Yedim ve İzledim :)

Son on gün içinde yaptıklarımdan  kısa kısa bahsedeyim. Aslında yeni bir yer denemedim, daha önce birkaç kez gittiğim yerlerdi ve önceki yazılarımda da bir iki satırla da olsa bahsetmiş olabilirim. Yine de buralarda şimdiye kadar denemediğim değişik lezzetleri denediğim için yazayım dedim. Bu lezzet duraklarından ilki doğum günümden bir gün önce, İso'nun İstanbul'da olmadığı bir Pazar günü için Betül sayesinde yaptığımız Limonata planı. Betül, Pazartesi yerine Pazar sendromu yaşadığını söyleyerek o akşam buluşmayı teklif edince ve plan Ayşe'yle bana da uyunca o haftanın kapanışını kız kıza Limonata'da yaptık. Daha önceki gidişlerimde hep bir şeyler içmek için uğramıştım buraya. Bu kez akşam yemeği için gittik ve aşağıdaki tabakları söyledik kendimize. Ben hamburgeri götürdüm ama bence en başarılı tabak Ayşe'nin makarnasıydı.  :) Kalori hakkımızı da tatlı yerine şaraptan yana kullandık, ama çok yakınında oturduğumuz tatlı büfesiyle göz göze gelmemeye de azami gayret ettik çünkü inanılmaz baştan çıkarıcı görünüyordu. Limonata benim sevdiğim yerlerden biri. Sıcak ortamı ve menüsünün çeşitliliğiyle sizin de aklınızda olsun derim. Özellikle City's sinema katında olduğu düşünülürse sinema öncesinde yemek yemek için de tercih edilebilir. Pazar sendromuna da birebir! :)


Bahsedeceğim ikinci yer de Gizem'le Nişantaşı turlarımızın vazgeçilmez duraklarından olan Zamane Kahvesi. Genellikle çay-kahve eşliğinde tatlı bölüşmek için uğradığımız bir yer olan mekanın içinin genişliği, ferahlığı ve sevimli beyaz dekorasyonuna bayılıyoruz. Aç olduğumuzda ise ilk sayfalardaki çekici alternatiflere takılıyoruz, o yüzden ana yemeklere henüz gelemedik. Son keşfimiz de aşağıdaki ikiliyi söyleyip çay eşliğinde gün sofrası kıvamında takılmanın keyfi oldu. Süzme yoğurtlu pazı sarma inanılmaz lezzetliydi. Diğer tabakta ise falafel ve mücver var. Mücver harikaydı, falafel de falafel değil başka bir şeydi ama kötü değildi. :) Bu arada aklımız menüde gördüğümüz ve çocukluğumuzda anneannemin yaptığı pişide kaldı. Yanında peynir ve reçelle servis ediliyormuş. Bir dahaki sefere denemek farz oldu. Damla sakızlı ve balkabaklı cheesecakeleri de çok lezzetli olan bu mekanı hâlâ denemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz. 


Karnınız doyduysa film izlemeye geçebiliriz. 50/50 gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapılmış bir film. 27 yaşında kansere yakalanan Adam'ın bu zorlu tedavi sürecinde yaşadıklarını anlatıyor. 

Dram-komedi denmiş ama bence dram yönü çok daha ağır basan, duygulara odaklanmış bir film. Adam ve çevresindeki herkesin bu sürece gizli ya da aleni, olumlu ya da olumsuz katkısını çok güzel bir biçimde anlatan filmde Joseph Gordon-Levitt, Adam karakterini başarıyla canlandırmış. IMDB Watchlist'imden çıkarttığım bu filme 10 üzerinden 7 verdim. Bu da ne demek oluyor? Konu içinizi sıkmayacaksa (ki benim artık günümüz gerçeği olmasına ve çok yaygınlaşmasına rağmen en çok içimi sıkan ve bana hayatın anlamsızlığını ve adaletsizliğini en çok hatırlatan konuların başında gelir genç yaşta yakalanılan ve iyi/kötü sonuçlanan ölümcül hastalıklar) oturup izleyebileceğiniz bir film. Ama öyle çok da ahım şahım bir şey beklemeyin.
Sırada geçen Cumartesi gecesinin yazısı var. Neredeyse hafta sonu geliyor ve ben daha geçen hafta sonu yaptıklarımı yazmaktan bahsediyorum. Biraz hızlansam ya da biraz yerimde otursam iyi olacak. Ben ilkini alayım mümkünse! :)

Çöplüğün Generali (ve Şark Dişçisi)

Hayali bir ülke... Herkes Üç Maymun Virüsü'ne yakalanmış... Çöp çocuklarının mermi ve bomba aradıkları ve çoğu zaman nahoş sürprizler eşliğinde onları buldukları, her tarafından patlamalar yükselen bir ülke. Yaşanan trajedilere karşı duyarsızlık had safhada. İnsanlar gördüklerini görmemenin, toplumdaki patlamaları duymamanın, yaşadıklarını bilmemenin rahatlığı içinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Korkutulan bireyin korkutucu unutkanlığı ve suskunluğu hakim her yere.

"İlgilenmek eski çağlarda kalmış bir duyarlılık. Gördüklerini görmezden gelmek bu toplumda erdem sayılan bir alışkanlık. Herkesin değilse de çoğunluğun kendi küçücük dünyasına kapanıp çevresiyle ilişkiyi kesmeyi yeğlediği, böylece kendini güvende hissettiği bir toplum bu".  

"Mutlu ve güvenli yeni hayatın bedeli: Öğrenirsen, bilirsen sorular sormaya başlarsın, sorgulama süreci bir kez başladı mı, huzurun bozulur. Hatırlarsan araştırırsın, araştırırsan güvenliğin tehlikeye girer, en azından huzurun kaçar."

Böylesi bir ortam, bu düşünce tarzı, bu vurdumduymaz yaklaşım size de tanıdık geliyor mu? Çöplüğün Generali'nin sayfaları arasında daha pek çok tanıdık şey bulacaksınız. Oya Baydar'ın son romanı edebi tadı biraz eksik olsa da düşündürten içeriği ile okumanızı önerebileceğim romanlardan biri. Altı çizilecek ve zihninize işleyecek pek çok satır barındıran bu kitabı kütüphanenize dahil etmeyi düşünebilirsiniz.

Bu hafta bir de tiyatroya gittik ama İstanbul Şehir Tiyatroları'nın Şark Dişçisi adlı müzikali için ayrı bir yazı yazmamaya karar verdim. Üç saat süren oyun bana göre tam bir ilkokul müsameresi tadındaydı! Müzikler güzel, kostümler de -abartılı olmasına rağmen- hoş olsa da oyunu kurtaramamıştı diyebilirim. Üç saat sahnede olmanın nasıl bir emek olduğunu tahmin edebiliyorum, o yüzden oyuncuların hakkını yemek istemem. Hatta bu tarz bir oyun içinde ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını ve başarılı olduklarını söyleyebilirim. Ama bu da yeterli olamamış. 19. yüzyıl Osmanlı mizah yazınının önemli kalemlerinden olan Hagop Baronyan'ın yazmış olduğu bu metni zayıf bulduk. Galiba dönemin mizah anlayışını yansıttığı için espriler fazlasıyla bayattı. Biz çok sıkıldık. Ama elbette bu bizim gözlerimizin gördükleriydi. Oyuna bir şans vermek isteyenlere engel olmayayım. Belki sizin gözleriniz farklı bir şeyler görür.

İyi okumalar, iyi seyirler.. 

Tema(s)sız

Galeri İlayda, 7 Mart – 31 Mart tarihleri arasında, daha önce hiç yan yana gelmemiş on bir sanatçıyı bir araya getirdiği “Tema(s)sız” isimli grup sergisine ev sahipliği yapacaktır.

Sergide Arzu Güldalı Uysal, Burçin Ayebe, Derya Altınel, Eda Gecikmez, Engin Beyaz, Gamze Taşdan, Gülfidan Özmen, Meltem Sırtıkara, Nurdan Likos, Özcan Uzkur ve Özge Enginöz resim, heykel ve enstalasyon çalışmalarıyla yer alıyor.

Sergiye davet edilmiş, her biri kendi alanında farklı işler üreten sanatçıların galeri mekanını bir deneyim alanına dönüştürmesi hedefleniyor. Sanatçıların kendi söylemlerini ortaya koyması önem kazanıyor. Sergide yer alan sanatçılar müdehale edilmeksizin farklı söylemler ve yaratım biçimleriyle izleyici arasında saf bir köprü inşa etmeye çaılışıyor. Serginin; günümüzün tek tipleşmiş yaşam şartları içerisinde, sanatçıların kendi farklı görüşlerini ortaya koyması, yapay ve aynılaşmış sisteme temas etmeden, her hangi bir başlık altında sınırlanmadan, temasız bir şekilde gerçekleştirilmesi amaçlanıyor.

  • Arzu Güldalı Uysal, doğada yer alan görüntülerin ardındakileri tuvallerine yansıtıyor.
  • Burçin Ayebe, kendi bedenini model aldığı resimlerinde toplum içindeki bireysel bilince tuval üzerindeki beyaz boşlukta var ettiği siyah ve yalın figürleri ile hitap ediyor.
  • Derya Altınel, modern hayat ile hesaplaşırken, posta pullarını kendisine araç ediniyor.
  • Eda Gecikmez, resimlerinde sembolik bir yıkım biçimi olarak beden dilini bozup yeniden kurguluyor.
  • Engin Beyaz, Anadolu’nun geleneksel motiflerinden esinlendiği altıgen formların içlerinde hikayeler yaratıyor.
  • Gamze Taşdan, Türk sinemasındaki kadınlık ve dulluk hallerini alaycı tavrıyla işlerine yansıtıyor.
  • Gülfidan Özmen, yaşamlarımızdaki ve tabiatta her an karşılaştığımız kontrastlıkları camdan gerçekleştirdiği yerleştirmeleriyle irdeliyor.
  • Meltem Sırtıkara, insan ilişkileri içindeki cool tavrı resimlerinde kumaşlar ve kağıtlar kullanarak çözümlemeye çalışıyor.
  • Nurdan Likos, çalışmalarında kendinden yola çıkarak kadınlık hallerini vurguluyor.
  • Özcan Uzkur, iplikleri kullanarak simülasyon bedenler inşa ediyor.
  • Özge Enginöz ise görsel medyadan bilinçaltına yerleşen imajları normal bulundukları koşullardaki kullanım amacından çıkartıp, iki ve üç boyutlu imajlara dönüştürüyor.


“Tema(s)sız” sergisi 31 Mart’a kadar Galeri İlayda’da görülebilir.

Ayrıntılı Bilgi için;

İlgili: Şenay Şen
Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye
Tel :0.212.227 92 92
Web: www.galleryilayda.com
e-mail: ilayda@galleryilayda.com

Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.

Deniz Tunç Aynaları

Haftanın son günü gözümüz gönlümüz açılsın bakalım. Ben önümüzdeki haftanın yazıları için malzeme toplayacağım bugün ve yarın. Umarım siz de dopdolu ve keyifli bir hafta sonu geçirirsiniz. Gitmeden önce  aşağıdaki güzellikleri de size bırakıyorum.





Bu tasarım aynalar hoşunuza gittiyse ve evinizi şımartmak isterseniz Deniz Tunç Showroom'a uğrayabilirsiniz.

Adres: Abdi İpekçi Cad. Ada Apt. 22/2 Nişantaşı
Tel: 0-212-232 12 16
E-mail: showroom[at]deniztunc.com

İyi hafta sonları..

Beyoğlu Sanat Turu Durakları: Akademililer ve Pera Müzesi

Geçen hafta hava güzelleşince bir süredir görmek istediğimiz sergileri görmek için Gizem'le attık kendimizi Beyoğlu'na. İlk durağımız şimdiye kadar bizi hiç hayal kırıklığına uğratmamış ve yepyeni genç isimlerle tanışmamızı sağlayan Akademililer Sanat Merkezi oldu. Balo Sokak No:37'de bulunan Akademililer'deki sergileri mutlaka takibe almanızı öneriyorum, çünkü burası birbirinden güzel sergilere ev sahipliği yapan bir yer. Bu kez Sinem Kaya'nın 15 Mart'a kadar devam edecek olan Kafes sergisini gezdik. '85 doğumlu genç sanatçının ikinci kişisel sergisi olan Kafes'in teması "aşk". Sanatçı, hikayeciliği, sanat tarihine referansları ve simgesel bir anlatımı kullanarak aşkın kendi dünyasındaki yerini günceli geleneksel olanla birleştiren ilginç bir dilde sorgulamış. Favorilerimden bazılarını  aşağıdaki kolajda görebilirsiniz. Solda Bir Aşk Cinayeti görüyorsunuz. Sağ üstte Adem ve Havva, sağ altta ise Melankoli adlı çalışmalar yer alıyor. Daha pek çok tablonun yer aldığı bu harika sergiyi sakın kaçırmayın.  


Buradan çıktıktan sonra Pera Müzesi'ne uğradık. Burada da 1 Nisan'a kadar devam edecek iki sergi başladı Ocak sonunda. İlki XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyılın başlarında İstanbul’da faaliyet gösteren fotoğraf ustalarının karelerinden oluşan ve çeşitli koleksiyonlardan derlenen Konstantiniyye'den İstanbul'a sergisi. Bir devrin İstanbulu'nu eşsiz kıyıları, çarpıcı yapıları, gündelik hayatı ve ilginç kişikleriyle gözler önüne seren bu sergide harika Anadolu Yakası fotoğrafları var.  



Benim daha çok ilgimi çeken diğer sergi ise Sultanlar, Tüccarlar, Ressamlar adlı resim sergisiydi. Amsterdam Müzesi ile ortak bir çalışma sonucunda düzenlenen bu sergide, hem iki dünya şehri olan İstanbul ile Amsterdam’ın, hem iki ülkenin arasındaki tarihsel ilişkiler irdeleniyor. Sağ üstteki resim, Amsterdam Borsası'na Revaklardan Bakış adlı çalışma. Hemen altında yer alan tablolardan sağdaki Mektepte İlk Gün, soldaki ise Seçkin Bir Türk Kadınının Loğusa Odası'nın Hollandalı ressamlar tarafından yorumlanmış halleri. Sol altta iki sıra halinde gördüğünüz figürler sergideki kostümler serisinden seçtiklerim ve daha onlarcası var. 



İlk iki katta müzenin kalıcı sergi bölümüne de hızlıca bir kez daha göz attıktan sonra kahve zamanımızın geldiğini fark ettik. Çıkmadan önce Osman Hamdi'nin şövalesine bol bol dokunarak bana da ondaki yetenekten bir miktar geçmesini diledim. Bu sırada çekilmiş güzel bir fotoğrafımın olmasını da dilemiştim ama sağ olsun Gizem sayesinde fotoğraf yerine flu bir renk hercümerci var elimde! Nedir benim bu bahtsızlığım sevgili okur? Birlikte en çok gezdiğim iki insanın ikisinin de fotoğraf konusundaki inanılmaz (!) yetenekleri gözlerimi yaşartıyor! Sayelerinde bilgisayarım İso ve Gizoş fotoğraflarıyla dolu ama aralarında adam gibi bir İmge fotoğrafı bulmak mümkün değil! Kendimi aynada çektiğim fotoğraflar da olmasa beğendiğim fotoğrafım yok bile diyebilirim. İş başa düşüyor anlayacağınız. :)

Neyse, artık bir kahve molası verip kendimize gelme zamanı...


Kahvelerimizi içerken Osmanlı Dönemi'nde yaşasak nasıl bir yaşamımız olsun isterdik diye düşünüyoruz. Ben kesinlikle saray hayatı çekemem diyorum. O muhteşem zenginlik, görkem falan bir yere kadar. Sürekli boyunduruk altında olmak, entrikalar, diken üstünde bir yaşam, sıfır özgürlük bana göre değil! En büyük eğlencesi sevdiceğiyle samanlıkta buluşmak olan bir köylü kızı olmayı bile tercih edebilirim o hayata diyorum.  (İso'yla da buna benzer bir konuşma geçmişti aramızda. O da Saray'da yaşasaydım kellesi ilk gideceklerden biri olacağımı iddia etmişti. Hasbelkader belli bir yere kadar ulaşırsam da etrafımda kelle bırakmayabileceğimi eklemişti tabi. Ama müthiş idareciliğimle o noktaya ulaşmamın da çok zor olduğunu da eklemişti. :)) Sonra Facebook listemizdeki kız arkadaşlarımızla birlikte Harem'de yaşadığımızı düşünüyoruz. Ve bu senaryoyu geliştirmeden yok etmeye karar veriyoruz. Senaryonun ortaya çıkışı ve yok oluşu arasında geçen bu kısacık sürede bile çok gülüyoruz. Sonra Gizem beni Harem blogger'ı yapıyor. Neyi, ne kadar yazabilirdim, ne kadarına sansür uygulardım diye düşünüyoruz. Sonra günümüz dünyasının gerçeklerine dönüp birlikte işler kuruyor, tatillere çıkıyoruz. Laf lafı açıyor, sıcacık kahvelerle içimiz ısınıyor ve en sonunda bana da bunları yazmak düşüyor. 

Keyif arşivine +1 daha! Daha ne olsun, değil mi?

Aşk ve Kocasını Pişiren Kadın

Cuma akşamı düştük yine yollara. Bu kez istikamet Ortaköy'dü! Arada İsmail Acar'ın yirminci sanat yılı şerefine düzenlenen Aşk sergisini gezmek için Çırağan Sarayı'nın sergi salonuna da uğradık. Hangi aşk diye sorarsanız yanıtın pek sansasyonel olacağı konusunda sizi şimdiden uyarayım: Sultan Abdülaziz ile Napolyon'un karısı Eugenie arasındaki aşk var bu serginin başrolünde. Sergi afişindeki iç içe geçmiş yüzler de bu iki aşığa ait. Alın size yeni (yani benim yeni öğrendiğim) bir tarih dedikodusu. Hep Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina'yı bilirdik ama bu da varmış meğer.:) 

İsmail Acar'ın narlarını bilirsiniz değil mi? Bu sergide onlardan yine bol bol göreceksiniz. Onun dışında elmalar, cevizler ve hiper-real tekniğiyle yaptığı fotoğraf gerçekliğinde pek çok sebze-meyve resmi karşınızda olacak. Aşağıdaki de onlardan biri (hayatımda ilk kez gizlice fotoğraf çektim bir sergide, çünkü bu gerçekliği size göstermesem olmazdı!). Yine fotoğraf netliğinde semazen tablolarının da yer aldığı sergi bizi gerçekten büyüledi.  İçimizden hayranlıkla birlikte hafif bir kıskançlık duygusu da geçmedi değil. Böyle bir yeteneğe sahip olmanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu düşündük. Bir de sanatçının henüz sadece 42 yaşında olduğu düşünülürse kim bilir 30., 40.,50. sanat yıllarında neler neler çıkaracaktır ortaya? Sergiyi gezerken bilgi vermek için yanımıza gelen ilgiliden ısrarla bazı resimlerin kolaj olduğunu, araya fotoğrafların yapıştırıldığını falan söylemesini istedik. Psikopat gibi tabloların dibine kadar gidip fırça darbelerini görmeye çalıştık. Ama ı ıh! Ne yazık ki başarılı olamadık. Gerçekçi resimden hoşlanmayanların bile bu gerçeklikten çok etkileneceklerini düşünerek herkese 28 Mart'a kadar 7/24 açık olan Çırağan Sergi Salonu'na uğramayı tavsiye ediyorum. Aşk'a bayılacaksınız!   


Daha sonra Afife Jale Sahnesi'ndeki Kocasını Pişiren Kadın oyununa gidecektik ama daha bir saate yakın zamanımız olduğu için Ortaköy kafelerinden birinde bir bira&patates kızartması molası verdik. Sonra yine biraz erken orada olduk çünkü oyundan önce kulise girip birkaç tane fotoğraf çekmem gerekiyordu. Çok heyecanlı değil mi?

"Nereden çıktı bu kulis işi ve hadi ama fotoğrafları göster" diyenlerden biraz beklemelerini rica edeceğim, çünkü onların ilk kez Ajanda'da yayınlanmasını istiyorum. Hâlâ Ajanda'yı takibe almamış olanlardan mısınız yoksa? Benim yazılarımdan şu ana kadar kaçırdığınız olmadı, çünkü aynıları burada da yayınlandı, ama diğer blogger arkadaşlarımızın da çok keyifli yazılarının olduğu, online dergi mantığında güzel bir site Ajanda.  Henüz tanışmadıysanız mutlaka göz atmanızı öneririm. 

İşte ben de Cuma günü Ajanda'yı temsilen gittim oyunu izlemeye. O yüzden oyuncularla röportaj ve kulisten fotoğraflar önce Ajanda'da yayınlanmalı diye düşünüyorum (ne zamana hazır olur bilmem ama size haber veririm buradan). Ama ondan önce oyunu nasıl bulduğumu burada yazmak istedim. O akşam Yalan Dünya'yı kaçırdık belki ama iki perdelik bu kara komedi de bizi çok güldürdü. İlişkiler ve kadın ve erkeğin birbirinden beklentileri üzerine keyifli bir oyun bu. Yazarı Debbie Isitt. Bir aşk üçgeninin üç ucu olan Hillary (Melisa İclal Gürmen), Kenneth (Ünal Yeter) ve Laura (Hilal Özbay) akşam yemeği için Hillary'nin evinde buluşurlar. Hillary, Kenneth'in neredeyse yirmi yıl evli kaldığı eski karısı. Laura da Kenneth'in uğruna Hillary'den boşandığı yeni karısı. Kenneth'ın bu aşk üçgeninin en sorumluluk sahibi, en duyarlı, en planlı parçası olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama feci yanılıyorsunuz. Ne de olsa o bir erkek! Sadece her anlamda iştahını doyurmakla ilgileniyor. Karşılığında da tam da bu bencil, sorumsuz, çocuksu hallerine yakışan bir son onu bekliyor. Hak ediyor mu etmiyor mu izleyin ve görün derim. 

Oyunun yönetmeni Fatih Pestil'i ve oyuncuların hepsini çok tebrik ediyorum. Oyunculardan Ünal Yeter'in performansını diğerlerine göre bir adım daha önde buldum ama çok normal değil mi? Ne de olsa iki kadını birden idare etmek için müthiş bir çaba gösteren başarılı (!) bir erkek o. :) Biz çok güldük bu oyunda. Sizler de eğlenceli bir akşam geçirmek isterseniz Mart ayı programını inceleyip biletlerinizi alabilirsiniz. Biletler "bilet almanın en kolay yolu" olan MyBilet'te sizleri bekliyor.  

Şimdiden iyi seyirler diliyorum size..

Bloguma Bahar Geldi

Havalar nasıl olursa olsun benim havam 27 Şubat'tan itibaren değişir. Benim için ilkbaharın başlangıcı 27 Şubat'tır, yani doğduğum gün. An itibariyle 34 yaşımı doldurup 35'ten gün almaya başladığım gün. Yolun yarısına bir kala yılındayım 2012'de.

Durum raporu vereyim: paşa gönlüm ve ben bu sene de çok iyiyiz. Keyfimiz yerinde. Önümüzdeki yaşlara bakıyoruz. Daha uzun yıllar yaş almayı ama yaşlanmamayı diliyoruz. Kendimize kaygılar, korkular, üzüntüler yaratmayıp bize bir kereliğine verilen bu kısacık hayatın tadını çıkarabilmeyi umuyoruz. Hayatı daha yaşanılır ve anlamlı kılan şeylerin peşinden koşmaya devam etmeyi düşünüyoruz. Sevdiklerimizin yanımızda olmasını, onları sevmeye devam etmeyi ve onların da bizi sevmeye devam etmelerini istiyoruz. Ve hayatın bu isteklerimizle uyumlu bir akış içinde olmasını, umduğumuzdan da fazlasını sunan sürprizler ve fırsatlarla karşımıza çıkmasını diliyoruz. Kapımız sonuna kadar açık getireceği güzelliklere..


(yandaki cupcake Deb Kirkeeide adında bir ressama ait. Diğer çalışmaları için buraya bakabilirsiniz)


Otuzlu yaşların ağırbaşlılığı içinde fazla tantana yapmadan kutlamaları kısa kesiyorum. Ne de olsa artık ruh halimizle yaşımızın had safhada uyumsuz olacağı dönemler de başlayacak, alıştırma olsun bakalım.:)

Madem bu sene mevsimler temasıyla başladık, öyle de devam edelim diyerek blogumun başlığını ve arka plan rengini de ilkbaharla uyumlu olacak şekilde değiştirdim.  Umarım içiniz açılmıştır. Haziran'a kadar böyle devam edeceğiz. Benden ayrılmayın, birlikte devam edelim, olur mu?

Not: Saatler sonra yazıma minik bir ek yapayım. Aslında minik değil kocaman bir ek! Bu sene çiçeğiyle yanımda olabilen İso'cum beni çook uzaklardan bile çoook mutlu etti her zamanki gibi. "Bir tek İso'm olsun, bana bir şey olmaz"  melodisini mırıldanarak yazıma son verirken, çiçeğimi de elbette baş köşeye yerleştiriyorum.


Bugün hayat bana güzel! :) 

Klemantin Açık Mutfak Atölyeleri

Klemantin Açık Mutfak Atölyeleri, 26 Şubat Pazar günü “Uzakdoğu Mutfağı” ile başlıyor. Menüde yalın tatları sevenlerin özellikle hoşlanacağı yemekler var.

Şef Deniz Orhun ve Şef Paul Anthony Morello yönetiminde Pazar günleri Klemantin Çiftehavuzlar’da saat 11.00 – 14.00 arasında gerçekleştirilecek atölyelerde verilecek tarifler şeflerin özgün tarifleri! Katılım 5’er kişi ile sınırlı olacak. Detaylı bilgi burada.

Mart ayının her Pazar günü saat 11.00 – 14.00 arasında yapılacak “Temel Mutfak” atölyeleri ise özellikle yalnız yaşayanlara ve mutfağa yeni girecek olanlara öneriliyor.

“Uzakdoğu Mutfağı“
26 Şubat Pazar, 18 Mart Pazar
11.00 – 14.00

“İtalyan Mutfağı“
11 Mart Pazar
11.00 – 14.00

“Temel Mutfak“
4, 11, 18, 25 Mart Pazar
11.00 – 14.00

Üretimini camlı açık mutfağında müşterilerinin gözü önünde gerçekleştiren Klemantin Fırın & Pasta Evi, dört yıldır İstanbul Çiftehavuzlar’da faaliyet gösteriyor. Bu yıl İstanbul Maslak’ta da şube açan Klemantin’in kokusu, tazeliği ve lezzetiyle farklılığını hemen ortaya koyan ürünlerinin özgün tarifleri Şef Deniz Orhun’a ait. Nişasta bazlı şeker, mısır şurubu ve ek katkı malzemesi kullanmıyor. Doğal vanilya çubuğu, zeytinyağı veya tereyağ, ve gerçek çikolata kullanıyor.



Chicago Four Seasons’tan Klemantin’e uzanan başarı yolu...

Klemantin’i 2008 yılında kuran Şef Deniz Orhun, aynı zamanda bir ziraat mühendisi. Ankara Universitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü ve London College Economics & Hacettepe Universitesi ortak programı İşletme Yüksek Lisansı mezunu. Tetra Pak, Novartis ve Merck Sharp & Dohme gibi kuruluşlarda çalıştıktan sonra Amerika’da mutfak sanatları eğitiminin Harvard’ı kabul edilen Chicago Kendall College‘da pastacılık ve fırıncılık eğitimi almış, Four Seasons Chicago’da, Union League’de, Swedish Bakery’de “Chef”lik yapmış olan Orhun, International Cuisine Festival’de de Türkiye’ye “birincilik ödülü” kazandırmış.

İlgilenen mutfak meraklılarına duyurulur...

Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran ve Kıyı'da Balık

Rezan Has Müzesi,  Türkiye'de izlenimcilik akımının öncülerinden sayılan Nazmi Ziya Güran'ın 75. ölüm yıldönümü nedeniyle 17 Nisan'a kadar devam edecek olan Işığın Ressamı: Nazmi Ziya Güran sergisine ev sahipliği yapıyor. Nazmi Ziya Güran benim de en sevdiğim ressamlardan biridir. Pazar günü hava da güzel olunca İso'cumu ikna ettim ve gittik sergiye. 


Her yönüyle İstanbul'un bir parçası olan sanatçı şehrin parklarını, bahçelerini, meydanlarını, ara sokaklarını, mahalle kahvelerini, denizini, teknelerini, köşklerini, camilerini, konaklarını, kısacası şehrin aklınıza gelebilecek her yerini resmetmiş. Minik lekeler halinde tuvale dokundurduğu renklere birkaç adım geriden baktığınızda ortaya çıkan biçimden etkilenmemek mümkün değil. 

1881 yılında dünyaya gelen Nazmi Ziya Güran, ilk resim derslerini Hoca Ali Rıza'dan almış. Daha sonra aralarında Osman Hamdi Bey de olan pek çok ismin öğrencisi olmuş. 1905 yılında İstanbul'a gelen izlenimci ressam Paul Signac ile tanıştıktan sonra onun tarzından etkilenmiş. 1908'de Sanayi-i Nefise'den mezun olduktan sonra Paris, Almanya ve Avusturya'ya giderek kendini bu alanda geliştirmiş. Mezun olduğu akademinin klasik anlayışına rağmen izlenimciliğe yönelen 1914 Kuşağı ressamı Nazmi Ziya Güran 1937 yılında ilk kişisel sergisini açmış ve aynı yılın Eylül ayında geçirdiği kalp krizi sonrasında hayata veda etmiş. 





Bedri Rahmi Eyüboğlu ressam hakkında şöyle demiş: "Resimlerinin bende bıraktığı ilk intiba Nazmi Ziya'nın güneşin, güneşli günlerin, güneşli toprakların ve güneşli göklerin ressamı oluşu idi." Benim de   bu tablolara bayılmamın nedeni bu mu acaba? Neyse, bu harika sergiyi sakın kaçırmayın derim.

Bu arada elbette müze bölümünü de gezebilirsiniz. İstanbul’un zengin tarihi yapısını temsil eden Kadir Has Üniversitesi binası dört katmandan oluşuyormuş. En altta başlangıcı 11. yüzyıla dayanan Bizans sarnıcı, onun üzerinde 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı hamamının kalıntısı bulunuyor. Bu temelin üzerinde ise 1880’lerde yapılmış olan Cibali Tütün Fabrikası yer almakta. Müzenin bulunduğu alt katta korunarak bugüne ulaşmış bu  harika tarihi dokuyu görebilirsiniz. Müzeye giriş ücreti sadece 3 TL. Her gün 18.00'e kadar açık olan Rezan Has Müzesi ile ilgili daha detaylı bilgi ve kroki için de buraya bakabilirsiniz.

Sergiyi gezdikten sonra saat 17:30 civarında müzeden çıktık. Sonra kendimizi sahile attık. Tabii altıdan sonra hava iyice kararmıştı ama olsun Boğaz ışıklar altında da güzel diyerek devam ettik yolumuza. "Şöyle salaş bir balıkçıya gidelim İso'cum. Hani Beşiktaş'takiler ya da Arnavutköy Adem Baba ayarında olsun. Hatta üşenmezsek Sarıyer'e kadar inelim ya da Rumeli Kavağı. Ama geç mi oldu dersin Kavak için? Neyse, o zaman seç işte öyle bir yer, meze, ara sıcakla falan doymadan, sağlıklı bir balık+salata seansı yapalım, bu kez yanında rakı falan olmadan," dedikten sonra İso'cumun beni götürdüğü yer neresi oldu dersiniz? Kıyı! Bir de  garson gelince küçük Yeni Rakı Âlâ söyleyip bana dönüp "kalamar alırız değil mi? peynir ister misin?" falan diye sormaya başlayınca kocamın beni ne kadar iyi anladığını bir kez daha anlayıp şansıma şükrettim!!


Yemeğimizi suratım beş karış halde "Beyaz kumaş peçeteli balıkçı istemiyordum ben ya!" diye söylenerek yerken İso da bir yandan rakısını yudumluyor bir yandan da "Tamam ya, bir dahaki sefere gazete kağıtları üzerinde yemek yenen bir yere gideriz olur biter işte. Sana da yaranılmıyor yani!" diyordu. Baktım ki benim beklentimi aşan bir seçenek sunduğu için daha mutlu olmamı bekleyerek beni hâlâ anlamıyor, ben de suskun ve suratsız yemeğimi yiyip, evde de aynı suratsızlığıma devam ettim. Benim zaten mazeretim vardı ve asabiydim o günlerde!

Ertesi sabah kocasından kornet isteyen ama kocası daha güzel diye Magnum getirdiği için sinir içinde "Ben kornet istemiştim" diyerek Magnum'un bütün çikolata kaplamasını elleriyle koparıp yere atıp içini yiyen arkadaşımızın hikayesini hatırlayıp hem onlar hem kendimizle ilgili gülme krizine girdik tabi. :) Siz siz olun beklentileri aşmaya falan çalışmayın. Beklentiyi karşılamak en iyisidir. Beklenti uyuşmazlığı ise kesin ve net bir hayal kırıklığı yaratır. Dolayısıyla Kıyı ile ilgili olumlu düşüncelerim yok. Üzerinden günler geçtikten sonra objektif bakmaya çalışınca asma yaprağına sarılmış çinekop lezzetliydi diyebilirim. Porsiyonlar küçük, sunum özensizdi. Hem bizim hem de yanımızdaki iki masanın hesabına fazladan eklemeler yapılmıştı ve düzelttirmek zorunda kaldık. İso'cumun çok sevdiği ve beni hep götürmek istediği yerlerden biriydi, o yüzden görmüş olduk ama benim için bir kere gayet yeterli burası için. Balıkçı dendiğinde aklıma ilk gelen yerlerden olmayacak.

Ama yine de çok teşekkürler İso'cum. Kutlu doğum ayım için her şeyin en iyisini yapmaya çalıştığını biliyorum.:)

Hepinize iyi hafta sonları.

Don Juan'ın Gecesi

Cumartesi gecesi sezonun son Don Juan'ın Gecesi'ni oynayan Oyun Atölyesi ekibiyle birlikteydik. Neden bu kadar geciktik derseniz, tabi ki Haluk Bilginer'i ilk üç sıradan başka yerden izlemem diye tutturan benim yüzümden! Neyse ki bu azimli bekleyişim ve takiplerim sonuç verdi ve son oyunda da olsa ikinci sıradaki koltuklarımıza kurulabildik. 

Oyun Atölyesi'nin hiçbir oyununu kaçırmamış biri olarak bu oyunu da izlemememiz düşünülemezdi. Ancak bu oyunla ilgili ilgimi çeken isimlerden biri de oyunun yazarı oldu: Eric -Emmanuel Schmidt. Yani yıllar önce çok beğenerek izlediğimiz ve başrollerinde Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm'ün rol aldığı Evlilikte Ufak tefek Cinayetler oyununun yazarı. Yönetmen her zamanki gibi Kemal Aydoğan ve müzikler de Tolga Çebi'ye aitti. Bu arada bir de minik bilgi vermiş olayım: Tolga Çebi'nin yaptığı oyun müziklerini derlediği ilk iki CD'si raflardaki yerini almış, haberiniz olsun. Dekorun yok denecek kadar az olduğu oyunda (ki ben bu kadar az dekorlu oyunlardan pek hoşlanmam) kostümler başarılıydı. Bu kadar ön bilgiden sonra sadede geleyim, hatta en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim: oyun iyiydi, hoştu, güçlü bir metni vardı, ama yine de Oyun Atölyesi oyunları sıralamamda en alt sıradaki yerini aldı!

Don Juan'ı tanımayan yok herhalde aramızda. Kadınları kandırarak birlikte olan ve sonra onları terk eden ünlü çapkını bir sürpriz bekliyor bu sefer. Birlikte olduğu ve birbirlerinden son derece farklı karakterlerdeki kadınlar bir araya gelerek onunla hesaplaşmayı ve ona bir ceza vermeyi planlıyorlar. Öyle ki Don Juan gibi biri ya evlenip ömrünün sonuna kadar karısına sadık bir hayat sürecek ya da ömür boyu hapis cezasına çarptırılacak. Don Juan hiç direnmeden evlenmeyi kabul ediyor. Ancak hapis korkusundan değil. Onun da bu kadınlara bir sürprizi var; nedeni bambaşka!

Metnin ve ekibin başarılı olduğu bu oyunun neden favorilerim arasına girmediğini bilemiyorum. Anlayamadığım bir şeyleri eksikti sanırım. Hatta Oyun Atölyesi dışında başka bir ekip oynuyor olsa sıkılabilirdim bile. Oyunculuk anlamında Haluk Bilginer'den sonraki favorim kadın yazar rolündeki Funda İlhan oldu. Rahibe ve hafif kadın karakterlerini çok karikatürize buldum. Aşkın enine boyuna irdelendiği bu oyundaki sürpriz sayesinde de bir kez daha "gerçek aşkın heteroseksüel bir yapısı yok galiba, bunca yazarın yönetmenin bildiği bir şey var mı acep?" diye düşünmeden edemedim yine. 

Ne olursa olsun tiyatro her zaman iyi gelir. Ruh, duyu ve zihin jimnastiğidir ve hepinize tavsiye edilir.

İyi seyirler.

Not: Antonius ile Kleopatra'nın provalarına başlayan Zerrin Tekindor, Haluk Bilginer ve diğer oyunculara başarılar diliyorum. Londra Olimpiyatları’nın bir bölümü olarak düzenlenen ve Shakespeare’nin 37 oyununun 37 değişik ülke tarafından oynanacağı Shakespeare’s Globe 2012 International Shakespeare Festivali’ne Türkiye’yi temsilen davet edilen Oyun Atölyesi 26-27 Mayıs tarihlerinde Londra’da Shakespeare’s Globe’da Antonius ile Kleopatra oyunuyla seyirci karşısına çıkacak. Orada izlemeyi çok isterdim ama sanırım biletler şimdiden bitmiş. Ayrıca Olimpiyat döneminde uçak biletleri de herhalde uçacaktır! O yüzden yeni hedefimi belirledim: Mart ayında satışa çıkacak oyun biletlerini takip edip burada -tabi ki ilk üç sıranın ortasından :)- izlemek. Siz de takip etmeyi unutmayın.