapatmaya çalışarak can verdiklerini de görebiliyoruz. Korkunç bir trajedi. Ve büyük olasılıkla şimdiki olanaklar dahilinde bu kadar insanın ölümünün önlenebilir olduğunu düşünmek işi daha da trajik kılıyor. 


Ve koca antik kenti gezisinin ardından en çok aklımda kalan görüntü de Forum alanında çektiğim katil ve kurbanın aynı karede olduğu şu fotoğraf olacak. Doğanın gücünü ve sonsuzluğunu ve son sözü söyleyenin daima doğa olduğunu da anlatır nitelikte. 


Pompeii giriş ücreti kişi başı 11 Euro. Ve en az 2 -ilginize göre daha fazla- saatinizi ayırmanız gerekiyor. Dolayısıyla sıcak mevsimlerde gittiğinizde gezinizi öğle sıcağı bastırmadan ya da sonrasında planlamanızı, yanınızda su ve şapka bulundurmanızı kesin tavsiye ederim. 

***

Etna gezisinden yanardağ eteklerindeki mineral zengini topraklarda nefis şaraplık üzümler yetiştiğini ve harika şaraplar üretildiğini hatırlıyordum. O yüzden geziyi planlarken Vezüv yakınlarında da bu tür şarap bağları olup olmadığını araştırayım dedim ve bingo! Gerçekten de burada pek çok bağ evi bulunuyor ve konaklama ve restoran seçenekleri de sunuyorlar. Biz Bosco de' Medici'yi tercih ettik. Doğru tercihmiş. 


Asmaların altına yerleştirilmiş masalarında, huzur dolu sessizliğinde son derece lezzetli yemeklerinin ve bir şişe Lava Rubra'nın tadını çıkardık uzun uzun. Şarap bağında öğle yemeğine bayılırım diyenlerdenseniz sizi gözü kapalı buraya alabiliriz. Çıkışta arabanıza birkaç şişe şarap da atabilirsiniz tabi. 

Sırada gezinin son yazısı Positano var. Sonra muhtemelen yine uzun bir ara, çünkü hafta sonu İsocuum geliyor. ;)

Ravello Notları

Haziran ortasındaki Güney İtalya gezimizde üç gece kaldığımız ve şahsen benim en sevdiğim, en huzur bulduğum şehir Ravello oldu. Buradan günübirlik Positano, Amalfi ve Pompei'ye de gidip geldik elbette, o yüzden üç tam günü geçirdik diyemem. Ama akşamları buranın huzuruna ve güzel restoranlarına ve güzel dairemize kaçmak çok iyi geliyordu bize. Ravello'da Residence Le Villette'de kaldık. Merkezde, tüm şehir gibi o yemyeşil vadiye bakan, tertemiz daireleri ve otoparkı ve hatta -kullanmamış olsak da- teras katında vadi manzaralı havuzu olan bir apart otel burası. Biz bayıldık. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalırım. 


Ravello küçücük meydanı, yine minik bir Duomo'su ve meydan kafeleri olan tipik bir küçük Avrupa kasabası. Seramik ve hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı iki küçük ara sokağı var. Her köşesinden fıstık çamlarıyla süslü nefis manzaralar görmek mümkün.   


Ama en çok da Villa Rufolo'dan. Burası şehrin adeta simgesi gibi zaten. Ravello fotoğraflarına baktığınızda illa aşağıdaki kolajın sağındaki fotoğrafa benzer bir görüntü karşınıza çıkacaktır. İşte o fotoğraf olağanüstü güzel bir bahçesi olan Villa Rufolo'dan. 13. yy'dan kalma bu tarihi yapının o ihtişamlı yıllarında "yılın günlerinden daha fazla odası" olduğu biliniyormuş. Başlangıçta Güney İtalya'nın ünlü Rufolo ailesine ait olan bu bina ve bahçelerin şimdiki sahibi ise İskoç bir sanayici olan Francis Nevile Reid'miş. Arap, Normandiya ve Sicilya etkileri taşıyan sütunlu, kuleli, kuyulu, avlulu yapının yine de en etkileyici bölümü kesinlikle bahçeleri.  


Ve geliyorum işin en etkileyici kısmına. Bu bahçede her yıl Ravello Uluslararası Müzik Festivali kapsamında müthiş klasik müzik konserleri veriliyormuş. Biz oradayken bazı bölümlerde sahne kurulum çalışmaları devam ediyordu zaten. Aşağıda gördüğünüz şekilde kurulan platformlarda insanların akşamüstü böyle bir manzaraya karşı konser dinlediğini düşünebiliyor musunuz? Ne kadar büyüleyici! E, citta della musica olmak kolay iş değil tabi. Öyle "şunu yıkıp en barok'undan bir opera binası dikelim şuraya" demekle değil kültürle oluyor bu işler. 


Neler Yedik?

* İlk gün odaya yerleşip de Amalfi'ye yürüyüşe çıkmadan önce methini çok duyduğumuz Trattoria Cumpa Cosimo'ya attık kendimizi. Burayı daha sonra gündüz ve gece hep dolu gördüğümüzü belirtmem gerek. Geleneksel bir İtalyan lokantası olan çok şirin ve çok lezzetli yemekler yiyebileceğiniz bir yer. Biz soslu köfte -o günün spesiyaliydi- ve değişik makarna çeşitlerinin tadımlık olarak yer aldığı bir tabağı şarabımızla bölüştükten sonra üstüne de espresso eşliğinde nefis bir limonlu keki paylaştık. Hepsi de son derece lezzetliydi. Tavsiye edeceğim bir durak. 


* İkinci mutlaka gidin diyeceğim lezzet durağı ise Mimi Bar Pizzeria. Foursquare'deki o 9 notunu sonuna kadar hak ediyor. Hayatımda yediğim en güzel pizzalardan ve burrata peynirlerinden birini burada yemiş olabilirim. Hepsinin ev yapımı ekmeklerinin hastasıyım zaten. Şarap konusunda çok ilgili ve yardımcı, genç, güleryüzlü servis elemanları var. Limoncello ikramı olmazsa olmaz tabi ki. İç dekorasyonu da çok sıcak ve sevimli ama biz arka taraftaki bahçesinde oturduk. Eve dönerken şarap ya da limoncello da alabilirsiniz buradan, aklınızda olsun. Mutlaka denemelisiniz dediklerimden.


* Kahvaltı için her gün gitmeye bıkmadığımız karbonhidrat durağımız ana meydandaki Al San Domingo pastanesini de mutlaka denemelisiniz. Tatlı çörek çeşitleri ve kahveleri inanılmaz lezzetli. 


* Bir de sürekli önünden geçtiğimiz bir wine bar vardı denemek istediğimiz. Önüne iki küçük masa atılmış, bir de fıçının üstünde duran şarap şişeleri ve menüsüyle çok şirin bir görüntüsü olan ama denemeye sıra gelmeyeceğini düşündüğümüz bir yerdi. Son gün canımız sadece peynir tabağı ve şarap ile geçiştirmek isteyince aklımıza burası geldi. Küçücük bir yer olduğunu düşündüğümüz Enotavola Wine Bar meğer arka tarafında ve içinde geniş açık ve kapalı oturma alanları olan kocaman bir yermiş. Geniş bir şarap ve yemek menüsü de olan çok huzurlu ve keyifli bir durak olduğunu söylemeliyim.  


Şimdi düşünüyorum da bu yaza neden kilo fazlasıyla ve sürekli ağrılarla girdim diye, aslında sadece Ravello'da bile yediğim karbonhidrat, şeker ve içtiğim içkiyi bile vücut tolere edememiş olabilir. ;P Pişman mıyım, hayır! Ama bundan sonra İtalya planlayacaksak eğer yaz öncesi olmamasına dikkat edeceğim, orası kesin. ;)

İyi haftalar!

Mülksüzler ve İstanbul'da Kedi

Bir edebiyat klasiğini daha bitirmenin haklı gururunu yaşıyorum sevgili okur. Geç de olsa güç olmadı ve Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler adlı romanını okudum. Bilim kurgu türü en favorim olmasa da hem anarşist hem de feminist bir kadın yazarın yazdığı bu romanı merak ediyordum. Ve evet, olay yerinin bilim-kurgu karakterine rağmen de çok sevdim.

Kısaca konuya gelirsek, şu an hayal etmemizin bile çok zor olduğu, kapitalizm karşıtı bir sistemi sorgulatıyor bize Le Guin. Adını anarşizmden alan, kıt kaynaklı ve fiziki koşulları zorlu Anarres adlı gezegende sahip olma kavramı yok. O kadar ki giysilerden, yiyeceğe, kalınacak yerlerden, çocuklara ve eşlere kadar hiçbir şeye ve kişiye sahip olmak yok. Her şey iş bölümüyle ve ihtiyaca göre yapılıyor. Örneğin üç ay madende çalışıp, sonraki beş ay çocuk bakabilirsin. Adı USA ve USSR'ın birleşimiyle oluşturulmuş Urras gezegeninde ise her türlü kaynağa ve teknolojiye sahip, kapitalist bir düzen hakim. İki tarafın da eksilerinin çarpıcı bir şekilde ortaya konduğu bir kitap bu. Bunu da çalışmalarını yürütürken iki taraf arasında gidip gelen fizikçi Shevek sayesinde anlıyoruz. Mülksüzlük bir ütopya gibi görünse de kendi içinde boğucu ve baskıcı tarafları olan bir sistem. Kapitalizm zaten hepten heba olmuşluk, okumasak bile içinde yaşayarak biliyoruz.  Anlayacağınız yine bir çıkış yolu bulamadık, a dostlar! ;) Geyik bir yana, nefis bir zihin açıcı roman. Benim gibi okumaya geç kalanlardansanız da daha fazla gecikmeyin. 


Alıntılar

* "Yedi kuşak boyunca o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı."

* "Birçok kadının bir erkekle tek ilişkisi sahip olma ilişkisidir. Ya sahip olma, ya da sahip olunma. Erkeğin istediği özgürlüktür. Kadının istediği mülkiyettir. Seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. Bütün kadınlar mülkiyetçidir." 

* "Düşüncenin doğasında iletilmek vardır: yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir. Işığı arar, kalabalıkları sever, melezleşmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür."

* "Ona sahip olmuşlardı. Onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. Birey Devlet'le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: üstelik parayı da kendisi basar."

***

Şu an elimde olan kitap ise aşağıda gördüğünüz ve önerilenler bölümünde çıktığı için Internet alışverişinde aldığım, elime ulaşınca da şiir dolu olduğunu gördüğüm bir şiir-roman. Gündüz Vassaf'ı yıllar önce Cehenneme Övgü ve Cennetin Dibi kitaplarından hatırlarım ve en son da o yıllarda bırakmışım. Çok severek okumuştum onları. O yüzden bunu, üstelik adını ve kapağını  görür görmez sipariş ettim tabi ki. İstanbul'da Kedi'yi okuyorum şu an Kaş kedilerinin arasında. ;) 


Muhtemelen bir kitapçıda sayfalarını karıştırıp da şiirlerle dolu olduğunu görmüş olsaydım almamış olurdum bu kitabı ama şimdi bitirmek üzereyim ve keyif de aldım kedi şiirlerinden ve çizimlerinden. 


Şuna benzer sayfalarla dolu bu kitabı kedi severlere kesin tavsiye ederim. Ama tür ve edebi keyif anlamında herkese tavsiye edebilir miyim bilemedim. Bence kendisine kitapçıda bir göz atmadan karar vermeyin siz yine de. ;)

Şairin Romanı

Kitapların ve blogların okunmadığı zamanlarda yaşıyoruz ama ben her ikisinden de kopamıyorum doğrusu. Kitap okuma hızım ve konsantrasyonum oldukça düşük bu sezon, ama zaten bu sezon her anlamda biraz düşük tempolu açıldı benim için. Blog yazmayı da eskisi kadar sıklıkla yapamıyorum. Hatta tamamen sosyal medya hesaplarına mı dönsem diye düşünüyorum ama sonra kendime kişisel arşiv oluşturduğumu ve bunu da en iyi burada yapabileceğimi hatırlatıyorum. O yüzden bu aralar böyle, ama illa ki devam anlayacağınız. ;)


Geldiğimden beri okuduğum iki kitaptan birinden bahsedeceğim size bu yazıda. Murathan Mungan'ı çok severim ve çok da ara vermiştim. O yüzden mitolojik bir masal tadındaki Şairin Romanı ile keyifli bir dönüş yaptım diyebilirim. 15 yılda yazıldığını öğrendiğimde Murathan Mungan'a bir kez daha saygı duydum. Bu ne müthiş bir özen, ne güzel bir değer vermedir edebiyata. Sanat alanında bile birçoklarının işini layıkıyla yapmadığı, tribünlere oynadığı ve had safhada riyakar yaşadığı bir dönemde özü sözü birliğiyle, duruşuyla, ortaya çıkardıklarıyla ne değerli bir insan. İyi ki var, dediklerimden. Düzenli okuru olduğum için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum.

Kısaca konudan bahsedeyim... Adı Yerküre olan gezegenin en büyük kara parçası Anakara'nın her yerinden Odragend'e, 13 Dolunaylı Yıl Şenlikleri'ne katılmak üzere yola çıkan gezginlerin, şairlerin, bilgelerin, filozofların, ustaların ve çıraklarının, şairlerin katili ve onun izini süren bir polisin ve daha pek çoklarının hikayesi var bu romanda. Her bir karakterin hikayesi içinize işleyecek ve her ne kadar kendi masalsı dünyalarında olsalar da sanki aramızdalarmış gibi düşüneceksiniz. Bendag, Mootah ve çırakları Zeey ve Tagan'ın yolculukları, Agabu ve Serhenas'ın arasında geçenler, o büyük gizemin ortaya çıkış şekli unutulmayacaklarım arasında yerini aldı bile. (Hep karar verir ve yapamam ikinci tur okumaları ama yine de yazayım) belki yıllar sonra yeniden okurum bu romanı aynı -hatta daha büyük bir- zevkle. 

Alıntılar

* "Şiir de çömlek de topraktan yapılmıştır. Sonradan ateşle, suyla, havayla beslenmişlerdir. Ve de sınanmışlardır. Çöken uygarlıklardan her zaman iki şey kalır geriye: şiir ve çömlek. yerkürenin en eski tanıkları."

* "Doğada sözcük yoktur, ama doğada şiir vardır. İnsan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar. Doğanın şiirini yazmaya çalışan şair bunu sözcüklere ve kendi diline çevirir.Şiirin kendisi bir çeviridir."

* "Onun yaşındaki bir şairin en çok gereksindiği şeye, belirsizliğin bilgeliğine sahip değildi. Hayatı öylesine çiğ bir ışıkta görüyor, onu kavramak için öyle katı sözcükler kullanıyordu ki şiirin ana kapısının ona hiç açılmayacağı ta başından belliydi. Üstelik yazık ki o kendi sığlığını yaşama özgü yalınlık, sadelik, doğallık sanıyordu."

* "O her zaman yalnızlığını her şeyin üstünde tutmayı bildi; yalnızlığın öğrettiklerinin insanların öğrettiklerinden fazla olduğuna inandı."

* "...kadınları boşuna sevmediğini düşündü. Kadınlar, insanın kalbine dokunmaktan korkmuyorlardı."

* "Düşmanını en az kendin kadar tanıyacak ve düşmanının seni en az kendisi kadar tanıdığını sanmasını sağlayacaksın. Hep bir adım önce olmalısın. Yalnızca hamlede değil, sezgide de.."

* "Kendi boşluğunuzla yüzleşmeden varlığınızı dolduramazsınız. Şiir bizim kendimiz olmaya açılan kapımızdır. Ama bazen kendi kapımızı yüzümüze kapatırız. Kim olursanız, ne olursanız, nasıl olursanız olun, ama kendinize girip çıktığınız bir kapınız olsun çocuklar. Az olun, ama hakiki olun! Bir gün kendi kapınızı çalacak yüzünüz olsun!"

Her satırından bilgelik akan bu felsefi masalı tadını çıkara çıkara okumanızı öneririm.