Kelebekler - Sarmaşık - The Beguiled

Tolga Karaçelik'in son filmi Kelebekler'i geçen hafta izleyip bayıldığımız için hemen ertesi günü de daha önceki filmlerinden biri olan Sarmaşık'ı indirerek hayranlığımızı ikiye katladık. Sırada Gişe Memuru var. Ve elbette bundan sonra yaptığı tüm filmler öncelikli izlenecekler listemizde olacak. Ama önce Kelebekler'den bahsedeyim birazcık, zira ben bu kadar güzel bir Türk filmi izlememiştim uzun zamandır. 

Sundance Film Festivali'nden Jüri Büyük Ödülü'nü kapıp gelmese biz bile bilmeyecekmişiz, ödülü kapıp geldiler yine de sadece 70 salonda gösterime girmiş film. Ne kadar yazık yahu! Bu neyin hesabı ya da ticareti onu da anlamıyorum, daha fazla tanıtım ve salonla çok sağlam gişesi de olur çünkü böyle bir filmin. Hani o "sıkıcı, anlaşılmaz sanat" kapsamına giren "festival filmlerinden" değil çünkü. Hatta aksine müthiş eğlenceli bir film. Bir garip aile komedisi denmiş ya, içine bir tutam absürtlük ve dram da katalım tanım eksik kalmasın. Ama öyle sulu dram değil, basbayağı en gerçekçisinden. Standart bir filmde bu tür bir konu dönüp dolaşıp "ama aile candır", "babadır ne de olsa, atadır affedilir", "kardeş gibisi var mı" gibi alt mesaj ve bağlamalarla bezenirdi eminim. Burada aslında çok trajik bir anne öyküsü, kopuk bir baba-çocuk ve kardeşler ilişkisi olmasına rağmen her şeyin olduğu gibi kabul görmesi en çok hoşuma giden şeylerden biri oldu. "Yaşatılan travma geçmez, iz bırakır, sen geçer gidersin, arada bir de su yüzüne çıktığında biraz fazla içersin" düşünceme çok uydu o açıdan. Oyuncular cuk oturmuş oynadıkları karakterlere, müthiş doğallar. Çok ufacık bir rolü olan muhtarın karısı bile harika bir seçim. Tuğçe Altuğ'un kopma sahnesi, patlayan tavuklar ve imam hatırladıkça patlayarak güldüklerimden. Kelebeklerin toplu ölümü etkileyici bir şekilde kullanılmış. Espriler, diyaloglar, dekorlar, aklınıza gelen her şey çok yerli yerinde. Harika bir iş çıkarmış Tolga Karaçelik, gerçekten gurur duyulası bir Türk filmi olmuş. Mutlaka izleyin.   


Sarmaşık da son derece etkileyici bir filmmiş bu arada. Konu itibariyle Kelebekler'den çok daha çatık kaşlı ve asık suratlı bir yapım, ama yine çok güzel kurgulanmış. Film bir yük gemisinde geçiyor ve sadece Sarmaşık adlı geminin mürettebatını oynayan erkek oyunculardan oluşan bir kadrosu var. Yani çok renkli ve canlı bir tempo beklememek gerek. Bir de armatör iflas edip gemiye açık denizde kilit vurulunca durum iyice iç karartıcı ve vahim bir hal alıyor. Gemiciler ve kaptanın denizin ortasında mahsur kalmalarının hikayesi içinde favorim hiyerarşik teröre ilk ve en deli fişek baş kaldıran Cenk rolüyle Nadir Sarıbacak oldu. Elbette anlatılan hikaye sadece bir geminin değil aynı zamanda koskoca bir ülkenin de boğucu ve korkutucu hikayesi olabilir. Yine nefis anlatılmış bir film. Durağan temposuna rağmen mutlaka izleyin derim.

*** 

Ay şimdi bu kadar güzel iki Türk filminden sonra mıy mıy mıy, dantel elbiseli, manastır dualı bir yabancı filme nasıl geçiş yapacağım ayol? ;) Yok ama o kadar da mıy mıy değil, korkmayın. 2017 yapımı Sofia Coppola filminin baş rol oyuncuları Nicole Kidman, Kirsten Dunst ve Colin Farrell. Sadece bu isimler için bile izlenir diyebileceğimiz filmlerden. Ve evet, yönetmen hanımımız Francis Ford Coppola'nın kızıymış - merak edip Google'layacaklara da mini bir hizmet sunmuş olayım. ;) Thomas Cullinan'ın romanından uyarlanan filmin daha önce uyarlanmışı için 1971 yapımı Clint Eastwood'lu olanına bakabilirsiniz. O uyarlama Kadın Affetmez diye çevrilmiş. Doğru bir çeviri olmasa da -filmin adı Aldatılmış/Aldanmış falan gibi bir anlama geliyor- filmi izleyince gayet uygun bir isim olduğunu göreceksiniz. (Yazarınız burada 32 diş gülen smiley kullanmıştır.;))  


Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli bir düşman askeri, savaşta yakınlarını kaybetmiş  Güneyli kadınların ve kız çocuklarının olduğu bir okula yine orada yaşayan kızlardan biri tarafından getirilir. Kadınlar askeri iyileştirene kadar saklayıp sonra göndermeye karar verirler. Ama askerimiz de pek yakışıklıdır ve çeşitli yaş, boy ve pos gruplarındaki kadınların arasında tek bir tane yakışıklı erkek cennetvari bir ortam gibi görünse de aslında feci bir gerilim hattı oluşturmaktadır. Kısacası "Colinciim öyle kaşın gözün ayrı oynarsa, bu kadınlar gözünü oyar, k*çını kırıp oturturlar seni yerine." Ama keşke biraz erken uyarabilseymişim Colinciimi, zira bunu zor yoldan öğrenmek zorunda kalacak kendisi. Ee,ne demişler:  Kadın Affetmez! ;) Bol zamanınız olursa izleyin, diğerleri gibi koştura koştura zaman yaratıp izleyin demem ama. ;)

İyi seyirler şimdiden!

İçimdeki İstanbul Fotoğrafları ve Nar Çorbası

Geçen haftanın sergi turlarım içinde The Marmara Pera'nın sergi salonunda 31 Mayıs'a kadar devam edecek olan İçimdeki İstanbul Fotoğrafları sergisi de vardı. 40 Haramiler proje ekibinin Mario Levi'nin aynı adlı kitabından yola çıkarak oluşturduğu bu fotoğraf sergisinin küratörü ise Muammer Yanmaz. Sergiye katılan fotoğraf sanatçıları bu kitaptan seçtikleri bir paragrafın kendine göre fotoğraflarını çekmişler. O okuduklarının kendilerine ne ifade ettiğini kendi vizörlerinden aktarmaya çalışmışlar. Ve ortaya harika bir iş çıkmış. 



Yukarıda birkaç örnek görebilirsiniz. Acelesiz, kitap okur gibi, tadını çıkararak, büyük bir keyifle gezeceğinize eminim.

***

Kitap gibi bir serginin üstüne bir de nefis bir kitap önerisinde bulunayım o zaman. İran hikayelerine bayılırım, ama bu kez İran'da geçen değil, üç İranlı kız kardeşin İrlanda'da geçen tutunma hikayesi var elimizde. Genç yaşında İrlanda'da akıl sağlığını yitirmiş ve yalnız bir şekilde trajik bir ölümle hayata veda eden genç yazar Marsha Mehran'ın 20 ülkede basılan romanı Nar Çorbası'ndan bahsediyorum. Ruhun Gıdası Kitaplar'dan yayınlanan bu güzel romanı okuduktan sonra henüz otuzuna gelmeden bunu yazan Marsha Mehran'ın büyük bir kayıp olduğunu ve büyük olasılıkla yaşasaydı çok daha güzel hikayelerle bizi buluşturabileceğini düşündüm.  


Marjan, Bahar ve Layla adlı üç kız kardeş devrim öncesi, çok doğru bir zamanlamayla kendilerini ülkeden atıp önce İngiltere, sonra İrlanda'nın küçük bir kasabası olan Ballinacroagh'da yeni bir hayata başlıyorlar. Bin bir zorlukla geçimlerini sağlamak için Babylon Kafe'yi açarak geleneksel İran yemekleri yapıyorlar. O egzotik baharatların, kuzu etli yemeklerin, çilavın, kızarmış tatlıların ve yasemin çayının sokağa taşan kokuları kasaba halkının bir kısmını kendine hayran bıraksa da onları çok da hoş karşılamayan bir grup daha bulunuyor. Onca badire atlatıp geldikleri bu küçük kasabada onları dışlamaya çalışan insanlar mı, yoksa bu zeki, becerikli ve güzel üçlü mü mücadelenin kazananı olur, ne dersiniz? Güzel bir roman, okumanızı öneririm. 

İyi haftalar hepimize.

Arter'de Boş Ev ve Ada

Cuma akşam Beyoğlu'nda kardeşimin ofis açılış partisi programı belli olunca biraz erken gidip öncesinde aklımdaki iki sergi durağını gezeyim dedim. İlk durak tabi ki Arter oldu, ama bu kez illa gidip görün diyeceğim bir sergi yok açıkçası. Tamam, burası bir modern sanat galerisi de bu kadar moderni ve minimalisti ve aşmışı bana gerçekten çok fazla geliyor. ;) 

Yine de kısaca bahsedecek olursam sergi alanının iki katı Can Aytekin'in Boş Ev sergisine ayrılmış. 2011-18 yılları arasındaki en yeni çalışmalarından oluşan Boş Ev serisi sergiye de adını vermiş. Can Aytekin, zemin katta yer alan boş ev maketinde dedesinin tasarladığı ve İstinye'de inşa ettiği evden yola çıkmış. Evin boşluğu ve resimlerde çizilen bölümlerin tanımsızlığı izleyicinin zihninde yer etmiş evlerle bağdaştırılan düşleri ve anıları davet ediyormuş. 


Bir üst katta ise sanatçının 2005'ten bu yana ürettiği "Tapınak Resimleri", "Kaya Resimleri" ve "Bahçe Resimleri" serilerinden çalışmalar yer alıyor. Üst sıra Tapınak Resimleri serisinden mesela. Solda bir tapınağın kendisini görürken, sağda ise Kariye Müzesi'ndeki "Zengin Adam ile Fakir Lazarus" freskinden esinlenerek yapılmış Cehennemde Yanan Zengin Adam'ı görüyorsunuz. Alt sırada ise solda Mors alfabesiyle yazılmış Can Aytekin ismi  bulunuyor. Bu çalışma hem bir mezar taşını çağrıştırıyor hem de akla On Emir'i getiriyor. Yanında ise bahçe tasviri var. 


Sergi alanının en üst katında ise Ali Mahmut Demirel'in Ada sergisi yer alıyor. Bu sergi tamamen video çalışmalarından oluşan bir sergi. Hortum, Kuyu, İskele ve Fabrika isimli video çalışmaları arasında en sever gibi olduklarım Hortum ve İskele oldu. Kendilerine karşı bir nevi bir şeyler hissedebildiğim ve beyin kıvrımlarımı bir tık harekete geçirebilen iki çalışma olduğundan olsa gerek. Zaten bir nükleer enerji mühendisi ve mimarın uçmuş beyninin ne demek istediğini tam anlamıyla anlayabilmek hayal olur ancak, değil mi? ;)

Sonuçta anladınız siz beni. İlla gidiyorsanız gidin, sorumluluk kabul etmem. ;) 

Son İzlediklerim

Filmleri ihmal etmişim bu aralar. O zaman önce roman gibi, tiyatro gibi, İstanbul gibi, aşk gibi bir film olan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'dan bahsedeyim. Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları'nın baş rolleri paylaştığı aynı adlı İlhami Algör romanından uyarlanan şahane bir film bu. Romanı okuyanlar belki beğenmez, ama ben okumadığım için uyarlama başarısı konusunda yorum yapamayacağım. Yine de başlı başına güzel bir film. Arif ve Müzeyyen karakterleri için daha uygun iki oyuncu düşünemiyorum. Bu kadar mı cuk oturmuş tipler olur. Filmde elbette bir aşk hikayesi var. Nedensiz bir şekilde kadının gidişiyle biten, ama erkeğin kafasında bitemeyen, hatta kendini ve aradığı kadının nasıl bir kadın olduğunu daha fazla sorgulamasına neden olan bir aşk bu. Hem aşk hem film anlamında alışılageldik olmayan, iç seslerle ve kafa baloncuklarıyla dolu değişik bir şey çıkmış ortaya. Ben sevdim doğrusu.   


Sırada Dalida var. 2016 yapımı Lisa Azuelos filminde bir zamanların müzik ikonlarından Dalida'nın öz yaşam öyküsü anlatılıyor. Bu ismi ve hikayesini bu filmle birlikte duymama rağmen çok severek izledim ve etkilendim. Kahire'de doğan, ama 20'li yaşlarından itibaren Fransa'da yaşayan Mısır asıllı İtalyan bir ailenin kızı Dalida. Asıl adı Yolanda Christina Gigliotti. Yaşadığı fırtınalı hayat, aşkları, çoğu o aşklardan doğan ve birçoğu da kulağımıza tanıdık gelen şarkıları, aldığı ödüller ve 54 yaşında "Hayat benim için katlanılmaz hale geldi. Özür dilerim." notuyla intihar edişi... Nispeten kısa bir ömre sığdırılan çok renkli, çok canlı görünen ama çok da eksikleri olan bir yaşam. Dönem kostümleri, dekorları nefisti bu arada. Dalida'yı canlandıran Sveva Alviti'ye de bayıldım. İlginç bir hikaye, izleyin derim. 


Kaybedenler Kulübü'nün ilk filmine öyle böyle bayılmamıştım. Yazısı burada, buyrunuz. Kaybedenler Kulübü Yolda'da ise öyle böyle sıkılmadım. Nejat İşler her şeyi kurtarır benim gözümde ama bu sefer o bile yeterli olamadı. Bezgin çevirmeni oynayan Rıza Kocaoğlu da öyle. Canınızı motorla Ege'ye inmek istetebilecek türden manzaralara ve deniz kenarında tahta masalarda içilen rakılara ev sahipliği yapması dışında oldukça zorlama bir film olmuş bana göre. O yaş grubunun ergen gibi takılmasının iticiliğine de hiç gelmiyorum bak, hayat tarzlarına karışmayız biz! ;P Ama olmuyor evladım ya. 55 yaşında hala her gün hatun düşürmeye çalışalım, alkolikliğin dibine vuralım, dünya bir tarafımızda ahiret bir tarafımızda yaşayalım havaları hiç de rock'n roll ruhu ve carpe diem felsefesi cool'luğunda ve keyfinde değil hani. Pöff, müziğinden senaryosuna, diyaloglardan başrol kadın oyuncusuna kadar bir sürü şeyini ciddi sevmedim yani, o yüzden uzatmayayım. İsterseniz izleyin.


Methini çok duyduğum Loveless -yani Sevgisiz- filmini de izledim geçen hafta. Leviathan filmini de yönetmiş olan ünlü Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in son filmi bu. Rus toplumunun ve aile yapısının bir eleştirisi olarak da düşünülebilecek son derece gerçekçi ve iç sıkıcı bir film. Yani güzel anlamda iç sıkıcı çünkü gerçekten 12 yaşındaki Alyosha'nın içinde bulunduğu o sevgisizliğin had safhada hissedildiği aile ortamı ancak bu kadar az, öz ve gerçek anlatılabilirdi. O kadar ki boşanmak üzere olan annesi ve babası çocuklarının eve gelmediğini bile iki gün sonra fark edip polise haber veriyorlar! Ama Instagram hesaplarını güncellemeyi, yeni sevgilileriyle sevişmeyi, muhafazakar iş yerine boşanma durumunu nasıl çaktırmam diye düşünmeyi ve içinde asla çocuklarının yer almadığı yeni hayatlarını planlamaya devam etmek için bol bol zamanları ve dikkatleri var. İnsanın içini acıtan, ailenin ve anne-babalığın sorumluluğunu ve herkese göre olmadığını vurgulayan bir film. En İyi Yabancı Film dalında bu yılki Oscar'a aday olup kazanamasa da gönlümüzün kazananı oldu diyebiliriz. 


Merak ettiğim bir sürü film var bu aralar, ama neden bilmem film izleme sıklığımız azaldı. İsocum'un seyahat sıklığının artması ve Netflix bu durumun baş sorumlusu bence. Yine de elimizden geldiğince takibe devam.

Size de iyi seyirler. 

Elia ile Yolculuk

Elia Kazan hakkında ismi ve Türk asıllı bir yönetmen olması dışında hiçbir şeyini bilmediğim halde Zülfü Livaneli yazdığı için bu kitabı okudum. Zülfü Livaneli sanırım kendisine karşı derin bir muhabbet duygusu beslediği için duygusal bir anlatımla söz etmiş ünlü yönetmenden. Oysa ki o "Anadolu gülüşü" olarak adlandırdığı gülüşün "işini bilirlik hınzırlığı" olduğu pek net anlaşılıyor adamın karakterinden. ;) 

Yaptığı işler ne kadar başarılı olursa olsun McCarthy komisyonu soruşturmasında komünist arkadaşlarını ele vermiş olması saygı duyulası bir karakter olmasının önünde büyük bir engel bana göre. Ömür boyu bunun vicdan azabını çekmiş olsa da -ki ne kadar çekerse azdır- sonuçta ideallerini, arkadaşlarını, yola birlikte çıktığı insanları yarı yolda bırakan biri olarak anılmayı hak etmiş biri. Yaşlılıkta -hatta giderayak- çekilen vicdan azapları bana göre değil. Zamanında bunu yaşayıp, o vicdan azabından kurtulacak bir şeyler yapabiliyorsan -hem kendin, hem de haksızlık ettiğin kişiler için- o zaman saygıya değersindir.


Tabi ki bunlar benim düşüncelerim. Yoksa Marlon Brando, Anthony Quinn gibi sanatçıları sinemaya kazandıran, bir dönem Marilyn Monroe ile aşk yaşayan, Robert de Niro ve Martin Scorsese'nin kendisine evlat gibi davrandığı, yaşam boyu onur Oscar'ı dahil üç Oscar alan bir sinema adamının genel anlamda hayattaki başarısını eleştirmek/sorgulamak bana düşmez.  Yine kitapta okuduğum bir Tennessee Williams alıntısını da tam burada paylaşmak yerinde olur: "Dünyada iyi insan, kötü insan diye bir şey yoktur. Herkes birbirini kendi egosunun çatlaklarından izler, hayat bir yanlış anlamalar bütünüdür."

Son yıllarında, yorgun bünyesini ta Amerika'dan kaldırıp Kayseri'de ana-baba toprağına getirmeyi beceren ve ailesiyle ilgili de içinde pek çok yara ve hesaplaşma duygusu barındıran bu yaşlı adamın üzüntü ile ilgili öğüdü de kayda değer. "Sakın ola hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür.Zülfü Livaneli üzüntü-acıma-yazıklanma-pişman olma gibi kavramlara çok yabancı olarak tanımladığı Elia Kazan'ı bir savaşçı olarak nitelendirmiş. Bense üzüntü ile ilgili söylediklerine bir derece katılsam da daha çok bencil-duyarsız-uzak bir karakter olduğunu düşündüm okurken. 

Kitaptan bir alıntı  da rakıyla ilgili olsun: "Türkler ve Yunanlılar rakıyı efkarlanmak ya da efkar dağıtmak için içerlerdi. Efkâr, fikirler demek ama bizlere göre fazla fikir üzüntü anlamına geldiğinden, bazen hüznün dibine vurmak, bazen de bu etkiden kurtulmak için rakıya sarılırız." O zaman caanım Yunanistan'a selam olsun diye alakasız bir şekilde kapatayım bu yazıyı. ;)

Kitabı da illa okuyun demem, ama neticede 114 sayfalık bir çıtır çerez, hani Livaneli hatrı var falan derseniz, siz bilirsiniz. Ayrıca kitap boyunca yer alan M.K. Perker illüstrasyonlarına da bayıldığımı söylemem gerek. Onun hatrına da da okuyabilirsiniz bak kitabı. ;)